Muhammed-i Nur

Ana Menü
 
· Ana Sayfa
· FORUM
· Haber/Makale Arama
· Haber Gönder
· Arkadaşlarına Öner
· Favorilerine Ekle
· Giriş Sayfası Yap
· Tasavvuf Sözlük
· İletişim
Kul İhvâni Divanı
 
Muhammed-i Nur Şiir Kitapları
Kategori Şiir Kitabı Cilt I
Kategori Şiir Kitabı Cilt II
Kategori Şiir Kitabı Cilt III
Kategori Şiir Kitabı Cilt IV
Kategori Şiir Kitabı Cilt V
Kategori Şiir Kitabı Cilt VI
Kategori Şiir Kitabı Cilt VII
Kategori Şiir Kitabı Cilt VIII
Kategori Şiir Kitabı Cilt IX
Kategori Şiir Kitabı Cilt X

Muhammed-i Nur Kitapları
Kategori Tasavvuf
Kategori Sall ve Namaz
Kategori İnsan ve Hâ Mîm

Muhammed-i Nur Sohbetleri
Kategori Kur'an İniş Zevki

Gönülden Esintiler
 
Muhammed-i Nur Mehmet Emin
Kategori Dostu Bildik
Kategori Dostu Bulduk
Kategori Gönül Gözü

Muhammed-i Nur Halim Kök
Kategori Sevmek Ateştir
Kategori Sohbet Zevkleri
Kategori Şiirlerim

Muhammed-i Nur Aziz Kurtuluş
Kategori Binbir Esma Bir Elif
Kategori Sohbet Zevkler
Kategori Şiirler ve Dörtlükler

Muhammed-i Nur Âşık Cemâl
Kategori İlahi ve Ezgiler
Kategori Şiirleri

Muhammed-i Nur Mehmet Kahraman
Kategori Tablolarım

·



Üye Tanımlama
 

Bilgileriniz sistemimizde kayıt altına alınmaktadır.
HAYATI

 HAYATI





 

 
 
NİYAZİ-İ MISRÎ (ks)  HAYATI :
 
 
Risale-i Nur Enstitüsünün değerli yazanları anlatmışlar ki :
 
 
Niyazi-i Mısrî (1617-1694)
Şair ve mutasavvıftır. Peygamber Efendimize (asm) :
 
"Şefkat kılmasan varlık Niyazi'yi yoğ iderdi 
Vücudun zahmının sen merhemisin Yâ Resûlullah!"
 
dizeleriyle seslendi.
 
On yedinci yüzyılın önemli şairlerindendi.
Risâle-i Nur'da şiirlerinden birkaç örnek yer almaktadır.
Savaşa giden orduyu heyecana getirmesi için kendisinden istifade edilirken,
Diğer taraftan sürgünde vefat etmesi ilginç bir çelişkiydi.
Yirmiye yakın eser kaleme aldı.
Asıl adı Muhammed'tir,
"Niyazi", mahlasıdır.
Uzun süre Mısır'da yaşayıp, daha sonra İstanbul'a gelmiş olmasından ötürü, "Mısrî" olarak tanınmıştır.
 
1617 yılında Malatya'nın Soğanlı Köyünde dünyaya gelen Niyazi, Nakşibendi tarikatına mensup olan Ali Çelebi'nin oğludur.
Ailesinin Malatya'ya başka bir yerden geldikleri kaydedilmekle beraber, nereden geldikleri belirtilmemektedir.
Malatya'da eğitimine başladı.
Hadis, fıkıh, kelam gibi İslami ilimlerde ders aldı.
Medresede görmüş bulunduğu eğitimini tamamlayarak mezun oldu.
Akabinde bir süre buradaki câmilerde vaazlar verdi.
Daha sonra seyahate çıkarak Diyarbakır, Mardin ve Bağdat'a uğradı.
Buralarda da ilim öğrenmeye devam etti.
Niyazi, Mısır'a da giderek Câmiü'l-Ezher'de de eğitim aldı.
Bu arada Kadiri tarikatından bir şeyhe bağlandı.
Uzun bir süre Mısır'da kaldı.
Buradaki eğitimini de tamamladıktan sonra bir süre Ezher'de ders verdi.
Muhtelif zamanlarda, mübarek gün ve gecelerde câmilerde vaazlar verdi.
 
1646 yılında İstanbul'a gelerek Sultanahmet civarındaki Sokullu Mehmed Paşa Dergahına yerleşti.
Mısır'dan gelmiş olmasından ötürü "Mısrî" lakabıyla anılmaya başlandı ve "Niyazi-i Mısrî" olarak meşhur oldu.
İstanbul'a geldikten sonra başka şehirlere de giderek ilim ve tasavvuf ehli insanlarla görüştü.
Bursa'ya gittiğinde Veled-i Enbiya Câmiinin kayyimi Ali Dedenin evinde ve Ulu Câmi civarındaki medresede kaldı.
Akabinde Uşak ve Kütahya'ya da gitti.
Buraları dolaştıktan sonra tekrar Bursa'ya döndü ve burada evlendi.
Ulu Câmi'de sık sık vaazlar vermeye başladı ve giderek şöhreti yayıldı.
 
Bir ara Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa tarafından davet alması üzerine Edirne'ye gitti.
Buradan dönerken İstanbul'da Ayasofya Câmiinde aralarında Sultan IV. Mehmed'in de bulunduğu cemaate vaaz verdi.
Osmanlı idaresi nezdinde iyi bir itibarı olması hasebiyle Edirne'ye davet edildi.
Bu davetin gayesi sefere çıkacak olan askerlere mânevî destek vermek ve morallerini yükseltmekti.
Padişah Kamaniçe seferi öncesinde kendisini davet etti.
O da davete icabet ederek yüz kadar talebesi ile birlikte Edirne'ye gitti ve oradan da orduyla beraber sefere katıldı.
Sefer sonrasında ise Edirne'de verdiği vaazlardan dolayı Rodos Adasına sürgüne yollandı (1673).
Yaklaşık bir sene sonra Ruslarla savaş başlayınca Edirne'ye geldi ve tekrar insanları sefere teşvik etti.
Savaş sonrası vaazlarında savaşın tahribatlarına dikkat çekmesi ve bu konudaki vaazları üzerine tekrar önce Gelibolu'ya ve ardından Limni adasına sürgün edildi.
 
Mısrî, uzun ve çileli bir sürgün hayatı yaşadı.
1677-1692 yılları arasında on beş yıl boyunca Limni Adasında sürgün yaşadı.
Muhtemeldir ki, burada yazmış bulunduğu :
 
Dünya gamından geçip
Yokluğa kanat açıp
Şevk ile her dem uçup
Çağırırım dost, dost!
 
Beytiyle içinde bulunduğu sıkıntıyı dizelere dökmüştür.
İlmin haysiyetinden ödün vermeyen ve doğru bildiklerini anlatmaktan asla vazgeçmeyen insanların dünya hayatı çile ve meşakkatlerle doludur.
Kimi bu uğurda hapishanelerde, kimi zindanlarda, kimi de her türlü dost ve akrabalarından uzak ve garip bir hayat sürdükten sonra baki âleme göçüp gitmişlerdir.
 
Bu çileli hayatı yaşayıp, Mısrî'yi belki de en iyi anlayan ve bazı beyitlerini eserlerine alan Bediüzzaman Hazretleridir.
Bediüzzaman İslam ve iman hizmeti uğruna her türlü sıkıntıyı göğüslerken, tahammül sınırlarını aşan durumlarla karşılaştı. Akrabalarından uzak olduğu gibi insanlarla ve talebeleriyle görüşmesine bile izin verilmeyen, eziyetin dayanılmaz boyuta ulaştığı bir anda durumunu Mısrî'nin yukarıdaki dizeleriyle ifade etmeye çalıştı.
"O hüzünlü, rikkatli, firkatli, uzun gurbet gecesinde" dergah-ı İlahi'ye sığındı.
Diğer taraftan Bediüzzaman, yaşının ilerlemiş olması ve vücut direncinin giderek azalmasına paralel olarak ölüme yaklaştığını düşündüğünde yine Mısrî'nin dizelerine başvurmaktadır:
 
Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor.
Niyazi-i Mısrî'nin :
 
Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere 
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber…
 
Dediği gibi, ruhumun hanesi olan cismimin de hergün bir taşı düşmekle yıpranıyor.
Ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar.
Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufarakat zamanının yakınlaştığını hissettim." (Lem'alar, s. 282)
 
Her ne sebeple olursa olsun aczini anlayıp sığınılacak yegâne yer olan İlahi Dergah, sıkıntıları hafifleterek ortadan kaldırmaktadır. Acz ve fakr içinde Cenab-ı Hakk'a açılan eller, yönelen kalpler iman nuruyla sahibini yüceltir.
Sabır ve tahammül kişiyi maksadına ulaştırır.
Bediüzzaman, yaşlılık ve hastalıklar karşısında nasıl davranılması gerektiği konusunda izahlarda bulunurken, kendi hayatından örnekler verip, Mısrî'nin beyitleriyle, aczimizin İlahi rahmeti nasıl celbettiğini örneklerle anlatmaktadır. (Lem'alar, s. 283)
 
Mısrî, kalbinin bütün kuvvetiyle bekâyı istediği halde, İlahi hikmetin cesedinin harabiyetini iktiza ettiğini dile getirmektedir:
 
Dil bekası, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber.
 
Evet, vücudun giderek çürümesine karşılık, kalp ebediyen yaşamayı arzulamaktadır.
İnsanın elinde olmayan ve iradesi dışında olan bu istek ve gelişme âhiret âlemine bakmaktadır.
Eğer, ebedi âlem olmasa idi ve Cenab-ı Hakk biz kullarına ebedi hayatı vermek istemeseydi, ebedi yaşama arzusunu kalbimize yerleştirmezdi. Bu arzuyu kalbe yerleştiren elbette ona cevap verecektir.
Mısrî, son nefesine kadar Hak yolda ilerleyeceğini ve O'na sığınacağını da şöyle ifade etmektedir:
 
Derya olunca nefes,
Pârelenince kafes,
Tâ kesilince bu ses
Çağırırım, Yâ Hak, Yâ Mevcud,
Yâ Hayy, Yâ Mâbud
Yâ Hakîm, Yâ Maksud,
Yâ Rahîm, Yâ Vedûd!
 
(Mektubat, s. 286).
 
Mısrî, Peygamber Efendimiz ve Ehl-i Beytine son derece bağlıdır :
 
Cihan bağında insan bir şeceredir gayrılar yaprak
Nebiler meyvedir sen zübdesisin ya Resulullah!
 
Şefaat kılmasan varlık Niyazi'yi yoğ iderdi
Vücudun zahmının sen merhemisin ya Resulullah!
 
Diyerek nübüvvetinin önemli bir özelliğine işaret etmektedir.
 
Mısrî, on beş yıllık uzun bir sürgün hayatından sonra 1692 yılında Bursa'ya geldi.
Buradan Edirne'ye geçti.
Selimiye Câmisinde vaaz vermeye başladı.
Devlet işleri ile ilgili sözleri üzerine tekrar Limni'ye sürgüne yollandı ve birkaç ay sonra da burada vefat etti (1694).
 
Türkçe ve Arapça manzum-nesir eserler kaleme aldı.
Hem aruz hem de hece vezni ile şiirler yazdı.
Divanında yer alan şiirleri içli ve yanık bir muhtevaya sahipti.
 
Eserlerinden bazıları şunlardır:
Risâle-i Mısrî,
Şerh-i Esma-i Hüsna,
Mevadiü'l-İrfan Avaidü'l-İhsan,
Sualler ve Mısrî'nin cevapları,
Tefsir-i Sure-i Yusuf,
Tefsir-i Fatiha, Risâletü't-Tevhid,
Tâbirnâme,
Divan-ı İlahiyyat,
Mektubat,
Risâle-i Belagat.
 
Niyazi-i Mısri hazretlerinin asıl adı Mehmet (Niyazi) dir..
İkinci Osman devrinde 1617-1618 yıllarında (Hicri 1027) Malatyada şimdiki adı Soğanlı olan "İşpozi" kasabası'nda doğmuştur.
Babasının adı Ali Çelebidir.
1638 de Medrese tahsilini tamamlayarak icazet alan divan sahibi İlâhî ilimler üzerinde çalışarak bilhassa tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf alanlarında yavaş yavaş adını çevresine duyurmaya başlamıştır.
Tasavvufu daha başlangıçta iyi şekilde kavramasıyla yaptığı va'azları da o derece etkili oluyor ve büyük ilgi topluyordu.
Babasının bir Nakşibendi tarikatı mensubu olmasına rağmen,henüz 21 yaşında genç bir vaiz iken Halveti tarikatı şeyhi Malatyalı Hüseyin efendiye intisab etmiş ve sonuna kadar bu tarikatta kalarak coşkun bir sofi olmuştur.

Henüz 25-26 yaşlarında bulundukları sırada hem Arapça lisanını ilerletmek, hem de tanınmış sofilerle görüşmek ve onların kemal ve zevklerine erişme yollarını araştırmak maksadıyla şeyhinin ve ailesinin müsaadelerini alarak gezisine Bağdadtan başlayarak bütün Arap yarımadasını dolaşmış, o zamanlar hocası yalnız Mısırda bulunan "Miftah-ı Ulumil Gayb" (Gayb ilimleri anahtarı) ilmini öğrenmek üzere Mısıra gidip Ezher Câmii civarında bir Kadiri şeyhinin yanına yerleşmiştir.
 
Divan sahibi bir yandan Gayb ilmi tahsiline devam ederken, bir yandan da Ezher Câmii'nde va'azlar veriyor ve tanınmış ilim adamları ve sofilerle ilişkiler kurarak, onlarla ilmi ve tasavvufi sohbetlerde bulunuyordu.
Dört yıla yakın bir süre devam eden tahsil devresinin sonunda Niyazi bir gece rüyasında "Abdülkadir-i Geylani" hazretlerini görür.
Geylani rüyasında Niyazi'ye nasibinin bu şehirde olmadığını ve Anadolu tarafını işaret eder.
Bunun üzerine şeyhinden ısrarla izin ister, rüyasını duyan şeyhi, kendisine hilafet vermeyi teklif eder ise de o gitmede ısrar eder ve izin alıp Anadolu yoluyla İstanbul'a gelir.
Sokullu Mehmet Paşa Medresesi'nde bir hücrede irşada başlar (1646).
İstanbul'dan Bursa'ya gidip orada Veled-i Enbiya Câmii kayyimi Ali Dede'nin evinde ve Ulu Câmi yakınındaki medresede oturan Niyazi-i Mısri, yine bir rüya üzerine Uşak'a giderek Halvetiyyenin Elmalı'lı Yiğitbaşı Ahmet Efendi kolundan ve Ümmi Sinan Halifelerinden Şeyh Mehmed'e intisabedip tecdid-i biat eyler.
Ümmi Sinan ile Elmalı'ya giderek şeyhinin dergâhında imamlık, hatiplik ve şeyhinin oğluna öğretmenlikte bulunur.
Bir aralık İstanbul'a bir seyahat yapar.
1065 (1654-1655) te kendisine Ümmi Sinan tarafından hilafet verilmesine müteakip Uşak'a ve Kütahya'ya, Ümmi Sinan'ın ölümünden sonra tekrar Uşak'a oradan Bursa'ya gidip Hacı Mustafa adlı birinin kızı ile evlenir.
Bir kız çocuğu olur.
Abdal adlı bir tüccar, Niyazi'ye bir dergah yaptırır.
Bu dergah 1080 (1669-1670) tarihinde merasimle açılır.
Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa'nın daveti üzerine Edirne'ye giden Niyazi, fazla değer verdiği cıfra dayanarak bazı sözler söylediğinden 1087 (1673) te Rodos'a sürülür.
Dokuz ay sonra affedilerek Bursa'ya döner.
1676 tarihinde sürüldüğü Limni Adası'nda 1691 senesine kadar sürgün hayatı yaşadıktan sonra affedilir.
   
Ahmed II. devrinde Türk ordusunun Avusturya üzerine hareketine karar verildiği zaman Bursa'da oturan Niyazi-i Mısri, Allah rızası için gazaya gideceğini bildirir.
1104 (1693) te müridlerinden 200 kişiyi etrafına toplar.
Niyazi'nin, Bursa'da yeni kaplıca civarındaki Bademli Bahçe'de çadır kurdurup yola çıkmaya hazırlandığı duyulunca, mürüdleri çoğalan şeyhlerin huruc davasına kalkıştıkları ve bu yüzden kan döküldüğü göz önünde tutularak kendisine Bursa'da kalıp hayır dua ile meşgul olması için Hatt-i Humayun gönderilir.
Padişahın Niyazi'ye gönderdiği mektup aynen şöyledir:
   
 "Mısri Efendi!
Selamımdan sonra sefere kasd ve azimetiniz olduğu mesmu-i hümayunum oldu.
Sefere teveccühünüzden ise halvetinizde duaya meşgul olmanız ensebdir.
Mahallinizden harekete rızay-i hümayunum yoktur.
Huzur-i hatır ile zaviyenizde oturup asakir-i İslamiyye ve ğuzat-i mücahidine teveccüh-i tam ile mansur ve muzaffer olmaları duasında olmanız me'muldür vesselam."
   
 Niyazi, padişahın bu isteğini kabul edemeyeceğini şu mektubu ile bildirir:
 
"Bismillahirrahmanirrahim.
Elhamdülillahi Rabbilâlemin.
Vassalatü vesselamü ala Seyyidina Muhammedin ve alihi ve sahbihi ecmain.
Vesselamü ala halifeti'l Mehdiyyi.
   
"Padişahım!
"İnne mesele isa kemeseli Adem" buyuruldu.
Mümasili ilmül-esmâda yığıldı.
Kabul edene meslek dendi, kabul etmiyene şeytan dendi.
Kazalik İsa, nüzulünde ilmü'l-esma ta'lim eyledi.
Kabul edene melek ve mehdi dendi, etmiyeneşeytan ve deccal dendi.
Ondan nüzul-i İsa'ya gelince ne kadar enbiya ve rüsul geldiyse anlara muhalefet eden padişahlardan kanğısı behremend oldu, muradına erdi?
Cümlesi makhur oldular.
 
Padişahım!
Muhale ferman vermek akil işi değildir.
Bir kevkebe tulu’ etmesün deyu ferman versen, yahut borusu (ağrısı) tutmuş avret doğursa padişaha asi olur mu?
Padişahım!
Ben seni esirgerim!
Sana benim su-i kasdım yoktur.
Senin hayırhahınım.
Senin düşmenim, beni sana yanlış bildirir.
Bu dahi malumun ola ki enbiyada ve evliyada kizb ve hilaf ve müdahene olmaz.
Bizim sana su-i kasdımız yoktur.
Dediğimize itimat edin ve nüdemadan birisini şunu azl veya katleyle demem.
Bu senin hizmetine layık değildir.
Ancak umum üzre adleyle deyu nasihat ederiz, kabul edersen senin izzetin ziyade olur; aziz olursun!
Kabul etmezsen zararı kendinize edersiniz.
İsa nüzul etmesün deyu ferman verüp geru reddedemezsin.
Ancak bir miktar ta'ciz edersen, me'yus olunca sonra nazar-ı Hakk erişüp ol me'yusa necat verir..
   
El-Hasıl enbiyaya muhalefette olmaktan men ederim.
Nasihati kabul edersen, tahtında sabit kadem olursun.
İsa Aleyhisselam, kendi hakkında ala mele'innas haza mehdiyyüzzeman deyu şehadet eder.
Şehadetini Allah taâlâ kabul eder, cümle halk dahi kabul eder.
Ve illa muhalefetin zararı kenduye aid olur, bilürsün.
Nasihatim budur.
Bu mektubu kendu şeyhine gösterme ve re'yiyle amil olma.
Şeyhu-l İslama ve ulemaya göster, anların re'yiyle amil ol.
Âlim kavli şeyhu’l-İslamı müşirdir.
Anların işaretleriyle âmil ol Ahmed adedidir 254 Vesselamü ala men ittebe'a'l-hüda".
   
Niyazi, Padişahın emrine kulak asmıyarak Tekfur Dağına kadar gittiği gibi, yapılan te'kide de ehemmiyet vermemiş idi..
(Silahtar, tarih, II, 704).
 
Hadiseyi duyan padişahın, şeyhe mahsus bir koçu araba, dervişler için de para gönderdiğine ve onu Tekfur Dağında karşılattığına bakılırsa Niyazi'yi çok saydığı anlaşılır.
(Reşid, tarih, II, 216).
   
Niyazi-i Mısri'nin Edirne'ye yaklaşması ve padişaha, iş başında bulunan hainleri keramet ile birer birer haber vereceği şayiası, pek çok kimselerin de şeyhi sabırsızlıkla beklemeleri devlet adamları arasında telaş uyandırır.
Sadrazam Bozok'lu Mustafa Paşa, Mısri Efendi'nin duasını almak istiyen ve sonra sefere çıkılmasını münasip gören Ahmed II yi, bu zât geldiği takdirde büyük bir fitne zuhur edeceği yolundaki telkinleriyle fikrinden vazgeçirdi.
Niyazi, 26 Şevval, 1104 (30 Haziran 1693) Salı günü Edirne'ye gelip va'zetmek üzere Selimiye Câmiine indiği zaman, halk câminin etrafını almış, kalabalıktan içeriye girilemez olmuş idi.
Bu durum karşısında Sadrazam, Mısri Efendi eğer derhal sürgün edilmezse büyük bir karışıklık çıkacağını padişaha telkin ederek Şeyhin Limni'ye gönderilmesi hususunda bir ferman alır.
Şeyh Efendi hemen Tahtırevana bindirilip Boğazhisarındaki Kaptan Paşa'ya sevk olunarak Limni'ye gönderilir.
20 Recep 1105 (16 Mart 1694) Çarşamba günü Limni'de irtihal-i dâr-i bekâ eyler.
 
 
 
Naci GÜMÜŞ Bey ise şöyle anlatmıştır :
 
Mehmet Niyazi-ı Mısrî;
Nesimî ve Yunus’un ruhunu yeniden canlandıran ,
Ümmi Sinan’dan tesirler taşıyan değerli bir şair, iyi bir vaiz ve hatip, kâmil bir mürşittir.
Hicri 1027, miladi 1617 yılında Malatya’da doğmuştur.
 
Tahsilini 1638 yılında tamamlayarak icazet almıştır.
Babası Nakş-i Bendî tarikatı mensubu olmasına rağmen, kendi henüz 21 yaşında genç bir vaiz iken Halvetî tarikatı şeyhi Malatyalı Hüseyin Efendi’ye intisab etmiş ve sonuna kadar bu tarikatta kalmıştır.
25 yaşlarında Bağdat’tan başlayarak  bütün Arap Yarımada’sını dolaşmış, o zamanlar hocası yalnız Mısır’da bulunan “Miftah-i Ulûmi’l-Gayb” yani, gayb ilimlerinin anahtarı ilmini öğrenmek için Ezher Câmii yakınında bir Kadirî şeyhinin yanına yerleşmiştir.
 
Divan sahibi olan Niyazi ilim tahsiline devam ederken Ezher câmiinde de va’azlar veriyor, bir yandan da ilim adamları ve sofilerle , ilmi ve tasavvufi sohbetlerde bulunuyordu.
Dört yıl kadar süren tahsil devresi sonunda bir gece rüyasında Abdülkadir-i Geylani Hazretlerini görür ve rüyasını Kadiri şeyhine tabir ettirir.
Şeyh, artık kendisinin olgunlaştığını, mürşidinin Anadolu’da kâmil bir insan olacağını bildirerek Mısır’dan ayrılmasına izin verir.Gayb ilmini Mısır’dan alması sebebiyle Mısrî lakabını alır.
 
Gerçekten mürşidini Anadolu’da Elmalı’da bulur:
Halvetî Sinan-ı Ümmi ...
O’na intisab eder, hilafet alarak irşada başlar.
İşte onun mücadele hayatı bundan sonra başlar.
Mürşidinin vefatıyla Uşak’tan ayrılarak Bursa, Edirne derken İstanbul’a yerleşir.
Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri ile komşu olur.
 
Bursa’da Ulu Câmii civarında bir hücrede irşad, câmide va’azlara devam eder; bir yandan da geçimini temin ve yoksullara yardım maksadıyla mum yapıp satar.
Elkâsib-ü Habibu’llah (Helal kazanç sahipleri Allah’ın sevgilileridir) hadisinin sırrına ermiş gibidir.
 
Padişah Avcı Mehmed, Lehistan (Polonya) seferine gidecek askere, nasihatta bulunması için kendisini Edirne’ye davet eder.
Fakat onu çekemeyenler aleyhinde bulunur;
Niyaz-i Mısri, mürşitleriyle beraber Bursa’ya geri dönmek zorunda kalır.
Yeni Tekkesinde irşad görevine devam ederken, bu defa Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’nın daveti üzerine Edirne’ye gider.
Eski câmideki va’azlarında hoşa gitmeyen bazı sözlerinden dolayı 1673’te Rodos Adası’na sürgün edilir.
Bir yılı doldurmadan geri döner.
1677’de Rusya seferi için halkı cihada davet etmek amacıyla 300 kişilik bir derviş grubuyla Edirne’ye geçer.
Selimiye Câmii’ndeki bir hutbesinden dolayı bu kez Limni Adası’na sürgün edilir.
15 yıl sonra bağışlanır, tekrar Bursa’ya gelir.
 
Yeni Padişah’ın Niyazi-i Mısri'yi sevdiğini, saydığını gören kıskançlar onun 1693 yılında tekrar Limni’ye sürülmesine sebep olurlar.
Artık bir hayli yaşlanmıştır.
Kimseyle görüşmemekte, vaktini riyazetle geçirmektedir.
1694 yılının mart ayında 76 yaşında vefat eder.
Türbesi Limni Adası’ndadır.
 
Kaynaklar 12 eserinin olduğunu kaydeder.
En tanınan ve bilinen kitapları şunlardır:
1.Divan-ı İlâhiyyat
2.Mevaidu’l-İrfan (İrfan sofrası)
3.Tevhid Risalesi
4.Risale-i Haseneyn
5.Devre-i Arşiyye
6.Fatiha Tefsiri
7.Esmâ-i Hüsnâ Şerhi
8. .Esmâ-i Halvetiyye
9.Mektubat
 
Mehmet Niyazi-ı Mısri, tasavvuf ve Vahdet-i Vücudu, Yunus’tan sonra şiirle en rahat anlatanlardandır.
Şiiri nev-i şahsına münhasır olmaktan ziyade temsilidir.
Dil ve üslup bakımından Yunus’a en fazla yaklaşanların birincisidir.







[ Geri Dön ]

Ana Sayfa | FORUM | Videolar | Sesli Sohbet | Dualar | İletişim
Copyright (C) 2010 Muhammedi Nur | Tüm Hakları Saklıdır