Muhammed-i Nur


Ana Menü
 
· Ana Sayfa
· FORUM
· Haber/Makale Arama
· Haber Gönder
· Arkadaşlarına Öner
· Favorilerine Ekle
· Giriş Sayfası Yap
· Tasavvuf Sözlük
· İletişim
Kul İhvâni Divanı
 
Muhammed-i Nur Şiir Kitapları
Kategori Şiir Kitabı Cilt I
Kategori Şiir Kitabı Cilt II
Kategori Şiir Kitabı Cilt III
Kategori Şiir Kitabı Cilt IV
Kategori Şiir Kitabı Cilt V
Kategori Şiir Kitabı Cilt VI
Kategori Şiir Kitabı Cilt VII
Kategori Şiir Kitabı Cilt VIII
Kategori Şiir Kitabı Cilt IX
Kategori Şiir Kitabı Cilt X

Muhammed-i Nur Kitapları
Kategori Tasavvuf
Kategori Sall ve Namaz
Kategori İnsan ve Hâ Mîm

Muhammed-i Nur Sohbetleri
Kategori Kur'an İniş Zevki

Gönülden Esintiler
 
Muhammed-i Nur Mehmet Emin
Kategori Dostu Bildik
Kategori Dostu Bulduk
Kategori Gönül Gözü

Muhammed-i Nur Halim Kök
Kategori Sevmek Ateştir
Kategori Sohbet Zevkleri
Kategori Şiirlerim

Muhammed-i Nur Aziz Kurtuluş
Kategori Binbir Esma Bir Elif
Kategori Sohbet Zevkler
Kategori Şiirler ve Dörtlükler

Muhammed-i Nur Âşık Cemâl
Kategori İlahi ve Ezgiler
Kategori Şiirleri

Muhammed-i Nur Mehmet Kahraman
Kategori Tablolarım

·


Üye Tanımlama
 

Bilgileriniz sistemimizde kayıt altına alınmaktadır.
1.3.4. İŞTİRAK

1.3.4. İŞTİRAK

Resim

Şereke, ortağı olmaktan.
İştirak: bilelik, birlikteliktir.
Soyut olarak bir düşünce veya inançla bilelik, somut olarak bir fiille veya kişiyle bileliktir.
Öyle bir bilelik ki et-tırnak gibi...
İlim, irade ve kesin karar olan idrakten sonra bilelik olmazsa sonu lâfa çıkar.
Abes ve beyhude olur.
Bu sistemin tesisine sebeb olan ALLAHU ZÜ’L-CELÂL’in tevhidinin; insanoğlu tarafından bilinmesi (İLİM), anlaşılması (İRADE) tercih ve ikrâr edilip (İDRÂK) fiilen tatbikatla yaşanması İŞTİRÂKtir.
4 lü sistemin ilk 3 ü hazırlık safhası iken iştirak zirvedeki zuhûr zevki, tevhidin tecellî tezgâhıdır.

İştirak; tohumun (ilim), ağaç oluşu (irade), çiçek açışı (idrak) ve meyve vermesi (iştirak) tir.
İlk söz (Ahdullah) tohumdu, insan bu âleme geldi rüşdüne erdi (irade), Hakkı ve hayrı tercih etti (idrak), fiilen tatbik edip yaşadı (iştirak).
ilâhe illâ Allah Muhammede’r-Rasûlullah” şehâdetine ulaştı.

İştirake ulaşabilmemizde basamak olan ilim, irade ve idrakı iyice anlayabilmemiz için bir daha gözden geçirelim:

İLİM: İlk önce fiziki bir örnekle arz edeyim ki size bambaşka renkte, kokuda, tadda ve hâlde bir çay ikrâm ediyorlar.
Siz de: “doğrusu ben, bu şeyi tanımıyorum, neyin nesidir?” diyorsunuz haklı olarak...
Onlar da; size doğru olarak A’dan Z’ye bu çayın tüm özelliklerini, fayda ve zararlarını anlatıyorlar.
Bu çayla ilgili her türlü “İLİM”i veriyorlar, dinliyorsunuz ve anlıyorsunuz.

İRADE: Size verilen bu ilim ışığında aklınızla, fikrinizle “İRADE” ediyorsunuz.
İrade: insandaki hayrı-şerden, hakkı-bâtıldan, İyiyi-kötüden, güzeli-çirkinden ayırabilme melekesidir.
Enine boyuna düşüyorsunuz.
Faydasını ve zararını iyice hesab ediyorsunuz...
Ölçüp tartıyorsunuz.
Bunun içilmesi benim yararımadır, diye kesin bir karara varıyorsunuz.

İDRAK: Vardığınız bu kesin kararı doruğa çekiyorsunuz. “İDRAK” ediyorsunuz...
Bu kararınızın üstünde bir karar sizin için geçersizdir.
Nasıl ki parmağınız sizin iken, dünyadaki bütün insanlar bir araya gelip “bu parmak senin değildir, keseceğiz!” deseler...
Ne derlerse desinler cevâbınız tek ve “asla, kesemezsiniz!” dir.
Çünkü bu konuda özünüzün idraki kesindir.
Kalbiniz kani’dir ve asla değişmez...

Çayın bardağı dudağınızda ama ayrı ayrısınız çünkü henüz içmediniz...
Öyle ya; çayı içtim diye kağıda yazmak veya çayı içtiğini söylemek başka, çayı yudum yudum içmek başkadır...

İŞTİRAK: Bardakla dudağın arasındaki çayı gırtlaktan aşağı aşırmak “İŞTİRAK” tir...
Artık senin her zerrende çay vardır...
Sen çaysın, çay da sen oldu...

Sen Bende, Ben Sende Gibi,
İkİ-miz Bir Tende Gibi,
Güle de Can, Dikene de,
İhvânî’m, Gülşende Gibi...


İşte çayın Tevhid Tekemmülü ve Tahkik Tevhidi...
Bu ise tasavvufun temelidir ve gerisi teferruatıdır...

Bunun böyle olduğunu bir kitâbdan mı okudum, birisinden mi duydum veya oturup düşünüp taşınıp uydurdum mu?...
“Hayır!”
Cevâbını vermeden önce bir hususu unutmadan arz edeyim.
İHVÂNÎ, Ruh Kardeşi demek ve Kul İhvanî Mahlasımın Bezm-i ÂLEM Bâdemle BİLe verildiğini demiştim.
Ruh Kardeşleri, dünyevî kirlerden ârî ve ebedî hayatın dünyadaki misâfirleridir.
İHVÂN ise Hamimî ve Samimî Kardeşler olup aralarında Riyâ ve Yalan olmaz.
Hakk celle celâluhu korusun, var ise; bırak gitsin!..

Sanırım 1986 yılları idi.
O zamanlar Çile Çömleğim çatlaktı.
Altı yönden Aşk yağardı ÖZümüze, ÖZümüzde kaynayan acılar buhar olarak dönerdi gÖZümüze.
18 saat süren Antalya yaz gündüzünde 3 ay oruç tutar, ağlar, çağlardım! Sonuç hep sıfırdı!
ALLAH celle celâluhu’umla başbaşa.
Kimse beni dinlemez, dinlese de ANlamazdı.
Neden bir sonuca ulaşamadım!” diye kendi kendime kahrederdim.
Sonunda Sevgili Sahibim Azîz Efendim Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’e ilticâ’ ettim.
Şu hâl zuhûr etti:

Haram-i Şerîf’in içindeyim.
Kâbe’nin Kapısının önünde bekliyorum.
Haram’ın içi çaka çaka insanla tıklım tıklım dolu ve ayak basacak yer yok. Herkes ihramlı, bir ben sivilim.
Benim dışımdaki insanlar mumya heykelleri gibi olduğu hâlde bekliyorlar. Hiç hareket yok.
Biraz sonra Hacerü’l- Esved’in önündeki kırmızı çizginin öbür ucundaki merdiven başında bir zât belirdi.
Kâbe’ye doğru geliyordu.
Herkesten 40-50 cm daha uzunca idi.
Yürüdükçe yol açılıyor, sonra kapanıyordu.
Ay yüzlü, ceylan gözlü, kirpikleri kıvrık ve hançerîydi.
Ömrüm boyunca kadın olsun erkek olsun böylesi bir güzel yüz görmemiştim.
Kâbe Kapısı önünde 2-3 metre çapında bir boşluk vardı.
Oraya kadar geldi ve:
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i soran kimdi?” buyurdu. Sessizlik oldu.
Sonra ben: “Benim, Efendim!” dedim.
“Tanıyor musun?” buyurdu.
“Evet, ama burada yok Efendim.” dedim.
“Ben ashabın Alî-si ve UlU-suyum, sorunu bana sor!” buyurdu.
Ben de her zamanki el kol hareketim de dahil: “Efendim, uğraşıyoruz, çabalıyoruz ama olmuyor!” dedim.
İmâm-ı Alî kerremullahi veche: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bize İBÂDET ettirirdi.” buyurdu.
Ben ise: “Efendim, biz de ibâdet ediyoruz, elimizden geleni yapıyoruz ama olmuyor!” dedim.
Bu konuşmalar sırasında Hicr-i İsmail hızasına ben geri çekilerek gelmiştik.
İmâm-ı Alî kerremullahi veche efendimiz, Hicr-i İsmail Kapısında durup sağ elinin işâret parmağı ile Rükn-i Yemânî Köşesinin önündeki alanı işaret edince orası açıldı, boşaldı ve aydınlandı.
“Şurada; İLİM , İRADE ve AHLÂK üzerine ibâdet ettirirdi!” buyurdu.
Sonrası sansürlendi ve unutturuldu.


Günlerce düşündüm bu hususu.
Sonraki zaman içinde neden 4 lü sistemde değilde 3 lü diye düşünüyordum.
Ve “Ahlâk nedir?” diye takılmıştım.
Bir davranış, ne zaman gerçekten ahlâk hâline gelirdi?

Bir zaman sonra imâm-ı Alî kerremullahi veche efendimiz: “AHLÂK; İDRAK ve İŞTİRAKtır!” buyurdu.

Bendeniz, İmâm-ı Alî kerremullahi veche’den BÂDE almış ÂŞIKlardanım AŞKın BAŞında elhamdulillahi!.
Meşrebim MuhaMMedî, Aşkım Şahî’dir.
Aşk şarabım, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den, kadehim (bâdem) Alîyyü’l-Murtaza kerremullahi veche dendir.
Ehl-i Beyt aleyhumusselâm EDEB Eli Elimizdir çok şükür.
Bununla ömrümüzce iftihar ederiz ve inşae ALLAH kadir ve kıymetini bilmeyi ALLAH celle celâluhu nasib-i müyesser kılar son nefese kadar ve ebeden.

Neticede 4 lü sistem yerine oturdu.:

İlimİrade İdrak - İştirak.”

İlimsiz – İradesiz – İdraksiz - İştiraksiz bir ibâdet ve itâat olur mu? olursa Nefsin Hevâ-Hevesine ve İsalam olmamış Şeytaniyyetine olur ALLAH celle celâluhu korusun!

Ondandır ki;

Resim---
Abdullah İbni Ömer radiyallahu anhu’dan: “Bana babam Ömer İbni Hattab radiyallahu anhu rivâyet etti.
Dedi ki: “Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında bulunduğumuz sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zât çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri gözükmüyor; bizden kendisini kimse tanımıyordu.
Doğru Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı.
Ellerini de uyluklarının üzerine koydu ve: “Yâ Muhammed! Bana İslâmın ne olduğunu haber ver!” dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İslâm ALLAH’tan başka ilâh olmadığıına, Muhammed’in de ALLah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen; namazı dostoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt’i haccetmendir.” buyurdu.
(O zât): “Doğru söyledin” dedi.
Babam dedi ki: “Biz buna hayret ettik. (Zîrâ) hem soruyor hem de tasdik ediyordu.
“Bana imândan haber ver!” dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “ALLAH’a, ALLah’ın meleklerine, Kitâblarına, Rasûllerine ve âhiret gününe inanman ve bir de kadere; hayrına şerrine inanmandır.” buyurdu.
O zât: “Doğru söyledin.” dedi.
(Bu sefer): “Bana ihsândan haber ver!” dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “ALLAH’a O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni muhakkak görür.” buyurdu.
O zât: “Bana kıyâmetten haber ver!” dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bu meselede sorulan sorandan daha âlim değildir.” buyurdu.
O zât: “O hâlde bana onun alâmetlerinden bâri haber ver!” dedi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Câriyenin kendi sahibesini doğurması ve yalınayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir.” buyurdu.
Babam dedi ki: “Bundan sonra o zât gitti. Ben hayli bir müddet (bekledim) durdum.
Nihâyet Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana: “Yâ Ömer! O sual soran zâtın kim olduğunu biliyor musun?” dedi.
“ALLAH ve Rasûlü bilir.” dedim.
“Gerçekten o Cibril’di. Size dininizi öğretmeye gelmiş.” buyurdular.”

(Müslim, Îmân)

Ve ayrıca
Resim---
Ömer İbni Hattab radiyallahu anhu’ın rivâyet ettiği Cibril aleyhisselâm hadisinde: “İhsân nedir?” sorusuna:
“İhsân, ALLAH celle celâluhu’a O’nu görüyorsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü gerçekten sen O’nu göremiyorsan da, O muhakkak seni görüyor.”
buyuruyor.
(İbni Mâce, Mukaddime 63 ve Buhârî, Müslim, Nesâî, Tirmizî, Ebu Dâvud)

Şimdi iyice bir düşünelim.
İlimsiz – İradesiz – İdraksiz - İştiraksiz nasıl olur da ALLAHU ZÜ’L-CELÂL’i Hazır Nazır BİLip, BULup, BİLE OLup da huzurunda YAŞAyarak SALL-Naz Niyaz Namazı KILabiliriz?
GözGezArpacık - Hedef!” siz yapılan atış, ancak ve ancak karavanadır.

Şimdi artık anlatılan ölçü içinde Muhammedi Melâmette;
İnsan, Akıl, Aşk, Nakl, Rasûllullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ALLAH celle celâluhu ve diğer husularda Anlayışımıza dönebiliriz.

İnsan kimdir?.
Akıl nedir?.
Nakl nedir?.
Aşk nedir?.
Velâyette PÎR kimdir?
Risâlet, Nübüvvette ve Beşeriyyette Rasûllullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ABDullah sallallahu aleyhi ve selem kimdir?.

RABB’imiz celle celâluhu’yu nasıl bilip, nasıl anlayıp, nasıl kulluk yapabiliriz?.

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu: Kim NEFSini BİLdi, kesinlikle RABBini BİLdi” buyurmuştur.
(Aclunî, Keşfü’l-Hâfâ II/343 (2532)

Zevkli Zâkirler der ki: “99 Esmâ ile NEFS kendini, 1 ALLAH celle celâluhu ismi ile RABB’ini bilir!.”

Söylenmek istenen ve zor olan, KENDİNİ BİLmektir.

Tasavvufun anayasanının maddelerinden birisi de:
KENDİNİ BİLENE BABASININ KANI HELÂL, KENDİNİ BİLMEYENE ANASININ SÜTÜ HARAMDIR.”

Bizim köyde de çocuklar dövüşünce birisinin anası çıkar da kendi çocuğuna: “Ona uyma; o, kendini bilmiyor!” derdi..


 




[ Geri Dön ]


Ana Sayfa | FORUM | Videolar | Sesli Sohbet | Dualar | İletişim
Copyright (C) 2010 Muhammedi Nur | Tüm Hakları Saklıdır