Muhammed-i Nur


Ana Menü
 
· Ana Sayfa
· FORUM
· Haber/Makale Arama
· Haber Gönder
· Arkadaşlarına Öner
· Favorilerine Ekle
· Giriş Sayfası Yap
· Tasavvuf Sözlük
· İletişim
Kul İhvâni Divanı
 
Muhammed-i Nur Şiir Kitapları
Kategori Şiir Kitabı Cilt I
Kategori Şiir Kitabı Cilt II
Kategori Şiir Kitabı Cilt III
Kategori Şiir Kitabı Cilt IV
Kategori Şiir Kitabı Cilt V
Kategori Şiir Kitabı Cilt VI
Kategori Şiir Kitabı Cilt VII
Kategori Şiir Kitabı Cilt VIII
Kategori Şiir Kitabı Cilt IX
Kategori Şiir Kitabı Cilt X

Muhammed-i Nur Kitapları
Kategori Tasavvuf
Kategori Sall ve Namaz
Kategori İnsan ve Hâ Mîm

Muhammed-i Nur Sohbetleri
Kategori Kur'an İniş Zevki

Gönülden Esintiler
 
Muhammed-i Nur Mehmet Emin
Kategori Dostu Bildik
Kategori Dostu Bulduk
Kategori Gönül Gözü

Muhammed-i Nur Halim Kök
Kategori Sevmek Ateştir
Kategori Sohbet Zevkleri
Kategori Şiirlerim

Muhammed-i Nur Aziz Kurtuluş
Kategori Binbir Esma Bir Elif
Kategori Sohbet Zevkler
Kategori Şiirler ve Dörtlükler

Muhammed-i Nur Âşık Cemâl
Kategori İlahi ve Ezgiler
Kategori Şiirleri

Muhammed-i Nur Mehmet Kahraman
Kategori Tablolarım

·


Üye Tanımlama
 

Bilgileriniz sistemimizde kayıt altına alınmaktadır.
49-ULU ZÂT

 
                        “ULU ZÂT”
 
 Aklım erdi ereli duyup, dinlemiş ve merak etmiştim.
Bir “Ulu ZâT “varmış, çölde bir vahada yaşarmış.
Vaha bir cennet gibiymiş, sular akar, yeşillikler mis kokulu çiçeklerle her yanı kaplarmış ve bu vahanın tek sahibi işte o “Ulu Zât “imiş…
Yok yok imiş yani her bir şey var imiş bu vahada, olan biten her şey ise “Ulu Zât “istediği içinmiş, “Ol” dediği o anda olurmuş…
           
Öyle şeyler anlatırlar ki bu “Ulu Zât “hakkında insanın havsalası almaz; zamana bağlı olmadan her mekȃnda  bulunabilir, sonsuz evrende veya görülemeyen alemlerde her anda her işte ve oluştaymış…
Türlü çeşitli görüntülerde hep o varmış ama gören görür göremiyen bilemez imiş…
           
İsterse yeryüzünde istediği yerde istediği bitkileri istediği kadar üretir, gerekli olan yağmurları yağdırır güneşle ısıtırmış toprağı…
Envai çeşit bitkiyle ve kendi cinsleriyle beslenen hayvan türleri yaratır, çoğaltır ve yeryüzüne salarmış…
           
Nedendir bilinmez bu “Ulu Zât “var ettiği nesneleri zaman zaman değişik vesile ve vasıtalarla yok edermiş…
Yaptığı işler hiç durmadan devam ederken nedenini niçinini kendi bilirmiş, yani irade hep O’nunmuş…
           
Bütün bunlardan ayrı yetkin ve yetkili kıldığı bazı insanları görevli kılar bizleri uyarırmış…
Bu kişilerden bazıları özel izinle mucizeler gösterirler ve  “Ulu Zât” ın isteklerini biz insanlara anlatırlarmış…
Bu söylentilerden bazılarını akla sığmaz şeyler olarak  anlatmışlardı; bir denizi iki yana ayırıp ortasından geçici bir süre için yol açılması, bir ölünün
 diriltilmesi ve gökteki ayın bir komutla iki şak olarak ayrılıp sonraki komutla birleşmesi gibi…
           
Daha neler neler dinlemiştim de bu “Ulu Zât”ı pek çok merak eder olmuştum.
O’nu görmek tanımak istiyordum, O’na nasıl ulaşabileceğimi merakla araştırıyordum.
Sorup soruştururken O’nu görenlerin olduğunu öğrendim.
O’nu tanımış olanlar gerçekte çok az sayıdaki şanslı kişilerdi ve benim gibi meraklı olanlara rehberlik ediyorlardı…
Bu kişiler sadece vahaya giden tur otobüsleri işletiyor ve yolcularını “Ulu Zât “’ a ulaştırıyorlardı…
Doğrusu heyecanla bu firmaları araştırmaya başladım ve sonunda bir firmayı belirledim, biletimi aldım…
           
Otobüse bindiğimde kalbim merakla küt küt atıyordu.
Bu özel tasarlanmış bir otobüstü.
İçi genişti ve her oturanın yüzü diğerlerini görecek şekilde koltuklar kenarlarda bir bir dizilmiş orta alan boş bırakılmıştı.
İlginç olan sürücü koltuğu da önde ve içeri bakıyordu. 
Ancak sürücünün dışarıyı görmesi için bazı özel aynaları ve otobüsü kullanması için bir takım âletleri sürücü koltuğunun ön ve yanına yerleştirilmişti…
           
Merakla izliyordum.
Her gelen yolcu büyük bir saygı ve sevgi ile içeridekileri selamlıyor ve yerine oturuyordu. Sürücü geldiğinde yolcular onu ayakta saygıyla karşıladılar, öyle ya hepimizi hedefe götürecek yetkin kişi o idi…
Otobüsün hareket ettiğini sürücünün davranışlarından anlamıştım.
İçerdeki yolcular sürücünün hareket ve sözlerini takip ediyor onunla bir şeyler mırıldanıyordu…
Benim görebildiğim herkesin yüzünde büyük bir mutluluk ve huzur vardı…
Dışarıyı görememiştim zira bulunduğum kısımda perdeler kapalıydı…
           
Ne kadar zaman geçti bilemiyorum, otobüs durdu ve yolcular neşe içinde indiler…
Ben en sona kalmıştım.
İlginç bir yolculuktu benim için.
İndiğimde şaşkınlığım daha da arttı, âdeta şok oldum…
Otobüs hiç gitmemişti ve biz başlangıç noktasında idik…
Yetkiliye koştum:
            - Hani bizi vahaya götürecektiniz ?  dedim.             
Gülümsedi: 
            - Dostum vaha burası,  dedi.
            - Baksana etrafına işte her taraf cennetten bir köşe sanki…
            - Peki,  dedim, ”Ulu Zât “nerede ben onu görmeye gidiyordum? ‘
             - Anlaşılan senin aynan yok dostum,  dedi.
Anlamsız bakışlarla ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum.
            - Bak yol arkadaşların “Ulu Zât”’la birlikteler, dedi.
Etraftaki yolcu arkadaşlara dönüp baktığımda bir kere daha şaşırdım, her biri elindeki küçük el aynalarına bakıp tebessüm ediyorlardı…         
            - Nasıl olur, ben O’muyum yani?..
            - Herkes ne kadar O ise sen de o kadar, dedi
            - O halde O’ndan ayrı yok desene, dedim.
            -  Evet, dedi. Her gördüğün O’ndandır, O başlangıcı ve sonu olmayan hem görünen hem görünmeyen tek varlıktır…
           
Bir şeyleri anlar gibi olmuştum…
O her yerde idi, her oluşta her işte yapan çatan hep O idi…
Her gördüğümüz, duyup, etkilendiğimiz sıfatlar O’nundu…
Yani tek O vardı ve varlık hep O’nun kudreti ile kâimdi…
O gören gözlerin önünde ,  burada açıkta idi…
Göremeyenler O’nu çölde vahada yaşar sanıyorlardı ve O’nu görebilmek için de bazen göklere bakıyorlardı…
Oysa  “Ulu Zât “hep bizimleydi…
           
Yepyeni bir mutluluk kaplamıştı üzerimi ve etrafıma başka nazarlarla bakar olmuştum…
Yan tarafta iki kişinin konuşması ister istemez ilgimi çekmişti.
Bir şiir fısıldıyordu biri, kulak kesildim…
 
 
Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş
Bürhân arardım aslıma aslım bana bürhân imiş

Sağu solu gözler idim dost yüzünü görsem deyû
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş

Öyle sanırdım ayrıyam dost gayrıdır ben gayrıyam
Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş

Savm-u salâtu hac ile sanma ki biter zâhid işin
İnsan-ı kâmil olmağa lazım olan irfân imiş

Kande gelir yolun senin ya kande varır menzilin
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş

Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana hakka’l-yakîn
Mürşîdi olmayanların bildikleri gümân imiş

Her mürşîde dil verme kim yolunu sarpa uğradır
Mürşîdi kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş

Anla hemen bir sözdürür yokuş değil düzdürür
Âlem kamu bir yüzdürür gören onu hayrân imiş

İşit Niyâzi’nin sözün bir nesne örtmez Hak yüzün
Hak’tan âyân bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş
 










[ Geri Dön ]


Ana Sayfa | FORUM | Videolar | Sesli Sohbet | Dualar | İletişim
Copyright (C) 2010 Muhammedi Nur | Tüm Hakları Saklıdır