Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 17 Ara 2018, 08:41

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 15 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: MuhaMMedî MELÂMet NEdir?.
MesajGönderilme zamanı: 01 Şub 2016, 11:53 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim MeLÂMet..

MeLÂMî KİM?.
MeLÂMet NE?!.


MeLÂMîLer TEKi ->İhvÂNim
ELiF-LÂM-MîM NE ki İhvÂNim
->SAĞa-SOLa SALLama HİÇç
MeLÂMet NE?!. DE ki İhvÂNim!.


ZEVK 7438

MELÂNettEN ->MELÂMete.. MELÂMettEN ->SELÂMete
MuhaMMedî GAYRetKEŞLik >MERHAMettEN MuHABBete
İZÂFî ->İĞRetî ->GELGEÇ.. ->ÖLÜMLü ->şU İNsÂN ÖMRü
“BİR YEL Esmiş!.” gibi GEÇer!. ->BÜRÜNMEZse MELÂMete!.


01.02.16 07:28
brsbrsmd..TemENyERiköprsü..



Resim



“ÖZden SÖZe KeLÂM et!.” >Ne?
“SıRR-ı SIFIR SeLÂM et!.” ->Ne?
->ANLAt BİZe -->KUL İHVÂNim!
->MELÂMî KİM?. ->MeLÂMet Ne?.


*

MeLÂMet >ÜRyÂN GEZdirir
YÜREĞin >pÜRyÂN GEZdirir
“Dost!” DİyenLer TAŞa Tutar
GÖZLerin ->GİRyÂN GEZdirir!.


*

MeLÂMet ->AŞKın URÛCu
SEVenLere ->AŞK ORUCu
BİZ BİRİZin >KÖRdüğümü
MeLÂMî ->SeBeB->SONUCu!.


*

MeLÂMet ->ALLAH AŞKıdır
MuhaMMedî >Mest MEŞKidir
->MeLÂMî YüReĞi ->VirÂNn
CÂN CEyLÂNLarın KÖŞKüdür
!.

*

MeLÂMet >çARK-ı ÇİLEdir
NE SÖYLesek ->NâFiLedir
LEYLÂ’nın YÜreği MecNÛN
SEVEN-SEVİLEN->BİLEDİR!.


*
KuL İhvÂNim MeLÂMî Dost
>SıRR-ı SıFıR SeLÂMî Dost
MeSt-i MeVLÂ MuHaMMedî
DİRİ Kur'ÂN >KeLÂMî Dost!.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MELÂMet NEdir..
MesajGönderilme zamanı: 01 Şub 2016, 15:39 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Haz 2012, 11:01
Mesajlar: 1002
Konum: Cümle; Âlem... ÖzNe; Aşk... Yüklem; Kulluk..
Resim

MeLÂMet akid Elest’te,
SorAN ile aYN-ı seste,
“Elestu bi rabbikum” a,
“Galû Belâ” > Buyrun test’e…

“Lâ ilâhe” âleminde,
Hayy olup Hayyat deminde,
Nefs denen kaygan zeminde,
KiMin bu AŞK denen beste…

"ELiF – LâM – MîM" BiR’ den BiN’ e,
BiN’ ini BiR eyle yine,
Her ŞeYin ver SeVDiĞine,
“İllâ Allah” her nefeste.

LâM eyle ki MîM LüTFu’ nu,
AşiKâR ELiF’ in KûN’ u,
BaŞKa’ ları bilmez bunu,
ÖZ’ ünün ÖZ’ ünden iste…


HâLimce…
01.02.2016 – 14:34

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MELÂMet NEdir..
MesajGönderilme zamanı: 04 Şub 2016, 09:14 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
Resim

MeLÂMet Ne?. >MeLÂMî KiM?
CÂNda>CÂNÂN CihÂNda CiM!
“OLÂN”ı ->OLdurAN ->ALLAH
CÜMLe NÛRuLLAH>NÛR-u MîM!.


*

MeLÂMet CÂN KUŞ KaNatı
MeLÂMet >SEVeN SAN’Atı
MeLÂMet ->AŞKın KıtMÎRi
MeLÂMet ->AŞKın KIRAtı!.

*

MeLÂMet >AŞKın CÂNEVi
MeLÂMet ->ATEŞ ->ALEVi
MeLÂMet >KUL İhvÂNimin
ÜZme!ÜZÜLme!SEViL!SEVi!.


*

MeLÂMet SEVd SELidir
MeLÂMet SEhER YELidir
EL ELe EL ReSûLULLAHa
MeLÂMet >ALLAH ELidir!.


*

MeLÂMet TEKe TEKtedir
ÇİLLesÎni ÇEKMEK-tedir
sÖZe GELmez!
sAZa GELmez!
GÖNüL GİZi GERÇEKtedir!.


04.02.16 08:08
brsbrsmd..tktktrstrkümüz…

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MELÂMet NEdir..
MesajGönderilme zamanı: 21 Nis 2018, 01:09 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
Resim



MuhaMMedî MeLÂMî

LeYyLÂ’ya MecNÛN Mest BİZde
YEDuLLAH-a ÂB-ı dest BİZde
MaHŞer BİZde ELESt BİZde
=>MuhaMMedî MeLÂMette!.


Resim

YaLan DÜNya=>VARı=>YOKta
TEKLiK TEVHiD=>Yokta-ÇOKta
“YÂR YAYı”nın=>AŞKı =>OKta
=>>MuhaMMedî=>MeLÂMette!.


Resim

ParmakLa Yüzüksün=>DIŞtan İLE-sin
CÂDNda CÂNÂN ET-Tırnaksın bİLE-sin
=>CEVR-i CihÂNında =>Çark-ı ÇİLE-sin
RAHMet YAĞmuru EDer=>ELER MeLÂMi!.


Resim

TEKe TEKte =>TEK BAŞIyLa Bir Ömür
ZeHiR ZEMZeM>AŞK AŞIyLa Bir Ömür
DAMLa DAMLa GÖZ YAŞIyLa Bir Ömür
MÂSiVÂ MeRMeRin =>DELER MeLÂMi!.


Resim

GEÇmiş-GELeceği=>Şu ÂNın hASLı
FiiLin =>FÂİLi =>ALLAHtır =>ASLı
NEBîYYü’L-ÜMMîdir =>ANAsı fASLı
MuhaBBet KUZUsu MELER MeLÂMi!.


Resim

hER NEFes ki =>YuSeBBihu SÛRudur
hER SÎNE ki=>TEVHiDuLLAH TÛRudur
KüLLîŞEYyi=>YÜce ALLAH’ın NÛRudur
ŞEYtÂN’ın MüSLümÂN DİLER MeLÂMi!.


Resim

ENALLAH’ı MutLak =>NaHNu KABULu
=>GÜNEŞLe IŞIğı =>RABBBıyLa KULu
KIRATın dÖRT NALı =>KITMÎRin ÇULu
=>İHvÂNime BAKar=>GÜLER MeLÂMi!.


11.01.17 01:11
brsbrs..tktktrstkkmdtkLik…

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MuhaMMedî MELÂMet NEdir?.
MesajGönderilme zamanı: 02 May 2018, 12:51 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
Resim

HALiFe->ŞEYtÂN-MELeğe
VAR-YOKum SOKtu ELeğe
GÖZümden HASsret ELetti
NE DEyim=>DÖNen FELeğe!.

GÜLüm YÂRim BÜLBÜLü bEN
ZÂT’ına =>TEVHİD TÜLü bEN
YAKan YÂRim>YANan YÂRim
DUMANı YÂRim =>KÜLü bEN!.


HAYy GÜLüm!.


GURBet ELLerinde>KOYup Gİttiğin
SEVen YÜREğimi ==>OYup Gİttiğin
BİZ BİR-İZ SIRRımız SOYup Gİttiğin
KENdi KaDERime=>DARILdım GÜLüm!.


Resim

DÖRt DAĞın KUŞuydum BUYRuLdum GÜLüm
“BEN”Lik ELBİSemden =>SIYRıLdım GÜLüm
DÖRt BAŞım>DÖRt BEDEN AYRıLdım GÜLüm
“TEVHİD TEKNESİ”nde =>KARILdım GÜLüm!.


Resim

YEmesiz İÇmesiz =>AŞK ORUCUnda
MuhaBBet Mİ’RÂCı RÜCÛ-URUCunda
TEKe TEK TEKKEmde=>İĞNE UCunda
ES SABÛR SIRRı-na SARILdım GÜLüm!.


Resim

BİZ BİR-İZ RABBımLa HAYy HANÇEREmde
=>ARZdan =>ARŞın AŞı AŞK TENCEREmde
=>SEHER SEYRi SEN-siz CÂN PENCEREmde
“YALNIZ YILDIZLar”a==>KIRILdım GÜLüm!.


Resim

HALLAC OLdum->İHVÂNimi ÜZDÜLer
NESİMîydim İNCE ELEKten SÜZDÜLer
“HAMADANî” İLe=>DERİM YÜZDÜLer
YÛNUS EMRE OLdum FETvâ DÜZDÜLer
SIRR-ı SIFIRımda =>SIRILdım GÜLüm!.


01.05.18 01:02
brsbrsm.. tktktrstkkmdylnzLıkkberatkandiLimizz..


ÖZden SÖZe.. ASLın>fASLı
NÂZ NiYÂZdır Sİtem DEğiL!.
HÂL-i HAZIR HÂLin=>hASLı
=>EğiL =>KuL İhvÂNim EğiL!.



Resim

İLahî AŞK ÂLEMinde İNANÇLarının BEDELini CÂNLarıyLa ÖDEyen
MuhaMMMedî MeLÂMetin dÖRt ATLısı DEdiğim:


HALLAC-ı MANSUR kaddesallahu sırrahu.. ö. 26 Mart 922
AYNu’L- KUDÂT el HEMEDÂNÎ kaddesallahu sırrahu.. ö. 7 Mayıs 1131
YÛNUS EMRE kaddesallahu sırrahu.. ö. 1321
SEYYİD NESİMÎ kaddesallahu sırrahu.. ö. 1418…



HALLAC-ı MANSUR kaddesallahu sırrahu..:

Hallac-ı Mansur, asıl adı ebu’l-Mugîs el-Hüseyin bin Mansur el-HALLAC.. d. 858, Tur, Fars, İran - ö. 26 Mart 922, Bağdat..

Asıl adı Hüseyin bin Mansur’dur. Hallac denilmesinin sebebi şudur: Bir gün, arkadaşı olan bir hallacın dükkanına girdi. Bir işinin görülebilmesi için onun yardımını ricâ etti. Fakat hallacın gittiği yerden dönüşü biraz uzun sürdü. Geldiğinde: "Ya Hüseyin, senin için bugün işimden oldum" diye söylendi. Hallac-ı Mansur onun endişeli hâline bakarak gülümsedi: "Üzülme senin işini de biz halledelim" diyerek parmaklarını pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. O anda henüz atılmamış pamuk yığınları harekete geçti. Kaşla göz arasında, tel tel saf pamuk bir tarafa, kirli ve süprüntü kısmı ise diğer tarafa ayrıldı. Hallac şaşırıp kalmıştı. Olay kısa zamanda halk arasında yayıldı. Bundan sonra da ona “Hallac-ı Mansur” dendi.

Görüşleri ve yaşamıyla tartışmalı değerlendirmelere konu olan ünlü mutasavvıf. Kişiliğiyle pek çok Müslümanın deneyimlerini, ülkü ve özlemlerini dile getirdiği için kimilerinde hayranlık, kimilerinde öfke uyandıran yaşamı ve ölümü İslam tarihinin en çok sözü edilen öykülerinden biridir. Baba mesleğinden dolayı Hallac (pamuk atıcısı) adıyla tanınır. Ayrıca “manevî sırları Hallac pamuğu gibi attığı” benzetmesiyle “Hallac-ı Esrâr” olarak da anılır. Hallac-ı Mansur’a dayandırılan tasavvuf öğretisi de “Hallacîyye” adıyla bilinir..

İnanışa göre Zerdüşt dinine bağlı olan büyükbabası, sahabilerden Ebu Eyüb’ün soyundan geliyordu; babası sonradan Müslüman olmuştu. Hallac, İran’daki mezheb çatışmaları nedeniyle genç yaşta Tur’dan ayrılarak, Arap kültürünün önemli merkezlerinden biri olan Vasıt’a, ardından Tuster’e gitti. Bu yaşlarda tasavvufa yöneldi. Tuster’de ünlü mutasavvıflardan Sehl bin Abdullah et-Tusterî’ye bağlandı ve onunla Basra’ya gitti. Daha sonra Bağdat’a geçerek Amr bin Osman el-Mekkî’ye bağlandı; bu sırada ünlü mutasavvıf Ebu Yakub el-Akta’nın kızıyla evlendi. Hallac, Bağdat’ta Cüneyd-i Bağdadî’yle tanıştı ve ondan hırka giydi. Ne var ki coşkun kişiliği nedeniyle aralarında çıkan anlaşmazlıktan dolayı kısa sürede Cüneyd’den de ayrıldı.
İlk haccından (896) sonra Bağdat şeyhleriyle bütün ilişkisini keserek Tuster’e gitti. Dört yıl boyunca katı bir çile yaşamı sürdürdü. Sufî hırkasını çıkardı; halk arasına karıştı. Fars, Huzistan ve Horasan’da halkı yazıları ve konuşmalarıyla Tanrı aşkına çağırmaya başladı, çevresinde çok sayıda mürid topladı. Bu dönemde hadis ve fıkıh bilginleriyle ilişkileri gitgide bozuldu.
İkinci haccından (905) sonra denize açılarak İslam’ı yaymak amacıyla Hindistan ve Türkistan’a gitti, Çin sınırlarına kadar dolaştı. Onun bu gezisi sırasında İslam dinine kazandığı Müslümanlar daha sonra “Mansurî” olarak anıldı. Daha sonra üçüncü kez hacca giden Hallac, Hicaz’da geçirdiği iki yılın ardından Bağdat’a döndü ve buraya yerleşti (y. 908). Son haccı sırasında tam bir kendinden geçme durumuna girdi. Ünlü “Ene’l- HAKk.: Ben HAKk’ım) sözünü bir vecd anında bu dönemde söylediği anlatılır.


İDÂMı-ÖLÜMü.:


Hallac’ın tutuklanmasının ve korkunç biçimde öldürülmesinin koşullarını, yaşadığı ve ürün verdiği ortamın yoğun toplumsal, ekonomik, siyasal ve dinsel gerilimleri hazırladı. Hallac’ın görüşleri ve etkinlikleri gerek devlet yöneticileri, gerek din yetkilileri tarafından kuşkuyla karşılanıyordu. Kaldı ki yeni biçimlenen tasavvuf öğretileri ve uygulamaları İslamın fıkıh ve kelâm sistemiyle henüz yeterince bütünleştirilebilmiş değildi..
Hallac’ın yolculuk tutkusu ve tasavvuf deneyimlerini kendisini dinleyen herkesle paylaşma çabası şeyhlerinin de hoşuna gitmemişti. Onun İslâmî yaymayı amaçlayan yolculukları, şiddet eylemleriyle Abbasi yönetimini tehdit eden Karmatilerin yıkıcı etkinlikleriyle de ilişkilendiriliyordu. Ayrıca karısı aracılığıyla, Mezopotamya’nın güneyinde patlak veren Zenci ayaklanmasıyla bağlantı kurduğu öne sürülüyordu. Nitekim Hallac’ın “Ene’l- HAKk” sözüyle Karmatilerin ve Zenci kölelerin öğretileri arasında bir koşutluk vardı. Öte yandan Hallac, âdil bir vergilendirmeden yana olan, Halife Muktedirin baş mabeyincisi Nasr el-Kaşurî’yle yakın ilişki içindeydi..
Hallac yaklâşık 911’de Sus’ta yakalanarak hapsedildi. İlk yargılanmasında Şafii kadısı İbn Sureye onun öldürülmesine karşı çıktı ve aleyhinde istenen fetvâyı vermedi. Daha sonra Maliki kadısı Ebu Ömer ile İbn Mücahid ve İbn Buhlul da Hallac’ın öldürülemeyeceği yönünde karar verdiler. Büyük mutasavvıfın öldürülmeksizin tutuklu kalması ününün daha da yaygınlaşmasına yol açtı. Sonunda Vezir Hamid, Ebu Ömer’den Hallac’ın öldürülmesi yönünde bir fetvâ elde etmeyi başardı. Bunun üzerine Hallac önce kırbaçlandı; ardından kolları ve bacakları kesildi, asılarak halka teşhir edildi. Başı kesildikten sonra yakılarak külleri savruldu..


ESERLERi.:

Çeşitli kaynaklarda Hallac’a dayandırılan 50’ye yakın eserden söz edilirse de, bunlar günümüze ulaşmamıştır. Hallac’ın eserlerinin derlenmesine büyük katkıda bulunan Fransız Katolik araştırmacı Louis Massignon’a göre Hallac’dan bugüne ulaşan metinler altı mektup, 350 kadar özdeyiş, konuşmalarına ilişkin 74 özet, 80 şiir, 27 rivâyet ile 11 bölümlük Kitabü’l-Tevasiri’den oluşmaktadır. Massignon’un Passion d’al-Hallaj (1922, 2 cilt; Hallac’ın Çilesi) adlı yapıtı Hallac’ın yaşamı ve öğretisiyle ilgili en önemli kaynaktır..

GELecek ÇAĞLara ETKİsi.:

“En’l-HAKk” sözüyle tasavvuf tarihine geçen Mansûr, edebiyatta Tanrı yoluna kendini kurban etmenin simgesi olarak görülmüştür. Özellikle tasavvuf etkisindeki şâirler vahdet-i vücud inancını dile getirirken Mansûr’un adını anmışlardır. Bektaşi meydan’ının ortasına da “dâr” ya da “Dâr-ı Mansur” adı verilmiştir. Dâr (darağacı) sözcüğü şiirlerde de Mansûr’un adıyla birlikte kullanılır. Onun yolunu izlyenlere de “Hallacî” denmiştir.
Örnekler:


Dâr olam girdâr olam Mansur olam ber-dâr olam
Ten olam hem can olam hem in olam hem an olam..
Yûnus Emre kaddesallahu sırrahu..


Mest olub söyler Ene’l-HAKk aşk ile âlemde bil
Ya’ni kim Mansûr-ı âşık oluben berdâr mest..
Seyyid Nesimî kaddesallahu sırrahu..


Biz Habîbin zülfünün dârında Mansûr olmuşuz
Aşk ile çün kim Ene’l-HAKkdan haberdârız bugün..
Aşkî kaddesallahu sırrahu..


Çün fenâ dârında menlik Mansûr’u berdâr eyledi
Dost eşiğinde “Ene’l- HAKk” nevbetin urdu bu aşk..
Eşrefoğlu Rûmî kaddesallahu sırrahu..


Münkirin gıdası HAKk’tan kesildi
Nesimî yüzüldü Mansur asıldı
Dünya yedi kere doldu, ıssıldı
Dolduran MuhaMMed eken Ali’dir..
Pir Sultan Abdal kaddesallahu sırrahu..


Hallacı Mansur’un esas adı Ebu Abdullah Hüseyin b. Mansur el Beyzavî el Hallac’tır. Hallacı Mansur bu uzun ismine rağmen daha çok “Mansur el Hallac” diye anılır. Alevi Bektaşi literatüründe ise “Hallacı Mansur” olarak anılır.
Hallacı Mansur Hicri 244 ( Miladi 858) yılında Beyza yakınlarında bir kasaba olan Tur’da doğdu. 922 de Muktedir’in buyruğu üzerine Bağdat’ta asılarak, uzuvları kesilerek iskence ile öldürüldü.
Hallac-ı Mansur küçük yaşlarda Kur'ÂN-ı Kerîmi ezberlemiştir. Hallac-ı Mansur’u ilginç kılan, ve sunnî ülâmâyı şaşırtan ve hayretler içinde bırakan yanı ise, çok küçük yaşlarda Kur'ÂN-ı Kerîm hakkında yorumlar getirmesidir..
Hallac-ı Mansur 16 yaşlarında devrin büyük sufî bilgini Sehl b. Adullah et-Tüsterî’den 2 yıl kadar ders aldı. Tüsterî’nin ölümü üzerine Basra’ya gitti. Hallac-ı Mansur burada ünlü sufî bilgin Amr b. Osman el Mekkî’den 2 yıl kadar dersler aldı. Bu sırada hocası olan Amr b. Osman el Mekkî’nin karşı çıkmasına rağmen Hallac-ı Mansur ünlü sufî bilginlerinden Ebu Yakup el-Akta’nın kızı Ümmü Hüseyin’le evlendi. Bu evlilikten Süleymen, Ahmet (Hamd), ve Abdüssamed adında üç erkek, bir de bir kız çocuğu oldu.
Hallac’ın bu evliliği süfîlerin arasında ikilik yaratmıştı. Süfîler arasındaki bu kavga Hallac-ı Mansur’un Basra’yı terk etmesine sebep olmuştur. Hallac-ı Mansur tam Basra’yı terk etmek üzereyken Süfilerin önderi ve piri olarak anılan Cüneyd el-Bağdadi ile tanıştı. Var olan rahatsızlıkları, dedikoduları, bu nedenle duyduğu üzüntüyü kendisine anlattı. Cüneyd kendisine öğütlerde bulunarak sabırlı ve sükünetli olmasını istedi.
Hallac-ı Mansur kendisine isnat edilen iftira ve dedikodulara daha fazla dayanmadığından Basra’dan ayrılarak Mekke’ye gitti. Mansur, Mekke’de nefsini terbiye ile ruhunun mi’racını gerçekleştirmek üzere Kâbe’nin haremine kapanarak çile sürecine girdi.
Hallac-ı Mansur 271 (milladı 900) yılında Mekke’den tekrar Basra’ya döndü. Hallac; ruhsal âlemde artık amacına ulaşmış, hayata, insana ve dine değişik perspektiflerden bakmaya başlamış ve kendisine yakışır bir biçimde konuşmaya başlamıştır. Hallac’ın bu durumunu sevgisini kazanananları çoğalttığı gibi, Sünîi ülemânın başını çektiği çevrelerin tepkilerini üzerine çekerek düşman cephesini de büyütmüştür.

Tasavuf konusundaki yeni düşünceleri, etkili davranışları, konuşmaları nedeniyle gittiği yerde çevresinde büyük bir kalabalığın toplanmasına yol açan Hallac-ı Mansur’u değişik inançta ve mezhepte kimseler savunmuştur. Miladî 908 de baş gösteren Hanbelî ayaklanmasına katılmakla suçlanan Hallac-ı Mansur, 913 tarihinde Sus’ta bir kadın saray polisine: “ Hallac denen bir adamın evini biliyorum. O eve her gece gizliden birileri geliyor ve çok sakıncalı şeyler konuşuyorlar!” deyip şikâyette bulundu. Bunun üzerine Hallac’ın baş düşmanı Ebul Hasan Ali b. Ahmet er- Rasimbi tarafından tutuklandı. Sekiz yıl tutuklu kaldıktan sonra Bağdat’a götürüldü. Mâlikî Kadısı Ebu Ömer Hammadî’nin fetvâsı ve Abbasi Halifesi Muktedir’in buyruğu üzerine 22 Mart 922 tarihinde Bağdat’ta idam edildi.

Hallac-ı Mansur; idama getirilirken önce 1000 kamçı vurularak kamçılandı sonra., Dârağacında asılarak gövdesi param parça edildi. Halalc’ın gövdesinden kesilerek koparılan her bir parçası, her bir uzvu: “Ene’l- HAKk!.” diyordu. Bu durumu gördükleri halde hâlen inanmak istemeyen bu canîler bu zulümle de yetinmeyerek, gövdesi param parça edilmiş Hallac-ı Mansur’u halka teşhir için tüm Bağdat sokaklarında gezdirip ve halkı Hallac’ın kafasının kesilmesini seyre zorlanmıştır. Hallac’ın kafası gövdesinden koparıldığı zaman seyre zorlanan halkın gözü önünde Hallac-ı Mansur’un kesik başı “Ene’l- HAKk!.” diye gökleriinletmiştir. Tüm bu olup bitenlere rağmen kafası kesilen Hallacı Mansur, gövdesi yakılarak külleri suya serptirilmiş yine de nehrin suları “Ene’l- HAKk!.” diye bağırıp çağırmıştır..
Kaddesallahu sırrahu..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MuhaMMedî MELÂMet NEdir?.
MesajGönderilme zamanı: 07 May 2018, 14:24 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
Resim

SEYYİD NESİMÎ kaddesallahu sırrahu..

Seyyid İmadeddin Nesimî.. (d. Azerbaycan/Şamahı, 1370? - ö. 1418?, Haleb/Suriye)

“Seyyid Nesimî” mahlası ile tanınan, 14.yy. Hurufî Türk şâiri. Azerî Türkçesinde ve Farsça divanlar yazmış, ayrıca Arapça da şiirler bestelemiştir..
1369 veya 1370 yılında Azerbaycan'ın Şamahı Şehrinde doğmuştur. İdamının da 1418 veya 1419 yılında olduğu tahmin edilmektedir. Türkçe ve Farsça divanları vardır. Şiirleri dönemin bir çok şâirini etkilemiştir. Şiirlerinde “Hallac-ı Mansur”u andıran ifâdeler kullanmasıyla idarecilerin tepkilerini üzerine çok çekmiştir.
XIV. yüzyılda Azerî Türkçesi ile coşkulu ve lirik şiirler yazan Nesîmî'nin hayatı hakkında rivâyetlere dayanan ve birbiriyle çelişen çok az bilgi bulunmaktadır. Soyu Peygamber aleyhisselâm'a dayandığı söylenen Nesîmî'nin asıl adı İmadüddîn, bir başka iddiaya göre de Nesîmüddîn'dir. Onun; Şamahı, Şiraz, Diyarbakır veya Bağdat yakınlarındaki Nesim Kasabasında doğduğu; Diyarbakır, Irak ve Tebriz taraflarında yaşadığı ve I. Murad devrinde Anadolu'ya geldiği rivâyet edilir. Şiirlerinden devrinin medreselerinde okuyarak iyi bir eğitim gördüğü anlaşılmaktadır. Âşık Çelebi'ye ve Divan'ındaki;


Arab nutku tutulmışdur dilinden
Seni kimdür diyen kim Türkmensin..


Şeklindeki beyte göre Nesîmî bir Türkmen'dir. Şeyh Şiblî'nin dervişlerinden olan Nesîmî, İran'da Hurufîliğin önderi olan Fazlullah-ı Hurûfî'ye (öl. 1394) intisap etmiş ve daha sonra onun halifesi olmuştur. Hacı Bayram-ı Velî'ye intisab etmek isteyen, ancak bu isteği kabul edilmeyen Nesîmî, Halep'te öldürülmüştür..
Şâir, önceleri “Hüseynî” mahlasını kullanırken, Fazlullah-ı Hurûfî'ye bağlandıktan sonra “Nesîmî”yi kullanmıştır. O, şiirlerinde sekiz ve otuz iki harfe dayanarak insan yüzünün Tanrı'nın tecellî yeri, güzelliklerin göründüğü mekan olduğunu söylemiştir.


Not: Hurûfîlik: Fazlullah-ı Hurufî'nin (öl.1394) kurup geliştirdiği, harflerin sırlarına dayanan bâtinî bir akım. Bu inanca sahip olanlar, varlığı ve yaratılışı harflerle izâh etmeye çalışırlar. Arapçadaki yirmi sekiz ve Farsçadaki otuz iki harf ile bütün varlıklar, hatta Kur'ÂN-ı Kerîm tefsir edilir.
Şiirlerinde alabildiğine bir coşkunluk bulunan Nesîmî, zaptedilemeyen bir ruhun çırpınışlarını dile getirmiş ve İlâhî Aşkı kendine göre anlatmıştır. Kendisine "zındık" diyenler olduğu gibi, onu "aşk yolunun korkusuz yiğidi, sevgiler kâbesinin ileri gelen fedâisi, şaşırtıcı derecede âşık, nükteler söyleyen gönül adamı" şeklinde övenler de vardır..

Nesîmî'nin başarılı bir şâir oluşunda, iyi bir eğitim almış olmasının ve bir seyyah gibi gezip dolaşmasının da büyük payı vardır. Nesîmî'nin zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetişmesinde doğup yaşadığı bölgenin önemli etkisi olmuştur. Arapça ve Farsçayı iyi bilen şâirin Türkçe ve Farsça şiirlerinin yanında Arapça gazelleri ve mülemmaları da vardır..


NESÎMÎ'nin ESERLERİ:
Nesîmî'nin bilinen eserleri, Türkçe ve Farsça Divanları ile Hurufîlikle ilgili olan Mukaddimetü'l-Hakâyık'tır.
Türkçe Divan: Divan'ın bilinen en eski nüshası 1469 tarihlidir. Divan'ın 1524 tarihli Kahire nüshasındaki bazı gazellerinde “Hüseynî” mahlasını kullandığı görülür. Farsça şiirleri bazı yazmalarda Türkçe şiirlerinin arasında yer almıştır. Çeşitli baskıları bulunan Nesîmî Divanı'nın İstanbul'da yapılan baskıları eksik ve yanlıştır. Türkçe Divan'ın en iyi baskısı, Selman Mümtaz Bey tarafından 1926'da yapılmıştır. Divan'ın son yayımını Hüseyin Ayan yapmıştır (2002).


Farsça Divan: Bu divanda yer alan şiirler, sayı bakımından Türkçe Divan'a göre daha azdır. Nesîmî, Türkçe Divan'ı kadar çok okunan ve sevilen Farsça Divan'ında da Hurûfî inancını konu alan şiirler yazmıştır. Mesnevî, gazel, tercî'-i bend, müstezâd, rüba'î ve kıt'a nazım şekliyle yazılmış şiirlerin bulunduğu divandaki mesneviler, Türkçe mesneviler gibi uzun değildir. Nesîmî, Türkçe Divan'ında olduğu gibi Farsça Divan'ını da tamamlayamamış, 32 harfli Fars alfabesinden yalnız 14'ü ile kafiyeli şiirler yazabilmiştir.

Mukaddimetü'l- Hakâyık: Nesîmî, Fazlullah-ı Hurûfî'nin Câvidânnâme'sini esas alarak yazdığı bu Türkçe mensur eserde, çeşitli dinî konuları harflerle (Hurûfîliğe göre) açıklamaktadır. Bu eserde, Kur'ân'daki hurûf-ı mukata'a, abdest, ezân, ikâmet, zekât, oruç, hac, ana babaya iyilik, îmân-ı yakîn gibi konularla ilgili, harflerle rakamlar arasında bağlantılar kurularak yorumlar yapılır. Eserin nüshaları, dil bakımından XIV. yüzyıl özelliği taşır ve üslup itibariyle tercüme bir eser görünümü sergiler.

Edebiyat tarihçisi, yazar Abdülbâki Gölpınarlı, “Alevi-Bektaşi Nefesleri” adlı yapıtında, Seyyid Nesimî’ye ilişkin şunları söyler: “XV. yüzyılın başlarında, inancı ve şiirleri yüzünden, Haleb’de derisi yüzülerek öldürülen ve hurufîliğin kurucusu Fazlûllâh’ın halîfesi olan Seyyid Nesîmî olması gerektir. Esâsen ‘Kul Nesîmî’ mahlâslı bazı şiirleri de var.” (Alevi-Bektaşi Nefesleri, Abdülbâki Gölpınarlı, İstanbul 1963, s. 16.)
Gölpınarlı’nın, Nesimî’leri karıştırdığını görüyoruz!.

Kemal Edib Kürkçüoğlu, “Seyyid Nesimî Divânından Seçmeler” (İstanbul 1973, s. XXIV) başlıklı incelemenin ön sözünde: “Seyyid Nesimî, Bektaşi olmadığı halde, o zümrece benimsenmiş ve Fuzulî, Hatâyî, Pir Sultan Abdal… gibi Yedi Büyük Alevî şâirinden biri sayılagelmiştir.” demektedir.
Alevilerin kudsal saydıkları, ulu belledikleri yedi ozan şöyle sıralanmakta: Seyyid Nesimî, Hatâyî, Fuzulî, Yeminî, Viranî, Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet..

SEYYİD NESİMİ kaddesallahu sırrahu..
İmadeddin Nesimî veya Türkiye'de bilinen yaygın adıyla Seyyid Nesimî Sûfi, Halk Şâiri. Şiirlerinde "Seyyid", "Hüseyin" ve "Nesimî" mahlaslarını kullanmıştır.
Seyyid Nesimî'nin hayatı hakkında kesin bilgiler bulunmamakla birlikte doğum tarihinin 1339-1344 yılları arasında olduğu, idamının da 1417 veya 1418 yılında olduğu tahmin edilmektedir. Şiirlerinde Hallac-ı Mansur'u andıran ifâdeler kullanmasıyla idarecilerin tepkilerini üzerine çekmiştir.
Nesimî'nin yaşadığı dönemde Azerbaycan'da Fazlullah Naimî'nin (1340-1394) kurucusu olduğu Hurufilik hareketi geniş ölçüde yaygınlaşmıştı. Nesimî, Naimî'den öğrendiği Hurufiliği kabul etmiş ve bu tarikat uğrunda mücadele etmiştir. Diğer hurufîlere olduğu gibi Nesimî de takip edilmiş ve 1417'de Halep'te derisi yüzülerek öldürülmüştür..


ŞiiRLeRiNden:
Ne zaman ki, kahpe felek, câhili ve haddini bilmezi sever oldu; artık şüphesiz, faziletin müşterisi bulunmaz..
Fırsatçı hırsız, bütün gerekli şeyleri götürse yeridir. Çünkü yola koyulan kâfilede bir kişi bile uyanık değildir..
Halkın işi çığırından çıktı. Gönül yıkıcılar çoğaldı. Yaralı bir gönülü tâmir edecek bir mimâr bile bulunmaz..
Var git derde katlan ve eziyetlere karşı sabırlı ol. Çünkü gönlün dileğinin azı da, çoğu da bulunmaz.
İki yüzlülük ve hilekârlık işte aldı yürüdü. Fazileti müşterisiz bıraktı. İlim sahiplerine parlak bir pazar kalmadı..
Ey Nesîmî, sen sırrını bu ayak takımına açma. Çünkü bugün dünyada sırdaş bir insan bile bulunmaz..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MuhaMMedî MELÂMet NEdir?.
MesajGönderilme zamanı: 16 May 2018, 21:54 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
Resim

AYNu’L- KUDÂT el- HEMEDÂNÎ kaddesallahu sırrahu..

Hemedanlı Şeyh Bereke de onun üstadlarındandır. Aynu’l- Kudât mektuplarında bu iki şahsa duyduğu hayranlığı dile getirmiştir. Hatta Şeyh Bereke 520’de (1126) vefât edince iki ay süreyle okumayı ve yazmayı terkederek sessiz ve hareketsiz kalmayı tercih etmişti.
Kudât.: (Kadı. c.) Kadılar. Şeriat kanunlarıyla hâkimlik edenler.

Tasavvuf yoluna girerek Ahmed el-Gazzâlî’ye intisap ettikten sonra bilhassa kelâmî ve itikadî konulardaki fikir ve kanaatlerini pervasızca ortaya koyması, devrin mutaassıb fıkıh ve kelâm âlimlerinin ondan şüphelenmelerine ve neticede bazı delil ve iddialar ileri sürerek onu zındıklıkla suçlamalarına ve tekfir etmelerine sebep oldu. Aleyhindeki iddia ve ithamlara pek aldırış etmeyen Aynu’l- Kudât, bütün bunları, devrindeki câhil fâkih ve kelâmcıların saçmalığı olarak kabul eder ve onların yaptıkları kötülükleri görmezlikten gelemeyeceğini söyler. Çok sevdiği Hallâc-ı Mansûr’un katline sebep olan şathiyelerini çeşitli şekillerde te’vil ve tefsir etmesi, aleyhinde faaliyet gösteren geniş bir zümrenin meydana gelmesine imkân hazırlamıştır. Bununla beraber olağan üstü tesirli hitabeti sâyesinde, aralarında Azîzüddîn-i Müstevfî gibi devlet adamlarının da bulunduğu çok sayıda mürid edinmişti..

Aynu’l- Kudât’ın çok genç denecek yaşta kazandığı şöhret ve mânevî nüfuz, müridi Azîzüddîn-i Müstevfî’nin siyasî rakibi olan Selçuklu Sultanı Sencer’in veziri Kıvâmüddin Dergezînî’yi korkuttu. Aynu’l- Kudât’ı ortadan kaldırarak hem böyle nüfuzlu bir kimseden kurtulmayı, hem de rakibi Azîzüddîn-i Müstevfî’ye kudretini göstermeyi düşünen Dergezînî, Aynu’l- Kudât’ı tekfir eden fâkihlerden, onun eserleri içinde dinsiz ve zındık olduğunu ispat eden ibâre ve ifadeleri ortaya koymalarını istedi ve katline fetvâ vermelerini temin etti. Aynu’l- Kudât önce Bağdat’a götürüldü, orada bir süre hapsedildikten sonra tekrar Hemedan’a getirilip 7 Cemâziyelâhir 525 (7 Mayıs 1131) Cuma günü derisi yüzülerek öldürüldü. Cesedi ders verdiği medresenin kapısına asıldı ve bir gün sonra da üzerine gazyağı dökülerek yakıldı.

Öldürüldüğünde 33 yaşında olan Aynu’l- Kudât, devrinin birçok devlet adamı, idareci, şâir, edip, fâkih ve mutasavvıflarıyla yakın dostluk kurmuştu. Bunlar arasında Tâceddin Alâüddevle, Şehzâde Cemâleddin Şerefüddevle ve Azîzüddîn-i Müstevfî gibi devlet adamları ile meşhur şeyh Ahmed el-Gazzâlî, şâir Senâî-yi Gaznevî ve şeyh Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr gibi önemli simâlar yer alır.

Aynu’l- Kudât Bağdat’ta zindanda iken Hemedan’daki dostlarına yazdığı Şekva’l- garîb adlı müdafaanâmesinde eserlerinden alınan ve küfür olduğu iddia edilen cümlelerin esas metinden çıkarılarak ayrı değerlendirildiğini, cümlelerin başında ve sonunda yer alan ifadelerin dikkate alınmadığını ve böylece sözlerinin tamamıyla tahrif edildiğini, kendisini tekfir ve mahkûm etmek için gerekçe olarak gösterilen fikir ve inançların aslında büyük mutasavvıfların ortak kanaatleri olduğunu izâh etti ve suçlamaları tek tek ele alarak şiddetle ve ısrarla reddetti. Sübkî’nin ifadesiyle: “şayet risâle taşa okunsa, taşı bile çatlatacak ve eritip su haline getirecek kadar acı bir dille yazılmıştı” (Tabakat, V, 129).

Şekva’l- garîb’den anlaşıldığına göre Aynu’l- Kudât’a yöneltilen suçlamalar şunlardı: Aklın derecesinin üstünde diğer bir derecenin daha bulunduğunu söylemesi; Allah kesirdir, küldür, mâsivâ vâhiddir, cüzdür gibi ifadeler kullanması; peygamberler de dahil olmak üzere yüce Allah’ı hiçbir insan idrak edemez demesi: “Tesbih ve tenzih ederim kendimi ben, ne kadar yüceyim” gibi şathiyelerden bahsetmesi. Aynu’l- Kudât, savunmasında bu iddiaları birer birer cevaplandırarak Ehl-i sünnet mutasavvıflarının itikadlarına aykırı hiçbir söz söylemediğini delillerle ispata çalışmıştır.

Aynu’l- Kudât’a göre insanı Hakk’a ulaştıran tek yol İslâm’dır. Hz. MuhaMMed aleyhisselâm, peygamberlerin en üstünüdür. Allah Teâlâ Hz. Mûsâ aleyhisselâm için: “O Allah katına geldi” demişken Hz. MuhaMMed aleyhisselâm’den bahsederken: “Allah onu kendi katına getirdi” demiştir. Getirilen gelenden üstündür. Ayrıca öbür nebîler Allah’a yemin ettikleri halde Allah Hz. MuhaMMed aleyhisselâm’ın üzerine yemin etmiştir. Ona göre bütün dinlerin gayesi bir olup bu gaye gerçeği bulmaktan ibârettir; dinlerin tuttuğu yolların değişik olması maksatlarının farklı oluşu anlamına gelmez. Belli bir gerçeğe türlü isimler verilebilir. Tam mânasıyla cebre inanan Aynu’l- Kudât, yegâne fâilin ALLAH celle celâlihu olduğunu, onun için Hz. Peygamber aleyhisselâm’a nisbet edilen hidâyetin de, İblîs’e isnat edilen dalâletin de, tamamıyla mecazî ve remzî olduğunu söyler. Ona göre Allah Aşkı ikiye bölünmüş olup yarısı bir yiğide, öbür yarısı diğer bir yiğide verilmiştir. Hz. MuhaMMed aleyhisselâm bu aşktan Tevhid Ehline bir zerre verince hepsi mü’min, İblîs Mecûsîler’e verince hepsi münkir olmuştur. ALLAH celle celâlihu Hz. MuhaMMed aleyhisselâm’ı RAHMet Sıfatından, İblîs’i ise Cebbârlık Sıfatından vücûda getirdiği için ilkine nisbet edilen taat da ikincisine isnat edilen günah da mecazîdir. Ahmed aleyhisselâm’in (Hz. MuhaMMed) hidâyeti ile İblîs’in dalâleti birbirinin tamamlayıcısıdır; siyah olmasaydı beyaz, yer olmasaydı gök, araz olmasaydı cevher hiçbir şey ifade etmezdi. İblîs’siz Ahmed aleyhisselâm, isyansız itaat, günahsız sevab ve küfürsüz iman da böyledir. Böylece birinin şekâveti olmadan diğerinin saadeti olamayacağı anlaşılmış olur. İlham kaynağı Hallâc ve Ahmed el-Gazzâlî olan Aynu’l- Kudât’ı bu noktaya aşk konusundaki kanaati getirmiştir. Âlem ilâhî bir aşkın eseri olarak yaratıldığından varlıkları buna göre açıklamak gerekir. Ona göre ALLAH celle celâlihu’yu tanımanın yegâne yolu da AŞKtır; AŞK her şeye kendi rengini verme gücüne sahib ilâhî bir cevherdir..


ESERLERİ.:

Çok genç yaşta katledilen/şehid edilen Aynu’l- Kudât, bu sırada devrinin en büyük âlim, fâkih, filozof, müderris ve şâirlerinden birisi olarak tanınıyordu. Kısa ömründe bir taraftan muarızlarıyla mücadele ederken diğer taraftan da Arapça ve Farsça birçok eser telif etmiştir.:

1-) Zübdetü’l- Hakâik fî keşfi’d- dekâik.:
(nşr. Afîf Useyrân, Musannefât-ı Aynu’l- Kudât içinde, Tahran 1341 hş./1962).
Aynu’l- Kudât’ın en önemli eserlerinden biridir. Bu eserini müellif, 1122 yılında yirmi dört yaşındayken birkaç gün gibi kısa bir zamanda yazdığını bir mektubunda belirtmektedir. Aynu’l- Kudât eseri, tasavvufa sülûk edenleri dalâletten ve felsefe tuzağından kurtarmak için yazmıştır. Zâtullah, sıfâtullah ve nübüvvetin hakikatine dair meselelerle kıyamet günü ruhun bedene hulûlünden önceki ve sonraki ahvâli gibi hususları ihtiva eden eserin özelliği, mutasavvıfların ve filozofların sözleri karşılaştırılarak telif edilmiş olmasıdır. Bu eserdeki fikirler daha sonra müellifin zındıklıkla itham ve tekfir edilmesine sebep olmuştur.
(yazma nüshaları için bk. Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1209, 2801; Cârullah, nr. 2078; Bağdatlı Vehbi, nr. 2023).

2-) Temhîdât.:
Aynu’l- Kudât’ın en önemli eseri olup ondan bahseden kaynaklar bu Farsça eserle Arapça yazdığı Zübdetü’l- Hakâiķ’ın aynı eser veya bunun Zübde’nin Farsça tercümesi olduğunu zannetmişlerdir. Halbuki bu iki eser muhtevâ itibariyle birbirinden tamamen farklıdır. Temhîdât’ı yazmadan önce özellikle İmam Gazzâlî’nin görüşlerini benimseyen Aynu’l- Kudât, bu eserini yazarken İbn Sînâ’nın felsefe ve kelâmla ilgili eserlerini okumuş ve onların tesirinde kalmıştı. Gazzâlî’nin görüşleri doğrultusunda yazdığı Zübdetü’l-Hakâiķ, ile İbn Sînâ’nın tesirinin açıkça görüldüğü Temhîdât’ı arasındaki en büyük fark ise âhiret âlemine dair görüşlerinde kendini gösterir. İlim, ilham, sülûk, insan fıtratı, mârifet, İslâm’ın beş şartı, aşk, ruh ve kalb, iman, küfür, semâ-arz, Ahmed-İblîs ile ilgili meselelerin ele alındığı eserin ilham kaynağı, Ahmed el Gazzâlî’nin “Sevânihu’l- Uşşâķ”ıdır. Ancak Temhîdât, Sevâniĥ’ten daha sade ve kolay anlaşılır olduğundan daha çok okunmuştur. Aynu’l- Kudât bu eserde güç kavranabilen düşüncelerini bile büyük bir ustalıkla ve şâirane bir şekilde anlatmak kudretini göstermiştir. Çiştî şeyhlerinden Hintli Muhammed Gîsûdırâz tarafından 1400’de tercüme ve şerhedilen eseri.
(Şerh-i Temhîdât, nşr. Hâfız Seyyid Atâ Hüseyin, Haydarâbâd 1324/1906) Bîcâpûrlu Mîrân Hüseyin Şah (ö. 1669) Urduca’ya tercüme etmiştir. Temhîdât birkaç defa basılmıştır (Tahran 1341 hş., nşr. Afîf Useyrân; Şiraz 1342; Tahran 1382/ 1962; Gîsûdırâz şerhiyle Türkçe tercümeleri için bk. Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1214; Esad Efendi, nr. 1361).

3-) Mektûbât (Nâmehâ, Mekâtîb).:
(I-II, nşr. Ali Nakı Münzevî - Afîf Useyrân, Beyrut-Tahran 1390).
Hayatının son on yılında dostlarına ve müridlerine Farsça olarak yazdığı felsefe, kelâm ve tasavvufla ilgili 127 mektuptan meydana gelir. Bu mektuplar Aynu’l- Kudât’ın fikrî yapısını aksettirmeleri bakımından son derece önemlidir. Eserin İstanbul kütüphanelerinde yazma nüshaları vardır.
(Murad Molla Ktp., nr. 51-53; Süleymaniye Ktp., Cârullah, nr. 1100, Şehid Ali Paşa, nr. 1417).

4-) Şekva’l-Garîb.:
Aynu’l- Kudât’ın ölümünden birkaç ay önce Bağdat’ta hapisteyken yazdığı bu Arapça eser, kendisini zındıklıkla itham edenlerin iddialarına karşı bir çeşit müdafaanâmedir. M. Abdülcelil (Fransızca tercümesiyle birlikte, JA, 1930, s. 1-76, 193-297) ve A. Useyrân (Musannefât-ı Aynu’l- Kudât içinde, Tahran 1341 hş./1962) tarafından neşredilen eseri Kasım Ensârî Farsça’ya (Difâiyyât-ı Aynu’l- Kudât, Tahran 1340 hş./ 1961) ve A. J. Arberry İngilizce’ye (A Sufi martyr: the apologia of Ain al-Qudat al-Hamadhânī, London 1969) tercüme etmişlerdir..



Resim

Aynu’l-Kudât Ebû’l-Me‘âlî Abdullah b. Muhammed b. Ali Miyâncî-yi Hemedânî..
kaddesallahu sırrahu..


Tasavvuf geleneğinin önemli temsilcilerinden birisi de Aziz Nesefî’nin “Âşıklar Sultanı” olarak nitelediği Aynü’l-Kudât el-Hemedânî’dir. İmam Gazzâlî’nin eserleri ve fikriyâtı ile kardeşi Ahmed Gazzâlî’nin manevî terbiyesi altında yetişen Hemedânî, bilgi ve varlığa dair düşünceleriyle de ilk dönem sûfîleriyle İbnü’l-Arabî dönemi arasında âdeta bir köprü vazifesi görmüştür.
Yazdığı eserler, her kesimden yetiştirdiği talebeleri yanında ilim ve ma‘rifet bakımından parlak bir geleceği müjdeleyen alâmetleriyle temâyüz eden Aynü’l-kudât Hemedânî, siyasî geleceği için “tehlikeli” kabul ettiği Selçuklu veziri Kıvâmüddîn Dergezînî tarafından yolu kesilerek şehit edildiğinde henüz otuz üç yaşındaydı.

Aynu’l-Kudât Hemedânî, VI/XII. yüzyıl başlarının meşhur tasavvuf şeyhlerindendir. V/XI. yüzyıl sonlarında Hemedân’da doğmuştur. Dedeleri Miyâne şehrindendi. Daha gençliğinin baharında mutaassıplar eliyle öldürülmesine rağmen gençliğinde bile tüm kemal özelliklerine sahip olup zamanın dahilerindendi.
İmam Ömer-i Hayyâm, Şeyh Ahmed-i Gazzâlî ve Şeyh Muhammed-i Hamavîye’nin yanında ders almış ve kelâm, hikmet, irfan ve Fars ve Arap edebiyatı konularında geniş bir bilgi sahibiydi. İmam Muhammed-i Gazzâlî’nin eserlerine çok değer vermesi ve okuması göz önünde bulundurulduğunda onu bu büyük âlimin talebesi olarak saymak da gerekmektedir. Şeyh Ahmed-i Gazzâlî, tüm üstünlüğüne rağmen onu o derece severdi ki Aynu’l-Kudât’ın kendi yanındaki talebeliği fazla olmamasıyla birlikte kendi mektuplarında ona “Kurretu’l- ‘Ayn” diye hitap ederdi. Aynu’l-Kudât’ın kendisi, sözlerinde Ahmed-i Gazzâlî ve Muhammed-i Hamavîye’den çok nakiller yapmış, özellikle de Hemedân’da Ahmed-i Gazzâlî ile yapmış olduğu yirmi günlük sohbetini kendisinin kemal derecesine eğilim duymasında çok etkin bir özellik olarak değerlendirmiştir. Aynu’l-Kudât’ın öğrenimi konusunda dikkate değer önemli nokta, onun sahip olduğu ve kazanmış olduğu bilgilerin bir çoğunu kendi kişisel ve özel okumalarıyla elde ettiğidir. Bu da onun daha gençliğinin baharında bu kadar geniş bir hazineyi kazanmasına ve tahrir ve telif konusunda son derece bilgili olmasına neden oldu.
Aynu’l-Kudât, kendi açıklamalarının güzelliği ve sözünün etkisi sonucu halk kesimleri arasında makalelerine âşık olmuş olan büyük miktarda müridler edinmişti. Bu cümleden olarak Irak Selçuklularının vezirlerinden Azîzeddîn-i Mustavfî, ona sevgi ve ilgi duymaktaydı. Azizeddîn, Ebû’l-Kâsım-i Derguzîn ile düşmanlık içine girince birçok kimseyi hile ve zor ile ortadan kaldıran ve kendisinin de sonunda yaptıklarının karşılığı olarak idama giden bu desiseci vezir, Aynu’l-Kudât’ı ortadan kaldırma düşüncesine girdi ve Aynu’l-Kudât’ı yok etmeği düşünen ve öldürme planları içinde olan mutaassıb, kıskanç âlimler ve avam olan halk kesimleriyle dost oldu. Onun aleyhine bir ortam düzenledi ve onun tasnifleri arasından zındıklık ve ilhadı ve ilâhlık iddiasında bulunduğu noktasında bazı sözlerini çıkardı. Fâkihlerden bir topluluk da onun kanının akıtılmasının mubah olduğuna dair fetvâ verdiler.

Bu olaylardan sonra Aynu’l-Kudât, Bağdat’a götürülüp bir süre burada tutuklu kaldı.
Tekrar Hemedân’a geri getirilip orada 525 yılının 7 Cemadiyelahir/16 Mayıs 1131 gecesi dâr ağacına asıldı.
Aynu’l-Kudât, şehid edildiğinde henüz 33 yaşın üzerinde olmamasına rağmen Farsça ve Arapça bir çok esere sahipti. Bunun yanında kendisinden birçok Farsça mektup geriye kalmıştır ki bunların tümü onun tasavvuf ve inanç konularına dair çeşitli görüş ve düşüncelerini içermektedir. Aşağıdaki kitaplar ona aittir:

Yezdân-Şinâht.:
Birkaç kez basılmış olup Aynu’l-Kudât’ın Farsça en önemli eserlerinden saymak gerekir. Bu risâle, üç bölüm halinde ilahî konular, hikmet (felsefe) ve tabiî bilimler ile ilgili konuları içerip ‘Azizeddîn Mustavfî adına yazılmıştır..

Risâle-i Cemâlî.:
Kısa bir risâle olup Aynu’l-Kudât’ın çağdaşı olan Zâdegân padişahlarından Cemâleddîn-i Şerefu’d- Devle için üç bölüm halinde “Selef-i Sâlih’in üzerinde bulundukları mezhebin beyânı hakkında” yazılmıştır.

Temhidât ya da Zubdetu’l-Hakâyik.:
On tasavvuf esasının övgüsü konusunda yazılmıştır. Bu kitap, şevk ve aşkın galib olduğu bir tarzla yazılmış olup bundan dolayı da çok cezbedici ve etkileyicidir. Fakat bu aşk ve şevk galebesinden dolayı içindeki konular, olması gereken düzenlilikte değildir.

Temhidât kitabı.:
Aynu’l-Kudât’ın hayatının sonlarında ve ilhad (dinden çıkma) ithamıyla karşı karşıya olduğu dönemde yazılmıştır..

Aynu’l-Kudât, Farsça risâlelerinde ve mektuplarında kendi sözünün içinde başka şâirlerin de şiirlerini delil olarak getirmiş, bu arada zaman zaman kendinden de çoğu rubaî olan şiirler getirmiştir. Bu rubaîlerin tümü irfanî bir tarz ve düşünceyle söylenmiş sıcak ve çekicidir. Bunlar arasından şâirin rubaîlerine örnek olması açısından birkaç tanesini zikretmek yeterli olacaktır. Farsça şiirleri dışında onun Arapça şiirleri de çok olup bunların bir kısmı mevcuddur..


Resim EYy YÂRr!.

Yüreğim, senin daracık ağzından daha fazla daraldı,
Senin büyün ve renginden daha fazla inceldim.
Seninle boşuna savaşa girmekten hasta oldum,
Bul beni, zirâ senin ismin ve ayıbın oldum..

Resim

Ey parlak yürekli, senin aşkının mayası olan mey azdır,
Dün var olan o dert bugün daha az değildir.
Ey güzel, senin hicranında yüreğimin sabrıyla
Ney yapan arttı.. Ney yakan ise azaldı..

Resim

Yanımda olan yârin zülfüne ne el uzanır,
Ne de başımdaki sarhoşlukta bir azalma olur.
Bu olaya her baktığımda bende olanın
Bir âlemin derdi olduğunu görürüm..

Resim

Aşk yolunda bir meyve olmalı o da yok,
Ümit Sokağında bir sahil olmalı o da yok.
“Sabırla senin işin iyi olacak!” dedin de,
Bilirsin ki sabır için bir yürek gerek o da yok..

Resim

Kılavuzu ay gibi bir yüz olmayan bir kişi,
Tehlike içindedir ve halkın ondan bir haberi yok.
Kendinden kendine gelmek kısa bir yol değildir,
Güzelin iki zülfünün başı dışında bir yol yok..

Resim

Ey gönlümü gamzeyle alan, ruhu da al,
Gönlü ve ruhu aldın, isim ve unvânı da al.
Eğer dünyada benden bir iz kalırsa,
Geciktirmeyi bana revâ görme onu da al!.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MuhaMMedî MELÂMet NEdir?.
MesajGönderilme zamanı: 21 May 2018, 14:29 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
Resim

YÛNUS EMRE kaddesallahu sırrahu

Hayatına ilişkin bilgiler henüz netlik kazanmamıştır fakat yapılan son araştırmalar bağlamında 1241-1321 yılları arasında yaşadığı kabul edilmektedir. Yûnus Emre, Taptuk Emre dergâhında yetişmiştir. Doğum yeri bilinmiyor. 13.üncü yüzyılın ortalarına doğru Moğol istilası ve Selçuklu Devleti'nin yıkıldığı dönemde yaşadığı sanılıyor. Bu dönemin sarsıntı ve acıları Yûnus'un eserlerinde derin izler bıraktı. Babasının adı İsmail. Medrese eğitimi gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. İran ve Yunan mitolojisiyle, tasavvuf tarihini inceledi. Hacı Bektaş ya da Sinan Ata'nın halifesi Taptuk Emre'nin dergâhında hizmet etti. Taptuk Emre'nin düşüncelerini yaymak için Anadolu'yu dolaştı. Eskişehir Sarıköy, Manisa Buna ve Emreköy, Erzurum Dutçu Köyü, Isparta Keçiborlu ve Karaman'da adına yapılmış mezarlar var. Ama nerede öldüğü ve gömüldüğü kesin belli değildir..
Tasavvuf yorumunu benimseyen Yûnus Emre'nin keskin bir gözlem gücü, derin bir hoşgörü anlayışı var. Şiirlerini hece ölçüyle yazdı. Ama aruz denemelerine de yer verdi. Hece ölçüsüyle yazdığı dörtlüklerin yanısıra yine hece ile beyitler ve gazeller de yazdı. Dili arı Türkçe değil. Yer yer Arapça ve Farsça tamlamalar kullandı. Sağlığında düzenlediği divanı bulunamadı. Günümüzdeki divanları derlemedir. 1904'te birinci, 1924'te ikinci basımları yapılan Divan-ı Âşık Yûnus Emre'nin yanısıra Burhan Toprak ve Abdülbaki Gölpınarlı'nın derleyip yayınladığı Yûnus Emre Divanları var.


YÛNUS EMRE'nin EDEBî KİŞİLİĞİ.:

Yûnus Emre, Türk düşünüş edebiyatının en büyük şâirlerinden biridir. Onun uzun, devamlı hayat tecrübeleri varlık, yokluk, aşk ve Allah hakkında hummalı zihin yoruşları vardır. Yoksulu zenginden, kâfiri Müslümandan ayırmaksızın, Allah'ın eseri olan bütün insanlara karşı, onlarda RABBısı'ndan yankılar bulan, engin bir sevgiyle doludur. Onun, vatan edindiği topraklar üzerinde asıl vatanından bir ömür boyu uzak kalmış bir insan üzüntüsüyle duyduğu gariblikler, kimsesizlikler vardır, özlediği vatan, RABBısının diyarıdır ve Yûnus durmaksızın iç ve kafa hareketleriyle olgunlaşıp derinleşen, rind ve coşkun bir derviş hayatını, hep bu anavatana doğru, maddî, manevî yürüyüşlerle geçirmiştir.
İslâm inanışının, üzerinde durmaktan çekindiği birçok problem, Yûnus'un serbest ve zeki düşüncelerine konu olmuştur. Şâir, duyup düşündüklerini, XIII. yüzyıl Türkçesiyle, her dilin söyleyemeyeceği bir kolaylıkla terennüm etmiştir. RABBısını güllerde koklayan bir insan hazzıyle söylediği mısralar, Allah'a karşı sevgi dolu bir inanışın:


Salınur Tûbâ dalları
Kur'ân okur hem dilleri
Cennet bâğının gülleri
Kokar Allah deyü deyü..


Gibi sade, basit fakat söylenilmesi güç mısralardır.
Varlıkların her zerresinde RABBısı'nı aramakla oyalanan şâir, bir ağaç karşısında:


Altundandır direkleri
Gümüştendir yaprakları
Uzandıkça budakları
Biter Allah deyü deyü..


Gibi şiirlerini bu heyecanla söylemiştir. Bu arada sevgilisine varamamak endişesi, bütün HAKk Âşıkları gibi, zaman zaman Yûnus'un da gönlünü acıtmıştır:

Murâdıma, maksûduma ermezsem
Hayıf bana, yazık bana, vah bana..
Kaadir Mevlâm cemâlini görmezsem
Hayıf bana, yazık bana, vah bana..


Gibi kullandığı güzel Türkçedeki "yazık" ifade eden bütün kelimelerle feryad edişi bundandır. RABBısı'ndan uzak kaldıkça, kalabalıklar içinde dahi kimsesiz olan insanın sonsuz garibliğini şiir dolu bir Türkçe söyleyiş haline getirmek için, Yûnus'un şöyle bir düşüncesi yeter:

Acep şu yerde var m'ola,
Şöyle garib bencileyin..
Bağrı başlı, gözü yaşlı,
Şöyle garib bencileyin..

Bir garib ölmüş diyeler,
Üç günden sonra duyalar,
Soğuk su ile yuyalar,
Şöyle garib bencileyin..


Yûnus Emre'nin;

Bâd-ı sabâya sorsunlar
Cânan illeri kandedür..
Görenler haber versinler
Cânan illeri kandedür..


Diye, diyar diyar aradığı RABBısı'nı bir gün kendi içinde bulunca:

Canlar canını buldum
Ballar balını buldum
Bu canım yağma olsun
Kovanım yağma olsun..


Diyerek, nasıl coşkun bir şevki dile getirdiğini biliyorsunuz..


YÛNUS EMRE'de DİL ve SANAT.:

Üç milletin, üzerinde yüzyıllarca işlediği Acem dili bile, Vahdet-i vücud inanışını Yûnus kadar kolay söyleyememiştir. Onun hiçbir yapmacığa sapmadan, bir sanat kaygısına düşmeden söylediği sâde, külfetsiz; fakat güzel şiirlerine bütün Tasavvuf Edebiyatında benzer şiirler bulmak kolay değildir. Bu şiirlerin benzeri ancak onun yolunda yürüyen ve Yûnus gibi söylemeyi ülkü edinenlerin bazı şiirleridir. 13.üncü yüzyıl ortasında bu dil o kadar ileri bir mucize lisanıdır ki, bu sır ancak, Yûnus'un Horasan'dan gelmiş bir âileye mensub olduğu haberiyle birleştirilerek çözülebilir. Herhalde Horasan'da eserleri bize kadar ulaşamayan, Türkçe, zengin bir Halk Edebiyatı vardır. Aynı yüzyıl Anadolusu'nda Türkçenin ilk divan şiirlerini söyleyen Hoca Dehhânî'nin de Anadolu'ya bu Türk Ülkesinden geldiği düşünülürse, bu yorumun önemi artmış olur.
Yûnus'un şiirlerinde tasavvufun söylenmesi güç fikir ve heyecanları, berrak bir su içindeymiş gibi, hemen görülür. Yûnus bu şiirleri, eskiden öğrendiği bazı unutulmaz şiirleri hatırlıyor, onları tekrarlıyormuşçasına kolay söylemiştir..

Yûnus'un şiirlerinde İslâmî bir duyuş ve düşünüş sistemi olan tasavvuf felsefesi, Yakın Doğu Medeniyeti'nin ilhamıdır. Fakat, geri kalan her şey, dil, vezin, nazım şekli ve eşsiz bir Türkçe ile söyleyiş, hemen tamamıyle millîdir. Bunun içindir ki Yûnus, yedi yüz yıldan beri gittikçe artan bir ilgiyle, bütün Türk halkı tarafından sevilmiş, okunmuş, taklid olunmuş, şiirleri bestelenmiştir. Halk Tasavvufunun en ünlü tarikatı Bektaşî Tekkelerinde Yûnus'u okumak ve Yûnus gibi şiirler söylemek, terk edilmez bir gelenek, zevkine doyulmaz bir neşe olmuştur.
Yûnus Emre Divanı'nın birçok yazma nüshası vardır. Fakat bu divandaki bütün şiirlerin Yûnus'un olduğu söylenemez. Bu divana, Yûnus tarzında söylenen daha sonraki şâirlerin şiirleri de karışmıştır. Eski harflerle taş basması nüshaları bulunan Yûnus Divanını önce Burhan Toprak, sonra Abdülbâki Gölpınarlı yeni harflerle yayımlamışlardır. Bu divanın daha güzel ve ciddi bir basımına yine de ihtiyaç vardır. Yûnus Emre hakkında şimdiye kadar yapılan incelemelerin en güzeli, Fuat Köprülü'nün “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” isimli eseridir..


YÛNUS EMRE'nin ESERLERİ:

a-) Divan.:
Yûnus Emre'nin ilk önemli eseri Divan'ıdır.
Yûnus Emre, Anadolu sahasında divan sahibi ilk sanatçı olarak değerlendirilmektedir.
Divan'ında kullandığı dilden hareketle Oğuz dilinin en yetkin isimlerinden biri olarak kabul görmüştür.
Yûnus Emre Divanı'nda 400 civarında şiir mevcuddur.
Yûnus Emre Divanı'nda hece ve aruz ölçüsü birlikte kullanılmıştır.
İlahilerin çoğu dörtlük yapısına sahibdir.
Divan'ın içerisinde gazel ve mesnevi nazım şekliyle yazılmış şiirler de vardır.
Onun asıl ölmez eseri, büyük bir aşk ve düşünüş ve coşkuyla söylediği şiirlerini bir araya toplayan “Divan”ıdır. Yûnus Divanı'nda aruz vezniyle ve gazel şeklinde söylenmiş şiirler de vardır, fakat şâir ilâhi'lerinin çoğunu ve en güzellerini hece ve dörtlüklerle söylemiştir..


b-) Risâletü'n Nushiyye.
Yûnus Emre'nin ikinci önemli eseri Risâletü'n- Nushiyye/Nasihatlar Kitabı'dır.
Bu eser mesnevi olarak kaleme alınmıştır.
Risâletü'n- Nushiyye'nin 14. yüzyılın hemen başında yazıldığı araştırmacılarla kabul görmüştür.
Risâletü'n- Nushiyye'nin 13 beyitlik bir mukaddimesi vardır.
Bu giriş bölümünden sonra mensur bir bölüme yer verilmiştir.
Risâletü'n- Nushiyye sırasıyla şu üç bölümden oluşur: Dasitan-ı Ruh ve Akıl, Dasitan-ı Kanaat, Dasitan-ı Gadab.
Emine Yeniterzi'ye göre bu eser "Türk edebiyatında pend-nâme/öğüt kitabı türündeki ilk eser"dir.


YÛNUS EMRE’nin TEKFİR/ KÂFİRLİĞİNE HÜKMETME FETVÂSI:
Bugün İstanbul’un tarihi bir caddesine ismi verilmiş bulunan Şeyhülislam Ebussuud Efendi, dönemin devlet işlerini ve sivil hayatını dinsel hükümlere (şeriata) göre şekillendirmiştir. Bu yüzden, Yûnus Emre’nin şiirleri bile dine aykırı sayılmış: "Bu şiirleri okuyanların öldürülmesi gerekir." diye fetvâlar verilmiştir.

Yûnus Emre’nin,


Cennet cennet dedikleri, bir ev ile birkaç huri
İsteyene ver sen onu, bana seni gerek seni


Diye başlayan şathiyesini okumak, idam edilmeyi göze almak demekti..
(M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislam Ebussuud Efendi Fetvâları)


Ete kemiğe büründüm …. Yûnus diye göründüm.
Sıyırın eti kemiği, işte onun sesi, işte onun kendisi.

Ol kadiri kûn feyekûn, lutfedici sübhân benem.
Kesmeden rızkı veren cümlelere sultân benem.

Nutfeden âdem yaratan, yumurtadan kuş türeten.
Kudret dilini söyleten, zikreyleten sübhan benem..

Hem bâtıınem hem zâhirem, hem evvelem hem âhirem.
Bu cümlesini yaratıp tertib eden Yezdân benem..

Yoktur anda tercümân, andaki iş bana ay’an.
Bin bir adı vardır bir adı da Yûnus, ol sahibi Kur’ân benem..


(Yûnus Emre; Kültür Bakanlığı, 1275 Kültür eserleri 161, sayfa 361)

Yûnus Emre’nin yukarıda geçen şiiri olmak üzere neredeyse Osmanlı’da Yûnus’un bütün şiirleri yasaktı..

Yûnus EMRE kaddesallahu sırrahudan 200 yıl sonra yaşayan meşhur fetvâcı Ebu Suud Efendi, batınî inanç ve davranışların yanı sıra vahdet-i vücud (varlık birliği) inancına dayalı bir tasavvuf (gizemcilik) anlayışını bile zındıklık (dinsizlik) ve ilhad (dinden çıkma) saymış, “bu inanç sahiplerinin şer’an öldürülmelerinin gerektiği” yolunda fetvâlar vermiştir.

Ebu's Suud Efendi, Oğlanşeyhi diye anılan İsmail Mâşuki’nin katli için İbn Kemâl’in verdiği fetvâyı desteklediği gibi, şeyhulislamken kendisi de Melâmî Bayramî Tarikatından Şeyh Husameddin Ankaravî’nin halifesi Bosnalı şeyh Hamza Bali’nin ve Halvetiye Tarikatının Gülşeni kolundan şeyh Karamanî’nin öldürülmeleri yolunda fetvâ vermiştir..

Bunda o kadar ileri gitmiş ki Yûnus Emre’nin kimi şiirlerini açıkça dinden çıkma “Küfr-i Sârih/ belirli âşikâr küfr” saymış, “okuyanların öldürülmelerinin şer’an mubah olduğu” yolunda fetvâ vermiştir.

İstanbul Millet Kütüphanesi şeriye no. 80’de kayıtlı Fetâvâ-yi Ebu's Suud adlı esrin 217a ve 217b’de kayıtlı bulunan bu fetvânın metni şudur.:

SORulan Mesele: “Bir zâviyenin mescidinde eşhâs-ı muhtelife ile oğlanlar muhtelit/karışık olup envâı teganniyat ile tevhid ederler iken kelime-i tehvidi tağyir edip gâh dilmen, gâh canmen ve gâh,


Sen bir ulu sultansın
Canlar içinde cansın
Çün âyan gördüm seni
Pinhan kayusu değil..


Deyüp ve gâh,

Cennet cennet dedikleri
Bir ev ile birkaç hûri
İsteyene ver sen anı
Bana seni gerek seni..


Deyü göğüslerini döğüp evzâ-ı garibe ettiklerinde ahâli-i mahalleden bazı kimesneler zâviye-i mezbûrede şeyh olan Zeyd’e; “Bu makule evzâa niçün râzı olursun?” dediklerinde,
Zeyd: “Ne lâzım gelir? “Ve mâ haleket-el cinne ve’l- inse illa liyabudün”

Demekle cevap verse, şer’an Zeyd’e ne lâzım gelir?

El cevab:
Evza ve akvâl-i mezbure/sözü geçen, kemal mertebe fuhuş olduğundan gayri, cennet hakkında söyledikleri kelime-i şenia/kötü, çok fena, çirkin, günahlı iş ki, küfr-i sârihtir. Katilleri mubahtır, şeyhleri olan bî-din hikâyet olan ef’al ve akvâl men’e mubâşeret olunmazsa dahi ne lâzım gelür demekle kâfir olduğundan gayrı o kabayihi ibâdet kabilinden addedüb âyet-i kerimeyi ana delil getirmekle tekrar kâfir olur. Ve bu i’tikaddan rücu’ etmezse katilleri vâcib olur.”

Mânâ ilmindeki sözlerle tasavvuf ehlinin meydana getirdiği eserler ve şiirler, düz bir mantık kullanan ve kelimelerin açık manalarına alışık olan şeriat ehlince her zaman din dışı sayılmıştır. Bugün dahi seslerini pek çıkarmaz gibi gözükseler de Yûnus Emre, Mevlânâ, Muhiddin-i Arabî, Mevlevî Tarikatının birçok önderini din dışı görür ve eserlerine hürmet etmezler. Açık ya da gizli bu böyledir.


EBUSSUUD EFENDİ KİMdir.:

"Hoca Çelebi" olarak bilinen Ebussuud Efendi Kanunî döneminde görev yapmış bir Şeyhülislam'dır. Âilesi İskilip civarındaki İmâdlı olduğu için "İmadî" olarak da anılır.
30 Aralık 1491 tarihinde Çorum'un İskilip ilçesinde doğdu. “Hoca Çelebi” olarak da bilinir. Tam adı Mehmed Ebussuud El- İmadî'dir. Mutasavvıf Muhyiddin Mehmed'in oğlu, anne tarafından da Ali Kuşçu'nun torunudur. Önce babasından, sonra Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi ile Karamanlı Seyyid Süleyman'dan ders aldı.
1516'da İnegöl İshak Paşa Medresesi'ne müderris olarak atandı. 1520'de bu görevinden alındı. Kısa süre sonra Davud Paşa, 1522'de Mahmud Paşa, 1525'te Gebze, ertesi yıl Bursa ve 1528'de de İstanbul Fatih Sahn-ı Seman Medreselerinin müderrisliklerine getirildi. 1533'te önce Bursa, sonra İstanbul kadısı oldu. 1537'de Rumeli kazaskerliğine yükseldi.
1545'te şeyhülislamlığa getirildi ve hayatı boyunca bu görevde kaldı. Osmanlı şeyhülislamları arasında daha çok verdiği fetvâlarla tanınır. Özellikle batınîliği benimseyen mutasavvıflara karşı koydu.
Şiirler de yazdı. 23 Ağustos 1574 tarihinde İstanbul'da vefât etti.


ESERLERİ:

Ebussuud Efendi'nin Türkçe, Farsça ve Arapça 20'den fazla eseri vardır.
* Bunların en ünlüsü İrşadü'l-Akli's-Selim ila Mezaya'l-Kurâni'l-Azîm.
(1858-59, 2 cilt) adlı Arapça Kur'ÂN-ı Kerîm tefsiridir. Boğaziçi Yayınları tarafından yayınlanmıştır.
* Şeyhülislam Ebusuud Efendi Fetvâları..
(Enderun Yayınları, İstanbul 1972, Yayına Hazırlayan Ertuğrul Düzdağ)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MuhaMMedî MELÂMet NEdir?.
MesajGönderilme zamanı: 26 Eyl 2018, 22:40 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
Resim ZİKRULLAH..

Resim

''Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve ummetihi...''


Benden gAYR-ET!
PîRden hiMM-ET!.
El AmaNN! ım ÜMM-ET!
DâRüs- SeLÂm da SeLÂM-et!...

Vel- hamdu lillâhi rabbil- âlemîn!..


Resim

SıRR-ı Ali =>SüveyDÂsın
Be SîN NukTA-sın Sev-dÂsın
=>KûN feyeKûN KıtMÎRiyiz
mecNÛN
-u NÛN =>MîM leyLÂsın

Resim


BİZ her ÂN BİR-İZ =>bİSMi ile
cÂN cihÂNda =>cİSMi BİLE
GÜN
-EŞ =>gÖLge ReSMi =>Çile
=>OKU!”nsun AŞK =>dilden DİL-e

Resim

GEÇmiş-GELecek TEK-BiR ÂN
OLsun! OLmasın!”sız =>OL-ÂN
=>kervÂN KeLBi Resim kul ihvÂNi
HALKı bırak =>HAKK
-ını ÂN!..

Resim

=>MuhaMMedî MeLâMeti
Kur
'ân-da gÖR KeLÂme ET!”i
AKLın NAKlen BUZun SU et
!
Şu ÂN YAŞA SeLÂme ET!”i

Resim

EEen Zincirinde hER ER
sÖZün ÖZün ÖZünde dER
RaBBın sÖZü ReSÛLL SeSi
ve le ZİKRULLÂHİ EKBER
!!!..

HaYYY Dost HUuu!..


اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
Resim---"Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salâte, innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munkeri, ve le ZİKRULLÂHİ EKBERU, vallâhu ya’lemu mâ tasneûne..: Ey Muhammed! Sana vahiy yolu ile indirilen Kitab'ı oku ve namazı kıl. Hiç kuşkusuz namaz, insanı iğrenç işlerden, kötülüklerden alıkor, Allah'ı anmak en büyük ibadettir. Allah ne yaptığınızı bilir. (Ankebût 29/45)

Zikr-i dâim Ebdâllarla
Fikr-i dâim Ebrârlarla
Şükr-ü dâim Ehyârlarla
Sabr-ı dâim Ehrârlarla HUuu!..


ResimMuhaMMedî Me--Me-tte Zikir;

zekere.. kıtmircede YÂRi yÂDetmek.. hiç unutmamak.. unutursan hep hatırlamak…

إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ وَاذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى أَن يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا
Resim---"İllâ en yeşâallâhu vezkur rabbeke izâ nesîte ve kul asâ en yehdiyeni rabbî li akrabe min hâzâ reşedâ(reşeden) : Ancak İnşâe ALLAH-ALLAH dilerse (yapacağım de). Unuttuğun zaman ALLAH'ı AN ve "Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana-RÜŞDe ERİŞtirir."de. (Kehf 18/24)

Her ÂN yeniden YARATılış Şe’ÂNına MuhaMMedî Şuurla Katılış NEŞ’esi..
Rububiyyet TeCELLÎlerine, Resûliyyet Sahibliğine “BİZ-BİR-İZ”liğinde İŞTİRAK şerefi..
Resûl-i EKREM aleyhi's-selâm kerâmet sahibliği İKRÂ’mına mazhariyet ZEVKi..


ResimMuhaMMedî Me--Me-tte Zikir;

SÖZde MuhaMMedî Sadakatı DUYmak
SOHBETteMuhaMMedî Samimiyyete UYmak
ZEVKte MuhaMMedî SABIRda OLmak
HAZZda MuhaMMedî SeLÂmeti her ÂN her YER ve her HÂLde YAŞAmak İLEliği-BİLEliği-ÇİLEliğidir…


VeLÂyet ŞAHımız İmâM Ali kerremullahi veche: İLK SÖZümü verdim korkmam SON SÖZüm-son nefeste- Korkarım! buyurur..

Zikir o ki MuhaMMedî Me--Me-tte, NEFSin-AKLın;
FAKRiyyet-ACZiyyet-ZiLLet-İLLetini,
MuhaMMedî Gayrete ehil olmuş kendi İLMiyle BİLerek,
MuhaMMedî Merhamet ehli Hasbî Hizmetçisi Kâmil EDEBiyle BULarak,
MuhaMMedî MuhaBbetin Hakikatı MuhaMMed aleyhi's-selâmın İRFÂN Kevseri Yüreğinde OLarak,
MuhaMMedî Hakikatın YARATICIsı ALLAH celle celâluhu ERKÂNında YAŞAyarak ŞÂHiDi OLUŞ ŞARKISIna,
KESRET (Çokluk-Yokluk) ÂLEMindeki feyeKÛN KOROsuyla “BİZ-BİR” likte KATILış insÂNlığıdır
..
Beşeriyyet-i MuhaMMede İLİM ŞUURUyla KESRETTe KESRETdevrÂN deVRidir..


İLK NOKTA NÛR-u MîM den; NEŞR DOĞuşu, HAŞR BATışını, GÜNEŞin gölgesi gece-gündüz VAR-YOKluğunu..
TEK-BİR, “1-BİR” SAYısından DOĞ-ÂN ÂNlık VAHDET HAKEMliğini, “2-3-4-5-6-7-8-9” RAKAMlığındaki “tekte 1 lerin” KESRET YOK-ÇOKluğunu..
veLÂyet-i MuhaMMedi KÂMİL Kalbinde İRADE NURUyla,
KESRETTe VAHDETT seyrÂN seYRidir..

EŞyâ-OLay-ZamÂN-ZaNn Zincirin ZEVKinde AKLın NAKLen;


كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
Resim---Kullu men aleyhâ fânn: (Yer) Üzerindeki her şey yok olucudur; (RahmÂN 55/26)

HüKMünü FUADıyla DUYuşun,

ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً
Resim---İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten): Razı olmuş ve kendisinden razı olunmuş bir halde Rabbine dön. (Fecr 89/28)

HüKMünü RUHuyla UYuşun, ancak ve ancak NüBüVVet-i MuhaMMedi İMaM-ı MUTLAKlığı İDRAKı SÜRURuyla, VAHDETTe KESRETT cevlÂN ceVLidir..

Muhtaç-Mecbur-Me’mur ve de Mahkum olarak, ZIDlık ZEVKi tüm ESMÂuLLAHı EMM-ÂNeten YÜKlenen “benlik AKLı”nın BUZ DAĞı Oluşunun fARKına VARışı;
Rahmetenli’l- ÂLEMîn Güneşinde ER-iyerek, ARKına VARışı;
DOĞum-ÖLüm DENEmesinde ÇİLLe çARKına VARışı;


الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ
Resim---Ellezî halakal mevte vel hayâte li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ, ve huvel azî zul gafûr: O ki, ölümü ve dirimi yarattı, sizi imtihana çekip hanginizin davranış bakımından daha güzel olduğunu bildirmek için. O öyle güçlü, bağışlayandır.(Mülk 67/2)

Dönen FELEKler Değirmeninde her AKLın teke TEK, İKİlik taşlarında “UN” Edilişi.. Ölüşü.. ve yeniden nice cİSİMlere cÂN DOĞuşu gARKına VARışı;

AHadiyyet ÂmÂlığının AHmediyyet AYNında “ÜMM” AnAlığı ResÛLiyyet RAHMinde
VAHDETTe VAHDET hayrÂN haYRıdır..


Zikir, çeşitli türevleriyle, zekere kökünden üreyen yeni kelimeleriyle Kur'ân-ı Kerim’de 250′den fazla yerde geçmektedir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MuhaMMedî MELÂMet NEdir?.
MesajGönderilme zamanı: 04 Eki 2018, 13:36 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
ResimMuhaMMedî Me--Me-tte; ZİKİR;
Ezeldeki Elest BEZMindeki “elestu bi RABBikum!” KÛN tecellîsinin “kÂLu beLÂ!” feyeKÛN bestesinin şu ÂN ŞeÂNdaki nefesi-SeSidir..
Ezel SÖZlerine Sâdık olan NEFSler, her ÂN HaYY olan RABBu’l-ÂLEMîn SÖZünü şu ÂNda da HaYY olan RaHMetenli’l- ÂLEMîn SESinden LüBBü’l- LÜB'ünde DUYarsa,
ATOMun ve ÂLEMîn ezel-ebed devrÂNına Sebbaha RAKSına ESMÂ SEMÂ’ına gark olur..RUH BULutluğun, el AHAD AHMEDinde-şimdi Şe’ÂNda YAŞAması,
Zâtullah Nurundan Eşya Nurunun zuhuru kademelerini-aşamalarını iyi anlamalamak,
SUyun TESDİsi BUZdan” İNANmak,
En dış ZÂHİR Şehadet Âlemindeki EŞYâ-ŞEYler Bazarındakileri kendi başlarına buyruk nesneler sanmamak,
ALLAH celle celâluhu Ez Zâhir ALLAH celle celâluh yu ANmak;
İLK baştaki MERKEZine MUHİT Tavafını Hatırlayıp cİSİM-cÂN CEM’ini Nûr-u MîMde CUMÂ-lar in şâe ALLAH..
SeBBaha”: yerde-bedende gökte-ruhta sonsuz yüzüş-döngüsü sürer gider AŞKın MEŞKi ve ASLın fASLı baştan sona..


يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
"YUSEBBİHU lillâhi mâ fî's-semâvâti ve mâ fî'l-ardı'l-meliki'l-kuddûsi'l-azîzi'l-hakîm(hakîmi) : [b]Göklerde ne var, yerde ne varsa (HEPSİ) O mülk-ü melekûtun eşsiz hükümrânı, noksaanı mucib herşeyden pâk ve münezzeh, gâlib-i mutlak, yegâne hukûm ve hikmet sâhibi ALLÂHI TESBÎH (VE TENZÎH) ETMEKDEDİR."
(Cuma 62/1)

Yusebbihu: tesbih eder.
Sebbaha: yüzmek..
Yerdeki göklerdeki ZeRReler yâni ATOMlar;
“NeşR” lerinden “HaŞR” lerine kadar DÖNdüler, DÖNmekteler ve DÖNecekler. RABBlarına DÖNene kadar..
Bu SeBBaHa yüzüş RAKSı hep sürecek, her AN yeniden Yaratılanlara ŞEENULLAHta..
Ve ne zamAN AKILlarımız DEVR-ÂNı Anlarsa ve DEVRe İştirak ederse Yusebbihu Zikr-i Dâimindeyiz in şâe ALLAH..


ResimMuhaMMedî Me--Me-tte; ZiKRi AN-ışı ANlayış;
MeKke Merkezinde Nazîr Neyzenin, Naz NEYYini “KâBE DUY” uşu, Medine Muhitinde Nazar EsMÂsın Niyaz ŞEYYini “KâBe kavseyn UY”uşudur..

ResimMuhaMMedî Me--Me-tte; ZiKiRi Aklen-Naklen;

AkvÂL-i MuhaMMedde Şariat-ı MuhaMMedi KOYuşu,
AMÂL-i MuhaMMedde Tarikat-ı MuhaMMedî DUYuşu,
AhLÂk- MuhaMMedde Mârifet-i MuhaMMedle YUYuşu,
AhvÂL-i MuhaMMedde Hakikat-ı MuhaMMede UYuşudur..

ResimMuhaMMedî Me--Me-tte;
ZiKRi YAŞAyış;
HâKlen TeN MeVKi-nde bir avuç Toprağın
AKLen cAN FeVKi-nde bir kıvılcım Ateşin
NaKlen AN ZeVKi-nde bir yudum SUyun
HaKLen şeÂN ŞeVKi-nde bir solu Havanın BİZ-Bir-İZ halak-yı ZİKRidir..

şuÂN Şe’Ânda;
Matbaada “CiM” le, Mâbedde “LâM” la, MuhaMMedde “MîM” le, Mâbudda “KiM?” le Hayy Kur'ân-ı Kerimimizle;

Terbiyeli-Müteddib Beden ZARFında “BEN” in “ben Bestesi” nde
Tezkiyeli-Mütezekkâ Nefis SARFında “SEN” “sen Nefesi” nde
Tasfiyeli-Müteayyib Kalb HARFında “O” nun SÖZün Resûl SESinde
Tecliyeli-Mutahhar RuH TARFında “BİZ” in “liVeCHillah” her ŞEY-rerKESinde BİZ-BİR-İZ “iKRÂ!”;
Tedrisi, TiLÂveti, TertiLÂsı ve de Te’KRÂasın küLLî ŞEYden DUYuş-UYUşu..


وَلِلّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّواْ فَثَمَّ وَجْهُ اللّهِ إِنَّ اللّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ
"Ve lillâhi’l- meşriku ve’l- magribu fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâhi innallâhe vâsiun alîm: Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah'ın VeCHi (zâtı) oradadır. Şüphesiz Allah'(ın rahmeti ve nimeti) geniştir, O her şeyi bilendir."
(Bakara 2/115)

ResimMuhaMMedî Me--Me-tte;

ZiKr-i dâiM, ÂLeMde ÂDeM AKLının;
BEDEN BUZ-luğun zAHMETin-zıdlar zevkin BİLmesi,


إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
"İnnâ aradnel emânete ale's- semâvâti ve'l- ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hameleha'l- insân (insânu), innehu kâne zalûmen cehûlâ (cehûlen): Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir."

(Ahzâb 33/72)

NEFİS SU-luğun, cAHMETin-cehenNNem fevkin BULması,

وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
"Vallâhu halaka kulle dâbbetin min mâin, fe minhum men yemşî alâ batnih (batnihi) ve minhum men yemşî alâ ricleyn (ricleyni) ve minhum men yemşî alâ erba’ (erbain), yahlukullâhu mâ yeşâu, innellâhe alâ kulli şey’in kadîr (kadîrun): Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir."
(Nûr 24/45)

KaLB BUHAR-lığının, rAHMETin-Resûlî SEViye sıRRında OLması,


وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
"Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li'l- âlemîn:BİZ, Seni sadece bütün kainata rahmet olarak göndermişizdir."

(Enbiyâ 21/107)

اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
"ALLÂHU NÛRU'S- SEMÂVÂTİ VE'L- ARD (ardı), meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâh(mısbâhun), el mısbâhu fî zucâceh (zucâcetin), ez zucâcetu ke ennehâ kevkebun durrîyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr (nârun), nûrun alâ nûr (nûrin), yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhu'l- emsâle li'n- nâs (nâsi), vallâhu bi kulli şey’in alîm (alîmun): ALLAH, GÖKLERİN VE YERİN NURUDUR. O'nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, her şeyi bilendir."

(Nûr 24/35)

Ve ASLa unutmamak ki;
Nurulllahın Tecellî Teknesi Mazharı NûR-u MuhaMMed aleyhi's-selâm dır. NûR-u MîMMdir mekÂNda,

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir hadisi kudsîde: "ALLAH celle celâluhu: "Seni kendi nûrumdan, diğer şeyleri de senin nûrundan yarattım."
buyurmuştur.
(Îmân Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü'l-Hâfâ I-265/827)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MuhaMMedî MELÂMet NEdir?.
MesajGönderilme zamanı: 23 Eki 2018, 15:26 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
ŞaŞkınken =>İŞâret İZinde
TaŞkınken, TeVHİDuLLAH BİZinde
HaKKın: “bi’L- Aşiyyi ve’L- İbkâr”i
DAMLayız =>“BİZ-BİR DEnİZi”nde…


قَالَ رَبِّ اجْعَل لِّيَ آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلاَّ تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ إِلاَّ رَمْزًا وَاذْكُر رَّبَّكَ كَثِيرًا وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالإِبْكَارِ
Resim---Kâle rabbic’al lî âyeh (âyeten), kâle âyetuke ellâ tukellimen nâse selâsete eyyâmin illâ remzâ (remzan), vezkur rabbeke kesîran ve sebbih bil aşiyyi ve'l- ibkâr (ibkâri): (Zekeriyâ) "Rabbim, bana bir alamet (âyet) ver." dedi. "Sana alâmet, işaretleşme dışında, insanlarla üç gün konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O'nu tesbih et." dedi.”
(Âl-i İmrân 3/41)

فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Resim---Fe izâ kudiyetı’s- salâtu fenteşirû fî'l- ardı vebtegû min fadlillâhi vezkurûllâhe kesîren leallekum tuflihûn (tuflihûne): Artık namazı kılınca, yeryüzünde dağılın. Allah'ın fazlını isteyip arayın ve Allah'ı çokca zikredin; umulur ki felaha (kurtuluşa ve umduklarınıza) kavuşmuş olursunuz.”
(Cuma 62/10)

ResimMuhaMMedî Me--Me-tte ZİKİR;

Ağız ÂLetinin Cehrî-VızıLtısı,
Kafa Tasının Hançerî-SızıLtısı,
KaLb Kazanın İZZî -Cızırtısı,
RuH Ravzasın harfsiz-SeSSiz-SÖZsüz-Sonsuz SıRR-ı Sıfır SeSSizLiği süKÛN-u…


ResimMuhaMMedî Me--Me-tte ŞüKRen, FiKRen ZİKİR;

CeHRî =>CüMMLe CeMMde KeRRe
=>HançERe-de =>ZiKR-i ERRe
KaLBî =>MuhaMMedî MeRRe
RUHî ZiKiR =>zÂHİR ZeRRE…


MeRRe: Mürur etmek.. gölge GELip-GEÇmesi ÖMÜRü.. ZiKR-i EZiZ LeZZeti..

Resim---Muttârif bin Abdullah bin Eş-Şihhir babasından naklen diyor ki: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i namaz kılarken gördüm: göğsünde ağlamaktan meydana gelen ve tıpkı değirmen iniltisi (sesi) gibi bir inilti (eziz) vardı.”
(Ebu Dâvud, Sünen, Salât 157-904)

ResimMuhaMMedî Me--Me-tte ZİKİR;

Kafadaki BASAR objektifini, Kalbdeki BASÎRET Okuleriyle ReSÛLLî SEViyede HaYYlayıp,
EşYÂda Gafletten, OLAYda Cehâletten, Zamanda Dalaletten, ZaNNda İhanetten GEÇip,
Her yerde gayretle, her zaman merhametle, her hâlde muhabbetle, her şey/keste hakikatı SEÇmektir Kur'ân-ı Kerimce…

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا
Resim---Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ: Rabbinin ismini zikret ve her şeyden kendini çekerek-keserek yalnızca O'na yönel.”
(MüzeMMil 73/8)

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلًا
Resim---Vezkurisme rabbike bukreten ve asîlâ: Ve sabah, akşam Rabbinin adını zikret.”
(İnsÂN 76/25)

Zikir BİLmektir>PîR ŞAHı,
=>VesiLe=>RASÛLULLAHı
YüZ kERRE SubhânALLAHı
=>LÂ İLâhe=>İLLÂ ALLAHı…


Resim---Ebû Talib'in kızı Ümmühâhî şöyle anlatıyor: "Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün evimizi teşrif etmişti. Ben kendisine: "Yâ Rasûlallah, artık yaşlandım ve zayıfladım. Bana oturduğum yerden yapabileceğim bir amel tavsiye etseniz." dedim. Şöyle buyurdular: "Yüz kere sübhanallah de!.. Yüz kerre elhamdu lillah de!.. Yüz kerre de la ilahe illallah de!.."
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 344)

ResimMuhaMMedî Me--Me-tte ZİKİR;

ŞeRRden HaYRa KAÇmak İçin,
SıRRın SEYRe SAÇmak İçin,
=>EL ELe RASÛLULLAH’a
=>KöR gÖZünü AÇmak İçin…


Resim---Gözleri kapanan bir adam Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek: "Yâ Rasûlallah gözlerim kapandı. Benim için duâ buyur." dedi. Peygamberimiz şu karşılığı verdi: "Abdest al, iki rek'at namaz kıl, sonra da şöyle de: “Allah'ım peygamberin MuhaMMed ile sana tevessül ediyorum. Ey MuhaMMed, gözümün açılması için senin şefaatçi olmanı istiyorum. Allah'ım onun hakkımdaki şefaatını kabul buyur." Ardından Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle ilâve etti: "Bir ihtiyacın olduğu zaman hep aynısı yap!." Bu olaydan sonra adamın gözleri açılmıştır.
(Tirmizî, Deavât, 49; İbn âace, İkâme, 5; İbn Hanbel, IV, 138)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MuhaMMedî MELÂMet NEdir?.
MesajGönderilme zamanı: 04 Kas 2018, 18:56 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
ResimMuhaMMedî Me--Me-tte, ZiKiR;

cÂN EVİmde cÂN CeRR-y-ÂN-ım
NûR-u MÎMde CeMM tek ÂN-ım
ZiKR etmekten utÂNırımmm,
Ben deki BEN-im.. SultÂNım!.. SuS maktır..


فِي بُيُوتٍ أَذِنَ اللَّهُ أَن تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ
Fî buyûtin ezinallâhu en turfea ve yuzkere fîhesmuhu yusebbihu lehu fîhâ bil guduvvi vel âsâl: (Bu nur,) Allah'ın, onların yüceltilmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdedir; onların içinde sabah akşam O'nu tesbih ederler. (Nûr 24/36)

رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ
Ricâlun lâ tulhîhim ticâratun ve lâ bey’un an zikrillâhi ve ikâmis salâti ve îtâiz zekâti yehâfûne yevmen tetekallebu fîhil kulûbu vel ebsâr(ebsâru) : (Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alışveriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nûr 24/37)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MuhaMMedî MELÂMet NEdir?.
MesajGönderilme zamanı: 26 Kas 2018, 14:44 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
ResimMuhaMMedî Me--Me-tte, ZiKiR;

ceheNNeMde CeLÂlinde
DeM bu DeM de KemÂLinde
cÂNa ceNNet CemÂLinde
Hâ-i Hazır HeM-HÂLinde..
HuZuRda HaZıR-HıZıR Olmaktır..

ResimMuhaMMedî Me--Me-tte, ZiKiR;

Zikir, VARını SATmaktır
fASLın ASLına KATmaktır
YAŞAyarak YAŞAtarak
ANLAdığın ANLATmaktır
Resim
IpıSSız dAĞlar BAŞInda
Dönen DEĞirMENN Taşında
Bir YETîMin gÖZ YAŞInda
RaSÛLullah ah! ı OLmaktır..


Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Her kim bir yetimin başını silerse elinin geçtiği her kıla karşılık ona kıyamet günü bir nur olur." buyurur.
(İbn Mesud radiyallahu anhu’dan, Ahmed b. Hanbel, Müsned: 5/250, 265.)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:“Yetim ağladığı zaman onun ağlamasından Rahmân'ın Arş'ı titrer. Yüce Allah meleklerine buyurur ki: Ey meleklerim! Şu babası toprakta kaybedilmiş olan yetimi ağlatan kimdir? Melekler: "Sen en iyi bilensin ey Rabbimiz! derler. Yüce Allah buyurur ki: "Şahit olunuz, her kim bunu susturur, hoşnut ederse ben de onu kıyamet günü hoşnut etmeye garanti veriyorum." Buyurdu.
(Ömer radiyallahu anhu’dan, Kurtubi, Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an: 20/101.)

ResimMuhaMMedî Me--Me-tte, ZiKiR;

KeVSeR BİZin BİR OLmaktır
VeKiL-i VeZiR OLmaktır
Öksüzü - YETİMine Kefil
Hizmette KıtmîR Olmaktır..


Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Ben ve yüce olan Allah'tan korktuğu takdirde, yetime kefil olan şu ikisi gibiyiz" buyurmuş ve şehadet parmağıyla orta parmağını göstermiştir.”
(Buhari, Talak: 25; Edeb: 24; Müslim, Zühd: 42; Ebu Davud, Edeb: 123; Tirmizi, Birr: 14; Muvatta, Şiir: 5; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/375; 5/333; Beyhaki, Sunenu’l-Kubrâ: 6/283.)

ResimMuhaMMedî Me--Me-tte, ZiKiR ÂŞIKçadır;

Desinler ZıRR deLi KAÇık
SîNesizin SıRRı SAÇık
HİÇte HEPte gİZli-AÇIK
Şu ÂN ŞeÂN ŞAHI OLmaktır..


Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah’ı öyle çok zikredin ki, tâ -insanlar- size mecnun/deli desinler.” Buyurmuştur.
(Ebu Said el-Hudrî radiyallahu anhu’dan, Ahmed b. Hanbel, 3/68; Hâkim, 1/499; Mecmau’z-Zevaid, 10/16).

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: Allah (c c ) şöyle buyurmuştur: Ben kulumun Beni sandığı gibiyim ve Bana dua ettiği , Beni zikrettiği zaman onunla beraberim Kim Beni kendi nefsinde zikrederse (içinden geçirirse), Ben de onu kendi nefsimde zikrederim (içimden geçiririm) Kim Beni kalabalıkta, bir cemaat içinde zikrederse, Ben de onu, ondan daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim O, Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın (adım) yaklaşırım O Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım O Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim Kim Bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, Ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım Buyurmuştur.
(Buhârî, Tevhid 15, 35, 50; Müslim, Zikir 2, hadis no: 2675, 4/2061, Tevbe 1; Tirmizî, Deavât 142, hadis no: 3598)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MuhaMMedî MELÂMet NEdir?.
MesajGönderilme zamanı: 08 Ara 2018, 12:45 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
ResimMuhaMMedî Me--Me-tte, ZiKiR;

COŞmak =>Gönül GÖLÜ gibi
KOŞmak =->ÇİLE ÇÖLÜ gibi
Bir Nefes Kalmamak HAKKsız
cÂN CeRRyÂNsız => ÖLÜ gibi..


Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah’ı zikredenle zikretmeyen, diri ile ölü gibidirler ” buyurmuştur.
(Buhârî, Deavât 67)


Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İçerisinde Allah zikredilen evlerin misali ile içerisinde Allah zikredilmeyen evlerin misali, diri ile ölünün misali gibidir ” buyurmuştur.
(Buhârî, Deavât 66; Müslim, Salâtü’l- Müsâfirîn 211, hadis no: 779)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: MuhaMMedî MELÂMet NEdir?.
MesajGönderilme zamanı: 15 Ara 2018, 20:26 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10893
ResimMuhaMMedî Me--Me-tte, ZiKiR;

Bir DAMLaLık =>AŞK TASında
HASsuL- HASS MîM Ortasında
BİZ BİR-İZ=>BiRLik-DirLiği
=>HâL-i Hazır HALKASInda..


Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekîne (huzur, feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder ” buyurmuştur.
(Müslim, Zikir 25, 30, hadis no: 2689, 2700, 4/2069; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 15 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye