Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 21 Haz 2018, 11:43

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 15 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 29 Mar 2008, 19:13 
Çevrimdışı
Saygın Üye
Saygın Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 350
Bu konuyu facebook'ta paylan!
FİLİBELİ AHMED HİLMİ

1865 yılında, Bulgaristan'ın Filibe şehrinde dünyaya geldi, Şehbender Süleyman Bey'in oğludur.
İlköğrenimine Filibe'de başlayan Ahmed Hilmi, daha sonra İstanbul'a gelerek Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. 1890 senesinde Duyûn-ı Umumiye idaresinde memuriyete başladı. Görevli olarak Beyrut'a gönderildiği sırada Jön Türkler'in arasında yer aldığı için Mısır'a kaçmak zorunda kaldı. Orada "Çaylak" adında bir gazete çıkardı. 1901 yılında tekrar İstanbul'a geldiyse de, dönemin padişahı Sultan Abdülhamit tarafından Libya'ya sürüldü. Burada tasavvufla ilgilenmeye baş¬ladı ve Arusî tarikatına girdi.
1908'de, Meşrutiyet'in ilân edilmesi üzerine yeniden İstanbul'a geldi ve "İttihad-ı İslâm" adında bir gazete çıkarma¬ya başladı. Fakat bu gazete kısa bir süre sonra kapatıldı. Bir süre "İkdam" ve "Tasvir-i Efkâr" gazetelerinde yazılar yazdı. 1910 yılında "Hikmet" isminde bir gazete çıkardı. Fakat İttihat ve Terakki'ye cephe aldığı için bu gazetenin de ömrü uzun sürmedi.
40 kadar eser yazan Ahmed Hilmi 1913 yılında vefat etti ve Fatih Camii avlusuna gömüldü.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Amak-ı Hayal
MesajGönderilme zamanı: 19 Şub 2011, 01:40 
Çevrimdışı
Saygın Üye
Saygın Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 350
A'MÂK-I HAYAL
“Hayalin Derinliklerinde Yolculuk”

FİLİBELİ AHMED HİLMİ

Yayıma Hazırlayan; SERKAN ÖZBURUN


Sunuş

Bu kitabı, hakikat aşkıyla yanan, akılla kavranamayacak konuları merak eden insanların zevkle okuyacağı kanaatindeyim.
Bu millet geçmişte bir sürü Raciler yetiştirmiştir, gelecekte de yetiştirmeye devam edecektir.
Okuyucularımıza sunduğumuz bu hikâyeler (bunların hikâye olup olmadığı iyi düşünülmelidir) eğer beğenilirse kendimizi bahtiyar sayacağız. Zira, bu kitaba rağbet edilmesi, insanların ciddî meselelerle ilgilendiğini göstermesi bakımından çok önemli. Böyle okurların bulunduğuna inanıyorum. Zira bu millet hassas bir kalbe sahiptir. Bunu birçok defa ispat etmiştir.
Ahmed Hilmi

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Amak-ı Hayal
MesajGönderilme zamanı: 19 Şub 2011, 01:42 
Çevrimdışı
Saygın Üye
Saygın Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 350
Birinci Bölüm

Aynalı Baba ile Konuşma

(...) şehri Türkiye'nin en büyük ve en güzel şehirlerinden biridir.
Ben uzun bir süre bu şehirde, şehrin ortasında bulunan bir mahallede oturdum.
Hükümet konağı ile evim arasındaki yollarda dikkat çekici pek çok şey vardı: Köhne evler, herbiri birer parişanlık ve yoksulluk yuvası olan bir sürü virane, yürünemeyecek hâlde sokaklar, pislik içinde caddeler...
Fakat hepsinden ilginç olan, evime yakın eski bir mezarlıktı.
Bu mezarlığın etrafı çok sağlam ve sanatkârane yapılmış duvarlarla çevriliydi.
Duvarda, onar metre arayla yapılmış pencerelere takılmış olan tunç parmaklıklar gerçekten övgüye değerdi.
Mezarlığın kapısı tahtadandı ve sonradan takılmıştı.
Eski kapısının, zamana karşı direnemediği anlaşılıyordu.
Bu mezarlık, sadece hatıra ve ölülerin gömüldüğü bir yer değil, aynı zamanda birçok değerli eserin bulunduğu bir hazineydi.
Pencerelerden görüldüğü kadarıyla, mezar taşlarında, eski hattat-larımızın kalemlerinden çıkmış bir sürü yazı vardı.
Bu yazıların, şiir ve edebiyat bakımından da önem taşıdığına hükmetmek mümkündü.
Mezar taşlarının tepesindeki kavuklar, külahlar, taçlar tarihî yönden incelenmeye değerdi. Uzun zamandan beri terkedilmiş olan bu mezarlık, esrarengiz bir güzelliğe sahipti.
Adam boyunda otlar, sanki ölü kokusu yayan baldıranlar baharla birlikte mezarlığı kaplıyordu.
Şimdilerde şehrin ortasında kalmış olan bu mezarlığın, vaktiyle şehrin kenarında olduğu kesindi.
Sonraları şehrin büyümesiyle mezarlık ortada kalmıştı.
Ben hergün bu mezarlığın önünden geçiyor, her geçişimde burayı ziyaret etmek istiyordum.
Fakat bizim gibi, değerli vakitlerinin bir kısmını geçim teminine, diğer kısmını zevk ve eğlenceye ayırmış olan gençlerin mezarlıklarla uğraşmaya hiç vakti olur mu?
işte, ben de o zamanlar vaktini boş şeylerle uğraşarak geçiren bir gençtim. Söylediğim gibi, bu mezarlığın önünden hergün geçtiğim hâlde, duvarının düzgün ve sağlam oluşunu takdir etmek için yalnızca bir dakikamı feda edebilirdim.
İlk durumumla son durumum arasındaki zıtlığı anlatabilmek için, kendi hakkımda birkaç kelime sarfetmem gerekiyor:
Dinine bağlı ve çok iyi bir annenin tam bir titizliği içinde geçen çocukluğum bende sarsılmaz bir din duygusu ve yıkılmaz bir ahlâk anlayışı oluşturmuştu.
İyi bir öğrenim gördüm.
Son derece zeki olduğumdan, bilgi noktasında, arkadaşlarımdan üstün durumdaydım.
Pek çok genç gibi, okuldan çıkar çıkmaz kitapları bir köşeye atmak yerine, bilgimi artırmaya çalışırdım.
Az çok, her konuda fikir sahibi olmuştum.
Arkadaşlarım gibi dinî ilimlerden yüz çevirmeyip, zahirî ve batınî konularda bilgi sahibi oldum.
İşte bu bilgi yığınının altında birgün kalbimin durumunu incelediğim zaman, acayip bir karmaşa içinde olduğunu hayretle gördüm.
Küfür ile iman, inkâr ile ikrar, tasdik ile şüphe arasında bir durumdaydım.
Kalbimle inkâr ettiğimi aklımla, aklımla inkâr ettiğimi kalbimle kabul ediyordum.
Kısacası, şüphe denilen ejdarha tüm bedenimi sarmıştı.
Bir fikri ne kadar sağlam temeller üzerine kurarsam kurayım, şüphe ejderhası bir dokunuşta onu yerle bir ediyordu.
Bari tam bir inkârla sabit bir noktada kalabilseydim.
Ama ne gezer, inkâr başka şey, şüphe başka şey.
Şüphe ejderhası doğru olan her fikrin düşmanıydı.
İkrar olsun, inkâr olsun, kesin olan hiçbir şeyi kabul etmiyordu.
Hayattaki sahneleri fikrin dış âleme bir yansıması olarak kabul edersek, ne müthiş bir azapta, ne dayanılmaz bir ateşte kaldığım anlaşılır.
Herkes için normal olan şeyler bana başka türlü görünüyordu.
Bu yüzden aşkta da, parada da şanssızdım.
İnsanlardan kaçan biri olmuştum.
Bu dayanılmaz durumdayken, birazcık rahatı, sarhoş olup kendimden geçmekte buluyordum.
Sürekli içki içmekten bedenim mahvolmak üzereydi.
Birgün bütün manevî gücümü kullanarak kendimi bu sersemlikten kurtardım.
Şüphe ejderhasını öldürecek delilleri ele geçirmek ümidiyle araştırma ve inceleme yapmaya koyuldum.
Yeniden, batınî ilimlerle meşgul olan meşhur kimselere başvurmaya başladım.
Aralarında çok erdemli insanlara rastladım.
Ne çare ki onların sahip olduğu ilimler bence, ilkel insanların uydurduğu efsanelerden başka birşey değildi.
İçine düştüğüm çıkmazdan kurtulmak için, bütün delillerimi çürütecek, var olduğu iddia edilen gerçekleri bana apaçık gösterecek biri gerekliydi.
Böyle birisine rastlamadım.
(...) şehrinde Batı ilimleriyle uğraşan iki cemiyet vardı.
Bunlardan biri İspirit Cemiyeti'ydi.
Ruh çağırma ve buna benzer karışık kuruşuk işlerden tutun da, masa çevirmek gibi eğlencelere kadar, herşeyle uğraşıyorlardı.
İleri gelenleriyle görüştüm.
Ruhun varlığına tam olarak inanıyorlardı.
Fakat ileri sürdükleri deliller bence, hayalgücünün bir oyunundan ibaretti.
Sonra, manyetizmle uğraşan bir cemiyetle dostluk kurdum.
Lâkin bunlar bana ne verebilirdi, kocaman bir hiçten başka.
İnsan dünya malına sahip oldukça birtakım gizil güçlere de sahip olmak ister.
İşte o kadar.
Bu güçlerin gizil olmasının bence hiçbir önemi yoktu.
Ben bunların üstünde şeyler arıyordum.
Dört sene devam eden bu ikinci çalışma döneminde de hiçbir-şey kazanmamamın yanı sıra, öğrendiğim herşey şüphe ejderhasına besin olduğu için bir kere daha tepetaklak oldum.
Bu defa cehenneme düşmüştüm.
Zavallı beynimin içi harp alanı gibiydi.
Birbirine zıt fikir dalgaları hiç durmadan birbiriyle çarpışarak kafamı gürültüyle dolduruyordu.
Zihnî faaliyetim hayret edilecek bir durumdaydı.
Teselliyi sarhoş olup kendimden geçmede aradım.
En uçarı ve çapkın kişilerin elebaşısı oldum.
Âlem yapmak beni kendimden geçiriyor ve bir bakıma mutlu ediyordu.
İçiyor... içiyordum.
Arkadaşlarımı uçarı ve çapkın olarak nitelememe bakıp da onların berbat insanlar olduklarını zannetmeyin.
Bilakis onlar tahsilli, vicdanlı ve namuslu gençlerdi.
Fakat eğlenceye düşkündüler ve zevk perisinin yolundaydılar.
Bu da hâlet-i ruhiyelerinin neticesiydi.
Zira umursamazlık yolunu tutmuşlardı.
Bunların bir kısmı, üzerinde ihtisas yaptıkları ilimle meşgul olur, adına felsefe denilen varlık bilmecesiyle uğraşmazdı.
Diğer kısmı ise, dinle alâkası olmayan, din ve felsefeye efsane artığı şeyler gözüyle bakan kimselerdi.
Tuhaf ama ben bunlara özenirdim.
Gerçekten çok tuhaf!..
Bir kısmı ise, Ramazan kandillerini gördüğü zaman müslüman olduğunu hatırlardı. Kandiller yandığı zaman ellerine tespihi alıp, cami cami dolaşır, hiçbir şey anlamamalarına rağmen Kuran-ı Kerim ve vaaz dinlerlerdi.
İkindi vakti uyanmak şartıyla oruç bile tutarlardı.
Oruç tuttuğu hâlde namaz kılmaya gerek görmeyenleri de vardı.
Uzun bir namaz olan teravihe hiçbiri yanaşmazdı.
Ramazan bitti mi, bunların dinî duygusu da "elveda!" diyerek yoluna giderdi.
Mevsimlik elbise giymeye benzeyen bu çeşit dindarlığa ben her zaman hayret ederdim.
Güzel bir bahar günü, arkadaşlardan birkaçı, kırda âlem yapma fikrini ortaya attı.
Uzun bir müzakerenin sonunda, güzelliğiyle meşhur (...) kasabasına gitmeye ve orada üç gün âlem yapmaya karar verdik.
Bu kasaba ile şehir merkezi arasında tren çalışıyordu.
Orada bulamayacağımız şeyleri yanımıza aldıktan sonra trene bindik.
(...) şehrinin civarları huzur vericidir. Hele trenin geçtiği yerler gerçekten insanı mest eder. Tabiatın görülmeye değer manzaraları arkadaşlarımı acayip neşelendirmişti.
Oysa ben büyük bir hüzne düşmüştüm.
Sürerlik ve kalıcılık olmadıktan sonra, eşi ve benzeri bulunmayan bir güzellik ne işe yarar.
Bu güzellikleri gören nadir insanlardan biri olmama rağmen "insan ebedî mi?" diye soruyordum kendime.
Adına dünya dediğimiz bu durağı, derin bir üzüntüye kapılmadan seyretmek acaba mümkün mü?
Nereden geldik?
Nereye gidiyoruz?
Saf bir inancın çok güzel cevapladığı bu soruya akıl ve fen cevap veremiyordu.
Tabiata bir kere daha baktım.
Bu seferki bakışımda, eşsiz güzellikler kayboldu.
Işık söndü.
Her taraf karanlığa boğuldu.
Sanki hakikat olanca dehşetiyle görünüverdi gözüme o an.
İnsanın gözlerini kamaştıran çimenlerin yeşil rengi yalnızca bir ışık oyunu...
Mini mini kuşların cıvıltısı yalnızca bir hava titreşimi...
Âlemleri kaplayan bu ışık yalnızca herşeye nüfuz eden bir dalgalanma...
Kısacası herşey bir zorunluluğun, bir kanunun esiri.
O an karşımda sanki Budha Gotoma belirdi.
Hazin bir tebessümle ve sararmış çehresiyle bana "Hiç! Hiç! Hiç!" diyordu.
Çok fazla derinlere daldığımı farkeden bir arkadaş:
- Yine neyin var? dedi.
- Hiç, dedim.
Bu "hiç" yalnızca o andaki hâlimi açıklamak için söylenmişti.
Ağzımdan çıkan bu "hiç" kelimesi aslında kâinatı tarif ediyordu.
Sessiz ve üzgün hâlimden rahatsız olan arkadaşlar bana çıkışmaya başladılar.
Malûmdur ki eğlenceye giden birinin, cenaze alayındakilere özgü üzüntülü bir manzara sergilemesi çekilir bir-şey değildir.
Çünkü üzüntü, sevinçten daha bulaşıcıdır.
Arkadaşlardan biri: "ilâcı unuttuk" dedi ve külah biçimindeki kadehimi doldurdu.
Bu kadeh beş defa dolup boşaldıktan sonra keyfim yerine geldi.
Dünyada benden daha neşeli biri yoktu artık.
Yolculuğumuz büyük bir neşe içinde geçti.
İkindi sularında (...) kasabasına vardık.
Bu kasaba gördüğüm yerler içinde en güzel olanıdır.
Bu mini minnacık yerden o kadar hoşlanmışımdır ki imkânım olsa orada otururdum. Kasabadaki evler birbirinden hayli uzaktır ve herbiri üçbeş dönüm büyüklüğündeki bahçelerin içindedir.
Her evin bahçesinde bir sürü ark vardır.
Hatta bazı sokaklarında kocaman arklar vardır.
Bahçeler meyveli ağaçlarla doludur.
Bu kasabada bir sürü gül yetişir.
Pek çok bülbül vardır.
Hasılı (...) kasabası yeryüzünün cennetlerinden biridir.
Kasabaya vardığımızda, daha önceden birkaç kere misafiri olduğumuz bir zat tarafından karşılandık. O geceyi dostumuzun evinde geçirdik.
Ertesi sabah "Subaşı" denilen yere gittik.
Sayısız kaynaklardan çıkarak doğal bir havuzda birleştikten sonra sayısız kollara ayrılan suların şırıltısı güzel bir şarkı gibi kulakları okşuyordu.
En güzel yeri seçmiştik.
Yalnız o yerde bizden önce gelmiş iki kişi vardı.
Onları gördüğümüz zaman ağızlarımızdan çıkan sözler sanırım bu kişiler hakkında bir fikir verebilir: "İki serseri, iki dilenci, iki sarhoş, iki derviş."
Gerçekten pejmürde giyimli olan bu iki adam, sanırım, bu sıfatların hepsini hak etmişti. Biz de oturduk. Pejmürdeler bize zerre kadar önem vermediler.
Kendi aralarında konuşuyorlardı.
Sanki biz hayal türünden birşeymişiz gibi, bu iki devletlinin bir bakışına bile hedef olmadık.
Hatta arkadaşlardan birinin: "Es-Selâmü Aleyküm"ü bile havaya gitti.
Sonra, arkadaşlardan herbiri birşeyle meşgul olmaya başladı. Kimi yemek pişirmekle, kimi meze hazırlamakla uğraşıyordu.
Ben de hasırlının (içkinin) başına geçerek beynimi uyuşturmaya karar verdim.
Tesadüf bu ya, pejmürdelerin yanma düşmüştüm.
Onlar kendi aralarında konuşuyorlardı.
Ben de konuşulanlara kulak misafiri oluyordum.
Elli yaşlarında olanı konuşuyor, daha genç olanı dinliyordu.
Bunların konuştuklarını işitince, ilk önce deli olduklarına hükmettim.
Gerçekten deliydiler.
Yalnız delilerin "meczup" denilen cinsinden...
İşin garip tarafı, bu iki pejmürdenin konuştuğu konular, beni öteden beri meşgul eden konulardı.
Yaşlı deli, genç deliye şöyle diyordu:
- Bu âlemde olan herşey benim sıfatımdır.
Ben olmasaydım, hiçbir şey olmazdı.
Ben "hep"im ya da "hiç"im.
Ben "hiç"im ya da "hep"im.
Zaten "hiç" ve "hep" aynıdır, tek şeydir.
Fakat cahil insanlar aynı şeyi iki farklı isimle anıyorlar.
Konuşmanın gerisini varın siz tahmin edin.
Hayret içinde kaldım.
İstemeden söze karıştım:
- Çok tuhaf! "Var" ile "yok" eşit olur mu?
Meselâ, ben şimdi "var"ım.
Fakat yarın "yok" olacağım.
Bu iki durum arasında fark yok mu? dedim.
Deli başını çevirdi ve kahkahayı patlattı:
- Vay! Sen "var"sın ha! Acaba "var" mısın? dedi.
Bu soruyu kendime pek çok defa sormuştum.
Bu soru sığ bir bakış açısıyla ele alındığında anlamsız ve dalga geçilmeyi hak etmiş bir bir soru olarak görünebilir.
Fakat böyle değildir.
Eğer "var" isem niçin "yok" olacağım? Yok olmayacaksam, ruhum ebediyyen mi kalacak?..
İşte, şüphe ejderhasının şaha kalktığı kısım, denklemin bu son kısmıydı.
Ruhum ebedî kalacak mı?
Ruh nedir?
Bizzat kendisi, hissetme kabiliyetine sahip midir?
Hüviyetini bilebilir mi?
Eğer ruh diye birşey varsa, bedenden ayrıldığında nasıl bir durumda bulunacak?
İşte, cevapsız bir sürü soru... Deli ilâve etti:
- Yalnızca ben "var"ım. Çünkü "hiç"im ve "yok"um. Varlığım mutlaktır. Yokluk, bağımlı olan için vardır. Mutlak "varlık"tır, "var" dır.
Bunları söyledikten sonra deli sustu.
Sorduğum hiçbir soruya cevap alamadım.
Sonunda sorularımdan bıktı.
Arkadaşına: "Haydi gidelim.
Bu hayvan, bizi, zevkimizden alıkoydu" dedi.
Kalkıp gittiler.
Ne acayip bir durum: Çok iyi öğrenim gördüğünü iddia eden bir insana, pejmürde bir deli "hayvan" diyordu.
(...) kasabasında üç gün kaldık.
Bu üç günü, arkadaşların şikâyet ve ısrarlarına rağmen hiç konuşmadan ve kendimden geçmiş bir hâlde geçirdim.
Trene bindiğimiz zaman, arkadaşlardan biri bana birşeyler söylüyordu.
Ben ise onun sözlerini hiç önemsemeyerek, kendimle söyleşiyordum.
Bir ara ona, elimde olmayarak: "Acaba, ben var mıyım?" dedim.
Kahkahayı bastı.
- Rakı yetiştirin.
Raci çıldırmak üzere, dedi.
Oradan döndükten iki gün sonra kahveye gitmek üzere yola çıktım.
Mezarlığın önünden geçiyordum.
Her zamankinin aksine kapısı açıktı.
Bu fırsattan yararlanmak için içimde büyük bir istek duydum ve mezarlığa girdim.
Birkaç yüz yaşındaki kocaman ağaçların gölgesinde yürümeye ve terkedilmiş kabirlerde biten, ölü kokusu yayan iri iri otları çiğnemeye başladım.
Mezarlığın ortasında, dairevî bir şekilde dikilmiş birtakım ağaçlar dikkatimi çekti. Biraz oturmak için o yöne doğru yürüdüm.
Bu ağaçlar, büyük bir aileye ayrılmış mezarların çevresinde bulunuyordu.
O sırada ağacın birine dayandırılmış, yarısı hasırdan, yarısı tahta parçalarından yapılmış bir kulübe gözüme ilişti.
Kimse yok zannettim.
Tam kapısını açacağım sırada, içinden, eski püskü şeyler giymiş biri çıktı.
Elli yaşlarında olan bu adamın başında yeşil bir takke vardı.
Bu takke, kırk elli kadar ayna parçası yapıştırılarak süslenmişti.
Birçok kumaş parçası yapıştırılmış, gökkuşağını andıran yırtık cübbesinde de ayna ve teneke parçaları bulunuyordu.
Öyle bir durumdaydı ki, bu adamı görüp de, gülmemek mümkün değildi.
Fakat üzerime çevirdiği bakışında, öyle hoş bir yumuşaklık ve al-çakgönüllülük, çehresinde öyle hazin bir donukluk vardı ki, hâline gülmediğim gibi ona doğru bir adım bile attım. Kıyafetiyle tam bir tezat teşkil eden bir ciddiyetle, yavaş ve hoş bir sesle:
- Hoş geldiniz nurum! Buyurun! dedi. Sonra da kulübesinden çıkardığı bir hasır parçasını yere serdi. Oturdum. Kulübeye yaslandım.
Önümüzde onbeş tane kadar, kalın taşlı ve sülüs yazıyla yazılı mezar vardı. Sağ ve sol tarafımızda sık dikilmiş ağaçlar bulunuyordu.
Kulübenin sahibi bir kez daha içeri girdi ve mangal görevi gören bir çömlek getirdi. Bir kere daha içeri girdi.
Eski bir kahve kutusu, bir cezve, iki fincan, bir ibrik, bir tütün tabakası, birkaç teneke kutu çıkardı. Kuru ot ve çöplerle yaktığı ateşe cezveyi sürdü.
Tekrar:
- Hoş geldiniz nurum! Nasılsınız, iyi misiniz? dedi.
- Elhamdülillah, dedim.
Bu adamın ciddiyeti ile kıyafeti arasındaki zıtlık beni şaşırtmıştı.
Tekrar söze başlayarak:
- İsminiz nedir? diye sordu.
- Ahmetd Raci.
Gülerek:
- Ahmed Raci mi? dedi.
İnsanlığın ismine el koymuşsun nurum, insanoğlu fazlaca aciz, zayıf ve muhtaç olduğu için hayatını rica ile devam ettirir.
Raci demek, insan demektir.
Bu oturaklı sözler üzerine şaşkınlığım bir kat daha arttı.
Bu sefer ben sordum:
- Peki, sizin isminiz nedir?
- Benim bir sürü ismim vardır.
Her yerde farklı bir isim ve sıfatla anılırım.
Üzerimdeki aynalardan dolayı burada bana "Aynalı Baba" diyorlar.
Ama sen istersen "Adem Baba" de.
Bir müddet düşündükten sonra, içimde oluşan arzuyu yenemeyerek dedim ki:
- Azizim! Kâmil insanlardan olduğunuz meydanda.
Fakat kemalinizi bu garip kıyafet altına gizlemenizin sebebini anlayamıyorum.
Kahveyi pişirip fincanımı doldurduktan sonra:
- Hâlbuki bu çok basit, dedi.
Herkes süse meraklıdır.
Herkes bir ton para harcayarak çeşit çeşit elbiseler yaptırır.
Ben de böyle bir elbiseden hoşlanıyorum.
Bu cevap hem akla yatkındı, hem değildi.
Biraz düşündükten sonra bunun makul birşey olmadığı kanaatine vardım. Fikrimi kendisine söyledim.
O da cevap verdi:
- Demek, söylediğimi doğru bulmuyorsun.
Oysa senin söylediğin doğru değildir.
Elli yaşında bir adamın onbeş-yirmi kuruşa satın alıp boynuna taktığı, adına boyunbağı dediği bir yuları akla uygun gördüğünüz hâlde, külahıma taktığım ayna parçalarını niçin akla uygun bulmuyorsunuz.
Her ikisinin de insanların patavatsızlığına ve deliliğine delâlet ettiğini kabul ettiğimiz takdirde benim yaptığım delilik hem daha parlak, hem daha akla uygundur.
O sırada aklıma birdenbire parlak bir fikir geldi.
Deli kıyafetine bürünmüş bir filozof olma ihtimâli bulunan Aynalı Baba ile ciddî meseleler hakkında konuşmak istedim ve dedim ki:
- Sultanım! Sen, viranede gömülü bir hazinesin.
Ben ise felsefeye susamış bir avareyim.
Lütfen, ilminizden istifade etmeme izin verin.
Verin elinizi öpeyim.
Büyük bir şaşkınlıkla:
- El öpmek?..
Niçin? dedi.
İstersen konuşalım.
Fakat konuşmaktan ne çıkar ki! Kim bilir şimdiye kadar kaç merkep yükü kitap okudun. Fakat bunlardan ne anladın?
Hiç, değil mi?
İnsanlar neyi bilirler? Zevk ve bencilliklerinin arzuladığı sanatsal birtakım şeyleri... Fakat hak ve hakikat hususunda ne bilirler?
Hiç!
Akıl yoluyla hakkı bulmak mümkündür.
Fakat bilmek, anlamak mümkün mü?
Ne konuşalım?
Harfleri bir araya getirerek hikmet bilinebilir mi?
O anda, kendimi tuhaf bir hâlde hissediyordum.
Koskoca bir medeniyetin, yedi bin yıllık insanlığın çalışması neticesinde ortaya çıkan bilgiyi önemsemeyen bu garip kıyafetli delinin sözlerindeki büyüklük, bende büyük bir küçüklük hissi uyandırdı.
Çok alçalmış, çok küçülmüştüm.
Ağzımı açmaya gücüm yetmedi.
Bu hâlde, gözlerimi yardım dilercesine kendisine diktim.
Gülümseyerek dedi ki:
- Bu yorucu faraziyeleri bırakalım da biraz kendimizden geçelim, olmaz mı?
Aynalı Baba ile beraber birer kahve daha içtik...
.

_________________
Resim


En son NuruM tarafından 31 May 2011, 08:03 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil  
 
MesajGönderilme zamanı: 19 Şub 2011, 21:04 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2009, 03:00
Mesajlar: 51
selam olsun biz veya bizlere; ne gam edip üzül, nede dert edip yan
herşeyi sahibine bırak işte o zaman hakikattır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
MesajGönderilme zamanı: 04 Mar 2011, 08:48 
Çevrimdışı
Saygın Üye
Saygın Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 350
karani yazdı:
selam olsun biz veya bizlere; ne gam edip üzül, nede dert edip yan
herşeyi sahibine bırak işte o zaman hakikattır.


vealykümesselam karani can inşaallah

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
MesajGönderilme zamanı: 04 Mar 2011, 09:00 
Çevrimdışı
Saygın Üye
Saygın Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 350


Not: Merhum Üstâd Filibeli Ahmed, Aynalı Baba ile olan bu mülakatlarını 1900 yıllarının başlarında yaşamıştır. Filibeli, o dönemin üniversitesinde (Dârul Fünun) felsefe derslerine giren tahsilli bir aydındır. Avrupa ve Amerika’daki yeni ışık, atom, astronomi keşiflerinden ve çağdaş modern bilim teorilerinden haberdardır. Görecelilik teorileri (izafiyet nazariyeleri) henüz emekleme aşamasındadır. Döneminin zor şartlarında, henüz yeni başlayan modern bilimlere dayanarak çağının çok üstünde değerlendirmeler yapabilmiştir. Elbette ki onun eksik olan bir yönünü de efsane mi gerçek mi çok net belli olmayan Aynalı Baba tamamlamıştır.
Aynalı Baba’nın 19.yy başlarında İstanbul Karaca Ahmet mezarlığında yaşayan ve meczup gibi görünen bir ‘ârif’ olduğunu merhum Haluk Nurbaki bir sohbetinde bahsetmektedir. Bu konuda daha teferruatlı bilgi için < aynalı baba haluk nurbaki > yazarak arama motorundan internet sitelerindeki bilgilere ulaşabilirsiniz.


_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
MesajGönderilme zamanı: 04 Mar 2011, 22:30 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 89
Değerli Nurum kardesim bu nâdide eserin özetini paylaştığınız için Allah râzı olsun. Bu eseri yayımlamak için telif hakkı ödenmesi gerekmemektedir. Bu eserin tamamı PDF formatında bende mevcut, onu sonra bu bölüme ekleyeceğim. Bu eser yıllar önce ben universitedeyken ustura isimli mizah dergisinde çizer Cem Uygun tarafindan seri olarak bir süre yayınlanmıştı. Daha sonra çizerin tüm eseri çizgi romanlaştırıp yayınladığını duydum. Anlamadığım nokta ise neden bu eser yapımcıların yönetmenlerin ilgisini çekmez. Neden filmi çekilmez. Hadi o çok masraflı olacaksa neden çizgi filmi bile yapılmaz.


Başa Dön
 Profil  
 
MesajGönderilme zamanı: 04 Mar 2011, 22:50 
Çevrimdışı
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 23 Ara 2009, 03:00
Mesajlar: 496
''kelebek'' diye 2008 yapımı bir türk filmi vardı hocasıyal konuşmalarında hep AMAK-I HAYAL geldi aklıma sanırım milim milim sinemamız bir şeye benzeyecek


Başa Dön
 Profil  
 
MesajGönderilme zamanı: 08 Mar 2011, 08:45 
Çevrimdışı
Saygın Üye
Saygın Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 350
Kıymetli kardeşim hilmi, ben yeni okuyorum. okurkende paylaşıyordum.. dediklerinizde çok haklsınız.
sizdende Allah razı olsun.. sizdeki PDF formatında paylaştığım bölümler aynımı gidiyor.. bir siteden aldım.. bazı yerlere kendi yorumarını eklemişlerdi çıkardım. orjinaline yorum katılmasın istedim. okuyan birisi olarak, gözden kaçan eklenen bölümler varsa bilgilendiirseniz sevinirim..


_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
MesajGönderilme zamanı: 31 May 2011, 07:39 
Çevrimdışı
Saygın Üye
Saygın Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 350
Yokluk Tepesi

Kahveleri içtikten sonra Aynalı Baba kulübeden bir ney çıkardı.
Hafif hafif, hoş bir şekilde üflemeye başladı.
Mezarlığın sessizliği ve neyin hüzünlü sesi bana garip bir zevk veriyordu.
Göğsümden bazen hüzünlü, bazen sevinçli ahlar çıkaracak kadar şiddetlenen bu tuhaf zevkte şüphesiz, kahvenin de etkisi vardı.
Kendimde acayip değişiklikler hissediyordum.
Sanki, taşımaya mahkûm olduğum büyük bir yük üzerimden alınmıştı.
İçimde büyük bir ferahlama duyuyordum.
Aynalı Baba ney taksimini bitirdikten sonra hafif ve Davudi bir sesle gazel okumaya ve ney çalmaya başladı.


Bu fena mülküne ibretle nazar kıl, ey can,
Gafleti eyle heba, halı değildir meydan.

Hani Sultan Süleyman, hani İskender han?
Sat hezar ömrü sürür ile geçir sen bir an.

Ne güle, bülbüle bakî a gözüm bağ-ı cihan,
Kime yâr oldu muradınca felek-i devr-i zaman.
*

* Ey can! Yok olacak bu âleme ibrede bak.
Gafletten kurtul, meydan boş değildir.
Sultan Süleyman ve İskender Han neredeler? Yüzbin senelik ömrü neşe içinde geçirsen de, aslında hepsi "bir an"dan ibarettir.
A gözüm! Cihan denen bu bahçe ne güle, ne bülbüle kalacaktır.
Zaten felek, kime isteğine göre yâr olmuştur.


Bu gazel ne kadar da etkileyiciydi.
Aynalı Baba bu parçayı bitirip de neyi üflemeye başladığı zaman gözlerimden yaş akıyordu.
Bunlar özlem ve üzüntü gözyaşları mıydı?
Yoksa aşk ve zevk gözyaşları mı?
Bunu bilmiyorum.
Yalnız çok duygulanmıştım.
O anki ruhî ve vicdanî hâlimi anlatmak mümkün değil.
Aynalı Baba okumaya devam ediyordu:

Tamah ve hırsa uyup nefs ile mahkûr olma,
Rahatın zail olur, nam-ı meşhur olma!

Sohbet-i ârif-i billaha eriş dûr olma,
Saltanat-ı mesned-i dünya ile mağrur olma!*


* Açgözlülüğe ve hırsa kapılıp nefsin kahrına uğrama.
Meşhur biri olma, sonra rahatın kaçar.
Allah'ı bilenlerle arkadaş ol, onlardan uzak kalma.
Dünya tahundaki gücünle gururlanma.


Kendimden geçecek dereceye gelmiştim.
Baha'nın sesini çok yavaş ve âdeta uzaktan geliyormuş gibi duymaktaydım.
Ney şaşılacak güzellikte sesler çıkarmaya başlamıştı:

Zevk-i dünyaya firîb olmadılar ehl-i kemal
Bildiler hasılı hep zill-ü heva lü'b-ü hayal.

Zevke teşbihi cihanın hele rüyaya misal,
Dâmen-i aşkı tutup buldu kamu kurb-i visal.
**

** Kâmil kimseler dünya zevkine kapılmadı.
Sonuçta dünyanın bir gölge, boş bir arzu, bir oyuncak ve hayal olduğunu bildiler.
Rüyanın gerçekle ne kadar ilgisi varsa, cihanın da zevkle o kadar ilgisi vardır.
Herkes aşk eteğini tutarak Allah'a yaklaştı.


Kulağım çok ağır işitiyordu.
Ses sanki çok uzaklardan geliyordu.
Yavaş yavaş duygularımdan, daha doğrusu dış âlemden sıyrılmaya başladım.
Hiçbir şey görmüyor ve duymuyordum.
Bir süre uykuyla uyanıklık arasında öylece kaldım.
Fakat bu durum çok sürmedi.
Kafam çalışmaya başladı.
Görünüşte birşey hissetmememe rağmen kendimi garip bir âlemde görmeye başladım.
Hayalin derinliklerine dalmıştım.
Gözlerim kapalı olmasına rağmen görüyordum.
Kendimi, yaşadığım memlekete benzemeyen bir ovada görüyordum.
Ova, tam olarak seçemediğim birtakım otlarla örtülüydü.
Sazlığı andıran uzun otlar arasında çeşit çeşit hayvanlar dolaşıyordu.
Bunların bazısı canavardı.
Fakat ben onlardan korkmuyor, korkusuzca yoluma devam ediyordum.
Ara sıra bana birşeyler söyleyen bir arkadaşım vardı yanımda.
Fakat cismini göremiyordum.
Birşey sormak isteyince soruyor ve cevabını alıyordum.
Saatlerce yürüdük.
Sonunda yoruldum.
Görünmeyen yol arkadaşıma nerede bulunduğumuzu ve nereye gittiğimizi sordum.
"Hindistandayız. Yokluk tepesine gidiyoruz." dedi.
Ona uyarak yoluma devam ettim.
Bir süre sonra karşımıza bir dağ çıktı.
Yüksek, çok yüksek bir dağdı.
Bir müddet yürüdükten sonra dağa ulaştık.
O sırada gümüş gibi parlayan bir dereciğin kenarında bir kulübe göründü.
Arkadaşım oraya doğru gitmemi söyledi.
Kulübeye gittim, içinde genç bir adam vardı:
- Ne istiyorsun, dedi.
Fakat ben ne istediğimi bilmiyordum.
Arkadaşım cevap verdi:
- Yokluk tepesini görmesi için getirdim. Lütfen onun kılavu¬zu olun!

Genç adam, memnun bir ifadeyle bana baktı.
Elimden tuttu ve: "Gel!" dedi.
Bir ağacın gölgesine oturduğumuzda bana:
- Yokluk tepesine insanların binde biri, yüzbinde biri çıkabilir.
Zira ona ulaşmak için insanın kendine hakim olması lâzımdır.
Bir kimsenin kalbinde arzu ve istek olursa yarı yolda kalır.
Oraya yalnızca canlı cenazeler çıkabilir.
Sen kendinde böyle bir güç hissediyor musun? dedi.

Dayanıksız ve sabırsız fakat iyi niyetli bir insan olduğumu, söyledim.
- Yazık, dedi.
Zaten insanların çoğu böyledir.
Hele bir girişimde bulunalım, belki başarırız.
Beni tekrar elimden tutarak kulübeye götürdü ve:
- Bugün misafirimsin.
Yarın sabah yola çıkarız. Şimdi vaktimizi öldürmemek için biraz konuşalım istersen? dedi.
İsmimi sordu:
- Raci, dedim.
Bu insana büyük bir saygı duymaya başladım.
Ben de sıkıla sıkıla ismini sordum.
- Buddha Gotama Sakyamuni, diye cevap verdi.
Bu insanın, insanoğlunun en büyüklerinden biri olduğunu, kitaplardan öğrenmiştim.
Evet, Buddha'nın huzurundaydım.
Saygıyla ayağa kalktım ve elini öpmek istedim.
Engel oldu.
- Eğer bunu benim için yapıyorsan, bil ki ben bir hiçim.
Be¬nim nazarımda övgü de yergi de birdir.
Kendin için yapıyorsan, kalbindeki sevgi yeter de artar bile, dedi.

Ertesi sabah erkeden yola çıktık.
Buddha elimden tutuyordu.
Yokluk tepesinin etekleri, dünyada, daha doğrusu dünyayı basit bir gözle seyrettiğimizde görülmesi mümkün olmayan bir güzelliğe sahipti.
Tırmandığımız yolun her iki tarafı da eşsiz güzellikteki manzaralarla doluydu.
İnsanı mest eden güzel bir koku etrafa yayılmakta, gül ağaçlarını muhabbet yuvası edinmiş bülbüllerin nağmeleri insanın kalbini titretmekteydi.
Üzerinde yürüdüğümüz yol çok ince, allın gibi parlak, pamuk gibi yumuşak kumlarla örtülüydü.
Yolun her iki tarafından akan hoş ve mini mini derelerin şırıltısı, âşığın maşukuna kavuştuğu sırada söylediği kesik, heyecanlı, titrek ve coşturucu sözler gibi insanın kulağını ve yüreğini okşuyordu.

Dağa tırmandıkça güzellik artmaktaydı.
Sonunda bir köşke, daha doğrusu bir saray yavrusuna vardık.
Bir taraftan yükseklere tırmanmak, bir taraftan da hava beni son derece acıktırmıştı.
Köşkün kapısından içeri girer girmez muhteşem güzellikteki yemeklerden yayılan kokular burnumu okşadı.
Büyük bir odaya girdik.
Ortaya bir sofra kurulmuştu.
Altın tabakların içinde, insanoğlunun sanatkârca yaptığı ne kadar yemek varsa hepsi bulunu-yordu.
Bana kalsa, hemen sofraya kurulup karnımı doyuracaktım.
Fakat Buddha elimden tutuyor ve kulağıma:
- Yokluk tepesine tırmanıyoruz.
Bu yemeklerden yediğin takdirde buradan geri dönmen ve benden ayrılman gerekir, diyordu.

Bir kurt gibi acıkmama rağmen bu emre itaat ettim.
O enfes yemeklerin karşısında bir saat oturduk.
Buddha susuyordu.
Ben ise garip birtakım hislerin etkisi altında kalarak gücümü yitirmiştim.
Bu zatın, yaşayan ve yiyip içmeye ihtiyaç duyan bir insanı, sanki bir melekmiş gibi aç bırakmasına içten içe kızıyordum.
Nihayet birdenbire:
- Haydi artık gidelim.
Yeteri kadar dinlendik, dedi.

Tam köşkten çıkacağımız sırada cennetteki gılmanları andıran bir genç karşıma çıktı.
Elindeki altın tepsinin üzerinde üç tane billur kâse bulunuyordu.
Bunların birinin içinde su, diğerinde şarap, üçüncüsünde ise şerbet vardı.
Genç:
- Efendim! Tırmanılacak yer hayli uzakta.
Yemek yemediniz, bari birşeyler için, dedi.
Nazikçe sunulan bu teklifi hemen kabul edip, şarap kâsesini elime aldım.
Genç, sevinç ve mutluluk içinde yüzüme bakıyordu.
Seher vaktindeki güzelliği andıran hoş bir gülümseme, yüzündeki parlaklığa göz kamaştırıcı bir dalgalanma veriyordu.
Kâseyi dudaklarıma değdireceğim sırada Buddha elime vurdu.
Kâse yere düştü.
Hiçbir şey söylemeden elimden tuttu.
Köşkten çıkıp yola devam ettik.
Bir ara nereden geldiğini anlayamadığım bir ses duydum.
Bu ses o kadar güzeldi ki Davud'un sesi bunun yanında karga sesi gibi kalırdı.
Şöyle söylüyordu:


Yürü, ey seyyah-ı avare yürü, durma yürü!
Koymasın rah-ı visalden seni ezyak-ı misal.

Bu bedayi, bu letaif, heme rüya ve hayal,
Yürü, ey zair-i biçare yürü, durma yürü!

Yürü ki, müzhet-i vuslatta teali göresin,
Yürü, aslında jena bul, budur etvar-ı kemal.

Yürü, alâyişi terk et içersin ke's-i visal,
Yürü ki, saha-i hîçîde tecelli göresin.*


* Ey avare yolcu! Yürü! Durma, yürü!
Bu geçici âlemin zevkleri seni Allah'a kavuşmaktan alıkoymasın.
Bu eşsiz manzaraların, bu güzelliklerin hepsi yalnızca bir rüya ve hayaldir.
Ey zavallı ziyaretçi! Yürü! Durma, yürü! Yürü, kendi aslına kavuş.
Kemalin dereceleri bunlardır. Geçici süs ve gösterişi terk edip, yürü ki Allah'a kavuşma kadehinden içesin.
Yürü ki, yokluk meydanında Allah'ın kudretini ve sırrını göresin.



Bu sesin tatlılığından, gözlerimden hüzün ve zevk yaşları akıyordu.
Fakat yolumuza devam ettik.
Geceyi çimenlerin üstünde geçirdik.
Derin bir uykuya dalmıştım.
Ne rüya, ne de hayal gördüm.
Ertesi gün sabah erkenden tekrar yola koyulduk.
Öğle üzeri karşımıza bir saray çıktı.
Bu saray ancak hayal âleminde görülebilirdi, yani ancak hayalgücünün yaratabileceği nitelikte muhteşem bir eserdi.
Bundan daha güzel, daha mükemmel, daha gösterişli bir yapı hayal etmek imkânsızdı.
Oraya doğru yöneldik.
Aramızda beş on adımlık bir uzaklık kaldığında kapısı kendiliğinden açıldı.
O sırada Buddha şöyle dedi:
- Bu saray insanların ayağını kaydıran yerdir.
Bu saray imtihan yeridir.
Doğruluk ve sebatın sağlam ipine sımsıkı yapışanlar bu yeri geçebilir, ilerisinde Yokluk tepesi vardır.
Fakat buradaki gösterişe ve gönül alıcı şeylere kapılanlar, keder dolu olan cehennem çukuruna düşerler.
Burası bir arzu cenneti, ilerisi ezeli bir yokluk meydanıdır.
Burası göz boyayan şeylerle dolu bir saray, tüm konuklarını işkence ederek öldüren bir misafirhanedir; ilerisi zevk ve hürriyet meydanı, mutlak âlemdir, birlik yeridir.
Burada kalan ağlayıp sızlanma yurduna gider.
İleriye giden dert ve sıkıntıdan kurtulup makamsızlığa kavuşur.
Burada kalan arzu ve isteğe, hırs ve emele esirdir.
İleri gidenin tahtı, sonsuz bir meydan ve mânâ âlemidir.
Akıllı ol, aldanma!
Sebat et!
Ben seni burada bekliyorum.
Haydi, içeri gir!
Hava serindi ve mis gibi kokular kaplamıştı etrafı.
Zümrüt gibi çimenleri, parlayan çiçekleri, çakıl taşı büyüklüğünde her çeşit mücevherle döşenmiş bahçeyi geçerek sarayın kapısına ulaştım.
Yirmi otuz kadar cariye beni karşıladı.
Herbiri eşsiz güzellikteydi.
Benzerlerine hayal âleminde bile çok az rastlanırdı.
İki tanesi teşrifatçı görevini görüyordu.
Binbir türlü hürmet ve ağırlamayla bir odaya götürüldüm.
Sarayın görkeminden, kızların eşsiz güzelliğinden, özellikle de kollarıma girenlerin cazibesinden şaşırmış, aptallaşmıştım.
Kuşların cıvıltısını ya da perilerin şarkısını andıran gönül okşayıcı sözlerle "Hoş geldin!" diyen kızlardan biri kavrulan dudaklarıma bir kadeh uzattı.
Aklımı kaybetmiştim.
Kadehi alıp içtim.
Buz gibi soğuktu ve tattığım içeceklerin hepsinden güzeldi.
Yeniden doğmuş gibi oldum.
Derhal bohçalar getirildi.
İçlerinden süslü ve ipekli havlular çıkarıldı.
Hizmetçilerim mini mini elleriyle elbisemi çıkarmaya başladılar.
Önce odanın bitişiğindeki bir salona, oradan da hamama sokuldum.
Hepsi çıplak bir sürü huri karşıladı beni.
Bedenleri o kadar mükemmel ve çekiciydi ki bu güzellik abidelerinin arasına melek bile girse şehvete kapılırdı.
Her yanı çeşitli renklerdeki taşlardan yapılmış olan hamamın göbek taşma serilmiş bir yatağa yatırıldım.
Hurilerin mini mini elleri altında bedenim titrerken, kadın tellâk kılığına girmiş bu eşsiz heykellerin zarif dokunuşlarıyla fazlaca yorulmuş olan bedenim kısa bir süre sonra tamamen uyuştu ve tatlı bir uykuya daldım.
Uyandığım zaman hamamın sıcak bir bölmesine götürülerek yıkandım.
Arkasından soğuk su dokundum.
Böylece yorgunluğum geçmiş, canlanmıştım.
Baştan başa hayat pınarı kesilmiş bir vaziyette hamamdan çıkarılıp, mükemmel bir odaya götürüldüm.
Abanoz ağacından yapılmış bir masaya gümüş bir tepsi konuldu.
Sofra kuruldu.
Dünyadaki yemeklerden hiçbirisiyle kıyaslanamayacak kadar lezzetli yemekler getirildi.
Peri yüzlülerden biri billur bir sürahi getirdi.
Bir kadeh şarap sundu.
Bir grup kız ellerine müzik âletleri alıp, şarkı söylemeye başladılar.
Bu zevk âlemi bir saat kadar sürdü.
Sevincim son haddine varmış, nefsim kudurmuş ve şehvetin verdiği azgınlıkla âdeta bir canavar kesilmişti.
O sırada içeriye bir kız girdi.
Ellerini göğsünde kavuşturarak karşımda durdu.
- Efendim, Peri, size kavuşmaya ve sizinle muhabbet etmeye can atmaktadır.
Kaç gündür gözyaşları içinde gelmenizi bekliyordu.
Buyurun!., dedi.
Sonra koluma girerek beni sarayın ikinci katına çıkardı.
Bir odaya sokup, kapısını kapadı.
Güzellik perisinin yüzünü görünce, hayretlere düştüm.
Dünyada gördüğüm en güzel kadının bu güzellik perisine göre durumu, on paralık bir mumun, güneşe göre durumu gibiydi.
Gözlerim kamaştı.
Karardı.
Dizlerimin bağı çözüldü.
Gözlerindeki şehvet kıvılcımı o kadar çekici, dudaklarındaki gülümseme o kadar arzu uyandırıcıydı ki heyecandan ayağa kalkamadım, sürüne sürüne yatağın yanma gittim.
Merhamet dilercesine, bayağılaşarak, bir dilenci gibi, gözlerimi bu eşsiz güzele çevirdim.
Aşk perisi, erguvanı tüllerle süslü bir yatakta yatıyordu.
Gümüş gibi beyaz vücudunu yalnızca ince, ipek bir giysi örtüyordu.
Bu haliyle, etrafında ışık huzmesi olan aya benziyordu.
Bu ince örtü o eşsiz güzellikteki bedeni örtmüyor, o melek yüzlünün arzu ile seyredilmesini engellemiyordu.
Gözlerindeki şehvet ateşi alevlendi.
Dudakları arzu ve gücenmeyi anlatan can alıcı bir titreme ile titremeye başladı.
Al yanağı şehvet ateşiyle bir kat daha kızardı.
Kollarını açtı.
Siyah saçları, aşkla titreyen gümüş gerdanını sardı.
Böylece, bir güzellik abidesi çıktı ortaya.
Kollarını açarak: "Gel!..
Gel!" dedi.
Ben minnet ifade eden bir çığlık kopararak kucağına atladım.
Parlak yanaklarını ve titreyen dudaklarını öptüm.
Bu birleşme sadece bir an sürdü, bir an...
O sırada gök gürültüsünü andıran bir ses yeri göğü inletti.
Korkunç bir zelzele, sanki dünyayı alt üst etti.
Düşen bir yıldırım sarayı sarstı.
O kocaman bina bir avuç toprak gibi yığıldı.
Yıkılıp gitti. Korkudan gözlerimi kapadım.
Sevgilime sarıldım.
Gözlerimi açtığımda kendimi bir cadının kucağında buldum.
Çok iğrenç ve çok pisti.
Hayret ve nefretle dolu bir çığlık kopararak, boynuma sarmış olduğu kollarını açtım ve kendimi kurtarmaya çalıştım.
Baykuş sesini andıran kahkahalar kopardıkça hilâl şeklindeki çenesi, kartal gagasına benzeyen burnuna değiyor, bu iki çengel birbirinden ayrıldıkça lağım çukuruna benzeyen ağzı açılıyor, sararmış uzun dişleri görülüyordu.
Ben kendimi kurtarmaya çalıştıkça, cadı olanca kuvvetini kollarına verip beni bırakmamaya çalışıyor ve şöyle diyordu:
- Nankör!
Az önce ayaklarıma kapandığını ve tattığın eşsiz zevki unuttun.
Merak etme, ben, bir müddet sonra yine eski hâlime döneceğim.
Güç belâ cadının elinden yakamı kurtardım.
Saray bir çöplüğe dönüşmüştü.
Önceden herbiri birer huriye benzeyen hizmetçiler şimdi birer cadı olmuştu.
Beni kovalamaya başladılar.
Ellerine düşmemek için ardıma bakmadan koşuyordum, daha doğrusu uçuyordum.
Nihayet yorgunluktan bitkin düştüm.
Cadılar beni takip etmekten vazgeçmişlerdi.
Etrafıma bakındım.
O zümrüt gibi çimenlerin yerinde dikenler, bülbüllerin yerinde baykuşlar, altın kumların yerinde siyah ve sivri çakıllar vardı.
O an aklıma Buddha geldi.
Beni kapının önünde bekleyecekti.
Fakat ortalıkta ne kapı, ne de Buddha vardı.
Ağır ağır dağdan inmeye başladım.
Sonunda bir meydana vardım.
Karşımda bir kalabalık belirdi o an.
Meydanın doğusunda, başında altın bir taç, elinde kıymetli taşlarla süslenmiş bir asa, üstünde "kıymetli elbiselerle Buddha bir tahtın üzerinde oturuyordu.
Etrafı, süslü ve parlak elbiseler giymiş, başları ululuk taçlarıyla süslenmiş insanlarla çevriliydi.
İki kişi kollarımdan tutup, beni onun huzuruna götürdü.
Buddha büyük bir heybetle ayağa kalktı.
Kolunu bana doğru uzattı.
Şehadet parmağıyla işaret ederek:
- Ey sözünde durmayan insan!
Ey insan!
Ey, kadın yaratılışlı insan!
Yazık sana!
Sözünde durmadın.
İstenilen noktaya varmadın.
"Birlik" sarayına girmedin.
Mutlak birlikteliğe ulaşmadım.
Yokluk tepesine çıkmadın.
Ey gafil adam!
Git bu yerlerden, git!
Önünde diz çöküp, bedenini ve ruhunu teslim ettiğin cadıya, dünyaya git!
Sen seçkin bir insan değilsin.
Sen bu meclisin eri değilsin.
Git!
Git ki arzu ejderhası ciğerlerini yesin.
Git, git ki hırs akrebi Nemrut'un beynini kemirdiği gibi seninkini de kemirsin.
Git, git ki dünyadan bir köpek eksilmiş olmasın.
Git, git ki mert insanların gül bahçesi dolmasın.
Git namert!
Git!..
Git!., dedi.
Sonra eliyle, taşlara emir verir gibi bir işaret yaptı.
Bulunduğum yerdeki taş, toprak, ot, kısacası herşey şimşek hızıyla aşağı doğru akmaya başladı.
Nihayet karanlık bir uçuruma yuvarlandım.
Bir ıstırap çığlığı, ciğerlerimi parçalayarak, boğazımı yırtarak ve titreyen dudaklarımı hırpalayarak çıktı.
Gözlerimi açtım.
Aynalı Baha'nın güleç ve yumuşak yüzü, hüzünlü gözleri gözlerime ilişti.
Elindeki maşrapayı bana verdi. İçtim.
Sonra, yeni pişirdiği sade kahveyi ikram etti:
- Evlâdım!
Yokluk Tepesi'ne varmak kolay değildir, kolay değil, dedi.
Elimde olmayarak ayaklarına kapandım.
Ertesi gün yanına gelmek üzere izin istedim.
- Bu memlekette bulunduğum müddetçe, aramızda geçen şeyleri kimseye söylemeyeceğine söz ver, dedi.

Ben de söz verdim. İzin verdi.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
MesajGönderilme zamanı: 31 May 2011, 09:13 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Eki 2008, 03:00
Mesajlar: 2740
Konum: Kimi dosta varır Dosta bend olur
NuruM yazdı:
Yokluk Tepesi

Genç adam, memnun bir ifadeyle bana baktı.
Elimden tuttu ve: "Gel!" dedi.
Bir ağacın gölgesine oturduğumuzda bana:
- Yokluk tepesine insanların binde biri, yüzbinde biri çıkabilir.
Zira ona ulaşmak için insanın kendine hakim olması lâzımdır.
Bir kimsenin kalbinde arzu ve istek olursa yarı yolda kalır.
Oraya yalnızca canlı cenazeler çıkabilir.
Sen kendinde böyle bir güç hissediyor musun? dedi.

Dayanıksız ve sabırsız fakat iyi niyetli bir insan olduğumu, söyledim.
- Yazık, dedi.
Zaten insanların çoğu böyledir.
Hele bir girişimde bulunalım, belki başarırız.


Resim

_________________
''Ve Allah'a Sımsıkı Sarılın...''

Hacc / 78


Başa Dön
 Profil  
 
MesajGönderilme zamanı: 09 Haz 2011, 12:55 
Çevrimdışı
Saygın Üye
Saygın Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 350
Temaşa Bayramı

"Ey Aydınlık! Karanlıkları aydın eyle!"
Zerdüşt


Mezarlıktan çıkıp eve gittim. Annem şaşkın bir hâldeydi.
Her gece beni sarhoş olarak görmeye alışmıştı.
Her zaman eve sabaha doğru gelirdim.
Onu hasta olmadığıma ikna ettikten sonra kendi hâlime bırakıldım.
Gördüğüm hayalleri düşündüm ve erkenden yattım.
Ertesi sabah çarşıya gittim.
Birkaç küçük tencere, tabak, sahan, kaşık ve mangal gibi eşyaların yanı sıra yağ, pirinç, kahve gibi şeyler aldım.
Ve mezarlığa gittim.
Aynalı Baba kulübesinin önünde oturuyordu.
Aldığım hediyeleri reddetmedi.
Kahve pişirdi.
Bir müddet sohbet ettik.
Sonra yemek yedik.
Biraz uyuduk.
Sonra kahve içtik.
Aynalı Baba neyini eline aldı.
O güzel sesiyle gazel okuyarak neyi üflemeye başladı.

Bu şuun, âlem
Bîsebat-u bıkıdem
Nerde Havva, Adem ?
Varsa aklın ey dedem.

Dem bu demdir, dem bu dem!
Dem bu demdir, dem bu dem!

Yâd-ı mazi bahşeder
Hayf-ü âlâm-ü keder
Olma meşgul-i kader
Kimse kalmaz hep gider.

Dem bu demdir, dem bu dem!
Dem bu demdir, dem bu dem!

Sen gibi bir saile
Heyf değil mi gaile?
Olma meşgul hâl ile
Derd-i istikbal ile.

Dem bu demdir, dem bu dem!
Dem bu demdir, dem bu dem!

Bu hayatta yok vefa
Her günü derd—ü cefa
Sen, ey müştak-ı sefa
Ömrünü etme heba.

Dem bu demdir, dem bu dem!
Dem bu demdir, dem bu dem!

Kim bilir Ethem imiş
Bilmeyen sersem imiş
Gayesi bir dem imiş
Maâdası hem imiş.

Dem bu demdir, dem bu dem!
Dem bu demdir, dem bu dem! *


* Bu olaylar ve bu âlem ezelî ve ebedî değildir. Havva ve Adem nerede? Ey dedem! Aklın varsa an bu andır, an bu an. Geçmişi hatırlamak korku, ıstırap ve keder verir. Kaderle uğraşma. Çünkü kimse kalıcı değildir, herkes gidicidir. An bu andır, an bu an. Senin gibi bir dilencinin dert ve sıkıntı ile uğraşması yazık değil mi? Şimdinin ve geleceğin derdiyle uğraşma! An bu andır, an bu an. Bu hayatta vefa yoktur, her günü dert ve eziyettir. Ey huzura can atan! Ömrünü boşa geçirme. An bu andır, an bu an. Bilen kimse Ethem imiş, bilmeyen ise sersem imiş. Ölüm sırasında hayat sadece bir nefesten ibaret olup, geride kalanlar dert ve keder imiş. An bu andır, an bu an. An bu andır, an bu an.

Kısa bir süre sonra neyin sesi hafif ve hoş bir inilti hâlini aldı.
O sırada dalmışım.
Yeni bir yer görmeye başladım.
Belh şehrinde bir evde bulunuyordum.
Yatağımdan yeni kalkmıştım.
Odama bir kadın girdi.
Bu kadın benim karımmış.
Benimle Farsça ile Sanskritçe arası bir dille konuşuyordu.
İşin garip tarafı ben bu dili iyi biliyordum.
İki kişiden meydana gelmiş bir insandım.
Ben, hem ben idim, hem binlerce yıl önce yaşamış bir İranlı.
Kadın dedi ki:
- Geç kalıyorsunuz. Artık elbisenizi giyin ki Temaşa bayramını seyredebilesiniz.

Karnımı güzelce doyurduktan sonra elbiselerimi giydim.
Elbisem, sırtıma giydiğim uzun bir şal ile belime doladığım bir ku¬şaktan ibaretti.
Başıma sivri bir külah geçirip sokağa çıktım.
Telâş içinde yürüyen bir kalabalık gördüm.
Onların arasına katıldım.
Sokaklardan geçerek bir meydana vardık.
Binlerce insan toplanmıştı meydanda.
Ortaya büyük bir çadır kurulmuştu.
Buraya niye geldiğimi ve ne olacağını bilmediğim için yanımda bulunan adamlardan birisine ne olup bittiğini sormak zorunda kaldım.
Cevaben şöyle dedi:
- Bugünden itibaren kırk gün Temaşa bayramı yapılacak.
Şim¬di ortaya tellâllar çıkıp, herkesi imtihana davet edecek.
Herkes birer birer Zerdüşt'ün huzuruna çıkacak.
Her kim "hak sözü" söylerse hakikatleri temaşa etmesine izin verilecek.
Alnına "Cennetlik" yazılacak.
Her kim söyleyemezse bundan mahrum kalacak.
Alnına "Cehennemlik" yazılacak.
Fakat şunu belirtmeliyim ki iyi işler yapanların alnından bu yazı silinir.
Böylece ailesi, akraba ve dostları sevinçlerinden bayram yaparlar.
Ben, hiçbir şey bilmediğim için doğal olarak bu imtihanı veremeyecektim.
Alnıma "Cehennemlik" yazılacaktı.
Geldiğime pişman oldum.
Eve dönmeye karar verdim.
Önceden konuştuğum adama bu düşüncemi söyledim.
- Sakın gideyim deme! Zira hem gelmeyenlerin, hem de gelip imtihanı veremeyenlerin alnına "Cehennemlik" yazısı yazılır, dedi.
Zarurete binaen, iyisi mi imtihana gireyim, diye düşündüm.
Tellâllar bağırınca, herkes birer birer, düzenli olarak çadıra doğru yürümeye başladı.
Bulunduğum yer çadıra çok uzak değildi.
Bu yüzden bir saat içinde çadırın kapısına vardım.
Kapıda duran bir nöbetçi herkesi birer birer çadıra alıyordu.
Sıra bana geldi, içeri girdim.
Zerdüşt büyük bir tahta oturmuştu.
Başında altından yapılmış bir taç, üzerinde değerli bir kaftan vardı.
Etrafında kırk kadar ihtiyar, saygı ifadesi olarak ellerini göğüslerinde bağlamış, ayakta duruyorlardı. Meclisin azameti karşısında şaşırıp kaldım.
Cahillik kusurundan dolayı utanç verici bir duruma düşmemek ve kınanmamak için, içimden dua etmeye başladım. Zerdüşt sordu:
- Nereden geldin?
Kalbime ilham edilen şu cevabı verdim:
- Sebep ve hikmetinden sual olunmayan Allah'tan...
- Niçin geldin?
- Allah, aydınlık ile karanlıkları ayırmak, aydınlık ile âdil, karanlıklar ile kahhar olmayı istedi. Aydınlığa "ben", karanlıklara da "benden başkası" dedi.
- Aydınlığı nedir, karanlıkları ne?
- Aydınlığı Hürmüz, karanlıkları Ehrimen'dir.
- Hangisi üstündür?
- Şu anda her ikisi de eşittir. Ne Hürmüz Ehrimen'e, ne de Ehrimen Hürmüz'e üstünlük sağlayabilir.
- Bu keşmekeşlik nedir, sonu ne olacak?
- En sonunda Hürmüz Ehrimen'e üstün gelecek.
Böylece âlem hep aydınlık olacak.
- Sonra ne olacak?
- Allah "hep ben, hep ben" diyecek.
"Benden başkası" demeyecek.
- Sen kimsin, kiminsin?
- Ben aydınlıkçıyım (nurcuyum), Hürmüz'e aitim. Zerdüşt ellerini kaldırdı:
- Allah seni aydınlık kılsın! dedi.
Alnımda, iki kaşımın ortasına kadar inen yemyeşil bir çizgi belirdi.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
MesajGönderilme zamanı: 30 Haz 2011, 11:56 
Çevrimdışı
Saygın Üye
Saygın Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 350
NuruM yazdı:


Not: Merhum Üstâd Filibeli Ahmed, Aynalı Baba ile olan bu mülakatlarını 1900 yıllarının başlarında yaşamıştır. Filibeli, o dönemin üniversitesinde (Dârul Fünun) felsefe derslerine giren tahsilli bir aydındır. Avrupa ve Amerika’daki yeni ışık, atom, astronomi keşiflerinden ve çağdaş modern bilim teorilerinden haberdardır. Görecelilik teorileri (izafiyet nazariyeleri) henüz emekleme aşamasındadır. Döneminin zor şartlarında, henüz yeni başlayan modern bilimlere dayanarak çağının çok üstünde değerlendirmeler yapabilmiştir. Elbette ki onun eksik olan bir yönünü de efsane mi gerçek mi çok net belli olmayan Aynalı Baba tamamlamıştır.
Aynalı Baba’nın 19.yy başlarında İstanbul Karaca Ahmet mezarlığında yaşayan ve meczup gibi görünen bir ‘ârif’ olduğunu merhum Haluk Nurbaki bir sohbetinde bahsetmektedir. Bu konuda daha teferruatlı bilgi için < aynalı baba haluk nurbaki > yazarak arama motorundan internet sitelerindeki bilgilere ulaşabilirsiniz.




HALUK NURBAKİ Sohbetleri

AYNALI BABA


— Hocam zaman zaman sohbetlerinizde Aynalı Baba'dan bahsediyorsunuz. Bize bugün Aynalı Baba'yı anlatır mısınız?

— Aynalı Baba bundan aşağı yukarı seksen sene evvel Üsküdar'da Karaca Ahmet mezarlığında yaşardı. Karaca Ahmet mezarlığında yalnız başına dolaşırdı. Ara sıra karşı tarafa geçer çok özel sohbetler yapardı.

Ama kılığı kıyafeti dolayısıyla onun çok büyük bir nazlı olduğunun bilinmesi imkânsızdı. Zaten Aynalı Baba denmesinin sebebi üzerine kırık ayna parçaları, incik boncuk takmasıydı. Ona ilk bakıldığında meczupluktan ziyade (beni affetsin) üşütmüş intibâını verirdi.

Aynalı Baba böyle bir hayat sürerken Karaca Ahmet mezarlığında Doktor Ahmet'le karşılaşır. Doktor Ahmet Sorbon'da tahsil yaptıktan sonra memleketine dönmüş Osmanlı'nın son çağında memleketinde yaşamak istemiştir. Kafası batı kültürüyle karışmış, doğu kültürünü iyi anlayamamış bir kimsedir. Doktor Ahmet Karaca Ahmet mezarlığında kendi kendine felsefe üretmek ister. Orada yatan ölülere bakar.

— Siz dünyada mutlu muydunuz? Şimdi nasılsınız? Öbür dünya var mı? diye felsefe üretmeye çalışırken Aynalı Baba'ya rastlar.

— Kendi kendine ne fikir üretiyorsun, bir şey öğrenmek istiyorsan bana sor der.

Doktor Ahmet şöyle bir döner bakar ki tam mânâsıyla garip, üşütük bir adam. Fakat birden intikal eder ve:

— Sen benim düşüncelerimi nereden biliyorsun? der. Aynalı Baba Doktor Ahmed'e:

— Bize pek gizli bir şey yoktur deyince:

— Sen çok usta bir düşünüre benziyorsun ama bu hâlin ne? der. Aynalı Baba da:

— Bana bir ziyanı yok bunların. Aksine lüzumsuz insanların yaklaşmasından beni koruyor. Herkes bunları gördükçe bana yaklaşmıyor der. Doktor da:

— Benim müşküllerimi sen halledersin der. Aynalı Baba'nın Karaca Ahmet'teki teneke kulübesine giderler. Doktor Buda'nın "İnsanlar saadeti bulamayacaklar, çetin bir mücadeleyi yaşayacaklar" sözünü sorar Aynalı Baba'ya. Aynalı Baba cevaben:

— Ben bu işle meşgul değilim kendin sor, der.

— Doktor Ahmed'in karşısına ansızın Buda gelir. Doktor Ahmet o çok müspet ve pozitif kafayla bunun olamayacağını düşünürken Aynalı Baba:

— Olamaz diye bir şey yok. Sen şimdi bu zaman diliminde değilsin. Ben seni o zaman dilimine geçirdim, der.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
MesajGönderilme zamanı: 08 Tem 2011, 23:28 
Çevrimdışı
Saygın Üye
Saygın Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 350
Zerdüşt'ün etrafındaki ulu ihtiyarlar:
- Allah mübarek etsin, Allah mübarek etsin! dediler.
Huzurdan çıktım.
Alnımdaki yeşil çizgiyi gören kalabalık büyük bir hürmetle safları açıp bana yol vermekteydi. Çadırın kapısında, yanıma refakatçi olarak verilen rehberin yardımıyla, mey¬danda hazır bekleyen atlara bindik. Doğuda görülen zümrüt tepelere doğru hareket ettik.
Birkaç saatlik yolculuktan sonra bir kervansaraya ulaştık.
Günün kalan kısmını orada geçirdik.
Ertesi gün sabahleyin uyandırıldık.
Rehberim beni bir odaya götürerek dedi ki:
- Çok büyük bir savaşa girmek üzeresin.
Kılıç, kalkan, gürz gibi savaş âletlerini kullanmakta maharetin var mı?
Bir deneyelim.
Bu oda türlü türlü silâhlarla doluydu.
Rehberim bana bir zırh giydirdi. Elime bir gürz almamı işaret etti.
Ben kendimde büyük bir kuvvet ve maharet hissediyordum.
Gürz ve kılıç kullanmada rehberimin takdirini kazandım.
Orada bulunan silâhların en iyilerinden birer takım aldıktan sonra kanatlı atlarımıza bindik.
Ak¬şama kadar uçtuktan sonra yüksek bir dağın eteklerine vardık.
Dağ o kadar yüksekti ki tepesi görülmüyordu.
Sanki tepesi gökleri yarmış, uçsuz bucaksız yükseklerde kaybolmuştu.
Rehberime bu dağın adını sordum.
- Fark dağı, dedi.
O geceyi dağın eteklerinde geçirdik.
Güneşin doğusuyla birlikte atlarımıza bindik.
Bu kez, dağın tepesine doğru uçuyorduk.
Atlarımız hayal bile edilemeyecek kadar hızlıydı.
So¬nunda dağın tepesine vardık.
Buradaki manzara, hiç kimsenin görmediği, görmeyi de hayal edemeyeceği türden bir manzaraydı. Meydan dünya kadar genişti.
Bu meydanın sol tarafında bulunanlar, karanlık gecelere aydınlık dedirtecek kadar karan¬lıktı.
Sağda bulunanlar ise ışığı sönük bırakacak kadar parlaktı.
Gözlerimiz, akıl sır ermez bir şekilde, bu ışığa dayanabildiği gibi, o cehennemi karanlığı da sanki aydınlıkmış gibi görebiliyordu.
Mahşer meydanını andıran bu yerde sayısız insan toplanmıştı.
Bunların bir kısmı sağda, yani aydınlık denizinde; diğer bir kısmı solda, yani karanlık deryasında bulunmaktaydı.
Meydanın ortası boştu.
Bu boşluğun iki ucunda, iki taht kurulmuştu.
Aydınlık taraftaki tahtın üzerinde Hürmüz oturmakta, o güzel yüzünden çıkan parıltılar o müthiş aydınlığa rağmen farkedilmekteydi.
Karanlık tarafta bulunanın üzerinde en korkunç mahlûktan daha korkunç, en çirkin cadıdan daha çirkin Ehrimen oturmaktaydı.
Fakat bir de bu tahtların üstünde, gökte asılı gibi duran bir taht vardı ki onların azametini solda sıfır bırakıyordu.
Biz meydana vardığımız vakit doğruca Hürmüz tarafına geç¬tik.
Biraz sonra meydanda müthiş bir gürültü patlak verdi.
Her ağızdan:
- Bakın, bakın! Allah'ın emri yere indi, sözleri çıkıyordu.
Gökyüzünde asılı duran tahtın üstünde, insanın hayal edebileceği bütün güzellikleri kendinde toplamış ayakta duruyor ve elinde bir küre tutuyordu.
Bu kürenin doğusu aydınlık, batısı karanlıktı.
Aydınlık ile karanlık arasında öyle bir denge vardı ki, ne aydınlık karanlığa, ne de karanlık aydınlığa karışıyordu.
Sağ taraftaki kalabalık:
- Ya Rabbî!
Ya Rabbî!
Karanlıkları kaldır, diye bağırdılar.
Sol taraftakiler ise:
- Ey karanlık!
Gücünü göster, diye bağırıp çağırıyordu.
Mucizevî bir şekilde, uzak ve yakın her kulağa gelebilen tatlı
bir sesle nur yüzlü peri şöyle dedi:
- Bu meydan, adalet ve imtihan meydanıdır.
Bunun üzerine herkes derin bir sessizliğe gömüldü.
Her iki taraf da kendinden geçercesine dua etmeye başladı.
Her iki tarafa da büyük bir sessizlik hakim olmuştu.
O sırada Hürmüz ayağa kalkıp şöyle bir konuşma yaptı:
- Ey insanoğlu!
Allah sizi kendi gibi nur olasınız diye yarattı.
Sizi bütün yaratıklara üstün kıldı.
Size her türlü nimeti ihsan etti.
Fakat sizi, nur iken karanlıklarla karıştırdı, ruh iken cesetle birleştirdi.
Bunu, sevmediği karanlıkları, sevdiği aydınlık ile ortadan kaldırasınız diye yaptı.
Ey insanoğlu!
Nur benim.
Bana gelin, benim olun.
Ben olun. Nurun gereği olan güzel huylarla ahlâklanın.
Allah'ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçının.
Başkalarını nefsinize tercih edin.
Kin, kıskançlık, nifak, hiddet, düşmanlık, hırs ve haset gibi karanlığa özgü sıfatlardan kurtulun.
Her durumda Allah'a şükredin.
Verdiklerine kanaat edin.
Kısacası bu imtihan dünyasından nur olarak ayrılın ki, nurlar âlemi sonsuza dek karargâhınız olsun.
Hürmüz oturdu.
Ehrimen ayağa kalktı.
Şöyle bir konuşma yaptı:
- Ey insanoğlu!
Uyanık olun.
Yaratılışınızın gereklerini iyice düşünün.
Şairane sözlere uyup da ömrünüzü heba etmeyin.
Gülün, eğlenin, hayattan zevk alın.
Yiyin, için.
İyice bilin ki, bu dünyada insanın yalnızca iki amacı vardır. Gerisi yalandır.
Bunların birincisi kibir, ikincisi şehvettir.
Bu iki amaca insanı sevke-den benliktir.
Bu iki amaca ulaşmaya çalışın.
Nefsinizi herşeye tercih edin.
Basit bir zevkiniz için binlerce insanı harcamaktan çekinmeyin.
Yaratılışınızın icabı budur.
Doğanın yasası da budur: Küçük kuşlar böcekleri, büyük kuşlar küçük kuşları yiyor.
Bü¬yük kuşları da açlık ve soğuk mahvediyor.
Bir böcek tohumları yiyor.
Onu da başka bir hayvan yiyor.
O hayvanı da bir diğeri yutuyor.
Bir koyun otları yiyor, siz de koyunu yiyorsunuz.
Bu âlem herşeyin birbirini yemesi ve yok etmesi için kurulmuştur.
Herşey birbirinin düşmanıdır.
Başkalarının keskin dişlerine yem olmaktan kurtulanları da birgün "ölüm" denen korkunç yaratık yutuyor.
İşte gerçek budur.
Palavralara inanmayın.
Benliğinizden başka varlık, zevkinizden başka amaç tanımayın.
Bunun üzerine Hürmüz yavaşça ayağa kalktı:
- Ey insanlar!
Ehrimen denilen alçağı, kovulmuş şeytanı din¬lemeyin.
Söyledikleri yalandır.
Gerçek kulluk, kibir denilen yalancı zevke oranla büyük ve gerçek bir zevktir.
Nice manevî zevkler vardır ki, şehvet onların yanında tiksinilecek bir şey gibi kalır.
Ehrimen'in dediği nefs, hayvanlara özgü bir içgüdüdür.
İn¬san nefsi, ahlâkî kurallara göre düzenlenmelidir.
İnsan, doğa bahçesinde yetişmiş güzel bir çiçektir.
Fakat akıl denilen büyüleyici bir koku ile diğer çiçeklerden ayrılır.
Hayvanlar âleminde geçerli olan kanunların çoğu insana uyarlanmış ve saptırılmıştır.
Bunla¬ra kulak asmayın! dedi.
Bu defa Ehrimen öfkeyle söze başladı:
- Hürmüz yalan söylüyor.
Sizi, birtakım uyduruk kanunların, hayalî kaidelerin esiri, acizlik ve itaatte en aşağı hayvanlardan daha aşağı yapmak istiyor.
Zaten üçbeş günlük zevkiniz var, sizi bundan da alıkoymak istiyor.
Dinlemeyin! Allah'ın dalkavuğu olan Hürmüz'ü dinlemeyin! dedi.
Her ikisi de birbirini yalanlamaya devam etti.
Sonunda birbirine saldıracak kadar ileri gittiler.
O sırada, onların üstündeki tahtta oturan peri elindeki küreyi uzatarak:
- Henüz sıra size gelmedi.
Boşuna uğraşmayın.
Çarpışma size tâbi olanlar arasında olacaktır, dedi.
Bunun üzerine Hürmüz:
- Beni seven meydana çıksın, dedi.
Aynı sözü Ehrimen de söyledi.
O sırada ben de, sağ taraftaki savaşçılara katıldım.
Geceyi orada geçirdik.
Çok güzel ikram ve hürmet gördük.
Ertesi sabah erkenden dümbelekler ve davullar çalınmaya başladı.
Ehrimen taraftarı bir er meydana çıktı, kendisiyle çarpışacak bir er istedi.
Bizim taraftan biri karşısına çıktı.
Bu şekilde, on gün boyunca iki taraftan yirmi kadar savaşçı ortaya çıkıp, bir¬biriyle savaştı.
Bazen Ehrimen tarafı, bazen de bizim taraf galip geliyordu.
Çarpışma hergün devam ediyordu.
Böylece her iki taraftan da birçok insan öldü.
Yedinci gün, bizim taraftan çıkan bir savaşçı akşama kadar kim karşısına çıktıysa yendi.
Ehrimen tarafından yirmi kişiyi öldürdü.
Bizimkilerin sevincine diyecek yoktu.
Ehrimen'in çıkardığı savaşçıların birer birer yere serildiği görüldüğü zaman bizim tarafta zafer davulları çalmıyor, sesler göklere çıkıyordu: "Allah bereketini artırsın!"
O gece bizim tarafın casusları ertesi gün, bugüne kadar hiç yenilmemiş bir savaşçının meydana çıkacağını haber verdi.
Herkes telâş içindeydi.
Rehberimle beraber casuslardan birinin çadırına gittik.
Casusla uzun uzadıya sohbet ettik.
Ertesi gün meydana çıkacak Ehrimen taraftarı savaşçının adının "Nifak" olduğunu öğ¬rendik. İşin garip tarafı Nifak denen bu şeytan kıyamete kadar yaşamaya mahkummuş.
Onu öldürmek mümkün değilmiş.
Herkeste görülen telâşın sebebi buymuş.
Ben de son derece meraklandım.
Sabaha kadar rüyamda garip çarpışmalar gördüm.
Ertesi sabah kös ve dümbelekler çalınmaya başlayınca Nifak meydana çıktı.
Heybetli bir görünüşü vardı.
Baştan ayağa çelik zırhlara bürünmüş, iri bir ata binmişti.
Meydanda atını oynatarak:
- Kendine güvenen bir yiğit yok mu?
Ben öyle bir savaşçıyım ki, keskin kılıcım, zırhlara bürünmüş nice kafaları koparmıştır.
Ben öyle bir yiğidim ki, sivri okum nice göğüsleri delmiştir.
Var mı benim karşıma çıkacak?
Canından bezmiş, dünyasına küsmüş kim varsa çıksın ortaya!.,
diye meydan okudu.
Nifak'ın eline düşenin naneyi yiyeceğini herkes biliyordu.
Bu¬na rağmen, Hürmüz'e sadık bir savaşçı ortaya çıktı.
Bir saniye sonra yere serildi.
Daha sonra otuz kişi sırayla ortaya çıktı.
Otu¬zu da öldürüldü. Nifak üç gün meydanda kaldı.
Bu üç günün herbirinde otuz-kırk kişiyi öldürerek büyük bir zafer kazandı.
Dördüncü gece bizim tarafta büyük hazırlıklar görülüyordu.
Herkesin yüzündeki hüzün gitmiş, yerine ümit ışığı gelmişti.
Rehberime bunun sebebini sordum.
Bana:
- Yarın Hürmüz'ün en gözde kullarından ve en çok sevdikle¬rinden biri olan Muhabbet adlı yiğit çıkacak meydana.
Bu lânetli Nifak'a ondan başkasının galip gelemeyeceği anlaşıldı.
Bu gece Hürmüz'ün vezirlerinden biri olan Salah gelip bir konuşma yapa¬cak, dedi.
Gece yarısı Salah denilen yaşlı zat geldi.
Hak ve hakikat için herkesi canını feda etmeye çağırdı.
Sonunda dokunaklı bir dua okudu. Ertesi sabah Nifak adlı şeytan ortaya çıktı.
Sinsi sinsi gülerek:
- Bugün canından bezmiş kimse yok mu?
Meydan niçin boş?
Kendini yiğit zannedenler nerede? diye bağırdı.
Hürmüz taraftarlarının tekbirleri arasında Muhabbet meydana çıktı.
Nifak adlı şeytan Muhabbet adlı yiğidi görünce, gözleri öfkeden kan çanağına döndü.
- Üç gündür seni bekliyorum.
Nihayet gelebildin.
Gebermeye hazır ol! dedi.
Muhabbet etkileyici bir nâra attı.
- Beni bilen bilir.
Bilmeyen öğrensin ki ben Muhabbet yiğidim.
Arslan gibi pençelerim yürekleri parça parça eder, iri pazularım kafaları koparır.
Ey Nifak! Sen de gayet iyi bilirsin ki ben ne zaman meydana çıksam seni tepelerim.
Yeter artık ettiklerin. Gebermeye hazır ol! dedi.
Nifak:
- Doğru, daha önce beni yendin.
Fakat bu sefer senin canını okuyacağım, dedi.
Muhabbet ise:
- Bunu aklından bile geçirme.
Muhabbet her zaman Nifaka galip gelecektir, diye karşılık verdi.
Sonra her ikisi de birbirine hücum etti.
Kılıçlar kalkanlara çarptıkça ateşler çıkıyordu.
Akşama kadar dövüştüler ama birbirini yenemediler.
Ertesi gün, büyük bir azim ve kararlılıkla yine birbirine hücum ettiler.
Fakat yine üstünlük sağlayamadılar.
Üçüncü gün, güneş tam tepedeyken Muhabbet bir arslan gibi ileri atılıp, bir vuruşta Nifak'ı yere serdi. Bunun üzerine Hürmüz taraftarlarının sevinç çığlıkları semaya ulaştı.
Ehrimen taraftarlarının öfkesi âlemi titretti.
O gün Muhabbet yiğit akşama kadar otuz kişiyi daha tepeledi.
Tam yedi gün, cenk meydanında karşısına çıkanların anasını ağlattı.
Yedinci günün gecesi, casuslarımızdan, ertesi gün Ehrimen tarafından, çok meşhur bir savaşçının meydana çıkarılacağını öğrendik.
Güneşin doğusuyla birlikte sol taraftan bir gürültüdür koptu.
Bu kez meydana çıkan Ehrimenli, çok uzun boylu, çok heybetli, dev gibi birisiydi.
Sarı bir deveye binmişti.
Elinde insan kafası büyüklüğünde bir gürz vardı. Meydanda bir tur attı.
- Ey Hürmüz Taraftarları!
Hanginiz karşıma çıkacak?
Bana Gazap Pehlivan derler.
Şimdiye kadar, karşıma çıkıp da canlı kalan çok azdır, dedi.
O gün karşısına Muhabbet çıktı.
Kahramanca savaştı.
Fakat üçüncü gün, ikindi vaktinde Gazap Pehlivan bir gürz darbesiyle onu yere serdi.
Henüz ölmemişken, dişleriyle vücudunu paramparça etti.
Kalbini çıkarıp Ehrimen'in önüne attı.
- En büyük düşmanlarımızdan biri olan Muhabbetin kalbi işte ayaklarınızın altında, onu bir güzel çiğneyin! dedi.
Bu dehşet verici manzara, bu feci ölüm karşısında içimiz kan ağlıyordu.
Ehrimen taraftarları ise sevinçten uçuyordu.
Temaşa Bayramı denilen bu garip bayram başlayalı tam otuz sekiz gün olmuştu.
Gazap'ı, bizim taraftan henüz mağlup eden ol¬mamış, Hürmüz ile Ehrimen'in tahtının üstündeki tahtta bulunan meçhul kişinin elindeki kürenin sağ tarafını karanlık kaplamaya başlamıştı.
Ehrimen tarafı galip gelmek üzereydi.
Hürmüz'ün ve¬ziri Salah yanımıza geldi.
Gazap'ı ancak Hikmet Pehlivan'ın öldü¬rebileceğini söyledi.
Hürmüz'ün, ertesi gün, onun meydana çık¬masını emrettiğini dile getirdi.
Bayramın bitmesine iki gün kal¬mıştı.
Hikmet Pehlivan'ın galip gelmesi için dua etmemiz istendi.
Çadırımıza döndüğümüzde rehberim gayet ciddî bir tavırla:
- Hikmet Pehlivan'ın kim olduğunu biliyor musun? dedi.
- Hayır.
- O sensin. Bu gece, uyku zamanı değildir.
Yarın Gazap ile çar¬pışacaksın.
Geceyi ibadetle ve kılıç talimiyle geçireceğiz.
Hayretimden donakaldım.
Bana bu kadar önemli bir görev ve¬rileceğini aklımın ucundan bile geçirmemiştim. İsmimin Hikmet Pehlivan olduğunu da bilmiyordum.
Ancak, böyle mukaddes bir dava uğrunda, Gazap gibi büyük bir düşmanla çarpışacağım için, kendimde büyük bir azim ve güç hissetmeye başladım.
Kendimin, dolayısıyla da bu mukaddes davanın yenik düşme¬mesi için sabaha kadar Allah'a dua ettim. Bu arada rehberim bana vuruş teknikleri öğretti.
Sabah namazı vaktinde zırhımı giydim.
Rehberim belime bir kemer taktı.
Alnımdan öptü ve gözyaşları içinde benim için dua etti: Güneşin doğusuyla birlikte atıma bin¬dim. Gazap ortaya çıktı.
Ben de karşısına dikildim. İsmimi sordu:
- Hikmet Pehlivan, dedim.
Bana:
- Behey zavallı!
Senin gibi mazlum ve kendi hâlinde bir salak, benim gibi kükremiş bir arslanla çarpışabilir mi?
Haydi, defol git!
Sen zararsız bir bunaksın.
Senin kanını dökmek bana yakışmaz, dedi.
Ben de cevaben:
- Beni alt edeceğini hiç sanmıyorum.
Acaba zirzopluğuna mı güveniyorsun?
Bilmez misin ki, ben seni yenemeyecek durumda olsaydım karşına çıkarılır mıydım?
Haydi, kes tantanayı.
Geber¬meye hazır ol! dedim.
Gazap bu konuşmama çok kızdı:
- Vay! Kafayı bulmuşsun sen galiba.
Saçmalıyorsun.
Haydi öy¬leyse!., dedi ve üzerime hücum etti.ı
Bu heybetli devin öldürücü darbelerinden kurtulmak için çok çevik olmak zorundaydım.
O kadar azimliydim ki, sanki kuş gi¬bi uçuyordum.
Akşama kadar uğraştık.
Bana bir darbe bile isabet ettiremedi.
Ancak ben de ona birşey yapamadım.
Akşamleyin bi¬raz dinlendikten sonra geceyi dua ederek geçirdim.
Sabaha karşı rehberim bana bazı talimatlar verdi.
Güneşin doğusuyla birlikte meydana çıktım.
Gazap öfkeden köpürüyordu.
Etrafımda fırıldak gibi dönerek:
- Dün elimden kurtuldun.
Fakat bugün kurtulamayacaksın, dedi.
Saldırma pozisyonu aldı.
O sırada ben, rehberimin öğrettiği taktik icabı:
- Aman Allahım! Kafandaki de ne? dedim.
Bunun üzerine elini başına götürdü.
Ben o an, zırhsız olan koltuğunun altından kalbine doğru kılıcımı sapladım.
Gazap korkunç bir çığlık atarak yere düştü.
Ağzından kan gelmeye baş¬ladı.
Ehrimen taraftarlarının öfkeli çığlıkları göklere çıkıyordu.
- Hikmet, Gazap'ı hileyle öldürdü, diyorlardı.
Meçhul perinin elindeki küre baştan başa nur olmaya başladı.
Bizimkilerin sevinç çığlıkları dünyayı kapladı.
O gün öyleye ka¬dar birçok Ehrimenliyi tepeledim.
Fakat öğle üzeri karşıma peçe¬li bir pehlivan çıktı.
Beyaz bir file binmiş olan bu pehlivanın ortaya çıkmasıyla Eh¬rimen'in yüzünde hınzırca bir gülümseme belirdi.
Hürmüz buna son derece üzüldü.
Meçhul periye seslenerek:
- Efendim!
Amacın nuru yok etmek mi?
Merhamet!..
Merha¬met!..
Merhamet! dedi.
Meçhul Peri:
- Bu, Ehrimen'in hakkıdır.
Ne yapalım. İstediğini çıkarır, ce¬vabını verdi.
Ehrimen gülüyordu.
Hürmüz üzüntüyle boynunu büktü.
- Emir senindir, dedi.
Yenileceğime işaret eden bu konuşmayı herkes gibi ben de du¬yuyordum.
File binmiş olan pehlivan mağrur bir şekilde meyda¬nı dolaştı.
Gök gürültüsünü andıran bir nâra attı.
- Ey benim gücümü inkâr eden gafiller!
İyi bilin ki ben pehli¬vanlar pehlivanı, yiğitler yiğidi Nefs-i Emmare'yim. Şimdiye ka¬dar yenemediğim hiç kimse olmadı.
Beşbin değişik şekle girerim ben. Bin türlü silâhım vardır.
(Bana dönerek) Ey miskin Hikmet!
Gel kendi rızanla teslim ol!
Seni hizmetçi olarak kullanayım.
Sen aptal ve aciz bir mahlûksun.
Benim gözümde bir sinek kadar de¬ğerin yok.
Fakat nedense seni severim.
Çünkü senin bana hizme¬tin dokundu.
Haydi, teslim ol da kurtul! dedi.
Cesaretimi toplayarak, bu teklifi kabul etmedim.
Bunun üzerine:
- Ey Hikmet! Bendeki şu silâhlara bak.
Rehberinin sana öğret¬tiği alçakgönüllülük, ilim, kanaat, ihtiyat, ağırbaşlılık, sabır ve hile numaralarını başkaları gibi yutmam ben.
Onların herbirine karşı kin, hiddet, düşmanlık, nefret, şehvet gibi bir sürü numara var bende.
Gel, kendine yazık etme! dedi. Yine yanaşmadım.
- A zavallı!
Ne düşünüp duruyorsun.
Senin vuruşların beni et¬kilemez.
Seni bir saniyede mahvederim.
Bu benim için bir çocuk oyuncağı, dedi.
Yine reddettim.
Bunun üzerine çarpışma başladı.
Ben bildiğim numaraların hepsini yaptım.
Hiçbir etkisi olmadı.
Nefsi Emmare beni adam yerine koymuyor, hâlime gülüyordu.
Nihayet "Güç¬lü Azim" adındaki bildiğim en son öldürücü vuruşu yapmaya ka¬rar verdim.
Emmare'nin sol tarafına geçtim.
Vurmaya uygun bir pozisyon aramaya başladım.
Emmare davayı çaktı.
- Ya! Demek beni öldürmek istiyorsun.
Dur öyleyse! dedi.
Tam kılıcı böğrüne sokacağım sırada yüzündeki perdeyi kaldırdı.
Hayal bile edilemeyecek bir güzellik gözlerimi kamaştırdı.
Kılıç elimden düştü.
Emmare beni kemerimden tutup, filin üzerine al¬dı.
Ve, Ehrimen'in huzuruna götürdü.
- Ey Ehrimen!
Hikmet'i öldürmedim.
Esir aldım.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
MesajGönderilme zamanı: 29 Ara 2012, 21:41 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 26 Mar 2012, 07:37
Mesajlar: 27
Resim

Ey zavallı ziyaretçi!
Yürü! Durma, yürü! Yürü, kendi aslına kavuş.
Kemalin dereceleri bunlardır.
Geçici süs ve gösterişi terk edip, yürü ki Allah’a kavuşma kadehinden içesin.
Yürü ki, yokluk meydanında Allah’ın kudretini ve sıRRını göresin.


Filibeli Ahmet Hilmi

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 15 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 16 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
Powered by phpBB® Forum Software © phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye