Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 21 Ağu 2019, 02:29

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 9 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: KUL İHVANİ SOHBETLERİ - III
MesajGönderilme zamanı: 24 May 2009, 10:37 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 2661
Konum: KAF'dan
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim

15 MART 2008 SOHBETİ

Bismillahirrâhmanirrahîm

Esselatu vesselâmu…
Salât, bağlantı, her türlü bağlantı 7 nefis kademesinde…
Yani; beden…
7 nefis kademesi…
Kalb iki kapısıyla, Rahmân ve Rahîm kapısıyla kalb…
Kalbin özü ve gözü olan Fuad…
Fuadın içindeki çekirdek olan Sırr…
Sırrın içindeki Hafî…
Hafinin içindeki Ahfâ…
Ahfânın içindeki Akdes, kudsal nokta, şah damarından yakînı olan nokta, kara delik, varılamayan Ahadiyet Noktası yani amâ körlüğü gibi olan içerideki Ustaya giden Rahmân Nefasının üfürüldüğü yere giden, diriliğin üfürüldüğü yere giden Kara Delik…
Bu bağlantının kurulması es-selatü, ya Rasûlallah…
Çünkü Allahü zü’l-Celâl Nurullahtan, sıfatı olan Nurullahtan, Zâtı değil sıfatı olan Nurullahtan ilk nokta olarak Nur-u Mim’i halk edince, Nurullahtan Nur-u Mim’i halk edince Nur-u Mim’e bağlanmamızı emretmiştir…


“Allah’a ve Rasûluna teslim olunuz.”
Bu ruh fişlerinizi Muhammedi prize takınız…

“Allah ve Rasûlüne iman ediniz.”
Size Nurullah bağlanmıştır, Nur-u Mim kanalıyla, bunun kadir kıymetini biliniz…

“Allah ve Rasûluna tâbi olunuz.”
Bu Nuru kulanınız, makinalarınızdaki bu Nuru kullanınız…
Gözünüzde kullanınız, kulaklarınızda kullanınız, kalbinizde kullanınız, beyninizde kullanınız yani tâbi olunuz gereğini yapacaktır yani…
Göz görecektir hakikatı, gerçeği…
Kulak duyacaktır…
Beden uyacaktır şeklinde…

Dördüncüsünde de;
“Allah ve Rasûlüne itaat ediniz.”
Burda cennetler bulacaksınız…
Cennet bulacaksınız…
Cennet arapçada “cim” harfi ve iki tane “nun” ile yazılır…
Bu tesadüfen böyle yazılmamıştır…
“Cenne” örtmek fiilidir…
Yani bir arab, güzel bir şeyi örtmekten bahsediyorsa “cenne” fiilini kullanır…
Kötü bir şeyi örtmekten bahsediyorsa “kefere” fiilini kullanır…
İkisi de örtmektir…
Türkçedekinden farkı, biz hepsine güzel ve çirkine örtmek kelimesini kullanırız, bizde öyle bir incelik yoktur dillerde, diğer dillerde de yoktur…
Ama Arapçada öyle değildir…
Arapçada güzel şeyi örtecekseniz “cenne” fiilini kullanacaksınız…
Kötü bir şeyi örtüyorsanız, pis, necis bir şeyi örtüyorsanız, murdar bir şeyi örtüyorsanız “kefere” fiilini kullanacaksınız…
Yani Arapçanın inceliğini bilen, doğruluğunu bilen bir kişi yanında çok güzel bir şeyi “kefere” fiilini kullanarak örterseniz bu size der ki; “hayret! Siz bunu leş mi sanıyorsunuz?”
Onun için “cenne” fiili mesela cenin ana karnındaki çocuk, can, cunne savaşta insanı koruyan kalkan, cin, bir sürü böyle “cim”le “nun”la biten fiillerin, isimlerin çoğu tümü “cenne” den türemiştir…
Bunlar daima güzel şeyleri örterler…
Cenin dediğimiz bebek, yavru, bebeğin ilk halidir, bu canını koruduğu için, canı kapattığı için, onu hıfz ettiği için kullanılır…
Cin de öyledir…
Cin; bedensiz insanlar gibidir…
Nefis, kalb ve ruhu olan insanlar gibidir aslında…
Ayrı bir âlemleri vardır…
Can; nuru yaşayan, cem’ eden insanlardır…
Cennete baktığımızda başta söylediğim gibi bir “cim” yazıyoruz yanına “nun” “nun” yazıyoruz…
Bu ney, iki tane “nun” bir de “cim” olmuş, bu şu demektir, yakıştırmıyoruz hakikat budur…
Bu Nurullah ve Nur-u Mim’in Cem’idir…
Daha doğrusu dışarıdan gereken cisim, can dediğimiz şu ANda bizim gibi gözüken Nur-u Mim de yok olduğu zaman sonuçta “esselatu vesselâmu” dediğimiz yerde selâma geçtiği zaman Daru’s-selâm’a geçer, Allah katına geçer ve orada “selâmün kavlem mir Rabbir Rahîm” bizzât kendisinden…
“Kavlen” Kendisinden olmak üzere yani aktarmak değil…
“Selâmete hoş geldiniz, selâm size olsun!”
Es Selâm tecellîsi en yoğun şekilde tecellî etmiş olacaktır cennet dediğimiz şeyde…
Çünkü orada artık ne olmuştur bütün “nun”lar cem’ olmuştur, Celle celâlihu da cem’ olmuştur…
Bu ayrı bir âlemdir, ayrı bir güzelliktir…
Cennet Kur’ân-ı Kerîm de anlatılırken, Hadis-i Şerifte anlatılırken çok akıl seviyesindeki insanlara, binlerce akıl seviyesinde anlatmak için herkesin anlayacağı şekilde anlatılmıştır...
Yiyecekler vardır, içecekler vardır, şu vardır, bu vardır neler söyler hatta: “ne isterseniz anında halk olur” gibi o âlem başka bir âlem olduğu için detaya girilememiştir çünkü girildiğinde akıllar perişan olacaktır…
Ama hakikat şu ki ayrı bir âlemdir…
Zamansız bir âlemdir…
Mekânsız bir âlemdir…
Müthiş bir âlemdir…
Ve kendi özellik ve güzelliklerini kendi içinde taşır…
“Esselatu vesselâmu aleyke ya Rasûlallah.”
“Biz sılayı, SALL’ı, isalı, vuslatı, kavuşmayı sende görüyoruz, tercihimiz seni yaptık ya Rasûlallah…”
“Vesselâmu.”
Ve es Selâm esmâsının tecellîsini, selâmeti de sende görüyoruz, biliyoruz ki bizim bu SILAmızı istememizin bir neticesi varacağımız yer var…
Hacca gidiyoruz, biz istiyoruz ki Kâbe’yi bulalım, bütün yolculuğa onun için katlanıyoruz…
Sebep?..
Bütün bunları yapmamıza sebep, Kâbe ile buluşmaktır…
O zaman hacı oluyoruz zâten böyledir…
Hacda da öyledir…
Haccda da, “ha” iki tane “ce” yazarsınız…
Can ve cismin hak oluşunu idraktır hacc…
Yani cisim giyen canın hak oluşudur…
Burdaki hak oluş Allahü zü’l-Celâl’in arzu ettiği gibi hak oluştur, emrettiği gibi, muradettiği gibi bir hak oluştur…
İşte cenne fiilide, cennette böyle bir çift “nun” un cem’idir…
Bu cem’den kasdımız nedir?...
Celâl tecellesinin Cemâl tecellesine dönüşümüdür…
Çünkü Celâl de aynıdır…
Bir “cim” yazarsınız iki tane “lâm” yazarsınız…
Celâldeki iki “lâm” lânet ve lütuftur…
Onun için Celâl de inkâr ve ikrâr at başı gider…
Zü’l Celâli vel İkram…
Allah Celâlinden ikram eder kâinatta…
Bu şu demektir; hiçbir kadın yoktur ki en ağır acıları çekerek çocuk doğurmasın…
Çünkü Celâldir bu…
Çok acıdır fakaaaat çocuğunu doğuran bir kadının elinden bütün insanlar birleşse onu koparamazlar…
Bu kadar müthiş bir El Rahmân ve El Rahîm Tecellîsi zuhur ettiği için iki göğsünden annenin ve kendi çocuk doğurduğu mahallinin ismi “Rahîm”dir…
Allahü zü’l-Celâl’in er Rahîm ismiyle anılmıştır Allah tarafından Celle Celâlihu…
Dolayısıyla tekvin sıfatı, es Settar sıfatı bütüüüün Allah’ın bu yaratış sıfatının tahtasıdır…
Üzerine yazı yazılan yerdir…
Taa kendisidir…
Nur-u Mimdir…
Analarımız Nur-u Mimdir…
Doğurandır…
Yani diriliği aktaran mekanizmanın başıdır…
Onun içinde Münir Derman hocamız kitaplarında kadına karşı müthiş sözler söyler…
“Bunu söylesem çıldırırsınız!”, “bunu söyleyemem!.” ve çok değişik şeyler söyler…
Bütün bu bizim içinde bulunduğumuz toplumda şuanda kadınların aşağılandığı, zayıflandığı, horlandığı bir ortamda biz hiç bunlardan bihaberiz…
Zavallı insanların, hayvandan aşağıya inmiş insanların baştaki beş pencerenin beşini de kapatıp iki gözüyle görmeyen, zâhiri ve bâtını görmeyen kör gözler, evveli ve âhiri duymayan sağır kulaklar, dört oldu değimli, birde yalana ve harama açık haramın girmesine yalanın çıkmasına kapa olmuş ağızlar ve leş gibi kokan burunlar bir başı yok etmiştir…
Doksan dokuz esmânın sanıyorum doksanını yok etmiştir bu başta…
Onun için hadisler vardır:

“Hiçbir Müslümanın yüzüne tükürmeyin.”
“Yüzüne vurmayın.”
“Yüze saygı duyun.”
“Allah, Âdemi Kendi suretinde yarattı.”
gibi hep yüze yönelik, veche yönelik…
Vechullah, Allah celle celâlihu insanın yüzüne hitap eder…
Çünkü bütün organları esmânın tecellî noktası olarak oraya koymuştur…
İşte bu beş pencerenin beşini de kapatıp başın altında kalan gövdedeki iki tane kör deliğe, iki pislik deliğine, zâhirdeki pislik deliğine tâbi olanlar hayvandan aşağıya inmişlerdir…
Üreme ve boşaltım delikleri..
İlkel, iğrenç bir şehvet batağında kadını kepaze etmişlerdir…
Analarını, bacılarını, kızlarını, kız kardeşlerini ve karılarını, hanımlarını kepaze etmişlerdir…
Kadınlık şerefini haysiyetini yemiş toplumlar rotu çıkmış arabalar gibidir…
İstediği kadar usta şoför koysunlar, son model arabaları olsun, dünyanın en hızlı arabaları olsun rotu çıkmıştır…
Çünkü onlar iliği yok etmişlerdir…
Ana özelliğini kaybetmişlerdir…

Onun için de söylediğim gibi Allah celle celâlihu bedeni 7 noktadan delmiştir…
5 başta, 2 aşağıda üreme ve boşaltım olarak…
Bunlar hakta ve hayrda kullanıldığı zaman Âdem Aleyhi’s-selâm’a üfürülen Dirilik Nefesini kıyamet günündeki son torunumuza kadar hiç makas yemeden aynı tazelik ve dirilikte el Hayy Esmâsı olarak götüren ve götürecek olan torunlarımızın bütün güzelliklerini ve özelliklerini reddedilen, recmedilen, yasaklanan, açıkça koca bir balonu bir iğne ucunun patlattığı gibi berhava edecek İkilik Şeytanı şerrinden ya da şeytanlaşmışların şerrinden koruyacağı yerde ona peşkeş çektiği zaman insanlar, toplumlar hatta kâinat yok olup gidecektir…

İşte bu anlatmaya çalıştığım tüm bunlar Celâl Esmâsındaki çift “lâm”dan “lânet”i tercih edildiği takdirde yani bâtılın ve şerrin yaşanmasını tercih ettiği zaman insanlar ve toplumlar, “lütuf” susar…
O zaman Celâl’in “lânet”i konuşur…
Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan kardeşlerimiz biliyorlar; yetim hakkı yiyenler, insan öldürenler vesaire gibi yerlerde Allah melekleri ve tüm lânet edenler lânet etsin…
Burda birisine bir kötülük yapılmıyor…
Bir iş kötüleniyor…
Şiddetle kötüleniyor…
En açık şekilde tehdit edilmiyor sonuç bildiriliyor…
Onun için en zor kelimedir “lânet”…
Arapça “l┠ne?..
“L┠yazılır, “ne” yazılır, sonundaki “te” kapalı “te” dir…
Yani “Lâneh!..”
Arap konuşurken “lânet” demez, “lâneh” der…
Çünkü sondaki “he” kimden geldiğini gösterir…
Aslında “lâneh” şu demektir:
Nur-u Mim’sizliktir…
“L┠ne?..
“Lâ: yok”tur..
Ne yoktur?..
“Nun” yoktur…
“Nun” bizim için Nur-u Mim’dir…
Biz Nurullah’a hiçbir zaman ulaşmadık, ulaşmayacağız da zâten…
Nurullah, BiZe Nur-u MİMle gelir..
Bizim işimiz değil, bizden çok ötede çünkü o…
Biz Allahü zü’l-Celâl’le hiçbir zaman bir ilişkimiz kulluktan başka yoktur, kulluk ise Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’a bağlı oluşumuza bağlıdır…
Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın teslimiyeti, teslim oluşumuz, iman edişimiz, tâbi oluşumuz, itaât edişimiz ise namaz kılar gibi topuğundan arkadadır…
Ayak parmaklarının ucundakiler değildir…
Onlar aşırı gidenlerdir ve namazda değiller zâten…
Azgın insanlardır…Tagidir!..
Onlar dindar gözükseler de, dinsiz gözükseler de fark etmez…
Namazda değiller zâten…
Hiç namaza gelmiyorum diyenler, onlarda…

Yani şunu arzetmeye çalışıyorum ki, Allahü zü’l-Celâl, Âdemi Kendi suretinde yarattı dan kasıd, Allahü zü’l-Celâl resim gibi kendi resmini bizde yapıyor değil…
Allahü zü’l-Celâl beyin dediğimiz bedene, cisme ve dünyaya yönelik olan başımız üzerinde 90 civarında, 99 esmânın 90 ı civarında -onu çıkarabilirim ama şuanda yapamam- bu kadar esmâyı başta zuhur ettiriyor…
Tıpkı bir ney gibi 7 delik delmiştir, onu çok iyi anlamak lâzım…
Bunun 5 i kafada toplanmıştır…
Bunlar basit tekrarlar gibi gözüküyor fakat bu basit tekrarlar o kadar önemlidir ki, siz birisine sürekli diyorsunuz ki: “bak kardeşim çok güzel bir fabrika kuruyorsun ama bu ceryan işi ne olacak?” diyorsunuz, o diyor ki: “ceryan duradursun, biz son model makinaları getirdik, işte binalar yaptık, şunu yaptık, bunu çattık..”
Siz ikide bir söylüyorsunuz: “iyi de ceryan-elektirik ne olacak?” diyorsunuz…
Bu adam ne zaman anlıyor ceryanın ne olacağını?..
Her şey bitti dediği zaman diyor ki: “Keban’dan ceryan getirmek lâzım.”
Bu çok ters bir sözdür…
İlk başta olması gereken bir sözdür…
Bundan şunu söylemek istiyorum:

Biz bu konuşmalarımızda Allah’ın izniyle, Rasûlullah Efendimizin sayesinde bizim esas amacımız Muhammed Aleyhissalâtü vesselâmın hasbi hizmetinde gönüllü hizmet eden kardeşlerimizin İlahi İlim ve Muhammedi Edeb bakımından süratle yetişmelerini sağlamak, hizmeti yapabilecek ilim ve edeb sahibi olmasını çok hızlandırmak ve ondan sonrada Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem’in hizmetinde daha bilinçli, daha imanlı, daha candan yürekten yaşadığı her nefesin hakkını vererek ve her nefeste Allahü zü’l-Celâl’in kadir kıymetini bilerek, Kur’ân-ı Kerîm’in kadir kıymetini bilerek, Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın özellik ve güzelliklerini BİLerek, BULarak, OLarak ve YAŞAyarak ŞAHİDi OLmak…
Geri kalanı boş bir gürültüdür…
Davul sesidir…
Asla Dost sesi değildir…

İşte bunu ortadan kaldırmamız içinde bizim anayasa gibi hükümleri çok iyi bilmemiz lâzım…
Çok iyi bilmemiz lâzım…
Biz Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem’i zâhirde ve bâtında bilmeden, bulmadan ve bizzât onunla olmadan neyi yaşayacağız…
Bilmeyen bir insan neden Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem’i sevecekmiş, bilmiyor ki…
Bilmediğinizi sevmenin ne mantığı var…
“Canımı veririm!”
Niye canını vereceksin ki hiç tanımıyorsun ki!…
Saçının telini bile vermezsin zâten!…
Çünkü bilmiyorsun kim olduğunu!…

Bir çocuk denizde boğuluyordu…
Etraftan insanlar oraya koştular…
Kadınlarda koştular…
Ve bazıları kurtarmaya çalışıyor…
Sonra benim yanımda olan kadın batan çocuğun kendisin ki olduğunu anladığı zaman bir fırladı herkesi tepeleyerek atladı suya…
“Eyvah bu benim oğlum!” dedi ismini unuttum şimdi çocuğun yani…
Neden yaptı?..
Meğer boğulmakta olan çocuğun kendisinin olmadığını sanıyormuş önceden…
Ama onu anladığı anda çünkü çocuğun arkadaşına sordu: “o nerde?” deyince, çocuk konuşamıyor heyecanından eliyle diyor ki: “Senin çocuğun!”
İşte o zaman kadını görecektiniz…
Saçının telini değil kellesini verecekti yani…


İşte Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem’e: “Yâ Rasûlallah ben seni anamdan, babamdan çok seviyorum, onlar sana fedâ olsun.” diyen Ömer (r.a.) a Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem diyor ki: “vallahi Yâ Ömer sen iman etmiş değilsin.”
“Neden ya Rasûlallah?”
“Ben Rasûlullah’ım, Allahü zü’l-Celâl’in seçtiği Rasûlüm, canından çok sevmek zorundasın, nefsinden çok sevmek zorundasın.”
“Vallahi nefsimden çok seviyorum.” dediği anda:
“Şimdi iman ettin.” buyurmuştur…

Bu Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem!..
Kral değil hâşâ!.Yok yok öyle değil!..
Kimsenin anası kendisine kral değildir…
Ama kendisini var edendir…

Göbek bağı, nedir göbek bağı?..
Beş tane çocuğu olan bir kadının beş çocuğunun göbek bağı ne zaman kesilmiş…
Çekiverdiğiniz anda 5 ini, diyelim ki 20 yaşında 21 seneyi çekiverelim annesinde yok oluverir…
Hep bağlıdır oraya…
Sıla-yı Rahîmi kesenlere bunun için lânet edilmiştir…
Rahîme hürmetsizlikten…
Akraba bağlarını kestiğinden…
Nerden akraba bunlar?..
Ana karnında, Ana rahminde…
Er Rahîm esmâsında…
Onun için şiddetle yasaklanmıştır ve böyle ailelerin sonu perişan olmuştur…Birlik, dirlik bulamamışlardır…
Zengin çok gördük…
Trilyonerlerini gördük fakat hasret gittiler huzura…
Şu yalan dünyada onlar için kabre gerek yoktu…
Yatakları zâten kabir gibiydi…
Cehennemede gerek yoktu zâten hayatları cehennem gibiydi…
Ben bunlara bizzât şahid olmuşumdur…
Bizzât şahid olmuşumdur…Birisini tanıyoruz…
Antalyada ithalat - ihracat yapan çok zengin, hesapsız zengin bir insan…
Benim bir yakınım benden rica etti, o insan onun arkadaşı, dedi ki: “Bu arkadaşımın kızı bir hıristiyanla evlendi, oğlu şöyle oldu, artık esrar felan kesmiyor daha başka şeyler yapıyor ve ateist olmuş, bir çâre var mıdır?..”
Şimdi ben dedim ki: “Ne kadar parası var?”
“Tırlarla!” dedi…
“O zaman tırlara gerek yok uçağa yüklesin dünyayı dolaştırsın gelsin çâre bulamaz, çünkü geç olmuş artık!…”
Şunu demek istiyorum…
Allahü zü’l-Celâl yok gibi hareket edenler, Allahü zü’l-Celâl’in elinden kurtulacağını sananlar bir hayal içinde hayatlarını cehenneme çevirirler, gelecek çocuklarını şeytana teslim ederler…
Şeytandan kastım ikiliktir, şüphedir, şerrdir, huzursuzluktur, kahrolası bir dünyada yaşamaktır ve gelecekte de neyin beklediği herkes bilir, aklı olan…
İşte bütün bunlar bize ana noktadan sapmamamızı yani Keban Hattını kesmememizi, bilmemizi, bulmamızı, yüreklerimizde Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın Prizini korumamızı emreder…
Uyuyacağız yani durmadan ibadet edecek değiliz, uyumamızda gerekiyorsa ama priz bizdedir fiş bizdedir uyandığımız ANda yine devam ederiz…
Neye?..
Hakka, hayra, doğruya, güzele, insanlığa yani…
Hayvandan aşağıya oluşa değil…

Burada bir şey söylemek istiyorum…
Sanıyorum 20 sene felan önceydi…
Rahmetli Hacı Osman Efendi geldi…
Aksaray’dan Antalya’ya gelmişti…
O çok değerli bir zâttı…Hüdai nabitti…
Dağdaki ağaçlar gibi, kuşlar gibi Allah Dostuydu…
Başını hiç bir şeye eğmeyen, Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem dendiğinde, Ehl-i beyt dendiğinde gözlerinin yaşları paradan inen, böyle bağlı, böyle yürekten seven ve tanıyan birisi idi…
Diyor ki:
“Kayserili olup da İstanbulda yaşayan bir zengin aile, kişiler bizi de adam sanmışlar evlad bize geldiler.” diyor…
“Neden geldi efendim?.”

“Çünkü bu kişinin bir oğlu olmuş, başka olmamış” diyor…
“Olmuş ölmüş, kalmış bir tanesi bunu korumaya çalışıyorlar ki nesli devam ede yani, çok önemli çünkü…
Çok büyük bir serveti olan bir insan bu…
Yaman adamlar yani işi bilen insanlar bunlar, dünyayı çok iyi bilirler…
İşte çocukluğunda herkese zarar verirmiş ama halledilirmiş, yolda adama çarpmış lüks arabasıyla, adama demişler ne istiyorsun adama parasını vermiş şikâyetçi bile olmamış…
Yaptıkları yanına kâr kalmış ama sonra çocuk kendine zarar vermeye başlamış, esrardır, uyuşturucudur felan derken bir an gelmiş ki artık hiç ayağa kalkamaz hale gelmiş…
Babası da bunu Amerika’daki en büyük uyuşturucu tedavi merkezine götürmüş…Üç ay kalmışlar…
Her şey yapılmış, saat gibi olmuş çocuk…
Neticede oradaki profesörler demişler ki:
“Bu çocuğu sen götür fakat bu bilinç arkasına yerleşmiş biraz sonra ne zaman isterse eski haline gelir. Biz buraya giremiyoruz oraya ancak hrıstiyan azizler var burada isterseniz onlara gidin, onlar girebiliyorlar arkaya beyin arkasına, ana karttakini değiştiriyorlar yani arka karttakini.
Yada sizin kendi dininizde varsa bunlar, Allah Dostları bulun onların işi bu, biz bu kadar yapabiliyoruz” demişler…
Bizim Kayserili vatandaşta Türkiye de birkaç yere uğramış işte paralar dükmüş felan ama netice alamamış…
Nasıl duymuşsa duymuş işte demişler: “Bir yerde de Hacı Osman var git bakalım” felan demişler herhalde nasıl duymuşsa…
O da gelmiş…
Hoş beş deyince
“Efendim böyle bir derdimiz var”..
“Efendim biz kim oluyoruz.” felan diyor Osman Baba…
O da diyor ki:
“Efendim biz Allah’a şükür varlıklı insanlarız sana ne istiyorsan…”
“Yoo Yoooo bizim ne ihtiyacımız var, biz Rabb’ımızdan razıyız.”
En sonunda adam diyor:
“Efendim size bir câmi yaptırayım istediğiniz yere. Adını da koyalım “Hacı Osman Câmisi” diye.”
“Yok evladım Allah korusun” felan deyince Kayserilinin tepesi atmış:
“Ulan ben de bir adam sanmıştım geldim kapınıza, ne biçim iştir..” şudur budur, almış yürümüş adam kızmış çünkü…
İşte o zaman Osman Baba bir kalkmış böyle:

“Ulan bu çocuğun röntgenini çektik iğnenin ucu kadar helal bulamadık! Hayvan herif bu çocuğu bu hale getirinceye kadar, hiçbir helal lokma koymadan, bu sistemin Sahibi yokmuş gibi bu kadar cüretli, bu kadar insafsız, merhametsiz bir hayatın içinden bu çocuğu geçirdin şimdi bu hale getirdin de, dönüp bize mi laf ediyorsun, bize mi söylüyorsun söyleyeceklerini Allahtan korkmaz insan!” deyince…
Adam kendini yere atmış, demiş:
“Efendim bir çâresi yok mu?. Dediğiniz tüm doğru. Ben hiç hayatımda helal-haram diye bir mefhum bilmem. Ben hak ettiğimi zâten alırım, benim işim hak etmediğimi ele geçirmektir.”

İşte bütün bunlar ne?..
Bütün bunlar Allahü zü’l-Celâl’i BİLmek, BULmak, OLmak ve YAŞAmak…
Çare?..
Kapı!..
Kapı; Muhammed Aleyhi’s-selâm!..
Berideki kapılar?..
Berideki kapılar davul kapıları!..
Herkes bir davul dövebilir…

“Bura gel!.. bura gel!.. bura gel!.. bura gel!..”
Muhammed Aleyhi’s-selâm davul dövmez…
Muhammed Aleyhi’s-selâm da EZAN okunur…
Allahü zü’l-Celâl’in görevlendirdiğidir…
Seçtiğidir…
Rasûlullah’tır…
Nur-u Mim sahibidir…
Rahmeten lil âlemindir…
Tek örnek alınması emredilendir…
Huluku’l azimdir…
Ahlâkı en yüce olan “Kur’ân ahlâkı” ve Kur’ân-ı Kerîm’in tabiriyle “Allah’ın ahlâkı” ile ahlâklanmıştır…
Ahlâkullah sahibidir…
Ahmed’dir…
Ahad’in Ahmed’idir…
Allah’a ilk hamdedendir, Allah’ın ilk yarattığıdır çünkü…
Nuru, Allah’ın İLK yarattığı NOKTAdır…
Bu noktanın hareketinden madde meydana gelmiştir…
Harekesinden mânâ meydana gelmiştir…
İşte bu özellik ve güzellikleri yüreklerimizde arıların bal topladığı gibi günbegün, günbegün, günbegün iyi bir insan olmak için değil, iyice inanmak için, onun gibi olmak için, başkası şöyle desin böyle desin diye değil!…



(SOHBET DEVAM EDECEK İNŞAALLAH)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 01 Haz 2009, 17:56 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 2661
Konum: KAF'dan
15 MART 2008 SOHBETİN DEVAMI

Sistemi halk eden Allah…
Her şeyi yerli yerinde terbiye eden Allah…
Atomun dönme kanunu ile kâinatın dönme kanunu aynı kanundur…
Hiç düşündünüz mü saatte 1640 km hızla dönen dünya eğer bu dönüşünü mazotla benzinle yapsaydı ve kendisi mazot yığını olsaydı bir seneye varmadan tüketirdi…
Kendini yok ederdi yani…
Atom o korkunç hızını eğer enerjisini kendisinden alsaydı çok kısa sürede kendini bitiriverirdi…
Bunlar nedir?..


Bismillâhirrahmânirrahîm


هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

" Huvallahul halikul bariyulmusavviru lehum'esma ulhsnâ yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel'ardi. Ve huvel'aziyzulhakiymu.: O öyle Allahki halık, barî, müsavvir o, en güzel isimler (Esmai hüsnâ) onun, bütün Göklerdeki ve yerdeki ona tesbih eder, o öyle azîz öyle hakîmdir” (Haşr 59/24)

Şimdi “yusebbuhu”…
Şimdi şu anda “sebbaha”…
“Sebbaha” arabçada yüzmek demektir…
Şimdi yüzüyorlar…

“Yusebbuhu le huma fissemavati vel ard.”
Bu gördüğünüz gökyüzündekiler ve yerdekiler tüm Allah’ındır ve yüzüyorlar, durmadan tesbih ediyorlar…
Evet, teknik olan kişiler bilirler ki bir atom diğer bir atoma asla mesnedlenemez…
Kâinatta birbirine mesnedli bir tek nokta bulamazsınız…
Dayanmak yasaktır…
Mümkün değildir…
Hiç kimse kimseye dayanamaz ve tek başına yüzer…
Atomlar dahi böyle gelip birbirine dayandığı anda kıyametler kopar…
İşte bu yüzüşler yok mu yukarısız, aşağısız, önsüz, yansız, gecesiz, gündüzsüz…
Bizim 10 km yukarı çıksak dünyadan ne gece kalır ne gündüz kalır…
Her şey yok oluverir, bizim ölçülerimiz yerle bir oluverir…
İşte bütün bu: “Yusebbuhu le huma fissemavati vel ard” şimdi şu ANda tesbih ediyorlar…
Kimi?..
Kim yaptıysa onu!..
Bütün resimler Ressamlarını gösteriyorlar, diyorlar ki:
“Bizi bir yüzdüren var “subhanallah” diyoruz celle celâlihu!”

Tesbih ettiren Allah var…
Terbiye eden Allah var…
Her hücreyi terbiye eden Allah…
Tırnaklarla dişlerin yapısı aynıdır…
Hücreleri de aynıdır ama terbiye sistemleri değişiktir…
Dişlere: “Belli bir yaşa, belli bir zamana kadar uza, ondan sonra asla uzama!” emri verilmiştir…
O hücreler orda bekler…
Ama tırnaklara: “Devamlı uza!” emri verilmiştir…
Yan yana komşulardır sakalla kirpikler…
Kirpik hücreleri belli bir yere kadar uzar bekler, sakallar her gün uzar durur, bir sürü iş açar başa, uğraş dur tıraş olacağım diye…
Bu hücreler terbiyeli hücrelerdir…
Terbiyesiz olduğunda ne olurlar?..
Kanser hücreleri olurlar!..
Nedir kanserin aslı?..
Bebek oluşurken, hücreler bölünüp hücreler teşekkül ederken bazı hücreler bazı yerlerde mahsur-çevrilmiş-bekletilmiş bırakılır, bırakılmıştır…
Bunlar hiç gerekmediği halde ve zamanda bölünmeye başlar. Halbu ki adam, bebek değil ya oluşan bir bebek cenin değil, adam gelmiş kırk-elli yaşına oradaki hücre harekete geçiyor kendi başına diyor ki anarşist gibi: “Ben çoğalacağım!” diyor…
Vücûd kendi hücresi olduğu için bunu bir mikrop kabul etmiyor…
Tedbir almıyor, o zaman anlaşılmaz kilolarca urlar oluşturuyor…
Bu nedir?..
Bu sistemin kendi içindeki azgınlıklara karşı getirdiği kendi üreme şeklidir…
İşte terbiyedeki, Allahü zü’l-Celâl’in terbiyesindeki önemini kadr ü kıymetini anlatmak için söylüyorum…


مَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ
“Ma kaderullahe hakka kadrih innellahe fe kavviyyün aziz: Allahın kadrini gereği gibi takdir edemediler, hakıkat Allah, yegâne kaviy, yegâne azîzdir” (Hac 22/74)

…وَمَا قَدَرُوا اللّهَ حَقَّ قَدْرِهِ
"Ve ma kaderullahe hakka kadrihi… : Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler.” (En’âm 6/91)

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ
" Ve ma kaderullahe hakka kadrihi vel erdu cemian kabdatühu yevmel kiyameti ves semavatü matviyyatüm bi yeminih sübhünehu ve teala amma yüşrikun. Onlar Allah'ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun tasarrufundadır. Gökler O'nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir. “ (Zümer 39/67)

“Ve ma kaderullahe hakka kadrihi.”
“İnsanlar Allah’ın kadir ve kıymetini hakkınca takdir edemediler.” âyetleri vardır…
Bunları hafızlarımız okur geçerler…
Sanki hâşâ hikaye okuyor gibi, masal anlatıyor gibi, hiçbir önemi yokmuş gibi…
Yani biz Kur’ân okuyoruz, diyoruz ki: “Bizler Allahü zü’l-Celâl’in kadir ve kıymetini hakkınca bilemedik!” deyip okuyoruz…
Herhalde biz ne dediğimizi bilmiyoruz!..
Gerçekten bilmiyoruz…
Allahü zü’l-Celâl’in kadir ve kıymetini ne zaman öğreniriz?
Çok basit!..
Yarım nefesi alamayıversek var ya bir saniyede öğreniriz…
Çünkü alamıyoruz artık vermiştik ya!.
Ya da vermiştik alamıyoruz, almıştık veremiyoruz yani…
Fırladık kaldık işte…


فَلَوْلَا إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ
وَأَنتُمْ حِينَئِذٍ تَنظُرُونَ
وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنكُمْ وَلَكِن لَّا تُبْصِرُونَ

"Felevla iza beleğatilhulkume. Ve entum hiyneizin tenzurune. Ve nahnu akrebu ileyhi minkum ve lakin la tubsirune.: Can boğaza dayandığı zaman. ki siz o vakıt bakar durursunuz. Biz ise ona sizden yakınizdir ve lâkin görmezsiniz. “ (Vakıa 56/83-85)

“Canları hulküme geldiğinde alın alına kalırız, ikimiz baş başa kalırız siz bir şey yapamazsınız” âyetleri hep bunlardır…
İşte o zaman bıçağın ağzında, iğnenin ucunda insan…
Yarım nefeslik insan…
İşte bu yarım nefesler sürekli de değildir…

Teknik insanlarımız kardeşlerimiz bilirler ki, mekik sitemi vardır elektrikte…
Sürekli değildir…
Durmadan arka arkaya yeni akımlar gelir…
Ve bizim göz sistemimiz öyle ayarlanmıştır ki, biz yakınında olduğumuz için sürekli sanırız ve hiç rahatsız olmayız…
Ama ben Hasan Dağı’ndan bilirim ki, dağın başına çıktığınızda bütün köylerin elektrikleri göz kırpar…
Tümü yanıp söner…
Binlerce göz kırması görürsünüz, çünkü uzaktasınız…
Siz bu akımı görürsünüz yani gidiş gidişi…

Başka bir örnek, çok basit bir örnekte sinemalardır…
20 küsur tane resim belli bir hızda geçerse atı koşuyor görürüz…
Aslında bu hiç koşmayan 20 tane at resmidir…
Bize hareketi gösteren hızdır…
Yani “Yusebbuhu le huma fissemavati vel ard.”dır
“Sebbaha” ettirdiğinizde, yüzdürdüğünüzde siz cansız olan cisimleri canlı hareket ediyor halde görürsünüz…
Tıpkı bizim şuanda içinde yaşadığımız sanala benzer bir ortam gibi…
Bunları neden anlatıyoruz…
Bunları şunun için anlamamız lâzım:
Allahü zü’l-Celâl’in kadir ve kıymetini bilmek zorundayız…
Bilmezsek ne olur?..


إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَأَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا مُّهِينًا
" İnnellezine yü'zunellahe ve rasulehu leanehümüllahü fid dünya vel ahirati ve eadde lehüm azabem mühina: Allah ve Resûlünü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lânet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap hazırlamıştır.” (Ahzâb 33/57)

“Azaben muhina. = İhânet azabı.”
Kur’ân-ı Kerîm’in en ağır azabıdır bana göre…
Ben neye ihânet etim de Allahü zü’l-Celâl bana böyle çok ağır bir şey buyuruyor?..
Yani ihânet etmiş!..
Ben neye ihânet etmiştim?..
“Eline etmişim efendim bağına bahçesine etmişim. Anladım anladım bu kadar!”
Hayır hayır!..
Temelinde ne var?..
Ben aslında AKLıma ihânet ettim!.
Çünkü aklımı çektiğinizde ne Yaratan ne Yaratılan ne de varlık kalacaktı, ne de ben kalacaktım…
Her şeyi ben akılla bilebilirim…
Allah’ın aynası akıldı…
Ben her şeyi akıl sahnesinde görebilirim çünkü…
Yoksa kör kalırım…
Yani bir kaya parçası bile olamam…
Sokaklarda gördüğümüz deli zannettiğimiz, ibret için halk edilenler…
Anneleri babaları ellerinden tutmuş mecnun gibi gezdirenler bıraktığı anda bir yaşındaki çocuk gibi hareket edenler bize ibrettir…
“Ey akıllılar sizin aklınızı da böyle kıssak bir ayar gibi duyamaz hale gelirsiniz, yokmuş gibi olursunuz”…
“Bakın görüyor musunuz biz böyle yapabiliriz!” gibi bir ikazdır-uyarıdır…
Bunu çok iyi anlamamız lâzım…
Çok iyi anlamamız lâzım…
Allahü zü’l-Celâl’in kadir ve kıymetini dosdoğru hakınca bilmek…
Kur’ân-ı Kerîm’in kadir ve kıymetini bilmek…
Kur’ân-ı Kerîm’i okumak ve bizi Kur’ân-ı Kerîm’in okumasını sağlamak…
Ben Sufi’yi görüyorum, diyorum ki: selemun aleyküm sufi hoş geldin…

Sufi: hoş bulduk hocam.
Bakın nasıl alıcı ve verici olarak nasıl birbirimizin sesinin, sözünün, özünün kadir ve kıymetini takdir ettik de konuştukta anlaştık hemen…
Bunu söylemek istiyorum…
Yani Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem’in isminden bahsetmek, çok sevdiğini söylemek bunlar hoş şeylerdir ama hoşun hoşu Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem’e “esselâmu aleyküm ya Rasûlullah!”
“Ve aleykümesselâm!” dır yani…
“Ve aleykümesselâm” cevabıdır…

Mekke’yi, Medine’yi yol edenler…
Ben 28 kere, 23 kere, 21 kere gidenleri duydum…
Kendilerinden duydum…
Daha çok gitsinler ama sordum bu kadar gittiniz geldiniz Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem’e misafir oldunuz: “Hoş geldiniz!” buyurdu mu?..
Bir kere demedi mi?..
Çok özür dilerim ben kervan köpeğiyim, onun için bizim sağımıza solumuza güvenilmez, yani o özelliğimiz vardır…
Onlara sordum: “Apartmanınızda yetim var mı?..”
Birbirlerinin yüzüne baktılar dediler ki: “Vallahi bilmiyoruz!”…
Bu ne idi?..
Bu ne idi?..
32 kişilik bir apartmanda…
Ben onları kötülemiyorum dikkat ediniz…
Allah hepimize hayr versin…
Yanlış bir şey söylemiyorum, onlar için bir şey demiyorum…
Şunu demek istiyorum :
32 kişilik bir apartmandaki yetimden haberi olmayan bir kişi, bilemeyen bir kişi Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın misafiri olursa değil hoş geldin hoş gittin bile olmaz yani…
Çünkü biz açık seçik imtihan oluyoruz…Her şeyden…
Komşularımızdan imtihan oluyoruz…


Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem: “Komşusu aç iken tok yatan, mü’min değildir.) (Buharî)

Aç yatan komşumuz olduğu zaman Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın bize değil selâmı, değil kelâmı sadece kahrı vardır…
“Yazıklar olsun!” der…
“Keşke benim evladım olsaydın. Keşke benim yolumda olsaydın. Keşke sen Muhammedî olsaydın. Hiç komşunun açlığını tokluğunu bilmez olur muydun?..
Muhammedî ahlâkla ahlâklansaydın sen yetimi nasıl bilmezdin?..
Ne arıyorsun buralarda kimi arıyorsun?”
Ben, Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın, yetimlerin yüreğinde olduğuna inanıyorum…
Hacca gideriz başım gözüm üstüne, her şeyler güzeldir, güzeldir de biz bir hayat yaşıyoruz…
Bir kardeşimizin bir derdi varsa neden yanında olmayalım?..
Muhammedî ahlâkı edebi nasıl tatbik edeceğiz, nasıl yaşayacağız?..
Birliğimiz dirliğimiz nerde olacak?..
Hayatımız boyunca başkaları için tıraş oluyoruz, başkaları için yürüyoruz, her şeyi başkaları için yapıyoruz…
Biz kendimiz için ne yaparız Allah Aşkına…
Ne zaman yaşayacağız kendimiz için?..
Ne zaman kendimizin elektrik hattını, can ceryanını bileceğiz, bulacağız da yaşayacağız?..
Nur-u MîMi...
Ne zaman bizi Yaratana bir selâm vereceğiz, el sıkışacağız, özür dileyeceğiz?..
Bütün bunlar Muhammedî Oluş Şuurudur…
Basit gibi gözükür, hafif gibi gözükür ama dediğim gibi muhteşem şehirlerin ceryanını keserseniz İstanbul un 12 milyon insanını bir saniyede karanlıkta bırakırsınız…
Milyonlarca makinasını durdurursunuz, bilgileri belgeleri tümü hapı yutar sesi keser hepsi ölür…
Bu basit miymiş bu ceryanın kesilişi?..
Hayır, basit değilmiş!..
Anaymış, bütün bilgiler bunun üzerindeymiş, projeler bunun üzerindeymiş…
Yoksa Kâbe’yi bulamazmışız ceryan kesildiği zaman…
Kâbe’nin içinde olsak bile karanlıkta kalırmışız…
Nur-u Mim’siz…
Nur-u Muhammed’siz…
Meyhânede bile olsaydık da ceryan olsaydı birbirimizin ne yaptığını görürdük, ne ettiğimizi görürdük…

Şimdi bir husus var:
Bu sohbetlerde olanların büyük bir kısmı benim akrabalarım, bunlar birbirimizi biliriz biz, aynı kanda aynı canda olmuş insanlarız…
Bir kısmı çok yakın insanlardır…
Bir kısmı, yani herkes bizim canımız ciğerimizdir fakat şu sakın anlaşılmasın!..
BİZ BİR kişiyiz…
Göç eden bir insan gurubu gibiyiz…
Çocukta vardır, akıllıda vardır şöyle de var ama tümümüz bir yürürüz…
Birimiz aç olamayız…
Birimiz tok olamayız…
Birimiz geride kalamaz…
BİZ toptan hareket ederiz…
İkilik, birlik, üstünlük, alçaklık olamaz…
Farklı farklı gözüksek de hepimiz bir yere gideriz…
Kimse kimseyi terk edemez…
Buradaki anlatılan şeylerde geçen bir kardeşimiz söylüyordu ve doğru söylüyordu :
“Latif hocam ne kadar çok velî tanıyorsunuz!”
Evet, bu haktır…
Allahü zü’l-Celâl de şâhiddir hamdolsun…
Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem Efendimizde şâhiddir…
Neden?..
Ee böyledir!
Meyhâneye giderseniz meyhânecilerle arkadaş olursunuz, kahvehânede kahvehânecilerle olursunuz…
Biz kervan köpeğiyiz, Erenlerin huzurunda hazırındayız, neden Erenlerle olmayalım ki?...
Yoksa bizim bu kervan köpekliğimizde bir sorun mu var?..
Yok!..
Hamdolsun yok!..
Şunu demek istiyorum :
Bizim burada konuşmalarımız ne kimseden alçaklık ne yüksekliktir…
BİZ Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın SEVİYEsinde
Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın İMAN SEVİYESİNDE namaz kılarız BİZ…
Önümüzde İmamımızdır…
Tepemizde altımızda değil hâşâ!..
BİZimle aynı seviyededir: “Allahu Ekber!” derken…
Çok iyi ANlamak lâzım…
Bizde seviye farkı felan yoktur, çok bilen az bilene öğretir…
Hatta az bilenin çok bilen üzerinde hakkı vardır…
Allah sorar: “Neden öğretmedin?” diye…
Değil öyle biri birinden kudsalmış, biri birisinden mübârekmiş, böyle şeyler yok…
Hangimiz çok biliyorsak, az bilenimiz mi var ona bütün bileşik kaplar gibi olmamız lâzım…
Kalblerimizi Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın kalbine bağlarsak benim Muhammedî seviyeden ne dediğimi, deniz seviyesi gibi sıfırlanmış seviyeden ne dediğimi çok iyi anlarsınız…
Çok yüksekte olanlar harradan indirirler çindeki fazlalığı deniz seviyesine inince sesi keserler bileşik kaplarda…
Kuyular gibi derinde olanlara suyu bağladığımızda deniz seviyesine çıkarlar susarlar…
Hepsi Muhammedî Şuura ve Nura kavuşurlar…
Bunu çok iyi anlamamız lâzım…

Onun için Allahü zü’l-Celâl’in Dostu olmaktan dünyada daha şerefli bir şey yoktur…
Hâşâ düşmanı mı olacaktık!..
Hepimiz Allahü zü’l-Celâl’in velisiyiz, dostuyuz…
Düşmanı değiliz ki hamdolsun…
Ama bizim memleketimizde “Veliyullah” dediğimiz zaman adam hemen “hâşâ hâşâ!”…
Kendine şeytanın dostluğunu lâyık görür…
Akşama kadar yalan söyler, her türlü kepazeliği yapar, şeytana afedersin uşaklık yapar ama:
“Peygamber Aleyhi’s-selâm’ın dostu musun?” desen: “Hâşâ! hâşâ, biz kim O kim!”
Kendine lâyık görmez, şeytana lâyık görür…
Bunlar eski alışkanlıklardır ve pisliklerdir…
Bizim kardeşlerimizi tenzih ederim…
Biz bunlardan beriyiz…



(SOHBET DEVAM EDECEK İNŞAALLAH)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 05 Haz 2009, 20:37 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 2661
Konum: KAF'dan
15 MART 2008 SOHBETİN DEVAMI

Her birimizin kaderleri farklıdır, kalıpları farklıdır…
Farklı olmayan bir noktamız vardır; yüreklerimizdir, kalblerimizdir…
Çünkü oradan Muhammed Aleyhi’s-selâm’a bağlanırız BİZ…
Şehirlerimiz farklı, çok şeyimiz farklı ama kalblerimizden bileşik kaplar gibi bağlandığımız zaman “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” diyen “Muhammeder Resûlullah” tır…
BİZ arkasında, BİZ de ona Şehâdet ederiz…
“Rasûlullah sallallahu aleyhi vessellem’i DUYduk ve Uyduk” deriz BİZ…
Çünkü Şehâdeti yapacak olan Allahü zü’l-Celâl’i BİLendir…
Ki bize Allahü zü’l-Celâl’i bildiren Muhammed Aleyhi’s-selâm’dan DUYduk, mubarek ağzından duyduk, yazıp vermedi…
Kur’ân-ı Kerîm de öyle…
Buyurdu bizde inandık…
Harf harf buyurdu bizde harf harf inandık..
Bize yazılıp gelmedi..
“Allahü zü’l-Celâl’in ismi er Rahmân’dır” dedi bizde “amennâ doğru söylüyorsun” dedik…
“El Vedud” dedi “amenn┠dedik…
Biz başka bir şey görmedik ki zaten…
Onun için Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın Dostları, Allahü zü’l-Celâl’in Dostları bizim de dostlarımızdır, canımızdır, ciğerimizdir…
Hepimiz tesbihe dizilmişler gibiyiz…
Bu tesbihe dizilmeyenler gözsüz tesbihlerdir, deliksiz tesbihlerdir, çatla-patlak tesbihlerdir…
Kendilerine sıkı sıkıya bağlı insanlarıdır…
Benlik toplarıdır bunlar…
Bunlar için sadece biz merhamet dileriz Allah’tan…
Uyanmaları için, ayıkmaları için dua ederiz..
Bunlara kötü bir şey söylememiz de bize haramdır ve yasaktır…
Çünkü uyandıramazsak onlara değil bize yazıklar olsun…
“Niye uyanmıyorsun yuh!” diyorsan doğru değil…
“Seni uyandıramadım bana yuh!” de…
Uyandır da göreyim seni eğer Muhammedî isen…
Muhammedî oluş bir insanın omzuna yıldız takmaz…
Bizim için, omuzunda yıldız olan bir tek kimse Muhammed Aleyhi’s-selâm vardır…
Geri kalanın hepsi cemaattır ve sıfırdır..
İsterse orgeneral olsun “Allahu Ekber!” dedi mi sıfırdır…
İsterse köle olsun ister, ister kral olsun, kim ki “Allahu Ekber!” dedi tümü sıfırdır…

Onun için Muhammedin Hür Askeri’ni dinlemenizi çok isterdim…
Ses seâa çıkmıyor Hasan Hüseyin Körpe’den…
İşte geçenlerde, daha geçen hafta Antalya’ya gelen Deli Hüseyin…
Derbentli Deli Hasan gibi Deli Hüseyin vardır, şuanda yaşıyor İstanbul da…
İki üç günlüğüne Antalya’ya geldi…
Benimle görüşmek istiyor, göz doktoru kayınbiraderinin oraya gitmiş, ordan telefon ediyorlar işte: “Burda Hüseyin amca var şu var!”
Bende “İşim gücüm var ya kardeşim, kimdir nedir?” dedik ama geldik baktım: “Sen kimsin?” dedim…
“Ben Deli Hüseyin’im!” dedi…
“Ula kardeşim niye herkese Deli Hüseyin’im demiyorsun da böyle bizi uğraştırıyorsun. Açıkça söylesene ben Deli Hüseyin’im diye!..”
“Efendim söylüyorum da çocuklar utanıyormuş öyle söylemeye!” diyor…
“Haaaa!.. Ne yapıyorsunuz İstanbul’da, niye Antalya’da kalmıyorsun, üç beş gün kalsan şöyle bir davul zurna dövsek, dolaşsak baksak, ne etsek, memlekette ne oluyor…”
Dedi ki; “Efendim bizim orda işimiz var.”
“Ne iş yapıyorsunuz? Acil işin birini söyle!”…
“Biz geceleri bu kepaze insanların, Allah’tan korkmayanların çöplere attığı ekmekleri toplarız, çuvallara doldururuz denize dökeriz, “balıklar yesin de Allah yağmur yağdırsın bize!” deriz..”
Hâlbuki tepedekinden, en tepede kim varsa şimdi ordan aşağıya kadar ööööyle kaç günlük SU kaldı diye hesab ediyorlar…
Bu şehirde er Rezzâk olan Allahü zü’l-Celâl’in halkettiği ekmekleri binlerce kimsesiz yetim ekmek kuyruğunda beklerken, açlıktan utanıp el açamazken; en sefih, en iğrenç, en kötü yerlerde, afedersiniz ağızlarını ekmekle silerek peçete gibi kullanılan yerlerde -ki şahidiyim bunların, Allah korusun- işte çöp sepetine atılan bu nimetler yağmursuzluk olarak, kısırlık olarak, kusur olarak, Allahü zü’l-Celâl’in kahrı olarak döndü…
Bende ona dedim ki: “Ula Deli Hüseyin oradan bize birkaç deli gönder Antalya’ya!.”
Kırk gün yağmur yağardı, kırk ikindi yağmurları…
Yerler gökler sulara bürünürdü…
Kırk altı gündür bir damla düşmemiş…
“Ordan buraya birkaç kişi gönderde şu turistik otellerden biraz ekmek toplatalım, denize dökelim bakarsın Allah buradaki yetimlerin yüzü suyu hürmetine, hayvanatın yüzü suyu hürmetine bir yağmur düşürür!.”

Bir masal anlatmıyorum…
Allahü zü'l Celâl’in kanunları geçerlidir…
Allahü zü'l Celâl Hayy’dır, işinin başındadır…
Kuralları geçerlidir…
Merhametsiz bir yerde felaket getirir…
Bu neye benzer?..
Şimdi benim yanımda bir Volkan kardeşim var…
İnşaat mühendisi…
Meslektaşım aynı zamanda…
Renginaz kardeşimin oğlu, çok nurlu yüzlü insanlar…
Şimdi Volkan’a desem ki: “Sen inşaatçısın neyin üzerine bina yapılmaz?”…
Üç şey söyleyecek :
Tuzun üzerine yapılmaz!
Buzun üzerine de yapılmaz!..
Neden?..
Bu ikisi rahmeti gördüğü anda felakete dönüşür…
Eğer bir rahmet yağmuru yağarsa buzu tuzu eritir, bizim bina yerle bir olur, canlara kıyar…
Batağa zaten, akla ezik olan yapmaz!..
Onu demeye hacet yok!..

İşte bugün içinde bulunduğumuz toplum, Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem:
“Millette merhamet, devlette adâlet yoksa kıyameti koptu biliniz.”
Sebep aramayın artık. Alâmet melâmet beklemeyin.
Eğer millette merhamet yoksa, Muhammedî Merhamet kalkmışsa, devlette İlahî Adâlet kalkmışsa, kimse buna güvenemiyorsa…
Başka hadislerde var:

“Bir beldede, bir köyde, kentte, bir şehirde bir yetim eğer açlıktan ağlarsa Allahü zü'l Celâl ona şunu şunu yapar.”
Ben şimdi söylemekten hayâ ediyorum Allah’a karşı…
Şunları yapar diye Hadis-i Kudsîler, Hadisler var…
Bu ne iştir ki?..
Bu ne iştir ki?..
Bu ne iştir ki?..
İki üç sene önce, Ülkü biliyor, Kadıköy’deyken o meşhur fabrikatörlerin çok mis giyinen, petrol yeşili giyinen ve ileri düzeyde tarikat ehli olan seçilmişlerin, İslam adına banka kuranların, faize faizsiz deyip insanları küfre sürükleyenlerin, ötekilerin berikilerin yani çeldiricilerin ama Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem’e hizmet deyip başkalarına uşaklık edenlerin olduğu bir yerde aynı soruyu sormuştum:
“Gelecek hafta buraya geldiğimizde, lütfen Allah için Allah şâhid ki sorun o kişi etrafındaki yedi tane apartmanda dul ve yetim biliyormuş mu?..”
Bir hafta sonra bu soruyu sorduğumda, o sorunun bana muhatabı olanlar sadece başlarını önüne eğdiler…
“Bana karşı değil, Allah’a karşı eğin başınızı!” dedim…
Çünkü: “Ey insanlar, ben var ya ben aslında mübarek ve mukaddes bir insanım!” diyenler Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın mübarekliğinden ve mukaddesliğinden habersiz insanlardır…

Namazda konuşan namaz dışına çıkmış ahmaklardır…
Bilemeyenlerdir…
Bulamayanlardır…
Olamayanlardır…
Ve yaşayamayanlardır…
Boş insanladır…
Bütün bunları şunun için söylüyorum:
Basit gibi gözüken fişi prize takıvermek, Keban’ın Nurunu yüreğinde buluvermek, gözün görmesi, Hakkı Hakça görmesi, kulakların dirilivermesi, Muhammed Aleyhi’s-selâm’ı DUYması ve UYması, bir anda:
“Kusura bakma Yâ Rabbi bilerek - bilmeyerek yaptım, beni affet ben bilmiyordum ki yapayım, “ve kalu semigna ve ategna = ben daha şimdi DUYdum ve UYdum” yani, altmış yaşına geldim duymamıştım yani, benim yüreğimde bugün Muhammed Aleyhi's-selâm ezan okudu, ben artık o borulardan, camilerden duymuyorum yüreğimdeki Muhammed Aleyhi's-selâm’ın sesinden duyuyorum ezanı, ben bu namazı kılarım Yâ Rabbi, yerin dibine de girsem cehenneme soksan kılarım, çünkü ben Muhammedî şuurua ulaştım, ben Muhammedî bir insanım, şucu bucu değilim!”

Böyle her birimiz bu ŞUURda, bu NUR içinde olduğumuz zaman gerçekten enterkollekteyiz demektir…
Fark etmez artık, kaderimiz eğer Kars’taki bir ahırda inek bakıcılığıysa dert değil oradaki ışık oluruz, hiç değilse inekler birbirini görürler yani…
Bu çok önemli bir şeydir…
BİZim olduğumuz yerde NUR olur…
Nurullah olur…
Çünkü BİZ Muhammedîyiz…
BİZim İmam-ı Mutlakımız kesin, asla değişemez imamımız Muhammed Aleyhi's-selâm’dır…
BİZim Mürşid-i Mutlakımız tek olan, eşsiz olan, zıtsız olan Allahü zü'l Celâl’in özellik ve güzelliğini sadece kendisinde taşıyan Rasûlullah’dır…
İlk halkedilen, son yok edilecek olandır…
Nur-u MiM ilk noktadır, son noktadır…
Bunu çok iyi anlamamız lazım…
Uyduruk kaydırık şeylerle bir saatın içerisinde binlerce bilgi indirebiliriz, bilgisayarda okuyabiliriz, neler biliriz, neler biliriz…
Sonra ne olur?..
Sonra hiç!..

İşte çay içtim diyorsunuz çay yok…
Yazıyorsunuz çay yok…
Ağzınıza kadar getiriyorsunuz çay yok…
Şimdi mesela bana getirdiler ben içemiyorum çünkü konuşuyorum…
Ben çay içmiş mi oldum yani?..
Boş!..
“İçtim!” desem de doğru değil!..
Çay içtiğim zaman her hücremde çay olur…
Çay ben, ben çay olur…
Yani: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” dediğimde “Muhammeder Rasûlullah”ın bu Şehâdetine katılmışsam her zerremde:
“Allahu Ekber!” çeker…
Şah damarımdan yakın olan her zerremden ses verir…
Şehâdetimi Allah yapar…
O zaman ben Rabbülâlemin’e çay bardağı gibi olurumda içimde “Allah” olur…
Şah damarımdan yakın olan Hayy olur…
Beni de Hayy kılar…
Bütün bunlar Muhammed Aleyhi's-selâm’ın hüneridir…
Özellik ve güzelliğidir…
Bizim gençlerimiz, daha çok genç olan kardeşlerimiz, böyle Sufimiz gibi canımız ciğerimiz, ne demek can ciğer daha ötedeki sevgilimiz…

Yani benim âcizane belirtmek istediğim husus; bizim Sadakat, Samimiyet, Sabır ve Selamet dediğimiz “4 S” yi Bilmeden, Bulmadan, Olmadan Selamet bulmamız asla mümkün değildir…
Sadık olmayan bir insanın Samimiyeti şüpheli değil, yoktur…
Sadık, Samimi fakat Sabrı olmayanın bu değerleri havada esans gibi uçar…
Hiçbir zaman istikrar tutamaz, bugün böyle yarın şöyle olur…
Bu üçünü geçtiği zaman ise “Dârü's-Selâm” olur artık, Selâmet olur…
Es Selâm zuhur eder…
Cennet, Hanefi mezhebine göre elan mevcuttur…
Yaratılmıştır…
Yaratılacak değildir…
Bizim mezhebimiz böyledir…
Böyle hadislerde vardır…
Şuanda cennet…
O Fecir Sûresinin sonundaki:


Bismillahîrrâhmanirrahîm…


يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ
ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً
فَادْخُلِي فِي عِبَادِي
وَادْخُلِي جَنَّتِي

"Ya eyyetühennefsülmutmeinnetü. İrci'iy ila rabbiki radiyeten merdiyyeten. Fedhuliy fiy 'ibadiy. Vedhuliy cennetiy: Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (Fecr 89/27-30)

“Ya eyyetühennefsülmutmeinneh irci'iy ila rabbiki radiyeten merdiyyeten fedhuliy fiy 'ibadiy vedhuliy cenneh.”
Ey tatmin olmuş nefis!..
Meseleyi anlamış, Kimin Kim olduğunu bilmiş…
Bu meşhur varya, Nuriye bacımızın varya 7 N si 1 K sı…
7 tane N: Nerden, Niçin, Neden, Nereye, Nasıl sayıyorsun sayıyorsun sonra diyorsun; KİM?..
Kim bu dediğin bu Kim?..
Bu kadar sonsuz resmi yapan bir Ressam, kimmiş bu?..
Bu Ressam nasıl bir Ressammış?..
Eli varmış…
Evet, Yedullah var…
Benim de var?..
Varda el başka işte…
Konuşabilmek için Allah’ın Eli, senin elin diyoruz…
Başka ne diyecektik yani…
Başka bir kelime mi vardı anlatabilmek için?..
İşte bu çözüldüğü zaman, Sadakat dosdoğru yerine oturduğu zaman teslimiyet başlar, Sadakatta teslimiyet vardır çünkü…
Sonra Samimiyet olduğu zaman, ikisi birleştiği anda zaten Muhammed Aleyhi's-selâm duyulur…
Sadık ve Samimi olmayan bir insan Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ı ondan bundan duyar…
Hadis kitaplarından okur…
Başkalarından duyar…
Eğer evinize elektrik çekmek istiyorsanız komşunuzdan bir direk bulun o civardan, o direk de Keban’a bağlı olsun, sizde o oraya bir hat çekin, alın, okuyor elektrik profesörü olmuş ama ne hat var, ne direk var ortada…
Hayal içinde hayal, karanlıkta kendi başına profesörlük yapıyor…
Bu tarafta ne bileyim ben Renginaz bacım bir direk bulmuş, elektriğini çekmiş âletler çalışıyor, ışığını da gökyüzünden görüyorsunuz…
Hiç de sesi çıkmıyor…
Ee sesi çıkıpta ne olacaktı yani…
Ses neydi ki ses?..
Ne diyeydi yani?..
“Eeeey millet bende elektrik var!” dese ne olacaktı?..
Kullanıyor ya kendisi, onun için geldiydi ya…
Hizmetini ediyor ya…
Herkese ikram ediyor ya…
Hiç esirgemiyor ya…
İşte bu değil miydi hayat?..
Gerçek bu değil miydi?..
Gerisi hayal değil miydi?..
Yalan değil miydi?..
Şüphe değil miydi?..
Nedir şüphe?..
Şüphe şeytandandır!..
Akşama kadar bin şeyden şüphe edebilir insan…
Durmadan şüphe eder…
Öyle şey mi olur Sadakatta?..


الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
"Ellezine yü'minune bil ğaybi ve yükiymunas salate ve mimma razaknahüm yünfikun: Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.” (Bakara 2/3)

Başlarken daha: “Onlar gaybe inanırlar”…
Bakara’nın başına bakıverin hemen…
“Gaybe inanırlar.”
Gayb nedir?..
Olduğu halde gözükmeyendir…
Buyurun bakalım, çıkın işin içinden…
Herkesin ustası meydanda, benim usta diyor ki:
“Gaybe inanacaksın.”…
İmtihan böyle!..
Buyur!..
“Adres, telefon?” diyorsun, o zamanda elli kişi sahip çıkıyor…
“bize gelin, bizde o!” diyor…
“Bizde bu!” diyor…
“Bizi de Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem’i seçti!”
Hâşâ dinleyen bile yok artık yani…
Neden?..
İşte başta söylediğim gibi…
Bakın tarikat, tasavvuf vesaire işleri ile uğraşanlara kadına asla önem vermiyorlar…
Kadınlar yürekler acısı hallere düştü…
Hâlbuki kadın Es Settar esmâsının zuhur yeridir…
Onun için setir vardır…
Kadının örtünmesi, saçını göstermesinden görmememizden filan değildir…
Görsek ne, görmesek ne, sokaklarda binlercesi var, görüyoruz da noluyor?...
Görmesek ne olacaktı?..
Bu mesele o değil!..
Mesele şu :
Allahü zü'l Celâl’in Es Settar esmâsı, El Tekvîn yaratma esmâsı sadece kadındadır…
Mutlak anlamda kadındadır…
Bir milyar tane erkek olsun bir tane kadın olmasın El Hayy esmâsı durur…
Allah El Hayy esmâsını tecellî ettirmez artık, ettirmez yani…
Kadın bir tane olsa tekrar yürür…
Bu devamlılık içindir…
Allahü zü'l Celâl’e mazharlık yapar…
Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem bir anneden doğmuştur…
Ve bu hususta o kadar çok şey vardır ki söylenecek yer bura değildir…
Münir Derman Hocamın kitaplarını okursanız görürsünüz…
Ve o mesela büyüklerimizin hepsinde vardır…
Aklı ermeyenler, aklından özürlü olanlar bir Muhiddin-i Arabî’yi okurken o yandan bu yandan kafalarına göre araştırırlar…
Ne diyor?..

“Allah’ın bütün esmâları kadın kapısından zuhur eder.”
O başka şekilde söylüyor, ben de böyle söylüyorum…
Doğru söylemiyor mu?..
Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem bir anneden doğmadı mı yani?..
Bir rahimde yatmadı mı?..
Er Râhman ve er Rahîm memelerinden emmedi mi?..
Ne çare ki insanların özlerindeki, etraftan duyduğu kendisinin aklının erdiği de o kadar olduğu için bir takım bilgileri bilmek, biliyor gözükmek ya da böyle konuşmak, kendi nefsini böyle tatmin etmek bir hayal içinde hayal bir inanç, sanki satılık ve kiralık bir Rabb arıyor gibi böyle bir saçmalık içinde bir ömür geçiyor…
Hâlbuki Muhammedî sistemde böyle değildir…
Muhammedî sistem açıktır, arıdır, durudur, nettir…
Ya vardır, ya yoktur!..
Arası asla olamaz…
Elektrik gibidir, yoksa karanlıktır varsa öyledir…
Güneş gibidir…
Şimdi Gemlik’te…
Kaç tane Gemlik var?..
Bir tane Gemlik var!..
Eğer güneş varsa Gemlik’te gündüz vardır, eğer güneş yoksa Gemlik’te gece vardır, karanlıktır…
Bunun için Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem’e:


وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ
" Ve sariu ila mağfiratim mir rabbiküm ve cennetin arduhes semavatü vel erdu üiddet lil müttekiyn: Rabbinizin bağışına, genişliği göklerle yer arası kadar olan ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun.” (Âl-i İmrân 3/133)

“Ya Muhammed! Sen inananları genişliği yerlerden göklere kadar olan cennetlere koşun diye çağır.”
Bu âyet geldiğinde soruyor bir casus, Bizans casusu arab:
“Yâ Muhammed cehenneme hiç yer bırakmadın!” diyor…
“Her yeri cennetle doldurdun!” yani…
Komik bir şey diyor yani…
Rasûlullah Efendimizin cevabı şu:

“Fe Subhanallah! Ben güneş doğdu diyorum, sen gece nere gitti diyorsun!..”
Ben cennet var diyorum, sen cehennemden bahsediyorsun…
Cehennem cennetsizliktir…
Yani, Muhammed Aleyhi's-selâm’ın nursuzluğudur şeytanlık…
İkilik, BİRliğin olmayışıdır…
Benlik, BİZliğin olmayışıdır…
Donmuşluktur…
Kendiliktir…
Kimlik ve kişiliğini putlaştırmaktır, ona tapıştır…
İşte bütün bu arz etmeye çalıştığım şeyler, güzellikler irticalen…
Beğendirmek için ya da bir şey için değil…
Kendi kendimle sohbet ederken, buradaki kardeşlerimle sohbet ederken, herkes biz dinliyoruz yani…
Neyi dinliyoruz, neyi anlamaya çalışıyoruz?...
Kur'ân-ı Kerîm’den âcizane anladığım bu diyorum ben…
Rasûlullah Efendimizden de ben bunu anlıyorum…
Eksik olabilir bunu tamamlamak bizim gençlerimize düşer…
Onların Allahü zü'l Celâl’in emrettiği görevleridir…
Bizler geçip gitsek bile onlar Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm’ın bu yüce hizmetini, Şeriat-ı Garra’ya hizmetçiliği taşıyacaklar kıyamete kadar…
Bu kesilmeyen bir yoldur…
Azalır çoğalır onu ben bilemem onu Allahü zü'l Celâl bilir…
Ama bizim bildiğimiz şu ki, son nefesimizi verinceye kadar her şeyimizi ayırmadan kayırmadan…
Ya hayvanları da Müslüman yapacak değiliz ya…
İnsan suretinde aklı olan herkese Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem’in, ŞUURunu, NURunu, ONURunu ve SÜRURunu tavsiye ederiz…
Geçmesi için köprü oluruz…
Biz ne yapabiliyorsak yaparız…
Yeter ki bir kişi şeytanın elinden Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın gönlüne geçsin…
Böyle bir ŞUUR, böyle bir NUR içinde inşâallah güzellik olur…


(SOHBET DEVAM EDECEK İNŞÂALLAH)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: KUL İHVANİ SOHBETLERİ
MesajGönderilme zamanı: 06 Haz 2009, 15:14 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 16 May 2009, 02:00
Mesajlar: 1853
Konum: TASAVVUF TALEBESİ
OKUYORUM.
NAKŞINI RUHUMA DOKUYORUM VE ŞİMDİ AĞLIYORUM .
NEDEN BİLEMİYORUM.
NE KADAR ŞANSLI NE KADAR BAHTİYAR BİR KULUM DAHA NEDİYEYİM
CAN EVLADIM ANKA KUŞUM.
HİZMETİN İÇİN ÇOK AMA ÇOK GÜZEL ALLAH TAMAMINA ERDİRSİN.
KULİHVANİ PİRİMİZE DE ÇOK UZUN ÖMÜRLER VERSİN
ŞİMDİ İKİ YIL ÖNCE ÂHİRETE YOLCU ETTİĞİM SEVGİLİ KIZIMIN KABRİNİ ZİYARETE GİDECEĞİM.
SİZİNDE DUANIZI BEKLERİM.
SEVGİLERİMLE... ALLAH CC AEMANET OLUNUZ

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 06 Haz 2009, 20:35 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11210
Resim

ZEVK 3680

SEVilmek SıRRı SEVmekmiş! Gönül GÖRür-gÖZ Bakarmış!
BUZ DAĞI gibi EMELler, ÇİLEyle ERİr Akarmış

Sırt sırta BEŞİKle-MEZAR!. ECEL ne ki!. AH!. AYRılık!
BİLenin BİLdiği AT-EŞ!.. DÜŞtüğü YeRi YAKarmış!..


06.06.09 21:08
A k s a r a y

SeNsiz SeNle!..

TeVBeMİz BiR
RıZaMıZ BiR
DUÂMıZ BiR
BİZ BİR-İZ
SAV de İnşâallah..


Rahmet ve SaBR duamız...

Muhammedi MuHABBEtle..
Can NûNu...

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 07 Haz 2009, 11:48 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 2661
Konum: KAF'dan
Değerli Gülizar Ana bende acizane sizin gibi; "NE KADAR ŞANSLI NE KADAR BAHTİYAR BİR KULUM" deyip Rabbimize şükür ve hamdimi Rasulullah (s.a.v.) efendimizin adına, hesabına ve şerefine Hasbi hizmetle gerçekleştirme azmi ve gayretindeyim...
Hizmetçiliği şeref kabul ederek buna mecbur, mahkum ve memur olma bilincini nefsime ve kalbime kabul ettirmeye azmediyorum...
Güzellikler hep Rasulullah s.a.v. efendimiz ve O'nun yolundaki Hakk Dosdlarından, hatalar ise nefsimdendir...
Allahü zü'l Celal ve Rasûlü s.a.v. yâr ve yardımcımız olsun inşaallah..
Kızınızında ruhu şad olsun, kabrine Nur-u Mim yağsın, cennet mekanı olsun...
Muhammedi Muhabbet ve Sevgilerle.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 07 Haz 2009, 14:58 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 16 May 2009, 02:00
Mesajlar: 1853
Konum: TASAVVUF TALEBESİ
MUHTEREM BÜYÜĞÜM SİZİNDE GÖNÜL YANGINLARINIZA, AYRILIK VE HASRET ATEŞLERİNİZE SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ SAV İN MÜBAREK VE ÇOK KIYMETLİ SEVGİLİ EŞİ HATİCE ANNEMİZ LE AYRILIĞA DÜŞTÜKLERİNDE, ALEMLERİN RABBİ OLAN ALLAH CC IMIZ ONUN GÖNLÜNE NASIL BİR TESELLİ VERDİ İSE NASIL BİR SABIR VE GENİŞLİK VERDİ İSE AYNISINDAN NASİB ETSİN.
ŞU DÜNYA LİMANINDAN AHİRET YURDUNA KİMLERE EL SALLAYIP YOLCU ETMEDİKKİ...? GİTMEK Mİ ZOR KALMAK MI ZOR? İŞTE MESELE BUNDA.
BİR GÜN GİDERKEN ARDIMDAN EL KALDIRIPTA GERÇEK MANADA BİR DUA EDENİM OLURMU? DERDİM TAM DA GEMİYİ BEKLERKEN SİZE VE DOSTLARINIZA RASTLAMAK NE GÜZEL , NE BAHTİYARLIK.
ÜSTADIM PİR İHVANİMİZ
GÜLİZAR ANA İÇİN YAPTIĞINIZ İMZA YI GÖRÜNCE HİÇ ŞAŞIRMADIM
YANILIYORSAM DÜZELTİN LÜTFEN
GÜLİZAR KISMI DÜNYADA ANA KISMI KIZIMLA AHİRETTE.. ÜSTÜNDE SELVİ AĞACI OLAN İKİ KABİR ÖYLE DEĞİLMİ GÖNÜL GÖZÜ NE KURBAN OLDUĞUM....

BİR AYAĞIM DÜNYADA AHİRETTE BİR AYAĞIM
VEREN ALLAH ALAN ALLAH NE DEYİP AĞLAYAYIM


MÜBAREK ELLERİNİZDEN ALLAHIN İZNİYLE ÖPERİM EFENDİM.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 10 Haz 2009, 23:45 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 2661
Konum: KAF'dan
15 MART 2008 SOHBETİN DEVAMI


Şimdi buraya kadar söylemek istediğim şu idi yani…
Diyordum ki; bize bu iman denilen şey, çok önemli olan şey, sonra onun tatbikatı olan amel ve bunların getireceği ahlâk ve bizim bu taraftan öbür tarafa geçerken: “İşte ben böyleyim, bakın bundan sonra daha dünya yok ki yaşayım desem de göstereyim, işte bu hale geldim!” diyeceğimiz son hâl, kapıdan geçeceğimiz zaman ki hâlimiz ne içindi?..
Bir tek kelime içindi :
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah” içindi…
Bunu yapabilmek içinde namaz, niyaz, ibadetler…
Eğer bunu bulamamışsak başkasına yapmışız: “Ona gidin!” diyor Allahü zü'l Celâl…
Kime yaptıysanız ondan isteyin…
Çünkü Allahü zü'l Celâl için olmamış bunlar…
Allah korusun!..
İşte bütün bunları Muhammede’r- Rasûlullah’tan duymamız lâzım…
Yani: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” sözünü Muhammede’r- Rasûlullah’tan DUYmamız ve UYmamız lâzım…
“Ve kâlu semigna ve ategna Yâ Rasûlallah!.”
“Ben bugün DUYdum senden bunu ya Rasûlullah ve derhal Uydum!.”
Vallahi doğru söylüyorsun…
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammede’r- Rasûlullah.”
Bende şimdi buna şâhidim…
Bu Dünya Şehrini gezdim, bu dünyayı, her türlü yaşayışını gördüm, kendime putlar aradım, hatta kendimi diktim, nefsimi diktim: “Sen putum ol!” dedim!
Baktım ki onda da olacak hâl yok…
“Oldum!” dese bile yalan olduğunu anladım…
“Ben sizin buyurduğunuz gibi ya Rasûlallah, Allah’tan başka ilâh olmadığına gerçekten inanıyorum…
Beni cennete koysa da, cehenneme de koysa ben yine buna inanıyorum…
Sadık olarak, Samimi olarak bu inancımda Sabır içindeyim ve Selamet diliyorum!” deriz…
İşte bütün bu anlatmaya çalıştığım özellikler ve güzellikler Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın iğne ucu gibi birleştiği noktadır…
Bizim dört BİZliğimiz bir BİRlik hâline geliş;
Geçmiş zaman içerisindeki hatalarımız, eksiklerimiz, günahlarımız, ötemiz-bötemiz, yarar-yaramazlarımız her neyse Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem efendimizin Tevbe istiğfarında buluşsun BİZ olsun!..
Gelecek zaman içinde dualarımız ne ise…
“Siz hayır istersiniz şerdir” diyor Allahü zü'l Celâl…


كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
"Kütibe aleykümül kitalü ve hüve kürhül leküm, ve asa en tühibbu şey'ev ve hüve şerrul leküm, vallahü ya'lemü ve entüm la ta'lemun: Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara 2/216)

Buyurun çıkın bakalım!..
O zaman ne diyelim; Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın istediğinden BİZde istiyoruz…
Dualarımızı Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın Duasında BİZ edelim…
Peki, yaşıyoruz hani geçmişe Tevbe ettik, geleceğe Dua ettik ama birde yaşıyoruz, hayatın içindeyiz…
O zaman hayatta razı olacağımız şeyleri, rızamızı Muhammed Aleyhi's-selâm’ın Rızasında buluştur ya Rabbi, BİZliğimizi…
Sonra; valla bu şehirden çıkıp giderken, son nefesi bizi terk etmeden, nefsimiz nefessiz kalmadan, son sözümüz göklerin dolusunca arşa kadar Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem efendimizin sesiyle, o yüce nefesiyle: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeder Rasûlullah” Şehâdet BİZliğinde BİR olsun…
Yani “Lâ ilâhe illâ Allah” tamamlansın…
Dördü bir araya gelsin, bohça bağlansın kolumuza takalım mahşer yerine Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem Efendimizin iftihar edeceği, alnından öpeceği insanlar olarak…
“Hoş geldin yavrum, evladım, kuzum!” diyeceği şekilde, canı gönülden karşılayacağı BİRlik ve BİZlik içinde olacağımız bir âleme inşâallah Allah cümlemizi geçmek nasib etsin!..
Geçirmek nasib etsin…
Bütün bunlar bir temenni değildir…
Bunlar bizzat tatbik edip yaşamamız gereken emirlerdir ve Allahü zü'l Celâl’in muradı budur…
Dünyayı bunun için halketmiştir…
Kâinat bunun için vardır…
“Benden başka ilâh bulabilecek misiniz?”


وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ
" Ve iz ehaze rabbüke mim beni ademe min zuhurihim zürriyyetehüm ve eşhedehüm ala enfüsihim elestü bi rabbiküm kalu bela şehidna en tekulu yevmel kiyameti inna künna an haza ğafilin: Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir. “ (A’raf 7/172)

İlk yaratılıştaki Rûbubiyet: “Eleste bi Rabbiküm”
Sizin rabbiniz kim, niye Rabbınız?..
Niye Rabbımız olmasın daha ortada dünya yok, imtihan yok, salon yok, soru yok, hoca yok, soruyor:
“Rabbınız kim?”
“Eleste bi Rabbiküm”
“Galu : dediler ki”
“Bela : Bilakis Sensin”
Vallahi Sensin…
Herkes!..
Her yaratık!..
Öyle mi?..
Evet!..
“Peki sizi bir âleme götürsem.. orada size kimlik ve kişilikler versem.. benlik versem.. Kiminiz köle kiminiz kral olsa.. Başka ilâhlar bulur musunuz?..”
“Yooo bulmayız!..”
“Buyurun!..”
Buyurun sahneye!..
İşte buraya geliverince, Rububiyyete Şehâdet burada Uluhiyyete Şehâdete çevrildi…
Neden?..
O kadar çok şey verdi ki Allahü zü'l Celâl, binlerce ilâh bulmak mümkün oluverdi bir ANda…
Sonsuz resimlere bakıp bakıp ilâh dilenmeye başladık…
O kadar çok aleniliği ve gerçeğe yakın ilâhlar var ki şaşıyor insan…
Fakaaaat Muhammed Aleyhi's-selâm’da diyor ki: “Eeeyyy insanlar! Bunların tümü resimdir, Ressam değildir!”
Hepsi resimdir bunların..
Ressam ayrıdır..
Resimdeki insan gibi değildir..
Ressamın eli resimdeki el değildir…
Resimdeki eli yapan eldir…
Ye’dullah!..
Eser değildir, Ustadır…
Tekdir, eşsizdir, zıtsızdır, Vâhiddir, Ahaddir, Sameddir, Vedûddur…
İşte hülasa kelam, bütün anlattığımız şeyin tümü gelir şehâdet kelimesinde noktalanır…
Neydi bu şehâdet, son nefesteki şehâdet?..
Baştaki lâzımdı…
Barbaros can çok iyi bilir, onun hanımı, kızımız çok iyi bir Katolik’ti…
Yani Hıristiyanların en koyusudur…
En vazgeçmezlerindendir…
Fakat Allahü zü'l Celâl’in lütfu, Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem Efendimizin sayesinde, Gariban kardeşimin o yüce gönlü ve güzelliği karşısında Allahü zü'l Celâl onu öyle halketmiştir ki bugün pırıl pırıl hiçbir günahsız Müslümanlardandır…
Çünkü şehâdet getirdiği güne kadar olan bütün günahları, dünyanın en kötü günahlarını da işlese affolmuştur…
Çünkü İslam’a yeni girmiştir…
Anadan yeni doğmuştur…
Bir çocuk gibi saf doğmuştur…
Neden?..
Çünkü “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammede’r- Rasûlullah” dedi…
Bu ne biçim kelimedir ya!..
Başlangıçta böyle diyecekmişiz, son nefeste böyle diyecekmişiz…
Onu söylemeye çalışıyorum…
İlk yaratılan Nur-u Mim’dir, son kalkacak olanda odur diye…
Evet, Gariban kardeşimiz buyurunuz biraz siz bahsediniz…


Gariban:
Hocam teşekkür ederim söylemiş olduğunuz kelimeler için…
Eşim size bu akşam ve bütün arkadaşlarıma selam söyledi ve bunu herkese iletmemi istedi…
Ben eşimle tanıştığım zaman tabiî ki böyleydi fakat ben başlarda Kur'ân-ı Kerîm’i kendisine okumaya uğraştığım zaman olsun ve daha sonradan Müslüman olduktan sonra da kendisi :
“Zâten ben hiçbir zaman Hazret-i İsa’yı hâşâ bir Allah olarak görmemiştim ve bu teslis denilen baba-oğul kutsal ruh diyerekten üçlü ilâh birliği olarak insanlara tanıtılan bu üçlü birlik kavramını da hiçbir zaman aklım almamıştı.. Şimdi Müslüman olunca ve Kur'ân-ı Kerîm’i okuyunca ben bunların mânâlarını, Allah’ın bir olduğunu ve İsa Aleyhi's-selâm’ın bir peygamber olduğunu ve bununla ilgili olan bir sürü parça yerli yerine oturdu ve şimdi huzurluyum, daha rahatım.. Bu benim zâten şimdiye kadar, çocukluğumdan bu yana düşündüğüm şeyleri tamamlayan, içimdeki eksiklikleri tamamlayan bir olaydı.. Bundan ötürü şimdi rahatım..” demişti…
Tabiî ki bu olay buraya gelmeden evvel eşim, biz evlendiğimiz zaman tabiî ki İslamiyette Hıristiyan bir bayanla evlenme izni olduğu için bizim açımızdan sakıncası yoktu fakat o kendisi gidip kendi kilisesine bunu sorduğu zaman tabiî ki kilisedeki papaz: “Hayır evlenemezsin!” diyince tabiî ki buda bir etmen olmuştur…
Ona dedim ki: “O zaman sen o kilisedeki papaza git, sana bu teslisle ilgili olarak bu üçlü birliği bir mânâsını açıklamaya çalışsın, açıklayabiliyorsa bakalım bizde dinleyelim!” demiştim…
Ve gidip o da kendisine onu sorunca: “Hakikaten papaz kitlendi, hiçbir şey söyleyemedi!” dedi…
Mâlum zâten bugün günümüzdeki Hıristiyanlığın durumu da budur…
Halen bir takım şeyleri ağızlarında kekeleye kekeleye halka açıklayamazlar…
Mantıksız mantıksız çelişkiler içerisinde bütün haklıda kendi peşlerinden sürüklemeye devam ederler, diyorum hocam…


Kul İhvanî:
Çok teşekkür ederiz…
Çok sağ olun gerçekten biz bunu takdirle karşılıyoruz…
O güzel kızımıza, kardeşimize, bizde bütün buradaki kardeşlerimiz de yürekler dolusu selam gönderiyoruz…
Hepimiz gözlerinden öpüyoruz…
İnşâallah Allahü zü'l Celâl takdir eder ve onu yeryüzünde yani burda yaşarken de görürüz…
Gönüllerimizin misafirleri olur…
Biz çok seviyoruz…
Gerçekten çok seviyoruz, sizi de seviyoruz…
Ama böyle bir hizmetinizi de çok seviyoruz…
Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem Efendimizin de çok sevdiğinden şahsen ben yüzde yüz eminim ve buna inancım sonsuzdur…
İnşâallah…

Evet, imtihan sorusu değişmez, sadece kâğıtların renkleri değişik, o imtihan her yerde olur…
Olacaktır zâten…
İlk sırat köprüsü; eşlerdir…
Bu iyi - kötü meselesi değildir…
Herkes birbirinin imtihanıdır…
Kaybeden zâten kaybetmiştir…
Yani kaybetmek başka bir şeydir…
Mesela Reis-i Cumhur bugün bir kişiyi çekse vursa katil olur, bir saniyede kaybeder, en aşağıya iner…
Bu fark etmez, herhangi bir sarhoş adamın öldürmesiyle onun öldürmesi, öldürmüştür yani…
Bu mesele şudur yani:
İmtihanın şekilleri, şunları, bunları felan değişiktir fakat değişmeyen bir şey vardır ki imtihan imtihandır…
Dediğiniz doğrudur ama Gariban’ın imtihanı da orda öyle yürümüştür…
Onun kendine mahsus özellik ve güzellikleri vardır…

Peki Halim can bugünkü sohbette arzetmeye çalıştığımız Muhammedî Şuura ulaşımdaki Şehâdetin Başlangıç ve Sonuç oluşu gibi bu konularda ne düşünüyorsunuz?..


Halim:
Hocam zor bir soru sordunuz..
Ama şey olarak mesela “ilim bir nokta idi” o noktanın sizin bahsettiğiniz Nur-u Mim olduğunu biliyorum fakat hani: “En son yok olacak olanda O!” dediniz ya ben ona takıldım.
Orda mesela kıyamette böyle biliyoruz kıyamet kopacağı zaman Kur'ân’dır, Kâbe’dir kaldırılınca şimdi Nur-u Mim varken en son yok edilecek olan o olacaksa hani tek bir insan kalmayacak Allah’a inanan ki kıyamet kopsun öyle biliyorum. Nur-u Mim henüz mevcudsa o nasıl olacak hocam?..


Kul İhvani :
Nur-u Mim mevcud olacak ama şeytanda mevcud olacak..
Ve de şeytan, Nur-u Mim’i zâten kabul etmeyecek Son Noktada…
Haliyle yok olacak yani doğal olarak yok olacak…
Nur-u Mim zâten kesilemez, Nur-u Mim kesilse Rahmet Âlemi kapandığı için VARlık yok olur…
Varlık ortada olamaz..
“Rahmetenlilâlemin” Hattı kesildiği için şeytanda var olamaz…
İşte imtihan bitmiş demek istiyorum…
Dünyanın kaderi sona ermiştir…
Kâinatın kaderi sona ermiştir…
Varlık sona ermiştir…
“Küllü şey Bana rücu’ eder” buyuruyor Allahü zü'l Celâl…
Nasıl rücu’ edecek?..
Geldiği kapıdan çıkacak demi?..
Başka yol yok çünkü…
Yani tekrar nasıl Kendisine rücu’ edecek?..
Herkes girdiği kapıdan imtihanı verip verip çıkacak, aynı noktaya dönecek yani…
Bu bakımdan son oluş demek istiyorum…
Yani Rahmetenlilâlemin, Allahü zü'l Celâl var olduğu sürece vardır, Rasûlullah da vardır…
Rasûlullah da Hayydır ve vardır..
İşinin başındadır…
Diyorum ki; bu kâinat yok olurken son noktası Rahmetenlilâlemin noktasının sönüşüdür kâinat bakımından…
Bu da Nur-u Mimdir, onu arzetmeye çalıştım…


Halim:
Bir filmin geriye alınışı gibi mi?..


Kul ihvani :
Evet, yani zâten o film herkesin iki omzundaki videoya alınmaktadır, kendi kaderi bakımından…
Kâinatınki de öyledir…
Kâinatın kaderi de kendi videosuna alınmaktadır…
Allahü zü'l Celâl bakın Yâ-Sîn Sûresinde: “Müstekarril leha” bu güneşler, aylar, bu gökyüzünde başıboş yüzüyor gibi gözüken varlıklar “Müstekarril leha: kendilerine takdir edilmiş bir noktaya doğru yüzüp gidiyorlar”


وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَّهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ
" Veş şemsü tecri li müstekarril leha zalike katdîrul azîzil alîm: Güneş de, (bir delildir ki) kendisine mahsus bir karargah için akıp gidiyor, işte bu, güçlü ve herşeyi bilen (Allah) ın takdiridir. Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah’ın takdiri (düzenlemesi)dir.” (Yâ-Sîn 36/38)

Takdir edilen yerde onlar yok zâten…
Ha kıyamet kopmuş de, istesen kopmamış de ne fark eder, yok olacakları aşikâr…
Yani inşâallah Allah’ın izni ile bu Yâ-Sîn Sûresini böyle her sohbette belli bir bölüm, belli bir bölüm, belli bir bölüm işleyelim birlikte…
Yani onun harikalığı çok çok değişiktir…
Müthiştir yani Yâ-Sîn, çok güzeldir…
Biraz sonra Yâ-Sîn’in birinci sayfasını okuyalım inşâallah…


Halim :
Hocam hani Cennetin örtü olduğunu söylediniz ya ben geçen bir kardeşimle konuşurken tam da onu konuşuyorduk..
Şimdi cennet örtü, birde şey var Münir Derman Hocamın satırlarında vardı o: “Allah buyuruyor ki Ben insanın sırrıyım, insanda Benim sırrım.”
Muhiddin-i Arabî de diyor ki: “Allah Kendini insan sûretiyle perdelemiştir, örtmüştür. Dolayısıyla kendini bilen Rabbini bilir diyoruz ya Rabbini bildiğinde de cennetine ermiş olur zâten” diye yorumluyordu…


Kul İhvani:
Doğru yorumluyor, bende aynı şeyi söylüyorum yani şuanda cennet bizim mezhebimize göre elan halkedilmiş haldedir…


فَادْخُلِي فِي عِبَادِي
وَادْخُلِي جَنَّتِي


"Fedhuliy fiy 'ibadiy. Vedhuliy cennetiy.: Gir kullarımın içine! Gir cennetime!” (Fecr 89/29-30)

“Fedhuliy ibadî vedhulî cennetî.” âyeti de budur diyorum…
“Fedhulî ibadî : Kullarımın arasına gir.”
“Vedhulî cennetî : İşte cennetime girdim.”
Buradaki bazılarının söylediği gibi, “efendim burda her maddeye bir isim verelim, cehennem felan olsun, cennet şu olsun” o anlamda değil…
Beyin olarak, akıl olarak, aklın - naklin birleşimi olarak lâmekân ve lâzaman bir ortamdaki cennet ve cehennemden bahsediyoruz…
Buradakiler zâten belli yani…
Hapse soktuğun bir adam cehenneme girmiştir zâten 60 seneyi yemişse…
Bunun cenneti cehennemi bu değil benim dediğim…
Sizin dediğinizde bu değil…
Orda nedir şah damarınızdan yakın âyeti?..
Nedir bu cisim giymiş can?..
Can nedir can?..


“Âdemi topraktan yarattık da nefamızdan üfürüverdik de ayağa kalkıverdi.”
Nedir bu üfürülen üfürük ki hâlâ kıyamete kadar gelen çocuklarımız bu üfürüğü hâlâ bitiremediler…
Bu nasıl biçim dirilikmiş ki bir üfürülmeyle bütün kâinat diri, diriler diri yani…
İşte bütün bunlar:
Bir Kudsî Hadisde:
“Vel insânü sirri ve ene sirruhû : İnsan benim sırrım,bende insanın sırrıyım.”
Kime söylüyor bunu Allahü zü'l Celâl?..
İnsana söylüyor!..
Hangi insana?..
Aklı olan insana söylüyor!..
Akılsıza söylemiyor çünkü akılsızın böyle bir imtihanı yok…
Akıllı olacak…
Ergin olacak ergin, rüşte ermiş olacak…
Tebliği duymuş olacak…
Hür olacak, kimsenin baskısı olmadan, tehdidi olmadan, candan yürekten göbeğinden atarak “eşhedü…” diyecek…
Bu şartlar yerine geldikten sonra Müslüman olacak…
Birinin kılıç zoruyla felan Müslüman olunmaz…
Kendi vicdanında olacak demektir…
İşte onun için her kişinin söylediği de haktır…
Burda benim “cenne; örtüdür” dediğim doğrudur…
İnsan, şah damarından yakın olan varılamaz, bilinemez, olunamaz, anlaşılamaz olan Nurullahı, Nur-u Mim sayesinde kabuk tutmuş gibi görür…
Dışındaki “C” ise; candır, cisimdir, adına ne dersen de fark etmez…
Portakal kabuğu gibi kalır dışardaki cennetin yüzündeki “cim” yani…
Ona can de, dışına cisim de yani…
Sanki cisim dediğimiz kabukta, can dediğimizde hani yaranın kabuğunu kaldırınca “ahh anam!” diyorsun ya o farz et…
Biraz daha içeri inersen Nur-u Mim’i görürsün ilik gibi fakat iliğin içerisinde bir sinir vardır acıları götürüp getiren Nurullah gibi hâşâ yani, o çok o var ya o uyuştuğu zaman bacağını kesiyorlar adamın hiç ağrı duymuyor çünkü bir kaza geçirmiş omurilik kopmuş ayağında hiçbir sızı duymuyor…
Bizde Zafer Burgul diye bir kardeşim vardı, bizden çok önceleri kaza geçirmiş…
Ayağında yaralar açıyoruz da, beden yaşıyor çünkü, yarasını gözü gördüğü için bilebiliyordu…
O yaranın acısını hiç duymuyordu ama…
Adeta bir ayakkabı gibiydi…
Ama beden çalışıyor yalnız…
Zor yürüyordu fakat öteki tarafında şey vardı, kesip protez takmıyorlar çünkü kan gidiyor…
Yalnız yara felan açıldı mı hiç bilemiyordu onu…
Yaraları gösterdi bize…
Bir yara oluşmuştu, böyle çok büyük yaralar…
Diyordu ki: “bunu kes, ha pantolonumu kesmişin ha bunu kesmişin!”
Neden?..
Ana yani Nur-u Mim’in içindeki Nurullah kopmuş gibi demek istiyorum…
Sinir sinir!..
İlik değil!..
İliğinde içindeki ana!..
İşte bu incelik, anlatabilmek için bunları söylüyorum…
Şah damarından yakın olan Allahü zü'l Celâl niye “şah damarınızdayım!” demiyor da “yakınım!” diyor?..
Demek ki şah damarı denilen Nur-u Mim’dir…
Yakın olan, onun da içinde varılamaz kara delikte olan O’dur yani “aklınız oraya gelmez!” diyor…
En iyisi siz Nur-u Mimden duyun “amennâ!” deyin geçin yani…
Çünkü giderseniz başka yere gidersiniz…
Yani Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem’i, İmamı geçersiniz İmamı!..
“İmam duradursun ben önde Allahu Ekber deyim!” dediğiniz anda sizin önünüzde başkası vardır, Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem Efendimiz değil…
Allah korusun!..
Bu anlamda söylüyorum yani söylenmiştir zâten…
Onun için zâten Muhiddin-i Arabî hazretleri, Münir Derman hazretleri felan çok her kelimesine dikkat edilmesi gereken kişiler…
Yani sürekli çok değişik yani üst seviyede konuşurlar…
Birçok şeriatı, tarikatı, marifet, hakikatı dört satıra sığdırıverirler…
Onun içinde onu anlayanlar Şeyhü’l- Ekber derken öbür taraftan da diyor ki Küfrü’l- Ekber!..
İkisi de Müslüman, ikisi de tefsir yazarıdır bunların…
Birisi Ahmaktır, birisi Âşıktır…
Bu kadar!..
Yani birisi hiç anlayamamıştır, sadece teyp gibidir o, konuşur monuşur hiç hakikattan bihaberdir…
Öbürü Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem efendimizin adına, hesabına ve şerefine bilir, bulur, olur ve yaşar…
O Muhammedîdir, âşıktır…
Allah’ın adamıdır, Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem Efendimizin adamıdır, Allah dostlarının adamıdır…
Yani onların adına yaşar demek istiyorum…
Onların izinde, özünde, sözünde yaşarlar…
Onların gözüyle görürler, kulaklarıyla duyarlar…
“Amma da üstün adamlarmış!”…
Yok yok!..
Onlar alçak adam değildirler, onu söylemek istiyorum…
Onlarda yükseklik alçaklık yok, onlar normal Muhammedî seviyede insanlardır…
Hepsi aynı seviyededir…
En cahil sandığımız kişide “Allahu Ekber” dediğinde Muhammed Aleyhi's-selâm’ın namazındadır…
En bilgilisi dâhi “Allahu Ekber” dediğinde sesini keser, sıfıra sıfır elde var sıfır, namazını kılar…
Orda kral-köle olmaz…
Hepsi bir Candır orda, BİRdir…
Deniz gibidir…
Orda Amerika’daki deniz, Gemlik’teki deniz, Antalya’daki deniz olmaz…
Bir tek deniz vardır orda…
Orda Muhammed Aleyhi's-selâm Allah’ın Rasûlullahıdır, Nur-u Mim’dir, bu denizi yaratan da Nurullah’tır…
ANAdır, ASLdır…
Bu, bu kadar basittir…
Ahadiyettir…
O karanlık varılamaz, bilinemez, bulunamaz yani resimlerin varamayacağı Ressamdır O…
Hiçbir resmin haddine değildir ki “bende insan sûretindeyim nasılsın?” diyecek öyle bir şey yoktur…
O iş başka iştir…
Bizimle ilgili değildir ayrıca…
Bizimle hiçbir sorun değildir yani…
Biz ne Rasûlullahız hâşâ, ne de bizimle ilgili bir husustur, bu sistem böyledir…
Haa inanmayan başka şeye inanıyorsa inansın…
Gümrük kapısında görüşürüz…
Ne buyuruyordu Bediüzzaman sâid Nursî Hazretleri :

“Eğer ölümü öldürüp zevâli dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle, dinleyelim. Yoksa, sus! Kâinat mescid-i kebirinde Kur'ân kâinatı okuyor, onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup Haktan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.

İki tanedir o söz.. ayrı ayrı yerlerdeydi.. ama ben 40 sene oldu okuyalı, çok oldu yani…
Şunu demek istiyorum:
Ölüm öldürülmediği sürece, kabir kapısı kapanmadığı sürece konuşanlar bir daha düşünsünler konuşsunlar…
Gümrük Kapısında dediğim bu…



(SOHBET DEVAM EDECEK İNŞÂALLAH)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 26 Haz 2009, 15:08 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 2661
Konum: KAF'dan
15 MART 2008 SOHBETİN DEVAMI

Orada başka bir ülkeye geçerken her şeyi soruyorlar…
Biz 1989 da hacca gittiğimizde iki gün bizi Arar kapısında, Irakla Arabistan arasında yatırdılar…
Bizim otobüste esrar kaçırılır diye, bütün otobüslerde kaçırıyorlarmış, bize iş kesebilmek için motoru indirdiler, paramparça ettiler…
“Hap arıyoruz” dediler, dediler de dediler…
Bize iş kestiler…
Oralar bizim bir zamanlar köyümüz bile değildi, şimdi devlet olmuşlar…
Şimdi 1 milyara yakın Arap bir avuç Siyonistin, İsrail zalimlerinin elinde oyuncak halinde…
Ruhlarını, şuurlarını kaybetmiş…
Muhammedî izi, özü, sözü kaybetmiş…
Neydi belirsiz zalimlerin elinde; kraldır, şeyhtir, ötedir, bötedir bir sürüüüüüü hayvandan aşağıya insanların elinde 1 milyara yakın Arap!
Milyarlarca dolarlık paralarını çekemiyorlar şimdi Amerika’dan…
Çekse falan örgütle alâkan var deyip el koyacaklar diye çekemiyorlar yahudi bankalarından…
Bu ihanettir…
Bu ihanetin bedelini Allah korusun Filistindeki bebekler, Iraktaki bebekler, şurdaki bebekler, masum insanlar çekiyor ona yanıyoruz!…
İşte bütün bu anlatmaya çalıştığım şeyler tümü insanların konuşurken, yaşarken bu çizgiyi, bu noktayı varış noktasını unutmaması gerekir…
Zaman hızlı geçer…
Benimde saçlarım anka kuşununki gibi idi, hatta daha da muhteşemdi bilmiyorum şimdi bana öyle geliyordu yahut fakaaaaaat şimdi bakıyorum da hiç siyah bulamıyorum yani…
Kim yıkadı bunu böyle ozonla?..
Zaman yıkadı!..
Nereye getirdi?..
Valla demin dediğim kapıya getirdi yani…
Dört adım kalmışsa kalmıştır…
Ne demek istiyorum?...

“Lâ İlâhe İllâ Allah” kalmıştır!..
“Muhammeder Rasûlullah” kalmıştır!..
Son fırsat kalmıştır!..
Geri kalan neymiş?..
Bir rüyaymış, bir oyunmuş…


وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَلَلدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ
" Ve mel hayatüd dünya illa leibüv ve lehv ve leddarul ahiratü hayrul lillezine yettekun e fe la ta'kilun: Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (En’am 6/32)

“leibüv ve lehv” ayeti…
Size güzel oyun ve eğlence sahası yaptım bu dünyayı…


Bismillahirrahmânirrahîm…
“Tebarekellezi biyedihilmülkü ve huve ala kulli şey'in kadir. Ellezi halekalmevte velhayate liyebluvekum eyyukum ahsenu amele…”


تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ


" Tebarekelleziy biyedihilmulku ve huve 'ala kulli şey'in kadiyrun.
Elleziy halekalmevte velhayate liyebluvekum eyyukum ahsenu 'amelen ve huvel'aziyzulğafuru. :
Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter.
O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.”
(Mülk 67/1-2)

Ölümü ve dirimi yarattık. Bakalım sizin hanginiz inancı üzere ahsen amel işleyecek ki görelim…
Yebluvekum : sizi bir deneyelim…
Eyyukum : bakalım hanginiz…
Ahsenu amele : en güzel ameli yapacak bir görelim bakalım, yiğit hanginizmiş bir görelim…
Onun için biz kendimizi ispat etmek için gelmedik…
Biz Allahü zü'l Celâl’in Allahlığını kendimize ispat etmek için geldik, şâhidi olacağız!…
Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın Rasûlullahlığını kendimize ispat etmek için geldik, şâhidi olacağız!…
Kendimizin kim olduğunu ispat etmeye kimseye gelmedik…
Kendimize bile yok…
Kendini bilmek, Rabbini bilmek için gerekli olduğu için gerektir…
İşte bütün bu özellikler ve güzellikler tümü arzettiğim gibi yarım nefeslik, alıp verilemeyen verip alınamayan bir yarım nefeslik git-gel, yok ol-var ol, yok ol-var ol, yok ol-var ol mekik sisteminde demin bahsettiğim elektrik gibi, sinema filmi resimleri gibi al-ver, al-ver nefesleri bu kadar kısacıkken hayat sürekli zannetmekteyiz…

Hâlbuki biz her yarım nefeste ölürüz ve diriliriz…
Her yarım nefeste yalnız…
Solunum sisteminde, bu horlama şeyi olarak…
İşte bir gece yattı, 329 kere kalbi duruyordu…
Şu kadar nefes almada, kendisinde rapor…
Nasıldı bir daha söyler misin?..


“310 dakikalık bir uykuda 329 defa kalb duruyor, bu horlamadan dolayı…
En uzun kalbin duruş saniyesi 67 saniye…
Bununla ilgili bir tedavi görecek inşaallah…
Bu şekildeydi…”


Bu bize bir şey anlatıyor bu!..
Bu normal hayatta bu kişide hiçbir sorun yoktur…
Bu uyuduğu zaman ortaya çıkıyor…
Bir dakikanın üzerinde kalb duruyor, tamamen duruyor…
Tekrar çırpınarak yeniden çalışıyor…
Ve bu uyku çok zor oluyor onun için…
Yani her zaman riskli bir uyku oluyor…
Aslında çıta gibi bir delikanlıydı, çakı gibi bir insandı gerçekten…
Yok efendim!
Ne alâkası var, bu yarım nefesi alamasa iki saat sonra leş yığını haline gelir kokudan içeri giremezsiniz…
O güzellikten eser bile kalmaz…
Onu en çok seven annesi, eşi, çoluğu çocuğu da bir gün sonra yanına yaklaşamaz, içeri giremez kokudan…
Demek istiyorum ki, bu güzelliği veren kim?..
Hayy Allah!..
Şah damarından yakın olan üfürük, nefha, Allah’ın diriliği vermektedir bu bedene bu güzelliği ve özelliği…
Onun için cansızlar, cansız yiyecekler, fırında pişmişler vücudumuzda tekrar dirilirler…
Ses olurlar, enerji olurlar, ısı olurlar, neler olurlar, özellik güzellik olurlar…
Bizde böyle bunlarla kasalırız-öğünürüz işte efendim şöyledir, böyledir sahipleniriz, benim deriz, senin deriz…
Aslında bir gerçek vardır…
Küllî şey Hakk’ındır…
Allah’ındır…
Allah’ın mülkünde beleşinden yaşıyoruz, şükretmekten aciziz…
İnşâallah Allahü zü'l Celâl bizi affetsin, bağışlasın, rahmetine gark etsin…

Evet Ayşe CAN, sen ne anladın güzelim şöyle biraz kelam eder misin?..


Ayşe :
“Dinliyorum sizi.. bir yandan da evet düşünüyorum.. mesela şey hoşuma gitti efendim.. şehadet bu mesela “elesti bi Rabbiküm” demiş Allah.. işte bizler “kalu bela” demişiz, orda bi şehadetimiz var.. aynı zamanda dünyada da bu son nefeste de bi şehadetimiz var.. yani ne kadar güzel.. başladığımız yer ve bittiğimiz yer sanki bir nokta gibi.. böyle farklı bir şey.. aslında aynı şehadet beklide.. iki diye bir şey yok belki de aynısı.. bu hoşuma gitti yani onu söylediğiniz zaman.. devamlı notlar alıyorum zaten.. güzel efendim ben oldukça soracağım, aklıma geldikçe de işaret ederim, söylerim size..”

Şimdi yani biz hepimiz bir bedendeki organlar gibiyiz…
Kimimiz gözdür, kimimiz kulaktır, kimimiz şudur, kimimiz budur…
Her birimiz değerliyiz ve kıymetliyiz Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem katında, Allahü zü'l Celâl katında…
Çünkü niyetlerimiz böyle bizim…
Onun için mesela konuşmalarımızda hiç çekinmeden yanlış bile olsa, eksik bile olsa, hatalı bile olsa gönlümüzden geçeni canı gönülden söyleriz…
Burada eksik görecek kişi yok…
Çünkü biliriz ki eksik arayan mükemmele hasret kalır…
Eksik arayan Muhammedî değildir zaten…
Ondan bir eksiklik vardır; ya gençtir yetişiyordur da öyle görüyordur ya da kasıtlıdır ki onu deniz dışarı atar…
O kafayı deniz içinde tutmaz, barındırmaz!…
Hangi deniz?..
Muhammedî Deniz tutmaz onu!..
Sebep halk eder, kendi kendini dışarı attırır onu…
İlla tutmaz onu…
Boş bir şişeyi mesela tutmaz atar…
Bekletmez yani…
Şunu demek istiyorum :
Bizim mesela kardeşlerimiz konuşurken felan doğru-eğri, beğenmek-beğenmemek bunlar sıfırdır…
Herkes kendi fikrini söylemeli ki gelişimimiz birbirimizin, ben böyle durmadan bir şey söylememin bir şeyi yok, istersem 10 gün konuşurum konuşmamın ne şeyi olacak…
Önemli olan şu?..
Ayşe ne anlıyor, ne dinliyor, ne söylüyor?!...
Birbirimizi böyle konuşa konuşa, görüşe görüşe götürürsek bu sohbetler bizim düşündüğümüz şekilde yürür…
Çünkü ben bu sohbetlerin yerine ne bileyim ben televizyonlara giderim, haftada iki program yaparım binlerce insan dinler…
Nitekim geçenlerde bir tane yaptık, şimdi durmadan hergün
“efendim şöyle oldu, böyle oldu”…
Ben dedim: “ben artist matrist değilim, benim böyle konuşmaya falanda ihtiyacım yok, ayrıca faydalı olduğuna da inanmıyorum”…
Ancak buradaki bu konuşmalarımızın sebebi var…
Biz burada bir Sufinin, ne bileyim ben rastgele sayıyorum bir Ankakuşunun, bir Halimin, bir Garibanın biz bunların İlahi ilimde ve Muhammedî edebde belli bir paydada buluşması için hizmet ediyoruz…
Sebeb?..
Bunlar Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın yükünü yüklenecek insanlar olsunlar diye…
Muhammedî insanlar olsunlar diye…
Siz Münir Derman’ın hayatına bir bakın bakıyım…
Dört ülkede dört üniversite bitirmiştir…
Hayatına bir bakın…
Varlığına bir bakın…
Okuyorsunuz…
Bir otel odasında gelip geçmiştir hayatı…
Neden ev alamamıştır?..
Paralarını hep yetime, öğrenciye, fakire, fukaraya vermiştir...
Meyhanelerde harcamamıştır hâşâ…
Bir damla da olmamıştır…
Bütün bunlar Muhammedî oluş şuurunun derecesi ile ilgilidir, göreviyle ilgilidir…
Bizimde öyle olalım felan demiyorum, şunu demek istiyorum :
Biz bilmeden, bulmadan, olmadan ve yaşamadan lafınan Muhammedî olunmaz…
Muhammedîyyetin kendi güzelliği - özelliği vardır…
Herkes, Ayşe Ayşece Muhammedîdir, Burak Burakca Muhammedîdir, Esra Esraca Muhammedîdir, herkes kendi kaderince olursa öyledir…
Böyle oluşlarda onlara bir üstünlük getirmez, olmayışlık alçaklık getirir…
Onu demek istiyorum…
Olmayışlık alçaklık getirir…
Neden?..
Şeytana yem eder çünkü…
Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm yâr olmayan şeytana yem olmuştur…
Şeytanın yârı olmaz çünkü…
İşte bütün bunları yapabilmemiz içinde bizim bildiklerimizi, anladıklarımızı samimi olarak candan gönülden ne biliyorsak önemli değil yanlışta olur, eksikte olur, fazla da olur muhakkak ki onu düzeltecek değiştirecek kardeşlerimiz vardır, fikirlerini söylerler böyle böyle, toparlana toparlana gittikçe…
Bu üzerlerimizdeki palto gibi, ceket gibi, gömlek gibi, atlet gibi vesaire gibi çeşitli sebeplerden genetik olarak biz giymişizdir, başkası giydirmiştir, alışkanlık olmuştur, her şey olmuştur, bizim Muhammed Aleyhi's-selâm’ın bedeninden, nefsinden, gönlünden ve ruhundan ayıran bütün giysileri inşâallahurRahmân yavaş yavaş, yavaş yavaş, soyuna soyuna, soyuna soyuna hepimiz buzluklardan vazgeçip o engin denizde damlalar oluruz hep beraber DUYarız ve UYarız inşâallah…

Bu bir temenni değildir…
Allahü zü'l Celâl’in emridir ve muradıdır…
Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın görevidir…
Tebliğidir, Tenziridir, Tebşiridir, Teşhididir…
Şahid olmayı arzu ettiği bir husustur…
Keyfi değildir…
Bunun için imtihan olmaktayız…
Bunun için yeryüzündeyiz…
Tamamen bunun için yeryüzündeyiz…
Bu oyun bunun için oynanmaktadır…
İnşâallahurRahmân…
Evet Sufi can, konuş canım buyur…


Sufi :
"Hocam sağolun.. hocam ben birazda fıkıh sohbeti olsa diyordum da.. yani tasavvuf hep işliyoruz.. birazda fıkıha, akaide yönelsek olabilir mi?. Çünkü çok derin manalar taşıyor fıkıhtaki o terimler falan, mesela kurallar falan, şeriat bilgileri falan.. daha deminde dediniz örtünmek falan, settar falan.. bunlar çok mühimde yani düşünmek tefekkür etmek lazım bu konularda da bilgiler verirseniz seviniriz..
Bir de hocam eş konusunda konuşurken Barbaros abide bahsetti de, çok güzel konuştu da kimin ne olacağı da belli olmuyor.. çünkü Lut kavmine gönderilen peygamberin eşi de sonuçta helak oldu, bir peygamber eşi olmasına rağmen, Nuh Hazretlerinin eşi de öyle..
Allah inşaallah hakkımızda hayırlı bir eş nasib eder diyorum..
sağolun hocam.."


Sen biliyorsundur yani bizim meşhur bir duamız vardır..
Beş vakit namazda Allahü zü'l Celâl’in izni ile hep öyle dua ederiz:

“Ya Rabbi bizim gençlerimize;
Hayırlı bir İŞ ver,
Helal bir AŞ ver,
Saliha bir EŞ ver,
Bir de Muhammedî BAŞ ver”…

Bak göreceksin nasıl böyle Muhammedî nesiller kıyamete kadar gelecek Salihler, Ehl-i beytî, Muhammedî, Kur'ânî ve Rabbanî nesiller…
Allahü zü'l Celâl’in Allah hattı…
Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem’in Nur-u Mim hattı…
Ebedi diriler…
Hiç ölmeyenler ve ölmeyecek olanlar…
İşte bütün bu Allah’ın izni ile candan gönülden her vakit duamızdır…
Bu duada bütüüüün kardeşlerimize Allah’ın izni ile bir vücûd gibi beraberdir yani…
Sufi neyse Ayşe de odur, Esra da odur, Ali de odur…
Bu asla ayrılamaz…
Çünkü neden ayrılamaz?..
Rahmetenlilâlemin Muhammedü’l Emin emniyetindedir bunlar…
Benim, senin değil…
Bu emniyeti sağlayan Muhammedü’l Emin sallahu aleyhi vessellemdir…
O’na teslim olunup O’na iman edildiği için, O’na tâbi olunup itaat edildiği için O’nun koruması altına girilmiştir…
Yani Allahü zü'l Celâl’in koruması altındadır…


قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
" Kul in küntüm tühibbünellahe fettebiuni yuhbibkümüllahü ve yağfir leküm zünubeküm, vallahü ğafurur rahiym: De ki: eğer siz Allahı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı mağfiretle örtsün, Allah gafurdur, rahîmdır” (Âl-i İmrân 3/31)

“Ya Muhammed de ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun.”
Böyle bir davası olan varsa, “Allah’a karşı sevgim saygım var” diyen varsa bana tabi olun.. Böyle söyle onlara…
Ney bu?..
İşte bütün anlatmaya çalıştığım âcizane şey tümünün temelinde yatan budur…
Sizinde buyurduğunuz gibi fıkıha, akaide girelim…
Ama o kadar çok geniş konu ki böyle sorular varsa hazırlayın, soru olarak soralım…
Bilebildiğimizi cevaplandırırız, bilemediğimizi deriz ki not alacağız gelecek seferde benim bu konuda fikrim varsa, kardeşlerimizin varsa onlarda söyleyebilir ama aşağı yukarı bize lazım olan kadarıyla…
Amaaaaa şimdi yine İstanbul’a gittiğimizde üç-beş tane profesör arkadaşımın da olduğu bir yerde…
Ben şahsım olarak bendeniz sigortası çok zayıf bir insanımdır, hele Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem’e karşı yöneldiği zaman bir anda kalkıveririm, böyle cahil cühela profesör kisvesinde felan ileri geri konuşmaya kalktımı kalkarım..
Çünkü ben Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem’e karşı gayretkeş bir insanım, herkes gibi gayretkeşim…
Efendim adam o kadar fazla Müslüman ki, o kadar ilerde bir Müslüman ki fitne fücur yapıyor, durmadan dedikodu yapıyor…
Yemin vererek sordum kendisine…

“Yalan da söyler misiniz?..”
“Söylerim” dedi…
“İftira eder misiniz?” demeye dilim varmadı, yani utandım demek istiyorum, yemin vererek sorabilirdim…
Mecbur kalıp
“evet” diyecekti sanıyorum…
Sonra bu adam bana sordu:

“Hocam!” diye başladı,
Oysa ben hoca moca değilim biliyorsunuz…
Ben düpedüz Peygamber Aleyhi's-selâm’ın ayakkabısı gibi bir hizmetçisiyim…
Ben bildiğim, bilmediğim Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’a çağırmaktan ibarettir…
Yani hani afedersiniz dağlarda, inşâallah Hasan Dağına gidenimiz olursa görecektir, gecenin altında her obanın köpeği sesinden tanınır…
“Eyy millet! Burada Rasûlullah efendimizin kervanı var!” dan ibarettir…
Adamcağız sordu ki:

“Şimdi abdest nerden bozulur?” dedi böyle alaya alırcasına…
Bende dedim ki:

“Cahilin abdesti afedersiniz yellenirseniz bozulur.. Ona yeterlidir.. Hâlbuki o kişi yellendiği yerden kimseye yalan söyleyemez, iftira edemez, hiçbir şey yapamaz, hiç!. Ama abdesti bozulur…
Âlimin ağzından bozulur.. Ağzı yanlış yalan şeyler söyledi mi âlimin abdesti bozulur.. Kesin bozulur…
Arifin beyninden bozulur…
Aşığın kalbinden bozulur…
Hocam hangisini soruyorsun?.. Söyle, seninki nerden bozuluyor?..”
dedim…
Adam güldü, dedi ki:

“İlk dediğiniz!.”
Çok özür dilerim, beni bağışlayın…
Ben tescilli Kervan Köpeğiyim, bunu her zaman söylüyorum…
Ona da öyle söyledim…

“Biliyorum öyle olduğunuzu!. Biliyorum, çünkü Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem’i hafife aldınız. Sizin cahil olduğunuzu biliyordum.” dedim ve kalktım bir daha da oraya gitmedim…
Şunu demek istiyorum:
Bu bir fıkıhtır…
Efendim buğday tanesi kadar bir kanla mı bozulur, dize kadar çizme kanla dolsa mı bozulur, şöyle olsa mı, böyle olsa mı?..
Bendeniz cevabı çok açıktır…
Çok açık!..
Abdesti insanın içinden gelen kanlar bozar…
Mide kanaması gibi, hayız hali gibi…
Kesin bozar!..
Bunun dışındaki kanlar bozmaz…
Hanifi mezhebinde İmam-ı Azam efendimiz bazı hadislere uymuştur, demiştir ki: “İşte kan buğday tanesi kadar olursa bozar”, öyle hadislerde vardır, Rasûlullah efendimiz boş zamanında, hac zamanlarında öyle yapmıştır…
Amaaa çizme doluncaya kadar kana rağmen “Allahu Ekber” demiştir…
Neden?..
Ee savaş olmaktadır…
Böyle imkân yoktur abdest almaya ve de hiç mahsuru yoktur…
Bu mide kanaması kanı değildir…
Bu bildiğimiz bir kandır, yara kanıdır yani, temiz kandır…
Bu da fıkıhtır demek istiyorum…
Buradaki bütün sorun nerden geliyor?..
Mezhep kargaşasından gelir…
İyi ama mezhepler 2-3 sene sonra çıktı ortaya…
2-3 sene önce ne olacaktı?..
Ne olacaktı Rasûlullah sallahu aleyhi vessellem Efendimizin her zaman geçerli olan sözleri geçerli olacaktı…
Ha çıktıda iyi mi olmadı?..
İyi oldu!.. iyi oldu!..
Her iklime göre mezhepler doğdu…
Bugün Arap bölgelerinde Maliki Mezhebi çok uygundur…
Ama Maliki Mezhebini götürürde eğer kutuplarda uygulamaya kalkarsanız komik olur…
Çünkü şartlar çöle göre ayarlanmıştır, hükümler…
Ama Hanifi Mezhebini uygulayabilirsiniz…
Çok ihtiyatlı davranmıştır İmam-ı Azam efendimiz…
Çok zeki bir insandır zaten çok da güzeldir yani…
Onun içinde çok horlanmıştır…
Kitaplarda vardır mesela imamların birbirine söylediği sözler vardır, en ağır şekilde suçlanmıştır…
İnşâallah Sufi can ama sorular olursa karşılıklı cevaplandıralım yani bilemediğimiz konularda birlikte gönül birliği yapalım inşâallah…
Siz sorularınız olursa sorun inşâallah…



(SOHBET DEVAM EDECEK İNŞAALLAH)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 9 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye