Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 14 Ara 2018, 18:02

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Siddhartha
MesajGönderilme zamanı: 25 May 2015, 09:00 
Çevrimdışı
Üye
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 22 May 2015, 09:15
Mesajlar: 24
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim

..Siddhartha, durumu üzerine düşünmeye çalıştı. Düşünmekte zorluk çekiyor, aslında hiç istek duymuyordu buna, ama kendini zorladı.

İşte yine, diye geçirdi içinden, bütün bu ölümlü şeyler elimden uçup gittiğine göre, işte yine küçük bir çocukken olduğu gibi güneşin altında duruyorum, hiçbir şey benim değil, herhangi bir beceriden yoksunum, henüz öğrendiğim hiçbir şey yok. Ne şaşılacak şey! Artık genç sayılmayacağım, saçlarımın artık yarısı ağarmış durumda olduğu, elden ayaktan düştüğüm şu sıra yine başa dönüyor, çocukluktan başlıyorum! Bir kez daha gülümsemeden duramadı. Evet, tuhaf bir yazgısı vardı! Tepetaklak gidiyordu ve şu an yine eli boş, çırılçıplak ve aptal aptal dikiliyordu dünyada.

Ama bundan dolayı bir üzüntü duymuyordu, hayır, içinden işte öylesine gülmek geliyordu, kendi kendine gülmek, bu acayip, bu sersem dünyaya gülmek.

“Tepetaklak gidiyorsun!” diye söylendi kendi kendine ve güldü. Bunu söyler söylemez ırmağa ilişti gözü, ırmağın da tepetaklak yuvarlanıp gittiğini gördü, boyuna tepe üstü akıp gittiğini ve bu arada şarkı söylediğini, neşesini elden bırakmadığını. Bu hoşuna gitti, dostça gülümsedi ırmağa. Sularında boğulmak istediği ırmak değil miydi bu, bir zamanlar, yüzyıl önce? Yoksa düşünde mi görmüştü bunu?

Gerçekten tuhaf bir yaşam sürdüm, diye düşündü Siddhartha. Dolambaçlı tuhaf yollardan geçtim. Çocukken Tanrılar ve onlara sunulan sungularla uğraştım yalnızca. Delikanlılık çağımda yalnız riyazetle, düşünme ve meditasyonla ilgilendim, Brahman’ı arayıp durdum, Atman’da ölümsüzlüğe taptım. Gençliğimde çilekeş keşişlerin peşine takıldım, ormanlarda yaşadım, soğuğa sıcağa katlandım, aç kalmayı, nefsimi köreltmeyi öğrendim.

Derken yüce Buddha’nın öğretisi, bir mucize gibi açtı gözlerimi, dünyanın birlik ve bütünlüğüne ilişkin bilginin kendi kanım gibi damarlarımda dolaştığını duydum. Ama Buddha’dan da, o büyük bilgiden de yine kendimi koparıp yola düştüm. Kamala’dan sevme sanatını öğrendim, Kamaswami’den ticaret sanatını; paralar biriktirdim, paralar harcadım, midemi sevmeyi, nefsime keyif vermeyi öğrendim. Yıllar yılı zekamı yitirmeye, düşünme sanatı denen şeyi, birlik ve bütünlük denen şeyi unutmaya çalıştım. Yavaş yavaş, dolambaçlı yollar izleyerek büyük adamdan bir çocuğa, düşünen biriyken bir çocuk insana dönüşmüş değil miyim?

Ama yine de bu yolu izlemem çok iyi oldu, yine de yüreğimde şakıyan kuş ölmedi, yaşıyor. Ama yol da yoldu doğrusu! Yine bir çocuk olup yeniden başlayabilmek için pek çok budalalık ettim, pek çok kötü huy edindim, pek çok hata işledim, pek çok iğrençlik, düş kırıklığı ve umarsızlık yaşadım. Ama iyi oldu böylesi...Yüreğim yaptıklarımı onaylıyor, gözlerim gülümseyerek onaylıyor.

Esenliğe kavuşabilmek, yine doğru dürüst uyuyup doğru dürüst uyanabilmek için umutsuzluğa kapılmam, düşüncelerin en aptalcasına, intihar düşüncesine kafamda yer verecek kadar alçalmam gerekiyordu. Atman’ı benliğimde yeniden bulabilmek için budala birine dönüşmem, yeniden yaşayabilmem için günah işlemem gerekiyordu. Yolum daha nereye götürecek beni? Acayip bir yol, dönemeçler çizerek ilerliyor, belki de bir çember çiziyor. Nasıl ilerlerse ilerlesin izleyeceğim bu yolu.


“Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir,” diye geçirdi içinden. “Dünya zevklerinin ve dünya malının insana hayır getirmeyeceğini daha çocukken öğrendim. Hanidir biliyordum bunu ama ancak şimdi yaşadım. Ve şimdi biliyorum, belleğimle değil, gözlerimle, yüreğimle, midemle biliyordum böyle olduğunu. Ne mutlu bana ki, biliyorum artık!”...


İşte bunları düşündü Siddhartha, midesinden gelen seslere gülümseyerek kulak verdi, içinde bir şükran duygusuyla bir arının vızıldamasını dinledi. Gözlerinin içi gülerek, önünde akıp duran ırmağa baktı; şimdiye dek hiçbir su, bunun kadar hoşuna gitmemişti, akıp giden bir suyun sesini ve sudaki yansıyı hiç bu kadar güçlü ve böylesine güzel bir şekilde algılamamıştı. Sanki ırmağın ona söyleyeceği önemli bir şey vardı, onun henüz bilmediği bir şey, onun ileride karşılaşacağı bir şey. Siddhartha boğulmak istemişti bu suda, ama bugün suda boğulan, yorgun düşmüş ve umarsız eski Siddhartha olmuştu.Yeni Siddhartha bu akarsuya karşı derin bir sevgi duyuyordu. Karar verdi, bu sudan bir daha kolay kolay ayrılmayacaktı.

“Biz zamanlar çocuk insanlara giderken geçtiğim ırmak bu; bir dost kayıkçı beni karşıya geçirmişti, bu kayıkçıya gideceğim, o zaman yolum beni onun kulübesinden almış, yeni bir yaşamın içine götürüp bırakmıştı; bu yaşam artık ihtiyarlayıp öldü. Benim şimdiki yolumun, benim şimdiki yaşamımın başında da isterim yine o kayıkçının kulübesi bulunsun!”


Resim

Yüreğindeki sesin konuştuğunu işitti, yeni uyanmış sesin. Ve şöyle diyordu: Bu suyu sev, ayrılma yanından, onu öğretmen yap kendine! Öyle sanıyordu ki, bu suyu ve onun gizlerini anlayan biri daha pek çok şeyi de anlayacaktı, pek çok gizi, tüm gizleri.

Ama bugün Siddhartha ırmağın simgelerinden bir tanesini gördü ancak, bu da ruhunda bir çalkantıya yol açtı. Gördü ki bu su akıyordu hep, sürekli akıyor, ama hep yerinde duruyordu, aynı suydu hep, ama yine de her an yeniydi! Oh, kim kavrayabilir, kim anlayabilirdi bunu! O anlayamıyor, kavrayamıyordu, yalnızca bir sezginin kımıldadığını duyumsuyordu içinde, uzak bir anımsamanın, Tanrısal seslerin varlığını duyumsuyordu...

Kayığın yanına geldi derken, kayık hazır bekliyordu ve genç Samana’yı bir zamanlar ırmaktan karşıya geçirmiş aynı kayıkçı kayığın içinde durmaktaydı. Siddhartha adamı tanıdı, adam da hayli yaşlanmıştı.

“Beni karşıya geçirir misin?” diye sordu Siddhartha.

Siddhartha gibi soylu bir kişinin tek başına ve yaya olarak yürüyüp geldiğini gören kayıkçı şaşırmıştı, Siddhartha’yı kayığa aldı ve yola koyuldu.

“Kendine güzel bir yaşam seçmişsin,” dedi Siddhartha.

“Güzel, beyim, senin söylediğin gibi. Ama her yaşam, her iş güzel değil midir?”

“Olabilir. Ama ben seninkine imreniyorum.”

“Ah ah, çok sürmez, bu işten bıkarsınız. Şık giyimli beylere göre değildir benim iş.”

Siddhartha güldü. “Üzerimdeki bu giysiler daha önce de bir başkasının dikkatini çekmişti. Peki, beni rahatsız eden bu giysileri sana versem, alır mısın? Çünkü söylemedi deme, yanımda para yok, senin ücretini ödeyemeyeceğim.”

“Bey şaka ediyor,” dedi kayıkçı gülerek.

“Şaka etmiyorum, dostum. Dinle: Daha önce de bir kez beni kayığınla sudan geçirmiş, karşılığında para almamıştın. Bugün de öyle yap, ücret yerine şu giysilerimi kabul et.”

“Peki, bey üzerinde giysi olmadan mı yoluna devam edecek?”

"Ah, yola devam etmesem çok daha iyi olacak. En güzeli eski bir önlük ver sen bana, yanında kalıp sana yardım edeyim, daha doğrusu beni yanına çırak al, çünkü kayığı nasıl kullanacağımı öğrenmeden yardım edemem.”...

“Şimdi tanıdım seni,” dedi kayıkçı, araştıran gözlerle uzun uzun yabancı adama baktıktan sonra.

“Hoş geldin, Siddhartha. Benim adım da Vasudeva. Umarım, bugün yine konuğum olursun, kulübemde yatar, nereden geldiğini, güzel giysilerinin seni niye rahatsız ettiğini bana anlatırsın.”...

Resim

Vasudeva, can kulağıyla Siddhartha’yı dinledi. Onun bütün anlattıklarını, soyuna sopuna, çocukluğuna, öğrenmelerine, arayışlarına, sevinçlerine ve sıkıntılarına ilişkin bütün sözlerini kendi içine aktardı. Bu kayıkçının en büyük erdemlerinden biriydi: Dinlemesini onun kadar iyi bilen az kişi çıkardı. Hiçbir şey söylemese bile, konuşan kişi, ağzından çıkan sözlere Vasudeva’nın nasıl suskun, açıkyürekli, bekleyerek ruhunun kapılarını açtığını, konuşulan sözlerden nasıl hiçbirini kaçırmadığını, hiç sabırsızlık göstermediğini, ne övgü, ne yergiye başvurduğunu, yalnızca dinlediğini hissederdi hemen.

Ne varki, Siddhartha anlatının sonuna doğru ırmak kıyısındaki ağaçtan, ahlakındaki o büyük çöküşten, kutsal Om’dan, uyuduğu uykudan ve uyandıktan sonra ırmağa karşı duyduğu sevgiden söz açar açmaz, kayıkçının dikkati bir kat daha arttı, gözlerini yumdu, tamamen kendini vererek dinlemeye başladı.

Derken Siddhartha sustu, uzun bir sessizliğin ardından şöyle dedi Vasudeva: “Benim kafamdan geçirdiğim gibi tıpkı. Irmak seninle konuşmuş. Anlaşılan seni de dost görüyor kendine, seninle de konuşuyor. Bu da iyi, çok iyi bir şey. Yanımda kal, Siddhartha, dostum.”...

“Teşekkür ederim, davetini geri çevirmeyeceğim. Beni can kulağıyla dinlediğin için teşekkür ederim. Senin gibi iyi dinleyen birine şimdiye kadar rastlamadım hiç. Bu bakımdan da senden öğreneceğim çok şey var.”

“Öğreneceksin,” dedi Vasudeva, ”ama benden değil. Dinlemeyi ırmak öğretti bana, sen de ondan öğreneceksin...Öbür şeyi de yine ırmaktan öğreneceksin.”...

“Nedir bu öbür şey, Vasudeva?”

“..Öbür şeyin ne olduğunu sana söyleyemem, sevgili dostum. Sen öğreneceksin bunu, ama belki de biliyorsun. Bak ben bilge biri değilim, nasıl konuşulacağını bilmem, nasıl düşünüleceğini de. Yalnızca dinlemesini beceririm, bir de hak yolundan ayrılmamayı, bütün bildiklerim bu kadardır. Öbür şeyin ne olduğunu sana söyleyebilsem, bunu öğretebilsem sana, belki bir bilge olurdum, ama bu halimle bir kayıkçıyım sadece, işim arzu edenleri ırmaktan karşıya geçirmektir.”...

Vasudeva’nın yanında bir dostluk havası içinde yaşıyordu Siddhartha, bazen birkaç kelime konuştukları oluyordu, üzerinde uzun uzun düşünülmüş birkaç söz.

“O gizi de,” diye sordu bir defasında dostu Vasudeva’ya, “Sen de ırmaktan öğrendin mi o gizi, zaman diye bir şeyin olmadığını?”

Vasudeva’nın yüzünü ışıl ışıl bir gülümseme kapladı.

“Evet, Siddhartha,” diye cevapladı Vasudeva. “Sen şunu demek istedin sanırım: Irmak aynı zamanda her yerdedir, kaynadığı yerde, döküldüğü yerde, çağlayanda, kayıkta, akıntı yerinde, denizde, dağda, aynı zamanda her yerde ve onun için yalnızca şu an vardır, geçmişin gölgesi diye bir şey bilmez ırmak, geleceğin gölgesi diye bir şey de bilmez.”

“Evet, benim de kastettiğim bu,” dedi Siddhartha...Geçmişte olan, gelecekte olan hiçbir şey yoktur; her şey vardır sadece; sadece, şu an içinde varlık sahibidir.”

Siddhartha coşmuştu, içinde doğan esin, mutluluğa boğmuştu onu. Oh, tüm çile ve kahırlar zaman değil miydi? Zaman aşılır aşılmaz, zaman düşüncesi kafadan çıkarılır çıkarılmaz dünyadaki tüm güçlükler, bütün düşmanlıklar silinip gitmiyor mu, yenilgiye uğratılmıyor muydu? ...

Her iki kayıkçıyı gören yolculardan pek çoğu onlara kardeş gözüyle bakıyordu. Akşamları çokluk ırmak kıyısındaki kütüğün üzerine oturuyor, susup suyun sesini dinliyorlardı; onlar için suyun değil, yaşamın sesiydi bu, var olanın sesi, dünya kuruldu kurulalı oluşum içinde olanın sesi...


Resim


Siddhartha, Eine indische Dichtung, Hermann Hesse
1946 Nobel Edebiyat Ödülü
Almanca aslından çeviren: Kamuran Şipal
Can Yayınları


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye