Muhammed-i Nur

Ana Menü
 
· Ana Sayfa
· FORUM
· Haber/Makale Arama
· Haber Gönder
· Arkadaşlarına Öner
· Favorilerine Ekle
· Giriş Sayfası Yap
· Tasavvuf Sözlük
· İletişim
Kul İhvâni Divanı
 
Muhammed-i Nur Şiir Kitapları
Kategori Şiir Kitabı Cilt I
Kategori Şiir Kitabı Cilt II
Kategori Şiir Kitabı Cilt III
Kategori Şiir Kitabı Cilt IV
Kategori Şiir Kitabı Cilt V
Kategori Şiir Kitabı Cilt VI
Kategori Şiir Kitabı Cilt VII
Kategori Şiir Kitabı Cilt VIII
Kategori Şiir Kitabı Cilt IX
Kategori Şiir Kitabı Cilt X

Muhammed-i Nur Kitapları
Kategori Tasavvuf
Kategori Sall ve Namaz
Kategori İnsan ve Hâ Mîm

Muhammed-i Nur Sohbetleri
Kategori Kur'an İniş Zevki

Gönülden Esintiler
 
Muhammed-i Nur Mehmet Emin
Kategori Dostu Bildik
Kategori Dostu Bulduk
Kategori Gönül Gözü

Muhammed-i Nur Halim Kök
Kategori Sevmek Ateştir
Kategori Sohbet Zevkleri
Kategori Şiirlerim

Muhammed-i Nur Aziz Kurtuluş
Kategori Binbir Esma Bir Elif
Kategori Sohbet Zevkler
Kategori Şiirler ve Dörtlükler

Muhammed-i Nur Âşık Cemâl
Kategori İlahi ve Ezgiler
Kategori Şiirleri

Muhammed-i Nur Mehmet Kahraman
Kategori Tablolarım

·



Üye Tanımlama
 

Bilgileriniz sistemimizde kayıt altına alınmaktadır.
1.2.1. Ağır Uykuda Olanlar


 

1.2.1. Ağır Uykuda Olanlar:

Öylesine yoğun bir uykuda uyumakta ki onun için:

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!” buyurmuştur.
(Aclûnî, Keşfü’l-Hâfâ II/414 (2795)

Uyuyan kişi kendi kâbusunda rüyâsında ve düşünde yaşar...
Ne çocuk, ne yaşlı, ne kadın, ne erkek, ne âlim, ne de câhildir...
Ne adı-sanı ne de bir şeyi vardır.
Kâh dellenir, kâh yellenir...
Kâh türkü çağırır kâh ilâhi okur...
Onların uyur olduğunu anlamayanlar ise uyurken küfreder görürse başına çullanır, taşa tutar, yuh çeker...
İlâhî okuduğunu duyunca alkış tutar, poh pohlar...
Yâni; bulunduğumuz odaya komşu odadan duyduğumuz çok ağır küfür sözlerine, kötü kokuya ve yellenmeye: “ yuhh!..” çekip, çok görüyor ve düşman olup taşa tutuyoruz...
Ya da hârika ilâhîler, Kur’ân âyetleri duyup bulunduğumuz odada alkış tutup: “Yaşa!. Bravo!” diyoruz.
Bu sırada “Uyku”yu, “Uyuyan”ı ve “Uyandıran”ı bilen bir HAKK Dostu geliyor ve: “Buyurun!” diye komşu odanın kapısını açıyor.
İçeride iki kişi mışıl mışıl uyuyor...
“Kimi alkışladınız? Kimi yuhaladınız?” diye soruyor bize...
Hayret ki ne hayret!
İşte uyku böylesine zâlim...
İkisinin de yaptığı ve söylediği geçersiz, geçerli olan ise uykusu.
İstersen uyu da sen de gör...
Kim olursan ol uyu da gör!...

Onun için fıtrî olarak Muhammedî olduğunu;
İlim, İrade, İdrak ve İştirak Bazında BİLen, BULan,OLan, ANlayan ve YAŞAyan Âşıklar bilirler ki uyuyan insanların üzerimizde, çok büyük bir “Uyandırılmak Hakları” vardır.
Onların bizden fıtrî istekleri, arzuları ve hakları onları merhameten uyandırmaktır.
Tekmeleyip horlamak ve dırlamak asla değil...
Aksaray’da bir sohbette zâhiri hâli hoş gözükmeyen, zom uykuda birisi:
“Yazıklar olsun bana ben uyanamıyorum!” deyince ona:
“Hayır hayır! Uyanmadığın için sana yazıklar olmasın... Uyandıramadığım için bana yazıklar olsun!...” demiştim...
Candan gönülden demişim ki uyanmış ve şükür, bir daha uyumamıştı.


Bizim âcizâne Metodumuz Muhammedîdir.
Bu güne kadar gelen Tasavvuf Yollarının ileri gelenlerinin tavır ve tarzlarına sözümüz asla yoktur.
Ancak, bize göre ORTA YOL TEK-tir ve “Muhammedî” dir.
Onlarınki de Muhammedî idi aslında...
Uyku ve uyandırmaktan bahsettik!..
Uydur kaydır mı?..
Hâşâ!...
Bu bize değil de Sahibimiz Efendimiz herşeyimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ümmet oluşumuza yakışmaz...
Biz onun Tevhid Dellâlıyız.

Belki ilerde detaylı gireriz, ama bir nebze de olsa “MUHAMMEDΔ kelimesini ANlamayı ve ANlatmayı şu sırada lâzım ve lâyık görüyorum.

ALLAHÜ ZÜ’L-CELÂL, göklerin ve yerin nurudur. (Nur 24/35).

اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

Resim---ALLÂHU NÛRUS SEMÂVÂTİ VEL ARD (ardı), meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâh(mısbâhun), el mısbâhu fî zucâceh(zucâcetin), ez zucâcetu ke ennehâ kevkebun durrîyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr(nârun), nûrun alâ nûr(nûrin), yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhul emsâle lin nâs(nâsi), vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun) :ALLAH, GÖKLERİN VE YERİN NURUDUR. O'nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, her şeyi bilendir.” (Nur 24/35).

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Yâ Câbir, ilk halkedilen nur-u nebîyyike, senin Nebîyyin nurudur.” buyuruyor.

Resim---Câbir bin Abdullah (radiyallahu anhu)’dan:
“Yâ Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem! Anam babam sana fedâ olsun, ALLAH’ın en evvel yarattığı şeyi bana söyler misin?” dedim.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
“Yâ Câbir! eşyâdan önce, kendi nurundan (Nurullah) senin PEYGAMBERİNİN NURUnu yarattı.” Ve şöyle buyurdu:
“O nur ALLAH’ın kudretiyle dilediği yerlerde devredip gezerdi. O zaman ne levh, ne kalem, ne cennet, cehennem, ne melek, ne gök, ne güneş, ne ay, ne cin ne de ins var idi.” Ondan sonra buyurdu ki:
“ALLAH Teâlâ mahlûkatı yaratmak istediği zaman, o nuru taksim edip 4 parça yaptı:
İlk parçadan KALEMi yarattı.
İkinci parçadan LEVH’i yarattı.
Üçüncü parçadan ARŞ’ı yarattı.
Dördüncü parçayı taksim edip dört parça yaptı:
İlkinden GÖKleri yarattı.
İkincisinden YERi yarattı.
Üçüncüsünden CENNET ve CEHENNEMi yarattı.
Dördüncü parçayı yine taksim edip dört parçaya ayırdı:
Birincisinden mü’minlerin GÖZlerinin NURUnu yarattı.
İkincisinden KALBlerinin NURUnu yarattı ki o, ALLAH’ı bilmedir.
Üçüncüsünden DİLlerinin NURUnu yarattı ki o da Kelime-yi Tevhiddir....”

(İmâm Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404)

Tüm Sistemin Anası “Ümm” si Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemdir.
Nebîyyü’l- Ümmî!..
Hılkiyyet Temelinde İLK ve TEKtir...

Dolayısıyla mevcud varlığın temelindeki Fıtrî Birlik, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dir.
Bunda bütün mahlûkat müşterekiz.
Bu cihâna insan süretinde ve akıl emânetiyle çıkıp mutî ya da asî olmak, evliyâ ya da eşkiyâlığını ilân etmek, rüşde erip ermemek ayrı ve sonraki şeylerdir...

Canımın çıplak ve bîçâre olduğu bir hâl içinde; Efendimiz, Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e:
“Efendim!.. Şerîatın, Tarikatın, Mârifetin ve Hakikâtin nedir?..
O kadar çok okudum, dinledim ve düşündüm ama aklım fikrim karıştı, herkes bir şeyler söylüyor:
“Benim söylediğim haktır, benim şeyhim senin şeyhini döver!...” diyor..
Çok şeyler söyleyip insanlara yaptırıyorlar...
Hâliyle insanlar ölüm denizine akan sular gibidirler, akılları da vardır ve âhirete de inanıyorlar...
Ne yapacaklarını şaşırdılar!...
Değerli Dostların Tarikat Pîrlerimizin Yollarının şu zamandaki temsilcilerinin çoğunun ense kulak yerinde ama evliyâ mı eşkiyâ mı belirsiz!...
O yolları zabtetmişler...
Babadan oğula değil de, doğmamış torunlarına “Mübârek”lik mîrâsı bırakıp Gavs-ı Azamlık Tacı giydirip tahtı veriyorlar!...
Şahsî ve nefsî hırsların pençesindeki tasavvuf can çekişirken, Senin Gerçek Dostların;
dağlardaki andız ağaçları gibi Hüdâ-yı Nâbit (bozuşmamış) Muhammedî Âşıkların ise halkın elbisesini giyip, aralarına karışıp gizlendiler...
Meydan merhametsiz ve muhabbetsizlere kaldı.
Kader kaderullah, âhir zaman!...”
Gibi sözlerle çokça sızlandım.

Neticesi; Gönül Defterime yazılanlar:

Akvâlî Şerîatî : Şeriatım SÖZlerimdir.
A’mâlî tarikatî : Tarikatım Amellerimdir.
Ahlâkî Mârifetî : Mârifetim Ahlâkımdır.
Ahvâlî Hakikatî : Hakikatım Hâllerimdir.

Buyurduğu ilhâm oldu.

Benim anladığım ise;

1-Şerîat-ı Muhammedîyye: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Vahyî SÖZleridir. Âyet ve Sahih Hadisleridir.

2-Tarikat-ı Muhammedîyye: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in AMELleri, fiilleridir, Sünnet-i Seniyyesidir.

3-Mârifet-i Muhammedîyye: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in AHLÂKıdır. Hulki’l-azîm. Ahlâkullah...

4-Hakikat-i Muhammedîyye: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in AHVÂLidir. “Kâbe kavseyn” vs. gibi söze sığmayan ve yaşanınca anlaşılan HÂLLERidir.

Muhammedî olduğunu anlayanın; Söz, Fiil, Ahlâk ve Hâllerini Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i DUYması Lâzım UYması Lâyıktır ve de Şarttır.
KULLUK İMTİHANIn ASLı-Faslı da budur.

UYANDIRmak-AYIKTIRmak, MÜJDELEmek!
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Tek, Eşsiz, Mükemmel ve Mükemmil Mesleğidir.
Aslında bütün Nebî ve Rasûller de TENZİRle EMRedilmişlerdir.

Bakınız Kur’ân-ı Kerîm’de ALLAHÜ ZÜ’L-CELÂL;
Habibi, Edibi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e EMİR buyurduğu âyetlerle...
TEBLİĞ, TENZİR, TEBŞİR, TEŞHİD 4 lüsü…

Tebliğ: Ulaştırmak. Götürmek. Bildirmek. Eriştirmek. Yetiştirme, eriştirmek.
Belağ: Eriştirme, yetiştirme. Maksada uyan güzel ifâde. Kâfi gelme, kifâyet etme. Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikat OL-AN. Hâlin gereğine uygun, hem düzgün, hem yerinde söz.

Tenzir (inzâr): sonunun fenâ olacağını haber vererek KORKUtmak, ihtarda ve ikazda bulunmak,uyarmak ve uyandırmak...
Nezr: Adak adamak. Fıkıhta Cenab-ı Hakk’a ta'zim için mübah bir fiilin yapılmasını deruhde etmek, öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacib kılmaktır.
İnzar: Neticenin kötü olacağını bildirerek fenalıktan sakındırmak. Azab ve ceza va'detmek.

Tebşir: Uyananı CeNNetle, uyanmayanı CeheNNemle MÜJDElemek. Müjde verme, müjdeleme, muştulama. Hayır haber vermek.
Bişr: Sevinç ve muştu-mutlu eseridir.
Beşir: Müjdeli haber veren. Müjde getiren.
Beşaret : Doğrusu Bişârettir. Müjde. Sevindirici haber. Hayırlı haber. Müjdeye verilen ihsan. Müjde haberi, muştu.

Teşhid: Uyanana da uyanmayana da ŞÂHİD olmak...
Şühud: Görme, şahid olma. Müşahede etme. Görünecek halde şekillenme.
Şâhid: Şahitlik yapan. Bilen, tanıyan. Senet yerine geçecek kadar mâkul ve mu'teber sayılan. Gören ve Hazır OL-AN.. Resul-ü Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin her AN ve Şe’enî bir vasfıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de geçen ve âcizâne tesbit edebildiğim bu husustaki âyetler:

1-Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile ilgili âyetler: (toplam 56 yerde)

a-) Tenzir (nezirun-munzirun-nezir-inzâr olarak 36 yerde):
Bakara 2/6,25; En’âm 6/51;A’râf 7/184;Hûd 11/12; Ra’d 13/7; Hicr 15/89; Meryem 19/39; Enbiyâ 21/45; Hacc 22/49; Şuarâ 26/194,214; Neml 27/92; Kasas 28/46; Ankebut 29/50; Secde 32/3; Sebe’ 34/44,46; Fâtır 35/18,23; Yâsîn 36/10,11; Sad 38/4,7,65; Fussilet 41/13; Şûra 42/7; Mü’min 40/18; Ahkâf 46/9; Kaf 50/2; Necm 53/56; Kamer 54/5; Mülk 67/26; Nâziat 79/45; Gaşiye 88/21; Müddesir 74/2; Zâriyât 51/50,51

b-) Tebşir (şâhid-şâhida olarak 3 yerde):
Bakara 2/143; Nahl 16/89; Müzemmil 73/15

c-) Tenzir-Tebşir (beşiren-neziren olarak 8 yerde): Bakara 2/119; A’râf 7/188; Mâide 5/19; Hûd 11/12; İsrâ 17/105; Meryem 9/57; Furkân 25/56; Fâtır 35/24

d-) Tenzir-Tebşir-Şâhid (2 yerde): Ahzâb 33/45; Fetih 48/8

e-) Beşiren-Neziren-Daiyen (1 yerde): Sebe’ 34/28

f-) Daiyen (Çağırıcı) (1 yerde): Kasas 28/87

g-) Dâvetçi (2 yerde): Ahzâb 33/46; Şûrâ 42/15

h-) Hidâyet rehberi (hâd olarak 1 yerde): Ra’d 13/7

i-) Tebliğ: Âl-i İmrân 3/20 ve pek çok yerde.

2-Nebîlerle (aleyhhumu’s-selâm) ilgili tenzir âyetleri: (toplam 20 yerde)

Bakara 2/213; Nisâ 4/165; En’âm 6/48,130; Yûnus 10/2; Kehf 18/56; Secde 17/3; Nahl 16/2; Şuarâ 26/208; Kasas 28/46; Sebe’ 34/34; Fâtır 35/24,37,42; Sâffat 37/72,177; Zümer 39/71; Zuhruf 43/23; Ahkaf 46/21; Mülk 67/8,9

3-Nûh (Aleyhi’s-Selâm) ile ilgili tenzir: (toplam 5 yerde)
Zariyat 51/50,51; Nûh 71/1,2; Şuarâ 26/115

4-Hûd (Aleyhi’s-Selâm) ile ilgili tenzir: Ahkâf 46/21

İşte TEVHİD-in;
Tebliğ, Tenzir, Tebşir ve Teşhid-inin Kur’ân-ı Kerîm’deki 4 Röperli HaYY Haritası...
UYANış; İlâhî DİRİLİŞ-in BESMELEsi-dir...
Tohumun Toprağa düşmesidir...
UYANış UMUTlara GEBEliktir...
UYANış HAKK’adır ve Hârikadır...

Azîz Kardeşlerim,

Özdeki İlâhî Emânete İhânet UYKUsundan sonra, UYURGEZERlik dalaletini, gaflet SARHOŞluğunu ve İlâhî Hidâyet Uyanıklığını ilerde de teferruatlı anlatmak azmim var İnşâallahuteâla...
Ancak uyku ve uyanmakla ilgili bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim... Bu fakîr, AŞK-ı SATIR-lardan değil de sıddık SADR-lardan “OKU” muştur...
Daha doğrusu acısıyla tatlısıyla Çile Çöllerinde harf harf, hece hece, gündüz gece, nefes nefes okumuş,
İlmek ilmek dokumuştur.
Böyle eden RABB’ıma hamd olsun!.

Yeni yüksek mühendis olmuş, Aksaray’da memleketimde DSİ’ye tâyin olmuştum.
O zamanlar yüksek tahsil çok azdı.
Dağ köylerinden tek beni örnek gösterirlerdi insanlar çocuklarına.
Elbiselerimi Konya’daki bir arkadaşımın 10 yıl Paris’te terzilik yapmış bir ağabeyi dikerdi, en iyi kumaştan...
Diksen dururdu ayakta sanki..
39 numara ayakkabım yine özeldi.
Belki kibirdi belki de caka, ama burnumdan kıl almak zordu vesselâm!.

Ne var ki yüreğimin ÖZ-ünde de bir yangın başlamıştı derinden DER-unî..
Şiirler yazıp coşuyordum durmadan kabına sığmıyordu deli yürek...
O zamanlarda Aksaray’da siyasetin cadı kazanları kaynar, şehrin Mütegallibe (her devirde güçlü olanlar) Zümresi, sivrilen köy çocuklarının başlarını kesmek isterlerdi.
Köyden gelip şehire yerleşenler ise bu işte onlara fark atmış zâlimden de zâlimdi...
Devlet Dâiresinde çalışanlara köle gibi bakar, bir gün sağcı diğer gün solcu derler ama neticede işini bitirirler ve tâyin ettiriverilerdi uşak vekillerine...
Yasaya, akla, vicdana ve dine uymayan işlerin yapılmasını isterlerdi ve hemence yerine gelirdi..

Bu işler benim de genç ve dinamik başıma hâliyle geldi...
Falan ağanın tarlasındaki taşları toplamaya devletin dozerini salmadın!” mı?...
Siirt’e tâyin (atanma)...
Şöyle etmediysen Samsun’a tâyin...
Belki ileride siyasete atılırsın, köy çocuğusun ve dürüstsün. Başımıza iş açarsın en iyisi seni tâyin etmek...” derlerdi ve ederlerdi...
Aklım karman çorman olmuştu...
Tâyinim çıkarılıyor, çabalıyoruz, durduruyoruz.
Yine çıkarılıyor...

İşte böylesi günlerdi...
Bir cumartesi ikindiye bir saat varken evden abdestli çıktım.
Ulu Câmi’ye namaza gitmekti niyetim...
Hastahâne Köprüsünü geçerken içimdeki acılar coştu ve beni yuttu...
Hani BUZ-da yürürken ayaklarınız birden kayar da yapacak bir şeyiniz kalmaz yaa işte böyle bir şey!
Bu insanlar benden ne istiyor?...” derken gözlerimden gayri ihtiyâri yaşlar boşandı!
Ve köşedeki İçki Büfesine döndüm.
Efes Biraları yeni çıkmıştı...
Bir şişe istedim içtim...
Bir daha, bir daha!” derken üçüncü şişe yarı olunca karşı apartmanlar yan yatmaya başladı.
Gözümde şimşekler çakıyordu...
Birhoş olmuştum ve sarhoş olmuştum 3 dakikada!
Yarım bıraktım, verilene bakmadan parasını verdim ve çarşıya doğru yürüdüm!
Kimseler görmese düşüncelerimin çelişkisinde, süklüm-püklüm ve yanpiri bir yürüyüşle Ulu Câmi Park-na çıktım...
Câmiye gidecek hâlim olmadığını anlamıştım...

Bu kafayla benim nazımı kim çeker, benim hâlimi kim dinler?.” derken ayaklarım rahmetli Duran Sürücü’nün Konfeksiyon Mağazasına götürdü.
Rahmetli Duran Emmi , dürüst bir insandı.
Köyden gelip de yetiştim diye beni çok sever, iftihar ederdi...
Hoş karşıladı, çok sevindi ve “Buyur!.” etti...

İçerde Özel Bölmeli Kısımda, 40 yaşlarında kısa ve kara sakallı, ay yüzlü hiç görmediğim bir zât oturuyordu...
Duran Amca sevinerek tanıştırmak istedi:
Abdurrahîm Bey, İstanbul’da konfeksiyon atölyesi var.
Bize mal getirir, sonra gelir parasını alır.
Çekmiş, senetmiş bilmez, dosttur.
” dedi.
Benimse kafam kıyak, fren bozuk!...
Bir tane Samsun Sigarası yaktım.
Adamcağıza : “Çok memnun oldum, buyur sen de yak!...” dedim.
O ise olğun, dolgun ve kibarca bir sesle:
Sağolunuz Efendim, kullanmıyorum! Çok zararalı bir şey” dedi.
Ben avını sıkıştırmış bir kedi gibi pençelerimi çıkardım:
Neden kullanmıyorsun?... hiç içtiniz mi, içmeden nerden bileceksin kötüymüş?.” derken ezân okunmaya başladı...
Adamcağız çok kısık sesle ezanı tekrar ederken, ben sataşmamın peşini bırakamadım...
Gayri ihtiyâri saçmalıyordum ki o munîs, uslu ve akıllıca olan adam birden kükredi ve hiddetle bağırdı:
Sen kimsin be kardeşim?...
Duran Amca sese koştu geldi:
Abdurrahîm Can, Lâtif Bey Başmühendisimiz, köy çocuğu, Molla Mehmedin Yeğeni, şöyle has, böyle iyi vs!...” diyordu.
Ama Abdurrahîm Bey, onu hiç dinlemiyordu artık...
İki eliyle beni havaya kaldırıp dış kapının önüne sürükleyerek götürdü...
Dışarı atacak sandım, ama atmadı...
Ve birden yumuşadı ve gözlerinden yaşlar boşandı...
Sonra hiç unutamadığım şefkatli sesiyle:
Bak güzel kardeşim!
Başmühendis, kıç mühendis anlamam ben!
Sen Gerçek Mühendis OL-AN Meslekdaşınla tanışmamışsın!
Şu hâlinle ise bir Pislik Fabrikasısın.!.
Mutfakla tuvalete arasında bir borusun!...
Modern bir PİSlik Fabriksasıyım sanmaktası!
Uyuyorsun!... Uyan!...
Uyan da şu çınarın yapraklarına bir bak Allah AŞKına!.
İlâhî Meslekdaşınla BİL-iş BULuş da TANIş!
Dünyanın her yerinde bu çınarın; şekli, şemâli, dokusu, kokusu ve her şeyi aynıdır.
Herşeyi ve kaderi, zerrecik bir tohuma derc edilmiş, dürülüp-bükülp SOkulmuştur.
Hangi kotlarda (yüksekliklerde) yetişir, ne zaman yaprak açar ve ne zaman yaprak döker, geçmişine bağı geleceğine ulağı yüreğindedir..
Sistemini halk eden SUBHÂNÎ MÜHENDİS (celle celâluhu) ile tanışmayacak mısın?...
Sen ne yaptın da mühendis imişsin?
Kimsin sen! Uyuyan adam!...
Ancak tüm kalbimle senden özür diliyorum ki istemeden seni üzdüm!
Ama sen de benim içimdeki İlâhî Sigortayı attırdın!...
Hakkını helâl et!..
” deyip kucakladı ve candan yürekten bağrına bastı.
Ilık göz yaşlarını hâlâ sol yanağımda hissediyorum yıllar sonra...

Yıkılmış bir gül yüzle:
Ben, Konya’ya biletliyim 45 dakikam var otobüsün kalkmasına, vakit az kaldı!. İkindinin farzını kılıp yola çıkacağım!” dedi.
Hızlıca ikindisini kıldı...


Bir büyük valizi bir de James Bond çantası vardı...
Çok pişman olmuş ve çok üzülmüştüm...
Kan ter içinde kalmıştım, içerisini alkol kokusu sarmıştı...
Utanç içindeydim.
“Otobüs terminaline kadar valizini taşıyayım!” dedim...
“Olmaz!...” dedi.
Duran Amca: “Abdurrâhim Bey, bu kardeşimiz halka hatırlanmış, Hakk (celle celâluhu)’nun hatırına hoş gör. Küçük çantayı alsın yolda anlaşırsınız!...” dedi.
Çıktık ki Hakim Ahmed Uğur câmiden dönüyormuş o da bize katıldı...
Yolda durdu, küçük çantadan Cüneydi Bağdadî Hazretlerinin Mektubât’ını çıkarıp bana verdi ve “ hediyedir” dedi...
Arkasında 30 lira yazıyordu.
Parasını vermek isteyince celâllendi: “Bana bak, uyan artık; şerîatte bu benim kitâbımdır, bana aittir, tarikatta bizim kitâbımızdır. İkimize de aittir, hakikatte kimbilir kime kalır!.. Sen ilerde gidersen Konya’da Uysal Kitâbevinde güzel eslerler vardır, al oku...” dedi...
Adresimi aldı ve yolcu ettik...
Eve bitkin perişan ve pişmanca dönerken yakamdaki mühendis rozetini Ulu Irmak’a attım ve bir daha hiç takmadım.
Sorulmadığı sürece de: “inşaat yüksek mühendisiyim” demedim.
Bunu asla unutmadım!...

Birkaç hafta sonra Konya’ya Bölge Toplantısına gittik...
Öğle tatilinde arkadaşım Bayram Ülgen’le Uysal Kitâbevine gittik. Kitâb seçiyoruz...
“Şunu ver, şunu da!...” derken, Bayram Bey:
“Lâtif Bey, Geylânînin Sohbetleri’ne bak!...” deyince kitâpçı; soyadımı, adımı ve adresimi sordu ve içerden koca bir paket getirdi:
“Bak kardeşim, geçen pazar günü Abdurrahîm Bey beni câmide buldu, dükkanı açtırdı ve bu kitâbları koli yaptırdı ve adını adresini yazdı. Pulunu yapıştırıp: “bi zahmet postaya verin!...” dedi.
Ama, çocuklar unutmuş!... İster al, ister gönderelim...” dedi.
Açtık ki seçtiğim kitâbların çoğu içindeydi, fazlası vardı...
Bir daha görüşmedik.
Aksaray’da birlikte otobüse giderken kısaca hayatını ve nasıl yaya hacca gittiğini anlatmıştı bize...
Nasıl 20 meslek değiştirip Limoncu Dede’nin himmetiyle atölye açtığını da...

Bu âlemde her şey, zerreden kürreye “Öz”ünün emrindedir.
Özü uyuyanlar hüsranda, özü uyanıklar ebedî bahtiyârdır.






[ Geri Dön ]

Ana Sayfa | FORUM | Videolar | Sesli Sohbet | Dualar | İletişim
Copyright (C) 2010 Muhammedi Nur | Tüm Hakları Saklıdır