Muhammed-i Nur


Ana Menü
 
· Ana Sayfa
· FORUM
· Haber/Makale Arama
· Haber Gönder
· Arkadaşlarına Öner
· Favorilerine Ekle
· Giriş Sayfası Yap
· Tasavvuf Sözlük
· İletişim
Kul İhvâni Divanı
 
Muhammed-i Nur Şiir Kitapları
Kategori Şiir Kitabı Cilt I
Kategori Şiir Kitabı Cilt II
Kategori Şiir Kitabı Cilt III
Kategori Şiir Kitabı Cilt IV
Kategori Şiir Kitabı Cilt V
Kategori Şiir Kitabı Cilt VI
Kategori Şiir Kitabı Cilt VII
Kategori Şiir Kitabı Cilt VIII
Kategori Şiir Kitabı Cilt IX
Kategori Şiir Kitabı Cilt X

Muhammed-i Nur Kitapları
Kategori Tasavvuf
Kategori Sall ve Namaz
Kategori İnsan ve Hâ Mîm

Muhammed-i Nur Sohbetleri
Kategori Kur'an İniş Zevki

Gönülden Esintiler
 
Muhammed-i Nur Mehmet Emin
Kategori Dostu Bildik
Kategori Dostu Bulduk
Kategori Gönül Gözü

Muhammed-i Nur Halim Kök
Kategori Sevmek Ateştir
Kategori Sohbet Zevkleri
Kategori Şiirlerim

Muhammed-i Nur Aziz Kurtuluş
Kategori Binbir Esma Bir Elif
Kategori Sohbet Zevkler
Kategori Şiirler ve Dörtlükler

Muhammed-i Nur Âşık Cemâl
Kategori İlahi ve Ezgiler
Kategori Şiirleri

Muhammed-i Nur Mehmet Kahraman
Kategori Tablolarım

·


Üye Tanımlama
 

Bilgileriniz sistemimizde kayıt altına alınmaktadır.
Dışım NEY'se içim O'dur!..




Dışım NEY'se içim O'dur!..
 
Halim KÖK

İnsanlara niye deli derler?
Ve akıllı olduğuna şartlanmış insanlar niye korkarlar, başkalarının kendilerine deli demesinden.
Başkalarının ne dediği neden bu denli belirleyicidir ki bizde, “Bir insana kırk gün deli dersen, deli olur…”
Sözüne "YALAN” demeyiz.

İçimizdeki “Deliriyor muyum yoksa?” sorusu neden geçer arada bir aklımızdan.
Henüz deli olmadan ve deli olmanın ne demek olduğunu bilmeden, neden bilmediğimiz bir şeyden korkarız.
Ölümü bilmeden ölümden korkmak gibi… Ve neden korkarız da… Korkumuzun nedenini bilmeyiz…

Bu ve buna benzer nice sorular kafamızın içinde sürekli varlıklarını korurken,
Sıkı sıkı sahip çıktığımız AKLIM-ız buna bir çözüm bulamaz da neden hâlâ “AKILLI” yız. sanarız.

Bunlar benim aklımdan geçenler… Şimdi sizlerle paylaşıyorum… Dileyen deli diyebilir… Dileyen veli…

Biraz sonra olan olayı bilecek olmak ve bilenin kendin olmadığını bilmek…
Bunu bilirken “BİLEN” in kim olduğunu bilmemek… Bilememek… Çok zor…

Kendimi bildim bileli!!!...
Kendimi bilmeye çalışıyorum. Kendimi bilmeye çalışırken… Kendimi bilmediğimi nereden ve
Nasıl bildiğimi ve neden bilmeye çalışmam gerektiğini ise bilmiyorum. Bilmek anlamak istiyorum…
Ama ; “KENDİMİ ANLAYABİLİR MİYİM?” diye sorduğumda ise “EVET ANLAYABİLİRSİN” veya “HAYIR ANLAYAMAZSIN”
cevaplarından birisine ulaşmak şöyle dursun… Cevaplayamadığım bir sürü yeni soru sormama neden oluyor bu soru…

- Kendimi anlayabilir miyim? Kim anlayacak? ; Ben
- Kimi anlayacak? ; Beni
- Anlamak isteyen ben ile anlaşılması gerektiğini düşündüğüm ben… Ben iki ayrı ben miyim?
- Anlamaya çalışan ben, anlamadığımı nasıl biliyorum ki anlamam gerektiğini düşünüyorum. Eksiği bilmek için TAM’ı biliyor olmak gerekir. Benlerden BİR’i TAM’ı biliyor olmalı ki ondan farklı olan EKSİK olanı bilebilsin… Mantığım bunu söylüyor veya aklım… Ve aynı aklım diyor ki;

Hem “TAM” olan hem de “EKSİK” olan sende ise… Sen bunlardan hangisisin? Birisi mi… diğeri mi… her ikisi mi… yoksa her ikisi aynı iken, sen… BİR’i iki mi görmektesin…

Damla DENİZ’den ayrı mı?
Hem “VAR” hem O’ndan gayrı mı?
Bu, NEFS’inde YOL ayrımı,
Hikâye, MASAL misali…



“…karşıdaki tepenin yamacından bir motosiklet hızla gidiyordu.
Hani yanına ek takıyorlar ya römork mu deniyor… Bir kişi römorkta bir kişi de motorun üzerinde…
Yollar asfalt değil maalesef... Sesi de yankı yapıyor dağlardan… Gözümü dikip bakmıştım ama
Ne çıkardığı ses… Ne de kaldırdığı toz toprak değildi bakmamın nedeni.

Motorun varmak üzere olduğu ileride bir noktaya takılı kalmıştı gözüm.
Çünkü biliyordum ki motosiklet oraya geldiğinde devrilecekti…”


http://www.muhammedinur.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=3100

İşte bu dönem kendimi bilmeye başladığım dönemdi… O günden sonra buna benzer birçok olay daha yaşadım… Ama aynı zamanda şunu da yaşadım ki; Bu bilişler benim istememle, beklememle gelen şeyler değildi… Çünkü geldiği andaki hisleri yaşarken zaten kendim olmadığını hisseden benim…

Peki, ama o arada gelen kimdi? Neye göre geliyor neye göre gelmiyordu…
Gelmese de sürekli bir yerlerden beni izlediği hissini hep hissettim…
Bu öylesine inkâr edilemez bir şeydi ki benim için aksine, yani beni izleyen kimse olmadığına kendimi inandırmak için bakkaldan şeker çaldım… Yeri geldi belediye otobüsüne bilet atmadan bindim… Vs

İşte dedim… Yapabiliyorum… Bununla rahatlayacağımı. Gözlendiğim duygusundan kurtulabileceğimi sandım…
Engel olmamıştı yapmama fakat… Sonradan yaşadıklarım bana hep gösterdi ki;
Belki engel olmuyor, sana dilediğini yapma imkânını veriyor ama öyle bir hâle sokuyor ki sonradan…
Bırak yapmayı… Hiç düşünmemiş olmayı tercih ederdim… Otobüse bilet atmadan bindiğimde cebimdeki on tane bilet çamaşır yıkanırken hamur haline geliyordu… Biletlere üzüldüğümden değil… Yenilmişlik duygusu…
Veya bakkaldan ikinci kere şeker çalmaya kalktığımda suçüstü yakalanıyordum… Bakkal amca keşke bir tokat vursaydı da gönderseydi; Ayıp değil mi çocuğum, günah değil mi… hem senin gibi bir çocuğa yakışıyor mu bu yaptığın… Diyordu. Sanki beni gözleyenin bana söylediği şeylerdi bunlar… Zaten hep içimde duyduğum şeylerdi… Ne zaman yanlış yapsam… Günah neydi? Niye bana yakışmıyordu? Günah diye duyduğumuz birçok şey hiç te içime sinmezken gerçekten de bu yaptığımın günah olduğuna beni inandıran o suçluluk duygusu nasıl oluşuyordu içimde…


Buna benzer olayları yaşayarak görünce O’na rağmen bir şey yapamayacağımı ağır bir mağlubiyet duygusu ile kabullenmek zorunda kaldım… Bu mağlubiyet ve mahcubiyet ile bir dönem düşünmemeyi… Sanki hiçbir şey yokmuş… Hiç öyle bir şeyler başımdan geçmemiş gibi davranma yolunu seçtim… Unutma, unutturma gayretlerine girdim… Ama ben unuttum desem de, düşünmesem de O hatırlatıyordu…

Bir gece anam beni uyandırdı telaşla… Yaz günüydü… Ramazan ayları…
Ortaokul yıllarımdı… Oruç tutmuyor, namaz kılmıyordum… Yeni başlayan ergenlik yıllarım, içimdeki fırtınalara yeni fırtınalar eklemişti… Asabileşmiştim iyice…

Anam beni telaşla uyandırınca sinirlendim… “Ne var ana yaaa… n’oluyor “… dedim…
Anam;
—Oğlum sahura kalkamamışım, uyuyakalmışım… Ama birisi yüzüme su serpti… dedi
—Kim serpti suyu ana… dedim…
—Ne bileyim oğlum… İşte ben de onu soruyorum… Dedi
— Ana boş ver… Rüya görmüşsün… dedim
—Oğlum yookkk… Vallahi de billahi de. .bak yüzüme, ıslak daha…
—Terlemişsin ana… dedim…
—Ah oğlum ahh… dedi anam… Anlatamamış ve beni inandıramamış olmanın üzüntüsüyle…

Oysaki ben anlamamış değildim. Anlamak, düşünmek istemiyordum sadece… Anam daha uyandırdığında anlamıştım ne olduğunu ama… İşte içinden çıkamadığım o hâle… Unutmaya çalıştığım şeyin yeniden hatırlatılmış olmasına kızdığım için… Yani kaçamayacağımı anladığım için… Yani yine mağlup olduğum için…

Geçiştirmiştim anamı… Ben teklik içinde yaşamak istiyordum…
"Dışım NEY'se içim O'dur" demek istiyordum...
Anlayamamak beni sıkıyordu… Anlaşılmak istiyordum… Yapamadığım için unutmayı seçiyordum ama unutmama da izin verilmiyordu.

“…İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.” Kıyame Suresi - 36

Kalabalık bir ailemiz vardı… En başta babam yanındaydı… Anam onca kişiden niye beni seçti uyandırmak ve yaşadığı olayı anlatmak için… Hem biliyordum, hem bilmiyordum…

Kapana sıkışmışım gibi… Neden en basit şey bile istediğim gibi olmuyordu… Niye gönlüme göre değildi…
Ya da gönlüme göre olsa bile neden gönlümdeki şeyi o kadar da istemediğimi düşünüyordum sonradan.
Sanki bir meydan okuma vardı; dilediğini iste… Bedelini göze alabiliyorsan sorun yok…

Çünkü bazı istediğim şeyler olduğunda sanki aşağılandığımı hissettim… Al işte bunun için miydi bu yaygara… Değdi mi bari der gibi hissettim… Ve daha da önemlisi değmediğini hissettim…

Bunu bilmek acizliğimi, mahkûmiyetimi hatırlatırken bana… Özgür ve cesur olduğumu göstermek isteği yakıyordu içimi bir yandan da… Kanımın damarımda deli aktığı zamanlardı. Hayat vardı dışarıda ben kendi içime mahkûmken…

Uzaktan baktım hayata… Görünce içimi yakan güzele…
Seviyorum diyemedim… Demeyi istediğim halde… İstemekten korktum…

Buruk gönül…
Yine niye kırık gönül,
Sevdalarda gözün kaldı,
Sanki, sevmeye yüzün kaldı.
Sevgiler hep çürük gönül.

Vazgeçtim isteklerimden… Hepsinin boş olduğuna inandırmaya çalıştım kendimi… Çünkü ne yapsam kesin doğru olan yolu seçtiğim inancını taşıyamadım bir türlü… Akıntıya bıraktım kendimi… Ne olacaksa olsun dedim… Hiç olmazsa cebelleşmekten iyidir…

Cebelleşmeyi bıraktım hayata baktım sadece… Evin penceresinden dışarıda neşe içinde oynayan çocukları izler gibi uzaktan izledim. Ama ben de bir çocuktum işte. .tıpkı oynarken her şeyi unutan o çocuklar gibi belki de her şeyi unutabilirim diye aralarına katılayım istedim… Başım cama çarptı. Katılamayacağımı anladım… Zaman geçip gidiyordu…

Yollar mı, zaman mı akan, yoksa GÖNÜL mü akmakta,
Yüreğimde bana bakan, mahzun çocuk ağlamakta,
Buğulanmış gönül gözüm, gördüğünü YAR sanıyor,
Özlem ateş dolu pınar, içtikçe özüm dağlamakta.

Biraz durunca, düşününce… Ya da düşünmeyi bıraktığın anda…
Bazı şeylerin sanki kendiliğinden olmaya başladığını görüyor insan…
İşte böyle bir dönemdi… İlk defa kendimle daha sakin ve serinkanlı yüzleşmeye başlıyordum.
Hayata bakarken kendi hayatımın farkını da gördüm… Ve neden bu fark diye sormaya başladım

Durumu tespit edince insan… Bu durumda ne yapılabilir sorusunu soruyor haliyle…
İki arada bir derede geçen dönemin sonuna doğru artık kaçmak yerine aramaya başladım…
Çünkü geçen zamanın farkına vardım… İlkokul, ortaokul derken liseye gelmiştim artık… Oysa ben hep aynı olduğum gibiyim sanıyordum… Büyüdüğümü fark etmemiştim bile…

Hayatı izlediğim pencereden içeriye bakanları görünce anladım bunu… Birileri benim varlığımı fark etmişti. Onca eğlenceli oyunun arasından… Nasıl bakmıştı da görmüştü ki beni… Sıkıntıdan başka paylaşacak bir şeyi olmayan ben… Ne anlamım olabilirdi ki böylesine eğlenceli hayatı olan birisi için…

Ama anladım ki kimsenin hayatı da dışarıdan görüldüğü kadar eğlenceli değilmiş…
Onlar da bir nevi kaçış kurtuluş yolu olarak bunu seçmişler… En azından böyle olan insanlar tanıdım…
O insanlarla konuştukça fark ettim ki bazı soruların cevabını hep kendi içimde saklanarak bulamayacağım…
Niye kendi içime saklanıyordum… Çünkü yaşadıklarımı kendim anlamlandıramıyordum ki başkalarının anlamlandırması mümkün olsun… Deli mi diyecekler bana… Ve temelli yalnız kalacağım belki de…

Bu yüzden ben ikilikten kaçarken diğer yandan kendimi ikiliğe mahkûm ediyor olduğumu fark ettim.
Diğer insanların beni anlamayacağını düşünerek, dışımda onlardanmışım gibi davranıyordum…
Bu iki yüzlülük değil miydi? Oysaki ben ikiyüzlü değildim… Biliyordum… Nasıl anlatabilirdim ki…
Ya da onlardan nasıl anlamalarını bekleyebilirdim ki… Kendim anlamazken…

O zaman önce kendim anlamalıydım… Şöyle veya böyle… Neydi meselem… Kaçmak yerine artık yüzleşmek ve bir şekle sokmak zamanı gelmişti… Sorularım vardı cevap bekleyen… Madem insanlarla paylaşamıyorum o zaman paylaşan insanlar vardır diyerek kitaplara, okumaya sarıldım…

“ … Düşünerek, okuyarak, konuşarak günden güne bazı cevaplar bulurken,
Bir yandan da yeni sorular gelirdi önüme…”

"Kim getiriyor bunları aklıma."
Diye düşündüğümde;
Cevap kolaydı... Allah derdim...

"Neden." diye sorduğumda ise;
Bunun cevabını o kadar kolay veremezdim.

Ama Allah tüm soruların cevabını biliyordu. Biliyordu da O'nu nasıl bulmalı da cevapları almalıydı.

Gökyüzünde bulutların arkasında hayal ederdim Allah’ı... veya gökyüzünün de ardında.
Ama sonuçta oralarda bir yerlerdeydi işte... Beni görüyordu ama ben O'nu görmüyordum.
Kim bilir ne düşünüyor benim hakkımda derdim. Acaba ben mutsuzken bana nasıl bakıyordu,
Belki de bulunduğu yerden için için gülüyordu bana... Eğleniyordu benimle... Bunun için mi yaratmıştı
beni.”
.
http://www.muhammedinur.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=3147


Sorular vardı ama tüm soruların kökeninde Allah’ı arayış vardı… Bilerek veya bilmeyerek
Tüm kitaplar TEK BİR kitabı anlatıyordu aslında; KUR’AN-I KERİM’i
O’nu kim anlatmıştı bize… Allah’ın Resulü… Hz. Muhammed Mustafa SAV…

Peki, bunca zaman… Soruların içinde debelenip dururken niye hiç sormamıştım kendime?
- Allah’ın Resulü niye girmişti de rüyama… Neler anlatmak istemişti bana yıllar önce…

Tüm bunları niye anlatıyorum şimdi… Çünkü anladım ki hayat bir şekilde bizi aramaya itiyor… Ve bu arayış içinde neredeyse kaybolmak tehlikesi ile karşı karşıya kalıyor insan… Hele de genç iken… İşte istiyorum ki o gençler yalnız olmadıklarını bilsinler… Kendileri gibi olan birileri olduğunu bilsinler… Ne deli ne veli olmak değil mesele… Ne olduğunu bilmek… Kendini bilen Rabbini bilir buyurulmuş… İnşallah bilenlerden olalım… En azından yalnız değil hep BİR’lik ve BİZ’lik içinde arayanlardan olalım…

Bugün 20.05.2008… Aşağı yukarı 3 saattir bunları yazıyorum… Aynı arayışlarımın içinde… Arayanlara da ulaşmak duası ve isteği ile… İçimden geldiği gibi…

İnşallah hayırlara vesile olur… İnşallah yine içimden gelirse devam eder inşallah…

Selam, sevgi ve muhabbetlerimi gönderiyorum arayanlara, bulanlara, olanlara…









[ Geri Dön ]


Ana Sayfa | FORUM | Videolar | Sesli Sohbet | Dualar | İletişim
Copyright (C) 2010 Muhammedi Nur | Tüm Hakları Saklıdır