Muhammed-i Nur

Ana Menü
 
· Ana Sayfa
· FORUM
· Haber/Makale Arama
· Haber Gönder
· Arkadaşlarına Öner
· Favorilerine Ekle
· Giriş Sayfası Yap
· Tasavvuf Sözlük
· İletişim
Kul İhvâni Divanı
 
Muhammed-i Nur Şiir Kitapları
Kategori Şiir Kitabı Cilt I
Kategori Şiir Kitabı Cilt II
Kategori Şiir Kitabı Cilt III
Kategori Şiir Kitabı Cilt IV
Kategori Şiir Kitabı Cilt V
Kategori Şiir Kitabı Cilt VI
Kategori Şiir Kitabı Cilt VII
Kategori Şiir Kitabı Cilt VIII
Kategori Şiir Kitabı Cilt IX
Kategori Şiir Kitabı Cilt X

Muhammed-i Nur Kitapları
Kategori Tasavvuf
Kategori Sall ve Namaz
Kategori İnsan ve Hâ Mîm

Muhammed-i Nur Sohbetleri
Kategori Kur'an İniş Zevki

Gönülden Esintiler
 
Muhammed-i Nur Mehmet Emin
Kategori Dostu Bildik
Kategori Dostu Bulduk
Kategori Gönül Gözü

Muhammed-i Nur Halim Kök
Kategori Sevmek Ateştir
Kategori Sohbet Zevkleri
Kategori Şiirlerim

Muhammed-i Nur Aziz Kurtuluş
Kategori Binbir Esma Bir Elif
Kategori Sohbet Zevkler
Kategori Şiirler ve Dörtlükler

Muhammed-i Nur Âşık Cemâl
Kategori İlahi ve Ezgiler
Kategori Şiirleri

Muhammed-i Nur Mehmet Kahraman
Kategori Tablolarım

·


Üye Tanımlama
 

Bilgileriniz sistemimizde kayıt altına alınmaktadır.
KANA KANA


KANA KANA
 
“KANA KANA” içeriz suyumuzu…
Bir şeyi doyasıya tattığımızı anlatmak için bu deyimi kullanırız; KANA KANA
“KANMAK” doymakla eşanlamlıdır bize göre… oysa kanmak;
Söylenilen sözün, anlatılan konunun doğruluğuna inanmaktır.
Kanmak, aldanmaktır yani… kandıkça doyarız, doymadığımızda ise kendimizi kandırmanın yollarını ararız.
Başlayan arkadaşlığımızın geleceğini merak ederek “Beni seviyor musun?”diye sormuştu şu an evli olduğum insan.
“Neden bana soruyorsun… kandırılmak mı istiyorsun?” demiştim.
Şaşırmıştı kızcağız… “Evet seni çok seviyorum” dememi bekliyordu belli ki.
“Bunu en iyi sen bilirsin… onun için sana soruyorum” demişti.
“Yüreğin ne söylüyorsa senin için o doğru olmalıdır. Ben şu an seninle berabersem ve bu beraberlik sürsün istiyorsam sana gerçeği değil,
isteğime uygun olanı söylerim seni kaybetmemek için… o zaman da kandırmış olurum seni.”

“Yani sevmiyorsun öyle mi?”
“Seviyorum ya da sevmiyorum dememin senin için belirleyici olmasını istemiyorum. Başkasının diline değil…
kendi yüreğine güvenen, inanan bir insan görmek istiyorum karşımda…”
demiştim.
O da öyle yaptı… kendi yüreğine güvendi… şu an 14 yıllık evliyiz.
 
Seviyorum demenin ne garantisi vardır ki, sevmek veya sevmemek bizim olduğunu sandığımız irademize bağlı bir olay değildir.
Resûlullah (s.a.v):"Ey Ümmü Seleme hiçbir insan yoktur ki, kalbi Allah'ın iki parmağı arasında olmasın.
Dilediğini doğru yolda tutar, dilediğini kaydırır"
buyurdu. (Tirmizî: Daavât; 90, 124)
Bugün seversin ama yarın kalbin ne yana döner nasıl bileceksin? O yüzden en güzeli doğrusunu söylemektir.
“Allah şu kişiler için bir affediş ve büyük bir ödül hazırlamıştır: …özü-sözü doğru erkekler, özü-sözü doğru kadınlar…”
Ahzab Suresi 35.Ayet
Başkasına kanan insan gün gelir hesap sorar. Ama bunu Şeytan bile kabul etmez ve;
“İş bitince şeytan da der ki: Allah size gerçek olanı vaad etti; ben de bir vaad yaptım, size karşı yalancı çıktım!
Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu; ancak sizi çağırdım, siz de bana uydunuz;
o halde beni kınamayınız, kendinizi kınayınız!”
İbrahim Suresi 22.ayet
-“Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın vaadi haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da,
sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır,
öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmağa çağırır.” (35/5-6)

Aldanmış olmak… aldatanın olduğu kadar aldananın da suçundur.
Hayatımızdaki ilk aldanışımızı ismimizin kulağımıza okunmasıyla yaşarız. O isimizdir biz artık. Bir daha da düşünmeyiz kimizdir… nereden gelmişizdir… nereye gideceğizdir.
Yağmur yağdığı zamanlarda gökkuşağı oluşurdu tepelerin üstünde bir yerlerde.
Var gücümüzle koşardık ki yanına yaklaşalım ve altından geçelim…
Çünkü o zaman gökkuşağının altından geçen kişi erkekse kadına… kadınsa erkeğe dönüşecek diye inanırdık. Ve ne diye kadın olmaya çalıştığımızı da düşünmezdik. Belki de her erkeğin içinde bir kadın ve her kadının içinde bir erkek saklıydı.
Ya da belki hayatın görünen yüzü bir süre sonra insanı sıkıyordu ve değişim istiyordu insan.
Daha da önemlisi kendisini arıyordu insan bilmeden de olsa.
İnsan kendisini arıyor da nasıl bulmalı kedisini… nasıl bilmeli?
Hepimiz BİR’ izdir gerçekte... ama ayrı ayrı varlıklar sanarak kandırırız kendimizi.
"ASIL" olanın aynadaki görüntüsüdür, Allah' a aynadır insan. Alem de insana aynadır. Bu yüzden; gülersen karşındaki de sana güler.. kızarsan sana da kızılır.. verirsen sana da verilir.. alırsan senden de alınır… ta ki bedenin toprak olur… aldığın her şey geri alınır senden. Sen dünyayı yersen dünya da seni yer.

Seversen sevilirsin, nefret ediyorsan senden de nefret edilir.
Senin için kararmışsa… pirince “aptal” dersen sevgiyle bakmak, tatlı söz söylemek yerine… pirinç te senin için gibi olacak ve kararacaktır…

İbadetlerimizde de kandırırız kendimizi. Mesela namaz kılmanın yatıp kalkmaktan ibaret bedensel bir hareket olmanın çok ötesinde anlamları olduğunu bilmeyenlere
Allah (cc) Ma’un Sure’sinde buyurur ki;
“4. Yazıklar olsun şu namaz kılıp duranlara, 5. onlar ki kalpleri namazlarına yabancıdır”
 
“Dervişlik olsaydı cübbe ile hırka, biz de alırdık otuza kırka” der Yunus.

“Camiye giderken arkasından ağladığı için yanında götürdüğü yedi yaşındaki kız çocuğunu görenler;"Camiye kız çocuğu getirilir mi hiç? Namazımızı bozacaksın”
diye karşısına dikiliyorlardı babanın ve o baba bunu anlatamıyordu küçük kızına...o anda ne hissettiğini yalnızca Allah ve kendisi biliyordu… şaşkınlık ve korku içindeki kızının yüzüne bakarken.
http://www.anlamak.com/xbtu/index.php?q=node/883
 
Bu olaydan daha önceki bir gidişimizde cami çıkışında sormuştum kızıma;
“Nasıl sevdin mi camiyi… hoşuna gitti mi?” diye.
Kızım;
“Evet baba sevdim” veya “çok hoşuma gitti” demek yerine demişti ki;
“Baba… içimin beyazladığını hissettim”
Yedi yaşındaki çocuk böyle dile getirmişti ilk defa tattığı bir şeyin kendisinde yarattığı tesiri. Oysa yetmiş yaşına kadar kıldığı her namazdan sonra içi kararanlardı benim karşıma dikilenler “namazımızı bozacaksın” diyerek.
İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tesbih, post, seccade güzel;
Ama tanrı kanar mı bunlara?
Ömer Hayam
Kanan yalnızca insandır. Kandığını da bilmez… gördüklerinin kendisinden çıkıp
tekrar kendisine dönenler olduğunu da bilmez hayatından şikayet ederken, dünyaya kızarken.
“Bu dünya bir dağdır… yaptıklarımızsa ses… ses yankılanır yine bize döner” -Mevlana
Tabiat bizim içimizin, yüreğimizin dışa yansımasıdır sadece… İçimizdeki açlığı doyurmanın yollarını da dışımızda ararız.
“Dünya tuzaktır. Yemi de istek. İstek tuzaklarından kaçının” der Mevlana
Önce anasının memesidir tek istediği. Daha sonra onun yerini de yalancı meme alır… sonra oyunlar arkadaşlar.. gençlik… sevdalar… başarılar… para kazanma… sürer gider… ama hiç bitmez.
Tüm bu yaşananlar bizi biz yapar, doğuştan tertemiz olan BEN’ liğimiz yaşadığımız olaylar ve hayatımıza giren insanların bize kattıklarının bir toplamıdır ama yine de “BEN” izdir.
Hayat boyu bize katılan şeyler bizim için bir kazanç mıdır kayıp mıdır?;
Sokrates (M.Ö. 469 - 399) 'e göre bu bilgi doğuştandır yani insan dünyaya bu bilgiyle gelir.
Fakat insan dünyaya geldiğinde bunları unutmuştur. Bu yüzden bu bilgilerin hatırlanması ve bilinç düzeyine çıkarılması gerekir.
Aristoteles'e göre, akılda bilgi üretme yetisi vardır. Varlığı varlığa getiren genel nitelikler o varlığın kendisindedir, içindedir.
http://felsefe.info/bilgi_felsefesi.php
Yaşamanın sırlarını bileydin
Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok,
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?
Ömer Hayam

Peki doğru bilgiye nasıl ulaşabiliriz ki… yaşamın da ölümün de sırlarını çözebilelim ve kandırmayalım kendimizi biliyoruz zannederek.
Gazali (1058 - 1111) : Ona göre insan, bilgi yolunda duyulardan da akıldan da yararlanabilir ancak
bu yetiler insana gerçek varlığın bilgisini veremez.Zira, gerçek ve kesin bilgi, sezgi yoluyla elde edilir.

Sezgi nedir?
Farabi (870 - 950): Akılda bir sezgi gücü bulunduğunu, insan zihninde doğuştan getirilen düşünceler olduğunu kabul eder.
insan zihninde sezgi adı verilen bir güç vardır. Sezgi, apaçık ve kesin bilgiye ulaşma aracıdır.

Bergson (1859 - 1941) : Ona göre gerçekten varolan, durağan madde değil süredir. Başka deyişle gerçeklik hayattır ve bunu yalnızca sezgi kavrayabilir.

Bu nedenle Gazali der ki;
“Bu bilgi türü, insan gönlüne yüce ve manevi bir algı olarak iner.” Gazali, iki göz ya da akıl bulunduğunu savunur.
Bunlardan birincisi, normal fiziki göz ya da akıldır. İnsan bununla maddi dünyaya yönelir ve birtakım bilgilere ulaşılır.
“İnsanda bir de kalp gözü vardır. Kalbin kendisi manevi bir töz (Değişenlerin özünde değişmeden kaldığı varsayılan idealist kavram, cevher.)
olduğu için insan onunla yani sezgiyle gerçekleri bütün açıklığıyla kavrar.”

Rene Descartes (1596 - 1650): Bilginin kaynağında yalnızca aklın olduğunu ve insan zihninde doğuştan düşünceler bulunduğunu savunur. Descartes'a göre insan zihninin iki temel gücü vardır. Bunlar sezgi ve tümdengelimdir. Sezgi, zihinde hiçbir kuşkuya yer bırakmayan ve en yüksek derecede açık olan bir kavrayış faaliyetidir. İnsan sezgi yoluyla bazı şeyleri açık seçik olarak bilir. Tümdengelim ise sezgi yoluyla açık seçik olarak bilinen doğrulardan ve tam bir kesinlikle bilinen olgulardan sonuç çıkarmadır.
http://felsefe.info/bilgi_felsefesi.php
Yaşamın da ölümün de sırlarını çözecek kadar ilim sahibi olduk diyelim…
-"Kim âlimlere karşı böbürlenmek, cahillerle münakaşa etmek ve
halkın dikkatini üzerine çekmek maksadıyla ilim öğrenirse Allah onu cehenneme sokar."
-“Kim bir ilimden sorulur, o da bunu gizlerse, Kıyamet günü ateşten bir gem ile gemlenir."

Demek ki ilmini doğru kullanmasını da bilmeli insan ve diğer insanları da bundan yararlandırmalı,
yalnızca kendinden sorumlu olduğunu düşünmemeli. Her koyun kendi bacağından mı asılır?

-“Hayır, nefsimi kudret elinde tutan Zat'a yemin ederim, onları hak adına kötülüklerden men etmezseniz (siz de rızaya eremezsiniz).

-"İçlerinde kötülükler işlenen bir cemiyet, bu kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde, seyirci kalır, müdâhale etmezse, Allah'ın hepsini saran umumî bir belâ göndermesi yakındır"
Dedim: Artık bilgiden yana eksiğim yok;
Şu dünyanın sırrına ermişim az çok.
Derken aklım geldi başıma, bir de baktım:
Ömrüm gelip geçmiş, HİÇBİR ŞEY BİLDİĞİM YOK!
Ömer Hayyam
 
Hayatta ne bilinecek şeyler biter ne de bilinen tek doğrudur, sürekli bir değişim vardır.
Bu değişim doğru bildiğimiz nice bilgilerin yanlış olduğunu gösterir zamanla.
Bilim adamları ışığı incelemeye başladıklarında, ışığın doğru bir çizgi halinde yol aldığına inanmış ve İnsanlar da buna inandırmıştır asırlar boyunca.
Einstein diye bir adam çıkmış ve bunun yanlış olduğunu söylemiştir.
Deneylerle de ispatlanmıştır ki ışık düz bir çizgi halinde yol alıyor değildir.
Yanından geçtiği cismin kütlesine, çekim kuvvetine bağlı olarak eğilmektedir.
Bu ispatın sonuçlarından birisi de şudur;
Yıldızlar ve diğer gök cisimleri şu an bizim gördüğümüz yerlerinde olmadıkları gibi,
şu an gördüğümüz hallerinde de değildirler.
Biz bir yanılgı içindeyizdir. Diğer birçok yanılgımız gibi…
Güneş’ ten gelen ışık bize ulaştığında Güneş yok olmuş olsa bile bizler… sekiz dakika
boyunca Güneş’ i yerli yerinde görmeye devam ederiz.
Çünkü görüntünün bize ulaşması için belli bir süre geçmesi gerekmektedir.
Bu süre… ışık hızının aradaki mesafeyi alması için gereken süre kadardır.
“İnsanlar uykudadır öldüklerinde uyanırlar” hadisi belki de bir yönüyle bunu kastetmektedir.
Yani biz aslında çevremizde olan hiçbir şeyle aynı “AN” da yaşayamayız.
Duyduğumuz ses… kaynağından çıktığı anda ulaşmaz bize, aynı şekilde gördüklerimiz de öyledir.
Daima geçen bir süre vardır uzun veya kısa… kaynak açısından “geçmiş” tir bize yeni gelen.

Belki bildiklerimiz için de aynı şeyi düşünmeliyiz. Allah’ a iman etmişsek biliriz ki
O’ nun “OL” dediği anında olur.
Öyleyse O’ nun açısından bizim “VAR” olmamız ve sonra da yok olmak sanılan “ÖLMEMİZ” çoktan olup bitmiştir.
Buna göre bizler çoktan ölmüşüzdür ama algılamamız için geçecek zamanı beklemekteyizdir veya çevremizdeki her şey ölmüştür belki biz algılamamışızdır henüz. Çünkü o kadar uzaklaşmışızdır ki O’ndan… öyle mi?
İki ayrı varlıktan mı söz ediyoruz… bir yerde Allah… bir yerde biz…?
Biz sandığımız ben dediğimiz kimdir… var mıdır gerçekten? En büyük yanılgımız da budur.
ÂMENTÜ ‘‘BİLLÂHİ’’
"Âmentü"; "iman ettim"... Neye?... "B’ İLLAH" !.
"B`illah", mutlak ve gerçek anlamda "ALLAH"ın varlığına; benim kendi varlığımın da,
"O"nun varlığı, vücudu ile kaim olduğuna; tüm varlığımın, tüm boyutlarıyla, sadece "O"nun esmasıyla mevcut olduğuna;
"O"nun varlığı dışında hiç bir varlık ve özelliğimin olmadığına "iman ediyorum", demektir bu.
İşte burada önemli olan husus, Kur`ân dilinde ve Hz Muhammed Aleyhisselâm’ın açıklamasında ötenizdeki bir "TANRI"ya iman değil; varlığınızın her zerresindeki; tüm boyutlarınızı meydana getiren "ALLAH"'a iman üzerinde durulmasıdır.
Nitekim Hz. Ali`ye atfedilen, "Kur`ân’ın sırrı Fâtiha`da; Fâtiha`nın sırrı Besmele`de; Besmelenin sırrı da B harfindedir"
şeklindeki uyarı da bu yukarıda açıklamaya çalıştığımız hakikata dayanmaktadır!..
İşte gene bu yüzdendir ki, "MÜMİNLERE" hitabedilerek "İMAN EDİN" denmektedir;
Nisa Sûresi 136. âyetinde... "YA EYYÜHELLEZİYNE AMENU, ÂMİNU BİLLAHİ......"
"EY iMAN ETMİŞLER, İMAN EDİNİZ " B "NİN işaret ettiği ANLAM KAPSAMIYLA ALLAH`A...."
"Ve minen nasi men yekulu ÂMENNA BİLLAHİ ve BİLYEVM`İL ÂHIRİ; Ve mahüm BİMÜ`MİNİN" (2-8)
"İNSANLARDAN BİR KISMI, “B” NİN SIR ANLAMIYLA ALLAH`A VE GELECEĞİMİZE İMAN ETTİK, DERLER;
AMA bunun bilincinde olarak iMAN ETMEMİŞLERDİR!."
"B" harfini mânâsının bilincinde olmadan kullanarak; "ALLAH" kavramının mânâsını hakkıyla idrak etmeden
"İMAN ETTİK" diyenlerin, gerçekte "İMAN ETMEMİŞ OLDUKLARINI" gördüğünüz gibi bu âyet çok açık bir tarzda vurgulamaktadır!.
"Vallahu muhıytun Bilkâfiriyn" (2-19)
"GERÇEĞİ ÖRTENLERİN HAKİKATI OLARAK ALLAH ONLARI KAPSAMAKTADIR"
"Vallahu Bikülli şeyin alim" (2-95)
"ALLAH ŞEYLERİN KENDİSİNDE OLARAK HERŞEYİ BİLİR"
"Vallahu basiyrun Bima ya`melun" (2-96)
"ALLAH ONLARIN YAPTIKLARININ MEYDANA GETİRİCİSİ OLARAK YAPTIKLARINI BİLMEKTEDİR"
"İnnallahe Binnasi leraufur rahiym" (22-65)
"ŞÜPHESİZKİ ALLAH İNSANLARIN HAKİKATI OLARAK (insanlardan) RAUF VE RAHİMDİR"
Evet, "ALLAH"a iman derken, "ALLAH"ı en asgari sınırı ile "İhlas" sûresinde belirtilen biçimde anlamak gerekir.
Şayet "ALLAH"ın "AHAD" olduğunu akıldan çıkarırsak; veya "ALLAH"ın "AHAD" olduğunun manasını anlamadıysak;
"ALLAH"ın "doğurulmamış ve doğurmamış olduğunun" mânâsını farkedemediysek, çözemediysek, idrak edemediysek;
bu takdirde biz, "ALLAH`a inanıyorum" deriz; hem de "Âmentü billah" dememiş oluruz!... Lâfını etmiş, dille söylemiş oluruz;
fakat, anlayış olarak bu kavramdan mahrumuzdur...
Ya da çok basite indirgeyerek açıklıyalım... "ALLAH"ın "SINIRSIZ" varlığına İMAN EDİLDİĞİ ZAMAN!...
Yani, "SINIRSIZ" varlığı dolayısıyla hiç bir boyutta
"O"nun yanısıra ikinci bir varlığın mevcudiyetinden söz edilemeyeceği kavrandığı zaman...
Görülecektir ki "sen"(ben) zaten hiç "var" olmamışsın...
"Yok"sun!... "YOK" mayasından oluşmuş bir "yok" mevcutsun; ki gerçekte tüm varlık sadece "O"dur!
Var olmamış bir şey nasıl "yok" olur?..
Varolmayan bir şey, gerçekte, ancak beşduyunun oluşturduğu zanda "var" kabul edilir; o zanda "var" kabul edilen "benlik" idrak oluşunca da "yok" olur demektir!. Yoksa, gerçekten "var" olan hiç bir şey "yok" olmaz!..
Evet, mârifete erer, gerçeği farkedersen; "ALLAH"'ın varlığı ile mevcut ve kâim bir varlık olduğuna iman edersin;
ki bundan sonra da artık sende "bireysel benlik, kendini bir birim olarak kabul etme" kavramlarının olmaması gerekir.
Ama gene de bu birimsellik kavramı sende olur mu, olur!...
Niye olur?.. "ALLAH" öyle dilediği için olur!.
Çünkü onun dilediğine ve yaptığı işlere karışacak onun dışında ikinci bir varlık söz konusu değildir.
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/iman/iman10.htm
Ama biz hala gün gelip te öleceğimiz korkusuyla yaşarız… aklımıza gelse Allah korusun deriz.
Allah;”Her nefs mutlaka ölümü tadacaktır” buyurduğu halde…
Her nefs ölecektir denmiyor, ölümü tadacaktır deniyor. Diğer tattığımız şeyler gibi ölümü de tadacağız.
Üstelik te ölümü kötü, korkunç ve istenmeyen bir kavram olarak kabul etmişizdir hiç düşünmeden…
Düşünmeyiz çünkü düşünsek Mevlana ölümü neden düğün günü, yani sevgiliye kavuşma günü olarak kabul etmiştir diye sorarız.
Öldükten sonra her şeyin yok olacağına inanan nasipsiz insana Hz.Ali (ra) buyurur ki;
“Diyelim ki senin dediğin doğru olsun… o zaman ben de seninle birlikte yok olurum bir farkımız kalmaz…
ama benim dediğim doğruysa… o zaman ne olur senin halin?”

Öleceğiz ama… ölen hayvandır, yani toprak olan bedenimizdir… aşıklar yani gönüller, sevgilisini bulan ruhlarımız ölmez…
Ölüm sevgiliye kavuşmak demektir… neresi kötüdür bunun?
Faruk Nafiz Çamlıbel ölümü bir müjde kabul eder,
“Öleceğiz öleceğiz müjdeler olsun,
Ölümü de öldüren Allah’ a secdeler olsun”

Deve kuşları bir tehlike gördüklerinde başlarını kuma gömerlermiş ki;
“Ben onları görmüyorsam onlar da beni görmüyordur” diye düşünüyor olsalar gerek.
Ama başını kuma gömmek ya da hiç düşünmemek, düşündüğünde reddetmek
yaşanacak olan gerçeği değiştirmez.
-Onlara; "Allah'ın indirdiklerine uyun" denildiğinde, derler ki; "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.
" Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)? (31/21)

-Kendi yaptıklarını şeytan süsleyip-çekici kıldı, böylece onları yoldan alıkoydu. Oysa onlar görebilen kimselerdi. (29/38)
Çocukken abimler bir ayna ile duvara ışık tutarlardı… biz de yün yumağı peşinde koşan kediler gibi duvardaki ışığı yakalamaya çalışırdık yorgun bitkin düşünceye kadar… ne zaman uzansak ya boşluğu avuçlardık yada tutmaya çalıştığımız ışık hareket eden aynaya göre sürekli ve hızlı bir şekilde yer değiştirirdi. Belli ki dünya hayatı da böyleydi…
Şimdilerde büyüdüm akıllandım herhalde ki ışığın peşinden koşmak yerine kaynağı aramaya başladım. Gece vakti havuzun suyu üzerindeki yıldızların görüntüsüne bakan Mevlana’ ya sorar Şems;“Neye bakıyorsun öyle?” diyerek. Mevlana havuzdaki görüntüyü kastederek yıldızlara baktığını söylediğinde Şems;“Neden başını kaldırıp ta gökyüzüne bakmıyorsun?” der.
İnsanlar neden acaba hayatın ve her şeyin kaynağına bakmaz da istek ve arzularının peşinden koşar? Bunu yapan insanlar belki hiç bilmiyorlardır ulaşmak istedikleri şeylere ulaşamayacaklarını. Ya da biliyordur ama sadece vakit geçirmek, eğlenmek için yapıyorlardır. Amaç hayattan keyif almaktır belki sadece.
-"Kimin tasası sadece ahiret olursa, dünya tasalarına Allah kifâyet eder.
Kim de dünya tasalarına kendini kaptırırsa, dünyanın hangi vadisinde helak olduğuna Allah aldırmayacaktır."
Evet başını kaldırmalı hayat yükünün altından… yalnız düşünmeli kendisini, ister bir dağ başında ister ıssız bir çölde. Yine aynı mı kalır hayata bakışı? Ya da ölmek üzere düşünmeli … gözden geçirmeli hayatını… eksikler, yanlışlar...
Görebiliyorsa ve pişmanlık duyabiliyorsa af dilemeli Allah’ tan…
“O Allah ki, rahmeti öz benliği üzerine yazmıştır…” (Enam-12)
O kulunu affetmeye hazırdır.
Gel gel… yine gel, yine gel,
İster Kafir ol, ister putperest, ister Mecusi..
Bin kere tövbe etmiş olsan da,
Bin kere bozmuş olsan da tövbeni,
Umutsuzluk kapısı değil bu kapı..
Gel, yine gel, yine gel..









[ Geri Dön ]

Ana Sayfa | FORUM | Videolar | Sesli Sohbet | Dualar | İletişim
Copyright (C) 2010 Muhammedi Nur | Tüm Hakları Saklıdır