Muhammed-i Nur

Ana Menü
 
· Ana Sayfa
· FORUM
· Haber/Makale Arama
· Haber Gönder
· Arkadaşlarına Öner
· Favorilerine Ekle
· Giriş Sayfası Yap
· Tasavvuf Sözlük
· İletişim
Kul İhvâni Divanı
 
Muhammed-i Nur Şiir Kitapları
Kategori Şiir Kitabı Cilt I
Kategori Şiir Kitabı Cilt II
Kategori Şiir Kitabı Cilt III
Kategori Şiir Kitabı Cilt IV
Kategori Şiir Kitabı Cilt V
Kategori Şiir Kitabı Cilt VI
Kategori Şiir Kitabı Cilt VII
Kategori Şiir Kitabı Cilt VIII
Kategori Şiir Kitabı Cilt IX
Kategori Şiir Kitabı Cilt X

Muhammed-i Nur Kitapları
Kategori Tasavvuf
Kategori Sall ve Namaz
Kategori İnsan ve Hâ Mîm

Muhammed-i Nur Sohbetleri
Kategori Kur'an İniş Zevki

Gönülden Esintiler
 
Muhammed-i Nur Mehmet Emin
Kategori Dostu Bildik
Kategori Dostu Bulduk
Kategori Gönül Gözü

Muhammed-i Nur Halim Kök
Kategori Sevmek Ateştir
Kategori Sohbet Zevkleri
Kategori Şiirlerim

Muhammed-i Nur Aziz Kurtuluş
Kategori Binbir Esma Bir Elif
Kategori Sohbet Zevkler
Kategori Şiirler ve Dörtlükler

Muhammed-i Nur Âşık Cemâl
Kategori İlahi ve Ezgiler
Kategori Şiirleri

Muhammed-i Nur Mehmet Kahraman
Kategori Tablolarım

·



Üye Tanımlama
 

Bilgileriniz sistemimizde kayıt altına alınmaktadır.
2.5. MUHAMMEDÎ OLUŞ ŞUÛRUNUN ÖNEMİ

2.5. MUHAMMEDÎ OLUŞ ŞUÛRUNUN ÖNEMİ

Azîz kardeşlerim,
Bir hususu hiç gözden kaçırmamalıyız ki MuhaMMedî olduğunu, ilim, İrade, İdrak ve İştirak bazında anlayan ve yaşayan MuhaMMedîlerde; sen, ben, o şahıs yoktur. "Biz" varız ve Biz MuhaMMedîyiz...
Bileşik kabları düşününüz: 2 x 3 x 4 m ebadlarında bir sarnıcın yarısı su dolu olsun.
Bir de 60 cm çapında 5 metre yüksekliğinde bidonda su dolu olsun.
Rızalarını bulup gönüllerini birleştirdiğimiz anda ikisinin seviyesi aynı oluncaya kadar bidondan sarnıca su dolar...
Su seviyeleri farkı sıfır olunca, işlem biter...
Hâlbuki sarnıçta su daha çok, bidonda daha azdı...
Oysa tıpkı deniz seviyesi gibi, Resulî SEViYEye ULAŞılmış MuhaMMedî BİZ OLunmuştur..

Biz MuhaMMedî OLuşumuzun şuûruna varınca, "ALLAH'a giden yol ALLAH dostlarının kalbinden geçer!" sözünü anlayınca, gönülden gönüle yol bulunca ve tevhid tesbihine dizilince imâmiyemiz Resûlullah SALLallahu aleyhi ve SELLem olur... Artık hepimiz O'na uyarız...
Kaderlerimiz, yerlerimiz, hâllerimiz, zevklerimiz, mesleklerimiz, meşreblerimiz, özelliklerimiz farklı olabilir, ama İlim, Edeb, İrfân, Erkân ipimiz İlâhî ve MuhaMMedîdir. Kısacası Kur'ÂN-ı Kerim'îdir…
Bizde üst, alt, ön, arka yok, biz tümümüz salâh safında sıddık mü'minleriz elhamdülillah...
Kebana giden elektrik direkleri gibiyiz... Birimizdeki güzellik ve özellik hepimizindir...
Rıza Resûlu SALLallahu aleyhi ve SELLem efendimize biat etmenin özü de bu idi zâten...

ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL Kur'ÂN-ı Kerîm'inde:

إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَن نَّكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا
Resim---''İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh (yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ:"Muhakak ki sana biat edenler ancak Allah'a biat etmektedirler... Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefâ gösterirse Allah ona büyük bir mükafaat verecektir."
(Fetih 48/10)

Eller ellere, eller de Resûlullah SALLallahu aleyhi ve SELLem'in eline ve Resûlullah SALLallahu aleyhi ve SELLem'in eli dahi, Yedullah'a... ALLAH celle celâluhu’nun Kudret eli ellerimizdedir inşae ALLAHu Teâlâ..
Bu sırra eren Ensar radiyallahu anhum, Muhacırin radiyallahu anhum: "Herşeyimizle emrinize âmadeyiz, hizmetinize hazırız!" diyorlar ve vefâ ile tatbik ediyorlar...
Resûlullah SALLallahu aleyhi ve SELLem Efendimize sahib çıkıp sahib çıkıldıkları için şerefli ASHAB-ı Güzin oluyorlar..

Ben”cillikten, “BİZ” liğe geçmek zor iştir âhir zamanda...
İnsanları din adına kendi hırs ve câhilliklerine köle gibi hizmet ettirenlere söyleyecek çok sözüm var; ancak âşıkların mesleği ve meşrebi noksan aramamak ve mükemmeli seyretmektir. Biz de âcizâne bu kervÂNın kıtMÎRiyiz...
Ne diyelim kardeşlerim! RABB'ımız celle celâluhu hazır, nazır ve işinin başında...

İki husus arzedeyim ki;
Birisi bir Çin atasözü her hâlde: "Canım it taşlamak istiyor, it var taş yok, taş var it yok... İt de var, taş da var... Ne çâre ki itin tasması kralın!"
İkincisi, bir zamanlar emekli olunca: "Vatan, millet Sakarya!" deyip siyasete Allah rızası için soyunduk... Soyunduk ama, meydan toz duman... Yalan, hile, hırs, kin, hased, gırla gidiyor...
Bir gün, bir ALLAH dostuyla oldum... Ona siyaset işini şöyleyince "O iş sana göre değil!" dedi...
Ben de ona "İyi ama şunlar şu kötü işi yapıyor, şunlar dine saldırıyor... Şunlar yalan söylüyor! v.s.." diye savununca:
"Ula oğlum, sen mühendissin, arabana atlamışsın dağda çok tenha bir yerde evi olan birisine gidiyorsun. Varınca seni kırk köpek karşılıyor...
Çıkar köpeklerle boğuşur musun, yoksa camı aralayıp sahibine seslenir misin?"
deyince.
"Elbette sahibine seslenirim, nasıl boğuşayım onca köpekle!" dedim.
O zât ise:
"Yüreğin var ise ve Hakk celle celâluhuya yâr ise, O'na dua et. Ümmet-i MuhaMMedîn tümüne dua... Ayırmadan, kayırmadan dua et...
MuhaMMedî ol da MuhaMMed aleyhi’s-selâm gibi: "Allahümme ıslah Ümmet-i MuhaMMedîn, Allahümme ferice an Ümmet-i MuhaMMedîn, Allahümme irham Ümmet-i MuhaMMedîn ammeh!" de!"
dedi.

Resûlullah SALLallahu aleyhi ve SELLem: "Âhir zamanda halkı meydanlara toplarlar, yalan söylerler, yapmayacAKLarını va'dederler, zulümlerini alkışlatıp halkı dalga dalga (fevc-fevc) dalgalandırırlar."
Hadisini buyurup siyasi mitinglerin resmini seyrettirdi...
Bu Hadis-i Şerifi rahmetli Hocam Muhammed Sıddık Hekim kaynağından okumuştu ancak yazmamışım kaynağı..

Ben ise zâten siyasete; "konuşup duruyorsun ama teklif edince de kaçıyorsun!"demesinler diye katılmıştım... siyaset yalan ve harama dayanmıştı..
Olmadı... Biz yine o meşhur gönül kulûbemize, uzlete döndük. Kâh halvette, kah celvette çalıp oynuyoruz...

Maksadımız, RABB'ımızın izni ile Resûlullah SALLallahu aleyhi ve SELLem'in ve ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL'in rızası için, insanların AKILlarını ayıktırıp, benim düşdüğüm çukurlara düşmesinler diye âcizâne bir hasbî hizmet oldu...

İnsan...
İnsan, kâinâtın baştacı... Sistemin tek sorumlu olanı!
Alçakların alçağın Esfelinden, yücelerin yücesi İlliyyine çıkabilen sonsuz yol yelpazesi...
"Etturûku ilallah, bi adedi enfâsil halâik: ALLAH'a giden yol nefislerin/nefeslerin sayısınca!" buyurulan ve mahlûkatın mükerrem gözbebeği...

Hiçlik ve Hepliğin ara kesiti olan AKIL sahibi...
Sistemin var olmasına sebeb... Bir uçta hiç, diğer uçta hep!.. Yarım nefeslik sultÂN...
Kendisi gülerken ağlayanları ve kendisi ağlarken gülenleri anlamakda zorluk çeken bencil câhil!..
"Bu MuhaMMedî Hamama, Firavun giren, Musa aleyhi’s-selâm çıkar!" diyen tümcül kâmil...
RABB'ısıyla celle celâluhu başbaşa abd!.. Her nefesi videoya alınan oyunbaz oyuncu... Canıyla oynayan canbaz... Dünyaya dönük beden ve nefs, âhirete dönük kalb ve ruh, letâifleriyle RABB'ine celle celâluhu ABD olmakla sorumlu yaratık!..

Letâiflerden âcizâne anladığım şu ki insanın, maddî mânevî şahsiyetini oluşturan kısımların tümüdür.
Kafa gözüyle (basar) görülen ve ortada vücûdun hazır olan bedenî vasıfları, hünerleri ve zaafları...
Ancak kalb gözüyle (basîrete) hissedilebilen kalb, sır, hafî ve ahfâsı...
Ve lübbü'l-lüb (özün özü) olan için içindeki sabît noktası, hable'l-veridinden de yakın olana, yakîn yolu, akdes deliği... Kudsiyet bağı...
Yedi letâiften ilk dördü; bir araya gelip, tekvin tevhidini yenileyip, taklîdden tahkike çevirip, yaşamaya (iştirake) mecbur ve de me'murdur. Mecbur kılınmış ve emredilmiştir.
Sonuncusu ruh ile özdeki akdes arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için, ruhun Emr Âleminden olduğunu anlamak kâfidir. Ruh Emr Âleminden olunca sır, hafî ve ahfâ hâliyle Emr Âlemindendir.

Elbette biz, sizi letâif labirentlerine sokmak istemiyoruz.
Ancak, bugünün zâhiri ilim seviyesi yüksek, teknik imkanları çok ileri insanlarına da: "leylek getirdi!" diyemeyiz...
Unutmamak lâzım ki geçen peygamberlerimizin mücizeleri ile evliyâlarımızın pek çok kerâmetleri, ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL'in Rahmâniyyeti gereği ister kâfir ister mü'min, çalışana ikrâmı olan teknik fenle günlük olay hâline gelmiştir... Daha da ileri gidecektir...
Allahu âlem, günümüzdeki gerçek kerâmet, AKLı fikri ve iç âlemi alt üst olmuş insanların bu benlik batağından kurtulabilmesi için bedenî (vücûdî) değil de nefsî, kalbî ve hatta ruhî kerâmetlerdir.

Bugün yüksek tahsilli, Anyayı Konyayı ve zâhiri herşeyi bilen bir ateiste, ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL' in varlığı-birliği için sadece ihlâs sûresini okumak, onun gülmesine sebeb olmaktadır.
Albert Friedrich Nietzsche'nin "Zerdüşt Böyle Dedi"sini su gibi içip sindirmiş, AKLını ilâh edinmiş bir felsefeciye: "kul olmanın şart olduğunu" anlatmak, üstün insan oluşundan dolayı, sizi küçük görmesine sebebdir...
Bilgisayar çağı olan asrımızda dinamik ve MuhaMMedî gençlerimiz; islâm dinini ilim, irade, idrak bazında anlayıp fiilen iştirakla yaşayarak göstermeli ve çağın gereği bilgi ve belgelerle donanıp çok zeki ve AKILları kandırıcı felsefecilere karşı, MuhaMMedî tasavvufun AKILları inandırıcı metodunu kullanmalıdır. Hayal olanı, hakikatlerle yerle bir etmelidir.

İşte pil, batarya, veya şuraya-buraya, şunun-bunun kurduğu korsan santrallardan güc alan ve bazen 3 volt, bazen 300 volt akımla iç âlemini mahveden günümüz insanını, acilen ilâhî sistemin, Keban gibi ana merkezi olan MuhaMMedî nura kavuşturmak lâzımdır.
İfratsız, tefritsiz; i'tidal üzere, Firka-i Nâciye ki sırât-ı müstakîm olan interkollekte (ortak) sisteme bağlamak esastır...
"İlelik" dediğimiz parmak-yüzük ilişkisi gibi insan ve imân ilişkisi içindeki câhil softaları da "et-tırnak" gibi "bilelik" dediğimiz “BİZ BİRZ” Tevhid Tesbihine dizip, İmâm-ı Mutlak olan Resûlullah SALLallahu aleyhi ve SELLem'e tâbi' olmalarına vesile olmaya Allah rızası için azmedip, gerisine RABB'ımızı vekil tâyin etmeliyiz...
Peki, dört letâif sorumludur dedik... Sır, hafî ve ahfâ ne işimize yarayacak...
Kemâlâtı bu letâif hâlleriyle hâllenen kişi, Allahu âlem onlar vasıtasıyla, söze gelmeyen tecellîlere mazhar olacaktır... Ben ehli değilim, ama anlatılsa da kimsenin işine yaramaz...
 
Resim

Rahmetli Hoca Amucam gerçekten hârika bir âşıktı. Sessizdi sakindi...Muhabbette mâhirdi...
Tüm ömrü her yaşta ve her halde insanlara iyilik ve nasihatle geçmiştir.
Tahsilli idi yaşlılar ona
“Molla MeMMed”
derlerdi..
Konuşmasını bitirince ağzına bakarsanız dili devamlı kıpırdardı ve Tevhid çekerdi.. zikr-i daimî idi.. Rahmetler olsun!.
AKILlara durgunluk veren hâllerine şâhid olanlar hâlâ hayattadırlar...

MuhaMMedî OLuş Şuurunu, Ehl-i Beyt Sevgisini kısacası İNSANlığı ondan öğrendik..

Beni çok, çok severdi. 1986 yılında
HAKK celle celâluhu'ya yürümesinden biraz önce, son başbaşa görüşmemizde kendisine: "BaBam, beni seversin değil mi ?"
dedim.
O da
"Vallahi billahi tallahi dört âlemde severim!"
deyince,
Ben de:
"Bana aktaracak bir sırrın, hafin, ahfân yok mu ?"
dedim.
Sustu, terledi ve sesi titreyerek:
"Bak yiğenim, sırrım var mı yok mu bir tarafa, ancak sana sırrımı söylesem bana zararı olur, sana ise hiç yararı olmaz. Beynehu beynallah: kul ile RABB'isi arasında bir sırdır hâl. Bilen demez, diyen bilmez... Herkesin parmak izi gibi kendisine mahsustur. Nâsibinde var ise gelir Hind'den Yemen'den, nâsibinde yok ise ne gelir elden... Nâsibinde olanın, kısmet olabilmesi için Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in, Ehl-i Beytinin ve dostlarının yolunu izle... Canla başla iyi niyyet, ciddîyet ve samimîyyetle çaba sarf edip gayret göster... HALİK celle celâluhu'nun halkına merhamet et! ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL'in ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hatırını kırma... MuhaMMedî olduğunu her yerde, her zaman ve her hâlde unutma! Çalış! Çalış! Çalış!"
dedi.

Teyb bandına aldığım yorgun, durgun ve vurgun sesiyle bir sohbetini izninizle satırlara dökeyim de birlikte dinleyelim hûdâ-i nabit Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem âşıkı Rahmetli Hoca Babamızın Sohbetini...:


"Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize misâfir olarak birisi geldi
:
"
Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem üç gündür açım bana bir gıda!" dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem evine gitti ki misâfiri doyuracak bir şey yok!
Câbir isminde sahabiden birisi evine gitti ki hanımı: "İki çocuk ikide biz ona mukabil tirit pişiriyoruz, dört tane de küle gömme çörek var ikisi çocukların ikiside bizim, başka da bir şey yok!" dedi.
Câbir diyor ki ailesine: "Bize bakma! Çocukları da akşamdan uyut, ben de Resûlullah'ın huzurundan misâfirlerini getireyim. Sen çırayı söndür. Çöreğin ikisini de tiridin içine ufalayıp dökelim, ikisini de misâfirin önüne koyalım. Karanlıkta ben ağzımı oynatayım boş kaşıkla varayım geleyim de şu misâfir bir karnını doyursun." dedi.
Müşâvereyi böyle kurdular. Gitti misâfiri getirdi. Misâfir Mekke'den müşriklerin içinden kaçıp geliyor. Çocukları uyuttular. Misâfir sofraya oturdu. Karanlıkta kendisi de boş kaşıkla varıp varıp geliyor, ağzını gevişliyor... Misâfir karnını doyurdu.
Gidecekler gayri Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin huzuruna...
Bunlar varana kadar Cibril-i Emin semâdan indi. Bu olan vakıanın aslını haber verdi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize. Bunlar da huzuruna vardıklarında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz: "Hâlinden Cenâb-ı Hakk çok memnun, sen cennette benim ile komşu olduğuna kayıdlı, hiç şüphe etme" dedi.

Haaaa! Misâfir deyipte geçme sen! Allah rızası için misâfire içirdiğin su seni karşılayacak! ALLAH celle celâluhu hidâyette kılsın cümlemizi! Çoook hassası var misâfirin! Neler var neler!
ALLAH RABB'im ayırmasın rızasından. Rıza bulmak kolay değil!

Neslinden akrabandan geleni memnun tutup, güle güle muhabbet kaynağı olaraktan birbirine sarılıp o misâfiri memnun ederek severek, selâmetliğine dua ederek! Sıla-yı rahîm, akraba arasını bulmaya, barıştırmaya derler! Rahîm, akraba! akrabayla 3 gün dargın durmak şerîatta yok yahu!
Üç günü uzattı mı artık onunda, seninde namazın zora girer...
Dargınlık devâm ederse, iki tarafın vebâli de cezâsı da kabahatli olanadır.
Irz meselesi başka, yüz kere dövse de, hatırına dokunsa da akraba namusa göz dikemez... Çünkü düşünün; nesil bir, baba bir, dede bir! Cenâb-ı Hakkcelle celâluhu sila-yı rahîmi farz kılmış ki akrabaya muhabbet kaynağı olacaksın!.."


Soruyorum : " İbrâhim Ethem Hazretleri kim idi?"
Cevâbı :
"Horasan'da idi... Padişahtı... Devlet reisi olduğu bir esnâda ailesiyle birlikte karyolada yatarken, ailesiyle de konuşuyorlar ki: "Allah öbür âlemde de buradaki gibi böyle bir rahatlık, köşk verseydi yeterdi!" diyorlar.
O sırada sarayın içinde odanın dışında bir güpürtü (gürültü) duydu. Kaç kat sarayın tavanında bir güpürtü oldu.
Gecelik elbisesiyle İbrâhim Ethem yukarı çıktı ki birisi var:
"Kim o güpürdeyen!" deyince birisi "benim!" dedi.
"Ne arıyorsun damın başında!." deyince:
"Deve arıyorum!" dedi.
"Üç beş kat sarayın başında deve aranır mı?" dedi...
O kişi ise: "iyi de, hanımın koynunda, karyolanın başında cennet aranır mı ?" deyince meseleyi anladı.
" Haaaa, bu boşuna değil... Sabahtan atına binip ava gittiler. Gezintiye falan, suluk suvat bir yere vardılar. Yemeğe oturdular. Beyaz bir kuş üzerlerine sağıldı ve somunun birini aldığıyla gidiyor.
"Siz burada durun, ben bu kuşu takip edeceğim" dedi.
Ormanın içine girdi. Açıklık bir yerde bir tüccarı ağaca bağlamışlar.
Kuş, o kimsenin başına indi. Kuş pençeleriyle somunu koparıp koparıp parça parça ağzına veriyor. Biraz seyretti. Kuş adamı yedirip kalktı gitti. Adamın yanına varıp kurtardı.
Anladı ki kendisini mânevîyat çağırıyor...
Tüccar, başından geçen mâcerayı anlattı.
İbrâhim Ethem üzengileri altından olan atını gösterip: "Böylece sana versem hırsızların senden aldıkları meta'ı öder mi, ödemez mi?" Adam da: "işte denk gelir!" dedi.
Atını ve elbiselerini ona verip çekti gitti Mekke-i Mükerremeye...
Vardı orada bir mürşide teslim oldu...
Dergâhta bir balta bir ip verdiler mutfağı kaynatacak odun için dağlara...
Hanımı hâmileydi. Oğlu doğdu... Yıllar geçti çocuk büyüdü ve annesine: "Benim babam yok mu anne?" deyince kadın:
"Baban şu zamandan beri gitti gelmez! gören yok, bilen yok, Mekke'de diyorlar!" dedi.
Çocuk delikanlı olunca babasını aramaya Mekke'ye gitti...
Dergâhı buldu, babasını sordu. "Onun işi gücü dergâha odun taşır... Yine oduna gitti!" dediler. Çocuk odun yoluna düşünce...
İbrâhim Ethem: "Yâ RABB'i, bu çocuğun muhabbeti beni senden ayırmasın!" der iken çocuk orada öldü. Evlâdından da geçti.

Odun taşıma işi yıllarca sürdü. Bir gün getirdiği odunları sertçe yere atınca mürşide haber verdiler.
"Rızası yok galiba getirdiği odunu birden atıverdi"dediler.
Şeyh de: "Rızası yoksa madem, çıkarın dergâhtan!" dedi.
İbrâhim Ethem çıkmak istemiyor, ötekiler ise çıkmasını istiyorlar. kapıya doğru kakaladılar. Vücûd dışarda baş içerde kapıyı çektiler...
Kafası kapıya sıkışınca hırlayaraktan: "Elhamdülillah başım, dışarı yollanmadın!"diyor.
Bir rivâyette: "Demek ki buranın değerini anlamışsın!" deyip içeri aldılar. Bir rivâyette ise çıkardılar.
İlâhî aşkın tecellîsiyle Mekke'nin doğusundaki 12 saatlik mesafedeki Taif şehrine vardı. Onlar da kovaladılar, taşladılar, oradan da aldı yara... İki taraftan da yaralandı mübârek.
Tekrar Mekke'ye gece döndü...
Su matarasından abdest aldı, teheccüd kılacak...
Namazda Kur'ân okumaya başyalınca cinniler de toplanıp, koyunun yününden keçe gibi olup, dinlemeye başladılar...
Kelâmullahı dinlemek için okuduğu Cin Sûresi idi...


"Hakikat Esrârını; kalbiyin bir tarafı bilsin, bir tarafına bildirme!
Çünkü düşersin. İşaret göstersen de derin noktasını gösterme...
Huzuru kolla! Vakti saati olmaz bir hâl gelir... Muhabbet bastırır gelir...
En fazla tenbihatım şu ki tasavvufa devâm edersen, ummadığın yerden yardım gelir.
Ummadığın yerden berekât yağar sana.
Yalnız RABB'ına bağla! Boş vakit geçirme!
Dururken, yürürken durma tevhid, istiğfâr 100 oku, 700 oku!
Allah İnşâallah hidâyette kılar!"

ResimÂmin diyorum! Ve de tüm Allah Dostlarına rahmetler diliyorum
 
Hepsine ALLAHu Zu'l-CELÂL rahmet etsin...
Muhabbeti ve aşkı kitab satırlarından çok, derviş sadrlarından öğrendik şükür... Diriden diriye tevhid ta'limi...

Rahmetli kayınpederim, kardeşi Derviş Mehmet Amca ve kardeşleri analarını da alıp Ermeni zulmünden dolayı Dârende'den Adana'nın Kılıçlar köyüne kaçıp yerleşmişler.
Kayınpederim Antalya'ya yorgancılık yapmaya gelmiş ve kalmış, Mehmet amca ise hallacını sarmış sırtına köy köy dolaşıp yorgan-mitil yapıyor...
Ve anlatıyor:
"Köyden köye dolaşırken sırtımda yükümle bir gün, bir dağ yolunda iki çoban dövüşüyorlar...
Ben de yükümü yıktım... "Yapmayın, etmeyin!" diye yaklaşınca...
Gacaralardan birisi diğerinin kitabına, Allah'ına sinkaf etti... Sövdü..
O da aynen iâde edince tepem attı...
Baktım adamlar delikanlı beni döverler dövmesine ya kızılcık yorgan sopasını sıyırdım:
"Ulan! ALLAH'ın, kitabın ne suçu var!" diye birisine ala omuz yapıştırdım, kaçtı... Bir de öbürüne...
Aldım ikisini de önüme, yer misin yemez misin! Eşek sudan gelinceye dek dayak attım.
"Tevbeler olsun!" deseler de bırakmadım. Kan revân ettim!"


Derviş Mehmet Amca, Rahmetli Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretlerinin ilk dervişlerinden idi ruhları şâd olsun...
Kendisine: "Şu andaki târikatçılar için ne dersiniz?" diye sorunca derin derin ahhhh! çekti ve:
"Efendim bizim Kılıçlar'da değirmen yoktu.
Değirmenler yukarıdaki suyu bol köylerde idi ve çoğu Ermeni'lerindi... Osmanlı devri...
Bizim köyden Abdullah amca 10-12 yaşındaki yiğeninide almış, bir merkebe 3 kile arpa sarmış değirmene gitmiş... Varmış ki değirmenci yok....
Sırada seklemler var ama, taş boşa dönüyor...
Abdullah emmi unluğa inmiş, unu aralamış ve kendi arpasını dökmüş tekneye, ögütüyor.
Derken Ermeni değirmenci geliyor.... Neden sıraya girmedin diye kavga başlıyor. vur ha vur birbirine..
Biraz sonra unluğa düşüyorlar. Ver Allah ver, yaka paça unun içinde...
Derken Abdullah emmi unluktan yiğenine:
"Ulan şurasını burdan geldiğimin yiğeni, elin gavuru beni dövüyor sen de seyir mi ediyorsun!" deyince şaşkınca seyreden yeğeni:
"Dayı, dayı; vuruşunuz bir, duruşunuz bir, boyanız bir, boyağınız bir... Hanginiz gavur, hanginiz müslüman ayırıp anlayamadım ki yardım edeyim!" demiş.
“Bu gün hâl bu, ne diyeyim! Biz ALLAH celle celâluhu ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve selleme dayanalım yeter"
dedi...

El hak bu devirde ki âhir zamanda;

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “ALLAH’ı öyle çok zikredin ki, tâ -insanlar- size mecnun/deli desinler.”
(Ebu Said el-Hudrî radiyallâhu anhu’dan; Ahmed b. Hanbel, 3/68; Hâkim, 1/499; Mecmau’z-Zevaid, 10/16)







[ Geri Dön ]

Ana Sayfa | FORUM | Videolar | Sesli Sohbet | Dualar | İletişim
Copyright (C) 2010 Muhammedi Nur | Tüm Hakları Saklıdır