Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 10 Ara 2018, 09:56

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 21 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 13 Ağu 2015, 16:57 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim


إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
“İnnâ nahnu nezzelnâ’z- zikre ve innâ lehu le hâfizûn (hâfizûne).: Muhakkak ki zikri (Kur'ân-ı Kerim’i), Biz indirdik. O'nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz.” (Hicr 15/9)



Kur'ÂN-ı Kerîm SûreLerinin FâziLetLeri:
Kütüb-i Sitte HadisLerimiz:


Resim

Es SaLât-ü-ve’s- SeLÂM yâ Resûlullah sallALLAHu aleyhi vesellem!.


3. SALÂVÂT-I ŞERÎFE : İmâm-ı Alî kerremullahi vecheye ait salâvâtı şerîfe


Resim

TÜRKÇESİ: Lebbeyke ALLAHümme Rabbiye ve sâ’deyke Resim Salâvâtu’llahi’l-Berri’r-Rahîm Ve’l-melâiketi’l-mukarrebîn Resim Ve’n- nebîyyine ve’s-sıddıkîne ve’ş-şühedâi ve’s-sâlihîn Resim Vemâ sebbiha leke min şey’in yâ Rabbe’l-âlemîne Resim Alâ seyyidinâ ve Mevlânâ MuhaMMedin ibni Abdillahi hâtemi’n- nebîyyîne Resim Ve Seyyidi’l-mürselîne ve imâmi’l-mûttâkîne Resim Ve Resûli Rabbü’l-âlemîne’ş-şâhidi’l-beşiri’d- dâi ileyke bi iznike es sirâce’l-münir Resim Ve aleyhi’s- salâtü ve’s- selâmû ve rahmetullahi ve berâkâtuhu.

MÂNÂSI:
“Emret (buyur) ALLAH’ım! Ve başim-gözüm üstüne (emret, saâdetle Senden mutluluk istiyorum), RABB’im, ALLAH’ım! İyilik ve merhamet dolu Salâvâtullahı, gözde (yakîn) meleklerin salâvâtı, peygamberlerin, sıddıkların, şehîdlerin, sâlihlerin; Ey âlemlerin RABBi Seni tesbih (ve tenzih) eden herşeyin salâvâtı, Efendimiz Abdullah oğlu MuhaMMed (sallALLAHu aleyhi ve sellem)’e, Hatemü’l-Enbiyâya (peygamberlerin sonuncusuna), peygamberlerin Efendisine, müttakîlerin (günâhlardan korunup ALLAH'a sığınanların) imâmına; âlemlerin RABBinin, şâhid ve müjdeci Resûlüne, Senin izninde Sana dâvet eden ve aydınlatan kandile (sayısız- sonsuz) selâm (sıla, salâvât, rahmet, istiğfâr, dua, ulaşım) olsun!”



Resim


SELL-ü-SeLÂM
SÖZsüz KeLÂM
->Es S Â L Â Tu
KaDÎR MevLÂM!.

ZEVK 7000

KALmışım KeŞİŞ DAĞInda!. ->MeDeD EYyLe Yâ MuhaMMed aleyhisselâm!
CihÂN CeVR-ÇiLLe ÇAĞInda!. ->KüLLî ŞEYyLe Yâ MuhaMMed aleyhisselâm!
KuL İhvÂNin KıtMÎRindir
Hasbî Hizmet NEFERindir..
DELi GÖNLüm GÜL BAĞInda!. ->DÜŞtüm VEYyLe Yâ MuhaMMed aleyhisselâm!
->SEKîNet VER ->KUcAĞInda!. ->MeDeD EYyLe >Yâ MuhaMMed aleyhisselâm!.


13.08.15 13:48
brsbrs..brsdvLthstÂNemde..




Resim YÛNUS (aleyhisselâm) SÛRESİ FâziLeti:

ـ1ـ عن عبادة بن الصامت رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )سألْتُ رسولَ اللّهِ # عَنْ قولهِ تعالى: لَهُمُ الْبُشْرى في الْحَيَاةِ الدُّنْيَا. قالَ: هِىَ الرُّؤْيَا الصَّالِحَةُ يَرَاهَا الْعَبْدُ الْمُؤْمِنُ أوْ تُرى لَهُ(. أخرجه الترمذى .
1. (657)- Ubâde tu'bnu's-Sâmit (radıyALLAHu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm)'a Cenâb-ı Hakk'ın şu âyeti hakkında sordum:

لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَياةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ لاَ تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
“Lehumul buşrâ fî’l- hayâti’d- dunyâ ve fî’l- âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh (kelimâtillâhi), zâlike huve’l- fevzu’l- azîm (azîmu).: Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. ALLAH'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur.” (Yûnus 10/64)
Resûlullah sallALLAHu aleyhi vesellem şu cevâbı verdi: "Burada kastedilen müjde sâlih rüyâdır. Mü'min kul onu görür veya kendisine gösterilir."
(Tirmizi, Rü'ya 3, (2276).; İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/25.)

AÇIKLaMa:

Kur’ÂN-ı Kerim, Hz. Yûsuf, Hz. İbrahîm (aleyhime’s- selâm) gibi büyük peygamberlerin rüyâlarına genişçe yer verir. Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm)'ın gerek hayatında ve gerekse hadislerinde rüyânın ayrı bir yeri var. Yani dinimiz, rüyâ hadisesi üzerine gerektiği kadar eğilmiş, onun ehemmiyetine dikkat çekmiştir. İbnu Abbas (radıyALLAHu anhümâ)'ın bir âyette geçen "müjde"yi "salih rüyâ" olarak tefsir etmesi de sâlih rüyânın ehemmiyetine dikkat çekme sayılabilir. Aslında bu yorum, Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm)'ın bir hadisine dayandırılabilir. Zirâ Efendimiz şöyle buyurmuştur: "...Rüyâ üç çeşittir: Rüyâyı sâliha: Bu ALLAH'tan bir müjdedir. Bir diğer rüyâ şeytanîdir. İnsanı üzer. Üçüncü çeşit rüyâ kişinin kendi kendine konuşmasıdır..."
Sâlih rüyâ'nın ehemmiyetini belirtme zımnında Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm) onun "nübüvvetin kırk altı cüzünden biri"ni teşkil ettiğini söyler. Yine bu babta şu hadis rivâyet edilmiştir: Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm): "Risâlet ve peygamberlik artık bitmiştir. Benden sonra ne nebi, ne de resul gelecektir" buyurdu. Bu, cemaatin üzülmesine sebep olmuştu ki Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm):
"- Ancak müjde vericiler (mübeşşirât) var" buyurdu.
"- Yâ Resûlullah! Müjde vericiler de nedir?" diye sorulunca:
"- Müslümanın rüyâsıdır. O nübüvvetin cüzlerinden bir cüzdür" buyurur.
Rüyâ konusu üzerine daha geniş bilgi 2000-2007 numaralı hadislerin açıklaması yapılırken verilecektir.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/25-26)

Resim

ـ2ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. )أنَّ النَّبىَّ # قال: لَمَّا أغْرَقَ اللّهُ تعالى فِرْعَوْنَ قال: آمَنْتُ أنَّهُ َ إلهَ إَّ الَّذِى آمَنَتْ بِهِ بَنُوا إسْرَائِىلَ. قالَ جِبْرِيلُ يَا مُحَمَّدُ لَوْ رَأيْتَنِى وَأنَا آخُذُ مِنْ حَالِ الْبَحْرِ، وَأدُسُّهُ في فِيهِ مَخَافَةَ أنْ تُدْرِكَهُ الرَّحْمةُ(. أخرجه الترمذى وصححه.»وحَالُ الْبَحْرِ« بالمهملة: طينه ا‘سود الذى في قعره .
2. (658)- İbnu Abbâs (radıyALLAHu anhümâ) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu ve’s- selâm) buyurdular ki: "Cenâb-ı Hakk Firavun'u sudan boğduğu zaman:

وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنتُ أَنَّهُ لا إِلِهَ إِلاَّ الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَاْ مِنَ الْمُسْلِمِينَ
“Ve câveznâ bi benî isrâîle’l- bahre fe etbeahum fir’avnu ve cunûduhu bagyen ve advâ (adven), hattâ izâ edrakehu’l- garaku kâle âmentu ennehu lâ ilâhe illâllezî âmenet bihî benû isrâîle ve ene mine’l- muslimîn (muslimîne).: Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Böylece firavun ve onun ordusu, azgınlıkla (zulümle), düşmanlıkla onları takip etti. (Sular), onu boğacak düzeye erişince, (firavun) o zaman: “İsrailoğullarının kendisine (O’na) inandığı ilâhtan başka (ilâh) olmadığına ben de îmân ettim. Ve ben (de), müslümanlardanım (teslim olanlardanım, İslâm’a girenlerdenim).” dedi.” (Yûnus 10/90)

Cebrâil aleyhisselâm buyurdu ki: "Ey MuhaMMed, sen beni denizin çamurundan alıp, (ALLAH'ın) rahmeti ona ulaşıverir korkusuyla ağzını tıkarken görseydin."
(Tirmizî, Tefsir, Yûnus, (3106); İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/26.)

AÇIKLaMa:

Bâzı âlimler yukarıdaki hadisi, İslâm'ın umumî prensiplerine muarız bularak müşkile dikkat çekmişlerdir. (Râzi gibi...) Hâzin, Tefsiri'nde önce, usûl-i hadis prensipleri çerçevesinde, -iki tarikini de teker teker tahlil ederek- hadisin sıhhatini gösterdikten sonra, müşkilatın kaynağı olan metni ele alır ve mânayı te'vil eder. Şöyle hülâsa edebiliriz:
"Fahreddin Râzi şu itirazda bulunmuştur: "Cebrâil (aleyhissalâtu ve’s- selâm)'in, Firavun tevbe etmesin diye, çamuru alıp ağzına tıkaması sahih midir?"
"- Evet mâkul olanı sahih olmasıdır. Çünkü bu hâlde, ya "teklif var mı, yok mu?" sorusu söz konusudur. Şâyet teklif var dersek Cebrâil'in onun tevbesine mâni’ olması câiz olmaz, aksine tevbe etmesine ve her çeşit ibâdetine yardımcı olması gerekir. Şâyet o hâletde Firavun'dan teklif zâil olmuşsa, bu durumda da hadiste Cebrâil (aleyhi’s- selâm)'e nisbet edilen amelin bir manası, faydası olamaz.
Kezâ, şâyet Firavun'un tevbe etmesine mâni’ oldu ise, küfürde devam etmesine râzı oldu demektir. Halbuki küfre rıza küfürdür. Kezâ, Firavun'un iman etmesine mâni’ olması için, Cenâb-ı Hakk'ın Cebrâil'e emirde bulunması ALLAH'ın celâline uygun düşer mi?
Şâyet: "Cebrâil (aleyhi’s- selâm), bunu ALLAH'ın emriyle değil, kendi düşüncesiyle yaptı" denecek olsa, bu sözü:

وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَلِكَ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا
Ve mâ netenezzelu illâ bi emri rabbike, lehu mâ beyne eydînâ ve mâ halfenâ ve mâ beyne zâlike, ve mâ kâne rabbuke nesiyyâ(nesiyyen).: Ve biz (resûl melekler), Rabbinin emri olmaksızın inmeyiz. Bizim önümüzde, arkamızda ve bunların arasında olanlar, O’nundur. Ve senin Rabbin, (seni) unutmuş değildir.” (Meryem 19/64) âyeti reddeder.
Bu itiraza cevab şöyledir: "Hadis'in sıhhatine kimse itiraz etmemiştir. Râzi'nin: "Bu halde Firavun'a teklif var mıydı, yok muydu? Var idiyse, Cebrâil'in onun tevbesine engel olması câiz değildir" sözüne gelince, hemen belirtelim ki, bu söz, "Fiilleri ALLAH yaratır" diyerek kaderin varlığını kabul edenler ve "ALLAH dilediğine hidâyet, dilediğine dalâlet verir" diyen ve kaderi kabul eden Ehl-i Sünnet'in prensibi açısından doğru bir söz değildir. Zirâ onlar, "ALLAH, kâfirle imân arasına girer" derler. Bu sözün dayanağı da şu âyet-i kerimelerdir:

"...ALLAH'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini... bilin":

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
“Yâ eyyuhâllezîne âmenûstecîbû lillâhi ve li’r- resûli izâ deâkum limâ yuhyîkûm, va'lemû ennallâhe yehûlu beynel mer'i ve kalbihî ve ennehû ileyhi tuhşerûn (tuhşerûne).: Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah'a ve Resûlü'ne icabet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O'na götürülüp toplanacaksınız.” (Enfâl 8/24)

Kezâ şu âyet: "Kalblerimiz perdelidir" demelerinden ötürü ALLAH, evet, inkârlarına karşılık onların kalblerini mühürledi. Onun için bunların ancak pek azı inanır"

فَبِمَا نَقْضِهِم مِّيثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِم بَآيَاتِ اللّهِ وَقَتْلِهِمُ الأَنْبِيَاء بِغَيْرِ حَقًّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌ بَلْ طَبَعَ اللّهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُونَ إِلاَّ قَلِيلاً
“Fe bimâ nakdıhim mîsâkahum ve kufrihim bi âyâtillâhi ve katlihimu’l- enbiyâe bi gayrı hakkın ve kavlihim kulûbunâ gulf (gulfun). Bel tabaallâhu aleyhâ bi kufrihim fe lâ yu’minûne illâ kalîlâ (kalîlen).: Bu, onların misaklarını nakzetmeleri (bozmaları) ve Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve onların “kalplerimiz örtülü” sözleri sebebiyledir. Hayır (tam aksi), Allah, küfürlerinden dolayı onların (kalplerinin) üzerini mühürledi, böylece onların pek azı hariç îmân etmezler (edemezler).” (Nİsâ 4/155)

Kezâ şu âyet: "Onların kalblerini, gözlerini, -ona ilkdefa inanmadıkları gibi- çeviririz; onları taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın bırakırız"

وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُواْ بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
“Ve nukallibu ef’idetehum ve ebsârahum kemâ lem yu’minû bihî evvele merratin ve nezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn (ya’mehûne).: Ve onların fuad hassalarını (nefsin kalbinin idrak hassalarını) ve basiretlerini (nefsin kalp gözünün görme hassalarını) evvelce O’na inanmadıkları (mü’min olmadıkları) ilk zamanki hallerine çeviririz. Onları, azgınlıkları içinde şaşkın bırakırız.” (En'âm 6/110).

Burada Cenâb-ı Hakk, onların -tıpkı ilk önce bizzat kendilerinin, imânı terketmeleri gibi- kalblerini çevirdiğini haber vermektedir. İşte Firavun'a da böyle yapmış, önceden inanmayı reddettiği için, ALLAH da -cezâ olarak- inanmasına mâni’ olmuştur. Öyle ise, Firavun'un ağzına çamur tıkılması vak'ası kalbin mühürlenmesi ve kilitlenmesi nevinden bir ameldir. Kâfirin imânına mâni’ olunup, hidâyetinin önlenmesi ise daha önceki küfrüne bir cezâdır.
Bu söylediğimiz, yukarıda kaydedilen müşkilin açıklanmasında fiilleri yaratanın ALLAH olduğunu söyleyen, kaderi kabul eden grubun görüşüdür...
Cibril (aleyhi’s- selâm) ile alakalı kıssaya gelince, o da buna benzer bir mülâhaza ile izah edilir: Bu konuda söylenebilecek nihâî söz şudur:
ALLAHu Teâla hazretleri, Firavun'un inanmasına mâni’ oldu, yâni eski küfrüne ve iman teklifi kendisine geldiği zaman reddetmiş olmasına cezâ olarak, imanla onun arasına bir engel koydu.
Cebrâil'in çamur tıkma fiiline gelince, bunu Cebrâil aleyhisselâm, kendi düşüncesiyle değil, ALLAH'ın emriyle yapmıştır.
Fahreddin Râzi hazretlerinin: "Cibril (aleyhi’s- selâm)'in Firavun'un tevbe etmesine mâni’ olması câiz değildir, aksine, tevbe ve diğer ibadetlerine yardımcı olması gerekirdi" sözü, Cebrâil (aleyhi’s- selâm)'in mükellefiyetinin de bizim mükellefiyetimiz gibi olması hâlinde doğrudur. Tabii ki bu durumda bize vâcib olan ona da vâcib olurdu. Amma mesele başka şekilde olunca, yani Cebrâil (aleyhi’s- selâm) sadece ALLAH'ın emrettiği şeyleri yapmak, onun dışına hiç çıkmamak durumunda olunca Firavun'un imânına mâni’’ olan, ALLAH Teâla olmakta, Cibril de ALLAH'ın emrinin infazcısı bulunmaktadır. Bu durumda, ALLAH'ın yardım etmediği bir kimseye onun yardım etmesi nasıl gerekli ve vâcib olur? Nitekim, Kur’ÂN-ı Kerim, ALLAH'ın, Firavun hakkında küfre hükmettiğini ve onun elem verici azabı görmeden iman etmeyeceğini haber vermektedir.
Şu da söylenebilir: Cebrâil (aleyhi’s- selâm) ya ALLAH'ın emriyle tasarruf etmekte ve sadece ALLAH'ın emrini yapmaktadır, ya da ALLAH'ın emriyle değil, kendi arzusuna göre dilediğini yapmaktadır. Bu iki duruma göre, Firavun'a, tevbe hususunda yardım etmesi gerekmediği gibi, onu bundan men etmesi de haram olmaz. Çünkü ona gerekli olan şey kendisine emredileni yapmasıdır, haram olan şey de yapması yasaklanan şeydir. Hemen ilave edelim ki, ALLAH Teâla Kur’ÂN'da Firavun'a yardım etmesini emrettiği veya tevbe etmesine mâni’ olmasını yasakladığına dâir bir ihbarda bulunmamıştır.
Yâni, melekler, bizim tâbi olduğumuz tarzda bir mükellefiyete tâbi değildirler."
Hâzin'de daha geniş tahlil mevcuttur.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/26-28.)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 25 Ağu 2015, 20:12 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879
VüCûD ŞEKLen
>ŞüHûD AKLen
SüCûD NAKlen
>UHûD AHDen..


ZEVK 7058 Resim

KüLLî ŞEY’den MüneZzeh HAKk!. ->Vâcibu’L- VüCÛD’un ->CÛD-u
->İmkÂN <-> İmtihÂN ÂLEMi.. ->NÛR-u MuhaMMed ->MevCÛD-u
ZÂT’tan ->Sıfat ->ESm ->ESyÂ
KüLLî ŞEYy-i ->MecNÛN-LeYyLÂ
VüCÛD ->ŞüHûD ->SüCûD ->UHûD.. ->Sırat-ı MustakîM ->HûD-u!.

celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem...


25.08.15 19:42
brsbrsa..tktktrstkkmdhyrÂNN

CÛD: Cömertlik. Sahilik. Eli açık olmak. Muhtaçların vaziyetlerini, durumlarını bildirmeğe meydan vermeksizin lütuf ve ihsanda bulunma hâleti. Mücahede-i diniye ve neşr-i hakaik-ı Kur'aniye ve imaniye hizmetinde mutemed zâtlara lüzumunda maddeten de iştirak etmek fedakârlığı.
CÛD-u Kerem: Cömertlik, eli açıklık.
CÛD-u Sehâvet: Cömertlik ve eli açıklık, sahilik.
CÛD-u İsLÂM: Her türlü helâket ve felâketlerden İslâmiyetle necat bulunacağını ifâde eden bir teşbihdir.Nasıl ki Nuh tufanında Nuhun (A.S.) gemisi Cudi Dağında karaya oturup kurtuldukları gibi.
Cevâd-Cevvâd: Çok çok ihsan eden. Çok cömert. ALLAH celle celâlihu..

Resim SÖZ o ki;

Şu ANda Şe’enullahta OLmakta olan-imkân bulduğu için sebebe dayalı varlık gösterenler Vâcibu’l- VüCûD’un, Zâtî VARlığının îcabı olarak “MevCûD”ları Yaratması haktır.

Zâtullah AYNen İmkan Âleminde Sûretlere bürünerek ASLenden AYNen tezâhuru sürmektedir ki:

SUyun TESTİsi BUZdan” demekteyim İhvÂNice..
ZÂT..Sıfat..Esma..Eşya..
Zâtullah Nûrundan Eşya Nûrunun zuhûru kademelerini-aşamalarını iyi anlamalıyız..
En dış ZÂHİR Şehadet Âlemindeki EŞYâ-ŞEYler Bazarındakileri kendi başlarına buyruk nesneler sanmamalıyız:
ALLAH celle celâluhu Ez Zâhir ALLAH celle celâluhu..

اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---ALLÂHU NÛRU'S-SEMÂVÂTİ VE'L-ARD (ardı), meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâh(mısbâhun), el mısbâhu fî zucâceh(zucâcetin), ez zucâcetu ke ennehâ kevkebun durrîyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr(nârun), nûrun alâ nûr(nûrin), yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhu'l-emsâle li'n-nâs(nâsi), vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun) : ALLAH, GÖKLERİN VE YERİN NÛRUDUR. O'nun nûrunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da âit olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. ALLAH, kimi dilerse onu kendi nûruna yöneltip iletir. ALLAH insanlar için örnekler verir. ALLAH, her şeyi bilendir.
(Nûr 24/35)

Unutulmaması gerken ise, Nûr-u MuhaMMedun Nûrullah'ın zuhûru..

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir hadisi kudsîde: "ALLAH: "Seni kendi nûrumdan, diğer şeyleri de senin nûrundan yarattım."buyurdu " buyurmuştur.
(Îmân Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü'l-Hâfâ I-265/827)



Resim

Resim Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem DİLiyLe HÛD (aleyhi’s- selâm) SÛRESi FâziLeti:



ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: )قال أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: يَا رَسُولَ اللّهِ قَدْ شِبْثَ! قالَ: شَيَّبْتِنِى هُودٌ، وَالوَاقِعَةُ، وَالْمُرْسََتُ، وَعَمَّ
يَتَسَاءَلُونَ وَإذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ(. أخرجه الترمذى .
Resim---İbnu Abbâs (radiyallahu anhuümâ) anlatıyor: "Hz. Ebu Bekir (radiyallahu anhu): "Yâ Resûlullah, saçların ağardı, yaşlandın" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm): "Beni, Hûd, Vakı'a, Mürselât, Amme yetesâelun ve İza'ş-Şemsü Küvviret sûreleri ihtiyarlattı" cevâbını verdi.
(Tirmizî, Tefsir, Vâkı'a, (3293) ( İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/29.)

AÇIKLAMA:
Aliyyu'l-Kârî'nin açıklamasına göre, Hz. Ebû Bekir (radiyallahu anhu) bu sözüyle Resûlulullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm)'ın başında ihtiyarlık alâmeti olan beyaz kılların fazlaca gözükmesini kastedmemiştir. Çünkü bâzı rivâyetler Resûl-i Ekrem'in, vefat anında saç ve sakalındaki beyaz kılların 14 adet olduğunu belirtiyor. Hz. Ebû Bekir bu sözüyle, henüz yaşlılığa saçların ağarma yaşına girmeden, erken bir çağda akların görülmeye başladığını ifâde etmek istemiştir.
Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm)'ın: "Beni şu sûreler.. ihtiyarlattı" buyurması o sûrelerdeki muhtevânın kendisini fazlaca düşündürüp, ağzının tadını kaçırdığını ifâde etmek içindir. Zîra zikredilen bu SûREler, eski milletlerin başına gelen belâları ve bilhassa kıyâmet ahvâlini haber vermekte, insanın hakiki istikbalinde başına gelecek dehşetli hadiseleri safha safha anlatmaktadır. Gerçek iman sahipleri onları düşündükçe ehl-i dünya gibi neşeli, eğlenceli olamaz. Nitekim:


Resim---Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm): "Benim bildiğimi bilseniz az güler çok ağlardınız" buyurmakta, hayatın fâni zevklerine olan bağları zayıflatmak, kırmak için ölümü çokca hatırlamayı tavsiye buyurmaktadır.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/29)

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْاْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
Resim---Festekim kemâ umirte ve men tâbe meake ve lâ tatgav, innehu bi mâ ta’melûne basîr (basîrun).: Artık sen, sana tövbe ederek, tâbî olanlarla birlikte emrolunduğun gibi istikamet üzere ol. Ve azgınlık yapmayın (aşırı gitmeyin). Muhakkak ki O, yaptıklarınızı görendir.” (Hûd 11/112).

Resim

ـ2ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. )أنَّهُ سُئِلَ عنْ قولهِ تعالى: أَ إنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ. قالَ: كانَ أُنَاسٌ يَسْتَحْيُونَ أنْ يَتَخَلّوْا فَيُفْضُوا إلى السَّماءِ، وَأنْ يُجَامِعُوا نِسَاءَهُمْ فَيُفْضُوا إلى السَّماءِ فنزَلَ ذلِكَ فِيهمْ(. أخرجه البخارى .
Resim---Yine İbnu Abbas (radiyallahu anhuümâ)'ın anlattığına göre, kendisine Cenâb-ı Hakk'ın şu meâldeki kelâmından suâl sorulmuştur:
"Bilin ki, onlar, Kur’ÂN okunurken gizlenmek için iki büklüm olurlar. Bilin ki elbiselerine büründüklerinde bile ALLAH onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir. Çünkü O, kalblerde olanı bilendir..:

أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُواْ مِنْهُ أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Resim---E lâ innehum yesnûne sudûrahum li yestahfû minhu, e lâ hîne yestagşûne siyâbehum ya'lemu mâ yusirrûne ve mâ yu'linûn (yu'linûne), innehu alîmun bi zâti’s- sudur (sudûri).: Haberiniz olsun; gerçekten onlar, ondan gizlenmek için göğüslerini büker (Hak'tan kaçınıp yan çizer)ler. (Yine) Haberiniz olsun; onlar, örtülerine büründükleri zaman, O, gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bilir. Çünkü O, sînelerin özünde saklı duranı bilendir.” (Hûd 11/5)

İbnu Abbas (radiyallahu anhuümâ) şu açıklamayı yapmıştır: "Bunlar helâda soyununca avret mahallerinin açılıp, o manzaralarının semaya ulaşmasından, kezâ hanımlarıyla cinsî mukarenet sırasında soyununca çıplak hallerinin semaya ulaşmasından korkup haya duyan, (bu yüzden kendilerine sıkıntı veren) kimseler hakkında nâzil olmuştur."
(Buharî, Tefsir, Hud 1; İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/29-30.)

Resim

ـ3ـ وعن أبى موسى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )قالَ رسولُ اللّهِ #: إنَّ اللّهَ تعالى لَيُمْلِى لِلظَّالِمِ حَتَّى إذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ. ثُمَّ قَرَأ: وَكَذَلِكَ أخْذُ رَبِّكَ إذَا أخَذَ القُرَى وَهِىَ ظَالِمَةٌ إنَّ أخْذَهُ ألِيمٌ شَدِيدٌ(. أخرجه الشيخان والترمذى .
Resim---Ebu Mûsa el-Eş'arî (radiyallahu anhu) anlatıyor: Resul-i Ekrem (aleyhissalâtu ve’s- selâm) buyurdular ki: "ALLAHu Teâla, zâlime biraz fırsat tanır, amma bir de yakaladı mı artık paçayı kurtaramaz." Sonra da şu âyeti okudular:
"ALLAH kasabaların zâlim halkını yakalayınca böyle yakalar, yakalaması da şiddetli ve elimdir"

وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ
Ve kezâlike ahzu rabbike izâ ehaze’l- kurâ ve hiye zâlimetun, inne ahzehû elîmun şedîd (şedîdun).: Onlar, zulüm işlemektelerken, ülkeleri (veya nesilleri) yakaladığı zaman... Rabbinin yakalaması işte böyledir. Gerçekten O'nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir.” (Hûd 11/102).
Tirmizî, rivâyetinde: "Fırsat tanır (yümlî) değil, "mühlet tanır" (yümhil) olması muhtemeldir" demiştir.
(Buharî, Tefsir, Hud 5; Müslim, Birr 61, (2583); Tirmizî, Tefsir, Hud, (3109); İbnu Mâce, Fiten 22, (4018; İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/30)

Resim

ـ4ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )جاءَ رَجُلٌ فقَالَ: يَا رَسُولَ اللّهِ إنّى عَالَجْتُ امْرَأةً في أقْصى الْمَدِينَةِ، وَإنِّى أصَبْتُ مِنْهَا مَا دُونَ أنْ أمَسَّهَا، وأنَا هذا فَاقْضِ فىَّ مَا شِئْتَ. فقالَ عُمرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: لَقَدْ سَتَرَكَ اللّهُ تعالى، لَوْ سَتَرْتَ عَلَى نَفْسِكَ. وَلَمْ يَرُدَّ النَّبىُّ # شَيْئاً؛ فَقَامَ الرَّجُلُ فانْطَلَقَ النَّبىُّ # رَجًُ فَدَعَاهُ فَتََ عَلَيْهِ هذِهِ اŒية: وَأقِمِ الصََّةَ طَرَفَىِ النَّهَارِ وَزُلَفاً مِنَ اللَّيْلِ إنَّ الحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئاتِ ذلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ. فقَالَ رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللّهِ هَذَا لَهُ خَاصَّة؟ قَالَ بَلْ لِلنَّاسِ كَافَّةً(. أخرجه الخمسة إ النسائى .

Resim---İbnu Mes'ud (radiyallahu anhu) anlatıyor: "Bir adam gelerek: "Yâ Resûlullah! Ben şehrin öbür tarafında bir kadına elledim, cima yapmaksızın onunla nefsimi tatmin ettim. Ve işte ben buradayım, istediğin cezâyı ver" dedi.
Hz. Ömer atılarak: "ALLAH seni örtmüş, keşke sen de kendini örtüp açıklamasaydın" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm) hiçbir cevap vermedi. Adam kalkıp gitti. Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm) peşine bir adam göndererek onu çağırtıp şu âyeti okudu: "Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir... Bu, öğüt kabûl edenlere bir öğüttür"

وَأَقِمِ الصَّلاَةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِّنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ
Resim---Ve ekımi’s- salâte tarafeyin nehâri ve zulefen mine’l- leyl (leyli), inne’-l hasenâti yuzhibne’s- seyyiât (seyyiâti), zâlike zikrâ li’z- zâkirîn (zâkirîne).: Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namazı kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür.” (Hûd 11/114)

Resim---Bunun üzerine bir adam: "Yâ Resûlullah bu hüküm sadece soru sahibi için mi (başkasına da şâmil mi)?" diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm): "Herkes için" cevâbını verdi.
(Buharî, Mevâkitu's-Salât 4, Tefsir, Hûd 6; Müslim, Tevbe 39, (2763); Tirmizî, Tefsir, Hûd, (3111); Ebû Dâvud, Hudud 32, (4468); İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/30-31)

AÇIKLAMA:
Pek çok tarikden rivâyet edilen bu hadisenin kahramanı hususunda rivâyetler farklı isimler zikrederler. Bizim için, ortadaki vak'a ve buna terettüp eden hüküm mühimdir. Görüldüğü üzere âyet-i kerime iyiliklerin kötülüklere keffâret olacağını açıkca ifâde etmekte, âyetin iniş sebebi olan vak'a da âyetin mânasına müşahhas bir misâl vermektedir. Âyette zikredilen ve kötülükleri örteceği belirtilen iyilikler (hasenât) nelerdir? Bu hususta ulemâ farklı görüşler ileri sürmüştür: Beş vakit namaz, SubhânALLAHi velhamdü lillâhi velâ ilâhe illâ'llahu v'ALLAHu ekber diyerek zikretmek, işlenen her hayır vs.
Hadis'te işlenen suçların itiraf edilmemesi, gizli kaldıkça, fâili tarafından açığa vurulmaması gerektiği de ifâde edilmektedir.
Gündüzün iki tarafındaki namazlar sabah, öğle, ikindi; gecenin saatlerindeki namazlar da, akşam ve yatsı namazlarıdır.

(İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/31.)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 01 Eyl 2015, 14:58 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879
A”dan “Z”ye maSALL Nİye?
ÇiLLe ÇÖLLün ÇÖMLeği NE?
->MeDReSe-Yyi Y’USUFiYye!
ZüLEYyHA-nın GÖMLeği NE?.


ZEVK 7070 Resim

şU HAYyat ÇÖLLünde cANLar.. NEFSi>kENdi -> BEDEN->KuYU
KaLB KOVAsı ->YÂRin ELi ->ZeVK ZiNCiRi ->RÛH ->SıRR SuYU
İstER ZeKER<-> İstER DüBÜR... ->YIRtıLan GÖMLEK >YırtANın
->Şe’ÂNuLLAH<->SüNNetuLLAH… ->AŞKı DUYU<->ÂŞIK HUYU!.


01.09.15 11:41
brsbrsa..tktktrstkmmdsszısszz-HLidvrÂNNda…


Resim

Resim Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem DİLiyLe YÛSUF (aleyhi’s- selâm) SÛRESi FâziLeti:



ـ1ـ عن عروة بن الزبير رحمه اللّه. )أنَّهُ سَألَ عَائِشَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْها عَنْ قولِهِ تعالى: حَتَّى إذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أنَّهُمْ قَدْ كُذِّبُوا؛ أمْ كُذِبُوا؟ قَالَتْ: كَذّبَهُمْ قَوْمَهُمْ. فقَالَ وَاللّهِ لَقَدْ اسْتَيْقَنُوا أنَّ قَوْمَهُمْ كَذّبُوهُمْ وَمَا هُوَ بِالظَّنِّ. فقَالتْ: يَا عُرَيَّةُ أجَلْ!
لَقَدِ اسْتَيْقَنُوا بِذلِكَ. فقالَ: لَعَلَّهَا قَدْ كُذِّبُوا. فقالتْ: مَعَاذَ اللّهِ؛ لَمْ تَكُنِ الرُّسُلُ تَظُنُّ ذلِكَ بِرَبِّهَا. فقَالَ: مَا هذِهِ اŒيةُ؟ قالتْ: هُمْ أتْبَاعُ الرُّسُلِ الَّذِينَ آمَنُوا بِهِمْ وَصَدَّقُوهُمْ وَطَالَ عَلَيْهِمْ الْبََءُ وَاستَأخَرَ عَنْهُمُ النَّصْرُ؛ حَتَّى إذَا استَيْأسَ الرُّسُلُ مِمَّنْ كَذّبَهُمْ مِنْ قَوْمِهِمْ وَظَنُّوا أنَّ أتْبَاعَهُمْ كَذّبُوهُمْ جَاءَهُمْ نَصْرُ اللّهِ تعالى عِنْدَ ذلِكَ(. أخرجه البخارى .

Urve tu'bnu Zübeyr (rahimehullah) anlatıyor: "Ben, diyor, Hz. Aişe (radiyallahu anhuâ)'ye şu âyetten sordum:

حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّواْ أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُواْ جَاءهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَن نَّشَاء وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ
Resim---Hattâ izâstey’ese’r- rusulu ve zannû ennehum kad kuzibû câehum nasrunâ fe nucciye men neşâu, ve lâ yureddu be’sunâ ani’l- kavmi’l- mucrimîn (mucrimîne).: Öyle ki elçiler, umutlarını kesip de, artık onların gerçekten yalanladıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir; biz kimi dilersek o kurtulmuştur. Suçlu, günahkarlar topluluğundan zorlu azabımız kesin olarak geri çevrilmeyecektir.” (Yûsuf 12/110).
-“Bu âyette geçen bir kelime küzzibû şeklinde şeddeli mi okunmalı, küzibû şeklinde şeddesiz mi okumalı? dedim. Bana: "Onları kavimleri yalanladı" diye cevap verdi.
Urve der ki: "Öyle ise, yemin olsun, onlar kesinlikle bildiler ki, kavimleri kendilerini tekzib etmiştir, (böyle okununca) "tekzib edildikleri zannına düştüler" diye bir mâna verme ihtimali kalmaz" dedim. Hz. Aişe: "Ey Urvecik, öyledir. Peygamberler bu hususta kesin kanaate vardılar!" dedi. Ben tekrar: "Ama âyet belki de "küzibû" diye okunmalı" dedim. Cevâben: "ALLAH korusun, peygamberler, Rableri hakkında böyle bir zanna düşmezler"dedi.
Ben tekrar: "Bu âyet nedir? (kimlerden bahsediyor?)" diye sordum.
Cevâben: "Onlar peygamberlerin kendilerine tâbi olan adamlarıdır, bu kimseler Rablerine inanmış, peygamberlerini de tasdik etmişlerdir. Ancak mâruz kaldıları belâ uzamış, ALLAH'tan onlara gelecek yardım da gecikmiştir. O kadar ki, kavimlerinden kendilerini tekzib edenler sebebiyle peygamberler ümidlerini kestikleri ve artık etbâlarının kendilerini tekzib ettiği zannına düştükleri bir anda ALLAH'ın yardımı onlara ulaşmıştır. (İşte âyet-i kerimede bu durumdaki peygamberler ve onların etbaları kastedilmektedir.)"

(Buhârî, Enbiyâ 19, Tefsir, Bakara 38, YÛSUF 6. ) (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/31-32.)

Resim

ـ2ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. في قوله تعالى: )ومَا يُؤْمِنُ أكْثَرُهُمْ بِاللّهِ إَّ وَهُمْ مُشْرِكُونَ. قالَ: يَسْألُهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ، وَمنْ خَلَقَ السَّمَواتِ وَا‘رْضَ؟ فيقُولُونَ اللّهُ!
فذلِكَ إيمَانُهُمْ، وََهُمْ يَعْبُدُونَ غَيْرَهُ فذلِكَ شِرْكُهُمْ(. أخرجه رزين.قلت: وأخرجه البخارى تعليقاً في آخر صحيحه، واللّه أعلم .

İbnu Abbâs (radiyallahu anhuümâ) şu âyet hakkında: "Onların çoğu, ortak koşmadan ALLAH'a inanmazlar"

وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللّهِ إِلاَّ وَهُم مُّشْرِكُونَ
Resim---Ve mâ yu’minu ekseruhum billâhi illâ ve hum muşrikûn (muşrikûne).: Onların çoğu Allah'a iman etmezler de ancak şirk katıp dururlar.” (Yûsuf 12/106)
Şu açıklamayı yapmıştır: "Yâni, "Onlara kendilerini kim yarattı, semâvat ve arzı kim yarattı diye sorarsınız, "ALLAH" diye cevap verirler, işte bu onların imanıdır. İbâdet etmeye gelince ALLAH'tan başkasına taparlar, bu da onların ortak koşmaları, şirkleridir."
(Rezin'in ilavesidir. (Taberi 13, 51.; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/33.)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 27 Eyl 2015, 12:07 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879
Resim

Resim Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem DİLiyLe RA'D SÛRESi FâziLeti:


ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )قال رسولُ اللّه #: في قولهِ تعالى: ونُفَضِّلُ بَعْضَهَا علَى بَعْضٍ في ا‘كُلِ. قال: الدَّقَلُ وَالْفَارِسىُّ وَالحُلْوُ وَالحَامِضُ(. أخرجه الترمذى .

Ebû Hüreyre (radiyallahu anhu) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm), Cenâb-ı Hakk'ın:

وَفِي الأَرْضِ قِطَعٌ مُّتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِّنْ أَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقَى بِمَاء وَاحِدٍ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ فِي الأُكُلِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
“Ve fî’l- ardı kıtaun mutecâvirâtun ve cennâtun min a’nâbin ve zer’un ve nahîlun sınvânun ve gayru sınvânin yuskâ bi mâin vâhid (vâhidin), ve nufaddılu ba’dehâ alâ ba’dın fî’l- ukul (ukuli), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya’kılûn (ya’kılûne).: Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar (kara parçaları) ve üzüm bağları, ekinler ve budaklı ve budaksız, hurma ağaçlarından bahçeler vardır. Aynı su (tek bir su) ile sulanır ve Biz onların bazısını bazısına, yenmesinde (tadına, lezzetine ve kokusuna göre) üstün kılarız. Akıl eden kavim için muhakkak ki bunda, âyetler vardır.” (Ra'd 13/4)

Kelâm-ı İlâhîsinde geçen "üstünlük"ü şöyle açıkladı: "Bu onların, kalitesiz, fârisî çeşitten tatlı ve ekşi oluşlarıdır."
(Tirmizî, Tefsir, Ra'd, (3117).)
(İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/33.)


AÇIKLAMA:

Âyet-i kerime yeryüzündeki bütün meyvelerin aynı su ve topraktan beslendikleri halde aralarında farklılıklar meydana gelmesinde ALLAH'ın varlığını idrâke götüren bir delil olduğunu beyan ederek bu hususta düşünmeye, araştırmaya teşvik ediyor. Resûlullah (aleyhissalâtu ve’s- selâm), farklılıklar hususunda araştırıcı ipucu veriyor:
1- Kalitelikalitesiz oluş: Bu aynı cinste ve hattâ aynı ağacın meyvelerinde olabilen bir durumdur.
2- Cins yönüyle farklılık: Hadiste “fârisî” denen bir hurma çeşidi zikredilmek SûREtiyle bu hususa parmak basılıyor. Meselâ elmadan misâl versek Niğde elması, Amasya elması gibi.
3- Tad yönüyle farklılık: Ekşi, tatlı, mayhoş, buruk, kokulu vs.
Cenâb-ı Hakk Hazretleri, irâdesiyle kudretiyle su toprak güneş tezgâhından bu çeşitlilikeri çıkarıyor.
(İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/33-34.)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 17 Eki 2015, 22:33 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879

->AŞK KÂBEsÎn >İsmÂiLi
Safa-Merve-HaCERRr DiLi
->TEKMiL-i TEVHiD BÂNisi
MîM-i MuhaMMed mENziLi!.
..aleyhumusselâm…

ZEVK 7158

DîN-i HÂNiF ->HAKikatı ->HAKk-ın >HALiL İBRAHÎMi
->ZÂHiR-in >AHMeD ATAsı ->BÂTıN-ın >EbÛ RAHÎMi
KÂBEtuLLAH SALL MakAMı
TAHKik TEVHiD TÜMü-TAMı
“BERdEN SeLÂM” SeLÂMeti.. CeNNet EyLeyEN CÂHÎMi!.


17.10.15 20:18
4 muHARRem 1436
brsbrsa..makSeMcÂMiytsıceMi..

TEKMiL: Bitirmek, tamamlamak. Kemâle erdirmek. Tam, bütün, eksiksiz.
BÂNi: Kurucu. Yapan. Yapıcı. Yaptırıcı. Binâ eden.
mENziL: İnilen yer. Konulacak yer.
HÂNiF: İslâmiyetten evvel ALLAH'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim'in (aleyhisselâm) dininden olanların vasfı. İslâmiyete kuvvetle bağlı olan ve ilmiyle âmil olan kimse.
HALiL: Samimi dost. Sâdık dost.
EbÛ RAHÎMi: RaHMetenli’l- ÂLEMîn aleyhisselâmin Babası-Atası.
CÂHÎM: Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan ateş. Cehennem'in bir tabakası.

İBRAHîMî NÂR’ın -> “BERdEN SeLÂM-ÂN”-ı.:
“Berden seLÂM” et:


قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ
Resim ---Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ ibrahîm(ibrahîme): Ey ateş! İbrâhim için serinlik ve esenlik ol! dedik.” (Enbiyâ 21/69)



Resim

Resim Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem DİLiyLe İBRAHÎM (aleyhi’s- selâm) SÛRESi FâziLeti:



ـ1ـ عن أبى أمامة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )قال رسول اللّه # في قولهِ تعالى: وَيُسْقى مِنْ مَاءٍ صَدِيدٍ يَتَجَرَّعُهُ. قالَ يُقَرَّبُ إلى فيهِ فَيَكْرَهُهُ فَإذَا أُدْنِىَ مِنْهُ شَوَى وَجْهَهُ وَوَقَعَتْ فَرْوَةُ رَأسِهِ فَإذَا شَرِبَهُ قَطَّعَ أمْعَاءَهُ حَتَّى يَخْرُجَ منْ دُبُرِهِ. قالَ اللّهُ تعالى: فَقَطَّعَ أمْعَاءهُمْ؛ وَقال: وَإنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِى الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءَتْ مُرْتَفَقاً(. أخرجه الترمذى .

Ebu Umâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ardında cehennem vardır, orada kendisine irinli su içirilecektir" (İbrahîm 14/16)
Âyeti hakkında şu açıklamayı yaptı: "İrin ağzına yaklaştırılır, ondan ikrah eder, iğrenir. Biraz daha yaklaştırılınca suratı yanar ve başının derisi dökülür. İrini içince kıçından çıkıncaya kadar, (geçtiği yerleri ve bu meyanda) bağırsaklarını param parça eder."
Resûlullah bu açıklama üzerine şu âyetleri okudu: "...Ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimseler..." (Muhammed 47/15)
"...Onlar yardım istediklerinde erimiş mâden gibi, yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur" (Kehf 18/29)
(Tirmizî, Cehennem, 4, (2586)


مِّن وَرَآئِهِ جَهَنَّمُ وَيُسْقَى مِن مَّاء صَدِيدٍ
“Min verâihî cehennemu ve yuskâ min mâin sadîd (sadîdin).: Onun arkasında cehennem vardır ve irinli sudan içirilir.” (İbrahîm 14/16)

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ
Meselu’l- cennetilletî vuide’l- muttakûn (muttakûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muhu, ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn (şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ (musaffen), ve lehum fîhâ min kulli’s- semerâti ve magfiratun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.: Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?” (MuhaMMed 47/15)

وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا وَإِن يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاء كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءتْ مُرْتَفَقًا
“Ve kuli’l- hakku min rabbikum fe men şâe felyu'min ve men şâe felyekfur innâ a'tednâ li’z- zâlimîne nâran ehâta bihim surâdikuhâ, ve in yestegîsû yugâsû bi mâin ke’l- muhli yeşvî’l- vucûhe, bi'se’ş- şerâb (şerâbu) ve sâet murtefekâ (murtefekan).: Ve de ki: "Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Şüphesiz biz zalimlere bir ateş hazırlamışız, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. Eğer onlar yardım isterlerse, katı bir sıvı gibi yüzleri kavurup yakan bir su ile yardım edilirler. Ne kötü bir içkidir o ve ne kötü bir destektir.” (Kehf 18/29)

Resim

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِّن مَّاء غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاء حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءهُمْ

ـ2ـ وعن أنس بن مالك رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )قال رسولُ اللّه # في قوله تعالى: ألَمْ تَرَ كَيفَ ضَرَب اللّهُ مَثًَ كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ. قالَ: هِىَ النَّخْلَةُ. وَقالَ: في الشَّجَرَةِ الخَبِيثَةِ هِىَ الْحَنظَلُ(. أخرجه الترمذى .

Enes İbnu Mâlik (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Allah'ın hoş bir sözü; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan -Rabbinin izniyle her zaman meyve veren- hoş bir ağaca benzeterek nasıl misal verdiğini görmüyor musun?" (İbrahîm 14/24-25)
Âyetinde zikredilen ağaç hakkında: "O hurma ağacıdır" buyurdu. Ve müteakip âyette ifade edilen kötü ağacı da hanzale'ye (zakkum, Ebu Cehil karpuzu da denir, mercimek ağacıdır) benzetti. Âyet şöyle: "Çirkin bir söz de yerden koparılmış, hiç bir sebatı olmayan kötü bir ağaza benzer" (İbrahîm 14/26)
(Tirmizî, Tefsir, İbrahîm, (3118)

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاء
“E lem tere keyfe daraballâhu meselen kelimeten tayyibeten ke şeceratin tayyibetin asluhâ sâbitun ve fer’uhâ fi’s- semâ (semâi).: Allah nasıl örnek verdi, görmedin mi? Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir. Onun aslı sabittir (kökü topraktadır). Ve onun dalları semadadır.” (İbrahîm 14/24)

تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللّهُ الأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
“Tu’tî ukulehâ kulle hînin bi izni rabbihâ, ve yadrıbullâhu’l- emsâle lin nâsi leallehum yetezekkerûn (yetezekkerûne).: O her zaman Rabbinin izni ile meyvesini verir. Ve Allah, insanlara örnek (darb-ı misal) verir. Böylece (umulur ki;) onlar tezekkür ederler.” (İbrahîm 14/25)

وَمَثلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِن فَوْقِ الأَرْضِ مَا لَهَا مِن قَرَارٍ
“Ve meselu kelimetin habîsetin ke şeceratin habîsetinictusset min fevkı’l- ardı mâ lehâ min karâr (karârin).: Habis (kötü, çirkin) sözün durumu, yerin üstünden kökü koparılmış, kararsız (dayanaksız) habis (kötü) ağaç gibidir.” (İbrahîm 14/26)

AÇIKLAMA:

Âyette geçen güzel kelime (kelime-i tayyibe) âlimlerce kelime-i şehâdet, kelime-i tevhid, iman... olarak te'vil edilmiştir. Kötü kelime de, (kelime-i habise) "Allah'ı tanımamaktır" denmiştir. Hayra delâlet eden, hayra götüren her sözün kelime-i tayyibe'nin; küfür, isyân, gıybet mâlayâniyat gibi hayır yönü olmayan her sözün de kelime-i habise'nin müfredâtına girdiği söylenebilir.
Güzel kelime ile alâkalı olarak yapılan bir yoruma göre, "Burada benzetmenin yapıldığı şey imandır. Yani iman güzel bir ağaçtır. Onun sâbit olan aslı, kökü ondaki ihlâs, gökdeki dalı ise Allah korkusudur. Bu kelime kimin kalbinde tam bir sûrette ve gerçek haliyle yerleşir, kalb onunla vasıflanır, bu sûretle en güzel boya olan Allah'ın boyasıyla boyanırsa artık o, Allah'ını tanır, dili buna şehâdet eder, uzuvları da bunu tasdik eder. Bu hakikat ve bunun levâzımı, sahibini mâsivâdan (yani Allah'ın rızasına uymayan şeylerden) uzaklaştırır. Onun vicdanı ile lisanını birleştirir. Artık o, bütün uzuvlarıyla Allah'ın yolunda inkıyad ile çalışır... Bir ağacın damarları, gövdesi, dalları meyvesi vardır. İman ve İslâm da böyledir. Onun damarları ilim, mârifet, yakindir. Gövdesi ihlâsdır, dalları iyi amellerdir, meyvesi güzel amellerin gerektirdiği makbûl ve memduh eserler, öğülmüş sıfatlar, temiz huylardır... Bir ağaç diri kalmak için sulanmak, bakılmak ister. Bunlar ihmâl edilirse kurur. Kalbteki iman ağacı da böyledir. Eğer sahibi faydalı ilim, sâlih amel ile, tezekkür ve tefekkür ile her zaman bakıp gözetmezse o da kurumak tehlikesine mâruz kalır. Nitekim bir hadiste: "Elbise nasıl yıpranır, eskirse, kalbteki iman da öylece yıpranıp eskir. O halde imanınızı daima tazeleyin" buyurulur. Bu hadisten de anlaşılacağı üzere, Allah'ın emirlerini vakti vaktinde yaparak, sâlih amellerde, bol zikirde bulunarak imanı beslemek, tâze tutmak gerekir."
Kötü ağaca gelince, bu Allah'ı tanımamaktır. Bu her çeşit âfetin kaynağı, tehlikelerin ünvanı, bedbahtlığın başıdır. Âyet-i kerimede bu kötü ağaç (şecere-i habise) şu üç vasıfla tavsif edilmiştir:
1- Habis, yani pis ve kötü olması: Bu hâl, ağacın kokusu, tadı, manzarası, zararı itibariyle husûle gelebilir.
2- Gövdesinin kopuk olması: Bu, iyi ağacın vasfı olan kökü sâbit'in mukabilidir. Toprağın üstünde koparılıvermiş demek ne kökü, ne de kökü tutan damarları yoktur demektir. Allah'a eş tutmak da böyledir. Çünkü o da asılsızdır, hüccetsizdir, sebatsızdır, kuvvetsizdir.
3- Hiç bir sebatı yoktur: Bu vasıf ikinci vasfı tamamlar. Mânası, onun istikrara, tutunmaya iktidarı yoktur, demektir.
Kelime-i habise grubuna gren küfür, yalan, gıybet, nemime, dedikodu, iftira vs.'den hiçbirinin bir dayanağı, bir delili, hiçbir sâlim vicdanda bir te'yid ve takdiri yoktur.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/36.)

Resim

ـ3ـ وعن البراء بن عازب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما أن رسولَ اللّه # قال: الْمُسْلِمُ إذَا سُئِلَ في القَبْرِ يَشْهَدُ أنْ َ إلَه إَّ اللّهُ وَأنَّ مُحَمّداً رسولُ اللّهِ. فَذَلِكَ قولهُ تعالى: يُثَبِّتُ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثّابِتِ اŒية(. أخرجه الخمسة .

el-Berâ İbnu'l-Âzib (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Müslüman, kabirde suâle mâruz kalınca: "Allah'tan başka ilah bulunmadığı ve Muhammed'in O'nun kulu olduğuna şehâdet eder." Bunun delili şu âyettir: "Allah inananları dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üzerine tutar; zâlimleri de saptırır..." (İbrâhim, 27).
(Buhârî, Cenâiz 87, Tefsir, İbrahîm 2; Müslim, Sıfatu'l-Cenne, 13, (2871); Tirmizî, Tefsir, İbrahîm (3119); Ebû Dâvud, Sünne 27, (4750); Nesâî, Cenâiz 114, (4, 101); İbnu Mâce, Zühd 32, (4269)

يُثَبِّتُ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ وَيُضِلُّ اللّهُ الظَّالِمِينَ وَيَفْعَلُ اللّهُ مَا يَشَاء
“Yusebbitullâhullezîne âmenû bil kavli’s- sâbiti fîl hayâti’d- dunyâ ve fî’l- âhırati, ve yudıllullâhu’z- zâlimîne ve yef’alullâhu mâ yeşâu.: Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat içinde kılar. Zalimleri de şaşırtıp saptırır; Allah dilediğini yapar.” (İbrahîm 14/27)

AÇIKLAMA:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hadislerinde kabirdeki hayatla ilgili bazı açıklamalar gelmiştir. Buna göre ölen bir kimse, kabirde ilk iş olarak çok ciddi bir hesaba çekilecek ve bu hesap amelden çok imanla ilgili olacak. Bir Buhârî hadisi şöyle: "Kul kabrine konduğu ve onu getirenler geri döndüğü zaman, daha teşyicilerin ayak sesleri kaybolmadan kendisine iki melek gelip onu oturturlar. Ve derhal: Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) denen zât hakkında ne demekte idin?" diye sorarlar. Eğer mü'min biri ise: "Şehâdet ederim ki o Allah'ın kulu ve Resûlüdür" diye cevap verir. Kâfir ve münâfık kimseler ise aynı soruya: "Bilmiyorum, herkesin söylediğini söylüyordum" der." Resûlullah kabirdeki bu ilk sorgulamaya cevap veremeyenlerin mâruz kalacakları azabın şiddetini tasvir ettiği zaman, dinleyenler bağıra bağıra ağlarlar.
İşte Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) mü'minlerin bu korkunç hesapta Cenâb-ı Hakk'ın yardımına mazhar olacağını müjdeliyor ve bu müjdeli haberi, bir âyetle delillendirip te'kid ve te'yid ediyor.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/36.)

Resim

ـ4ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. في قوله تعالى: )ألَمْ تَرَ إلى الَّذِينَ بَدّلُوا نِعْمَةَ اللّهِ كُفْراً وَأحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوارِ. قالَ: هُمْ واللّهِ كُفّارُ قُرَيْشٍ، وَمُحَمّدٌ نِعْمَةُ اللّهِ وَأَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوارِ. قَالَ النَّارَ يَوْمَ بَدْرٍ(. أخرجه البخارى .

İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ), "Allah'ın verdiği nimetleri nankörlükle karşılayanları ve milletlerini helâk yurduna, yaslanacakları cehenneme götürenleri görmüyor musun?" (İbrahîm, 27-28) âyetini açıklama sadedinde: "Onlar vallahi Kureyş kâfirleridir. Nankörlükle karşılanan nimet de Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'dir. "Helâk yurduna... götürdüler"in mânası, "Bedir günü ateşe... götürdüler" demektir.
(Buharî, Megâzî 7, Tefsir, İbrahîm 3)


يُثَبِّتُ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ وَيُضِلُّ اللّهُ الظَّالِمِينَ وَيَفْعَلُ اللّهُ مَا يَشَاء
“Yusebbitullâhullezîne âmenû bil kavli’s- sâbiti fîl hayâti’d- dunyâ ve fî’l- âhırati, ve yudıllullâhu’z- zâlimîne ve yef’alullâhu mâ yeşâu.: Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat içinde kılar. Zalimleri de şaşırtıp saptırır; Allah dilediğini yapar.” (İbrahîm 14/27)

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُواْ نِعْمَةَ اللّهِ كُفْرًا وَأَحَلُّواْ قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ
“E lem tera ilâllezîne beddelû ni’metallâhi kufren ve ehallû kavmehum dâra’l- bevâr (bevâri).: Allah'ın bu nimetini inkâra değiştirenleri ve kavimlerini 'yıkım ve azab' yurduna konduranları görmedin mi?” (İbrahîm 14/28)

Resim

ـ5ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها. قالت: )سألتُ رسولَ اللّهِ #: عن قولهِ تعالى: يَوْمَ تُبَدَّلُ ا‘رْضُ غَيْرَ ا‘رْضِ وَالسَّمَواتُ. قُلتُ يَا رسُولَ اللّهِ: أينَ يَكُونُ النَّاسُ يَوْمَئِذٍ؟ قَالَ عَلَى الصَّرَاطِ(. أخرجه مسلم والترمذى.

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e şu âyetten sordum: "Yerin başka bir yerle, göklerin de başka göklerle değiştirildiği, her şeye üstün gelen tek Allah'ın huzuruna çıktıkları günde sakın, Allah'ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma..." (İbrahîm, 47-48). Ve dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü,o gün insanlar nerede olacaklar?"
"Sırat üzerinde" cevâbını verdi.
(Müslim, Münâfikun 29, (2791); Tirmizî, Tefsir, İbrahîm,(3120).)

فَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ
“Fe lâ tahsebennallâhe muhlife va’dihî rusulehu, innallâhe azîzun zuntikâm (zuntikâmin).: Öyleyse Allah’ı sakın resûllerine karşı vaadini yerine getirmez sanma. Muhakkak ki; Allah, azîzdir, intikam sahibidir.” (İbrahîm 14/47)

يَوْمَ تُبَدَّلُ الأَرْضُ غَيْرَ الأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُواْ للّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
“Yevme tubeddelu’l ardu gayra’l- ardı ve’s- semâvâtu ve berazû lillâhi’l- vâhidi’l- kahhâr (kahhâri).: Yerin başka bir yere, göklerin de (başka göklere) dönüştürüldüğü gün, onlar tek olan, kahhar olan Allah'ın huzuruna çıka(rıla)caklardır.” (İbrahîm 14/48)

AÇIKLAMA:

Kur’ÂN-ı Kerim sadece ibadet hayatımızı, içtimâî hayatımızı, beşerî münasebetlerimizi tanzim eden bir kitap değildir. Rabbimiz Hazretleri insanın en mühim zaaflarından olan istikbâl endişesi ve yarın merakı gibi ihtiyaçlarını da ihmâl etmemiştir. Kur’ÂN-ı Kerim bu sebeple, pekçok teferruata inerek âhiret âlemini tanıtır.
Yukarıda, kısmen açıklığa kavuşturulan âyet, âhiretle ilgili bir safhayı, merak edeceğimiz bir hususu aydınlatmaktadır: Âhiret âlemi tekrar bu dünya üzerinde mi kurulacak? "Evet!"se, dar olmayacak mı? "Hayır!"sa, bu dünya ne olacak? Ya semâvat? vs.
Âyet-i kerime, arz ve semâvâtın değişeceğini, yerine başka bir arz ve başka bir semânın geleceğini ifâde ediyor. Bu meseleyi aydınlatan bir kısım hadiselerde, "Üzerinde hiç haram ve haksız kan dökülmemiş, hiçbir günah işlenmemiş, hata yapılmamış, gümüş gibi beyaz, yeni bir arzın yaratılacağı" ifade edilmiştir.
Müslim'den gelen bir rivâyette ise arzın çöreğe dönüşeceği ifâde edilmiştir: "Kıyamet gününde yer bir çörek olacak. Onu Cebbâr (celle şanuhu) kendi kudret eliyle, sizden birinizin seferde çöreğini elden ele çevirdiği gibi cennetliklere ikrâm olmak üzere çevirecektir."
Bu farklı rivâyetleri, başka hadis ve karinelerin yardımıyla telif eden bâzı alimler, yerin mâruz kalacağı iki ayrı tebdilden söz etmişlerdir. Bu kavillerden birine göre:
"Arz birinci tebeddülünde, gümüş gibi beyaz, üzerinde haram kan dökülmeyen düz bir hâl alacak ve bu sırat'tan önce olacak.
İkinci tebeddülü, sırat'tan sonradır ve arzın çörek halini almasıdır. İşte bu sırada mahlûkat sırat üzerindedir. Arz bu ikinci durumda, cennete girmeleri ânında sâdece mü'minlere hastır."
Şunu da belirtmede fayda var: Gayba ait, uhrevî hakikatlere ait ihbârat-ı diniyeyi kabûl etmek esastır. Ancak mâhiyetin, kelimelerin ifade ettiği dünyevî şekilde olacağında ısrâr etmek gerekmez. Tercümanu'l-Kur’ÂN olan İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ), ahirette, dünyadaki şeylerin sâdece isimlerinin var olduğunu, mâhiyetlerinin ise tamamen başka olacağını söyler.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/38-39)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 28 Eki 2015, 00:56 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879
Resim

Resim Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem DİLiyLe HİCR SÛRESi FâziLeti:



ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. قال: )كانَتِ امْرَأةٌ تُصَلِّى خَلفَ رسولِ اللّهِ # حَسْنَاءً مِنْ أحْسَنِ النَّاسِ. فَكَانَ بَعْضُ الْقَوْمِ يَتَقَدَّمُ حَتَّى يَكُونَ في الصَّفِّ ا‘وَّلِ لَئََّ يَرَاهَا، وَيَتَأخَّرُ بَعْضُهُمْ حَتَّى يَكُونَ في الصَّفِّ ا‘خيرِ حَتَّى يَرَاهَا. فإذَا رَكَعَ مِنْ تَحْتِ إبْطِهِ. فَأنْزَلَ اللّهُ: وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِمِينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأخِرينَ(. أخرجه الترمذى والنسائى .

İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın arkasında çok güzel bir kadın namaz kılıyordu. Cemaatten bazıları onu görmemek için ön safa kaçıyor, (münafık ve câhil takımından) bazıları da en arka safa geliyor, rükûya vardığı zaman koltuğunun altında ona bakıyordu. Bu durum üzerine Cenab-ı Hakk şu âyeti indirdi: "Andolsun, sizden öne geçenleri de biz biliriz, geri kalanları da biz biliriz"
وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِمِينَ مِنكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِرِينَ
“Ve lekad âlimnâ’l- mustakdimîne minkum ve lekad âlimnâ’l- muste’hırîn (muste’hırîne).: Andolsun ki; sizden evvelkileri biliyoruz. Ve andolsun ki; sonrakileri de biliyoruz.” (Hicr 15/24).
(Nesâî, İmamet (2, 118); Tirmizî, Tefsir, Hicr, (3122).)

AÇIKLAMA:
Âyette zikredilen "öne geçenler" ve "geri kalanlar"dan maksat nedir? Selef bu konuda farklı fikirler ileri sürmüştür. Şöyle ki: Bazıları "Önceden gelip helâk olan ümmetleri ve halen yaşayanları ve henüz yaratılmamış olmakla birlikte yaratılacak olanları", bazıları; "Önceden helâk olanları helak olmayan sağları" bazıları; "Önce yaratılanları- sonra yaratılanları", bazıları; "Önceki ümmetleri Muhammed ümmetini"; bazıları; "Sizden hayırda önde gidenleri hayırda geri kalanları... biliriz" demektir" demişlerdir.
Yukarıdaki hadisin sıhhatinin sâbit olması hâlinde: "Sizden ön safta yer almaya çalışanlarla, kadın görmek için arka safta kalanları biliriz" manasının mevcut olduğunu söyleyen âlimler mevcuttur.
Ancak, belirtmemiz gerekir ki hadisin sıhhati, bazı râvileri sebebiyle güven vermemekte, âlimler zaafına hükmetmektedirler.
Âyette yukarıda kaydedilen mânaların hepsinin kastedildiğini kabul etmek en muvafık yoldur. Günümüzde bile, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ön saf için vâdettiği sevabı elde etmek için erken davrananlarla birlikte -meselâ cuma günü- imam selâm verir vermez, işinin başına dönmek üzere caminin en gerilerinde oturup, sun'î darlıklara bile sebep olan musalliler var. Elbette Cenab-ı Hakk bunları bilmekte ve ön saflara teşvik için böyle bir ifadeye yer vererek önle arkanın nazarındaki farkını mü'minlere duyurmaktadır.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/39-40.)

Resim

ـ2ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. )أنَّ رسول اللّه # قال: أتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤمِنِ فإنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللّهِ تعَالى. ثُمَّ قَرَأ: إنَّ في ذلِكَ Œياتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ(. أخرجه الترمذى .

Ebu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Mü'minin ferasetinden kaçının, çünkü o Allahu Teâla'nın nuruyla bakar" buyurup sonra şu âyeti okudular: "Elbette bunda fikr u firâseti olanlar için ibretler vardır"
إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِّلْمُتَوَسِّمِينَ
“İnne fî zâlike le âyâtin li’l- mutevessimîn (mutevessimîne).: Elbette bunda 'derin bir kavrayışa sahip olanlar' için gerçekten ayetler vardır.” (Hicr 15/75).
(Tirmizî, Tefsir, Hicr, (3125).)

AÇIKLAMA:
Dilimizde daha çok feraset olarak kullanılan kelimenin aslı firâset'dir. Firaset, Kâmus'un açıklamasına göre, "rey, zan ve idrâkde dikkat-ı nazar ederek musib olmaya" denir. Yani bir meseleyi doğru olarak değerlendirebilme kaabiliyeti, hükümde isabet etmek. Bu, iki şekilde cereyan etmektedir:
1- Hadisin zahirinde ifade edildiği üzere Allah tarafından veli kullarının kalbine konan nurla onların, bir nevi kerâmet olarak, insanların ahvâlini doğru olarak sezmeleri, bilmeleridir. Bu ilâhî bir vergi, bir ilhâm olduğu için zahirî sebebi gösterilemez. Bazı hadislerde bu çeşit insanlara "muhaddis" denmiş ve bu ümmetten "muhaddis"lerin çıkacağı belirtilmiştir. Bunun en güzel örneği Hz. Ömer'dir.
2- Delile, tecrübeye, mukteseb ilme dayanarak, gözle görülen renk, şekil, fiil, söz, mizaç ve ahlâkî durumu değerlendirip insanların iç halini keşfetmek: Bu ikinci feraset, kâmil mü'mine has denemez. Bu bir san'attır, belki ilim dalıdır. Bu dalda te'lifat yapılmıştır. Hadiste kastedilen birinci kısma giren ferasettir.
Âlimler, hadiste geçen, "Allah'ın nuruyla bakar" sözünü, "Allah'ın nuruyla aydınlanmış kalb gözüyle bakar" şeklinde açıklamışlardır.
Şunu da belirtelim ki, hadiste geçen, "mü'min"i bâzı âlimlerimiz, "kâmil mânada mü'min" diye kayıtlamışlardır. Böyle olunca sıradan bir mü'min de değil, kâmil mânadaki bir mü'minde lütf-i ilâhî ile inkişâf edecek bazı duygu ve sezgiler, muhâtabından zuhur eden söz ve fiilleri daha isabetle değerlendirme imkânı verecek, onun aldanmasını önleyecektir. Bir hadiste, "Mü'minin karâbetinden..." yani "yakınlığından çekinin" denmektedir ki, "feraseti veya sözündeki doğruluk ve isabetle ilme yakîn olan zann'ından" demektir.
Feraset, "İnsanların içindekine muttali olmaktır", "yakîn'in keşif yoluyla kavranmasıdır", "gayb'ın görülmesidir", "kalpte parıldayan bir nurdur ki mânalar onunla kavranır" şeklinde târiflere kavuşturulmuştur.
Râğıb da şöyle açıklamıştır: "Feraset, insanın dış görünüşüne, eşkaline, rengine, sözlerine dayanarak ahlâkı, faziletleri, reziletleri hakkında istidlâl etmek, hüküm vermektir."
İslâm âlimleri ferâset yoluyla insanların ahlâk ve ahvalinin isabetle keşfedilebileceğine dair Kur’ÂN-ı Kerim'den delil getirirler. Bunlardan biri, bizzat Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından yukarıda kaydedilen âyettir. Bir diğeri de: "... onları yüzlerinden tanırsın" (Bakara, 273) meâlindeki âyettir.
Bazı âlimler, kişide ferâsetin inkişâf etmesini, mânevî havanın galebesine bağlamışlardır. Şehvet düşkünlüğü ve gafletle feraset elde edilemeyeceğini söylerler: "Kim gözünü haramlara karşı kapar, nefsini şehvanî şeylerden uzak tutar, batınını murâkebe ve tefekkürle mâmur kılar, helâl yemeye alışırsa ferâseti gelişir, görüşlerinde hata etmez."
Bazı ârifler de firaset'i şöyle açıklamışlardır: Ruhlar melekut âleminde dolaşır. Bu esnada gaybî mânaları seyrederler. Bilâhare hakkın esrârından bahsederken gözüyle görmüş bir kimsenin anlatış tarzıyla (kesin ifâdelerle) anlatırlar.
Ebû Osman el-Mağribî: "Ârif o kimsedir ki, envâru'l-ilm kendisini aydınlatır, o da bu aydınlık altında gaybî acâibe bakar" demiştir.
Kitaplarımızda büyük zatların ferâset yoluyla keşfettikleri durumlarla ilgili örnekler var. Misâl vermeyeceğiz.
Münâvî yukarıdaki hadisi açıklarken şöyle kaydeder: " Hikâye, görmediğini inkâr edene kâr etmez."

Resim

ـ3ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: )السَّبْعُ المَثَانِى: الطِّوَالُ(. أخرجه النسائى .

İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) demiştir ki: "Andolsun ki sana Seb'u'l-Mesâni'yi ve Kur'ân-ı Azim'i verdik"
وَلَقَدْ آتَيْنَاكَ سَبْعًا مِّنَ الْمَثَانِي وَالْقُرْآنَ الْعَظِيمَ
Ve lekad âteynâke seb’an mine’l- mesânî ve’l- kur’âne’l- azîm (azîme).: Ve andolsun ki; sana mesânî(ikinci)den 7’yi (7’liyi, 7’li olarak) ve Kur’ânu’l- Azîm’i verdik.” (Hicr 15/87)
Âyetinde geçen es-Seb'u'l-Mesânî, uzun sûreler (tıvel)dir."
(Nesaî, Salât 26, (2, 139).)

AÇIKLAMA:
es-Seb'u'l-Mesânî: es-Seb'u kelime olarak "yedi" demektir. Mesânî tekrar edilen demektir. Böyle olunca "yedi tekrâr edilen" demek olur.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Buhârî ve Müslim'de gelen hadislerinde Fatiha sûresini es-Seb'u'l-Mesânî diye târif etmiştir. Çünkü yedi âyettir ve her namazda ve her rekatte okunması tekrar edilir.
Ancak yukarıdaki rivâyette olduğu üzere, es-Seb'u'l-Mesânî ile tıvel denen uzun sûrelerin kastedildiği de ifade edilmiştir.
es-Seb'u't-Tıvel; Bakara, Âl-i İmrân, Nisa, Mâide, En'âm, A'râf, Enfâl Tevbe sûreleridir.
Bazı âlimler, Besmele ile fasledilmediği için Enfâl ile Tevbe'yi bir sûre saymıştır. Enfâl tek başına alındığı takdirde, âyet sayısı yönüyle, tıvel grubuna giremez.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/42.)

Resim

ـ4ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ في قوله تعالى: )الَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرآنَ عِضِينَ. قالَ: هُمْ أهْلُ الْكِتَاب: اليَهُودُ وَالنَّصَارى جزَّءُوهُ أجْزَاءً، آمَنُوا بِبَعْضٍ وَكَفَرُوا بِبَعْضٍ(
أخرجه البخارى .

Yine İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ), "Kur'ân'ı parçalayanlara da..."
الَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْآنَ عِضِينَ
Ellezîne cealûl kur’âne ıdîn(ıdîne).: Onlar, Kur’ân-ı Kerim’i parça parça kıldılar.” (Hicr 15/91)
Âyetini açıklamak üzere: "Onlar Ehl-i Kitap'tır, yani Yahudi ve Hıristiyanlar. Bunlar onu parçalara bölerek bazı kısımlarına inandılar, bazı kısımlarına inanmadılar" buyurmuştur.
(Buhârî, Tefsir, Hicr 4, Menâkibu'l-Ensar 52.)

AÇIKLAMA:
Âyeti Kerime'de dikkat çekilen "parçalayanlar"dan maksad, Kur’ÂN-ı Kerim'le alay etmek için bazılarının, "şu sûre benim", diğer bâzılarının "bu sûre benim" demeleridir.
Mücâhid, Kur’ÂN'ı "okumak" manasında anlayarak Ehl-i Kitab'ın kendi okudukları kitaplarını kısımlara bölüp, bazı kısımları kabul ederken diğer bazılarını reddettiklerini söylemiştir.
Ayrıca âyetten, müşriklerin Kur'ân'a "sihir", "şiir", "eskilerin efsânesi", "yalan sözler" nevinden attıkları iftiraların kastedildiği belirtilmiştir.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/43.)

Resim

ـ5ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ في قوله تعالى: )لَنَسْألَنَّهُمْ أجْمَعِينَ عَمَّا كَانُؤا يَعْمَلُونَ. قالَ عَنْ قَوْل َ إلهَ إَّ اللّه(. أخرجه الترمذى، وأخرجه البخارى ترجمة .

Hz. Enes (radıyallahu anh), "Rablerine andolsun ki hepsini yaptıklarından sorumlu tutacağız"

فَوَرَبِّكَ لَنَسْأَلَنَّهُمْ أَجْمَعِيْنَ
Fe ve rabbike le nes’elennehum ecmaîn(ecmaîne).: Rabbine andolsun, onların tümüne (bunu) soracağız.” (Hicr 15/92)

عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Ammâ kânû ya’melûn(ya’melûne).: Yapmakta oldukları şeyleri.” (Hicr 15/93)
Âyetlerri ile ilgili olarak: "Onlar Lâ ilâhe illallah” demekten sorumlu olacaklar" demiştir.
(Tirmizî, Tefsir, Hicr, (3126); Buharî, hadisi bab başlığı olarak kaydetmiştir.)

AÇIKLAMA:
Âlimlerimizden bir kısmı: "Âyette geçen "hepsi"nden murad, mü'min ve kâfir bütün insanlardır" demiştir. Hz. Enes'ten yapılmış olan yukarıdaki âyetle ilgili açıklamaya göre, kâfirler de bu kelimeyi sarfetmekten sorumlu olmaktadırlar.
Öte yandan, bazı müfessirler, âyetin öncesini nazarı dikkate alarak: "Yaptıklarından, Kur'ân-ı Kerim'le istihza etmelerinden, onu kısımlara ayırıp şu sûre senin, şu sûre benim gibi istihzâî söz ve davranışlarından hesaba çekilecekler" diye anlamışlardır.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/43.)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 Kas 2015, 21:50 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879
Resim

Resim Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem DİLiyLe NAHL SÛRESi FâziLeti:



ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. في قوله تعالى: )مَنْ كَفَرَ بِاللّهِ مِنْ بَعْدِ إيمَانِهِ إَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌ بِا“يَمانِ. إلى قوله تعالى: وَلَهُمْ عَذابٌ عَظِيمٌ؛ وَاسْتَثْنَى مِنْ ذلِكَ. ثُمَّ إنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا إنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ. هُوَ عَبدُاللّهِ بنُ أبى سَرْحٍ. كانَ يَكْتُبُ الْوَحْىَ لرسولِ اللّهِ # فأزَلَّهُ الشَّيْطَانُ فَلَحِقَ بِالْكُفَّارِ. فأمَرَ بِهِ أنْ يُقْتَلَََ يَوْمَ الْفَتْحِ فاسْتَجَارَ لَهُ عُثْمَانُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ فَأجَارَهُ رسولُ اللّه #(. أخرجه النسائى .

İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ):

مَن كَفَرَ بِاللّهِ مِن بَعْدِ إيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَكِن مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
Resim---“Men kefere billâhi min ba’di îmânihî illâ men ukrihe ve kalbuhu mutmainnun bi’l- îmâni ve lâkin men şeraha bi’l- kufri sadran fe aleyhim gadabun minallâh (minallâhi), ve lehum azâbun azîm (azîmun).: Kim imanından sonra Allah'a (karşı) inkâra sapıp da, -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç- inkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah'tan bir gazab vardır ve büyük azab onlarındır.”
(Nahl, 16/106)

Âyetindeki umumî hükümden şöyle bir istisnâ yaptı:

ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُواْ مِن بَعْدِ مَا فُتِنُواْ ثُمَّ جَاهَدُواْ وَصَبَرُواْ إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
Resim---“Summe inne rabbeke lillezîne hâcerû min ba’di mâ futinû summe câhedû ve saberû inne rabbeke min ba’dihâ le gafûrun rahîm (rahîmun).: Daha sonra da muhakkak ki senin Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret (göç) edenlere sonra da cihad edip sabredenlere, şüphesiz (bütün) bunlardan sonra, elbette Gafur (mağfiret eden)’dur ve Rahîm (rahmet nuru gönderen)’dir.”
(Nahl 16/110)

Burada kastedilen Abdullah İbnu Ebi Sarh'tır. Bu zat, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın vahiy kâtibi idi. Şeytan onu şaşırttı. Kâfirlere katılmasına sebep oldu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Fetih günü, onun öldürülmesini emretti. Araya Hz. Osman girerek affını diledi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da onu affetti."
(Nesâî, Tahrimu'd-Dem 15, (7, 107)

AÇIKLAMA:

Yukarıdaki âyette geçen: "İnandıktan sonra Allah'ı inkâr edip gönlünü kâfirliğe açanlara Allah katında büyük azab vardır" ibâresiyle Abdullah İbnu Ebî Sarh'ın kastedildiği belirtildi.
Bu zât kimdir, hâdisesi nedir?
Bu zâtın adı tam olarak şöyledir: Abdullah İbnu Sa'd İbni Ebî Sarh İbni'l-Hâris'dir. Künyesi Ebû Yahya'dır. Hz. Osman Zinnureyn (radıyallahu anh)'in süt kardeşidir. Annesi Mehâbe Bintu Cabir'dir. Sadece İbnu Hibbân, babasının münâfıklardan olduğunu söylemiştir. Fetihten önce Müslüman olmuş, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e hicret etmiştir.
Abdullah İbnu Sa'd İbni Ebî Sarh, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın vahiy kâtiplerinden biri idi. Vahiyler nâzil oldukça, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ona imlâ ettirirdi. Ne var ki bir ara şeytanın iğvâsına kapılarak irtidad etti ve Mekke'ye giderek kâfirlere karıştı. Kureyşlilere: "Ben Muhammed'in yazdırdıklarına istediğim gibi tasarrufta bulundum. O bana, "Azizun hakîm" diye yazdırırdı, ben "Alîmun hakîm" derdim. O da: "Evet, hepsi doğru!" derdi" diye onları memnun edecek yalanlar söylerdi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e bu sözleri ulaşıyordu.


İrtidad: Din değiştirmekle mürted olmak. İslâmiyetten çıkarak dinsiz olmak. * Geri dönmek. (Bak: Mürted)

Mekke'nin fethi sırasında, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Mekke halkını toptan affetmiş, -bir rivâyette- ikisi kadın, dördü erkek olmak üzere altı kişiyi aftan istisnâ ederek: "Kâbe'nin örtüsü altında bile olsa" nerede görülürse öldürülmelerini emretmişti. Abdullah İbnu Ebi Sarh da bunlar arasına idi. Abdullah öldürüleceğini duyunca süt kardeşi olan Hz. Osman (radıyallahu anh)'ın yanına sığındı. Hz. Osman onu bir müddet sakladı. Ortalık sakinleşince beraberine alarak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzuruna af taleb etmek için getirdi. Üç sefer biat taleb etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) her seferinde sükût buyurup müsbet cevap vermedi. Hz. Osman ısrar edince üçüncüden sonra biatı kabul etti.
Onlar ayrılıp gidince Ashab'a yönelen aleyhissalâtu vesselâm: "İçinizde aklı başında biri yok muydu ki, ben biat için elimi vermeyince öldürüvermedi...!" dedi. Ensar'dan bir zat: "Keşke bize bir imada bulunuverseydiniz, hemen öldürürdük!" deyince: "Peygambere hâin gözlü olmak (yani içiyle dışının farklı olması, diliyle sükût edip, gözüyle işaret etmesi) yakışmaz" cevâbını verdi.
O gün ikinci sefer Müslüman olan Abdullah İbnu Ebî Sarh ölünceye kadar İslâm'a samimiyetle bağlı kalmış, birçok hizmetlerde bulunmuştur. İbnu'l-Esîr: "Hoş olmayan tek bir davranış kendisinden sâdır olmamıştır" der.
Kureyş'in, aklıyla tanınmışlarından biridir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'tan sonra halifeler, İslâmî hizmetlerde ondan istifâde etmişlerdir:
Hz. Osman onu 25 yılında Mısır'a vali tayin etmiştir. Cenâb-ı Hakk, İfrikiyye'nin fethini onun elleriyle müyesser kılmıştır. Bu fetih, büyük ve kârlı bir fetihti. Öyle ki askerlerden her birine ganimetten yaya ise bin miskal, atlı ise üç bin miskal pay düşmüştür. Bu sefere Abdullah İbnu Ömer, Abdullah İbnu Zübeyr, Abdullah İbnu Amr İbni'l As gibi Ashab'ın Abâdile denen uluları da er olarak katılmıştır.
Abdullah İbnu Ebî Sarh'ın iki meşhur gazası daha vardır; biri Nube (Sudan) cihetine 31 yılında yaptığı Esâvid (siyahîler) seferidir. Hükmü asırlarca devam edecek bir sulh anlaşması yapmıştır.
Üçüncü seferi, Bizans'a karşı bizzat Konstantin'le yaptığı Savvârî deniz savaşıdır. 34 yılında cereyan etmiştir. Hz. Osman'a karşı fitne çıkınca, yardım etmek üzere yola çıkmış ise de Mısır'da çıkan bazı karışıklıklar sebebiyle geri dönmüş ve Askalan'a çekilmek zorunda kalmış, Hz. Osman'ın vefatına kadar orada ikâmet etmiştir.
Askalan'a değil, Remle'ye çekildiği de söylenmiştir. Fitneye bulaşmak korkusuyla Remle'ye çekilip, ölünceye kadar orada kaldığı da belirtilir.
Abdullah İbnu Ebî Sarh, rivâyete göre: "Ya Rabb son amelim namaz olsun" diye duada bulunur. Bir gün sabah namazını kılar, birinci rek'atte Ümmü’l-Kur'ân'ı ve el-Âdiyât sûresini okur. İkinci rek'atte Ümmül-Kur’ÂN (= Fatiha)'dan sonra bir sûre okuyup sağına selâm verir, soluna selam verirken vefat eder (radıyallahu anh).
Ne Hz. Ali'ye, ne de Hz. Muâviye (radıyallahu anhümâ)'ye bey'at etmediği belirtilir. Bazı rivâyetler Sıffin'de Hz. Muâviye'nin yanında yer aldığını söylemiş ise de hiç katılmadığını tasrih eden rivâyetler de vardır.
Ölüm tarihi ihtilaflıdır. 36, 37; hatta Hz. Muaviye'nin son günlerine kadar yaşayıp 59 yılında vefat ettiği de söylenmiştir. İbnu'l-Esir "En doğrusu 36'dır" der.


Resim

ـ2ـ وعن أبى بن كعب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )لَمَّا كانَ يَوْمُ أحُدٍ أُصِيبَ مِنَ ا‘نْصََارِ أرْبَعَةٌ وَسِتُّونَ رَجًُ، وَمِنَ الْمُهَاجِرينَ سِتَّةٌ: مِنْهُمْ حَمْزَةُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ، فَمَثَّلُوا
بِهِمْ. فَقَالَتِ ا‘نْصَارُ: لَئِنْ أصَبْنَا مِنْهُمْ يَوْماً مِثْلَ هذَا لَنُرْبِِيَنَّ عَلَيْهِمْ في التَّمْثِيلِ. فَلَمَّا كانَ يَوْمُ الْفَتْحِ نزلَ: وَإنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ اŒية. فقالَ رجُلٌ: َ قُرَيْشَ بَعْدَ الْيَوْمِ. فقَالَ رسولُ اللّه #: كُفُّوا عَنِ الْقَوْمِ إَّ أرْبَعَةً(. أخرجه الترمذى .


Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Uhud savaşında Ensar'dan altmış dört, Muhacirler'den de altı kişi şehid düştü (radıyallahu anhum ecmain). Bu şehidlerden biri de Hz. Hamza (radıyallahu anh) idi. Bunların cesedlerinden bazı uzuvlarını kopararak hakaretlerde bulundular. Bunun üzerine Ensâr: "Bir gün bize de böyle bir fırsat düşerse, bu hakaretin daha fazlasını yapacağız" dediler.
Mekke'nin fethi günü olunca şu âyet indi:
"Eğer ceza vermek isterseniz size yapılanın ayniyle mukabele edin. Sabrederseniz andolsun ki bu sabredenler için daha iyidir."


وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُواْ بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُم بِهِ وَلَئِن صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِّلصَّابِرينَ
Resim---“Ve in âkabtum fe âkıbû bi misli mâ ûkıbtum bihî, ve le in sabertum le huve hayrun li’s- sâbirîn (sâbirîne).: Ve şâyet siz, ikab edecekseniz (ceza verecekseniz), o taktirde onların sizi onunla cezalandırdıklarının misliyle cezalandırın! Ve eğer gerçekten sabrederseniz elbette o (sabırları), sabredenler için daha hayırlıdır.”
(Nahl 16/126)
Bir adam: “Bugünden sonra Kureyş yok!” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Dört kişiden başka kimseye dokunmayın" diye emretti."
(Tirmizî, Tefsir, Nahl, (3128)

AÇIKLAMA:

Bu âyet hakkında üç farklı görüş ileri sürülmüştür:


1-) Vahidî'nin rivâyetine göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Uhud'da şehid olan Hz.Hamza (radıyallahu anh)'nın cesedine hakaret kasdıyla tecavüz edilerek param parça edildiğini görünce: "Sana bedel yetmiş tanesinin cesedini de ben parçalıyacağım" diye yemin eder. Bunun üzerine Cebrâil (aleyhisselam) Nahl Sûresinin hitam kısmını (yani yukarıda kaydedilen âyetleri) getirir. Âyette misliyle mukabele tecviz edilmiş olmasına rağmen, "sabr etme"nin daha hayırlı olacağı bildirildiği için, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) intikam arzusundan vazgeçer.
İbnu Abbas, Ubey İbnu Ka'b, Şa'bî vs. son üç âyet dışında Nahl sûresinin Mekke'de nazil olduğunu söylerler.


2-) Bu âyetin kılıç ve cihad emri gelmezden önceki döneme ait olduğu da söylenmiştir. Yani, Bakara Sûresinin 190. âyetinde: "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; aşırı gitmeyin..." şeklinde sınırlı olarak verilen savaş izni, yukarıda kaydedilen âyetle, "Düşmana, yaptığı kadarını yapmak sûretiyle cezalandırın, daha fazlasını yapmayın" diye açıklığa kavuşturulmuştur.

وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُواْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبِّ الْمُعْتَدِينَ
Resim---“Ve kâtilû fî sebîlillâhillezîne yukâtilûnekum ve lâ ta’tedû innallâhe lâ yuhıbbu’l- mu’tedîn (mu’tedîne).: Ve sizinle savaşanlarla (sizi öldürenlerle), Allah’ın yolunda savaşın (siz de öldürün) ve aşırı gitmeyin. Muhakkak ki Allah, aşırı gidenleri (haddi aşanları) sevmez.”
(Bakara 2/190)

3-) Üçünçü görüşe göre bu âyetten maksad, zâlime yaptığı zulümden daha fazlasını yapmaması için, mazluma bir uyarıdır ve onu daha fazlasını yapmaktan men etmek gayesini gütmektedir. Bu görüş Mücahid, Nehâî ve İbnu Sîrîn'in görüşleridir.
İbnu Sîrîn bu âyete dayanarak şöyle demiştir: "Birisi sana bir kötülük yaptı ise sen de ona aynısını yap."
Fahredin-i Râzî hazretleri, âyeti bir önceki âyetle irtibatlıyarak yorumlar, şöyle ki:
"Önceki âyet Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a şöyle emretmektedir: "Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde tartış..."


ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
Resim---“Ud’u ilâ sebîli rabbike bi’l- hikmeti ve’l- mev’ızati’l- haseneti ve câdilhum billetî hiye ahsenu, inne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bi’l- muhtedîn (muhtedîne).: Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.”
(Nahl, 125)

Şu halde, bu âyette Cenab-ı Hakk, Resulüne insanları üç yoldan biriyle dine çağırmayı emretmektedir:
1- Hikmetle,
2- Güzel öğütle
3- En güzel şekilde tartışma (cedel) ile.
Bu dâvet işi, halkın eski inançlarını, âdet ve alışkanlıklarını terki gerektirir. Herkes bu işi hemen benimseyemez ve dâvetçiye istihza, hakaret, lânet, dayak, öldürme gibi çeşitli fenalıklar yaparlar.
Bu fenâ muamelelere maruz kalan davetçileri, beşerî tabiatları karşılık vermeye, te'dib etmeye sevkeder.
İşte âyet-i kerime bu makamda itidali, ölçülü olmayı emretmekte, "Size yapılandan fazlasını yapmayın" demektedir.
Râzi, bu âyetin böyle açıklanması gereğini ifade eder.

(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/47-48.)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 Ara 2015, 21:09 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879
Resim

Resim Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem DİLiyLe İSRÂ (BENÛ İSRÂİL) SÛRESi FâziLeti:



ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. في قوله
تعالى: )وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤيَا الَّتِى أرَيْنَاكَ إَّ فِتْنَةً لِلنَّاس. قالَ: هِىَ رُؤْيَا عَيْنٍ أرِيهَا رسولُ اللّه # لَيْلَةَ أُسْرِىَ بِِهِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ في القرآنِ. قالَ: هِىَ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ(. أخرجه البخارى والترمذى .

Resim---İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ), "... Sana gösterdiğimiz rüya ile ve Kur’ÂN'da lânetlenmiş ağaçla sadece insanları denedik..." (İsrâ, 60) meâlindeki âyette geçen "rüya" için şu açıklamayı yaptı: "Bu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mi’rac gecesinde Beytu'l- Makdis'e götürüldüğü zaman gözüyle görmesidir. "Kur'ân'da lânetlenmiş ağaç" da zakkum ağacıdır."
(Buhârî, Menâkibu'l-Ensar 42, Tefsir, Benû İsrâil 9, Kader 10; Tirmizî, Tefsir, Benû İsrâil, (3133).)

وَإِذْ قُلْنَا لَكَ إِنَّ رَبَّكَ أَحَاطَ بِالنَّاسِ وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤيَا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلاَّ فِتْنَةً لِّلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي القُرْآنِ وَنُخَوِّفُهُمْ فَمَا يَزِيدُهُمْ إِلاَّ طُغْيَانًا كَبِيرًا
Resim--- “Ve iz kulnâ leke inne rabbeke ehâta bin nâsi, ve mâ cealnâr ru’yâlletî eraynâke illâ fitneten lin nâsi ve’ş- şecerate’l- mel’ûnete fî’l- kur’ân (kur’âni), ve nuhavvifuhum fe mâ yezîduhum illâ tugyânen kebîrâ (kebîren).: Hani biz sana: "Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır" demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı insanları denemek için yaptık, Kur'an'da lanetlenmiş ağacı da. Biz onları korkutuyoruz. Fakat (bu) onlarda büyük bir azgınlıktan başka bir şey arttırmıyor.”
(İsrâ 17/60)

AÇIKLAMA:

Arapça'da rüya kelimesi Türkçemizde düş dediğimiz, uyuyan kişinin gördüğü şey manasına geldiği gibi masdar olarak tıpkı rü'yet gibi "görmek" manasına da gelir. Ancak, çoğunluk itibariyle "düş" manasında kullanılmıştır. Bu sebeple yukarıda âyette zikredilen "rüya"nın uyanık halde gözle görülen şey mi, yoksa uyurken görülen düş mü olduğu âlimler arasında münâkaşa konusu olmuştur.
Bâzı âlimlere göre, buradaki rüyadan maksad, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ve Ashabının Mekke'ye gireceğine dair görmüş olduğu rüyadır. Bu rüyayı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine'de iken görmüş ve Ashabına anlatmıştır. Hudeybiye Sulhü'nün yapılmasıyla sonuçlanan -ve Kâbe'yi ziyaret gerçekleşmeyen- sefer yapılırken herkes, bu rüyanın tahakkuk edeceği inancında idi. Dediğimiz gibi Kâbe tavaf edilmeden dönülünce Ashab'ta sukut-i hayal olmuştur. Hatta Hz. Ömer, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a: "Kâbe'yi ziyaret edeceğiz dememiş miydiniz?" diye öfkeli bir itirazda bile bulunmuştu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Evet ama Ôbu sene göreceğiz' dememiştim" diye cevap veriyor. İşte bu durum üzerine Fetih sûresinin 27. âyeti inerek: "Allah, Resulü'ne rüyasında doğru söylemiştir. Allah'ın izni ile Mescidu'l-Haram'a mutlaka gireceksiniz" âyeti nazil olmuştur.
Üzerinde durduğumuz âyette geçen rü'ya kelimesini bu rü'ya ile te'vil edenler, "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın o yıl Mekke'ye girmeden geri dönmesi, Ashab'ın maruz kaldığı fitnedir" demiştir.
Bazıları da bu rüyadan maksadın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, Kureyş liderlerinin Bedir'de gebertileceğine dair gördüğü rüya vs. olduğunu söylemiştir.
Ancak bu te'viller zayıftır. Çeşitli delillerle te'yid edilen ve ulemânın kâhir ekseriyetinin ittifakına mazhar olan görüş, buradaki rüyadan maksadın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından Tercümanu'l Kur'ân tayin edilen Hz. İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)'ın belirttiği görüştür. Yani Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Mi'rac esnasındaki gördükleridir. Mirac hâdisesi gece vakti cereyan ettiği ve mezkur "görme"ler geceleyin husule geldiği için Cenâb-ı Hakk "rüya" kelimesiyle ifade buyurmuştur.
Bu sûre Mekkî olması yönüyle de öbür rüyaları kasdetmesi mümkün olamaz. Çünkü onlar Medine'de cereyan etmiştir.
Şunu da belirtelim ki âyetteki rüya kelimesini "rüyet" olarak anlamayıp, örfî kullanılışı olan "düş" manasında telakki edenler, hatada ileri giderek Mi'rac hadisesinin rüyada cereyan ettiğini, bunun bir düş olduğunu söylemişlerdir. Öyle olsaydı onun "fitne" olmaması gerekirdi. Halbuki Cenâb-ı Hakk, bir görme (rüya) hadisesini insanlara bir fitne (imtihan) sebebi yaptığını ifade etmektedir. Nitekim Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mi'rac'ı ve gördüklerini anlatınca pek çok itirazlar ve hatta imtihanı kaybederek irtidâd edenler olmuştur. O imtihanda Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh): "Muhammed ne söylediyse o doğrudur" diyerek en iyi puanı alıyor ve "sıddîkiyet" payesine yükseliyor. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Mi'rac hâdisesini bir rüya olarak anlatmış olsaydı buna niye itiraz olsundu ki? Rüyasında herkes herşeyi göremez mi? En olmayacak şey, rüya olarak anlatılsa ona kim itiraz eder?
Lânetlenmiş ağaç zakkumun da imtihan kılınması âyette ifade edilmiştir. Birçok âyette bu ağacın cehennemde yetişeceği, azaba maruz kalanların ondan yiyeceği, erimiş maden ve kaynamış su gibi yakıcı olacağı vs. belirtilmiştir. Hatta bu çeşit tasviratı işiten Ebû Cehil: "Muhammed sizi öyle bir ateşle korkutuyor ki taşları yakarmış... Sonra da dönüp ateşte ağaç bittiğini söylüyor" diye alay etmiş, müşrikler daha da ileri gidip: "Biz zakkum diye hurma ile kaymağa deriz" demişler. Ebû Cehil, câriyesine emrederek hurma ve kaymak hazırlatmış, arkadaşlarına: "Haydi "zakkumlanın" diye yemeye davet etmiş. Bunun üzerine zakkum sevenlerden irtidâd edenler olmuştur.


Resim

ـ2ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. في قوله تعالى: )أمَرْنَا مُتْرَفِيهَا. قالَ: كُنَّا نَقُولُ لِلْحَىِّ في الجَاهِلِيَّةِ إذَا كَثُرُوا قَدْ أمِرَ بَنُو فُنٍ(. أخرجه البخارى .

Resim--- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh), "Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman onun nimet ve refahtan şımarmış elebaşılarına (yola gelmelerini) emrederiz. Ama onlar orada iyice yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hakeder. Biz de onu yerle bir ederiz" (İsrâ 17/16) âyetindeki "Şımarmış elebaşılarına emrederiz" ifadesiyle ilgili olarak şunu söylemiştir: "Biz cahiliye devrinde, sayıca artan bir kabile için: "falanca kabile arttı" derdik."

وَإِذَا أَرَدْنَا أَن نُّهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُواْ فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا
Resim--- “Ve izâ eradnâ en nuhlike karyeten emernâ mutrafîhâ fe fesekû fîhâ fe hakka aleyhâ’l- kavlu fe demmernâhâ tedmîrâ (tedmîran).: Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman onun (o ülkenin) mutrafilerine (refah içinde olan ileri gelenlerine, zenginlerine) emrettik. Buna rağmen orada fesat çıkardılar. Böylece (Allah’ın) söz(ü) üzerlerine hak oldu. Ve onu (o ülkeyi ve halkını) helâk ederek, yok ettik (dumura uğrattık).”
(İsrâ 17/16)

AÇIKLAMA:

İbnu Mes'ud, âyette "emrederdik" mânasına emernâ diye gelen kelimenin "çoğaltırdık" manasına da geldiğini belirtiyor. Bu durumda âyet, "...şımarıkların sayısını artırırız. Onlar da böylece iyice yoldan çıkarlar" manasına gelir.
Emernâ kelimesinin üzerinde duran âlimler bir üçüncü mânaya daha dikkat çekerler: "Şımarıkları idâreye getirir, başa geçiririz."
Âyeti, bu üç ayrı manada anlamaya çalışan âlimlerden herbiri kendi görüşünü desteklemek üzere başka âyet ve hadislerden ve kelimenin dildeki kullanılışından şâhitler getirirler.


Resim
ـ3ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. في قوله تعالى: )أولئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إلى رَبِهِّمُ الْوَسِيلَةَ أيُّهُمْ أقْرَبُ. قالَ: كانَ نَفَرٌ مِنَ ا“نْسِ يَعْبُدُونَ نَفَراً مِنَ الْجِنَّ فَأسْلَمَ النَّفَرَ مِنَ الْجِنَّ وَاسْتَمْسَكَ اŒخَرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ فَنَزلَتْ(. أخرجه الشيخان .

Resim--- Yine İbnu Mes'ud (radıyallahu anh), "Onların taptıkları da Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar" (İsrâ 17/57) âyeti hakkında şu açıklamayı yaptı: "İnsanlardan bir grup, cinlerden bir gruba tapıyorlardı. Bu cinniler Müslüman oldular. İnsanlar hâla bunlara tapmaya devam ettiler. Bunun üzerine âyet nâzil oldu." (Buhârî, Tefsir, Benû İsrâil 7, 8; Müslim, Tefsir 28, (3030).)

أُولَئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا
Resim--- “Ulâikellezîne yed’ûne yebtegûne ilâ rabbihimu’l- vesîlete eyyuhum akrabu ve yercûne rahmetehu ve yehâfûne azâbehu, inne azâbe rabbike kâne mahzûrâ (mahzûran).: İşte o çağırdıkları (da), kendi Rab’lerine “onların hangisi daha yakındır” diye (O’na en yakın) vesileyi ararlar ve O’nun rahmetini ümit ederler, O’nun azabından korkarlar. Muhakkak ki Rabbinin azabı, hazer edilendir (korkulandır).”
(İsrâ 17/57)

AÇIKLAMA:

Fahreddin-i Râzi, "tapılanlar"la ilgili şu yorumu yapar: "Bu âyetten maksad müşrikleri reddetmektir. Nitekim daha önce de kaydettiğimiz üzere, müşrikler "Bizim doğrudan doğruya Allah'a ibadet etmeye ehliyetimiz yok, biz Allah'ın kullarından O'na yakın olan meleklere ibâdet ediyoruz" diyorlardı. Bu şekilde meleklere ibadet etmeye başlayınca, zamanla tapındıkları bu meleğin timsallerini ve sûretlerini çıkarıp bu mülâhaza ile yaptıkları putlara tapınmaya başladılar.
İşte yukarıdaki âyette Cenab-ı Hakk, onların bu sözlerinin yanlışlığını göstermektedir. Önceki âyette geçen: "De ki: "O'nu (Allah'ı) bırakıp boş yere (Tanrı diye) söylediklerinizi çağırın..." (İsrâ 17/56) ibâresinde de "put (sanem)" kastedilmemiştir. Çünkü tapılan bu şey müteâkip âyette şöyle tavsif edilir: "Onlara taptıkları da Rablerine yakın olmak için vesile ararlar." Malum olduğu üzere, putların Allah'tan vesile aramaları hiçbir sûrette makul değilir."
Âyette Cenab-ı Hak, gerçek mabudun hakiki ilahın bir vasfını veriyor: "Zararı defedebilmek". Buna ancak kâinata hâkim olan, sözü her şeye geçen Zât muktedir olabilir.


Resim

ـ4ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )قال رسولُ اللّه # في قولهِ تعالى: يَوْمَ نَدْعُو كُلَّ أُنَاسٍ بِإمَامِهِمْ. قالَ: يُدْعَى أحَدُهُمْ فَيُعْطى كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ وَيُمَدَّ لَهُ في جِسْمِهِ سِتُّونَ ذِرَاعاً، وَيُبَيَّضُ وَجْهُهُ، وَيُجْعَلُ عَلَى رَأسِهِ تَاجٌ مِنْ لُؤْلُوءٍ يَتَ‘ْ‘َ
__________
فَيَنْطَلِقُ إلى أصْحَابِهِ الَّذِينَ كانُوا يَجْتَمِعونَ إلَيِْه فَيَروْنَهُ مِنْ بَعِيدٍ فَيََقُولُونَ: اللَّهُمَّ ائْتِنَا بِهذَا. فَيَأتِيهِمْ فَيَقُولُ أبْشِرُوا، لِكُلِّ رَجُلٍ مِنْكُمْ مِثْلُ هذَا، هَذا الْمَتْبُوعُ عَلَى الهدَى، وَأمَّا الْكَافِرُ؛ فَيُعْطَى كِتَابََهُ بِشِمَالِهِ، وَيُسَوَّدُ وَجْهُهُ، وَيُمَدُّ لَهُ في جِسْمِهِ سِتُّونَ ذِرَاعاً، وَيُلْبَسُ تَاجاً مِنْ نَارٍ. فَإذَا رَآهُ أصْحَابُهُ يَقُولُونَ نَعُوذُ بِاللّهِ مِنْ شَرِّ هذَا: اللَّهُمَّ َ تَأتِنَا بِهِ، فَيأتِيهِمْ فَيقُولُونَ: اللَّهُمَّ أخِّرْهُ. فَيَقُولُ لَهُمْ: أبْعَدَكُمُ اللّهُ، لِكُلِّ رَجُلٍ مِنْكُمْ مِثْلُ هََذَا(. أخرجه الترمذى .


Resim--- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), "Bir gün bütün insanları önderleriyle beraber çağırırız" (İsrâ, 17/71) meâlindeki âyetle ilgili olarak şunu söyledi: "Onlardan biri çağırılır. (Amellerinin yazıldığı) kitap sağ eline verilir. Vücudu altmış zira' genişletilir, yüzü beyazlaştırılır. Başına pırıl pırıl yanan inciden bir tâç geçirilir. Bu haliyle arkadaşlarının yanına döner. Arkadaşları onu uzaktan görünce: "Ey Rabbimiz bunu bize de ver ve onu hakkımızda mübarek kıl" derler. O, yanlarına gelir ve onlara: "Müjde sizlere! Herbirinize bunun bir misli var" der.
Kâfire gelince, onun suratı kararır. Onun da vücudu, altmış zira' genişletilir. Ona da bir taç giydirilir. Arkadaşları onu görünce: "Bunun şerrinden Allah'a sığınırız, Ey Rabbimiz onu bize verme" derler. Bu da arkadaşlarının yanına gelir. Onlar: "Ey Rabbimiz, onu zelil et" derler. O da: "Allah sizi rahmetinden uzak tuttu, sizden herkese bunun bir misli verilmiştir" der."

(Tirmizî, Tefsir, Benû İsrâil, (3135).)

يَوْمَ نَدْعُو كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ فَمَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَأُوْلَئِكَ يَقْرَؤُونَ كِتَابَهُمْ وَلاَ يُظْلَمُونَ فَتِيلاً
Resim--- “Yevme ned’û kulle unâsin bi imâmihim, fe men ûtiye kitâbehû bi yemînihî fe ulâike yakraûne kitâbehum ve lâ yuzlemûne fetîlâ (fetîlen).: Her insan grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin kitabı sağ eline verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklar ve onlar, bir 'hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar' bile haksızlığa uğratılmazlar.”
(İsrâ 17/71)

AÇIKLAMA:

Bu âyet-i kerime, kıyâmet günü her ümmetin imamları ile birlikte hesaba çekileceğini haber veriyor. Nitekim bir başka âyette: "Her ümmetin bir peygamberi vardır. Resulleri geldiği zaman aralarında adâletle hükmedilir" (Yunus 10/47) buyurulmaktadır.
Âyette geçen ve "önder" diye tercüme edilen kelimenin aslı "imam" dır. Âlimler: "İmam'dan maksat peygamber'dir" dediği gibi; "(Amellerin yazıldığı) kitaptır" da demiştir. Nitekim bu mânâyı teyid eden âyetler de var: "Biz herşeyi apaçık bir kitapta (imam-ı mübin) saymışızdır" (Yasin, 12); ve: "Kitap (meydana) konmuştur. Görürsün ki günahkârlar onun içinde yazılı olanlardan müthiş korkudadırlar"
(Kehf 18/49).
İmam'la "kitab"ın kastedilmesi, "Resûl"ün de kastedilmesine mâni değildir. Her ümmetin, hesabını, peygamberinin huzurunda ve şehâdeti altında vereceği de ifade edilmiştir.

Resim

ـ5ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. )أنَّهُ كانَ يقولُ: دُلُوكُ الشَّمْسِ مَيْلُهَا(. أخرجه مالك .

Resim--- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ), "Güneşin kayması (dülûku'şşems) anından gecenin kararmasına kadar güzelce namaz kıl" (İsrâ 17/78) âyetinde geçen dülûku'şşems'ten maksad, "güneşin meyli" derdi. (Muvatta, Vukûtu's-Salât 19, (1, 11).)

أَقِمِ الصَّلاَةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا
Resim--- “Ekımi’s- salâte li dulûki’ş- şemsi ilâ gasakı’l- leyli ve kur’âne’l- fecri, inne kur’âne’l- fecri kâne meşhûdâ (meşhûden).: Güneşin dönmesinden, gecenin kararmasına kadar namaz kıl. Fecrin Kur’ân’ını (fecr vakti okunan Kur’ân’ı) ikame et (yerine getir)! Çünkü fecrin Kur’ân’ı şahitlidir.”
(İsrâ 17/78)

AÇIKLAMA:

Müteakib rivâyettedir.

ـ6ـ وله عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. )أنَّهُ كانَ يَقولُ: دُلُوكُ الشّمْسِ إذَا فَاءَ الْفَئُ. وَغَسَقُ اللَّيْلِ: إجْتِمَاعُ اللَّيْلِ وَظُلْمَتُُهُ( .

Resim--- Yine Muvatta'da İbnu Abbas (radıyallahu anh)'tan geldiğine göre, İbnu Abbas, dülûku'şşems tabirini: "İzâ fâe'lfey'u" diye açıklardı. (Bu da gölgenin batı cihetinden çekilip doğuya meyletmesidir. Bu da tam zevâl dediğimiz öğle vaktini ifade eder. Güneş gökte tam tepededir ve artık batı cihetine meyletmektedir.)
Âyetin devamında gelen "ğasaku'lleyl" tabirini de, "gece ile gece karanlığının birleşmesi" diye açıklardı.
(Muvatta, Vukûtu's-Salât 20, (1, 11).)

AÇIKLAMA:


Bir önceki 682 numaralı rivâyetle bu yukarıdaki rivâyet, her ikisi de âyet-i kerimede geçen dülûku'şşems tabirini açıklamaktadır. Bu tabir, ilim ehli arasında iki ayrı manada anlaşılmıştır:
1- Dülûk'tan maksad gurub'tur. Yani dülûku'şşems güneşin batması demektir. Hz. Ali, Hz. İbnu Mes'ud, İbnu Abbâs gibi bazı sahabeler (radıyallahu anhüm ecmain)'den bu tevil rivâyet edilmiştir.
2- İkinci görüşe göre dülûku'şşems, güneşin öğle vakti tepe noktasından batı cihetine kaymasıdır. Sahâbe ve Tabiin'in çoğunluğu bu manayı tercih etmiştir. Yukarıda kaydettiğimiz rivâyetler de mezkur tabiri bu manada yorumlamaktadır. Tefsirlerde bu manaya tevcihi gerekli kılan deliller uzun uzun kaydedilir. Teferruatı burada gereksiz görüyoruz.


Resim

ـ7ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. في قوله تعالى: )إنَّ قُرآنَ الْفَجْرِ كانَ مَشْهُوداً. قال #: تَشْهَدُهُ مََئِكَةُ اللَّيْلِ وَمََئكَةُ النَّهَارِ(. أخرجه الترمذى وصححه .

Resim--- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'nin rivâyetine göre, "...Sabah namazı şâhidlidir" (İsrâ, 78) âyeti hakkında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yapmıştır:"Onda gece melekleri de gündüz melekleri de, hazır bulunurlar"
(Tirmizî, Tefsir, Benû İsrâil, (3136). Tirmizî hadisin sahih olduğunu söylemiştir.)

AÇIKLAMA:


Âlimlerimizin açıkladığı üzere, sabah namazı sırasında, imamın arkasında hem gece hem de gündüz melekleri hazır olur. (Bir nevi devir teslim yapıldıktan sonra) gece melekleri çekilir, gündüz melekleri bâki kalır. Her iki gruba dahil melekler, beraberce hazır bulundukları için bu namaza meşhud, yani "şâhidli" denmiştir.

Resim

ـ8ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال: )سُئِلَ رسولُ اللّه # عَنِ المَقَامِ الْمَحْمُودِ. فقَالَ: هُوَ الشَّفَاعَةُ(. أخرجه الترمذى .

Resim--- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a: "...Ümid edebilirsin, Rabbin seni bir Makam-ı Mahmud'a gönderecektir." (İsrâ, 79) âyetinde zikredilen "Makam-ı Mahmud"dan sual edildi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Bu şefaat'tir" diye cevap verdi." (Tirmizî, Tefsir, İsrâ, (3136).)


وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَّحْمُودًا
Resim--- “Ve mine’l- leyli fe tehecced bihî nâfileten lek (leke), asâ en yeb’aseke rabbuke makâmen mahmûdâ (mahmûden).: Gecenin bir kısmında uyan ve sana özel nafile (ilâve) olarak O’nunla (Kur’ân’la) teheccüd namazı kıl! Rabbinin seni Makam-ı Mahmut’a beas etmesi (ulaştırması) yakındır.”
(İsrâ 17/79)

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a verileceği vaadedilen Makam-ı Mahmud burada görüldüğü üzere şefaat olarak izah edilmiştir. "Ümmetime şefaatte bulunduğum yerdir" diye açıklama da mevcuttur.
Bilindiği üzere, peygamberler içerisinde sâdece Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a, ümmetine "şefaatte" bulunma imtiyazı tanınmıştır. Mahşerde kulaklarına kadar yükselen ter dehşeti içerisinde,insanlar bütün peygamberlerden şefaat isteyecek. Kendi canının derdinde olan her peygamber bu talebi reddederken, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (aleyhissalâtu vesselâm) hazretleri "ümmetini" düşünecek ve onlardan şefaate muhtaç ve bu şefaate liyâkati olanlara şefaat edecektir.
Bu imtiyaz hadiste Makam-ı Mahmûd olarak ifade edilmiş bulunmaktadır. Zira orada evvelîn ve ahirîn kendisine minnettar olacaktır.
Cumhur bu mânada ittifak etmekle beraber başka rivâyetleri esas alarak, "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a Livâu'l-Hamd denilen sancağın verileceği makamdır" diyen âlimlerimiz de vardır.
Ahmed İbnu Hanbel'den gelen bir rivâyete göre de, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), "Makam-ı Mahmûd nedir?" diye vâki bir suâle: "Cenab-ı Hakk'ın kürsüsünden ineceği gündür" diye cevap vermiştir. Bu hadisin devamında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yapar: "O gün herkes yalın ayak, çırılçıplak getirilecek. Evvelâ İbrahîm (aleyhisselam) sonra da bana cennet libası giydirilecek. Sonra Allah'ın sağında bir makamda dikileceğim. Orada bana evvelîn ve ahirîn hep gıpta edecek."
Bu çeşit rivâyetlerde Cenâb-ı Hakk'a mekân nisbeti gibi menfi bir mâna varsa da, bunun uhrevî ve gaybî hakikatlerin insanların anlıyabileceği bir muhtevaya sokulma gayesi taşıdığını bilmek gerekir. Her hâl u kârda bunlar mahiyeti bizce bilinmeyen hakikatlerdir. Şehâdet âleminin tâbiriyle ifade edilince lafzî mânâda takılıp kalmamak gerekir. Bu çeşit müteşâbih ifadeler âyette de hadiste de mevcuttur, ifade ettiği hakikate inanıp, "mahiyetini Allah bilir" demek gerekir ve umumi itikad prensiplerine muvafık şekilde tevil edilir.


Resim

ـ9ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: )قال رسولُ اللّه #: إنَّ النَّاسَ يَصِيرُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ جُثاً، كُلُّ أُمَّةٍ تَتْبَعُ نَبِيَّهَا يَقُولُونَ: يَا فَُنُ اشْفَعْ لَنَا حَتَّى تَنْتَهِىَ الشَّفَاعَةُ إلىَّ فذلِكَ الْمَقَامُ الْمَحْمُودُ(. أخرجه البخارى .

Resim--- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İnsanlar kıyamet günü cemaatler halinde olacaklar. Her ümmet kendi peygamberini takip edip: "Ey falan! bize şefaat et, ey falan bize şefaat et! diyecekler. Sonunda şefaat etme işi bana kalacak. İşte Makam-ı Mahmud budur."
(Buhârî, Tefsir, Benû İsrâil, 11, Zekât 52.)

Resim
ـ10ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: )لَمَّا أُمِرَ رَسُولُ اللّه # بِالهِجْرَةِ نَزَلَتْ عَلَيْهِ: وَقُلْ رَبِّ أدْخِلْنِى مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأخْرِجْنِى مُخرَجَ صِدْقُ اŒية(. أخرجه الترمذى وصححه .

Resim--- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hicretle emredildiği zaman kendisine şu âyet indi: "De ki: "Rabbim, beni dahil edeceğin yere (Medine'ye) hoşnudluk ve esenlikle dâhil et; çıkaracağın yerden de (Mekke'den) hoşnudluk ve esenlikle çıkar. Katından beni destekleyecek bir kuvvet ver" (İsrâ 17/80). (Tirmizî, Tefsir, Benû İsrâil, (3138).)

وَقُل رَّبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَل لِّي مِن لَّدُنكَ سُلْطَانًا نَّصِيرًا
Resim--- “Ve kul rabbi edhılnî mudhale sıdkın ve ahricnî muhrace sıdkın vec’al lî min ledunke sultânen nasîrâ (nasîran).: Ve de ki: "Rabbim, beni (girilecek yere) doğru bir girdirişle girdir ve (çıkarılacak yerden) doğru bir çıkarışla çıkar ve katından bana yardımcı bir kuvvet ver."
(İsrâ 17/80)

AÇIKLAMA:

Hasan Basrî hazretleri bu âyet için şu açıklamada bulunmuştur: "Kureyş küffârı, hicretten önce, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i öldürmek veya sürmek veya bağlamak hususunda istişare ettikleri zaman Cenab-ı Hakk şöyle emreder: "(Ey Habibim) de ki: "Rabbim, beni dahil edeceğin yere (Medine'ye) hoşnudluk ve esenlikle dâhil et; çıkaracağın yerden de (Mekke'den) hoşnudluk ve esenlikle çıkar, katından beni destekleyecek bir kuvvet ver" (İsrâ 17/80).
Katâde, "dahil edeceğin yer" tabiriyle Medine'nin kastedildiğini, "çıkaracağın yer" tabiriyle de Mekke'nin kastedildiğini belirtir.
Çoğunluk âyeti böyle anlamış ise de, "girilecek yer"i ölüm, çıkılacak yeri de dünya hayatı diye te'vil eden İbnu Abbas örneğinde olduğu gibi farklı yorumlar yapanlar olmuştur.
Ancak esas alınan te'vil Katâde ve Hasan Basrî'den rivâyet edilen te'vildir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 08 Oca 2016, 18:30 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879
Resim

ـ11ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )مَرَّ رسولُ اللّه # بِنَفَرٍ مِنَ الْيَهُودِ. فقَالَ بَعْضُهُمْ سَلُوهُ عَنِ الرُّوحِ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ َ تَسْأَلُوهُ َ يُسْمِعُكُمْ مَا تَكْرَهُونَ. فَقَامُوا إلَيْهِ فَقَالُوا لَهُ: يَا أبَا الْقَاسِمِ حَدِّثْنَا عَنِ الرُّوحِ. فَقَامَ
سَاعَة يَنْظُرُ فَعَرَفْتُ أنَّهُ يُوحَى إلَيْهِ. ثُمَّ قَالَ: وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أمْرِ رَبِّى، وَمَا أوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إَّ قَلِيً(. أخرجه الشيخان والترمذى.وفي رواية: وَمَا أوتُوا. قال ا‘عمش: هكَذَا في قِرَاءَتِنَا .


Resim---İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Yahudilerden bir gruba uğradı. Onlardan bazısı: "Muhammed'e ruh hakkında sorun" dedi; bazısı da: "Sakın sormayın, hoşunuza gitmeyecek şeyler işitirsiniz" diye aralarında konuştular. Sonunda kalkıp: "Ey Ebu'l-Kâsım bize ruh'tan anlat, (ruh nedir?)" dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir müddet sessiz durdu. Ben anladım ki kendisine vahiy inmektedir. Sonra okudu: "Sana ruhtan sorarlar; de ki, ruh Allah'ın emrinden ibârettir. Size onun hakkında az bir ilim verilmiştir" (İsrâ, 85).
Bir rivâyette: "Onun hakkında az bir ilim verilmiştir" denmektedir. A'meş: "Bizim kıraatımızda böyledir" demiştir.

(Buhârî, İlm 47, Tefsir, Benû İsrâil 13, İ'tisâm 3, Tevhid 28, 29; Müslim, Münâfıkûn 32, (2794); Tirmizi, Tefsir (3140).)

وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُم مِّن الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً
Resim---Ve yes’elûneke anir rûhı, kulir rûhu min emri rabbî ve mâ ûtîtum minel ilmi illâ kalîlâ(kalîlen).: Sana ruh'tan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir."
(İsrâ 17/85)

AÇIKLAMA:

Fahreddin Râzî bu âyetle ilgili olarak özetle şöyle der:
"Yahudilerin ruhla alâkalı soruları ruhun mahiyetini ilgilendirebilir: Bir yer işgâl eder mi, etmez mi? Yer işgal eden bir şey içerisinde bir hâlet midir, değil midir? Kadim midir, hadis midir? Cesedden ayrıldıktan sonra da var olmaya devam mı eder, yok mu olur? Rûhun azab çekmesinin veya nimetlendirilmesinin hakikatı nedir?.. gibi sorular. Sualde bunlardan birini öne alacak bir karine yok. Ancak, sorunun ruhun mahiyeti ve kadim veya hadis oluşu üzerine olması, daha muvafık gözüküyor.
Cevâba gelince, cevap, dört unsur'a (hava, ateş, su, toprak) bunların meydana getirdiği karışım ve terkiblere hiç benzemeyen mevcut bir şey olduğunu ifade etmektedir. Yani, ruh, her çeşit arazdan mücerred basit bir cevherdir, var edeni olmayınca var olmaz. Onu var eden şey de Allahu Teâla'nın "ol" emridir. Cevap, ruh için, sanki şöyle bir açıklama getirmiştir: "Ruh, Allah'ın emir ve yaratmasıyla sonradan var edilmiş bir mevcuttur."
Bedenle hayatın tezahür edip görünmesinde, ruhun te'siri vardır. Ona ait keyfiyetin bilinmemesi inkâr edilmesini gerektirmez.."
Râzi şunu da ilave eder: "Ruh Rabbimin emrindendir" kavl-i şerifindeki "emir"den maksad "fiil"dir, tıpkı şu âyette olduğu gibi: "Firavun'un "emri" hiç de dürüst değildi" (Hûd 97; yani ameli ve işi demektir.


وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُّبِينٍ
Resim---“Ve le kad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ve sultânin mubîn (mubînin).: Ve andolsun ki; Musa (a.s)’ı âyetlerimizle ve apaçık bir sultanla gönderdik.”
(Hûd 11/96)

إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاتَّبَعُواْ أَمْرَ فِرْعَوْنَ وَمَا أَمْرُ فِرْعَوْنَ بِرَشِيدٍ
Resim---“İlâ fir’avne ve melâihî fettebeû emre fir’avn (fir’avne), ve mâ emru fir’avne bi reşîd (reşîdin).: Firavun'a ve onun önde gelen çevresine. Onlar Firavun'un emrine uymuşlardı. O ysa Firavun'un emri doğruya götürücü (irşad edici) değildi.”
(Hûd 11/97)

Bu açıklamalardan sonra vahiyle verilmiş olan cevâbı şöyle anlayabiliriz: "Ruh, Rabbimin bir işidir."
Sual, "ruh kadim midir, hadis midir?" şeklinde olursa, cevap: "O hadistir" olacaktır.
Râzi, ayrıca, selefin bu meselede fazla teferruata girmediğini belirtir.
Râzi hazretlerinin cevâbından çıkacak bir soruyu açıklamak isteriz: "Ruh Rabbimin işidir" derken; "başka mahluklar Allah'ın işi değil mi?" diye bir itiraz hatıra gelebilir.
Şurası muhakkak ki başka mahlukatın ortaya çıkışı bir kısım sebeplere dayandırılmış, mahiyeti hakkında izah yapabilme imkânları tanınmıştır. Ruh Cenab-ı Hakk'ın "ol" emrine dayandırılmış, araya başka vasıta ve esbâb bırakılmamıştır. Onun için o "emir âlemindendir ve Allah'ın bir fiilidir."


Resim

ـ12ـ وفي رواية أخرى للترمذى عن ابن عباس )قَالُوا: أوتِينا عِلْماً كَثيراً، أوتِيناَ التَّوْرَاةَ، وَمَنْ أوتِى التَّوْرَاة فَقَدْ أوتِىَ عِلْماً كَثِيراً فنزلتْ: قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّىية(.


Resim---Hz. İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)'tan gelen, Tirmizî' nin bir diğer rivâyeti şöyledir:"...
Yahudiler: "Bize çok ilim verildi, bize Tevrat verildi. Kime Tevrat verilmişse ona çok ilim verilmiş demektir" dediler. Bunun üzerine şu âyet indi: "De ki Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi" (Kehf, 109).

(Tirmizi, Tefsir, Benû İsrâil, (3139).)

ل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا
Resim---Kul lev kânel bahru midâden li kelimâti rabbî le nefidel bahru kable en tenfede kelimâtu rabbî ve lev ci’nâ bi mislihî mededâ(mededen).: De ki: “Denizler, Rabbimin kelimeleri için (kelimelerini yazmak için) mürekkep olsaydı ve onun bir mislini daha imdada (yardıma) getirmiş olsaydık bile, Rabbimin kelimeleri bitmeden, denizler mutlaka tükenirdi.”
(Kehf 18/109)

AÇIKLAMA:

Yahudiler bu sözü, "Ruh hakkında size az bir ilim verilmiştir" meâlindeki vahiy üzerine sarfederler. Bazı rivâyetlerde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Yahudilere, bütün ilimlerinin Allah'ın ilmi yanında çok az kalacağını söylediği tasrih edilir. Yukarıdaki âyet de bunu te'yiden nâzil oluyor.

Resim

ـ13ـ وعن صفوان بن عسال رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ )أنَّ يَهُودِيَيْنِ قَالَ أحَدُهُمَا لِصَاحِبِهِ: اذْهَبْ بِنَا إلى هذَا النَّبِىِّ نَسْألُهُ. قالَ َ تَقُلْ لَهُ نَبىٌّ، فأنَّهُ إنْ سَمِعَهَا كَانَتْ لَهُ أرْبَعَةُ أعْيُنِ فأتَيا النَّبىَّ # فَسأَهُ عَنْ قَوْلِهِ تعالى: وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى تِسْعَ آياَتٍ بَيْنَاتٍ فقَالَ رَسولُ اللّه #: َ تُشْرِكُوا بِاللّهِ شَيْئاً، وََ تَسْرِقُوا، وََ تَزْنُوا، وََ تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِى حَرَّمَ اللّهُ إَّ بِالْحَقِّ، وََ تَسْحَرُوا، وََ تَمْشُوا بِبَرِئٍ إلى سُلْطَانٍ فَيَقْتُلَهُ، َوَ تَأكُلُوا الرِّبَا، وََ تَقْذِفُوا مُحْصَنَةً، وََ تَفِرُّوا مِنَ الزَّحْفِ، وَعَلَيْكُمْ مَعْشَرَ الْيَهُودِ خَاصَّةً أنْ َ تَعْدُوا في السَّبْتِ. فَقَبََّ يَدَيْهِ وَرجْلَيْهِ وَقَاَ: نَشْهَدُ أنَّكَ نَبىٌّ. قَالَ: فَمَا يَمعنَعُكُمَا أنْ تُسْلِمَا؟ قَاَ: إنَّ دَاوُدَ عَلَيْهِ السََّمُ دَعَا اللّهَ تعالَى أنْ َ يَزَالَ في ذُرِّيَّتِهِ نَبىٌّ، وَإنَّا نَخافُ إنْ أسْلَمْنَا تَقْتُلَنَا الْيَهُودُ(. أخرجه الترمذى والنسائى.»وَالزَّحْفُ« القتال، والمراد به: الجهاد في سبيل اللّه .

Resim---Saffân İbnu Assâl (radıyallahu anh) anlatıyor: "İki Yahudi konuşuyorlardı, biri arkadaşına: "Gel seninle şu Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e gidelim ve birşeyler sorâlim" dedi. Arkadaşı: "Ona peygamber deme" diye müdahale edip ekledi: "Şâyet o, kendisinden "peygamber" diye bahsettiğini duyacak olursa sevincinden gözleri dört olur."
Beraberce gidip Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a imtihan niyetiyle dokuz açık âyetten soru sordular. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara "Allah'a hiç bir şeyi ortak kılmayın, hırsızlık yapmayın, zina fazihasını işlemeyin. Allah'ın haram kıldığ cana kıymayın, mâsum kişiyi öldürtmek için sultana gammazlamayın, sihir yapmayın, fâiz yemeyin, günahsız kadına zinâ iftirası atmayın, savaş sırasında cepheyi koyup kaçmayın, ey Yahudiler, bilhassa sizin için söylüyorum, cumartesi günü yasağını ihlâl etmeyin" dedi.
Saffân der ki: "Bu cevap üzerine Yahudiler, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın el ve ayaklarını öptüler ve: "Şehâdet ederiz ki, sen peygambersin" dediler.
Saffân diyor ki: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara: "Öyleyse niye bana uymuyorsunuz?" diye sordu. Onlar:
"Davud (aleyhisselam), neslinden peygamber kesilmesin diye dua etti. Biz, sana uyduğumuz takdirde Yahudilerin bizi öldürmesinden korkuyoruz" cevâbını verdiler."

(Tirmizî, İsti'zan 33, (2734), Tefsir, Benû İsrâil (3143); Nesâî, Tahrim 18, (7, 111); İbnu Mâce, Edeb 16, (3705).)

AÇIKLAMA:

Rivâyette, Yahudilerden bazılarının Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e imtihan kasdıyla "dokuz âyet"ten sordukları belirtiliyor. Buradaki rivâyette, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu dokuz âyetle ilgili açıklaması zikredilmiyor. Ancak, rivâyetin Tirmizî'nin Kitabu't-Tefsir'de gelen vechinde bu husus tasrih edilir:
"...Gelip Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e: "And olsun ki Musa'ya dokuz tane apaçık mucize verdik" (İsrâ, 101) âyetinden sordular."


وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى تِسْعَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَاسْأَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ إِذْ جَاءهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَونُ إِنِّي لَأَظُنُّكَ يَا مُوسَى مَسْحُورًا
Resim---Ve lekad âteynâ musa tis’a âyâtin beyyinâtin fes’el benî isrâîle iz câehum fe kâle lehu fir’avnu innî le ezunnuke yâ musa meshûrâ(meshûran).: Andolsun, biz Musa'ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik; işte İsrailoğullarına sor; onlara geldiği zaman Firavun ona: "Gerçekten ben seni büyülenmiş sanıyorum" demişti.”
(İsrâ 17/101)

Âyet mahsûsat'a giren, yani beş duyu organı ile hissedilip algılanan zâhir alametlere dendiği gibi ma'kûlata giren vâzıh hükme, açık mes'eleye de denir. Öyle ise, insanların tefekkür ve teemmül derecesine, ilmî seviyesine göre farklı şekillerde mârifet elde ettikleri her şeyde bir âyet vardır, mu'cize bir âyettir, Allah'ın ahkâmından bir hükme delâlet eden her bir cümlede bir âyet vardır. Ayrıca Kur'ân-ı Kerim'in lâfzî bir fâsıla ile ayrılmış olan her bir kelâmına da âyet denir.
Yukarıda kaydettiğimiz âyet-i kerime'de geçen "âyetler"den murad bunlardan herhangi biri olabilir.
Hz. Musa'nın mazhar olduğu dokuz mucize şunlardır: Hz. Mûsa'nın âsâsı (değneği), eli, tufân, çekirgeler, bitler, kurbağalar, kan, kıtlık yılları, meyvelerde noksanlık.
Fahreddin-i Râzi, Hz. Mûsa'nın Kur’ÂN-ı Kerim'de zikri geçen mucizelerinin dokuz değil, 16'ya ulaştığını söyler ve âyetlerle delillendirir. Yukarıdaki âyette kaydedilen "dokuz" rakamı ile kendi verdiği 16 rakamı arasında ortaya çıkan farklılığı, usûl-i fıkıhta açıkladığını belirttiği bir kaideyi söyleyerek te'lif eder: "Rakam zikretmek, daha fazla olaya mâni değildir."
Âyet'i daha önceki dinlerde de yer alan umumî hükümler olarak anlayacak olsak, hadiste onların da, "şirk koşmayın, çalmayın, zina yapmayın, haksız yere cana kıymayın, sultana gammazlık yapmayın, sihir yapmayın, faiz yemeyin, günahsız kadına iftira atmayın, savaştan kaçmayın" şeklinde sayıldığını, sayılarının da dokuz olduğunu görmekteyiz. Yahudilere mahsus olan cumartesi yasağı ayrıca belirtiliyor. Yahudilere cumartesi günü balık avlama yasağı konmuştu.
Hadiste geçen itiraflarına gelince: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ümmî olmasına rağmen Yahudilerle ilgili teferruatı bilmesi, Yahudiler tarafından bir mucize kabul edilerek, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i tasdike sevketmiştir. Ancak O'nu "Araplara mahsus" millî bir peygamber telakki etmeleri kuvvetle muhtemeldir. Çünkü Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) efendimize gelinceye kadar, bütün peygamberler millî idi. Cenâb-ı Hak, eski devirlerin münâkale ve muhâbere (ulaşım ve haberleşme) şartlarının gereği olarak her millete ayrı bir peygamber gönderiyordu. Nitekim, İncil ve Tevrat'ta geçen bütün peygamberler millîdir, Yahudilere mahsustur, onların irşadı için gelmiştir. Bugün bile Yahudiliğin, Yahudiler dışına taşırılması, cihanşümûl bir din kılınması, Yahudi olmayanların da Yahudileştirilmesi diye bir dava yoktur. Yahudiler bu eksikliklerini, beynelmilel bir kısım teşkilatlar ve derneklerle telâfi etme cihetine gitmişlerdir.
Hıristiyanların beynelmilelcilik iddiaları da yanlıştır. İncil'in tahrif edilmiş olan yönlerinden biridir.
İnsanlığın tek bir dinde birleşip tek bir ümmet olma dâvası, açık, seçik ve kesin bir şekilde İslâm'la gelmiştir. Bu dâva İslâm'ın davasıdır.
Binaenaleyh, rivâyette, Yahudilerin Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in risaletini te'yidleri samimidir, ancak nakıstır. Kendi telakkilerine göre bir peygamber bilmiş olmalıdırlar: Yâni Hz. Muhammed de bir peygamberdir, ancak Araplara hastır, onların millî peygamberidir. Tabii ki, böyle bir peygamberlik telakkisi İslâm açısından nâkıstır ve sakattır.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Öyleyse niye bana uymuyorsunuz?" diyerek onları İslâm'a çağırmış, İslâm ahkâmını benimsemeye çağırmış, Şeriat-ı Muhammediye'ye uymanın onlara da vâcib olduğunu bildirmiştir.
Yahudilerin Hz. Davud (aleyhisselam) ile alakalı iddialarına gelince, bu bir iftiradır. Çünkü Hz. Dâvud'un, dedikleri gibi, kıyamete kadar kendi neslinden peygamber gelecek diye bir iddiası yoktur. Bilakis, Cenab-ı Hakk, bütün peygamberlere emrederek, âhir zamanda gelecek peygamberlerden ümmetlerine bahsetmeleri, zuhur ettiği zaman ona tâbi olmalarını tenbih etmeleri için "misâk" almıştır. Nitekim eski dinî kitaplarda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın evsafına rastlanmaktadır. Mâruz kaldığı bütün tahriflere rağmen bugün elde mevcut Tevrat ve İncil nüshalarında bile mükerrer pasajlarda Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in evsafına rastlanmaktadır. Hattâ Hüseyin Cisrî merhum Risâle-i Hamidiye adlı kitabında, Kitab-ı Mukaddes'te geçen bu âyetlerden 110 kadarını göstermiştir: Keza meşhur Şeyh Rahmetullah el-Hindî aynı çalışmayı İzhâru'l-Hak isimli kitapta yapmış, İngiliz misyonerlerini bu konuda yaptığı münazaralarda hep ilzâm etmiş, susturmuştur. Her iki kitap da Türkçemize tercüme edilmiştir.
Biz İncil ve Tevrat'ta gelen beşâretlerden sarf-ı nazar ederek, Kütüb-i Semâviye denince, pek hatıra getirilmeyen, diğer bir kısım dinî kitaplarda yapılan modern araştırmalar sonucu ortaya çıkarılan ve Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i haber verdiği belirtilen işâretlerden bahsedeceğiz. Aşağıya alacağımız pasaj, Nesil Dergisi'nin 39-41 sayısında (Şubat 1980) bazı kitaplardan kaynak gösterilerek derlenmiştir. Yazı, "Kadim Kitaplarda Hz. Muhammed'in Geleceğine Dair İşâretler" adını taşır ve uzundur. Biz sâdece "Şarkın Öteki Kitaplarında Hz. Muhammed" kısmını alıyoruz.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 23 Mar 2016, 23:22 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879

1-) HZ. ÂDEM ve İDRİS aleyhumusselâm'ın HABERİ:


İbnu'l-Arabî'nin "Fütuhat-ı Mekkiyye" adlı eserinde zikredilen bir hadis vardır. Ki bunda Hz. Peygamber : "Yüz bin Âdem gelip geçmiştir; biz bunların en sonuncusunun oğullarıyız" demektedir. Bir başka hadis-i şerife göre Hz. Âdem'den beri yüz yirmi dört bin peygamber geçmiştir. Bütün bu peygamberler aynı hakikatleri yani Allah'ın tebliğini, öldükten sonra tekrar dirilmeyi, insanlara tebliğ edip öğretmişlerdir.
Pek tabiidir ki, biz Âdem'in ve keza onun oğlu Şit Peygamber'in sahip oldukları kitapların içindekileri bilememekteyiz. Bize kadar gelen en eski bilgi, öyle anlaşılıyor ki, İdris Peygamber hakkındadır. İslâmî kaynaklar bu peygamberin yazıyı icad ettiğini söylemektedirler. Yahûda'nın bir mektubuna nazaran durum öyledir, (İncil, Yahûda'nın Mektubu, 14, 15'inci cümleler).
"Âdem'den sonra gelen İdris de şunları önceden haber vermiştir: "Bilin ki, Rab onbinlerce veli ile gelip her şey hakkında nihaî hükmünü verecektir. Allah'a karşı gelerek işledikleri günahkâr fiil ve hareketleri ona karşı sarfettikleri günahkâr sert sözlerden dolayı günah işlemiş olanların hesabı görülecektir. "Hıristiyan müfessirler bu sözlerden, gelecek olan bir kimsenin varlığına dair bir ön haber (beşâret) neticesi çıkarırlar. Ancak İdris Peygamber'in bu ön haberinin kalan kısmı maalesef tamamen kaybolmuştur. Elimizde bulunmamaktadır.


2-) ZERDÜŞTLERİN KUTSAL KİTAPLARINDA HZ. PEYGAMBER aleyhisselâm:

Modern araştırmalar göstermiştir ki, Zerdüşt tek Allah'a inanmıştır. Meleklere, onun seçtiği kimselere ilahî vahiy gelebileceğine, cennete ve diğerlerine iman ediyordu. ZENO AVESTA'nın bugün elimizde bulunan parçalarında (YASHT 13, XXVIII, 129) putları kıracak olan SOESHYANT): Herkese, "Alemlere Rahmet" adında biri ile, keza ASTVAT EREAT (mânası, halkı ayağa kaldıran)'ın geleceğini önceden haber vermiştir.

3-) BUDİZM'DE PEYGAMBERİMİZ'E İŞARETLER:

Budizm'in kurucusu Buda da bazı ifadelerinde dini tamamlayamadığını ifade etmiştir. Ona göre (Maitreya) (Bir diğer okunuşa göre (Metteya) yani herkese, alemlere rahmet (rahmeten li'l- âlemin) gelip bu iş düzelecektir. (Bakınız, Buda'nın Mukaddes Kitabı).

4-) BRAHMANİZM'DE PEYGAMBERİMİZ aleyhisselâm'a İŞÂRET:

Daha evvelki diğer dinler gibi Brahmanizm'de de "ilerde gelecek" ve "beklenen bir kimse" inancı vardı. Meselâ ASRAVA VEDA adını taşıyan dinî kitaplarında bu kimsenin ismi de verilmiştir: NARASANŞAH, ASTİVİŞYAT, yani "Alkışlanacak olan, övülmeye lâyık kişi." Onun bineceği araba çok sür'atli. Koşan develer tarafından cenete varana kadar koşturulacaktır. vs.
VİŞNHU PURAN adlı kitabın 24. bölümünde denmektedir ki, Vedalar anı gerçek ilim kitaparı tarafından öğretilen hareket ve fiiller, hukukî müesseseler mevcuduyitlerini tam kaybedecekleri sırada bu karanlık çağların sona ermesi yaklaşacak ve Tanrı'nın son tenâsuhu, bir "cenkçi muharip" şeklinde tezahür edecektir.
Bu muharip, Sambla Dib (Kumlu Ada)'de ârif ve namlı bir aileden dünyaya gelecek, babasının adı Visnuyaşa (Allah'ın kölesi: Abdullah), anasınınki ise Somti (Emin olunan kimse: Emine) olacaktır. vs.
Brahmanizm'de Allah'ın yeryüzüne insan şeklinde ineceğine inanılır. Bunların kutsal kitaplarından müteşekkil bir külliyatı vardır. Bu kitaplara "PURANA" denir. Tam karşılığı "Eski Yazılar"demektir. Kur’ÂN-ı Kerim bu kitaba işaret etmiştir: "Şüphesiz bu Kur’ÂN âlemlerin rabbinin indirmesidir. Uyarıcılardan olasın diye onu senin kalbine Ruhu'l-Emin apaçık bir Arapça ile indirdi. O "Zuburu'l-Evvelin" (eski yazılar) da vardır."
Hindistan Brehmenlerin kutsal kitabı olan Veda'lan'a göre yukarıda işaret edilen muharip, kumlar diyarında doğacak, sonra vatanını terk edip kuzeydeki bir yere iltica edecektir. Göğe değecek bir arabası olacaktır. Bu zat, deve sahibi bir hakim (hikmetli kişi) olacak, yapacağı iki büyük savaşın birincisinde üç yüz, ikincisinde on bin askeri bulunacaktır.
Peygamberimiz kumlar diyarı olan Mekke'de doğmuş, peygamberliğinin ortalarında Medine'ye iltica etmiştir. Gerçekten onun ilk savaşı Bedir'de kendisi ile üç yüz, son savaşı Mekke'nin fethinde on bin askeri bulunmuştur. Göğe değen arabası da şüphesiz yaptığı mi'râc'ın ifadesidir.
İşte görülüyor ki, bütün semavî kitaplar Fahr-i Kâinat efendimizin geleceğini açıkça ifade etmişlerdir. Onun son peygamber, peygamberin zübdesi olduğundan zerre kadar şüphe yoktur. Âdem'den beri her peygamber Allah'ın bir sıfatında fâni olmuş iken, o ferdaniyet makamına ulaşmış, Allah'ın doğrudan zâtında fâni olmuştur. Onun içindir ki, ona Rûhu'l-Hak deniliyor. Salat ve selam ona, tazim ve tekrîm ashabına.


Resim

ـ14ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. في قوله تعالى: )وََ تَجْهَرْ بِصََتِكَ وََ تُخَافِتْ بِهَا اŒية، قالَ نَزلت والنَّبىُّ # مُتَوارٍ بِمَكَّةَ، وَكانَ إذَا رَفَعَ صَوْتَهُ سَمِعَهُ الْمُشْرِكُونَ فَيَسُبُّوا الْقُرآنَ وَمَنْ أنْزَلَهُ وَمَنْ جَاءَ بِهِ. فَقَالَ اللّهُ تعالى: وََ تَجْهَرْ بِصََتِكَ: أىْ بِقِرَاءَتِكَ فَيَسْمَعَهَا الْمُشْرِكُونَ، وََ تُخَافِتْ بِهَا عَنْ أصَحابِكَ فََ
تُسْمِعْهُمْ؛ وَابْتَغِ بَيْنَ ذلِكَ سَبِيً: بَيْنَ الْجَهْرِ وَالْمُخَافَتَةِ(. أخرجه الخمسة إ أبا داود .

14. (691)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ), "..Ey Muhammed namaz kılarken sesini yükseltme, gizli de okuma, ikisi ortasında bir yol tut" (İsrâ, 110) âyeti hakında şu açıklamayı yaptı:
"Bu âyet, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın gizli (tebligatta) bulunduğu sırada nâzil olmuştur. O zaman sesini yükseltince müşrikler işitiyor ve Kur'ân'a onu indirene, onu getirene küfrediyorlardı. Allah Teâla Hazretleri, "Namazını açıktan yapma." yani "açıktan, yüksek sesle okuma, tâ ki müşrikler duymasın, ashabın işitmeyecek kadar da kısma" buyurarak ikisi arası, yâni seslilikle sessizlik ortası bir yol tutmasını emretti."

(Buhârî, Tefsir, Benû İsrâil 14, Tevhid 34, 44, 52; Müslim,Salât 145, (446); Tirmizî, Tefsir, Benû İsrâil, (3144); Nesâî, Salât 80, (2, 177).)

قُلِ ادْعُواْ اللّهَ أَوِ ادْعُواْ الرَّحْمَنَ أَيًّا مَّا تَدْعُواْ فَلَهُ الأَسْمَاء الْحُسْنَى وَلاَ تَجْهَرْ بِصَلاَتِكَ وَلاَ تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً
Resim---"Kulid’ûllâhe evid’ûr rahmân(rahmâne), eyyen mâ ted’û fe lehul esmâul husnâ, ve lâ techer bi salâtike ve lâ tuhâfit bihâ vebtegı beyne zâlike sebîlâ(sebîlen).: De ki: “Allah diye çağırın veya Rahmân diye çağırın. Nasıl çağırırsanız hepsi O’nun Esmaül Hüsnası’dır (Allah’ın en güzel isimleridir).” Namazında (sesini) yükseltme ve onu (sesini) alçaltma. Bu ikisi arasında bir yol tut.”
(İsrâ 17/110)


AÇIKLAMA:

İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)'ın "Namaz kılarken sesini yükseltme, gizli de okuma, ikisi arasında bir yol tut" (İsrâ, 110) meâlindeki âyetle ilgili bu yorumunda farklı yorumlar da yapılmıştır.
1-) Bundan maksad dua âdabını öğretmektir.Nitekim Hz. Aişe'den kaydedilecek müteâkip rivâyette bunu görecek ve açıklayacağız.
2-) Rivâyete göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gece Ashab'ın evlerini dolaşır, Hz. Ebû Bekir'in namazda sesini kısarak, Hz. Ömer'in ise cehrî şekilde yüksek sesle Kur'ân okuduklarını görür. Ertesi gün sebebini sorunca, Hz. Ebû Bekir: "Rabbimle fısıldaşıyordum." Hz. Ömer de: "Şeytanı bastırıyordum" der. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Ebû Bekir'e sesini biraz yükseltmesini, Hz.Ömer'e de kısmasını emreder.
3-) Âyet sesinizi ne bütün namazlarda kısın, ne de hepsinde cehrî yapın, gündüz namazlarında kısın, karanlıkta kılınan namazlarda cehrî yapın demektir vs.
Bu gibi farklı yorumlarda birini tercihden ziyade hepsine bir vechin varlığını kabul etmek esastır.


Resim

ـ15ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: )أنزلتْ هذِهِ اŒيةُ في الدُّعَاءِ. تعنى وََ تَجْهَرْ بِصََتِكَ(. أخرجه الثثة .

15.(692)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) diyor ki: "Şu âyet dua hakkında nâzil olmuştur: "(Ey Muhammed) namaz kılarken sesini yükseltme, gizli de okuma.."
(İsrâ, 110).
(Buhârî, Tefsir, Benû İsrâil 14, Da'avât 17, Tevhid 44; Müslim, Salât 146, (447); Muvatta, Kur'ân 39, (1, 218).)


AÇIKLAMA:


Bu âyet-i kerime dua âdabını öğretmektedir. Mü'min dua ederken ne kendisi işitemeyecek kadar çok alçak bir sesle, ne de yanındakileri rahatsız edecek kadar yüksek sesle dua etmemelidir. Âyetin iniş sebebi bir kısım rivâyetlerde müşriklerin küfrünü önlemeye mahsus olarak ifade edilmektedir. Bazı rivâyetlerde de, "Dua ve taleb âdabıyla ilgili olarak indi" denmektedir. Nitekim Rabbimiz A'raf sûresinin 205. âyetinde de şu tavsiyede bulunmaktadır: "Rabbini gönülden ve korkarak, içinden hafif bir sesle sabah-akşam an, gâfillerden olma."
Rivâyetlerde geldiğine göre Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a Ashab'tan bazıları: "Rabbimiz yakın mıdır, uzak mı? Yakınsa fısıldayarak, uzaksa bağırarak dua edelim" diye sorarlar. Bunun üzerine: "Kullarım senden beni sorarlarsa, bildir ki, ben yakınım. Dua edenin duasına, dua edince cevap veririm" (Bakara, 186) âyeti nazil olur.

Sahiheyn'de rivâyet edildiği üzere, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hayber seferinde iken, yolda Ashâb'tan bâzılarının yüksek sesle tekbir getirdiklerini işitince müdâhele ederek, seslerini kısmalarını tenbihler ve: "Siz sağır veya gâib birisine hitap etmiyorsunuz. Dua ettiğiniz Zat işiticidir, yakındır, herbirinize devenizin boynundan daha yakındır" buyurur.
Şu halde dua ederken bu âdâba riâyet müstehabtır.
Âyeti, Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) ve Mücâhid de böyle yorumlamıştır.
Dua âdabıyla ilgili olarak 465. hadis de görülmelidir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 18 Nis 2016, 00:13 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879
Resim


MUSÂ OLup HIZIR’ın BUL
Sadakatın SABRı MakBUL
>HÂL-i HAZIR ->HÂZiNEsi
CÂN-ında CÂNÂN-ına KUL!.

aleyhumusselâm..

ZEVK 7574

YEDi rENk NeFS >şU BEDENde ->ÂSHÂBı KEHF.. GöNüL GÂRı
İmkÂNLa ->İmtihÂN ->KULLuk.. ->şU ÂLEM -->KıtMÎR DiYÂRı

EMMÂREsi LeVVÂMesi
MÜLHiME MutMÂİNNesi
RÂZiYyeten >MERZiYyesi
-->NEFS-i SÂFiYye SÎNEsi
BİLip ->BULup ->OLup ->YAŞA!. ->CÂNda ->CÂNÂN NAZLı YÂRı!.


18.04.16 00:24
brsbrsmd.. tktktratkkmddLignLmm..


GÂR: Mağara. İn. Kehf.
Kehf: Mağara, in. Sığınacak yer altı.
ÂSHÂB: Sahib çıkan ve çıkılan.


Resim KEHF SÛRESİ FâZiLeti:

ـ1ـ عن أبى الدرداء رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )قال رسولُ اللّه #: مَنْ حَفِظَ عَشْرَ آيَاتٍ مِنْ أوَّلِ؛
وروى من آخرِ سورةِ الكَهْفِ عُصِمَ مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ(. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذى، وعنده: ثَثَ آياتٍ مِنْ سُورَةِ الْكَهْفِ، وصححه .


1. (693)- Ebu'd-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Kim Kehf sûresinin başından -bir rivâyette; sonundan- on âyet ezberlerse Mesih Deccâl'in şerinden emin olur."

(Müslim, Salâtu'l-Müsâfirin 257, (809); Ebu Dâvud, Melâhim 14, (4323); Tirmizî, Fedâilu'l-Kur'ân 6, (2888).)

AÇIKLAMA:

Fazileti hususunda sahih rivâyet vârid olan sûrelerden biri Kehf sûresidir. Bu sûreyi geceleyin okurken Üseyd İbnu Hudayr (radıyallahu anh)'ın atının ürkmüş olduğunu, atını teskin için kalktığı vakit gökten, içerisinde kandiller bulunan şemsiye şeklinde bir cismin indiğini görmüş bulunduğunu, ertesi gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gördüklerini anlatınca: "O sekine idi, kandil şeklinde gördüklerin de melâike, senin tilavetini dinlemek için gelmişlerdi..." diye açıkladığını, daha önce (427-428 numaralı hadisler) görmüştük. Ancak rivâyetin birinde tilavet edilen sûrenin Bakara sûresi olduğu zikredilir.
İbnu Hacer, hâdisenin taaddüd edebileceğine ve hatta iki sûrenin de okunmuş olabileceğine hükmederek rivâyetleri te'lif eder.
Bu sûrenin, okuyanı Deccâl fitnesinden koruyacağı meselesine gelince; âlimler "bu sûrede bir kısım acib meseleler olduğunu, bunu anlayarak, düşünerek kavrayarak okuyanların Deccâl'a karşı intibaha gelip, fitnesine düşmekten kendilerini koruyacağını" beyan etmişlerdir. Kurtubî ve Nevevi böyle söylemekte müttefiktirler. 5009. hadiste açıklanacağı üzere Deccâl -insanları daha çok korku ve sefahetle iğfal ederek İslâm dininden uzaklaştırmaya çalışacak ahir zaman eşhasından biridir- getireceği anti-İslâm prensipleri din yerine ikâmeye çalışarak uluhiyetini ilân edecektir.
Kehf sûresi ilk âyetlerinde vahdaniyeti, dünya imtihanı, yeryüzü nimetlerinin imtihan olduğunu hatırlatarak, Allah'tan başkasına tapanlara uymamak için, dünya nimetlerini terkederek mağaraya kaçan "genç"lerin hikayesine geçiyor.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu sûre ile Deccâl arasında kurmuş bulunduğu irtibattan şu irşâdı anlıyoruz: Âhirzaman, Deccâl'i öncelikle gençler üzerinde durup, onları iğfal etmeye çalışacak ve silah olarak da bilhassa dünyanın süsünü (kadın, para, mevki vs.) kullanacaktır. Dini için bunları tepip, Allah'ın rızasını üstün tutan, icabında mağaraya girme manasında dünya sefâhetinden kaçabilen, irâdî olarak mahrumiyeti tercih edebilen gençler kendilerini bu fitneden kurtarabileceklerdir (Allahu a'lem).


Resim

ـ2ـ وعن ابن المسيب قال: )الْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ: هِىَ قولُ الْعَبْدِ: اللّهُ أكْبَرُ، وسُبْحَانَ اللّهِ وَالْحَمْدُللّهِ، وََ إلَهَ إَّ اللّهُ، وََ حَوْلَ وََ قُوَّةَ إَّ بِاللّهِ( أخرجه مالك .

2.(694)- İbnu'l-Müseyyeb diyor ki: "Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Ama bâki kalaak faydalı işler, sevap olarak da, emel olarak da Rabbinin katında daha hayırlıdır" (Kehf, 46) âyetinde geçen "bâki kalacak faydalı işler", kulun sarfedeceği "Allahu ekber", "Sübhanallah", "Elhamdulillah" "Lailahe İllallah", "Lâhavle velâ kuvvete illa billâh" sözlerdir."
(Muvatta, Kur'ân 22, (1, 210).)

الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ أَمَلًا
"El mâlu ve’l- benûne zînetu’l- hayâti’d- dunyâ, ve’l- bâkıyâtu’s- sâlihâtu hayrun inde rabbike sevâben ve hayrun emelâ (emelen).: Mal ve çocuklar dünya hayatının ziynetidir (süsüdür). Bâki (kalıcı) olan salih ameller (nefsi ıslâh edici ameller), sevap olarak ve emel (ümit) olarak, Rabbinin katında daha hayırlıdır.”
(Kehf 18/46)

AÇIKLAMA:

Bu âyette geçen el-Bâkiyâtu's-Sâlihat'tan Rabb Teâla'nın kasdı hususunda hepsi de birbirini tamamlayıcı farklı görüşler ileri sürülmüştür.
1- İbnu'l-Müseyyeb, yukarıda görüldüğü gibi, "Cenab-ı Hakk'ın ma'rifetinde istiğraka götüren kelimeler..." demiştir.
2- "Beş vakit namazdır" diyen olmuştur.
3- "Her çeşit tatlı söz..." denmiştir.
4- "Allah'ın ma'rifet, muhabbet ve hizmetine götüren her çeşit söz ve fiildir. Halkın ahvaliyle meşguliyete götüren fiil ve sözlerin hiçbiri buraya girmez" denmiştir.


Resim

ـ3ـ وعن سعيد بن جبير قال: )قُلتُ بنِ عبَّاسٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما: إنَّ نَوْفاً الْبَكَّالِىَّ يزعُمُ أنَّ مُوسى بَنى إسرَائىلَ لَيسَ بِمُوسَى صَاحِبِ الخضْرِ. فقالَ: كَذَبَ عَدُوُّا
اللّهِ، سَمِعْتُ أُبىَّ بن كَعبٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ يقُولُ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يقولُ: قَامَ مُوسَى عَلَيْهِ السّمُ خَطيباً في بَنِى إسْرَائيلَ. فَسُئِلَ أىُّ النَّاسُ أعْلَمُ؟ فقَالَ أنا. فَعَتَبَ اللّهُ عَلَيْهِ إذْ لَمْ يَرُدَّ الْعِلْمَ إلَيْهِ فأوْحَى اللّهُ إلَيْهِ أنَّ عَبْداً مِنْ عِبَادِى بِمَجْمَعِ الْبَحْرَينِ هُوَ أعْلَمُ مِنْكَ. فَقَالَ: أيْ رَبِّى: وَكَيْفَ لِى بِهِ؟ فَقِىلَ لَهُ: احْمِلْ حُوتاً في مِكْتَلٍ فَحَيْثُ تَفْقِدُ الحُوتَ فَهُوَ ثمَّ. فَانْطَلَقَ وَانْطَلَقْ مَعَهُ فَتَاهُ يُوشَعُ بنُ نُونٍ يَمْشِيَانِ حَتَّى أتياَ الصَّخْرَةَ. فَرَقَدَ مُوسى وَفَتَاهُ واضْطَرَبَ الحُوتُ في الْمِكْتَل حتَّى خَرَجَ فَسَقَطَ في البَحْرِ وَأمْسكَ اللّهُ عَنْهُ جِرْيَةَ الْمَاءِ حَتَّى كانَ مثْلَ الطَّاقِ، فكَانَ لِلْحُوتِ سَرَباً، وَلِمُوسَى وفَتَاهُ عجباً. فَانْطَلَقَا بَقِيَّةَ يَوْمِهِمَا وَلَيْلَتِهِمَا وَنَسَى صَاحِبُ مُوسَى أنْ يُخْبِرَهُ. فَلَمَّا أصْبَحَ مُوسى عليهِ السّمُ. قَالَ لِفَتَاهُ آتِنَا غَداءَنَا لَقَدْ لَقِينَا مِنْ سَفَرِنَا هَذَا نَصَباً. قَالَ وَلَمْ يَنْصَبْ حَتَّى جَاوَزَ الْمَكَانَ الَّذِى أمِرَ بِِهِ. قالَ أرَأيْتَ إذْ أَوَيْنَا إلى الصَّخْرَةِ؟ فَإنِّى نَسِيتُ الحُوتَ، وَمَا أنْسَانِىهُ إَّ الشَّيْطَانُ أنْ أذْكُرَهُ وَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ في الْبَحْرِ عَجباً. قاَلَ مُوسى: ذلِكَ مَا كُنَّا نَبْغى فارْتَدَّا عَلى آثَارِهِمَا قَصَصاً. قالَ: يَقُصَّانِ آثَارَهُمَا حَتَّى أتَيَا الصَّخْرَةَ، فَرأى رَجًُ مُسَجًّى عَلَيْهِ ثُوْبٌ فَسَلَّمَ عَلَيْهِ مُوسى عَليهِ السّمُ. فقَالَ لَهُ الْخِضْرُ عليهِ السّمُ: وَأنَّى بِأرْضِكَ السّمُ؟ فقَالَ: أنَا مُوسى. قالَ: موسى بَنى إسرَائِىلَ؟ قالَ: نَعَمْ. قالَ: إنَّكَ عَلَى عِلْمٍ مِنْ عِلْمِ اللّهِ تَعالَى عَلَّمَكَهُ اللّهُ
تعالى َ أعْلَمُهُ، وَأنَا عَلَى عِلْمٍ مِنْ عِلْمِ اللّهِ تعالَى عَلّمَنِيهِ َ تَعْلمُهُ. قاَلَ مُوسى: هلْ أتَّبِعُكَ عَلَى أنْ تُعَلّمَنِى مِمَّا عُلّمْتَ رُشْداً، قَالَ إنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِىَ صَبْراً، وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَالَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْراً؟. قالَ سَتَجِدُنِى إنْ شَاءَ اللّهُ صَابِراً وََ أعْصِى لَكَ أمْراً. قالَ لَهُ الْخِضْرُ: فأنِ اتبَعْتَنِى فََ تَسْألْنِى عَنْ شَئٍ حَتَّى أحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْراً. قالَ نَعَمْ: فَانْطَلَقَ الْخِضْرُ وَمُوسَى يَمْشِيَانِ عَلَى سَاحِلِ الْبَحْرِ فَمَرَّتْ بِهِما سَفِينَةٌ فَكَلّمُوهُمْ أنْ يَحْمِلُوهُما فَعَرفُوا الْخِضْرَ فَحَملُوهُمْ بِغَيْرِ نَوْلٍ فَعَمَدَ الْخِضْرُ إلى لَوْحٍ مِنْ ألْوَاحِ السَّفِينَةِ فَنَزَعَهُ. فَقَالَ لَهُ مُوسَى: قَوْمٌ حَمَلُونَا بِغَيْرِ نَوْلٍ عَمَدْتَ إلى سَفينَتِهِمْ فَخَرَقْتَها لِتُغْرِقَ أهْلَهَا لَقَدْ جِئْتَ شَيْئاً إمْراً. قَالَ ألَمْ أقُلْ إنَّكَ لَنْ تَسْتَطيعَ مَعِىَ صَبْراً؟ قَالَ َ تُؤاخِذْنِى بِمَا نَسِيتُ وََ تُرْهِقْنِى مِنْ أمْرِى عُسْراً. ثُمَّ خَرَجَا مِنَ السَّفِينَةِ فَبَيْنَمَا هُمَا يَمْشِيَانِ عَلَى السّاحِلِ إذَا غَُمٌ يَلْعَبُ مَعَ الْغلمَانِ فأخَذَ الْخِضْرُ عليْهِ السَّمُ بِرَأسِهِ فاقْتَلَعَهُ بِيَدِهِ فَقَتَلَهُ. فَقالَ لَهُ مُوسى عَليهِ السّمُ: أقْتَلْتَ نَفْساً زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ؟ لَقَدْ جِئْتَ شَيْئاً نُكْراً. قَالَ ألَمْ أقُلْ لَكَ إنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مِعىَ صَبْراً؟ قَالَ: وهذِهِ أشَدُّ مِن ا‘ولى. قالَ: إنْ سَألتُكَ عَنْ شئٍ بَعْدَهَا فََ تُصَاحِبْنِى قَدْ بَلغْتَ مِنْ لَدُنِّى عُذراً. فانْطَلَقَا حتَّى إذَا أتَيَا أهْلَ قَرْيةِ اسْتَطْعَمَا أهْلَهَا فَأبَواهُ أنْ يُضَيِّفُوهُما فَوَجَدا فِيهَا جَدَاراً يُرِيدُ أنْ يَنْقَضَّ؛ يقُولُ مَائِلٌ. فَقَالَ الخِضْرُ عَلَيهِ السّمُ بِيَدِهِ هكَذَا فأقامهُ. قالَ لَهُ مُوسى عَليهِ السّمُ: قَوْمٌ أتَيْنَاهُمْ فَلَمْ يُضَيِّفُونَا وَلَمْ يُطْعِمُونَا لَوْ شِئْتَ تَّخَذْتَ عَلَيْهِ أجْراً. قَالَ هذَا فِرَاقُ بَيْنِى وَبَيْنَكَ.
سَأنَبِّئُكَ بِتَأوِيلِ مَالَمْ تَستَطِعْ عَليهِ صَبْراً. قالََ رسولُ اللّه #: رَحِمَ اللّهُ مُوسى لَوَدِدْتُ أنَّهُ كَانَ صَبَرَ حَتَّى يُقَصَّ عَلَيْنَا مِنْ أخْبَارِهِمَا. وَقَالَ #: كانتِ ا‘ولى منْ مُوسى نَسياناً. قالَ: فَجَاءَ عُصْفُورٌ حَتَّى وَقَعَ عَلَى حَرْفِ السفِينَةِ ثُمَّ نَقرَ في البَحْرِ فقَالَ لَهُ الْخِضْرُ مَا نَقَصَ عِلْمِى وَعِلْمُكَ وعِلْمُ الخَئِقِ مِنْ عِلْمِ اللّهِ تعالى إَّ مِثْلَ مَا نَقَصَ هذَا الْعُصْفُورُ مِنْ الْبَحْر(. أخرجه الشيخان والترمذى.»الْمِكْتَلُ« بكسر الميم: الزنبيل الكبير. »وَجِريَةُ الماءِ« بالكسر حالة الجريان، »والسَّرَبُ« بالتحريك: المسلك في خفية. »وَالنَّوْلُ« ا‘جِر والجعل .


3. (695)- Said İbnu Cübeyr anlatıyor:
"İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)'a dedim ki:
"Nevf el-Bekkâlî, İsrâ-iloğullarının peygamberi olan Hz. Musâ (aleyhisselam), Hızır'ın arkadaşı olan Mûsa olmadığını zannediyor."
Bana şu cevâbı verdi: "Allah'ın düşmanı yalan söylüyor. Ben Übeyy İbnu Ka'b (radıyallahu anh)'ı dinledim.Demişti ki: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'tan işittim, şunu anlattı:
"Musâ (aleyhisselam) Benî İsrâil'e hutbe irâd etmek üzere ayağa kalktı. Kendisine, "insanların en bilgini kimdir?" diye soruldu. O: "Benim" diye cevap verdi. Cenab-ı Hak, "Allahu a'lem (yani en iyi bilen Allah'tır)" demediği için Musâ'yı azarladı. Ve: "İki denizin birleştiği yerde bulunan bir kulum senden daha âlimdir" diye ona vahyetti.
Hz. Musâ (aleyhisselam):
"- Ey Rabbim ben onu nasıl bulabilirim?" diye sordu. Kendisine:
"- Bir zenbile bir balık koy, onu sırtına al. Balığı nerede yitirirsen o zat oradadır" dendi.
Dendiği gibi yaparak yola çıktı. Kendisiyle beraber, hizmetçisi olan Yuşa İbnu Nûn da yola çıktı. Beraberce yürüyerek bir kayanın yanına geldiler. Hz. Musâ ve hizmetçisi dinlenmek üzere orada yattılar. Balık kımıldayarak zenbilden çıkıp denize kaydı. Allah ondan suyun akıntısını tuttu. Öyle ki su kemer gibi oldu. Balık için bir kanal meydana gelmişti. Hz. Mûsa (aleyhisselam) ve hizmetçisi (balık için olduğunu bilmeksizin) bu manzaraya şaşırdılar. Günlerinin geri kalan kısmı ile o gece boyu da yürüdüler. Musâ'nın arkadaşı ona, balığın gitmesini haber vermeyi unutmuştu. Sabah olunca Hz. Mûsa (aleyhisselam) hizmetcisine: "Hele sabah kahvaltımızı getir. Biz bu yolculukta yorulduk" dedi. Ama emrolunduğu yere gelinceye kadar yorulmamıştı. Hizmetçi:
"- Hani bir kayanın yanına gelmiş yatmıştık ya! Ben balığı orada unuttum. Onu hatırlatmayı, bana mutlaka şeytan unutturdu. Balık denize şaşılacak şekilde sıvışıp gitmişti" dedi.
Mûsa (aleyhisselam): "Bizim aradığımız orasıydı" dedi ve hemen izlerinin üzerine geri döndüler.
İzlerini takiben yürüyerek kayaya kadar geldiler. Mûsa (aleyhisselam) orada örtüsüne bürünmüş bir adam gördü ve ona selâm verdi. Hızır aleyhisselâm ona:
"- Senin bu yerinde selâm ne gezer!"
"- Ben Mûsa'yım."
"- Benû İsrâil'in Mûsa'sı mı?"
"- Evet."
"- Sen, Allah'ın sana öğrettiği bir ilmi bilmektesin ki ben onu bilmem. Ben de Allah'ın bana öğrettiği bir ilmi bilmekteyim ki, onu da sen bilemezsin."
"- Allah'ın sana öğrettiği hakkı bana öğretmen şartıyla sana uymamı kabul eder misin?"
"- Sen benimle beraber olmak sabrını gösteremezsin. Mahiyet ve hikmetini bilmediğin şeye nasıl sabredeceksin ki?"
"- İnşaalleh sen beni çok sabırlı bulacaksın. Hem ben senin hiç bir emrine karşı gelmeyeceğim."
"- Öyleyse gel. Ancak, mâdem bana tâbi olacaksın, ben sana haber vermedikçe bana hiç bir şey sormayacaksın!" dedi. Hz. Mûsa (aleyhisselam):
"Tamam!" dedi.
Hz. Mûsa ve Hz. Hızır (aleyhisselam) beraberce gittiler. Deniz kıyısında yürüyorlardı. Bir gemiye rastladılar. Kendilerini gemiye almalarını söylediler. Gemi sahipleri Hızır (aleyhisselam)'ı tanıdılar. Ve ücret istemeksizin onları gemiye aldılar.
Hızır (aleyhisselam), gidip, geminin tahtalarından birini deldi. Hz. Mûsa (aleyhisselam) ona:
"- Bak, bunlar bizi bedava gemilerine aldılar, sen gidip gemilerini deldin, adamları boğacakın. Hiç de yakışık olmayan bir iş yaptın!" dedi.
Hızır:
"- Ben sana, "benimle bulunmaya sabredemezsin" demedim mi?" dedi.
Hz. Mûsa:
- “Unuttuğum şey sebebiyle beni sigaya çekme. Bu iş sebebiyle bana zorluk çıkarma!” ricasında bulundu.
Sonra bunlar gemiden indiler. Sahil boyu yürürken, çocuklarla oynayan bir yavrucak gördüler. Hızır (aleyhisselam) yavrucağı yakaladığı gibi eliyle başını kopararak çocuğu öldürdü. Mûsa (aleyhisselam):
- “Masum bir çocuğu kısas hakkın olmaksızın niye öldürdün. Bu çok yadırganacak bir iş!” dedi.
- “Ben sana demedim mi, sen benim beraberliğime sabredemezsin!" diye Hızır (aleyhisselam), Musâ'ya çıkıştı. Hz. Musâ:
- Ama bu birinciden de şiddetli idi" dedi ve ilâve etti: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam, beni arkadaş etme, nazarımda bu hususta haklı sayılacaksın" dedi.
Yola devam ettiler. Bir köye geldiler. Halktan yiyecek birşeyler istediler. Ama kimse onları ağırlamadı. Köyde yıkılmak üzere olan bir duvara rastladılar. Hızır (aleyhisselam) eliyle şöyle göstererek: "Eğilmiş" diyordu. Onu doğrulttu. Hz. Mûsa (aleyhisselam) ona:
- “Bir cemaat ki, kendilerine geliyoruz, bize ilgi gösterip, ağırlamıyorlar, yiyecek vermiyorlar. Sen onlara bedava iş yapıyorsun, dilesen ücret alabilirdin!" dedi.
Hızır (aleyhisselam), Hz. Musâ'ya:- "Artık birbirimizden ayrılma zamanı geldi. Şimdi sana sabredemediğin şeylerin te'vilini haber vereceğim" dedi.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu ara ilâve etti:
"- Allah Mûsa'ya rahmet buyursun. Keşke, Hz. Hızır'la beraberliğe sabretseydi de macerâlarını bize nakletseydi, bunu ne kadar isterdim!"
Râvi devam ediyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Birinci (soru)su Musâ'nın bir unutması idi. Bir serçe gelerek geminin kenarına kondu. Sonra denizden gagasıyla su aldı. Hz. Hızır bunu göstererek Hz. Mûsa'ya, "Bak, dedi. Benim ve senin ilmin ve diğer mahlukatın ilmi, Allah'ın ilminden, şu kuşun denizden eksilttiği kadar eksiltir."

(Buhârî, Tefsir, Kehf 2, 3, 4, İlm 16, 19, 44, İcâre 7, Şurût 12, Bed'u'l-Halk 11, Enbiyâ 27, Tevhid 31; Müslim,Fedâil 170, (2380); Tirmizî, Tefsir, Kehf, (3148); Ebû Davud, Sünnet 17, (4705, 4706, 4707).)

AÇIKLAMA:

1-) Nevf el-Bikâli (Bekkâli okuyanı da olmuştur) Tabiin'den bir kimsedir. Babasının adı Fedâle'dir. Bekâl kabilesindendir. Kâ'bu'l-Ahbar'ın hanımının çocuğu veya kardeşinin çocuğu olduğu da söylenmiştir. Sadûk, yani yaptığı rivâyetler yazılabilen bir zâttır.
İbnu Abbâs'ın "Allah'ın düşmanı" demesi öfkelenmiş olmasından ileri gelir, değilse bu zâtın merdud ve metrûk olduğunu ifade etmez.

2-) Bir rivâyette, oturduğu kuru otların yeşerivermesi sebebiyle yeşil veya yeşil ot manalarına gelen hızr kelimesinden ismini aldığı belirtilen Hızır (aleyhisselam), Kur’ÂN-ı Kerim'de zatından bahsedilmesine rağmen ismen zikredilmez. İsmi hadislerde geçer, yukarıdaki hadiste olduğu gibi. Ancak Kur'ân-ı Kerim'de Kehf sûresinde Hz. Mûsa ile olan mâcerasına uzunca yer verilir (60-82. âyetler), tam iki sayfa tutar. İbnu Hacer, el-İsâbe fi-Temyîzi's-Sahâbe adlı kitabında Hızır (aleyhisselam)'ın hayatına 23 sayfalık yer ayırır. Çeşitli yönleriyle ilgili rivâyetleri, bilgileri derceder, münakaşa eder.
Teferruata girmeden şu kadarını söyleyeceğiz: "Hızır (aleyhisselam), başta nesebi olmak üzere peygamberliği, sahâbeliği, hayatı, ölüp ölmediği... gibi bir çok meselesi münakaşa edilen bir zâttır. Her devirde Hızır'ı gördüğünü, dinlediğini söyleyenler, kendisinden rivâyette bulunanlar olmuştur. Peygamberliği hususunda çoklukla âlimler, yukarıda kaydedilen kıssada Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Mûsa'ya:
"Hızır senden daha âlimdir" şeklindeki tanıtmasından hareketle, "Hızır bir peygamberdir, aksi takdirde veli kulun peygamberden üstün olduğu ifade edilmiş olur ki, bu caiz değildir" demişlerdir.
"Hazret-i Hızır aleyhisselam hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı ulemâ hayatını kabul etmiyorlar?" şeklindeki bir soruya Bediüzzaman şöyle cevap vermiştir:
"Elcevap: Hayattatır, fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten bâzı ulemâ hayatından şüphe etmişlerdir.
Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyeddir.
İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyâs aleyhimâsselamın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levâzımatıyla daimi mukayyed değillerdir. Bazan isktedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile mâcerâları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbât eder. Hatta makamat-ı velâyette bir makam vardır ki, "Makam-ı Hızır" tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır'dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazen o makam sahibi, yanlış olarak, aynı-ı Hızır telakki olunur."

3-) Hz. Musâ-Hızır kıssası, buradaki metinde eksiktir. Kur’ÂN-ı Kerim kıssayı biraz daha devam ettirerek Hz. Musâ (aleyhisselam)'nın sormaktan kendini alamadığı hadiselerin sebeplerini Hızır'ın ağzından açıklar:
"Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula aitti. Onu kusurlamak istedim ki, arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla almakta olan bir hükümdar vardı.
Oğlana gelince: Onun anası da babası da iman etmiş kimselerdi. Bunun için onları bir azgınlık ve kâfirlik bürümesinden endişe ettik de istedik ki onların Rabbi bunun yerine kendilerine temizlikçe daha hayırlısını, merhametçe daha yakınını versin.
Duvara gelince: Bu, o şehirde iki yetim oğlancığındı. Altında da onlara ait bir define vardı. Babaları iyi bir adamdı. Binâen-aleyh Rabbin diledi ki ikisi de rüşdlerine ersinler, definelerini çıkarsınlar. (Bu) Rabbinden bir merhametti: Ben bunları kendi re'yimle yapmadım. İşte üzerlerine sabredemediğin şeylerin iç yüzü" (Kehf, 79-82).

4-) Hz. Musâ (aleyhisselam)'nın sabır gücünü aşan üç vak'adan biri olan oğlan çocuğunun öldürülmesi hadisesi dikkat çekicidir. Âlimler mâkûl bir izahını yapmaya çalışmışlardır. Elmalılı'nın açıklamalarından bilistifâde aşağıdaki kısa açıklamayı sunuyoruz:
"Zahiren bizce de "kötü bir şey" olan bu öldürme vak'asının sebebini Hızır (aleyhisselam), arkadaşlığının sonunda Hz. Musâ'ya şöyle açıklar.
"Oğlana gelince, onun anababası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korkmuştuk. Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik."
Âyette geçen gulâm kelimesi, Arapça'da bülûğa ermemiş çocuk, yâni sabi manasında kullanıldığı gibi, bülûğa ermiş delikanlı manasına da kullanılır. Türkçemizde "oğlan" kelimesi de aşağı yukarı bu mânadadır. "Oğlan çocuğu" demedikçe, bülûğa ermiş kimse de oğlan kelimesi ile kastedilir.
Âyette geçen gulâm'ı her iki manada da anlayan âlimler mevcuttur. Ancak, "Cumhur" denen çoğunluk, âyetteki "gulâm"la "bülûğa ermemiş çocuk"un kastedildiği görüşüne zâhib olmuştur.
Buradaki gulâm, bülûğa ermiş bir kimse olduğu takdirde küfrü ve isyanı sebebiyle öldürülmüş olması problem çıkarmaz. Ancak, ekseriyetin anladığı üzere, gulâm'dan murad, bülûğa ermemiş biri ise, istikbalde işleyeceği cinâyet sebebiyle öldürülmüş olması şer'î ahkâm bakımından son derece mahzurludur. Çünkü, çocuk, âmden öldürme cinâyetinde bulunsa bile, kendisine kısas yoluyla ölüm cezası vermek mümkün olmadığı gibi, ilerde işleyeceği muhtemel ve muhayyel bir suç sebebiyle onu öldürmek hiç mümkün değildir.
Bu vak'anın izahı özetle şöyle yapılır: Şeriatın hakikati Allah'ın emridir. Hızır da, Hz. Mûsa'nın sorusu üzerine, bunu kendiliğinden değil, Allah'ın emriyle yaptığını söylemiştir. Nitekim, bu izah karşısında, ilm-i zâhire tâbi insanların temsilcisi durumunda olan Hz. Mûsa ikna olduğu için sükût etmiş, itiraz etmemiştir.
Hz. Hızır (aleyhisselam) ise, "ilm-i ledün", "ilm-i batın", "ilmü'lgayb" gibi değişik isimlerle ifade edilen, geçmiş ve geleceğe şâmil bir ilme sâhiptir. Bu ilim, Hz. Musâ gibi ilm-i zâhir ehlince meçhuldür. Bu ilim kesble elde edilemez, mevhibe-i İlâhidir. Hızır (aleyhisselam) bu ilme sâhiptir. Kıssada kaydedilen diğer vak'alar da Hz. Hızır'ın hususiyetini göstermiştir.
Öyle ise, ilm-i zâhire sâhip, şeriat tebliğcisi Hz. Mûsa nazarında çirkin addedilen bir amel, ilm-i bâtına sâhip Hızır nazarında çirkin değildir. Üstelik, öldürmek vak'asını anlatan Hızır, "ben" zamiri kullanmıyor, "biz" diyor. Yani şahsî bir tasarrufu değildir. Yapılan izahın Hz. Musâ'yı ikna etmiş olması da bu iki şeriatın aslında birbirine muhâlif olmadığını ifade eder.
Pek çok hikmetler ve hükümler çıkarılmış olan Hz. Musâ-Hz. Hızır kıssasıyla alâkalı teferruat için okuyucularımıza tefsir kitaplarını ve bilhassa Elmalılı Hamdi Yazır merhumun âbidevî tefsirini görmelerini tavsiye ederiz.


Resim

ـ4ـ وعن أبى الدرداء رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )قال رسولُ اللّهِ #: كَانَ الْكَنْزُ ذَهباً وَفِضّةً(. أخرجه الترمذى .

4. (696)- Ebu'd-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), "duvarın altında onların bir hazinesi vardı" (Kehf, 82) âyetini açıkladı ve: "O hazine altın ve gümüştendi" buyurdu.
(Tirmizî, Tefsir, (3153).)

وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحًا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا

"Ve emmâ’l- cidâru fe kâne li gulâmeyni yetîmeyni fî’l- medîneti ve kâne tahtehu kenzun lehumâ ve kâne ebûhumâ sâlihan, fe erâde rabbuke en yeblugâ eşuddehumâ ve yestahricâ kenzehumâ rahmeten min rabbike ve mâ fealtuhu an emrî, zâlike te’vîlu mâ lem testı’ aleyhi sabrâ (sabran).: Ve duvar ise şehirde iki yetim (erkek) çocuğa aitti. Onun altında, onlara ait bir define vardı. Ve onların babası salih (bir kimse) idi. Bu sebeple Rabbin, o ikisinin gençlik çağına erişmesini ve Rabbinden bir rahmet olarak, defineyi çıkarmalarını istedi. Ve ben, onu kendi emrim ile (kendi isteğimle) yapmadım (Allah’ın emriyle yaptım). İşte bu, sabırlı olmaya güç yetiremediğin şeylerin (olayların) yorumudur.”
(Kehf 18/82)

Resim

ـ5ـ وعن زينب بنتِ جحش رَضِىَ اللّهُ عَنْها. )أنَّ رسولَ اللّهِ # دَخَلَ عَلَيْهَا فَزعاً يقولُ: َ إلَه إّ اللّهُ، وَيْلٌ لِلْعَرَبِ مِنْ شَرٍ قَدِ اقْتَرَبَ. فُتِحَ الْيَوْمَ مِنْ رَدْمِ يَأجُوجَ وَمأجُوجَ مِثْلَ هذِهِ، وَحَلَّقَ بِأصْبُعَيْهِ ا“بْهَامِ وَالَّتِى تَلِيها. فقُلْتُ يَا رسُولَ اللّهِ: أنَهْلُكُ وَفِينا الصَّالِحُونَ؟ قَالَ نَعَمْ: إذَا كثُرَ الخُبْثُ(. أخرجه الشيخان والترمذى.»الخُبْثُ« الفسق والفُجُور .


5. (697)- Zeyneb Bintu Cahş (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün korkulu bir vaziyette odaya girdi. Şöyle diyordu: "Lâ ilâhe illallah, yaklaşan bir belâdan Arabın vay hâline. Bugün, Ye'cüc ve Me'cüc'ün seddinden şöyle bir gedik açıldı." baş parmağı ile şehâdet parmağını halka yaparak gösterdi. Ben:
- "Ey Allah'ın Resulü, yani içimizde sâlih kimseler olduğu halde toptan helâk mı olacağız?" dedim.
- "Evet, dedi, fenalıklar artarsa öyle olur."

(Buharî, Enbiyâ 7, Menâkıb 20, Fiten 4, 28; Müslim, Fiten 1, (2880); Tirmizî, Fiten 23, (2188).)

AÇIKLAMA:

Pek çok rivâyet Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın anlatacağı muhtevaya göre yüz ifadesinin değiştiğini belirtirler. Burada da onu görüyoruz. Arapları yakından ilgilendiren bir fitneyi haber verecek olan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) korku dolu bir ifâde ile zevce-i pakleri Hz. Zeyneb (radıyallahu anhâ)'in yanlarına girerler.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın haber verdiği tehlike Ye'cüc ve Me'cüc'den gelecek tahribattır.
Nedir Ye'cüc Me'cüc? Kur'ân-ı Kerim'de iki ayrı âyette ondan bahsedilir:

1-) Kehf sûresinde Zülkarneyn'in uğradığı mazlum bir kavmin talebi üzerine Ye'cüc ve Me'cüc'e karşı Zülkarneyn'in sed inşâ edivermesi (92-98. âyetler), Zülkarneyn seddi yaptıktan sonra şöyle der: "İşte bu Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder. Rabbimin verdiği söz gerçektir" dedi. Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sûra üflenince hepsini bir araya toplarız" (Kehf, 98-99).
2-) Ye'cüc ve Me'cüc'le ilgili ikinci âyet Enbiyâ sûresinde geçer. Yukarıda kaydettiğimiz âyette temas edilen seddin yıkılması hadisesi biraz daha tafsil edilir: "Ye'cüc ve Me'cüc'ün seddi yıkıldığı zaman her dere ve tepeden boşanırlar" (Enbiya, 96).
Âyetlerin zahirinden anlaşılan şu: Zülkarneyn'in yaptığı bir sedle tecâvüzü durdurulan bu kavim, kıyamete yakın seddin yıkılmasıyla istilâ hareketine geçecektir.
Ye'cüc-Me'cüc hakkında dinî kaynaklara eğildiğimiz zaman, hemen hemen hepsi de İsrâiliyat menşe'li birbirini tutmayan rivâyetlerle karşılaşırız.
Ebu Hayyan: "Bunların aded ve eşkâli hakkındaki sözlerin hiçbiri haber-i sahih değildir" demiştir.
Elmalılı merhum, tefsir kitaplarında gelen rivâyetlerden bir kısım nakiller yaptıktan sonra şunu söyler: "Velhâsıl Ye'cüc ve Me'cüc, vaktiyle bir veya iki kavmin ism-i hassı olsa da doğrusu lisan-ı İslâm'da müteâref olan mefhum şudur: "Aslı ve nesebi belirsiz olan ve millet tanımaz bir halita-i beşer ki hurucları eşrât-ı saattendir. (Yani aslı ve nesebi belli olmayan beşer karışımı bir güruh ki bunların ortaya çıkmaları kıyamet alâmetidir)."
Kıyamete yakın Ye'cüc ve Me'cüc gürûhunun çıkıp yeryüzünü harap edeceği meselesi semavî din mensuplarının müşterek kültüründe yer alır. Esasen Ye'cüc Me'cüc kelimesinin Arapça olmadığı, yabancı dillerden Arapça'ya girdiği bilinmektedir. Fransızca'da Gog et Magog kelimeleri bunu karşılar. Tevrat'ın Hezekiel bölümünün 38-39. bâbları Ye'cüc ve Me'cüc'ten bahseder. İncil'in Vahiy (Yuhanna'nın vahyi) Bölümünün 20. bab, 7-8. âyeti şöyle der: "Ve bin yıl tamam olunca, şeytan zindanından çözülecektir. Ve yerin dört köşesinde olan milletleri, Ye'cüc ve Me'cüc'ü saptırmak ve onları cenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır. Onların sayısı denizin kumu gibidir."
Ye'cüc ve Me'cüc bahsiyle ilgili bir açıklamayı Bediüzzaman'dan kaydediyoruz:
"Alâmet-i kıyametten olan Ye'cüc ve Me'cüc ve Sedd'e dair, bir risâlede bir derece tafsilen yazdığımdan ona havâle edip şurada yalnız şunu deriz: "Eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimâat-ı beşeriyeyi zir ü zeber eden taifeler ve Sedd-i Çin'in yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zir ü zeber edecekleri, rivâyetlerde vardır. Bazı mülhidler derler: "Bu kadar acaibi yapan ve yapacak tâifeler nerede?"
Elcevâb: Çekirge gibi bir âfat, bir mevsimde pek çok kesretli bulunur. Mevsim değiştikçe memleketi fesada veren kesretli o taifelerin hakikatları, mahdut bazı ferdlerde saklanıyor. Yine zaman geldikçe, emr-i İlâhî ile o mahdut ferdlerden gâyet kesretli aynı fesad yine başlar. Güya onların hakikat-ı milliyetleri inceliyor, kopmuyor. Yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor. Aynen öyle de: Bir zaman dünyayı herc ü merc eden o taifeler, izn-i ilahî ile mevsimi geldiği vakit aynı o tâife, medeniyet-i beşeriyeyi herc ü merc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir sûrette tezâhür eder. يعلم الغيت ا اللّه "Gaybı sadece Allah bilir"
Not: Müteakip hadisin açıklamasında kaydedeceğimiz Sedd-i Zülkarneyn'le ilgili açıklama bu bahsi tamamlayıcı mahiyettedir.


Resim

ـ6ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. )أنَّ رسولَ اللّهِ #: قالَ في السَّدِّ يَحْفِرُونَهُ كُلَّ يَوْمٍ حَتَّى إذَا كادُوا يَخْرِقُونَهُ. قالَ الَّذِى عَلَيْهِمُ: ارْجِعُوا فَستَخْرِقُونَهُ غداً فَيُعِيدُهُ اللّهُ تعالى كَأشَدِّ ما كان، حتى إذَا بلَغَ مُدَّتُهم وأراد اللّهُ تعالى أنْ يَبْعَثُهُمْ عَلى النَّاسِ. قالَ الَّذِى عَلَيْهِمْ ارْجِعُوا فَستَخْرِقُونَهُ غداً إنْ شاَءَ اللّهُ واسْتَثنَى فيَرْجِعُونَ فَيَجِدُونَهُ كَهَيْئتِهِ حِينَ تَرَكُوهُ فَيَحْفِرُونَهُ فَيَخْرُجُونَ على النَّاسِ فَيَسْتَقُونَ الْمِيَاهَ وَتَفِرُّ النَّاسُ مِنْهُمْ فَيَرْمُونَ بِسهَامِهِمْ إلى السَّماءِ فَتَرجِعُ مُخَضَّبَةً بالدِّمَاءِ فَيَقُولُونَ قَهَرْنَا مَنْ في ا‘رْضِ وَعَلَوْنَا مَنْ في السَّماءِ فَيَبْعَثُ اللّهُ تعالَى عَلَيْهِمْ نَغَفاً في أقْفَائهمْ فَيَهْلِكُونَ، وَالَّذِى نَفسُ مُحمّدٍ بِيَدِهِ إنَّ دَوَابَّ ا‘رْضِ تَسْمَنُ وَتَبْطُرُ وَتَشْكُرُ شَكراً مِنْ لُحُومِهِمْ(. أخرجه الترمذى.»النَّغَفَ« بالغين المعجمة: دود يكون في أنف ا“بل والغنم. و»تَشْكَرُ« بسكون الشين المعجمة وفتح الكاف: أي تسمن وتمتلئ ضروعها لبنا .


6. (698)- Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (Zülkarneyn'in inşa ettiği) sed hakkında buyurdular ki: "(Ye'cüc ve Me'cüc) onu hergün oyuyorlar. Tam delecekleri sırada başlarında bulunan reis: "Bırakın artık, delme işini yarın yaparsınız" der. (Onlar bırakıp gidince) Allah, seddi, daha sağlam olacak şekilde eski hâline iâde eder. Böylece günler geçer, kendilerine takdir edilen müddet dolar ve onların insanlara Musâllat olmalarını Allah'ın arzu ettiği vakit gelir. O zaman başlarındaki reis: "Haydi dönün, yarın inşaallah bunu deleceksiniz" der -ve ilk defa inşaallah tabirini kullanır-."
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devamla der ki: "Dönüp giderler. Ertesi gün geldikleri vakit seddi ne halde bırakmışlarsa öyle bulurlar ve (o günkü çalışma sonunda) delerler. Açılan delikten insanların üzerine boşanırlar. (Önlerine çıkan) suları içip kuruturlar. İnsanlar onlardan korkup kaçar.
Ye'cüc ve Me'cüc göğe bir ok atar. Bu ok kana bulanmış olarak kendilerine geri döner. Şöyle derler: "Arzda olanları ezim ezim ezdik, semâda olanları da alçaltıp alt ettik."
Allah onları enselerinden yakalayacak bir kurt gönderir. Bu kurt onları toptan helâk edip, herbirini parçalanmış halde yere serer."
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözünü şöyle tamamladı: "Muhammed'in nefsini elinde tutan Zât'a kasem olsun, yeryüzündeki bütün hayvanlar, onların etinden yiyerek canlanır, sütlenir ve semirir."
(Tirmizî, Tefsir, Kehf, (3151); İbnu Mâce, Fiten 33, (4080).)

AÇIKLAMA:

"Kur'ân-ı Kerîm'in Ye'cüc ve Me'cüc'le ilgili bahsini tamamlayan ikinci bir bahis Sedd-i Zülkarneyn'dir. Aslında ikisi beraberdir. Çünkü Ye'cüc ve Me'cüc'ün tahribatına karşı, Zülkarneyn bir sed inşâ etmiştir.
Bu bahse yer veren Kur'ân-ı Kerim'deki ilgili âyetler aynen şöyle:
"(Zülkarneyn) sonra yine bir yol tuttu. Nihâyet iki dağ arasına ulaştığı zaman onların önünde hemen hiçbir söz anlamaz bir kavim buldu. Onlar dediler ki: "Zülkarneyn! Ye'cüc ve Me'cüc (bu) yerde fesad çıkaran (kabile)lardır. Bizimle onların arasına bir sed yapman üzerine sana bir vergi verelim mi?" Dedi ki: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet (sizin vereceğinizden) daha hayırlıdır. Haydin siz bana (bedenî) kuvvetle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir mânia yapayım. Bana demir kütleleri getirin." O, (karşılıklı iki dağın) iki yanı tam denkleştiği vakit "üfleyin" dedi. Nihâyet onu (demiri) bir ateş haline koyduğu zamanda "Getirin bana, dedi, üstüne erimiş bakır dökeyim." Artık onu aşmaya da güç yetiremediler, onu delmeye de muktedir olamadılar. "Bu dedi, Rabbimden bir merhamettir. Fakat Rabbimin va'di gelince (kıyamet günü yaklaşınca), O, bunu dümdüz yapar, Rabbimin va'di bir haktır" (Kehf, 92-98).
Zülkarneyn, görüldüğü üzere Kur'ân-ı Kerim'de ismen zikredilen bir zattır. Peygamberliği hususunda serahet mevcut değildir. Bu sebeple ulemâ da hakkında peygamber mi veli mi? diye ihtilâf etmiştir. Ancak sedd'in inşaasıyla vazifeli müeyyed min indillah salih bir zat olduğunda hepsi müttefiktir.
Zülkarneyn ismi, iki boynuzlu manasına gelir. Tarihî şahsiyetlerden Büyük İskender (İskender-i Kebir), iki boynuz takılı bir başlık giydiği, onun da hayatı boyunca Hindistan'a kadar uzanan bir çok seferler yaptığı için Zülkarneyn'le ilgili Kur'ân'da gelen tavsifata kısmen benzerlik arzetmesi sebebiyle, bazı müfessirler, Zülkarneyn'in İskender-i Kebir olabileceğini söylemiştir. Bediüzzaman gibi bazıları bu görüşü reddeder. Mevzuun geniş tahlilini Elmalılı Hamdi Yazır'ın kıymetli ve uzun açıklamasına bırakarak bu mevzu üzerine Bediüzzaman merhumun tatminkâr ve kısmen veciz bir izâhını aynen kaydediyoruz:
"İkinci Sualiniz: Sedd-i Zülkarneyn nerededir? Ye'cüc, Me'cüc kimlerdir.
Elcevap: (...) Ehl-i tahkikin beyanına göre, hem Zülkarneyn ünvanının işaretiyle, Yemen padişahlarından Zülyezen gibi "zü" kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan bu Zülkarneyn, İskender-i Rûmî değildir. Belki Yemen padişahlarından birisidir ki, Hazret-i İbrahîm'in zamanında bulunmuş ve Hazret-i Hızır'dan ders almış. İskender-i Rûmî ise, miladdan takriben üç yüz sene evvel gelmiş, Aristo'dan ders almış. Tarih-i beşerî, muntazam sûrette üç bin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa tarih nazarı, Hazret-i İbrahîm'in zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurafevâri, ya münkirâne, ya gâyet muhtasar gidiyor. Bu Yemenî Zülkarneyn'in bir ismi İskender'dir ki, İskender-i Kebir ve Eski İskender'dir. Veyahut; Ayat-ı Kur'âniye'nin zikrettiği hadisat-ı cüz'iyeler; küllî hadisatın uçları olduğu cihetle...
Zülkarneyn olan İskender-i Kebir'in nübüvvetkârane irşâdatiyle akvâm-ı zâlime ile milel-i mazlume ortasında hâil ve gaddarların garetlerine mani olacak meşhur Sedd-i Çin'in binasını kurduğu gibi, İskender-i Rûmî misillü müteaddit cihangirler ve kuvvetli padişahlar, maddî cihetinde ve manevî âlem-i insaniyetin padişahları olan bir kısım enbiya ve bazı aktâb dahi mânevi ve irşadî cihetinde o Zülkarneyn'in arkasında gidip, iktida edip, mazlûmları zâlimlerden kurtaracak çarelerin mühimlerinden olan dağlar ortalarında sedleri, sonra dağlar başlarında kal'aları kurmuşlar. Ya bizzat maddi kuvvetleriyle veyahud irşad ve tedbirleriyle te'sis etmişler. Sonra şehirlerin etrafında surları ve ortalarında kal'aları, tâ son olan kırk ikilik topları ve kal'a-i seyyar gibi diritnavtları yapmışlar. Hatta rûy-i zeminin en meşhur seddi ve kaç günlük uzak bir mesafe tutan Sedd-i Çin'i Kur'ân lisaniyle Ye'cüc ve Me'cüc'ün ve tâbir-i diğerle tarih lisanında Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti kaç defa zir ü zeber eden ve Himalaya dağlarının arkasından çıkan ve şarkdan garba kadar harab eden akvam-ı vahşiye garetkâr milletlerin Hind ve Çin'deki akvam-ı mazlumeye tecavüzlerini durdurmak için o Himalaya silsilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı ve o akvam-ı vahşiyenin kesretle hücumlarına çok zaman mâni olduğu gibi, Kafkas dağlarında Derbent cihetinde yine çapulcu garetgir akvâm-ı Tatariye'nin hücumunu durdurmak için Zülkarneyn misâl eski İran padişahlarının himmetiyle sedler yapılmıştır. Bu neviden çok sedler var. Kur’ÂN-ı Hakim umum nev-i beşer ile konuştuğu için, zâhiren bir hadise-i cüz'iyeyi zikredip, umum o hadiseye benzer hadisâtı ihtar ederek konuşuyor.
İşte bu nokta-i nazardandır ki, sedde ve Ye'cüc ve Me'cüc'e dair rivâyetler ve akvâl-i müfessirîn, ayrı ayrı gidiyor.
Hem Kur'ân-ı Hakim, münâsebat-ı kelâmiye cihetinde bir hadiseden uzak bir hadiseye intikal eder. Bu münâsebâtı düşünmeyen zanneder ki, iki hadisenin zamanları birbirine yakındır. İşte seddin harabiyetinden kıyâmetin kopmasını Kur’ÂN'ın haber vermesi, kurbiyet-i zaman cihetiyle değil, belk münâsebât-ı kelâmiye cihetinde iki nükte içindir. Yâni; bu sed nasıl harab olacak, öyle de: Dünya harab olacaktır. Hem nasıl ki fıtrî ve ilâhî sedler olan dağlar metindir, ancak dünyanın harab olmasıyla hâk ile yeksan olabilir. İnkılâbât-ı zaman tahribat yapsa da çoğu sağlam kalır demektir. Evet Sedd-i Zülkarneyn'in külliyetinden bir ferdi olan Sedd-i Çin binler sene yaşadığı halde daha meydanda duruyor. İnsanın eliyle zemin sâhfesinde yazılan, mücessem, mütehacir, mânidar târih-i kadimden uzun bir satır olarak okunuyor."


Resim

ـ7ـ وعن مصعب بن سعد قال: )سَألْتُ أبِى عَنْ قَوْلِهِ تَعَالى: قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِا‘خْسَرِينَ أعْماً. أهُمْ الحَرُورِيَّةُ؟ قَالَ: َ. هُمُ الْيَهُودُ والنَّصَارى. أمَّا الْيَهُودُ فَكَذَّبُوا مُحَمّداً #، وَأمَّا النَّصَارى فَكذَّبُوا بِالجَنَّةِ، وَقَالُوا: َ طَعَامَ فِيهَا، وََ شَرابَ(.
»وَالحَرُورِيَّةُ« الَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقَهِ؛ وَكَانَ سَعْدٌ يُسَمِّيهِمُ الْفَاسِقِينَ. أخرجه البخارى .


7. (699)- Mus'ab İbnu Sa'd anlatıyor: "Babama şu âyet hakkında sordum: "Ey Muhammed! "Size amelce en çok zararlı olanları haber verelim mi?" de.." (Kehf, 103) ve dedim ki: "Burada kastedilenler Harûrîler midir?" Bana:"
- Hayır, onlar Yahudiler ve Hıristiyanlar'dır. Çünkü Yahudiler, Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'i tekzib ettiler. Hıristiyanlar ise cenneti tekzib ettiler ve: "Cennette ne yiyecek ne de içecek vardır" dediler."
(Buharî,Tefsir, Kehf 5.)

AÇIKLAMA:

Harûrî, Harurâ'ya mensup demektir. Burası Kûfe'ye bağlı iki mil uzaklıkta bir köy adıdır. Haricîler ilk defa bu köyden Hz. Ali (radıyallahu anh)'ye karşı isyân hareketini başlattılar. Bu sebeple Hâricî manasına onlara Harûri denmiştir.
Müteâkip âyet, sorunun cevâbını vererek en çok zararda olanları açıklar: "Onlar Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edip de hayır namına bütün yapmış oldukları boşa gitmiş olanlardır ki, biz kıyamet gününde onlar için hiç bir ölçü tutmayacağız.." (Kehf, 105).


Resim

ـ8ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال: )قال رسولُ اللّه #: إنَّهُ لَيَأتِى الرَّجُلُ الْعَظِيمُ السَّمِينُ يَوْمَ الْقِيامَةِ َ يَزِنُ عِنْدَ اللّهِ تَعالى جَنَاحَ بَعُوضَةِ. وَقَالَ: اقْرَءُوا إنْ شِئْتُمْ: فََ نُقِيمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَزْناً(. أخرجه الشيخان .


8. (700)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) haber veriyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Kıyamet günü, şişman, iri bir adam mizana getirilip tartılır da, Allah indinde sinek kanadı kadar ağırlığı olmadığı görülür." Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ilâve etti: "Dilerseniz şu âyeti okuyun: "Bunlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlerdir.Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü biz onlar için hiçbir tartıda bulunmayacağız" (Kehf, 105).
(Buharî, Tefsir, Kehf 6; Müslim, Kıyame 18, (2785).)

أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَائِهِ فَحَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فَلَا نُقِيمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَزْنًا
"Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).: İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Artık onların yapıp ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız.”
(Kehf 18/105)

AÇIKLAMA:

Bu hadisin bir başka vechinde, kıyamet günü Allah indinde hiçbir değer taşımayacak olan adam: "Uzun boylu, iri, çok yiyip, çok içen" diye tavsif edilir.
Bu hadisten şişmanlık hâlinin tasvip edilmediği anlaşılabilir. Mamâfih bu konuya temâs eden daha sarih rivâyetler mevcuttur. Nitekim bir Buharî rivâyetinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) kendisinden sonra gelecek şerir nesli tavsif ederken şu vasfa da yer verir: ويظهر فيهم السِّمن yani: "..Onlar arasında şişmanlık da zuhur eder." İbnu Hacer şişmanlığın mezmum olduğunu, çünkü şişmanların, herkesce bilindiği üzere, çoğunlukla anlayışca kıt, ibadetce ağır olduklarını belirtir.


Resim

ـ9ـ وعن أبى سعد بن أبى فضالة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ # يَقُولُ: إذَا جَمَعَ اللّهُ تَعَالى النَّاسَ لِيَوْمٍ َ رَيْبَ فِيهِ يُنَادِى مُنَادٍ: مَنْ كانَ يُشْرِكُ بِاللّهِ تَعَالى في عَمَلٍ عَمِلَهُ للّهِ أحَداً فَلْيَطْلُبْ ثَوَابَهُ مِنْهُ، فَإنَّ اللّهَ تعالَى أغْنَى الشُّرَكاءِ عَنِ الشِّرْكِ(. أخرجه الترمذى .


9. (701), Ebu Sa'd İbnu Fadâle (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı işittim şöyle demişti: "Allah geleceği kesin olan mahşer gününde insanları topladığı zaman bir kimse şöyle bir duyuruda bulunur: "Kim işlediği bir amelde Allah'a birini ortak koşmuş ise sevâbını ondan istesin. Zirâ Allah, şirkin her çeşidine en müstağni olan Zât'tır."
(Tirmizî,Tefsir, Kehf, (3152).)

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada, Cenâb-ı Hakk'ın kendi rızası düşünülerek yapılmayan amelleri kabul etmeyeceğini açık bir üslupla bildirmektedir. Kişinin, Allah'ın rızasına uymayan başka mülâhazaları esas alarak yaptığı amellerin hiçbiri makbul olmayacaktır.
Yapılan hayır amellere katılan başka gayelere şirk-i hafî (gizli şirk) denmektedir. Mü'minin gizli şirke karşı uyanık olarak amellerini heba etmemesi gerekir: Gösteriş, menfaat, yaranma, korku gibi duygular şirk-i hafîye götürebilir.
Tirmizî bu hadisi Kehf sûresinin en son âyetini açıklamak maksadıyle kaydetmiştir. Mezkûr âyette Rabb-i Kerîmimiz şöyle irşad buyuruyor: "...Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amelde bulunsun, Rabbine ibâdette hiç ortak koşmasın."
Şu halde Rabb'e kavuşmak için sâlih amel yeterli değildir, bu amelin Allah rızası için yapılmış olması da şarttır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 08 May 2016, 19:45 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879
Resim

ÂDEM BaBasız AnAsız
AnAsız HAVVA AnAmız
AnA-BaBa OLanı AHMED
İSÂ İbn MeRYeM BaBasız..


ZEVK 7596

AKLın NAKLen ANLAdığı -> DOst DivÂNın DEM bU DEMi
->“MekÂNen KasıYyâ” SıRRı ->MÂRİFetin MîM MAHReMi

ANA RAHMİnden SESLenEN
BEŞİkte VAHy NEFESLenEN

->İSÂ RÛHuLLAH ->ANNesi ->ÇeTiN ÇİLLEnin MeRYeMi!.
aleyhumu’s- selâm..


08.05.16 18:05
Brsbrsmm..tktktrstkkmdcvLÂNnn..



KuL İhvÂNim ->şU İşe BAKk!
KÛN feyeKÛN EYyLeyEN HAKk
“MuhaMMedî ->M â R i F e t”tir
AKLını ->NAKLeN YAŞA!..maKk!.


MeRYeM aleyhâ's-selam’a Vahy.:

فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنسِيًّا
"Fe kulî veşrabî ve karrî aynâ (aynen), fe immâ terayinne mine’l- beşeri ehaden fe kûlî innî nezertu li’r- rahmâni savmen fe len ukellime’l- yevme insiyyâ (insiyyen).: Artık ye ve iç, gözün aydın olsun! Bundan sonra eğer beşerden bir kimseyi görürsen, o zaman (ona şöyle) söyle: “Muhakkak ki ben, Rahmân’a (konuşmama) orucu nezrettim (adadım). Bu sebeple bugün bir insanla asla konuşmayacağım.”
(Meryem 19/26)

“MekÂNen KasıYyâ” SıRRı
MÂRİFetin MîM MAHReMi.:


فَحَمَلَتْهُ فَانتَبَذَتْ بِهِ مَكَانًا قَصِيًّا
"Fe hamelethu fentebezet bihî mekânen kasıyyâ (kasıyyen).: Böylece ona hamile kaldı. Bundan sonra onunla uzak-ıssız bir mekâna (yere) çekildi.”
(Meryem 19/22)

->İSÂ RÛHuLLAH ->ANNesi
->ÇeTiN ÇİLLEnin MeRYeMi!.:


يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا
"Yâ uhte hârûne mâ kâne ebûkimrae sev’in ve mâ kânet ummuki bagıyyâ (begıyyan).: Ey Harun’un (kız) kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Ve senin annen de azgın (iffetsiz) değildi.”
(Meryem 19/28)

فَنَادَاهَا مِن تَحْتِهَا أَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا
"Fe nâdâhâ min tahtihâ ellâ tahzenî kad ceale rabbuki tahteki seriyyâ (seriyyen).: O zaman onun (Hz. Meryem’in) alt yanından, ona “mahzun olma (üzülme)” diye bir nida (geldi): “Rabbin, senin alt yanından bir su yolu kıldı (oluşturdu).”
(Meryem 19/24)

قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا
"Kâle innî abdullâhi, âtâniye’l- kitâbe ve cealenî nebiyyâ (nebiyyen).: (Bebek) şöyle dedi: “Muhakkak ki ben, Allah’ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni nebî (peygamber) kıldı.”
(Meryem 19/30)


Elhamdülillâhirabbiâlemîn!..


ResimMuhaMMedî
Kul İhvÂNi
ResimMuhaBBetLe..



Resim


MERYEM (aleyhâ's-selam) SÛRESİ FâZiLeti:


ـ1ـ عن المغيرة بن شعبة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )لَمَّا قَدِمْتُ نَجْرَانَ سَألُونِى وَقَالُوا إنَّكُمْ تَقْرَءُونَ: يَا أُخْتَ هرُونَ؛ وَمُوسى قَبْلَ عِيسَى بِكَذَا وَكَذَا. فَلَمَّا قَدِمْتُ عَلَى رسول اللّهِ # سَألْتُهُ عَنْ ذلِكَ. فَقَالَ: إنَّهُمْ كانُوا يَتَسمَّوْنَ بأنْبِيَائِهِمْ وَالصَّالِحِينَ قَبْلَهُمْ(. أخرجه مسلم والترمذى .

1. (702)- Mugîre İbnu Şu'be (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben, Necrân'a gelince bana sordular: "Sizler şu âyeti okuyorsunuz: "Ey Harun'un kız kardeşi: Baban kötü bir kimse değildi..." (Meryem 28). Halbuki, Hz. Musâ, Hz. İsa (aleyhimâ'sselam)'dan yüzlerce yıl önce yaşamıştır. (Nasıl olur da Hz. İsa'nın annesi olan Hz. Meryem, Hz. Musâ'nın erkek kardeşi olan Hz. Hârun'un kız kardeşi olur?)" Ben Medine'ye Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına gelince, bu meseleyi ona sordum: "Onlar, kendilerinden önce yaşamış olan peygamberlerinin ve sâlih kişilerin isimleriyle isimleniyorlardı." buyurdu.

(Müslim, Adâb 9, (2135); Tirmizî, Tefsir, Meryem, (3154)

يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا
"Yâ uhte hârûne mâ kâne ebûkimrae sev’in ve mâ kânet ummuki bagıyyâ (begıyyan).: Ey Harun’un (kız) kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi. Ve senin annen de azgın (iffetsiz) değildi.”
(Meryem 19/28)

AÇIKLAMA:

1-) Âlimlerimiz büyük çoğunluğuyla, bu hadise dayanarak, peygamberlerin isimlerinin çocuklara verilebileceği görüşüne varmışlardır. Nitekim Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de, oğluna İbrahîm adını koymuştur. Ashab arasında da pek çok kimse daha önceki peygamberlerin isimlerini taşıyorlardı. Bazı âlimler, meleklerin ismini çocuklara koymanın câiz olduğunu söylemiştir. İmam Mâlik gibi Cibril ve Yâsin isimlerinin verilmesini mekrûh addeden de olmuştur.
İsimle ilgili geniş açıklamayı ilgili bahiste yaptık, oraya bakılsın (113-120) hadisler.

2-) Hadiste geçen Necrân yer ismidir. Bu ismi taşıyan birden fazla yer mevcuttur: en-Nihâye'nin verdiği bilgiye göre Hicâz'la Şam ve Yemen arasında bir yerin adıdır. Yemen'de, Bahreyn'de, Dımeşk yakınlarında da Necrân adını taşıyan yerlerin bulunduğu belirtilir.
Necran ahâlisi Hıristiyandır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sağlığında Medine'ye gönderdikleri bir heyetle Müslümanlarla sulh anlaşması yapmışlardır.
Bura ahâlisi Hıristiyan olduğu için Hz. Mugire'ye, Hz. Meryem'in Hz. Hârun'un kız kardeşi olamayacağını söyleyerek, "Kur'ân'da geçen "Ey Hârun'un kız kardeşi" tâbirine itirazî soru sorarlar. Rivâyetin Tirmizî'deki metninde şu ziyâde var: Hz. Mugire İbnu Şu'be der ki: "Ben bu soruya nasıl cevap vereceğimi bilemedim, dönüp durumu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e haber verdim..."
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Onlar kendilerinden önceki peygamberlerinin ve sâlihlerin adlarını koyarlardı" buyurarak, Hz. Meryem'in Hârun isminde bir kardeşi olduğunu haber veriyor. Yani, âyetteki: "Ey Hârun'un kız kardeşi" tabirinde geçen Hârun, Hz. Musâ (aleyhumussselam)'nın kardeşi olan, fesâhatiyle meşhur Hârun (aleyhisselam) değildir.
Bazı âlimler Kur’ÂN'ın bu tabirinden hareketle, Hz. Meryem'in, Hz. Musâ'nın kardeşi olan Hz. Harun'un neslinden olduğu kanaatine varmışlardır. Bu kanaatte olanlara göre, aradaki bu kan bağı sebebiyle Hz. Meryem'in cedd-i emced'i olan Hz. Hârun (aleyhisselam)'a nisbet edilerek "Hârun'un kızkardeşi" diye isimlendirilmesi câizdir. Çünkü, Arap örfünde, bir Temimli'ye, "Ey Temim'in kardeşi", Mudarlı'ya da "Ey Mudar'ın kardeşi" denmesi câizdir.
Hatta, bu hitabı yorumlayanlar arasında şöyle diyen de olmuştur: "Harun ismindeki bu zat belki de açıktan fısk işleyen birisi idi, bu sebeple Hz. Meryem'i ona nisbet ettiler."
En doğru te'vil, şüphesiz Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'tan kaydedilen açıklamadır.


Resim

ـ2ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: قَرَأ سولُ اللّه #: وَأنْذِرْهُمْ
يَوْمَ الْحَسْرَةِ، وَقَالَ: يُؤْتَى بِالْمَوْتِ كَأنّهُ كَبْشٌ أمْلَحُ حَتَّى يُوقَفَ عَلَى السُّرورِ بَيْنَ الْجَنَّةِ والنَّارِ. فَيُقَالُ: يَا أهْلَ الجَنَّةِ فَيَشْرَئِبُّونَ، وَيُقَالُ: يَا أهْلَ النَّارِ فَيَشْرَئِبُّونَ. فَيُقَالُ هَلْ تَعْرِفُونَ هذَا؟ فَيَقُولُونَ: نَعَمْ، هَذَا الْمَوْتُ فَيُضْجَعُ وَيُذبَحُ، فَلَوَْ أنَّ اللّه قَضَى ‘هْلِ الْجَنَّةِ بِالْحَيَاةِ وَالْبَقَاءِ لَمَاتُوا فَرَحاً. وَلَوَْ أنَّ اللّهَ قَضَى ‘هْلِ النَّارِ بِالْحَيَاةِ وَالْبَقَاءِ لَمَاتُوا تَرَحاً(. أخرجه الترمذى وصححه.»ا‘مْلَحُ« الذى بياضه أكثر من سواده، وقيل: هو النقىُّ البياض.وقوله: »فَيَشْرَئِبُونَ« أي يرفعون رؤسهم لينظروا إليه. »وَالتَّرحُ« ضدّ الفرح، وهو الحزن .

2. (703)- Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) okudu: "Ey Muhammed!. Hâlâ gaflet içinde bulunanları ve hâlâ inanmayanları, onları işin bitmiş olacağı o hasret günü ile uyar" (Meryem 39). Sonra dedi ki: "(Kıyâmet günü) ölüm alaca bir koç sûretinde getirilir. Cennetle cehennem arasında yer alan sur üzerinde durdurulur. Önce:
"- Ey cennet ahalisi!" diye bağırılır, onlar başlarını kaldırırlar. Sonra:
"- Ey cehennem ahâlisi!" diye bağırılır, onlar da başlarını kaldırırlar. Sonra sorulur:
"- Bunu tanıdınız mı, nedir bu?" Hepsi birden:
"- Evet tanıdık, derler. Bu ölümdür"
Koç yatırılır ve kesilir. Eğer, Allah cennet ahâlisi için hayâta hükmetmemiş olsaydı, neşeyle ölürlerdi. Cehennem ahalisi için de Allah hayata, bekaya hükmetmemiş olsaydı onlar da üzülerek ölürlerdi."

(Tirmizî, Tefsir, Meryem (3155)
Tirmizî hadisin sahih olduğunu söylemiştir. Bu hadis biraz farklı şekilde de rivâyet edilmiştir. (Buhârî, Tefsîr, Meryem 2; Müslim, Sıfatu'n-Nâr; Tirmizî, Cennet 20, (2561).)

وَأَنذِرْهُمْ يَوْمَ الْحَسْرَةِ إِذْ قُضِيَ الْأَمْرُ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ وَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
"Ve enzirhum yevmel hasreti iz kudıye’l- emru, ve hum fî gafletin ve hum lâ yu’minûn (yu’minûne).: Ve emrin yerine getirileceği hasret günüyle onları uyar. Ve onlar, gaflet içindeler ve onlar, mü’min değillerdir.”
(Meryem 19/39)

AÇIKLAMA:

Kurtubî'ye göre, hadiste ölümün koç şeklinde getirilip kesilme teşbihiyle, Hz. İbrahîm (aleyhisselam)'in oğlu İsmail'e koçun fidye kılınması gibi, koçla insanlara da fidye hasıl olduğuna bir işarette bulunulmuş olmaktadır. Yine Kurtubi'ye göre koçun, alacalı, yâni siyah beyaz olması, cennetlikleri de, cehennemlikleri de temsil etmesi sebebiyledir. Yani her iki taraftaki ahali için ölüm kaldırılmıştır, ebediyet başlamıştır.
Ölümün öldürülmesi meselesini ifade için Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın başvurduğu latif teşbih, yani bir koç olarak herkesin gözünün önünde ölümün kesilmesi teşbihi hususunda âlimler farklı yorumlar yapmışlardır.
İbni'l-Arabî şunları söyler: "Bu hadis akla muhâlif olduğu için anlaşılması zorluk arz etmiştir. Çünkü ölüm, cevher değil, ârazdır. Ârazın cisme dönüşmesi (inkılabı) mümkün değildir, öyle ise onun kesilmesi mümkün değildir. Bu sebeple bazı âlimler bu hadisin sahih olmadığını ileri sürdüler. Bazıları da sıhhatini kabul edip, te'vil ettiler. Dediler ki: Bu bir temsildir, gerçek bir kesme söz konusu değildir. Bazıları da: Bilâkis, hakikatine uygun bir kesme mevzubahistir, kesilen şey ölümü üzerine alandır. Onu herkes tanır, çünkü ruhlarını kabzetme işini üzerine almıştı, demiştir.
Mâzirî der ki: "Bizce ölüm diğer ârazlar gibi bir ârazdır. Mutezile'ye göre, ölüm mâna değildir, aksine onun mânası hayatın yokluğudur. Ancak bu mülâhaza şu âyet mucibince hatalıdır: "Allah hayatı da ölümü de yaratmıştır" (Mülk 2). Şu halde âyet, ölümün mahluk olduğunu kesinlikle ifade ediyor. Kaydettiğimiz iki görüşe göre ise onun koç olması da, cisim olması da mümkün olmaz, bundan maksad bir teşbih ve temsildir." Mâzirî devamla der ki: "Allah bu cismi yaratır, sonra kesilir, sonra bunu bir temsil yapar, çünkü ölüm artık âhiret ehline ârız olmaz."
Kurtubî, et-Tezkire'de şunu söyler: "Ölüm, mânadır. Mânalar cevhere dönüşemez, Allah amellerin sevabından (onları temsil eden) eşhâs yaratır. Ölüm de böyledir, (ona bedel) ölüm diye isimlendireceği bir koç yaratır ve hem cennetliklerin hem de cehennemliklerin kalplerine, ölümün kesilişini her iki tarafta da ebedî olacaklarına dair delil olarak atar."
Şöyle diyen de olmuştur: "Allah'ın arazlardan cesedler inşa edip, bunları arazlar için madde kılmasına bir mani yoktur. Nitekim, Müslim'de geldiği üzere, hadiste, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Bakara ve Âl-i İmrân Sûrelerinin, iki bulut olarak geleceklerini beyan buyurmuştur. Hadislerde bu çeşit açıklamalar mevcuttur."


Resim

ـ3ـ وعن قتادة في قوله تعالى: )وَرَفَعْنَاهُ مَكاناً عليّاً. قال: قالَ أنَسٌ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ إنَّ النَّبىَّ # قَالَ: لَمَّا عُرِجَ بِى رَأيْتُ إدْرِيسَ في السَّمَاءِ الرَّابِعَةِ(. أخرجه الترمذى .

3. (704)- Katâde (merhum), şu âyet hakkında: "Onu yüce bir yere yükselttik" (Meryem 57). Hz. Enes (radıyallahu anh) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'tan şu rivâyeti yaptığını belirtir:
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Ben Mirac'ta iken dödüncü kat semâda Hz. İdris (aleyhi'sselam)'i gördüm." buyurdu.

(Tirmizî, Tefsir, Meryem, (3156).)

وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا
"Ve rafa’nâhu mekânen aliyyâ (aliyyen).: Ve onu, yüce bir mekâna (makama, cennete) yükselttik.”
(Meryem 19/57)

AÇIKLAMA:

Hz. İdris (aleyhisselam)'le alakalı olarak Meryem sûresinde: "Kitap'ta İdris'i de an. Çünkü o, çok sâdık bir peygamberdi. Biz onu pek yüce bir yere yükselttik" buyurulur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu âyeti açıklama zımnında: "Ben Mi’rac'ta iken dördüncü kat semâda Hz. İdris'i gördüm" buyuruyor.
Hz. İdris (aleyhisselam)'in diğer peygamberler arasında mümtaz bir yeri vardır. Rivâyetlere göre, kendisine 30 sahifelik kitap gelmiştir. Bu beşerin medenî terakkisinde mühim bir merhale teşkil eder: Kendisinden önce insanlar hayvan postu giyerken, ilk defa elbise dikerek mamul elbise giymiştir. Bu sebeple terzilik sanatının pîri kabul edilir. Yazının ilk defa onun tarafından kullanıldığına dair rivâyetler de mevcuttur. İslâmî an'ane, yıldız ve hesap ilmini de onunla başlatır (Aleyhisselam).
Ayrıca Hz. İdris'in, aynen Hz. İsa gibi dünyevî cesedleriyle yaşamakta olduğuna da inanılır. Bunun hayat tabakası hakkında Bediüzzaman şu açıklamayı yapar:
"Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa (aleyhisselam)'nın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levâzımâtından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letâfet kesbeder. Adetâ beden-i misalî letâfetine ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleri ile semâvatta bulunurlar..."


Resim

ـ4ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: )قال رسولُ اللّه # لِجِبْرِيلَ: مَا يَمْنَعُكَ أنْ تَزُورَنَا أكْثَر مِمَّا تَزُورَنَا فَنَزلتْ: وَمَا نَتَنَزَّلُ إّ بِأمْرِ رَبِّكَ اŒية(. أخرجه البخارى والترمذى .

4. (705)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Cibril (aleyhisselam)'e: "Bana, niye hâlen yapmakta olduğundan daha fazla ziyarette bulunmuyorsun?" diye sormuştu, şu âyet indi: "Cebrâil Muhammed'e şöyle dedi: "Biz ancak Rabbinin buyruğuyla ineriz, geçmişimizi, geleceğimizi ve ikisinin arasındakileri bilmek O'na mahsustur. Rabbin unutkan değildir"
(Meryem 64).
(Buhârî, Tefsir, Meryem 2, Bed'ü'l-Halk 6, Tevhid 28; Tirmizî, Tefsir, Meryem, (3157).)


وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَلِكَ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا
"Ve mâ netenezzelu illâ bi emri rabbike, lehu mâ beyne eydînâ ve mâ halfenâ ve mâ beyne zâlike, ve mâ kâne rabbuke nesiyyâ (nesiyyen).: Ve biz (resûl melekler), Rabbinin emri olmaksızın inmeyiz. Bizim önümüzde, arkamızda ve bunların arasında olanlar, O’nundur. Ve senin Rabbin, (seni) unutmuş değildir.”
(Meryem 19/64)

AÇIKLAMA:

Bir rivâyet Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, Cebrâil ile daha çok görüşme arzusu içerisinde bulunduğunu ve bu arzusunu da Hz. Cebrâil'e açtığını bildiriyor. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu talebi üzerine gelen vahiy gösteriyor ki, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in risâlet hayatına giren her mes'ele Cenâb-ı Hakk'ın tanzim ve takdiriyle cereyan etmekte, O'nun hikmetinin iktizasına göre, nübüvvet hayatının vukuatı husul bulmaktadır. Bunda ne Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in arzusu, ne diğer haricî sebepler müessir değillerdir. Risâletle ilgili her bir mesele hem öndeki âhiret hayatına, hem geçmişteki dünya hayatına baktığı için, bunlara müteallik meseleler ancak, bunların sâhibi Allah tarafından bilinebilir, bildirilebilir, ilmi sınırlı beşerin tedbiriyle yürüyemez.
Risâletin mahiyet ve mekanizmasını Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e öğretici mahiyette, yukarıdakine benzeyen vahiylere, bilhassa risâlet hayatının bidâyetinde sıkca rastlanır. Müzzemmil, Abese, Müddessir sûreleri bu açıdan da değerlendirilebilir.

Resim

ـ5ـ وعن أم مبشر ا‘نصارية رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: )سَمِعْتُ رسولَ اللّه # يقول: َ يَدْخُلُ النَّارَ إنْ شَاءَ اللّهُ تعالَى مِنْ أصْحَابِ الشَّجَرَة أحَدٌ. فقَالتْ حَفْصَةُ رَضِىَ اللّهُ عَنْها: بَلَى يَا رَسولَ اللّهِ فَانْتَرَهَا. فَقالَتْ: وَإنْ مِنْكُمْ إَّ وَارِدُهَا.
فقَالَ رسولُ اللّهِ #: قَدْ قَالَ اللّهُ: ثُمَّ نُنَجّى الَّذِينَ اتَّقُوا اŒية(. أخرجه مسلم .

5. (706)- Ümmü Mübeşşir el-Ensâriyye (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim şöyle buyurmuştu:"
(Hudeybiye biatına katılan) ashâbu'şşecere'den hiç kimse inşaallah cehenneme girmeyecektir."
Bunun üzerine Hafsa (radıyallahu anhâ) validemiz: "Hayır ey Allah'ın Resulü!" dediyse de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu azarladı.
Bunun üzerine Hz. Hafsa (radıyallahu anhâ) şu âyeti okudu: "Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbinin, yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür" (Meryem 71).
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona şu cevâbı verdi: "Allah şöyle de buyurmaktadır: "Sora biz, Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarır, zâlimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakırız"
(Meryem 72)
(Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 163, (2496).)


وَإِن مِّنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَّقْضِيًّا
"Ve in minkum illâ vâriduhâ, kâne alâ rabbike hatmen makdıyyâ (makdıyyen).: Ve sizden biriniz (bile hariç olmamak üzere hepiniz), illâ (muhakkak) ona (cehenneme) varacaksınız. (Bu), senin Rabbinin üzerine (aldığı) kesinleşmiş bir hükümdür.”
(Meryem 19/71)

Resim

ـ6ـ وعن السدى قال: سألتُ مُرَّةَ الْهَمَدَانِّى عَنْ قولِهِ تعالى: )وَإنْ مِنْكُمْ إَّ وَارِدُهَا. فَحَدَّثَنِى عن ابنِ مَسْعودٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. أنَّ النَّبىَّ # قالَ: يَرِدُ النَّاسُ النَّارَ ثُمَّ يَصْدُرُونَ عَنْهَا بِأَعْمَالِهِمْ. فَأوَّلُهُمْ: كَلَمْحِ الْبَرْقِ، ثُمَّ كالرِّيح، ثُمَّ كَحُضْرِ الْفَرَسِ، ثُمَّ كالرَّاكِبِ المُسْرِعِ، ثُمَّ كَشَدِّ الرَّجُلِ، ثُمَّ كَمَشْيِهِ(. أخرجه الترمذى.»الحضْرُ« بضم الحاء المهملة وسكون الضاد المعجمة: العدْوُ. »وَالشَّدُّ« أيضاً العدو .

6. (707)- Süddî anlatıyor: "Mürre el-Hemedânî'ye, "Sizden cehenneme uğramayacak yoktur"
(Meryem 71) âyetinden sordum. Bunun üzerine bana İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)'ın Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den rivâyet ettiği şu hadisi rivâyet etti: "İnsanlar ateşe girerler, sonra amellerine göre ondan çıkarlar: Onların ilk grubu şimşek hızıyla çıkar, ikinci grub rüzgâr gibi çıkar. Sonra at sür'atiyle, at binicisi süratiyle, sonra yaya koşusuyla, en sonra da yaya yürüyüşüyle çıkar."(Tirmizî, Tefsir, Meryem (3158).)

وَإِن مِّنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَّقْضِيًّا
"Ve in minkum illâ vâriduhâ, kâne alâ rabbike hatmen makdıyyâ (makdıyyen).: Ve sizden biriniz (bile hariç olmamak üzere hepiniz), illâ (muhakkak) ona (cehenneme) varacaksınız. (Bu), senin Rabbinin üzerine (aldığı) kesinleşmiş bir hükümdür.”
(Meryem 19/71)

AÇIKLAMA:

Âyette geçen vürud'la ne kastedildiği âlimler tarafından münâkaşa edilmiştir. Uğramak diye tercüme ettiğimiz bu kelime bazılarınca "girmek" demektir. Nitekim bu mânayı te'yid eden merfu bir rivâyeti Hz. Câbir (radıyallahu anh) nakletmektedir. Buna göre Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Vürud, dühul (girme) demektir. İyi ve kötü hiç kimse istisnâ edilmeden herkes cehenneme girecektir. Ancak mü'minlere serin ve selâmetli olacaktır" buyurmuştur.
Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) da şu açıklamayı yapmıştır: "Âyet, "cehenneme girerler" mânasını taşır. Ancak herkes, ameline göre oradan çabuk (veya geç) çıkar."
Vürûd'dan maksadın, "üzerinden geçme" olduğunu söyleyenler de olmuştur. Nitekim Ebû Hüreyre, Abdullah İbnu Mes'ud, Katâde ve Kâ'bu'l-Ahbâr'dan bu mânayı teyid eder rivâyetler gelmiştir.
Bazılarında şu ziyade mevcuttur:
"Sonra bir münâdi: "Ey cehennem sen kendi adamlarını tut, benimkileri bırak" diye nida eder. Böylece mü'minler daha bedenlerinin rutubeti kurumadan oradan çıkarlar."
Âyetin yorumuyla ilgili olarak gelen rivâyetlerin en sahihi bu iki görüştür. Aslında bunlar arasında fark da yoktur. Çünkü "vürud"dan girmeyi anlayan, geçmeyi de ifâde etmiş olur. Zira, sırat'ın yukarısından cehennemi geçen ona girmiş demektir. Ancak geçenlerin hepsi aynı vaziyette geçmez. Halleri, amel durumlarına göre farklılık arz eder. Amelce en üstün derecelere ulaşmış olanlar şimşek gibi sür'atli geçerler. Hayal sür'atiyle geçeceklerden bile söz edilebilir.
Nitekim bu yorumu te'yid eden bir rivâyet Müslim'den gelmiştir. Hz. Hafsa (radıyallahu anhâ), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Hudeybiye'de bey'ata katılanlardan hiç kimse ateşe girmeyecektir" demesi üzerine, şu âyeti hatırlatmıştı: "Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbinin yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür" (Meryem 71). (Bu hadisi 706 numarada tam olarak kaydettik.)
Bu rivâyet esas alınınca, "cehenneme uğrama (vürud) küffâra hastır" diyenlerin; "vürudun mânası cehenneme yaklaşmaktır" diyenlerin; "bunun mânası cehenneme geriden nezâret etmektir" diyenlerin; "oraya vüruddan maksad, mü'mine dünyada gelen hummâdır (ateşli hastâlik)" diyenlerin sözlerindeki zayıflık anlaşılır.
Öyle ise, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), "İnsanlar ateşe girerler" sözüyle, "İnsanlar, altında cehennem bulunan sırat köprüsünün üzerinden geçerler, ateşi müşâhede ederler, ateşle yüz yüze gelirler" demek istemiştir.
Türbüştî, "vürud" kelimesinin lügat olarak "suya gitmek" olduğunu, sonradan başka maksadla gitmeler için de kullanıldığını, âyette ise cehennem köprüsünü geçmek mânasına geldiğini belirtmiştir.
"Sonra amellerine göre ondan çıkarlar" tâbiri ateşten kurtulmayı ifade eder.
Tîbî der ki: "Sonra amellerine göre ondan çıkarlar" cümlesinde geçen "sonra" kelimesi, "Sonra biz, Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarırız..." (Meryem 72) âyetindeki sonra kelimesinin bir mislidir. Buradaki sıralama zaman yönünden sıralamayı değil, rütbe yönünden sıralamayı ifade eder. Âyette, Cenab-ı Hakk, insanların ateşe girişi ile müttakilerin ondan kurtuluşları arasındaki farkı beyan etmiştir. Hadiste de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) aynı şekilde insanların ateşe girişi ile oradan çıkışları arasındaki farkı beyân etmektedir. Zira, hadiste geçen sudur (çıkış) kelimesi, insiraf (dönüş) manasına gelir.
Aliyyu'l-Kârî, açıklamaları şöyle özetler: "Elhasıl, insanlar girmeye başladıkları andan itibâren cehennemin korkusundan, manzarasının müşâhedesinden, alev ve dumanının değmesinden, çengellerinin takılmasından vs.'den sâlih amellerinin derecesine göre çok farklı sür'at ve ağırlıklarda kurtulup çıkarlar."
Hadis, ilk çıkanların şimşek sür'atinde olacaklarını, sonra çok hızlı koşan at sür'atinde, normal giden insan sür'atinde yol alarak cehennemin üzerinden geçeceklerini ifade etmektedir.


Resim

وَإِن مِّنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَّقْضِيًّا
"Ve in minkum illâ vâriduhâ, kâne alâ rabbike hatmen makdıyyâ (makdıyyen).: Ve sizden biriniz (bile hariç olmamak üzere hepiniz), illâ (muhakkak) ona (cehenneme) varacaksınız. (Bu), senin Rabbinin üzerine (aldığı) kesinleşmiş bir hükümdür.”
(Meryem 19/71)

ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوا وَّنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا
"Summe nuneccîllezînettekav ve nezeru’z- zâlimîne fîhâ cisiyyâ (cisiyyen).: Sonra takva sahiplerini kurtaracağız. Ve zalimleri, diz üstü çökmüş olarak bırakacağız.”
(Meryem 19/72)

Resim

ـ7ـ وعن خباب بن ا‘رَتِّ قال: )كُنْتُ قَيْناً في الجَاهِلِيَّةِ فََعَمِلْتُ لِلْعَاصِ ابنِ وَائِلِ السَّهْمِىِّ سَيْفاً فَجِئْتُ أتَقَاضَاهُ. فقَالَ: َ أُعْطِيكَ حَتَّى تَكْفُرَ بِمُحَمَّدٍ. فقُلتُ: َ أكْفُرُ حَتَّى يُمِيتَكَ
اللّه تعالى ثُمَّ تُبْعَثَ. قَالَ: وَإنِّى لَمَيِّتٌ ثُمَّ مَبْعُوثٌ؟ قُلْتُ: بَلََى. قَالَ: دَعْنِى حَتَّى أمُوتَ وَأبْعَثَ فَسَأُوتِى مَاً وََوَلداً فأقْضِيَكَ. فنزلَتْ: أفَرَأيْتَ الَّذِى كَفَرَ بِآيَاتِنَا وَقَالَ ‘وتَيَنَّ مَاً وَوَلداً اŒية(. أخرجه الشيخان والترمذى.»القين« الحدّاد .

7. (708)- Habbâb İbnu'l-Eret anlatıyor: "Cahiliye devrinde demirci idim. Âs İbnu Vâil es-Sehmi'ye bir kılıç yaptım. Ücretimi almaya gelmiştim.
- "Hayır, Muhammed'i inkâr etmedikçe vermeyeceğim" dedi. Kendisine:
- "Asla! Sen ölüp, Allah seni yeniden diriltinceye kadar ebediyyen onu inkâr etmeyeceğim" dedim.
- "Yani ben, öldükten sonra tekrar dirileceğim ha!" diye alaya aldı. Ben:
- "Bundan ne şüphe!" deyince:
- "Öyleyse bırak beni, öleyim de yeniden dirileyim. Bana bol mal ve evlât verilecek. O zaman sana olan borcumu eda ederim" dedi.
Bunun üzerine şu âyet indi: "Ey Muhammed!. Âyetlerimizi inkâr eden ve: "Bana elbette mal ve çocuk verilecektir" diyeni gördün mü? O görülmeyeni mi biliyor, yoksa Rahmân katından bir söz mü almıştır? Hayır söylediğini yazacağız ve onun azabını uzattıkça uzatacağız. Bahsettikleri şeyler bize kalacaktır. Kendisi bize tek başına gelecektir"
(Meryem 80).
(Buhârî, Tefsir, Meryem 3, 4, 6, İcâre 15, Husûmât 10, Büyû 29; Müslim, Münafikûn 35, (2795); Tirmizî, Tefsir, (3161).)

وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ وَيَأْتِينَا فَرْدًا
"Ve nerisuhu mâ yekûlu ve ye’tînâ ferdâ (ferden).: Ve onun söylediği şeylere, Biz varis olacağız. Ve o, Bize fert olarak (tek başına, mal ve evlâdı olmaksızın) gelecek.”
(Meryem 19/80)

AÇIKLAMA:

Habbâb İbnu'l-Eret'in yukarıdaki rivâyeti, ilk Müslümanların müşriklerden maruz kaldıkları istihzâ ve işkencelere bir örnek teşkil eder. Rivâyeti yapan Habbâb (radıyallahu anh) da bu işkencelere en ziyade mâruz kalan Müslümanlardan biridir.
Habbâb'ın diğerlerinden çok işkence çekmesi, onun Mekke'nin yerlisi olmayışından ileri gelir. Huzâî veya Temîmî oluşu hususunda ihtilaf edilmiştir. Arap asıllı bir köle olarak cahiliye devrinde Mekke'de satılmış idi. Efendisinin kim olduğu bile ihtilâflıdır.
Habbâb ilk Müslümanlardandır. Hattâ ilk altıdan altıncısı olduğu belirtilir.
Mücâhid'in bir rivâyetine göre İslam'ı ilk izhâr edenler şunlardır: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekir, Habbâb, Süheyb, Bilâl, Ammâr ve Sümeyye (radıyallahu anhüm ecmain).
Mücâhid, açıklamasına devamla Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in amcası Ebû Talib, Hz. Ebû Bekir'in de kavmi tarafından himaye edildiğini belirttikten sonra diğerlerine müşriklerin demir zırhlar giydirerek güneşe atmak sûretiyle işkenceler yaptıklarını, güneş ve demirin harareti altında yaktıklarını belirtir.
Habbâb her şeye sabredip, müşriklere boyun eğmeyenlerdendir. Sırtına kızgın demirler koyup derisini ve etini yakmışlardır.
Habbâb şunu anlatır: Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı üzerinde bürdesi, gölgede Kâbe'ye dayalı vaziyette gördük.
"- Bize yardım etmeyecek misin?" dedik. Hemen oturdu ve yüzü de kızarmış olarak şu cevâbı verdi:
- "Sizden önce, öyleleri vardı ki, inancı sebebiyle yere çukur açılır, sonra bir testere getirilip başının ortasına konulur, vücudu ikiye bölündüğü halde yine de dininden dönmezdi. Öyleleri de vardı ki, dininden dönmesi için vücudu demir taraklarla taranır, derisi, eti, kasları ne varsa taranır, yine de dininden dönmezlerdi. Sabredin, kasem olsun, Allah bu dini tamamlayacak hedefine ulaştıracaktır. Öyle ki, San'a'dan Hadramevt'e gitmek isteyen bir kimse Allah'tan başka hiç kimseden korkmaksızın emniyet içerisinde gidecektir, koyunu için de sâdece kurttan korkacaktır. Ne var ki, siz acele ediyorsunuz!"
Habbâb demirci idi, kılınç yapardı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zaman zaman kendisine uğrardı. Bu durum, hanımefendisine ihbâr edildi. Hanımefendisi, kızgın demiri alarak onunla başını dağladı. Bu muameleyi Hz. Peygamber'e gidip şikâyet etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) "Rabbim Habbâb'a yardım et!" diye dua buyurdu. Hanımefendisi derhal başından ah vah etmeye başladı, ızdırabından köpekler gibi havlıyordu. Kendisine: "Başına dağ vurdur!" dediler. Habbâb (radıyallahu anh) kızgın demirle elleriyle zâlimenin başını dağladı.
Habbâb İbnu'l-Eret, Bedir, Uhud başta olmak üzere bütün gazvelere Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'le birlikte katıldı.
Hz. Ömer (radıyallahu anh), müşriklerin kendisine neler yaptığını sorunca Habbâb (radıyallahu anh) sırtını gösterir. Hz. Ömer bakınca şöyle der: "Bugüne kadar böyle bir insan sırtı görmedim!" diye çığlık atar. Habbâb açıklar: "Yere ateş yakıldı. Üzerine beni yatırdılar. Ateşi söndüren sırtımdan eriyip akan yağlar olmuştur."
Habbâb İbnu'l-Eret, İslâm'ın ilk yıllarında çekilen ızdırapları anlatırken, "Öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yasaklamasaydı ölmeyi tercih ederdik!" der.
Bir seferinde vücuduna, eski işkencelerin kalıntısı sebebiyle yedi yerden dağ vurdurur.
Hastalığı sırasında kendisine "geçmiş olsun" ziyaretine gelen bir grub sahabi: "Ne mutlu sana, kardeşlerinle Kevser Havzı'nda buluşacaksın!" derler. Şu cevâbı verir:
"- Bana geçmiş kardeşlerimi hatırlattınız. Onlar hizmetlerine, çektiklerine mukabil dünyada hiç bir şey görmediler. Biz ise, arkada kaldık, çok dünyâliklara mazhar olduk. Bize bu gelenlerin, önceki hizmetlerimizin dünyada yenen, âhirete kalmayan ücreti olmasından korkuyoruz."
Bir gün, Habbab İbnu'l-Eret mescide uğrar, bir kenara sessiz sedasız oturur. Orada bulunan cemaat kendisine: Arkadaşların seni dinlemek için toplandılar, ya hadis rivâyet et, ya da hayırlar emret!" derler. Şu cevâbı verir:
"- Ne emredeyim onlara? Olur ki, kendi yapmadığım bir şeyi emrederim."
Habbâb İbnu'l-Eret, Kûfe'ye yerleşmiş ve orada yetmiş üç yaşında olduğu halde ölmüştür. Ölüm yılı hicri 37'dir. Habbâb'ın vefatına kadar herkes ölüsünü, evinin avlusuna, veya yakın bir yerine defnediyorlardı. İlk defa Habbâb, vasiyet ederek, cenazesini Kûfe'nin dışına gömdürür. Rivâyete göre Hz. Ali (radıyallahu anh) Sıffin dönüşü uğradığı Kûfe'nin giriş kısmında sağ kol üzerinde yedi aded kabir görür:
"- Bunlar da ne?" diye sorar. Kendisine açıklarlar:
"- Ey Mü'minlerin emiri! Sen Sıffin'e çıktıktan az sonra Habbâb vefat etti. Kûfe'nin dışına defnini vasiyet etti. Halk , onun buraya gömülmeyi vasiyet ettiğini görünce, başkaları da ölülerini buraya defnetti."
Hz. Ali bunun üzerine şunları söyler:
"- Allah Habbâb'a rahmetini bol kılsın. Kendi arzusu ile Müslüman oldu, itaat ederek hicret etti. Mücâhid olarak yaşadı. Bedenî işkenceler çekti. Allah iyi amelde bulunanın ücretini zâyi etmeyecektir!"
Habbab'ın, Hz. Ali ile birlikte Sıffin'e ve Nehrevan'a katıldığı, namazını Hz. Ali'nin kıldırdığı da söylenmiştir. Hz. Ömer zamanında 19. senede öldüğü de söylenmiştir.


Resim

ـ8ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )قال رسولُ اللّه #: إذَا أحَبَّ اللّهُ عَبْداً نَادَى جِبْرِيلَ عَلَيْهِ السّمُ: إنِّى قَدْ أحْبَبْتُ فَُناً فأحَبُّهُ، فَيُنَادِى في السَّمَاءِ ثُمَّ تَنْزِلُ لَهُ الْمَحَبَّةُ في أهْلِ ا‘رْضِ. فذلِكَ قولِه تعالى: إنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمنُ وُدّاً. وقَالَ في الْبُغْضِ مِثْلَ ذلِكَ(. أخرجه الترمذى .

8. (709)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Allah bir kulu sevdi mi, Cebrâil (aleyhisselam)'e şöyle seslenir: "Ben falanca kişiyi seviyorum, sen de sev!" Bunun üzerine semâda aynı şekilde nida edilir. Sonra, arz ehli arasına onun sevgisi indirilir. Bunu şu âyet ifade etmektedir: "İnanıp hayırlı iş işleyenleri Rahmân sevgili kılacaktır"
(Meryem 96). "Allah bir kula buğzetti mi, Cibril (aleyhisselam)'e seslenir: Ben falancaya buğz ediyorum. Bu şekilde semâda nida edilir. Sonra, yeryüzüne onun hakkında buğz indirilir."
(Tirmizî, Tefsir, Meryem, (3160).)

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا
"İnnellezîne âmenû ve amilu’s- sâlihâti se yec’alu lehumu’r- rahmânu vuddâ (vudden).: İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.”
(Meryem 19/96)

AÇIKLAMA:

Ulemâ şöyle demiştir: "Allah'ın kulunu sevmesi demek, onun için hayır ve hidâyet irâde etmesi, ona nimet vermesi ve rahmette bulunmasıdır. Allah'ın buğzu da, kulunu cezalandırmak istemesi, şekavetini irade etmesidir. Cebrâil'in ve meleklerin sevgisi ise iki ihtimal üzeredir:
1- Onların kula istiğfarları (Cenab-ı Hakk'tan affedilmesini dilemeleri), övmeleri, duada bulunmaları;
2- Muhabbetleri, mahlukatta mevcut ve herkesce bilinen zâhirî sevgidir. Bu da kalbin bir şeye meyli ve ona kavuşmak için duyduğu iştiyâktır. Şu halde meleğin kula karşı bu çeşitten bir sevgisinin sebebi, Allah Teâla'ya mutî olması ve Allah tarafından sevilmesidir."
İbnu Hacer der ki: Bu hadisin bir vechinde, söz konusu sevginin sebebi ve bundan maksadın ne olduğu açıklanmaktadır.
Sevbân'ın rivâyetinde geldiğine göre; kul, Allah'ın rızasını aramaya arâliksız devam eder de Allah sonunda şöyle buyurur: "Ey Cibril, falan kulum benim rızamı arıyor. Bilesin , ona benim rahmetim galebe çalmıştır." Cibril: "Allah'ın rahmeti falancanın üzerine olsun" der. Bunu Hamele-i Arş da söyler, aynı şeyi onların etrafındakiler de söyler. Böylece halka halka söyleme sırası yedi semâ ehline kadar gelir, en sonunda o kimse için (rahmet) arza indirilir."
Bu hadise Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin yaptığı şu rivâyet de destek olmaktadır: "...Kulum nafile ibadetlerle bana yaklaşmaya devam eder. Öyle ki ben onu severim de bir şey benden istese hemen veririm, bana dua etse derhal icabet ederim. Ben yaptıklarım arasında en çok bu kimsenin vefatında tereddüde düşerim. Çünkü o kulum ölümü sevmez, ben de onu incitmeyi sevmem..."
Nevevî, insanların kalbindeki sevgi ile ilgili olarak şunları söyler: "Kişiyi insanların sevmesi ve ondan razı olması kalblerin ona meyletmesi ve ondan razı olmasıdır."
İbnu Kesîr, buradaki sevgiden, sâlih amel işleyen kimseler için, salih kimselerin kalbindeki sevgiyi anlar ve der ki: "Cenab-ı Hakk haber veriyor ki, Şeriat-ı Muhammediye'ye uyduğu için Allah'ın razı olacağı amelleri işleyen kimse için, sâlihlerin kalbine sevgi ve muhabbet ekecektir. Bu husus va'd-i İlahîye binâen kesin ve kaçınılmaz bir keyfiyettir."
Bu hadisten şu husus da anlaşılmaktadır: İnsanlar tarafından gerçekten sevilmek isteyen kimse, öncelikle Allah'ın rızasını aramalı, ona sevgili olmaya çalışmalıdır. Bunda muvaffak olan kimse, yüryüzünde gerçek sevgiye mazhar olur. Başka şekilde kazanılan sevgi, sevgi değil, belki riyakârlıktır, sathidir, geçicidir. Mevki, makam, maddî imkânlar yoluyla kazanılan sevgi ve dostlukların riyâkarlık ve yapmacıklıktan ibâret olduğunu, "düşenin dostu olmaz" sözü teyid eder. Halbuki Allah için birbirini sevenlerin sevgisini hiç bir şey izâle edemez.
Bu sevginin de yolu, yine Kur’ÂN'ın ifadesiyle dindarlıktan geçer. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in sünnetine uymaktan geçer: "De ki: "Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder." (Âl-i İmrân 31).
Şunu da belirtelim ki, Allah'ın bir kul hakkında hayır ve hidâyet irade etmesi ona nimet vermesi, rahmette bulunması demektir; buğzetmesi de cezalandırması, şekâvete uğratması demektir.
Rabbimiz! Hayrını diler, buğzundan rahmetine iltica ederiz!


قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
"Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun rahîm (rahîmun).: De ki: “Eğer siz Allah'ı seviyorsanız, o taktirde bana tâbi olunuz ki Allah da sizi sevsin ve sizin günahlarınızı mağfiret etsin (sevaba çevirsin). Ve Allah "Gafur"dur, "Rahîm"dir.”
(Âl-i İmrân 3/31)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 11 Haz 2016, 16:42 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879
Resim

MuhaMMedî -> İSMâiLiZ
CÂNda CÂNÂNa KuRBÂNız!
->TeSLimiyette ->BİZ BİR-İZ
>ASLen-fASLe-AYN-ı CÂNız!.


ZEVK 7636

İBRaHiMî Hanif DÎNi.. ->TekemmüL-ü TEVHiD TÂCı
MakaM-ı İBRaHiM SALLı.. ->HÂL-i Hazır HÂLin HACı

Şimdi şU ÂN Şe’ÂNuLLAH
ŞâHid-imİZ ReSûLULLAH

İLM-İRÂde-İDRAK-İŞtirak>MuhaMMedî MeŞK Mi’RÂCı!.


11.06.16 16:37
voiciistnbL..smerssitesikozyatağı..



Resim HACC SÛRESİ FâZiLeti:

ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما في قوله تعالى: )وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّه عَلَى حَرْفٍ قَالَ: كَانَ الرَّجُلُ يَقْدُمُ الْمَدِينَةَ فَإنْ وَلَدَتِ امْرَأتُهُ غَُماً وَنُتِجَتْ خَيْلُهُ. قَالَ: هذَا دِينٌ صَالِحٌ. فَإنْ لَمْ تَلِدِ امْرَأتُهُ وَلَمْ تَنْتَجْ خَيْلُهُ قَالَ هذَا دِينُ سُوءٍ(. أخرجه البخارى .

(710)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ), "İnsanlardan bâzısı vardır, Allah'a (dininin) yalnız bir taraf(ın)dan (tutup, şekk ve tereddüd içinde) ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa ona yapışır. Eğer bir fitne isabet ederse yüzü üstü döner. Dünyada da, âhirette de hüsrâna uğramıştır o. Bu ise, apaçık ziyanın ta kendisidir." (Hac, 22/11) âyetinin iniş sebebini açıklamak maksadıyla şöyle buyurdu: "Bazıları vardı, Medine'ye gelir, bakardı; bu gelişiyle hanımı oğlan doğurur, atı da yavrularsa, "Bu din, derdi, sâlih iyi bir dindir." Şâyet hanım oğlan doğurmaz, atı da yavrulamazsa: "Bu din kötüdür" derdi."
(Buharî, Tefsir, Hacc 2.)

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ
Resim---"Ve mine’n- nâsi men ya’budullâhe alâ harf (harfın), fe in asâbehu hayrunıtmeenne bihî, ve in asâbethu fitnetuninkalebe alâ vechihî, hasire’d- dunyâ ve’l- âhırate, zâlike huve’l- husrânu’l- mubîn (mubînu).: [/color[color=#4080BF]]İnsanlardan (öyle) kimseler vardır ki, Allah’a az (gönülsüz) ibadet eder. Ona bir hayır isabet etse onunla tatmin olur. Ve bir fitne isabet etse yüz geri döner. (Onlar), dünyada ve ahirette hüsrandadır.İşte o, apaçık hüsrandır.”
(Hac 22/11)

AÇIKLAMA:

Bu âyet-i kerime maddî menfaat mülâhazasıyla İslâm'a girenlerden bahsetmektedir. Şarihler, hadiste haber verilen durumun daha ziyade bedevîler tarafından ortaya konduğunu belirtirler. Zâten bedevîlerin çoğunluk itibariyle İslâm'ın vermek istediği asıl mesajı anlamaktan uzak kalacağını, inandık deseler bile kalbine gerçek imanın girmeyeceğini, küfre yakın olacağını muhtelif âyetler beyan etmiştir.

وَمِنَ الأَعْرَابِ مَن يَتَّخِذُ مَا يُنفِقُ مَغْرَمًا وَيَتَرَبَّصُ بِكُمُ الدَّوَائِرَ عَلَيْهِمْ دَآئِرَةُ السَّوْءِ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Resim---"Ve minel a'râbi men yettehızu mâ yunfiku magramen ve yeterabbesu bi kumu’d- devâir (devâire), aleyhim dâiratus sev’i, vallâhu semîun alîm (alîmun).: Ve bedevî Araplar’dan, infâk ettiği şeyi zarar kabul eden kimseler vardır. Ve devrin değişmesini, size (başınıza) kötü devirlerin (felâketlerin) gelmesini beklerler. Kötü dönemler (felâketli olaylar) onların üzerine olsun! Ve Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir.”
(Tevbe 9/98)

سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْأَعْرَابِ شَغَلَتْنَا أَمْوَالُنَا وَأَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَا يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ قُلْ فَمَن يَمْلِكُ لَكُم مِّنَ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ نَفْعًا بَلْ كَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا
Resim---"Se yekûlu leke’l- muhallefûne mine’l- a’râbi şegaletnâ emvâlunâ ve ehlûnâ festagfir lenâ, yekûlûne bi elsinetihim mâ leyse fî kulûbihim, kul fe men yemliku lekum minallâhi şey’en in erâde bikum darran ev erâde bikum nef’â (nef’en), bel kânallâhu bi mâ ta’melûne habîrâ (habîran).: Araplardan muhallefunlar (geride kalanlar), sana: “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti. Artık bizim için mağfiret dile.” diyecekler. Onlar, kalplerinde olmayanı dilleri ile söylüyorlar. De ki: “Eğer Allah, size bir zarar veya fayda dilerse, bu taktirde sizin için Allah’tan (gelen) bir şeye kim mani olabilir (fayda veya zararı önleyebilir)? Hayır (öyle değil), Allah yaptığınız şeylerden haberdardır.”
(Feth 48/11)

قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Resim---"Kâleti’l- a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhuli’l- îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â (şey’en), innallâhe gafûrun rahîm (rahîmun).: Bedeviler, dedi ki: "İman ettik." De ki: "Siz iman etmediniz; ancak "İslam (müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir."”

(Hucurât 49/14)

Bu hadisin, başka vecihlerinde Medine'ye gelen bedevîlerin neler arayıp da bulamadıkları daha da sarahate kavuşturulur: "Kişi Medine'ye hicret eder, bakardı; bu gelişiyle vücudça sıhhate kavuşursa..",
"Kişi Medine'ye gelir bolluk, yağmur ve evlâda rastlarsa memnun kalır, itminân bulur ve "Bu dinde hayır buldum", veya "Bu ne iyi din", yahut "Şu dinimiz sâlih bir dindir" derler ve temessük ederlerdi."
"... Kurak, kıtlık, doğumu kesad bir yıla rastlarlarsa, "Bu dinimizde hayır yok" derlerdi."
"...Medine'de başı ağırır veya kadını kız çocuğu doğurur ve de kendisine sadaka gecikecek olursa şeytan ona gelir: "Bu dinden sana vallahi şerden başka bir şey ulaşmadı, bu fitnedir" derdi.
"...Bedevî hastalanır, sadakadan mahrum kalır ve bir ihtiyaca düşecek olursa: "Vallahi bu, aradığım din değil, ben hâlâ bedenen ve hâlen kötüye gitmekteyim" derdi."
Şu halde âyetin iniş sebebiyle ilgili olarak kaydedilen bu farklı rivâyetler bir noktada birleşir: "Bir kısım bedevîler, İslâm dinini, ondan gördükleri menfaatlerle ölçmüşler, nimete mazhar olunca iyi olduğunu, nikmete mâruz kalınca da kötü olduğunu söylemekten çekinmemişlerdir."
Halbuki gerçek iman 708 numaralı hadiste geçtiği üzere, Habbâb İbnu'l-Eret örneğinde olduğu gibi, ateş üzerinde bile yatırılsa sabır ve sebatı gerektirir.


Resim

ـ2ـ وعن عليّ بن أبى طالب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )أنَا أوَّلُ مَنْ يَجْثُو لِلْخُصُومَةِ بَيْنَ يَدِىِ الرَّحْمنِ عزَّ وجلَّ يَوْمَ الْقَيَامَةِ. قَالَ قَيْسُ بنُ عُبَادٍ وَفِيهِمْ نزَلَتْ: هذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا في رَبِّهِمْ؛ وَهُمُ الَّذِينَ بَارَزُوا يَوْمَ
بَدْرٍ: عليٌّ، وَحَمْزةُ، وَعُبَيْدةُ بنُ الحَارثِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُم. وَشَيْبَةُ بنُ رَبِيعَةَ، وعُتْبَة بنُ رَبِعيةَ، وَالْوَلِيدُ ابنُ عُتْبَةَ(. أخرجه البخارى .


(711)- Ali İbnu Ebî Talib (radıyallahu anh) buyurdular ki: "Kıyamet günü, Rahmân'ın önüne, dava açmak üzere ilk diz çökecek olan benim."
Kays İbnu Ubâd der ki: "Onlar hakkında şu âyet indi: "İşte Rabbleri hakkında tartışmaya giren iki taraf; O'nu inkâr edenlere ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarına da kaynar su dökülür de bununla karınlarındakiler ve deriler eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir" (Hacc 19-21). Kays devamla der ki: "Onlar Bedir savaşında karşılıklı mübâreze eden kimselerdir. Bir tarafta, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ubeyde İbnu'l-Hâris (radıyallahu anhüm), karşı tarafta da Şeybe İbnu Rebî'a, Utbe İbnu Rebî'a ve el-Velid İbnu Utbe varlardı."

(Buhârî, Tefsir, Hacc 3, meğâzi 3, 7.)

هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِّن نَّارٍ يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُؤُوسِهِمُ الْحَمِيمُ
Resim---"Hâzâni hasmânihtesamû fî rabbihim fellezîne keferû kuttıat lehum siyâbun min nâr (nârin), yusabbu min fevkı ruûsihumu’l- hamîm (hamîmu).: Bu ikisi (mü’minler ve kâfirler), Rab’leri hakkında mücâdele eden iki hasımdır. O inkâr edenler ki onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir. Onların başlarının üzerinden kaynar su dökülecek.”
(Hacc 22/19)

يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ
Resim---"Yusheru bihî mâ fî butûnihim ve’l- culûd (culûdu).: Onunla, onların karınlarındakiler (iç organları) ve ciltleri (derileri) eritilecek.”
(Hacc 22/20)

وَلَهُم مَّقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ
Resim---"Ve lehum makâmıu min hadîd (hadîdin).: Ve onlar için demirden kamçılar vardır.”
(Hacc 22/21)

AÇIKLAMA:

Rivâyette Hz. Ali, Bedir Savaşı'yla alakalı bir durumu ima etmektedir. Allah'ın huzurunda kâfirlerle hesaplaşmada ilk görünecek olan benim, demekle; "mücâhid olarak ilk ben çıkacağım" demek istemektedir. Çünkü ima etmek istediği vak'a Bedir savaşı sırasında, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in emriyle teke tek mübârezeye çıkanın ilki Hz. Ali (radıyallahu anh)'dir.
Küffâra karşı Bedir'den önce bazı seriyyeler çıkarılmış ve hatta karşılaşma bile olmasına rağmen, ciddi bir Savaş ilk defa Bedir'de olmuş ve burada ilk mübarezeye çıkan ve hasmına galibiyetle neticelendiren Hz. Ali olmuştur.
Ebu Dâvud'un bir rivâyetine göre, Bedir'de iki ordu karşılaşıp harp düzenini alınca Mekkeli küffârdan Utbe İbnu Rebî'a teke tek vuruşmak üzere ileri atılır, onu takiben oğlu Velid İbnu Utbe ile kardeşi Şeybe İbnu Rebi'a meydana çıkarlar. Bunlarla vuruşmak üzere Ensâr'dan bazı gençler ileri atılırlar. Ancak Utbe: "Sizinle vuruşmaya ihtiyacımız yok, biz amcamızın evlâtlarını istiyoruz, onlar karşımıza çıksın!" der. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ey Hamza kalk, Ey Ali kalk, Ey Ubeyde kalk!" diye ismen üç kişiye seslenir. Hamza, Utbe'ye; Ali, Şeybe'ye doğru yürürler...
Rivâyetler kim kiminle karşılaştı meselesinde ihtilâf etse de teferruat burada mühim değil.
İşte Hz. Ali, bu mübârezeyi İslâm'da ilk gerçekleştiren kendisi olduğunu bildirmektedir. Ayrıca rivâyette meâlini tam olarak kaydettiğimiz, "İşte Rabbleri hakkında tartışmaya giren iki taraf..." diye başlayan âyetlerin (Hacc 19-21) bunlar hakkında indiği belirtilmektedir.

Bazı rivâyetler Ehl-i Kitap'la Müslümanlar hakkında indiğini kaydeder.
"Küffârla mü'minler hakkında indiğini" söyleyenler de olmuştur.
Hattâ: "Ba's hususunda mü'minlerle kâfirler arasında cereyan eden münâkaşa" üzerine indiğini söyleyen rivâyet de mevcuttur.
Taberî, söylenen bütün bu sebeplerin temelde mü'minlerle kâfirler arasında cereyan eden hadiseler olması sebebiyle, birine tahsis etmektense, hepsine ta'mim etmenin daha muvafık olacağını belirtir ve "Bu sebeplerden biri için inmiş bile olsa, bu sebebin benzerleri için âm olmasına mâni yoktur" der.


Resim

ـ3ـ وعن ابن الزبير رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: )قال رسولُ اللّه #: إنَّمَا سُمّىَ الْبَيْتَ الْعَتِيقَ ‘نَّهُ لَمْ يَظْهَرْ عَلَيْهِ جَبَّارٌ(. أخرجه الترمذى .

(712)- İbnu'z-Zübeyr (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "(Kâbe'ye) Kur' ân-ı Kerim'de, Beytu'l-Atik denmiş olması (Hacc 29, 33) ona hiç bir cebbârın galebe çalmamış olmasındandır."
(Tirmizî, Tefsir, Hâcc (3169).)

ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ
Resim---"Summe’l- yakdû tefesehum ve’l- yûfû nuzûrahum vel yettavvefû bi’l- beyti’l- atîk (atîkı).: Sonra kirlerini gidersinler (ihrama girsinler). Ve nezirlerini (adaklarını) ifa etsinler (yerine getirsinler). Ve Beyt-i Atik’i (ilk ev Kâbe’yi) tavaf etsinler.”
(Hacc 22/29)

لَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى ثُمَّ مَحِلُّهَا إِلَى الْبَيْتِ الْعَتِيقِ
Resim---"Lekum fîhâ menâfiu ilâ ecelin musemmen summe mahılluhâ ilâ’l- beyti’l- atîk (atîki).: Onda, sizin için belli bir süreye (kesilme zamanına) kadar menfaatler (sütünde, yününde faydalar) vardır. Sonra onun yeri, Beyt-i Atik (Kâbe)’dir.”
(Hacc 22/33)

AÇIKLAMA:

Kur'ân-ı Kerîm'de Kâbe'ye iki ayrı âyette Beytu'l-Atik denmektedir. Lügat olarak atik, kadim (eski), nefis, kıymetli, şerefli demektir. Kâbe-i Şerife'ye bu manaların hepsini izafe ederiz. Eskidir, çünkü bizzat Kur’ÂN-ı Kerim'in ifadesiyle: "Yeryüzünde ibadet için inşa olunan ilk beyt'tir"
(Âl-i İmrân, 96).

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ
Resim---"İnne evvele beytin vudia lin nâsi lellezî bi bekkete mubâreken ve huden li’l- âlemin (âlemîne).: Muhakkak ki, mübarek ve âlemlere hidayet vesilesi olan (beyt), elbetteki insanlar için Bekke'de (Mekke'de) yapılmış olan ilk Beyt'tir.
(Âl-i İmrân 3/96)

Atik, bir de "azad edilmiş" manasına gelir. Nitekim bir rivâyette: "Allah onu cebbarların galebesinden azad etmiştir" buyurulmaktadır.
Cebbâr; zâlim, öfke sebebiyle cana kıyan, öldüren demektir. Şu halde ta bidâyetlerden beri hiçbir devirde kahırla, zorla zâlimler Kâbe üzerinde hâkimiyet kuramamışlardır. Bunun en güzel misâli, Ebrehe ordusunun bozgunudur. Fil sûresinde Ebâbil kuşlarının havadan bıraktıkları küçük parçacıklarla Kâbe'yi istilâya gelen Habeş ordusunun nasıl perişan edildiği anlatılır.
İkrime hazretleri: "Kâbe'ye Beytu'l-Atik denmesinin sebebi, onun, Nuh tufanı sırasında yıkılmaktan azad edilmiş olmasıdır" demiştir.
Şu halde bütün rivâyetler Kâbe'nin eskiliği, şerefi ve korunmuşluğu hususlarında ittifak ederler.


Resim
ـ4ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: )لَمَّا أخْرِجَ النَّبىُّ # مِنْ مَكَّةَ قالَ أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: آذَوْا نَبِيَّهُمْ حَتَّى خَرَجَ لَيَهْلِكُنَّ فأنْزلَ اللّهُ تعالَى: أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتلُونَ بِأنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإنَّ اللّهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ: قالَ أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: لَقَدْ عَلِمْتُ أنَّهُ سَيَكُونُ قتَالٌ(. أخرجه الترمذى والنسائى .

(713)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mekke'den çıkarıldığı zaman Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) şöyle söyledi: "Peygamberlerine eziyet ettiler, o da (dayanamayıp) oradan çıktı. Mutlaka helâk olacaklar." Bunun üzerine şu âyet indi: "Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kâdirdir" (Hacc 39). Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) der ki: "Bu âyet üzerine anladım ki, (müşriklerle) savaş olacak."
(Tirmizî, Tefsir, Hacc, (3170); Nesâî, Cihâd 1, (6, 2)

أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللَّهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ
Resim---"Uzine lillezîne yukâtelûne bi ennehum zulimû, ve innallâhe alâ nasrihim le kadîr (kadîrun).: Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü'minlere, savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir.”
(Hacc 22/39)

AÇIKLAMA:

Daha önce de belirttiğimiz gibi Mekke döneminde Müslümanlara cihad izni verilmemiştir. Müşriklerin her çeşit zulmüne sabretmek veya başka taraflara hicret etmekten başka yol gösterilmemiştir.
İşte bu âyet cihâda izin veren ilk vahiy olmaktadır. Bu sebepledir ki, Hz. Ebû Bekir: "Artık bunda böyle savaşılacağını, savaşa Allah'tan izin çıkmış olduğunu anladım" demektedir. Âyeti o zamanın şartlarında anlarsak ne kadar mühim bir merhaleyi ifade ettiğini kavrarız.
Ve âyete dikkat edilirse mühim bir hususiyet daha var: Savaş izni, bütün mü'minlere değil, Muhâcirleredir; yani "haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselere"dir. Nitekim, daha önce de temas ettik, ilk seriyyelere katılanlar hep Muhacirler olmuştur. Bu hâl Bedir Savaşına kadar devam edecektir. İlk defa Bedir'e Ensâr da katılacaktır. Ama unutmayâlim: "Bedir'e çıkarken Müslümanlar savaşmak için değil, Kureyş ticaret kervanının önünü kesmek için yola çıkmışlardı. Ancak gelişen şartlar karşısında savaşa karar vermek zorunda kalınca, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ensar'ın ileri gelenlerinden, savaşa kendi rızalarıyla iştirakları hususunda söz almıştır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 14 Tem 2016, 22:30 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879
Resim YÂR diYÂRı..


KeLÂMuLLAH ->HAKk’ın SÖZü
ReSÛLULLAH -> SuBHÂN SESi
->Mü’MİN OLMak ->ÖZün ÖZü
->“ALLAH!.” KOKarsa ->NEFeSi!.


ZEVK 7722

MuhaMMedî MüSLiM-Mü’NiN ->TeSLiM OLup-İMÂN EDen
->İSLaH OLup>İFLaH OLup ->ALLAH ve ReSÛLüne TâBi
->SıRR-ı SıRaT-ı MuSTaKîM -->İTâaTLe -->YOLun GiDen
->RABB SÖZÜn ->RaSÛLî SESi ->KiTÂBı >hER ÂN HiTâBi!.

celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem…


14.07.16 22:22
voiciistnbL..dervişalimahllkaragümrük..



قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ
Resim---"Kad efleha’l- mu’minûn (mu’minûne).: Mü’minler felâha ermiştir.”
(Mü’minûn 23/1)



SÖZün ->ÖZü.:

1-) ALLAH'A ve RESÛLÜNE TESLİM OLUN!:
(Ahzâb 33/56) (Âl-i İmrân 3/20)

2-) ALLAH'A ve RESÛLÜNE İMAN EDİN!:
(A'raf 7/158) Nur 24/47, 62; Fetih 48/9, 13; Hucurât 49/15; Hadid 57/7, 19, 21; Mücâdile 58/4; Saff 61/11..

3-) ALLAH'A VE RESÛLÜNE TÂBİ OLUN- istecibü!:
Âl-İ İmrân 3/172; Enfâl 8/24..

4-) ALLAH'A VE RESÛLÜNE İTÂAT EDİN!:
Âl-İ İmrân 3/32, 132; Nisâ 4/13, 59, 69, 80; Mâide 5/92; Enfâl 8/1, 20, 46; Tevbe 9/71; Nûr 24/47, 52, 54; Ahzâb 33/31, 33, 66, 71; Muhammed 47/33; Feth 48/17; Hucûrat 49/14; Mücâdile 58/13; Tegâbûn 64/12

ALLAH'IN RESÛLÜNE İTAAT EDİN!:
Nisâ 4/64; Nûr 24/56..

Kur'ÂN-ı Kerim Âyetlerinde geçmektedirler.



Resim MÜ'MİNÛN SÛRESİ FâZiLeti:


ـ1ـ عن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها أنها قالت: )قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ الَّذِينَ يُوْتُونَ مَا آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ؛ أهُمُ الَّذِينَ يَشْرَبُونَ الْخَمْرَ وَيَسْرِقُونَ؟ قَالَ: َ يَابِنْتَ الصِّدِّيقِ وَلكِنَّهُمْ الَّذِينَ يَصُومُونَ وَيَتَصَدَّقُونَ وَيَخَافُونَ أنْ َ يُقْبَلَ مِنْهُمْ: أولئِكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ في الخَيْراتِ(. أخرجه الترمذى .

1. (714)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sorarak: "Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem , "Rablerine dönecekleri için kalbleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işlerde yarış ederler. O uğurda ileri geçerler" (Mü’minûn 60) âyetinde kastedilenler, şarab içenler, hırsızlık yapanlar mı? dedim. Bana: "Hayır ey Sıddîk'in kızı. Aksine onlar, oruç tutup, sadaka verip, yaptıkları bu hayırların kendilerinden kabul edilmemesinden korkanlardır. (Baksana âyet ne buyuruyor): "İşte onlar iyi işlerde yarış ederler" cevâbını verdi."
(Tirmizî, Tefsir, Mü’minûn (3174)

وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوا وَّقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ
Resim---"Vellezîne yu’tûne mâ âtev ve kulûbuhum veciletun ennehum ilâ rabbihim râciûn (râciûne).: Ve gerçekten Rablerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kalpleri ürpererek verenler;”
(Mü’minûn 23/60)

Resim

2ـ وعن أبى سعيد الخدرى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. في قوله تعالى: )وَهُمْ فِيهَا كَالحُونَ. قال رسولُ اللّه #: تَشْوِيهِ النَّارُ فَتَتَقَلَّصُ شَفَتُهُ الْعُلْيَا حَتَّى تَبْلغَ وَسَطَ رَأسِهِ وَتَسْتَرْخَى السُّفْلَى حَتَّى تَضْربَ سُرَّتَهُ(. أخرجه الترمذى وصححه .

2. (715)- Ebu Saîd el-Hudrî (radıyallahu anh), "Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır" (Mü’minûn 104) âyeti hakkında şu açıklamayı yapar: "Ateş yüzü kızartır ve üst dudak büzülür, öyle ki, başının ortasına kadar çekilir, alt dudak da aşağıya sallanır ve göbeğe kadar düşer."
(Tirmizî, Tefsir, Mü’minûn, (3175)

تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ فِيهَا كَالِحُونَ
Resim---"Telfehu vucûhehumun nâru ve hum fîhâ kâlihûn (kâlihûne).: Ateş, onların yüzlerini yalayarak yakar da onun içinde onlar, (etleri sıyrılmış olarak sırıtan) dişleriyle kalıverirler.”
(Mü’minûn 23/104)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 Eki 2016, 04:28 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10879
Resim

Kur'ÂNı OKUmak YAŞAmak
ÖMRün dOKUmak YAŞAmak
->ŞeHVet ->ŞeHÂdet SINırı
>HAKk’ı kOKUmak YAŞAmak!.


ZEVK 7865

->Bu ÂLEMde ZeVk zİNCİRi ->KüLLî ŞEYy ->ÜREmek İÇin
YOK-ÇOK ARAKESiti ->TEK ->nAKLen ->AKLen>HEPin-HİÇin

SIRLı AYNA NÛR SûResi
->SÎNEde SüRÛR SûResi

SON-UÇ-u ->Şu ÂNda ->OLÂN.. ->SeBeB SORma ->NEden NİÇİn?.


22.10.16 04:23
voiciistnbL..Fatihdervişalimahllsirmzanhacertürkan….



Resim

NÛR SÛRESİ FâZiLeti:

ـ1ـ عن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده قال: )كانَ رَجُلٌ يُقَالُ لَهُ مَرْثَدُ ابنُ أبى مَرْثَدٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. وَكانَ رَجًُ يَحْمِلُ ا‘سْرى مِنْ مَكّةَ حَتَّى يأتِى بِهِمُ الْمَدِينَةَ فَكَانَتْ امْرأةٌ بَغِىٌّ بِمَكّةَ يُقَالُ لَهَا عَنَاقٌ وَكَانَتْ صَدِيقةً لَهُ، وَكانَ وَعدَ رَجًُ مِنْ أسْرى مَكّةَ يَحْمِلُهُ. قالَ: فَجِئْتُ حَتَّى انْتَهَيْتُ إلى ظِلِّ حَائِطٍ مِنْ حَوائِطِ مَكّةَ في لَيْلَةٍ مَقْفِرَةٍ. فَجَاءَتْ عَنَاقٌ فَابْصَرَتْ سَوَادَ ظِلِّى تَحْتَ الحَائِطِ فَلمَّا انْتَهتْ إلىَّ عَرَفَتْنِى فقَالَتْ: مَرْثدٌ؟ قُلتُ: مَرْثدٌ. فقالت: مَرْحَباً وَأهً هَلُمَّ فَبِتْ عِنْدَنَا اللَّيْلَةَ. فقُلْتُ يَا عَنَاقُ: قَدْ حَرَّمَ اللّهُ تعالى الزّنَا. قَالتْ: يَا أهلَ الخِيَامِ هذَا الرَّجُلُ الَّذِى يَحْمِلُ أسْراكُمْ، قالَ: فَتَبِعَنِى ثَمَانِىَةٌ فانْتَهَيْتُ إلى غَارٍ فَجَاءُوا حَتَّى قَامُوا عَلَى رَأسِى وَبَالُوا فَظلَّ بَوْلُهُمْ عَلَى رَأسِى وَأعْمَاهُمُ اللّه تعالى عَنِّى. قَالَ: ثُمَّ رَجَعُوا ورَجَعْتُ إلى صَاحِبِى فَحَمَلْتُهُ حَتَّى قَدِمْتُ الْمَدِينَةَ. فَأتَيْتُ النَّبىَّ # فقُلْتُ: يَارسُولَ اللّهِ أنْكِحُ عُنَاقاً؟ فأمْسَكَ وَلَمْ يَرُدَّ عَلَىَّ شَيئاً حَتَّى نَزلَ: الزَّانِى َ يَنْكِحُ إَّزَانِيَةً أوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيةُ َ يَنْكِحُهَا إَّ زَانٍ أوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذلِكَ عَلَى المُؤمِنِينَ. فَقَالَ رسولُ اللّه #: يَا مَرْثَدُ َ يَنْكِحْهَا(. أخرجه أصحاب السنن .

1. (716)- Amr İbnu Şu'ayb, babası, dedesi tarikiyle rivâyet ediyor: "Kendisine Mersed İbnu Ebî Mersed denen bir zât (radıyallahu anh) vardı. Mekke'den Medine'ye esir taşırdı. Mekke'de Anâk adında fâhişe bir kadın bu adamın dostu idi. Mekkeli esirlerden birine, kendisini götürmeyi vaadetmişti. (Şimdi hikâyesini kendisinden dinleyelim):
Mersed der ki: "Mekke'ye geldim, Mekke'nin duvarlarından birinin gölgesine mehtaplı bir gecede indim. Derken Anâk geldi, duvarın dibindeki gölgemin karaltısını gördü. Yanıma gelince beni tanıdı ve:
"- Mersed'sin değil mi?" dedi. Ben:
"- Evet Mersed'im" dedim.
"- Merhaba, hoş geldin, gel yanımızda geceyi geçir!" dedi. Ben:
"- Hayır, ey Anâk, Allah zinâyı haram etti" dedim. Kadın
:"- Ey çadır ahalisi, bu adam esirlerinizi götürüyor!" diye bağırdı. Kaçtım.
Beni sekiz kişi takip etti. Handeme Dağı'nın yolunu tuttum, bir mağaraya girdim. Takipçiler arkamdan gelip mağaranın ağzını tuttular. Tepemden üzerime bevlettiler. Sidikleri başıma isâbet etti. Ancak Allah, onların beni görmelerine mani oldu. Sonra dönüp gittiler.
Ben de arkadaşımın yanına döndüm. Onu sırtlandım. Ağır birisiydi. Mekke'nin dışındaki İzhir denen mevkiye geldim. Orada demir bukağılarını çözdüm. Onu sırtımda taşıyordum. Beni çok yormuştu. Nihâyet Medine'ye geldim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzuruna çıktım:
"- Ey Allah'ın Reshulü, Anâk'la evleneyim mi?" dedim.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) cevap vermedi. Sonra şu âyet indi:


الزَّانِي لَا يَنكِحُ إلَّا زَانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لَا يَنكِحُهَا إِلَّا زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذَلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ
"Ez zânî lâ yenkihu illâ zâniyeten ev muşriketen vez zâniyetu lâ yenkihuhâ illâ zânin ev muşrikun, ve hurrime zâlike alâ’l- mu’minîn (mu’minîne).: Zâni (zinâ yapan erkek), zâniyeden (zinâ yapan kadından) veya müşrik olan kadından başkasını nikâhlayamaz. Ve zâniyeyi de, zâni veya müşrik olan erkekten başkası nikâhlayamaz. Ve bu, mü’minlere haram kılınmıştır.

(Nûr 24/3)

Bu vahiy üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana:
"- Ey Mersed, zinâ eden erkek ancak zinâ eden veya putperest bir kadınla evlenebilir. Zinâ eden kadınla da ancak zinâ eden veya putperest olan bir erkek evlenebilir, onunla evlenme!" dedi.

(Tirmizî, Tefsir, Nur, (3176); Ebu Davud, Nikâh 5, (2051); Nesâî, Nikâh 12, (6, 66).)

AÇIKLAMA:

Yukarıdaki rivâyette, mü'min erkeklere zâniye kadınla evlenmesinin haram kılındığı görülmektedir. Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), fahişeliği ile tanınan Anâk'la evlenme arzusunu ifade eden Mersed (radıyallahu anh)'e önce cevap vermemiş ise de, mesele üzerine gelen vahiyden sonra çağırıp, âyeti okuduktan sonra, "Onunla evlenme" demiştir.
Âyet-i kerimenin iniş sebebi, bu rivâyete göre Mersed (radıyallahu anh)'in fâhişe Anâk'la evlenme arzusudur.
Başka sebepler de rivâyetlerde gelmiştir. Bunlardan, Ebu Bekr İbnu'l-Arabî'nin kaydettiği birine göre, Ashâb-ı Suffe ile ilgili olarak inmiştir.
"Suffe ashâbı: Muhacir, Medine'de evi ve yakını olmayan kimselerdi. Mescid-i Nebevi'nin suffe kısmında barınıyorlardı. Bunlar dört yüz kişiydiler, gündüzleri rızıklarını ararlar, geceleri suff'ya sığınırlardı. Medine'de, fücurlarını alenî işleyen fahişe kadınlar vardı. Giyecek ve yiyecek yönüyle bolluk içindeydiler. Ehl-i Suffe bunlarla evlenip, meskenlerine sığınıp, giyecek ve yiyeceklerinden istifade etmek istediler. Bunun üzerine mezkûr âyetler indi."
Bu âyetten çıkarılan hükme gelince, bu hususta çok farklı görüşler ileri sürülmüştür. Görüşlerin farklı oluşuna, âyetin iniş sebebiyle ilgili ihtilâflar müessir olduğu gibi, âyetin emir değil, hikâye tarzında gelmiş olması da müessir olmuştur.
"Zâni, bir zâniye veya müşrikeden başkasını nikah etmez; zâniye, onu da bir zâni veya müşrikten başkası nikâh etmez. Mü'minlere ise bu haram kılındı" buyurulmaktadır. Haberle emir sâbit olmayacağı görüşü mevcuttur.
Ulemânın ihtilâfına, bu mevzu üzerine başka âyetlerin gelmiş olması da müessir olmuştur. Zira sonradan gelen vahiylerin, bu âyeti neshettiğini söyleyenler de olmuştur. Bu vahiylerden biri Nûr sûresinin 32. âyetidir: "İçinizden bekârları ve kölelerinizden, cariyelerinizden sâlih (mü'min) olanları evlendirin." Diğer bir âyet Nisa sûresinin 3. âyetidir: "...Sizin için helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâh edin..."
Ulemânın dayandıkları delillere inmeden, ileri sürdükleri görüşleri şöyle özetleyebiliriz:
1- Bazı âlimler: "Bu âyetten asıl maksad nikâhın hükmünü beyân değil, zinânın şenaetini, kötülüğünü beyandır" demiştir.
2- Bazıları, bu âyete dayanarak: "Bir erkek bir kadınla zinâ edecek olsa, bunlar evlenemezler, âyet haram kılmıştır" demiştir. Bu görüşe göre, nikâhsız berâberlik başlatanlar evlenecek olsalar ebediyen zinâ hayatı yaşamış olurlar. Hz. Aişe İbnu Mes'ud, Berâ İbnu Azib'in bu görüşte olduğu belirtilir.
3- Hasan Basrî: "Âyette gelen hurmet, had cezası yiyen zâni ve zâniye hakkındadır, onlarla evlenmek iffet sahiplerine haramdır" der.
4- Bu haram âyeti Medine'de İslâm'ın bidâyetinde geldiği ve sonradan neshedildiği kanaatindedir. Said İbnu Müseyyeb bu kanaati beyân etmiştir. Bu âyeti nesheddiği söylenen âyetleri yukarıda kaydettik.
5- Bazılarınca bu âyet, Medine'de fuhuşhane çalıştıran kadınlardan bazılarının, Müslüman olan fakirlere evlilik teklifi yapmaları üzerine inmiştir. Ashab-ı Suffe'den bazılarının da buna meylettiklerine dair rivâyeti kaydetmiştik. "Âyet-i kerime bu durumu yasaklamak için inmiştir" denmiştir. Abdullah İbnu Ömer, İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ), Said İbnu Cübeyr, Mücâhid, Said İbnu Müseyyeb'den gelen rivâyetler böyle demektedir.
6-Müfessirler çoğunluk itibariyle, "Bu âyetin asıl maksadı, mü'minleri (kadın olsun erkek olsun) zinâ etmiş kimselerle evlenmekten zecr ve tahzir etmek, uzaklaştırmak içindir" demişlerdir.


NETİCE:

Âyetle ilgili yukarıdaki farklı görüşler zâni ve zâniyenin durumuna göre üç ayrı hükme götürmüştür.
1- Müşrikler: Kadın veya erkek inanan bir kimse, müşrik ile evlenemez. Evlenecek olsa yapılan nikâh, meşru nikâh değildir, bu evlilik hayatı müebbeten zinâdır, kesinlikle haramdır.
2- Zinâyı helal addeden veya mühimsemeyen zâni ve zâniyeler: Bunlar müşrik hükmündedir, bunlarla evlenmek kesinlikle haramdır. Bunların durumu, yukarıda temas ettiğimiz, sadedinde olduğumuz âyet-i kerimenin haklarında inmiş olduğu belirtilen Medine'nin kerhane çalıştıran fahişeleri gibidir. Âyet-i kerimede Rabb Teâla bunları müşriklerle bir tutmuştur. Bunlarla yapılacak nikâh meşru nikâh değildir, evlilik müebbet zinâdır.
Şu halde âyet-i kerime belirttiğimiz bu iki zümre (1- Müşrikler; 2- Zinâyı helal addedenler) ile evlenmenin haram olduğu hususunda nassdır, muhkemdir.
3- Zinâyı helâl addetmeyenlerin nikahı: Zinâyı helal addetmek gibi küfre delil olacak bir tavrı görülmeyen zâni veya zâniye ile evlenmek meselesine cevaz verilmiştir. Bunlarla evlenmek tahrimen mekruh olmakla berâber, yapılan nikah meşrudur, bâtıl değildir.
Âlimler bu âyet-i kerimenin bu grup zânilere teşmilinde şüphe görmüşlerdir. Aradaki ihtilâf ve ictihad farklılıkları da bu kısma râcidir. Yukarıda belirtildiği üzere sadece Hz. Aişe, İbnu Mes'ud ve Bera İbnu Azib (radıyallahu anhümâ) bu kısmı da diğer ikiye ilhak edip hepsini bir mütâlaa etmişlerdir.
Meşru nikah olmaksızın birleşip sonradan evlenmek isteyenleri, ulemâ büyük ekseriyeti ile, bu gruba dâhil ederek, evlenmelerine fetva vermişlerdir. İbnu Abbâs (radıyallahu anh) böyleleri hakkında: اوله سفاح وآخره نكاح "Başlangıcı zinâ, sonu nikâh" buyurmuştur. İbnu Ömer (radıyallahu anh) bu meselede İbnu Abbas gibi düşünmüş ve: "Bu önce çalıp, sonra çaldığı şeyi satın alan kimseye benzer" demiştir.
Ebu Hanife ve Şâfii hazretlerine göre, istibra gerekmez, zira önceki suyun hurmeti (hukukî, şer'î değeri) yoktur. İmam Mâlik'e göre ise, önceki suyun hurmeti olmasa da nikâh suyunun hurmeti vardır, bunun hurmeti sebebiyle zinâ suyunun üzerine dökülüp helâl olan, harama karıştırılmamalı, izzet suyu, zillet suyuna mezcedilmemeli. Bunun tahakkuku için istibra (yani iddet denen bekleme müddeti geçtikten sonra nikâhın yapılması) şarttır.
Zaniye: Son olarak şunu belirtelim ki, âyette nikâhı yasaklanan zâniye, zinâ fazihasını âmden, rıza ile işleyendir, rızasının hilâfına zorla tecavüze mâruz kalan, zâniye sayılmaz. Bu sebeple âlimler zâniye ile mezniyeyi ayırmışlardır.
Mezniye, kendisiyle zinâ yapılan kadın demektir. Her mezniye, zâniye sayılmaz. İkrah ile, zorla zinâya icbar edilen mezniyedir ama zâniye değildir. Zaniye, zinâ fiiline rıza ile iştirak ettiği için fâildir, mezniye ise, rızası olmadığı için fâil değil, mef'uldür. Şu halde, âyet-i kerimede gelen hüküm, zinânın sübutu için şeriatın derpiş ettiği şartlar tahakkuk eden, fiillerine zinâ hükmü lâhık olan zâni ve zâniye ile alâkalıdır. Zinânın sübutunda en az dört erkeğin şehadeti şart olduğu gibi, zâninin İslâm, akıl, büluğ, hürriyet, evlenmişlik gibi vasıfları taşıması da şarttır.



Resim

ـ2ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. )أنَّ هَِلَ بن أميَّةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَذَفَ امْرَأَتَهُ عِنْدَ النَّبىِّ #
بِشَريكِ بن سَحْمَاءَ. فَقَالَ النَّبِىُّ #: الْبَيِّنَةُ أوْ حَدٌّ في ظِهْرِكَ. فقَالَ: يَا رَسُولَ اللّهِ إذَا رَأى أحَدْنَا عَلى امْرَأتِهِ رَجًُ يَنْطِلقُ يَلْتَمِسُ الْبَيَنَةَ؟ فَجَعَلَ النَّبىُّ # يقولُ: الْبَيِّنَةُ أوْ حَدٌّ في ظَهْركَ. فقال: وَالَّذِى بَعَثَكَ بِالْحَقِّ إنِّى لصَادِقٌ وَلْيَنْزِلَنَّ اللّهُ تعالى مَا يُبْرِئُ ظَهْرِى مِنَ الحَدِّ. فنزلَ جِبْرِيلُ عليهِ السَّمُ وَأنْزلَ علَيْهِ: وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أزْوَاجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَدَاءُ إَّ أنْفُسُهُمْ حَتَّى بَلَغَ إنْ كَانَ مِنَ الصَّادِقِينَ. فَانْصَرَفَ النَّبىُّ #، فأرْسَلَ إلَيْهمَا فَجَاءَ هِلٌ فَشَهِدَ وَالنَّبِىُّ # يَقُولُ: اللّهُ يَعْلَمُ أنَّ أحدَكُمَا كاذِبٌ فَهَلْ مِنْكُمَا تَائِبٌ؟ ثُمَّ قَامَتْ فَشَهِدَتْ. فلمَّا كَانَتْ عِنْدَ الخَامِسَةِ وَقَفُوهَا وَقَالُوا لَهَا إنَّهَا مُوجِبَةٌ. قَالَ ابنُ عَبَّاسٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. فَتَلَكِّأتْ ونَكَّصَتْ حَتَّى ظَنَنَّا أنَّهاَ تَرْجِعُ. ثُُمَّ قالتْ: وَاللّهِ َ أفْضَحُ قَوْمِى سَائِرَ الْيَوْمِ، فَمَضَتْ، فَقَالَ النَّبِىُّ # أبْصِرُوهَا فإنْ جَاءَتْ بِهِ أكْحَلَ الْعَيْنَيْنِ سَابِغَ ا‘لْيَتَيْنِ خَدَلَّجَ السَّاقيْنِ فَهُوَ لَشَرِيكَ ابن سَحْمَاءَ، فَجَاءَتْ بِهِ كَذلِكَ. فقَالَ النبىُّ #: لَوَْ مَا مَضَى مِنْ كِتَابِ اللّهِ تَعالَى لَكَانَ لى وَلَها شَانٌ(. أخرجه البخارى وأبو داود والترمذى .


2. (717)- İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hilal İbnu Ümeyye (radıyallahu anh) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında, hanımının Şerik İbnu Sahmâ ile zinâ yaptığını söyledi.Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ya delil getirirsin veya sırtına hadd tatbik edilir"dedi.
Hilâl: "Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem! Birimiz, hanımı üzerinde bir adam görse, koşup delil mi arayacak?" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) önceki sözünü tekrar ediyordu: "Ya delil getirirsin ya da sırtına had uygulanır." Bunun üzerine Hilâl:
"Seni hak üzerine gönderen Zât'a kasem olsun doğruyu söylüyorum. Mutlaka Allah sırtımı hadden kurtaracak bir vahiy gönderecektir" dedi. Cibril (aleyhisselam) indi ve şu vahyi indirdi:

"Karılarına zinâ isnad edip de kendilerinden başka şâhidleri olmayanların şâhidliği, kendisinin doğru sözlülerden olduğuna Allah'ı dört defa şâhid tutmasıyla olur. Beşincisinde eğer yalancılardan ise Allah'ın lânetinin kendisine olmasını diler"

وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْوَاجَهُمْ وَلَمْ يَكُن لَّهُمْ شُهَدَاء إِلَّا أَنفُسُهُمْ فَشَهَادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ
"Vellezîne yermûne ezvâcehum ve lem yekun lehum şuhedâu illâ enfusuhum fe şehâdetu ehadihim erbaû şehâdâtin billâhi innehû le mines sâdıkîn (sâdıkîne).: Ve zevcelerine (eşlerine) zina (iftirası) atanlar, kendilerinden başka şahitleri yoksa o zaman onların herbirinin şahitliği; kendisinin, muhakkak sadıklardan (doğru söyleyenlerden) olduğuna dair, dört defa Allah’a şahitlik (yemin) etmesidir.”
(Nûr 24/6)

وَالْخَامِسَةُ أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِن كَانَ مِنَ الْكَاذِبِينَ وَيَدْرَأُ
"Vel hâmisetu enne la’netallâhi aleyhi in kâne minel kâzibîn (kâzibîne).: Ve (yeminin) beşincisi, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasıdır.”
(Nûr 24/7)

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) oradan ayrıldı. Onlara adam gönderdi. Hilâl geldi (lânet okuyarak) şehâdette bulundu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Allah biliyor ki, ikinizden biriniz yalancısınız, tevbekâr olanınız var mı?" dedi.
Sonra kadın kalktı, o da şehâdetde bulundu. Kadın beşinci şehâdette iken kadını durdurdular ve: "Beşinci şehâdet, (yalancı olduğun takdirde) şiddetli azab gerektirir" dediler.
İbnu Abbâs der ki: “Bunun üzerine kadın durakladı ve sükut etti. Öyle ki, yeminden rücû edeceğini sandık.
Sonra: "Hayır, vallahi kavmimi bundan böyle mahçup hâle düşürmeyeceğim" dedi ve yeminini tamamladı.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "İyi bakın, eğer bu kadın gözleri sürmeli, kabaları iri, bacakları kalın bir çocuk doğurursa bilin ki bu çocuk Şerik İbnu Sahmâ'dandır" buyurdu. Gerçekten de bu evsafta bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
"Eğer, Allah'ın Kitabı'nda kadının yemini ile haddin düşeceği hususunda hüküm gelmemiş olsaydı, (çocuktaki bu benzerlikten hareketle kadının zâniliğine hükmederdim ve) onun benden göreceği vardı." Buyurdu.

(Buhârî, Tefsir, Nur 3, Şehâdât 21, Talâk 28; Ebu Dâvud, Talâk 27, (2254); Tirmizî, Tefsir, Nur, (3178).)

AÇIKLAMA:

Bu hadis, İslâm'ın mühim bir müessesesine açıklık getirmektedir.
Lian, karı veya kocanın mukabil tarafı zinâ ile ithamı sonunda başvurulan bir lânetleşmedir. İddiada bulunan taraf, sözünde sadık olduğunu, öbür taraf da suçsuz olduğunu dört defa yeminle te'yidden sonra beşinci defada yalancı olduğu takdirde "Allah'ın lâneti'nin üzerine olmasını" ifâde eder.
Lian, kazifte bulunan tarafı hadd-i kazif'ten, öbür tarafı da hadd-i zinâ'dan kurtarır ve kesinlikle boşanma hâsıl olur.
Şâfî hazretleri, lianın sıhhati için üçüncü şahsın ismen zikredilmesini şart koşar. İsmen zikredilmediği takdirde kazifte (zinâ iftirasında) bulunanın hadde mâruz kalacağını söyler.
Bu hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Delil getir, aksi takdirde sırtına hadd vurulur" sözü, kaziften sonra delil getirmeyen ve lânetleşmeye de yanaşmayan kişinin hadde tâbi tutulacağını ifade eder.
Yine hadiste geçen "İkinizden biri yalancıdır, tevbe edin" ifadesi her iki tarafın getireceği beyyine (şahitler) birbirlerini cerh ederse davanın düşeceğine delâlet eder. Çünkü deliller birbirini hükümsüz bırakmıştır.
Hadiste görülen mühim bir husus da, imamın zâhire göre hükmetmesi, kanaatine yer vermemesi gereğidir. Çünkü Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Allah'ın kitabında kadının yemini ile haddin düşeceği hususunda hüküm gelmemiş olsaydı, onun benden göreceği vardı" buyurmuştur.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 23 Şub 2017, 10:44 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 03:00
Mesajlar: 872
Resim

ـ3ـ وعن الزهرى عن عروة وغيره عن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: )كَانَ رسولُ اللّه # إذَا أرَادَ سَفَراً أقْرَعَ بَيْنَ نِسَائِهِ أيَّتُهُنَّ خَرَجَ سَهْمُهَا خَرَجَ بِهَا مَعَهُ، وَإنَّهُ أقْرَعَ بَيْنَنَا في غَزَاةٍ فَخَرَجَ سَهْمِى فَخَرَجْتُ مَعَهُ بَعْدَمَا أنْزِلَ الحِجَابُ، وَأنَا أحْمَلُ في هَوْدَجٍ وانْزَلُ فِيهِ، فَسِرْنَا حَتَّى إذَا فَرَغَ رَسولُ اللّه # مِنْ غَزْوَتِهِ تِلْكَ وَقَفَلَ وَدَنَوْنَا مِنَ الْمَدِينَةِ آذَنَ لَيْلَةً بِالرَّحِيلِ، فَقُمْتُ حِينَ آذَنُوا بِالرَّحِيلِ حَتَّى جَاوَزْتُ الْجَيْشَ، فَلَمَّا قَضَيْتُ مِنْ شَأنِى أقْبَلْتُ إلى الرَّحْلِ فَلمَسْتُ صَدْرِِى فإذَا عِقْدٌ لِى مِنْ جَزْعِ أظْفَارٍ قَدِ انْقَطَعَ فَرَجَعْتُ فَالْتَمَسْتُهُ فَحَبَسَنِى ابْتِغَاؤُهُ، وَأقْبَلَ الرَّهْطُ الَّذِينَ كانُوا يُرَحِّلُونَنِى فاحْتَمَلُوا هَوْدَجِى فَرَحَّلُوهُ عَلَى بَعِيرى وَهُمْ يَحْسَبُونَ أنِّى فِيهِ، وَكانَ النِّسَاءُ إذْ ذَاكَ خِفَافاً لَمْ يُثْقِلْهُنَّ اللَّحْمُ، وَإنَّمَا نأكُلُ الْعُلْقَةَ مِنَ الطَّعَامِ، فَلَمْ يَسْتَنْكِرِ الْقَوْمُ حِينَ
رَفَعُوهُ خِفَّةَ الْهَوْدَجِ فَحَمَلُوهُ، وَكُنْتُ جَارِيَةً حَدِيثَةَ السِّنِّ، فَبَعَثُوا الجَمَلَ وَسَارُوا فَوَجَدْتُ عِقْدِى بَعْدَ مَا اسْتَمَرَّ الجَيْشُ فَجِئْتُ مَنْزِلَهُمْ وَلَيْسَ فِيهِ أحَدٌ مِنْهُمْ فَتَيَمَّمْتُ مَنْزِلِى الَّذِى كُنْتُ فِيهِ وَظَنَنْتُ أنَّهُمْ سَيَفْقِدُونَنِى فَيَرْجِعُونَ إلىَّ. فَبيْنمَا أنَا جَالِسَةٌ غَلَبَتْنِى عَيْنَاى فَنِمْتُ، وَكانَ صَفْوانُ بنُ الْمُعَطَّلَ السُّلَمىُّ ثُمَّ الذَّكْوَانِىُّ قَدْ عَرَّسَ وَرَاءَ الْجَيْشِ فأدْلَجَ فأصْبَحَ عِنْدَ مَنْزِلِى فَرَأى سَوَادَ إنْسَانٍ نَائمٍ فَاتَانى فَعَرَفنِى حِينَ رَآنِى، وَكَانَ يَرَانِى قبْلَ الْحِجَابِ، فَاسْتَيْقَظْتُ بِاسْتِرْجَاعِهِ حِينَ عَرَفَنِى فَخَمَّرْتُ وَجْهِى بِجِلْبَابِى وَواللّهِ مَا يكلِّمُنِى بِكَلمةٍ وََ سَمِعْتُ مِنْهُ كَلمةً غَيْرَ اسْتِرْجِاعِهِ، وَهَوَى حَتَّى أنَاخَ رَاحِلَتَهُ فَوَطئَ عَلَى يَدَيْهَا فَرَكِبْتُهَا، فانْطَلَقَ يَقُودُ بِىَ الرَّاحِلَةَ حَتَّى أتَيْنَا الجَيْشَ بَعْدَ مَانَزَلُوا مُعَرِّسِينَ، قالتْ فَهَلَكَ في شأنِى مَنْ هَلَكَ، وَكَانَ الَّذِى تَوَلّى كِبْرَ ا“فْكِ عَبداللّهِ بنَ أبىِّ ابنَ سُلولَ، فَقَدِمْنَا الْمَدِينَة فاشْتَكَيْتُ بِهَا شَهْراً، وَالنَّاسُ يُفِيضُونَ في قَوْلِ أصْحَابِ ا“فْكِ وََ أشْعُرُ، وَهُوَ يُرِيبُنِى في وَجَعِى أنِّى َ أرَى مِنَ النبىِّ # اللُّطْفَ الَّذِى كُنتُ أرَى مِنْهُ حِينَ أشْتَكِى، إنَّمَا يَدْخُلُ فَيُسَلِّمُ ثُمَّ يقُولُ كَيْفَ تِيكُمْ؟ ثُمَّ يَنْصَرِفُ، فذلِكَ الَّذِي يُريبُنِى مِنْهُ وََ أشْعُرُ بِالشَّرِّ حَتَّى نَقِهْتُ، فَخَرَجْتُ أنَا وَأمُّ مِسْطَحٍ قِبَلَ المَنَاصِعَ وَهُوَ مُتَبَرَّزُنَا، وَكُنَّا َ نَخْرُجُ إَّ لَيًْ إلى لَيْلٍ، وَذلِكَ قَبْلَ أنْ نَتَّخِذَ الْكُنُفَ، وَأمْرُنَا أمْرُ الْعَرَبِ ا‘وَلِ في التَّبَرُّزِ قِبَلَ الْغَائِطِ، فأقْبَلتُ أنَا وَأمَّ مِسْطَحٍ، وَهىَ ابْنةُ أبى رُهْمِ بنِ المُطّلِب بن عبْدِ مَنَافٍ. وَأمُّهَا بِنتُ صَخْر بن عَامِر خَالةُ أبى بَكْرِ الصِّدِّيق رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. وَابنُهَا مِسْطَحُ بنُ أثَاثةَ ابن عُبَاد بن المُطلبِ، حِينَ فَرَغْنَا مِنْ شَأنِنَا نَمْشِى. فَعَثَرَتْ أُمُّ مسْطحٍ في مرْطَهَا فَقَالَتْ: تَعِسَ مِسْطحٌ. فقُلتُ لَهَا: بِئْسَمَا قُلتِ؛ أتَسُبِّىنَ رَجًُ شَهِدَ بَدْراً؟
فقَالَتْ: يَا هَنْتَاهُ ألَمْ تَسْمَعِى مَا قَالَ؟ فقُلْتُ وَمَا قَالَ؟ فَأخْبَرتنِى بَقَوْلِ أهْلِ ا“فْكِ فازْدَدْتُ مَرَضاً إلى مَرَضى. فلمَّا رََجَعْتُ إلى بَيْتِى دَخَلَ رسولُ اللّه # فقَالَ: كَيْفَ تِيكُمْ؟ فقُلْتُ ائْذَنْ لِى أنْ آتِىَ أبَوَىَّ، وَأنَا حِينَئِذٍ أرِيدُ أنْ أسْتَيْقَنَ الخَبَرَ مِنْ قِبَلِهِمَا، فأذِنَ لِي فأتَيْتُ أبَوَىَّ. فقُلتُ ‘مِّى: يَا أمَّتَاهُ مَاذَا يَتَحدَّثُ النَّاسُ بِهِ؟ فقَالَتْ: يا بُنَيَّةُ هَوِّنِى عَلَى نَفْسِكِ الشَأْنَ، فَوَاللّهِ لَقَلّمَا كَانَتِ امَرَأةٌ قطُّ وَضِيئةٌ عِنْدَ رَجُلٍ يُحِبُّهَا وَلَهَا ضَرائِرُ إَّ أكْثَرْنَ عَلَيْهَا، فقُلْتُ سُبْحَانَ اللّهِ! وَلَقَدْ تَحَدَّثَ النَّاسُ بِهذَا؟ قَالَتْ: فَبَكَيْتُ تِلْكَ اللَّيْلَةَ حَتَّى أصْبَحْتُ َ يَرْقأُ لِى دمْعٌ وََ أكْتَحلُ بِنَومٍ. ثُمَّ أصْبَحْتُ أبْكِى، فَدَعَا رسولُ اللّه # عَلَىَّ ابن أبى طَالبٍ وأسَامَةَ ابنَ زَيْدٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما حِينَ استَلْبَثَ الْوَحْى يَسْتَشِيرُهُمَا في فِرَاقِ أهْلِهِ. قَالَتْ: فَأمَّا أسَامَةُ فَأشَارَ عَلَيْهِ بِمَا يَعْلَمُ مِنْ بَرَاءَةِ أهْلِهِ بالَّذِى يَعْلمُ في نَفْسِهِ مِنْ الْوُدِّ لَهُمْ. فقَالَ أسَامةُ: هُمْ أهْلُكَ يَا رَسُولَ اللّهِ وََ نَعْلَمُ وَاللّهِ إَّ خَيْراً. وَأمَّا عَلَىٌّ ابنُ أبى طالِبٍ فقَالَ: يَارَسُولَ اللّهِ لَمْ يُضَيِّقِ اللّهُ عَلَيْكَ، وَالنِّسَاءُ سِوَاهَا كَثِيرٌَ، وَسَلِ الجَارِيةَ تُخْبِرْكَ. قَالَتْ: فَدَعَا رسولُ اللّه # بَريرةَ فقَالَ لَها: أىْ بَرِيرَةُ: هَلْ رَأيْتِ فِيهَا شَيئاً يُرِيبُكِ؟ فقَالَتْ َ؛ وَالَّذِى بَعَثَكَ بِالْحَقِّ نَبِيّاً إنْ رَأيْتُ مِنْهَا أمْراً أغْمِصُهُ عَلَيْهَا أكْثَرَ مِنْ أنَّهَا جَارِيَةٌ حَدِيثَةُ السِّنِّ تَنَامُ عَنْ عَجِينِ أهْلِهَا فَتأتِى الدَّاجِنُ فَتَأكُلُهُ قالتْ: فقَامَ رسولُ اللّهِ #
مِنْ يَوْمِهِ وَاسْتَعْذَرَ مِنْ عَبدِاللّهِ بن أبَىٍّ ابن سَلُولَ. فقَالَ وَهُوَ علَى الْمِنْبَرِ: مَنْ يَعْذُرُنِى مِنْ رَجُل بَلَغَنِى أذَاهُ في أهْلِى؟ فَوَاللّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَى أهْلِى إَّ خَيْراً، وَلَقَدْ ذَكَرُوا رَجًُ مَا عَلِمْتُ عَلَيْهِ إَّ خَيْراً، وَمَا كَانَ يَدْخُلُ عَلَى أهْلِى إَّ مَعِى. قالتْ: فَقَامَ سَعْدُ بنُ مُعاذٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ فقَالَ: يَارسُولَ اللّهِ؛ أنَا وَاللّهِ أعْذُرُكَ مِنْهُ! إنْ كَانَ مِنَ ا‘وْسِ ضَرَبْنَا عُنُقَهُ، وَإنْ كانَ مِنْ إخْوَانِنَا مِنَ الخَزْرَجِ أمَرْتَنَا فَفَعَلْنَا فِيهِ أمْرَكَ. فقَامَ سعدُ بنُ عُبَادَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ، وَهُوَ سَيِْدُ الْخَزْرَجِ، وَكانَ رَجًُ صَالِحاً وََلكِنْ أخَذَتْهُ الحَميَّةُ. فقَالَ لسعدِ بن مُعَاذٍ: كَذَبْتَ لَعَمرُ اللّهِ َ تَقْتُلُهُ وََ تَقْدِرُ عَلَى ذلِكَ، فقَامَ أسَيْدُ بنُ حُضَيْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ، وَهُوَ ابنُ عَم سعدِ بنُ مُعاذٍ فقَامَ لسعْدِ بن عُبَادَةَ كَذَبْتَ لَعمْرُ اللّهِ لَنَقْتُلَنَّهُ فإنَّكَ مُنافقٌ، تَُجَادِلُ عَنْ المُنَافقينَ. فَثارَ الحَيَّانِ ا‘وْسُ وَالخَزْرَجُ حَتَّى هَمُوا أنْ يَقْتَتلُوا ورَسولُ اللّهِ # عَلَى الْمِنْبِرِ فَلَمْ يَزَلْ يُخفِّضُهُمْ حَتَّى سَكَتُوا وَنَزَلَ، وَبَكَيْتُ يَوْمِى ذلكَ َ يَرْقأ لِى دَمْعٌ وََ أكْتَحِلُ بِنَوْمٍ ثُمَّ بََكَيْتُ لَيْلَتِى الْمُقْبِلَةَ َ يَرْقأ لِى دَمْعٌ وََ أكْتَحِلُ بِنَوْمٍ فأصْبَحَ أبَوَاى عِنْدِى وَقَدْ بَكَيْتُ لَيْلَتَيْنِ وَيَوْماً حَتَّى أظُنَّ أنَّ الْبُكَاءَ فَالِقٌ كَبِدِى. فَبَيْنَمَا هُمَا جَالِسَانِ عنْدِى وَأنَا أبْكِى إذْ اسْتَأذَنَت امْرَأةٌٌ مِنَ ا‘نْصَارِ فأذِنْتُ لَهَا فَجَلَسَتْ تَبْكِى مَعِى. فَبَيْنَمَا نَحْنُ كَذلِكَ: إذْ دَخلَ عَلَينَا رسولُ اللّه # ثُمَّ جَلَسَ، ولَمْ يَجْلِسْ عِنْدِى مِنْ يَوْمِ قِيلَ فِىَّ مَا قِيلَ قَبْلَهَا، وَقَدْ مكثَ شَهْراً َ يُوحَى إلَيْهِ في شأنِى بِشَئٍ فَتَشَهَّد حِينَ جَلَسَ. ثُمَّ قالَ: أمَّا بَعْدَ فإنَّهُ بَلَغَنِى عَنْكِ كَذَا وَكَذَا. فإنْ كُنْتِ بَريئةً
فَسَيُبرِّئُكِ اللّهُ تعالى، وَإنْ كُنْتِ ألْمَمْتِ بذنْبٍ فاسْتَغْفِرِى اللّه تعالى وتُوبِى إلَيْهِ، فإنَّ الْعَبْدَ إذَا اعْتََرَفَ بِذَنْبِهِ ثُمَّ تَابَ تَابَ اللّهُ تعالى عَلَيْهِ، فَلَمَّا قَضَى رسولُ اللّه # مَقَالَتَهُ قَلَصَ دَمْعِى حَتَّى مَا أحِسُّ مِنْهُ بِقَطْرَةٍ. فقُلتُ ‘بِى أجبْ رسولَ اللّه # فِيمَا قَالَ: قالَ واللّهِ مَا أدْرِى مَا أقُولُ لِرَسُولِ اللّهِ # فقُلتُ ‘مِّى أجِيبِى رسولَ اللّه # عَنِّى فيما قَالَ. قالتْ وَاللّهِ مَا أدْرِى ما أقُولُ لرسولِ اللّهِ # قالتْ: وَأنَا جَارِيةٌ حَدِيثَةُ السِّنِّ َ أقْرأُ كَثيراً مِنَ الْقُرآنِ فقُلتُ: إنِّى وَاللّهِ أعْلَمُ أنَّكُمْ سَمِعْتُمْ حَدِيثاً تَحدَّثَ النَّاسُ بِهِ واسْتَقَرَّ في نُفُوسكُمْ وصَدَّقْتُمْ بِهِ. فَلَئِنْ قُلْتُ لَكُمْ إنِّى بَرِيئَةٌ َ تُصَدِّقُونَنِى بِذلِكَ. وَلَئِنْ اعْتَرفتُ لَكُمْ بِأمْرٍ وَاللّهُ يَعْلَمُ أنّى مِنْهُ بَرِيئَةٌ لَتُصَدِّقُنَّنِى فَوَاللّهِ مَا أجِدُ لِى وَلَكُمْ مَثًَ إَّ أبَا يُوسُفَ إذْ قَالَ: فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ ثُمَّ تَحَوَّلْتُ فاضْطَجَعْتُ عَلَى فِراشِى وَأنَا وَاللّهِ حَينَئِذٍ أعْلَمُ أنِّى بَرِيئَةٌ، وَإنَّ اللّهَ تعالى مُبَرِّئى بِبَرَاءَتِى، وَلَكِنْ وَاللّهِ مَا كُنْتُ أظُنُّ أنْ يُنْزِلَ اللّهُ تعالى في شَأنِى وَحْياً يُتْلَى، وَلَشَأنِى في نَفْسِى كانَ أحْقَرَ مِنْ أنَّ يَتَكَلمَ اللّهُ تعالى فيَّ بِأمْرٍ يُتْلَى، وَلكِنْ كُنْتُ أرْجُوا أنْ يَرَى رسولُ اللّه # في النَّوْمِ رُؤْياً يُبَرِّئُنِى اللّه تعَالى بِهَا. فَوَاللّهِ مَا رَامَ مَجْلسَهُ وََ خَرَجَ أحَدٌ مِنْ أهْلِ الْبَيْتِ حَتَّى أنْزَلَ اللّهُ تعَالى عَلَى نَبِيِّهِ #: فَأَخَذَهُ مَا كانَ يَأخُذُهُ مِنَ الْبُرَحَاءِ فَسُرِّىَ عَنْهُ وَهُوَ يَضْحَكُ فَكَانَ أوَّلُ كَلِمَةٍ تَكَلمَ بِهَا أنْ
قَالَ لِى: يَا عَائِشِةُ احْمَدِى اللّهَ تعاَلى فإنَّهُ قَدْ بَرَّأكِ، فقَالَتْ لِى أمِّى قُومِى إلى رَسُولِ اللّهِ # فَقُلْتُ: وَاللّهِ َ أقُومُ إلَيْهِ وََ أحْمَدُ إَّ اللّه تَعَالى هُوَ الَّذِى أنْزَلَ بَرَاءَتِى فَأنْزَلَ اللّهُ تعالى: إنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِا“فْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ. الْعَشْرَ اŒياتِ. فَلَمَّا أنْزَلَ اللّهُ تعالى هذَا في بَرَاءَتِى قَالَ أبُو بَكْرِ الصِّدِّيقُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: وَكانَ يُنْفِقُ عَلَى مِسْطَحِ بن أثَاثَةَ بِقَرَابَتِهِ مِنْهُ وَفَقْرِهِ: وَاللّهِ َ أنْفِقُ عَلَى مِسْطَحٍ شَيْئاً أبداً بَعْدَ مَا قَالَ لِعَائِشَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْها. فَأنْزَلَ اللّهُ تعالى: وََ يأتَلِ أولُوا الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ، إلى قولِهِ: وَاللّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ. فقَالَ أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: بَلَى وَاللّهِ إنّى ‘ُحِبُّ أنْ يَغْفِرَ اللّهُ لِى فَرَجَّعَ إلى مِسْطَحٍ النَّفَقَةَ الَّذِى كانَ يَجْرِى عَلَيْهِ وَقَالَ: وَاِللّهِ َ أنْزَعُهَا مِنْهُ أبداً. قَالَتْ عَائِشَةُ رَضِىَ اللّهُ عَنْها: وَكانَ رسولُ اللّه # سَألَ زَيْنَبَ بِنْتَ جَحْشٍ عَنْ أمْرِى فَقَالَ: يَا زَيْنَبُ مَا عَلِمْتِ وَمَا رَأيْتِ؟ فقَالَتْ يَارسُولَ اللّهِ: أحْمِى سَمْعِى وَبَصَرِى، واللّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَيهَا إَّ خَيراً وَهِىَ الَّتِى كانَتْ تُسَامِينِى مِنْ أزْوَاجِ النَّبِىِّ # فَعَصَمَهَا اللّهُ تَعالَى بِالْوَرَعِ. قَالَتْ: فَطَفِقَتْ أُخْتُهَا حَمْنَةُ تُحَارِبُ لَهَا فَهَلَكتْ فِيمَنْ هَلَكَ مِنْ أصْحَابِ ا“فْكِ. وَكانَ مِنْ أهْلِ ا“فْكِ أيضاً حسَّانُ بنُ ثَابتٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قَالَ عُرْوَةُ: وَكانَتْ عَائِشَةُ رَضِىَ اللّهُ عَنْها تَكْرَهُ أنْ يُسَبَّ عِنْدَهَا حَسَّانُ. وَتَقُولُ هَوَ الَّذِى قَالَ:فَإنَّ أبى وَوَالِدَهُ وَعِرْضِى لِعِرْضِ مُحَمَّدٍ مِنْكُمْ وِقَاءُقَالَ مسروق بن ا‘جدع: دَخَلتُ عَلَى عَائِشَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْها وَعِنْدَها حسَّانُ ابنُ ثَابِتٍ يُنْشِدُهَا شِعْراً يُشَبِّبُ بِهِ أبْيَاتٍ فَقَالَ: حَصَانٌ
رَزَانٌ مَا تُزَنُّ بِرِيبَةٍ وَتُصْبِحُ غَرْثِى مِنْ لُحُومِ الْقَوافِلِفَقَالَتْ لَهُ عَائِشَةُ رَضِىَ اللّهُ عَنْها:)لَكِنَّكَ لَسْتَ كَذلِكَ، قَالَ مَسْرُوقٌ لَهَا: أتَأذِنِينَ أنْ يَدْخُلَ عَلَيْكِ وَقَدْ قَالَ اللّهُ تعالى: وَالَّذِى تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ. قَالَتْ: وَأىُّ عَذَابٍ أَشَدُّ مِنَ الْعَمَى، وَقالتْ: فَإنَّهُ كانَ يُنَافِحُ عنْ رسولِ اللّهِ #(. أخرجه الخمسة إ أبا داود.»العُلْقَةُ« بضم العين وسكون الم بعدها قاف: قدر ما يمسك الرمق من الطعام. وقولها. »يُريبُنِى« أى يشككنى. »والْغَمْصُ« العيب. »والدَّاجِنُ« الشاة التى تألف البيت. وقوله »مَنْ يَعْذُرِ« أى من يقوم بعذرى ف يلومنى إن كافأته على سوء صنعه. »والْبُرَحَاءُ« الشدة. وقول حسان في شعره. »وَتُصْبِحُ غَرْئَى« أى جائعة ف تغتاب أحداً .


3. (718)- Zührî merhum, Urve ve başkalarından almış olarak Hz. Aişe radiyallahu anhua'nın şu rivâyetini nakleder:
"Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) buyurmuştur ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir sefere çıkacağı zaman kadınları arasında kur'a çeker, kur'a kime çıkarsa onu beraberinde sefere götürürdü.
Bir sefer sırasında da benim okum çıktı ve yolculuğuna ben refakat ettim. Bu sefer, örtünme emri geldikten sonra idi. Ben yol sırasında deve sırtında giden bir mahmil içinde taşınıyordum. Konak yerlerinde de onun içinde iken iniyordum. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın o gazvesi sona erinceye kadar hep böyle yol aldık. Nihâyet geri döndü ve Medine'ye yakın bir yerde konakladık. Geceleyin bir müddet kaldıktan sonra dönüş emri verildi. Dönüş emri çıktığı sırada ben kalkıp (kâzayı hacet için tek başıma) ordudan ayrılıp gittim. İhtiyacımı gördükten sonra bineğime geri geldim. O sırada göğsümü yokladım. Yemen'in göz boncuğundan yapılmış gerdanlığım kopmuştu. Aramak üzere geri döndüm. Onu aramak beni epeyce oyaladı. Benim bineğimle meşgul olan askerler gelip mahmilimi deveme yüklemişler. Zannetmişler ki ben mahmilin içindeyim. O zamanlar kadınlar çok hafifti. Az yedikleri için şişman değillerdi. Askerler mahmilini kaldırırken hafifliğine şaşırmayıp yüklemişler. Ben zaten küçük yaşta bir kadındım: Hülâsa devemi sürüp gitmişler.
Ordu gittikten sonra gerdanlığımı buldum. Ordugâha geri döndüğüm zaman kimseyi bulamadım. Herkes gitmişti. Önce bulunduğum yere geldim. Beni bir müddet sonra kaybetmiş olduklarını farkederek aramaya geleceklerini düşündüm. Bu halde iken uyku bastırmış ve uyuyup kalmışım.
Safvan İbnu Muattal es-Sülemî -ki bilâhere (Zekvan'da ikamet ederek) Zekvânî ünvânını da almıştır- (geri gözcülüğü vazifesiyle) ordugâhın gerilerinde geceyi geçirmişti. Sabah olunca benim menzilden geçerken uyuyan bir insan karaltısı görerek yanıma geldi. Görür görmez beni tanıdı. Zira örtünme emri gelmezden önce beni görmüştü.
Ben onun istirca/dileme, rica etme sesiyle: "İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn = Biz Allah'ın kullarıyız ve Allah'a dönüp varacağız" uyandım. Derhal başörtümle yüzümü örttüm. Allah'a kasem olsun bana tek kelime konuşmadı, istircâından başka bir tek sözünü de işitmedim. İndi ve devesini ıhtırdı. Binmem için devenin ön ayaklarına ayağıyla bastı. Ben de bindim. Devemi önden çekti, böylece yol aldık. Ordu bir yerde konakladığı sırada onlara yetiştik.
(Gecikme hadisesini iftira vesilesi yaparak) benim yüzümden helâk olanlar oldu. Bu işte en büyük vebal de Abdullah İbnu Ubey İbni Selûl'e düşmüştü.
Medine'ye geldiğimiz zaman bir ay kadar hasta yattım. Meğer bu esnada iftira edenlerin dedikoduları herkesi meşgul ediyormuş. Benim ise hiçbir şeyden haberim olmadı. Ancak bir husus bende kuşku uyandırmıştı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'da, başka zaman hastalanınca gördüğüm iltifat ve alâkayı göremiyordum. Yanıma girip selâm veriyor, sonra da: "Şu sizinki nasıl?" deyip çıkıyordu. Bu davranışından biraz işkilleniyordum ama yine de (ortalığı saran) fitneden bîhaberdim. Bu halde nekâlet devresine girdim.
Bir gece, ben ve Ümmü Mistah o zaman için helâ olarak kullandığımız menâsı (denen çukurların bulunduğu semte) doğru gitmiştik. Biz buraya, geceden geceye çıkardık. (Hicab âyetinden sonra) evlerde helâlar inşa edilince çıkmaz olduk. Bundan önce biz de, eski Araplarının def-i hâcetteki usulüne uyuyorduk. Ben ve Ümmü Mistah -ki bu kadın Ebu Rühm İbnu Muttalib İbni Abdi Menaf'ın kızıdır- böylece yürüdük. Onun annesi Ebu Bekri's-Sıddîk'ın teyzesi olan Sahr İbnu Âmir'in kızıdır. Oğlu da Mistah İbnu Üsâse İbnu Ubâd İbni'l-Muttalib'dir.
İşimiz bittikten sonra yürüyorduk. Ümmü Mistah, ayağı örtüsüne takılarak düştü. Kadın (böyle can yakıcı durumlarda söylenmesi âdet olan: "düşmanın helâk olsun" demedi): "Mistah helâk olsun!" diye (oğluna) beddua etti. Ben kadına:
"- Amma da yaptın!" Bedir Gazvesine katılan bir kimseye beddua ediyorsun ha!" dedim.
"- Anacığım! onun ne söylediğini işitmedin mi?" dedi.
"- Ne söylemiş ki?" dedim.
Bunun üzerine iftiracıların söylediklerini bir bir anlattı. Hastalığıma yeni hastalık katıldı.
Eve dönünce, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanıma girdi ve: (İsmimi söylemeden) "Adamınız nasıl." dedi. Ben: "- Ebeveynimin yanına gitmeye izin ver" dedim. Ben, haberin aslını annemle babamdan işitmek istiyordum. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) izin verdi, ben de ebeveynimin yanına geldim. Anneme:
"- Ey anneciğim, halk arasında söylenen bu sözler nedir?" dedim.
"- Ey kızım! Sen bu meseleyi büyütme. Allah'a kasem olsun güzel ve kocasının yanında sevgili olan, birçok kumaları (ortak) bulunan bir kadın hakkında her zaman çok dedikodu ederler" dedi. Ben:
"- Sübhanallah, demek halk böyle söylüyor ha!" dedim.
O gece sabaha kadar hiç durmadan ağladım. Ne gözümün yaşı dindi, ne de gözüme uyku girdi.
Sabah oldu, ben hâlâ ağlıyordum. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) o gün Ali İbnu Ebî Talib'i ve Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anhümâ)'i çağırmıştı. Benimle ilgili vahyin gecikmesi üzerine ailesiyle ayrılma hususunda onlarla istişâre ediyordu.
Üsâme (radıyallahu anh), ehlinin suçsuzluğu hususunda onlara karşı içinde beslediği sevgiye dayanarak, bildiği hususu şöyle dile getirmişti:
"- Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ! Onlar zevcelerinizdir. Allah'a kasem olsun, onlar hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz."
Ali İbnu Ebî Tâlib de şöyle demişti:
"- Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem , Allah sana darlık vermez. Ondan başka kadın çoktur. Sen câriyene sor, (onun hâlini o daha iyi bilir), sana gerçeği haber verir.
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu tavsiye üzerine cariyemiz Berîre'yi çağırdı ve:
"- Ey Berîre, söyle! Aişe'de sana şüphe verici bir husus gördün mü?" diye sordu. Berîre:
"- Hayır! Seni hak üzerine peygamber olarak gönderen Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, ben onda fena bulduğum bir şey görmedim. Ayıplanabilecek tek gördüğüm şey şudur: "Yaşı genç olduğu için, ailesi için yoğurduğu hamurun üzerine uyur, bu sırada gelen keçi, hamurdan yerdi."
(Bu soruşturma sonunda) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kalkıp mescidde bir hutbe okur. Bu iftirayı ilk defa çıkaran Abdullah İbni Ubey İbni Selûl hakkında söz etmekten özür dileyerek, minberde şunları söyler:
"- Ehlim hakkında bana sıkıntı veren adamı cezâlandırmada, intikamımı almada bana kim yardım edecek? Allah'a yemin olsun ehlim hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Adı iftiraya karıştırılan bir adamdan söz ettiler. Onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum. O ailemin yanına ben olmayınca hiç girmemiştir."
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu sözleri üzerine (Evs kabilesinin reisi) Sa'd İbnu Muâz (radıyallahu anh) kalktı ve:
"- Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem! Allah'a yemin olsun biz ondan senin intikamını alırız! Eğer Evs kabilesindense boynunu vururuz. Hazreçli kardeşlerimizden ise, bize sen emredersin, biz emrini aynen yerine getiririz!" dedi.
Hazreç kabilesinin reisi olan Sa'd İbnu Ubâde ayağa kalktı. Sa'd aslında salih bir kimseydi. Ancak (Sa'd İbnu Muaz'ın konuşmasından alınarak) kabile hamiyet ve gayretine kapılmıştı. Sa'd İbnu Muâz'a dönerek şu sert cevâbı verdi:
"- Vallahi sen yalan söylüyorsun! Sen onu (Abdullah İbnu Ubey İbnu Selül'ü) öldüremezsin. Öldürtmeye gücün de yetmez."
(Ensâr'ın ileri gelenlerinden) Useyd İbnu Hudayr (radıyallahu anh) -ki bu zât da Sa'd İbnu Muaz'ın amcaoğludur- kalkarak Sa'd İbnu Ubâde'ye çıkıştı:
"- Allah'a yemin olsun yalan söyleyen sensin. Onu mutlaka öldürürüz. (Abdullah İnu Ubey'e arka çıkıyorsan) sen de münâfıksın, münafıklar hesabına kavga ediyorsun!"
Derken (Ensâr'ın iki kabilesi) Evs ve Hazreç ayağa kalkmışlar ve Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) daha minberde iken, birbirlerine girmeye ramak kalmıştı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sükûneti sağlayıncaya kadar gayret sarfetmiş ve minberden inmişti.
Ben o gün de ağladım. Ne gözümün yaşı dindi, ne de gözüme uyku girdi. Müteakip gece de hep ağladım: Ne gözümün yaşı dindi ne de bir parça olsun uykum geldi. Sabahleyin annem ve babam yanıma geldiler. Böylece ben, iki gece bir gündüz aralıksız ağlamıştım. Öyle ki artık ağlamaktan ciğerlerim parçalanacak diye düşünüyordum.
Onlar yanımda oturuyorlar, ben de ağlamaya devam ediyordum. Derken Ensar'dan bir kadın izin istedi. Ona, gir dedim. Yanıma oturup o da benimle ağlamaya başladı. Biz bu halde iken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) girdi. Sonra oturdu. Hakkımda söylenen şeyler söyleneliden beri yanımda hiç oturmamıştı. Bu arada bir ay geçmiş ve meselemle ilgili herhangi bir vahy gelmemişti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) otururken şehâdet kelimesini de getirmişti. Sonra bana şunları söyledi:
"- Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle sözler ulaştı. Eğer bu dedikodulardan berî isen Allah seni vahiyle tebrie/bir kimseyi şüpheden ve zan altından kurtarmak edecektir. Şâyet bir günah işledi isen Allah Teâlâ'ya tevbe et. Zira kul bir günah işler, sonra da günahını itirafla tevbe ederse, Allah Teâlâ tevbesini kabul ve affeder.
"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözlerini tamamlayınca (ızdırabımın şiddetinden) gözlerimin yaşı kurudu, artık tek bir damla bile yaş hissetmiyordum.
Babama:
"- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sözlerine sen cevap ver" dedim.
Babam:
"- Vallahi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a ne diyeceğimi bilemiyorum" dedi. Anneme yönelerek:
"- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın söylediklerine sen bâri cevap ver" dedim. Annem de:
"- Vallahi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a ne söyleyeceğimi ben de bilemiyorum" dedi.
Hz. Aişe devamla der ki: "Ben yaşı henüz küçük bir kadındım. Kur'ân'dan da fazla okumuyordum. Dedim ki:
"- Vallahi ben biliyorum ki halkın söyleştiği şeyleri işittiniz. Onlar içinize yer etti ve hep inandınız. Size: "Günahsızım" dedim, inanmıyorsunuz. Yapmadığım bir şeyi size itiraf etsem, -Allah biliyor ki ben ondan berîyim- beni tasdik edeceksiniz. Allah'a kasem olsun, sizinle benim durumumu anlatacak en iyi örnek Hz. Yusuf'un babası ve onun şu sözüdür: "Bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklarınıza ancak Allah'tan yardım istenir" (Yusuf, 18). Sonra yüzümü çevirip yatağıma sokuldum. Kasem olsun ben o zaman suçsuz olduğumu biliyordum ve Allah'ın benim suçsuzluğumu te'yid edeceğine inanıyordum. Ancak, kesinlikle, Allah'ın benim hakkımda bir vahiy indireceğini, bunun (kıyâmete kadar) okunacağını hiç aklımdan geçirmedim. Ben, kendimi, Allah'ın herhangi bir şekilde tekellüm buyurarak okunacak bir vahiy konusu edilmeye değer bulmuyordum. Ancak, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın göreceği bir rüya yoluyla Allah'ın beni tebrie edeceğini ümid ediyordum.
Allah'a kasem olsun, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) daha oturmuş olduğu yerden kalkmamış ve ev halkından kimse dışarı çıkmamıştı ki Allah, Resûlüne vahiy indirdi: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı vahiy sırasında her zaman gelen hâlet istila etti. Sonra da o hal zail oldu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tebessüm içindeydiler. Konuştuğu ilk kelime bana şunu söylemek oldu:
"- Ey Aişe Allah'a hamdet. Zira, seni tebrie buyurdu."
Annem de bana:
"- Kalk Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a teşekkür et!" dedi. Ben ise:
"- Vallahi hayır, ona teşekkür etmeyeceğim, sadece Allahıma hamdediyorum. Benim suçsuzluğumu Rabbim vahiy buyurdu" dedim. Allah'ın indirdiği vahiy şöyleydi:
"Muhammed'in eşine o yalanı uyduranlar içinizden bir güruhtur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın, o sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden herbirine kazandığı günah karşılığı cezâ vardır. İçlerinden elebaşılık yapana ise büyük azab vardır. Onu işittiğiniz zaman, erkekkadın mü'minlerin, kendiliklerinden hüsnüzanda bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi? Dört şâhid getirmeleri gerekmez miydi? İşte bunlar şâhid getirmedikçe, Allah katında yalancı olanlardır. Allah'ın dünya ve âhirette size lütuf ve merhameti olmasaydı, o kötü sözü yaymanızdan ötürü büyük bir azaba uğrardınız..." (Nur 24/4-14).
(Bir sayfa tutan) on âyeti, Cenâb-ı Hakk benim suçsuzluğumla ilgili bu âyetleri indirince, Ebû Bekri's-Sıddîk (radıyallahu anh) -ki Mistah İbnu Üsâse'ye akrabalığı ve fakirliği sebebiyle maddî yardımda bulunuyordu- şunu söyledi:
"- Âişe (radıyallahu anhâ)'ye bu iftirayı yaptıktan sonra, ona artık bir daha yardım yapmayacağım."
Bunun üzerine şu vahiy indi: "İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere, vermemek için yemin etmesinler, affetsinler geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah bağışlayandır, merhametli olandır" (Nur 24/22).
Bunun üzerine Ebu Bekri's-Sıddîk (radıyallahu anh): "Evet evet, Allah'a kasem olsun, Allah'ın beni affetmesini çok severim" dedi ve Mistah'a yapmakta olduğu yardımı yapmaya devam etti ve: "Ebediyyen yardımı ondan kesmeyeceğim" dedi.
Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) sözlerine devamla dedi ki:
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tahkik sırasında Zeyneb Bintu Cahş'a da hakımda sormuş ve:
"- Ey Zeyneb, bu hususta ne biliyorsun, ne gördün?" demişti. O da:
"- Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem , ben kulağımı, gözümü işitmediğim, görmediğim şeyden muhafaza ederim. Ben Aişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum!" demişti. Zeyneb (radıyallahu anhâ), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevce-i tâhireleri arasında (bazı faziletleri sebebiyle) benimle boy ölçüşen birisiydi. Allah verâ ve dindarlığı sebebiyle onu (bu meselede müfteriler tarafında yer almaktan) korudu. Onun kız kardeşi Hamna ise, onunla mücâdeleye koyuldu ve helâk olan müfteriler arasında helâk oldu.Müfteriler arasında (Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in şairi) Hassân İbnu Sâbit (radıyallahu anh) de vardı. Urve der ki: "Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) yanında Hassân'a kötü söz söylenmesinden hoşlanmazdı ve derdi ki: "O şu beyti söyleyen kimsedir: "Babam, babanın babası, ırzım, size karşı Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in ırzına bekçidir."
Mesrûk İbnu'l-Ecda der ki:
"Ben Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin huzuruna girmiştim. Yanında Hassân İbnu Sâbit (radıyallahu anh)'i gördüm. Hz. Aişe'ye şiir okuyor, bazı beyitleri kendisiyle tezyin ediyordu. Şunu okudu:
"Afifdir, ağırdır, iffetinden şüphe ne mümkün!
Kötü düşünceden uzak olanların etleri bile onu aç bırakır."
Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) ona, "Fakat sen böyle değilsin" dedi.
Mesrûk Hz. Aişe'ye dedi ki: "Sen nasıl olur da Hassân'ın yanına girmesine izin verirsin, o ki, hakkında Allah şöyle buyurmuştur: "İçlerinden elebaşılık yapana ise büyük azab vardır." Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) şu cevâbı verdi: "Körlükten daha şiddetli bir azab var mı!" Hz. Aişe sonra şunu da söyledi "O, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı müdafaa ediyordu."

(Buhârî, Şehâdât, 15, 30, Hibe 15, Cihad 64, Megâzî 11, 34, Tefsir, Yusuf 3, Nûr 6, 11, Eymân 18, İ'tisâm 28, Tevhid 35, 52; Müslim, Tevbe 56, (2770); Tirmizî, Tefsir, (3179); Nesâî, Tahâret 194, (1, 163-164).)

AÇIKLAMA:


Bu hadiste, Hz. Aişe'nin katıldığı belirtilen gazve, Benu Müstalık gazvesidir. Hicretin altıncı senesinde cereyan etmiştir. Bu sefer sırasında münafıklar muhtelif karışıklıklar çıkarmışlardır. İfk hadisesi bunlardan birisidir. Hz. Aişe bu sıralarda -bazı tahminlere göre- 15 yaşına bile basmamıştı. Bir kısım şerî ahkâmın teşri'ine vesile olan hadiseye Hz. Aişe'nin kolyesinin kaybı sebep olmuştur. Rivâyette belirtildiği üzere kazayı hâcetten sonra dönüp devesine bineceği sırada kolyesinin düştüğünü farkediyor. Onu bulmak için geri dönüyor. Gece karanlığında arama işi uzun sürmüş olacak ki, geri döndüğü zaman ordugâhı boşalmış buluyor. Hadisin bâzı vecihlerinde, kendisini mutlaka bekleyecekleri hususundaki kanaatini ifade eder.
Meşhur hadis imamlarından Muhammed İbnu Şihâbü'z-Zührî tarafından rivâyet edilen bu hadis, muhtelif rivâyetlerin birleştirilmesiye tek bir anlatım, tek bir rivâyet halinde sunulmaktadır. Bu tarz, bir şartla câizdir: Bütünü teşkil eden yani birleştirilen parçalar sıhhat yönüyle eşit olmalıdır. Bu şu demektir: Her parça sika, güvenilir râvilerce rivâyet edilmişse bu durumda birleştirmede bir beis yoktur. Ancak, meselâ üç parçanın râvileri sika, dördüncü parçanınki zayıf olursa, câiz olmaz, veya ortaya çıkan bütün, zayıf hükmünü alır. Bu tarz bir davranış, sahih hadisleri cemeden kitaplar için kesinlikle câiz olmaz.


Bu hadisten çıkarılan bazı hükümler:
1- Bir hadisi farklı kişilerden parça parça alıp bir araya getirerek rivâyet câizdir.
2- Kur'a şer'î bir delildir.
3- Kadınlar arasında kur'a çekmek câizdir.
4- Gazaya kadınıyla çıkmak câizdir.
5- Kadınların mahmil'e (=hevdec) binmeleri câizdir. (Mahmil: Develere yüklenen kapalı odacıktır, içine kadınlar biner).
6- Kadının gazaya katılması câizdir.
7- Askerin yola çıkması, komutanın iznine bağlıdır.
8- Kadının, faziletine delâlet eden bir vak'ayı anlatması câizdir, içerisinde başkasını medih veya zemmetmek bulunsa bile, yeter ki hâdiseyi anlatan kimseden noksanlık vehmini izâleyi tazammun etsin. Ancak, başından geçeni anlatan kimse, anlattığı kimsenin aynı hataya düşmesini istememek niyetinde samimi olmalıdır.
9- Seferde erkeklerin kadınlara hizmet etmeleri câizdir.
10- Kadınların sefer sırasında bile gerdanlık, bilezik vs. ile süslenmesi câizdir.
11- Başkasının günâha düşmemesi için gayret göstermek, günâha düşmeye terketmekten evlâdır.
12- Mahremi olmayan bir kadını hayvana veya vasıtaya bindiren kimse zaruret olmadıkça onunla konuşmamalıdır.
13- Az yemeli ve şişmanlıktan kaçınmalıdır.
14- Mahmil, kadının tesettüründe evin yerine geçer.
15- Ordunun bazı ferdlerini geriye bırakmak müstehabtır.
16- Darda kalana, yolunu kaybedene yardım müstehabtır.
17- Kadına, yabancı birisinin, perde gerisinden yardımcı olması evlâdır.
18- Kadının, vücudundan ayrı olan bir şeyle tesettürde bulunması câizdir.
19- Kadın kazayı hacet için tek başına ve kocasından izin almadan gidebilir. Burada örfen umumî bir izin söz konusudur.
20- Az da olsa malın korunması gerekir. Nitekim Hz. Aişe'nin bulma hususunda gayret gösterdiği gerdanlığı ne altın ne de kıymetli taştan mâmul değildi.
21- Mal hususunda fazla hırsın uğursuzluk getireceği de kıssadan anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Aişe'nin gecikmesi bu sebepten ileri gelmiştir.
22- Komutanın izni ile asker geride kalabilir.
23- Musibet anında istircada bulunmak ("İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciün" demek) sünnettir.
24- Kadının yüzünü, yabancı nazara karşı örtmesi.
25- Mevki, makam, şeref sahiplerine ikrâmda bulunmak, binme vs. imkânlarda onlara öncelik tanımak, bu maksadla zahmeti göze almak müstehabdır.
26- Yabancılara, hususan kadınsa ve bilhassa halvet durumunda çok iyi ve edebli davranmak, nezâketi âzami derecede tutmak.
27- Yürüme sırasında muhtemel açılmalarda, erkeğin nazar etmesi vehmine düşmemesi, bazı muhtemel durumlarda emin olması, gönlünün rahat etmesi için, erkeğin önde yürümesi, kadının arkadan gelmesi.
28- Kocanın zevcesine iyi davranması, lütufkâr olması; ancak, iyi davranışı kısmayı gerektiren bir hâlin şuyûu halinde, henüz bu kesinlik kazanmasa bile, iyi davranışı, iltifatı azaltmanın cevazı. Bu davranış karşı tarafın hatasını idrak ederek itiraf etmesine veya özrünü açıklamasına imkân tanır.
29- Hasta sahipleri, hastayı üzecek bir şeyi, hastalığını artırmaması için kendisine bildirmemeleri gerekir.
30- Kadın bir ihtiyaçla çıktığı zaman, yanına, kendisinden emin olunan birinin ona arkadaşlık veya hizmet etmesi için refâkat etmesi.
31- Müslümanın, Müslümanı müdafaa etmesi, hele o, fazilet sâhibi biri ise.
32- Bedir ehlinin fazilette önde olduklarını beyanı.
33- Kötü bir durum şuyû bulduğu takdirde üzerine gitmek, tahkik etmek, gerçek mi, değil mi ortaya çıkarmak müstehabtır.
34- Kötülükle itham edilenin halini, daha önce hayırla bilinmekte ise ve tahkik esnasında önceki hâline muhâlif bir şey de görülemedi ise iyilik üzerine esas almak câizdir.
35- Ümmü Mistah'ın mümtaz bir fazileti görülmektedir. Zira Hz.Aişe hakkında düştüğü hatadan sonra, Mistah'a annelik sevgisi göstermemiş, aksine hakaret etmiştir.
36- Kişi işittiği şeyin yalan olduğunu tahmin edince, Sübhanallah diyerek hayretini ifade etmesi müstehabtır.
37- Kadının evden çıkışı -ebeveynini ziyaret için bile olsa- kocasının iznine bağlıdır.
38- Haber-i vahid, sâdık kişiden bile olsa ihtiyatla karşılanması müstehabtır.
39- Zan mertebesinden çıkıp yakîn mertebesine yükselmeyi araştırmak müstehabtır.
40- Kişinin akrabâlik vs. sebeplerle temâs ettiği kimselerle istişâre etmesi ve istişâre ederken, fikirlerinin isabetliliği tecrübe ile sübût bulanları tercih etmesi, böylesi, akraba olmasa bile tercih etmesi müstehabtır.
41- İthama uğrayanın halinin araştırılması, araştırma yaparken, gerçek durumun ortaya çıkması için itham konusunun söylenmesi müstehabtır. Bu gıybetten addedilmemiştir.
42- Tezkiye için: "Hayırdan başka bir şey bilmiyorum" denmesi müstehabtır. Bu ifade hususî durumundan bilinen kadarıyla adaleti önceden tahakkuk etmiş bulunan kimse hakkında yeterlidir.
43- Şahitlik hususunda titizlik müstehabtır.
44- Mühim bir hâdise karşısında imam kıvrak zekâlı olmalıdır.
45- Kendinden küçükle istişâre câizdir.
46- Bir kimse hakkında kendisinden açıklama istendiği zaman, kişi, onda mevcut olan kusuru açıklayacaksa ve bunun özrünü de biliyorsa, önce özrü beyan etmesi müstehabtır. Nitekim Berîre, Hz. Aişe'nin ekmek yaparken uyuduğunu söylüyor, ancak "yaşının küçüklüğü"nden ileri geldiğini öncelikle belirtiyor.
47- Bu hadis Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kendi kesin hükmünü vahiy geldikten sonra beyân ettiğini gösteriyor.
48- Allah ve Resûlü için gösterilen hamiyet zemmedilemez.
49- Akraba kötülük de yapsa sıla-i rahm kesilmez, iyilik yapılmaya devam edilir.
50- Batıl işe girişene hakâret etmek câizdir.
51- Hataya "yalan" (kizb) kelimesinin kullanılması. (Rivâyetlerde buna sıkça rastlanır. Ashab birbirlerini zaman zaman "kizb"le itham etmiştir. Bu, "yalan söyledi" demek olmayıp "hata etti" demektir..
52- Bu rivâyette Hz. Aişe, Hz. Aişe'nin ebeveyni, Safvan, Ali İbnu Ebî Tâlib, Üsâme İbnu Zeyd, Sa'd İbnu Muâz, Üseyd İbnu Hudayr (radıyallahu anhüm ecmâin) hazerâtının yüce faziletleri de beyân edilmektedir.
53- Husumeti ortadan kaldırmak ve fitneyi teskin etmek hususunda gayret göstermek, husumet ve fitneye götürecek yolları, sebepleri ortadan kaldırmanın gereği gözükmektedir.
54- İki zarardan daha büyüğünü atlatmak sûretiyle hafif olanını sineye çekmek.
55- Ezâya tahammül etmenin fazileti
56- Resulü Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm)'e muhalefet edenden uzaklaşmak. En yakınımız, en sevdiğimiz bile olsa..
57- Resulü Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm)'e söz veya fiille eziyet veren, hakâret eden kimsenin öldürüleceği anlaşılmaktadır. Zira, Sa'd İbnu Muaz bu hususu mutlak bir şekilde ifade buyurmuş, Resulü Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) de buna itiraz etmemiştir.
58- Mühim bir söze başlarken elhamdülillah ve şehâdet kelimeleriyle başlamak.
59- Tevbenin meşru olduğu görülmektedir. İyi niyetli, hâlis kimselerin tevbesi kabul edilmiştir. Ancak affedilmek için sâdece itiraf yeterli olmamakta, pişmanlık da gerekmektedir.
60- İşlenmemiş olan bir suçla itham edilince onu itiraf etmemek gerekir. Gerçek ne ise o söylenmeli veya sükût edilmelidir.
61- Sabrın sonu selâmet getirir ve övgüye mazhar olur, sabredene de gıbta edilir.
62- Söz söylemede öncelik büyüğe tanınır, küçük ikinci plânda konuşur. Meseleyi iyi kavrayamamış olan da konuşmasını ikinci plana bırakır.
63- Yeni bir nimete mazhar olan veya belâyı defeden kimse müjdelenir, tebrik edilir.
64- Müjdeli haber alan kimse, bu haberi alınca sevinmeli, neşelenmeli ve gülmelidir, bu câizdir, sünnettir.
65- Şiddet anında, yaşının küçüklüğü, tecrübesizliği gibi sebeplerle feveran eden kimselerin mazur addedilmesi.
66- Kadının kocasına ve ebeveynine karşı cür'etkâr davranması câizdir.
67- Musibete düşen kimse, ondan kurtulunca, onun yavaş yavaş bundan haberdar edilmesi gerekir. Zira birden bire duyulursa kalbini ferah kaplar ve bu, onun helâkına sebep olabilir.
68- Başına bir musibet gelince Allah'a tevekkül edip, işi O'na bırakmak (tevfiz) büyük bir fazilettir. Bunda muvaffak olanın üzüntü ve kederi hafif olur.
69- Hayır yolunda ve bilhassa sıla-i rahm uğrunda harcamaya teşvik gözükmektedir.
70- Kendisine kötülük yapmış olana iyilikle mukâbele edenin veya affedenin mağfirete mazhar olması.
71- Hayır yapmama hususunda yemin eden kimsenin yemininden dönmesi müstahsendir, makbuldür.
72- Başa gelen musibetlerde Kur'ân âyetleriyle istişhadda bulunmanın (şahid olarak kullanmanın) câiz olduğu.
73- Büyük peygamberlerin mâruz kaldıkları musibetleri örnek edinmek.
74- Şaşkınlık ve hayrete düşüldüğü, büyük bir vak'a karşısında kalındığı vakit sübhânallah demek.
75- Gıybet etmenin, gıybet dinlemenin zemmedilmesi, kötülenmesi.
76- Birbirlerini gıybet edenlerin bundan zecredilip yasaklanmaları, hususan, mü'min yapmadığı bir şeyle itham ediliyorsa.
77- Kötü ve çirkin bir fiilin şuyûunun (dedikodu ile duyurulmasının) zemmedilmesi, kötülenmesi.
78- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin berâet ve suçsuzluğunda şüpheye düşmek haramdır.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 29 Tem 2017, 17:17 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 03:00
Mesajlar: 872
Resim

ـ4ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: )لَمَّا نَزلَ عُذْرِى قَامَ رسَولُ اللّه # عَلَى المِنْبَرِ وَذَكَرَ ذلِكَ وَتََ الْقُرآنَ وَأمَرَ بِامْرَأتَينِ وَرَجُلٍ فَجُلِدُوا الحدَّ(. أخرجه الترمذى.

4. (719)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Benim özrümle ilgili âyet indiği zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) minbere çıktı, günahsız olduğumu belirtti, arkasından ilgili âyetleri okudu ve iki kadın ve bir erkeğin cezâlandırılmalarını emretti. Üçü de had cezâsı olan celde'ye (değneklenmeye) tâbi tutuldular."
(Tirmizî, Tefsir, Nur (3180).)

AÇIKLAMA:

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin burada bahsettiği vahiy, kendisine atılan iftira ile ilgili olan vahiydir. İfk Hadisesi diye bilinen bu hadisenin hikâyesi önceki hadiste uzun uzun anlatılmıştır.
Rivâyetin Tirmizî'deki aslında iki erkek ve bir kadının celde edildiği belirtilir. İki erkek Hassân İbnu Sabit ve Mistah İbnu Üsâse'dir. Kadın da Hamnâ Bintu Cahş'tır.
Bir rivâyette İfk Hadisesi'nin asıl müsebbibi olan Abdullah İbnu Ubey İbnu Selül'ün ismi, cezâlandırılanlar arasında geçmiyor. Onun da cezâlandırıldığını teyid eden rivâyet mevcut ise de bu husus âlimler arasında ihtilâflı kalmıştır, kesinlik yoktur.

Resim

ـ5ـ وعنها رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: )يَرْحَمُ اللّهُ نِسَاءَ الْمُهَاجِراتِ ا‘وَلِ لَمَّا نَزَلَ: وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلى جُيُوبِهنَّ اŒيةَ. شَقَقْنَ مُرُوطَهُنَّ فَاخْتَمَرْنَ بِهَا(. أخرجه البخارى وأبو داود .

5. (720)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Allah ilk muhacir kadınlara rahmetini bol kılsın; "Kadınlar baş örtülerini yakalarının üzerini (örtecek şekilde) koysunlar" (Nur 31) âyeti indiği zaman örtülerini (kenardan) yırtarak onunla (yüzlerini de) örttüler."
(Buhârî, Tefsir, Nur 12; Ebu Davud, Libas 33, (4102).) İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/133.

AÇIKLAMA:

1-) TESETTÜR EMRİ:

İslâm'ın bidâyetinde, kadınlar kılık kıyafetçe câhiliye devrinin örfüne uyuyorlardı. İçtimâî hayatta da kadın-erkek ihtilâtı esastı. Cinsler arasındaki ayırımı ve kadın kıyâfetini tanzim eden yukarıdaki âyet muahhar vahiylerdendir.
Yukarıdaki rivâyette tesettür âyetine hassaten Muhâcir kadınların riâyet ettiği tebârüz ettirilmektedir. Ancak başka rivâyetlerde Ensar kadınları da zikredilmektedir. Bunlardan birine göre, Hz. Aişe'nin yanında Kureyş kadınları ve onların faziletleri medar-ı bahs edilince, şöyle denilmiştir: "Muhakkak ki Kureyş kadınları faziletli kimselerdir.Ancak Allah'a kasem olsun, Ensar kadınlarından efdalini de görmedim. Allah'ın kitabını tasdik etmede onlar daha şedîd, tenzile inanmada daha önce idiler. Nur sûresi inmiş, örtünmeyi emretmiştir, kocaları bu yeni inen âyetleri hanımlarına okumak üzere evlerine geldiler. Hiçbiri hâriç kalmadan bütün kadınlar derhal örtülerine büründüler. Ertesi gün sabah namazında hepsi, yüzünü de örtecek şekilde başlarını sarmış idi ve sanki başlarının üzerinde kargalar vardı."
Şu halde, örtünme emrine, Muhacir olsun, Ensar olsun bütün Müslüman kadınlar derhal uyup tatbik etmişlerdir
Hadis metninde geçen اختمرن "örttüler" tabirini şârihler, yani "yüzlerini örttüler" şeklinde anlarlar. Biz de tercüme de o şekilde kaydettik.
İbnu Hacer, ihtimar tabiriyle ifade edilen örtünmeyi şöyle târif eder: "Bu, örtüyü başa koyup, sağ taraftan sol omuz üzerine atmasıyla gerçekleşir." Ayrıca "cahiliye kadınlarının örtülerini geriye salıp ön taraflarını açtıklarını, bu yüzden örtünme emrinin geldiğini, Ferrâ'dan naklen kaydeder.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/133-134.)

2-) TESETTÜR ÂYETİ:

Nur Sûresinin tesettürle ilgili âyetleri:

قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ
" Kul li’l- mu’minîne yaguddû min ebsârihim ve yahfezû furûcehum, zâlike ezkâ lehum, innallâhe habîrun bimâ yasneûn (yasneûne).: Mü’min erkeklere söyle, bakışlarını indirsinler (haramdan sakınsınlar), ırzlarını korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Muhakkak ki ALLAH, yaptıkları şeylerden haberdardır.” (Nûr 24/30)

وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُوْلِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاء وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
"Ve kul lil mu’minâti yagdudne min ebsârihinne ve yahfazne furûcehunne, ve lâ yubdîne zînetehunne illâ mâ zahera minhâ, velyadribne bi humurihinne alâ cuyûbihinne, ve lâ yubdîne zînetehunne illâ li buûletihinne ev âbâihinne ev âbâi buûletihinne ev ebnâihinne ev ebnâi buûletihinne ev ıhvânihinne ev benî ıhvânihinne ev benî ehavâtihinne ev nisâihinne ev mâ meleket eymânuhunne evi’t- tâbiîne gayri ulî’l- irbeti mine’r- ricâli evi’t- tıflillezîne lem yazharû alâ avrâtin nisâi, ve lâ yadribne bi erculihinne li yu’leme mâ yuhfîne min zînetihinn (zînetihinne), ve tûbû ilâllâhi cemîan eyyuhâl mu’minûne leallekum tuflihûn (tuflihûne).: Ve mü’min kadınlara söyle, bakışlarını indirsinler (haramdan sakınsınlar) ve ırzlarını korusunlar. Zahir olan kısımlar (görünen el, yüz ve ayaklar) hariç, ziynetlerini açmasınlar. Ve başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar (örtsünler). Ve ziynetlerini, kocaları veya babaları veya kocalarının babaları veya oğulları veya kocalarının oğulları veya erkek kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya kadınlar veya ellerinin altında sahip oldukları (cariyeler) veya erkeklerden, kadına ihtiyaç duymayan hizmetliler veya kadının avret yerlerinin farkına varmayan çocuklar hariç, açmasınlar. Ve gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını vurmasınlar. Ey mü’minler, hepiniz Allah’a tövbe edin! Umulur ki, böylece felâha eresiniz.” (Nûr 24/31)
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/134-135.)

AVRET:

İslâm'da yabancıya karşı örtülmesi gereken yerlere avret denir.
Âyet-i kerimede emredilen örtünme keyfiyetinin anlaşılması için, Fahreddin-i Razi'den bazı özet açıklamalar kaydediyoruz:
Avret dört kısımdır:
1-) Erkeğin erkeğe karşı avreti,
2-) Kadının kadına karşı avreti,
3-) Kadının erkeğe karşı avreti,
4-) Erkeğin kadına karşı avreti.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/135.)

1-) ERKEGİN ERKEĞE KARŞI AVRETİ:

Erkek göbekle diz arası hariç bir başka erkeğin her tarafına bakabilir. Göbek ve diz avret değilir. Ancak Ebu Hanife merhum'a göre diz avrettir.
İmam Mâlik: "Diz avret değildir" buyurmuştur. "Diz avrettir" diyenlerin delili Huzeyfe (radıyallahu anh)'nin yaptığı şu rivâyettir: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ben mescidde dizim açık vaziyette otururken bana uğradı ve: "Dizini ört, o avrettir" buyurdu."
Hz. Ali (radıyallahu anh)'ye de: "Dizini açma, diri veya ölü hiç kimsenin dizine bakma" diye emretti.
Eğer yüze veya bedenin bir başka yerine şehvetle bakacak olursa veya fitne korkusu olursa -ki henüz sakalı çıkmayan parlak (emred) oğlanlara bakmak böyledir- bu bakış da helâl olmaz, kesinlikle haramdır.
Erkeğin bir başka erkekle aynı yatakta beraber yatmaları câiz değildir, hatta bunlardan her biri yatağın uzak köşelerinde yatmış olsalar bile. Bu hususta Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: "Erkek erkekle aynı örtünün içine girmesin, kadın da kadınla aynı örtünün içine girmesin."
Kişinin şefkatle evladını öpmesi hariç, bir başkasını yüzünden öpmesi, kucaklaşması mekruhtur. Ancak musâfaha müstehabtır, zira Hz. Enes (radıyallahu anh) şunu rivâyet etmiştir:
"Bir adam: "Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem , bizden bir erkek, kardeşiyle veya arkadaşıyla karşılaşacak olsa onun için eğilmeli midir?" diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
"- Hayır!" cevâbını verdi. Adam:
"- Kucaklayıp, öpmeli midir?" Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın:
"- Hayır!" cevâbı üzerine, adam tekrar:
"- Elinden tutup musâfaha etmeli midir?" diye sordu. Bu sefer Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
"- Evet!" cevâbını verdi."
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/135-136.)

2-) KADININ KADINA KARŞI AVRETİ:

Bu erkeğin erkeğe karşı avreti gibidir. Kadın, bir başka kadının dizgöbek arası hariç her tarafına bakabilir. Fitne korkusu olursa bu câiz olmaz. Kezâ beraber yatmaları da câiz olmaz.
Zımmî (yani gayr-i müslim) kadın Müslüman kadının bedenine bakabilir mi? sorusuna: "Müslüman kadının Müslüman kadına bakması gibi câizdir" denmiştir. Ancak doğru olanı câiz olmamasıdır, çünkü o dinde yabancıdır. Zira Cenab-ı Hakk Teâla hazretleri (yukarıda mealini kaydettiğimiz âyette) "kendi kadınlarından" buyurmaktadır. Zımmî kadınlar bizim kadınlarımızdan değildir.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/136.)

3-) KADININ ERKEGE KARŞI AVRETİ:

Burada şu durumlar vardır:
a-) Kadın yabancıdır,
b-) Zâtu'rrahm (akraba)dır.
c-) Müstemtia (istifraş edilen câriye)'dir.

a-) Kadın yabancı ise:
Bu da hür veya köle olabilir.
Hür ise: Bütün bedeni avrettir. Eller ve yüz hâriç, hiçbir yerine bakılamaz, haramdır. El ve yüz câizdir. Çünkü alışverişte yüzünü açmaya, verip-almada elini çıkarmaya mecbur ve muhtaçtır.
"El" ile içini ve dışını kastediyoruz. Bilekler "el"e girmez."Elin sırtı da avrettir" diyen olmuştur.
Bilesin ki, biz "kadının bedeninden hiçbir yerine bakmak câiz değildir", "ellerine ve yüzüne bakmak câizdir" dedik. Her iki söz için de istisnâ mevcuttur.
"Eline ve yüzüne bakmak câizdir" sözüne gelince, bilesin bu üç kısımdır.:
(Bu üç değil, dört olacak, belki de bir müstensih hatasıdır.)
1-) Garaz ve fitnenin bulunmadığı bakma.
2-) Fitne olup, garaz bulunmayan bakma.
3-) Fitne ve (şehvet) garazı bulunan bakma.

1-) Garaz ve fitnenin bulunmadığı bakma:
Bilesin yabancı kadının yüzüne kasd-ı mahsusla bakmak câiz değildir. Nazarı, aniden isabet edecek olursa gözünü sakınması gerekir. Zira âyet-i kerime: "Mü'min erkeklere şöyle, gözlerini sakınsınlar" (Nur 24/30) diye emrediyor.
"Fitne mevzubahis değilse bir kerecik bakmak câizdir" diyen olmuştur. Ebu Hanife merhum bu görüştedir. Ancak ikinci sefer bakmak câiz değildir, zira âyet-i kerime: "Bilmediğin şeyin ardına düşme, doğrusu göz, kulak ve kalb bunların hepsi o şeyden mes'uldür." (İsrâ 17/36) buyurmaktadır.

Kezâ Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da: ياعلى تتبع النظرة النظرة فان لك ا ولى وليست لك اخره
"Ey Ali, bakışına ikinci bir bakış ekleme. Birinci bakıştan sorumlu değilsen de ikincisinden sorumlusun" buyurmuştur.

Hz. Câbir (radıyallahu anh) de şunu anlatır: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a iradî olmayan ani nazar hakkında sordum. Bana, "bu durumda gözümü çevirmemi" emretti."

Birinci bakışta sorumluluk olmayışı, bundan kaçınmak mümkün olmadığı içindir. Kasıd olsa da olmasa da birinci bakış için af hükmü konmuştur..

2-) Garaz olup fitne olmayan bakış: Bu da farklı şekillerde olabilir:

a-) Evlenmek istediği kadının eline yüzüne bakmak gibi.
Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)'nin rivâyetine göre: "Bir erkek Ensar'dan bir kadınla evlenmek istemişti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine: "Kadını gör, zira Ensar'ın gözünde bir şeyler vardır "Ensar'ın gözünde bir şey vardır" sözünden murad gözlerinin küçüklüğüdür, bazıları, "Ensar'ın mavi gözlü olmaları kastedilmiştir" demiştir. buyurmuştur. Bir başka hadislerinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyururlar:
"Biriniz kadın isteteceğiniz zaman ona bakmasında bir vebâl yoktur, yeter ki ona, istetmek maksadıyla baksın."

Muğire İbnu Şu'be (radıyallahu anh) de şunu anlatır:
"Ben bir kadına tâlib oluştum, aleyhissalâtu vesselâm efendimiz:
"- Onu gördün mü?" dedi. Ben:
"- Hayır!" deyince, bana:
"- Git bak, onu önceden görmen, aranızdaki sevginin devamını sağlar!" buyurdu.

Bu rivâyetler, evlenmek istediği takdirde, kadının yüz ve ellerine şehvet niyetiyle bakmanın câiz olduğuna delâlet eder. Bu hususa kezâ, şu âyet-i kerime de delâlet eder:
"Ey Muhammed! Bundan sonra sana hiçbir kadın, cariyelerin bir yana, güzellikleri ne kadar hoşuna giderse gitsin, hiçbirini boşayıp başka bir eşle değiştirmen helâl değildir" (Ahzâb 33/52). Burada, "güzelliği hoşa gitmek" ancak yüzlerine bakmakla olur.
Evlenmek niyetiyle bakmanın keyfiyeti hususunda ileri sürülen görüşleri Nevevî merhum şöyle özetler: Evlenme niyetiyle bakmada kızın rızasına hâcet yoktur. Hatta haberi olmadan bakmak daha uygundur. Ancak İmam Mâlik: "Haberi olmadan bakmayı uygun bulmam, çünkü kadının avretini de görme ihtimâli var" demiştir. Yine Mâlik'ten gelen zayıf bir rivâyette, "Kadının izni olmadan erkek ona bakamaz" demiştir. Bu zayıf bir görüştür, çünkü Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bu husustaki izni mutlaktır, kızın izni şart koşulmaz, çünkü çoğunlukla izinden utanırlar. Bunda ayrıca aldatmaca da söz konusudur. Bir de, erkek bakıp beğenmezse kızı terkedecektir, bu ise onun kırılmasına ve üzülmesine sebep olur. Bu sebeplerle Şâfiî ulemâsı: "Erkeğin, istemezden önce kızı görmesi müstehabtır. Böylece hoşuna gitmediği takdirde, kızın üzüntüsüne sebep olmadan vazgeçer, halbuki talebten sonra vazgeçecek olursa, üzüntü olur" demişlerdir..

Yine ashabımıza göre, "Erkek bizzat göremezse güvenilir bir kadın göndererek baktırır. Bu da talebten önce olmalıdır, sebebini açıkladık."

b-) Câriye satın alma sırasında kişi avret olmayan yerine bakma hakkına sahiptir.
c-) Alışveriş sırasında da kadının yüzüne bakar. Ta ki, gereği halinde onu tanıyabilsin.
d-) Kadın şâhidlik yapacağı zaman kadına bakabilir, bu durumda da sadece yüzüne bakar, zira tanımak için yüzün görülmesi yeterlidir..

3-) Fitne ve (şehvet) garazın bulunduğu bakışa gelince:
Bu şehvet niyetiyle kadına bakmaktır, işte yasaklanan bakış budur. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu bakışın haramlığını şöyle ifade buyurmuştur: العينان تزنيان "Gözler zinâ yapar."Kezâ Hz.Cabir (radıyallahu anh) şunu anlatır: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gözün ani bakmasından sordum, bana "başımı derhal çevirmemi" emretti.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/136-139.)

YABANCIYA BAKMA YASAGI İLE İLGİLİ İSTİSNÂLAR:

1-) Emin doktor, muayene ve teşhis için yabancı kadına bakabilir. Sünnetçinin sünnet edeceği kimsenin fercine bakması da böyledir. Bu durumlarda zaruret vardır.

2-) Zâniye kadının fercine, zinâ hususunda şehâdet edebilmek için âmden bakabilir. Kezâ doğuma şehadet edebilmek için de kadının fercine bakabilir. Kezâ raza (emme) vak'asına şehâdet için de kadının memesine bakabilir.Ebu Said el-Istahrî der ki: "Bu sayılan durumlarda da erkeğin kadının fercine kasden bakması câiz olmaz çünkü, zinânın setri mendubtur. Doğum ve raza (emme) meselelerinde de kadının şehâdeti makbuldür. Şehâdet için erkeğin bakmasına ihtiyaç yoktur.

3-) Kadının yanma, boğulma tehlikelerine maruz kalsa, kurtarılması için vücuduna bakmak câizdir. (İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/139.)

CÂRİYENİN AVRETİ:

Yabancı kadın hür değil de cariye ise bazı âlimler "Onun avreti göbekle diz arasıdır" demiştir.
Bazıları da "Cariyenin avreti yaptığı iş sırasında açılmasına ihtiyaç olmayan kısımlardır" demiştir. Buna göre, câriyenin başı, kolları, bacakları, boynu, göğsü avret sayılmaz. Sırtı, karnı, kollarının yukarısı avret mi değil mi münâkaşa edilmiştir.
Ne erkeğin kadına, ne de kadının erkeğe dokunması hiçbir sûrette câiz değildir. Hacâmat, sürme veya bir başka sebep dokunmayı câiz kılmaz. Zira dokunmak, şeriat nazarında bakmaktan daha beterdir. Zira, dokunmak sûretiyle inzâl vaki olursa orucu bozduğu halde bakmak sûretiyle vâki olan inzâl orucu bozmaz. Ebu Hanife merhum: "Erkeğe, cariyenin bakılması helâl olan yerlerine dokunması da câizdir" demiştir.
Yine Ebu Hanife merhum: "Kadın, erkeğin nesb, raza (emme) veya sıhriyyet sebebiyle mahremi olduğu takdirde, ona karşı kadının avreti göbekle diz arasıdır, tıpkı erkeğin erkeğe avreti gibi" demiştir.
Diğerleri ise: "İş sırasında açılmayan yerleridir" demiştir.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/139-140.)

MÜSTEMTİA (denen zevce, cariye gibi istifraşı helâl olan kadının) avretine gelince, erkeğin, bütün uzuvlarına bakması câizdir. Hatta fercine bile bakabilir, ancak ferce bakmak mekruhtur. Kişinin kendi fercine bakması da mekruhtur. Zira, ferce bakmanın bir nevi körlüğe sebep olacağı rivâyetlerde gelmiştir. Kadının fercine bakmanın câiz olmadığı da söylenmiştir. Kadının kendine ayırdığı cariye veya müdebbere (ölümünden sonra hür olacak câriye) veya ümmü veled (efendisine çocuk doğurarak yarı hür hâle gelen, satılamayan cariye) veya merhune (rehinelenmiş câriye) olması farketmez. Cariye Mecusi veya mürted veya puta tapan, veya kendisiyle bir başkası arasında müşterek veya evli veya mukatebe anlaşması yapmış ise, bu durumda câriye yabancı kadın gibidir. Amr İbnu Şuayb babası, dedesi tarikiyle Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den şu hadisi rivâyet eder: "Sizden biri cariyesini kölesiyle veya işçisiyle evlendirirse, artık göbekten aşağı ve dizden yukarısına bakmasın."

ERKEGİN KADINA KARŞI AVRETİ:

1-) Erkek, kadına yabancı ise: Erkeğin ona karşı avreti göbek diz arasıdır. Ancak, "eller ve yüz hariç bütün bedenidir" diyen de olmuştur, tıpkı erkeğe karşı kadının avreti gibi...
Ancak birinci görüş esahh olan görüştür.
Erkeğin bedeni ile kadınınki kıyas edilemez, zira kadının bedeni zatı itibarıyle avrettir. Bunun delli şudur: Kadın, vücudu açık namaz kılamaz, halbuki erkek kılabilir. Fitne korkusu olduğu zaman, kadının bakmaya kasdetmesi câiz olmaz. Kezâ, erkeğin yüzüne tekrarla bakması da câiz değildir. Zira Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ)'den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında Meymûne (radıyallahu anhâ) ile otururlarken âmâ olan İbnu Ümmü Mektum çıkageldi ve yanlarına girdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara: "İbnu Ümmi Mektum'a karşı örtünün" diye emretti. Ümmü Seleme:
"- Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem , bu zât âmâdır bizi görmez ki!" diye karşılık verince (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz açıklar:
"- Siz de mi körsünüz, onu görmüyor musunuz?"

2-) Erkek kadının mahremi ise, erkeğin kadına karşı avreti, göbek ve diz arasıdır.
3-) Erkek kadının kocası veya münasebet-i cinsiye helâl olan efendisi ise, kadın erkeğin bütün bedenine bakabilir, ancak fercine bakmak mekruh olur, tıpkı erkeğin kendi fercine bakmasının mekruh olması gibi.
Kişi, giyecek bir şeyi olduğu müddetçe tek başına bile olsa evde çırılçıplak oturamaz, avretini örtmesi gerekir. Çünkü Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: "Sakın çıplak durmayın, zira sizin yanınızda, helâ ve eşlerinizle temas esnası hâriç, sizden hiç ayrılmayan (melekler) var."
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/140-141.)

TESETTÜRÜN HİKMET VE GAYESİ:

Yeri gelmişken Bediüzzaman merhumun tesettürün hikmetiyle ilgili bir açıklamasını kaydedeceğiz:

SUAL: Her şeyi bilen ve gören ve hiçbir şey O'ndan gizlenmeyen Allâmu'lguyûb'a (bütün gayıb şeyleri bilen Allah'a) karşı edeb nasıl olur? Sebebi-i hacâlet olan hâletler, O'ndan gizlenemez. Edebin bir nev'i tesettürdür. Mucibu'l-istikrah hâlâtı setretmektir, Allâmu'l-guyûb'a karşı tesettür olamaz?

EL CEVAB: Evvelâ Sâni-i Zülcelâl, nasıl ki kemâl-i ehemmiyetle san'atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh (iğrenç) şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de mahlûkatını ve ibâdını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemil ve Müzeyyin ve Latif ve Hakim gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilâf-ı edeb oluyor.
İşte sünnet-i seniyyedeki edeb, o Sâni-i Zülcelâl'in esmâlarının hudutları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır.
Saniyen: Nasıl ki bir tabib, doktorluk noktasında bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir. Hilaf-ı edeb denilmez. Belki, edeb-i tıb, öyle iktizâ eder, denilir. Fakat o tabib, reculiyet (erkeklik) unvanıyla yahud vâiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz. Ona gösterilmesine edeb fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek, hayasızlıktır. Öyle de: "Sâni-i Zülelâl'in çok esmâsı var. Herbir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ: "Gâffar" ismi, günahların vücudunu ve "Settar" ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi, "Cemil" ismi de çirkinliği görmek istemez. "Latif, Kerim, Hakim, Rahim" gibi esmâ-i cemâliye ve kemâliye, mevcudatın güzel bir sûrette ve mümkin vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esmâ-i cemâliye ve kemâliye ise, melâike ve ruhani ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsnü edebleriyle göstermek isterler.
İşte sünnet-i seniyyedeki âdâb, bu ulvi adabın işâretidir ve düstürlarıdır ve numûneleridir."
Bediüzzaman, elbisenin soğuksıcağa karşı koruyan bir teknik olma dışında kültürel yönüyle de ehemmiyet taşıdığını bir başka yerde şöyle ifade etmiştir:
"Dünyada sun'î libasın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhafaza ve zinet ve setr-i avrete münhasır değildir, belki mühim bir hikmeti, insanın sâir nevilerindeki tasarruf ve münasebetine ve kumandanlığına işaret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir. Yoksa, kolay ve ucuz fıtrî bir libas giydirilebilirdi. Çünkü bu hikmet olmazsa; muhtelif paçavraları vücuduna sarıp giyen insan şuurlu hayvanatın nazarında ve onlara nisbeten bir maskara olur, mânen onları güldürür. Meydan-ı Haşir'de, o hikmet ve münâsebet yok. O liste de olmaması lâzım gelir.
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/141-142.)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 29 Eyl 2017, 18:51 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 03:00
Mesajlar: 872
Resim

ـ6ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهما. في قوله تعالى: )وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أبْصَارِهِنَّ اŒية. قَالَ فَنَسَخَ، وَاسْتَثْنَى مِنْ ذلِكَ: وَالْقَواعِدُ مِنَ النِّسَاءِ الَّتِى َ يَرْجُونَ نِكاحاً اية(. أخرجه أبو داود .

6. (721)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ): "(Ey Muhamed)! Mü' min kadınlara da söyle! Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler iffetlerini korusunlar..." diye başlayıp kadınlara örtünmeyi emreden âyeti (Nur 31) daha sonra gelen şu âyet neshetti ve istisnâ getirdi: "Evlenme ümidi kalmayan ihtiyarlayıp oturmuş kadınlara, süslerini açığa vurmamak şartıyla dış esvablarını çıkarmaktan ötürü sorumluluk yoktur. Ama sakınmaları kendileri için daha hayırlı olur" (Nûr 24/60).
(Ebu Dâvud, Libas 37 (4111)

AÇIKLAMA:

"İhtiyarlayıp oturmuş" tabiriyle, yaşlılık sebebiyle hayızdan kesilip, çocuk yapma imkânından uzaklaşan kadınlar kastedilmiştir. Şu halde, önceki âyetin hükmü böyle âyise dönemine girengirmeyen bütün kadınlara şâmil iken bu âyet bir istisnâ getirerek, yaşı ilerlemiş kadınlara kılık kıyafette bazı kolaylıklar tanımaktadır. Artık bunlar, gözlerini çevirmekle mükellef tutulmamaktadırlar.

Resim

ـ7ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )كَانَ عبدُاللّهِ بنُ أبىّ ابنُ سَلُولَ يَقُولُ لِجَارِيَةٍ لَهُ اذْهَبِى فَابْغيَا شَيْئاً؛ فأنزلَ اللّهُ تعالى: وََ تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إنْ أرَدْنَ تَحصُّناً اŒية(. أخرجه مسلم وأبو داود .

7. (722)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Abdullah İbnu Übey İbni Selül câriyesine: "Git biraz fâhişelik yap (da para kazan)" diye emretti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk: "Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek çin, iffetli olmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın..." (Nûr 25/33) meâlindeki âyeti inzâl buyurdu."
(Müslim, Tefsir 26, (3029); Ebu Dâvud, Talâk 50, (2311).)

AÇIKLAMA:

Bu çirkin işi cariyesine emreden Abdullah İbnu Übey İbni Selül Medine'deki münafıkların başıdır. En kritik anlarda Müslümanlara gâileler çıkarmış, önüne çıkan her fırsatı nifak yolunda değerlendirmeyi ihmal etmemiş bir kimsedir.
Âyet-i kerime, cariyelerin fuhşa teşvik edilmesini yasaklamaktadır.
Gerek isteyerek, gerekse mecbur kılınarak yapılsın, zinânın her çeşidini İslâm dini kesinlikle haram eder, zinâyı meşru kılacak hiçbir mâzeret tanımaz.

Resim

ـ8ـ وعن عكرمة قال: )إنَّ نَفَراً مِنْ أهْلِ الْعِرَاقِ قَالُوا بنِ عَبّاسٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما: كَيْفَ تَرَى في هذِهِ اŒيةِ الَّتِى أمرْنَا بِهَا وََ يَعْمَلُ بِهَا أحَدٌ؛ قَولِ اللّهِ عزَّ وَجَلَّ: يَا أيُّها الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأذِنْكُمُ الَّذِىنَ مَلكَتْ أيْمَانُكُمْ اŒية. فقَالَ ابن عباس رَضِىَ
اللّهُ عَنْهُما: إنَّ اللّهَ حَلِيمٌ رَحِيمٌ بِالْمُؤمِنِينَ يُحِبُّ السِّتْرَ، وَكَانَ النَّاسُ لَيْسَ لِبُيُوتِهِمْ سُتُورٌ وََ حِجَابٌ فَرُبَّمَا دَخَلَ الخَادِمُ أوِ الْوَلَدُ أوِ الْيَتِيمَةُ وَالرَّجُلُ عَلَى أهْلِهِ؛ فأمَرَهُمُ اللّهُ تعالى بِاِسْتِئْذَانِ في تِلْكَ الْعَوْرَاتِ فَجَاءَهُمُ اللّهُ بِالسُّتُورِ وَبِالْخَيْرِ فَلَمْ أَرَ أَحَداً يَعْمَلُ ذلِكَ بَعْدُ(. أخرجه أبو داود .

8. (723)- İkrime (radıyallahu anh) anlatıyor: "Irak ahalisinden bir grub İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)'a dediler ki:
- Şu âyet hakkında ne dersiniz? "Ey iman edenler! Ellerinizin altında olan köle ve câriyeler ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar sabah namazından önce, öğle sıcağından soyunduğunuzda ve yatsı namazından sonra yanınıza gireceklerinde üç defa izin istesinler. Bunlar sizin için açık bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmakta,size de, onlara da bir sorumluluk yoktur. Allah size âyetlerini böyle açıklar. Allah bilendir. Hakim'dir" (Nur 58). Cenâb-ı Hakk burada kesin emirde bulunduğu halde biz bunları tatbik etmiyoruz, dediler.
İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ): "Allah mü'minlere karşı halîm ve rahimdir. Onları örtmeyi sever. İnsanlar o zaman evlerinde ne örtü ne de perde kullanmıyorlardı. Bazan hizmetçisi veya evlâdı veya yetimesi, kişi ehlinin üzerinde iken çıkagelirdi. Cenab-ı Hakk bunun üzerine, mezkur avret vakitlerinde izin istemeyi emretti. Böylece Allahu Teâla onlara örtü ve hayır getirdi. Ne var ki, hâlâ bu emirle amel eden tek kişi görmedim."
(Ebû Dâvud, Edeb 141 (5191, 5192).)

AÇIKLAMA:

Bu âyet, gerek aile ferdlerinin birbirleriyle temaslarını tanzimde ve gerekse bir Müslüman evinin ana planını tesbitte son derece ehemmiyetli bir irşâd-ı İlâhi olmaktadır.
Ancak ne var ki, İbnu Abbâs'ın âyetle ilgili yakınmalarından, isti'zân âyetinin hükmüyle amel hususunda Müslümanların gerekli titizliği bidâyetten beri göstermedikleri anlaşılıyor.
Beyhakî'nin kaydettiği bir rivâyette İbnu Abbas (radıyallahu anh) bu ihtimâli çok ağır ifadelerle dile getirir: "Kur'ân'da bir âyet var, insanların çoğu ona inanmadılar: Bu, izin âyetidir..."
İbnu Ebî Hâtim'in kaydettiği bir rivâyette, buna yakın tâbirlerle bu konudaki ızdırabını dile getirir: "Şeytan üç âyet hususunda insanlara galebe çaldı, insanlar bu âyetlerle amel etmiyorlar" der ve yukarıda meâlen kaydettiğimiz isti'zan âyetlerini tilâvet eder.
Celâleyn Tefsiri'nde: "Bu âyet için bazıları "mensuh", bazıları da "mensuh değil" demiştir. Gerçek şu ki, insanlar bunun hükmüyle amel etmemek sûretiyle kadrini bilemediler" denmektedir.
Âyet-i kerime, aile halkının belli vakitlerde birbirlerine izinle girmelerini emrettiğine göre evin iç taksimatı, nüfusa uygun şekilde çok olmalıdır. Bölmesiz tek odadan ibâret mesken Müslüman evi olamaz. Müslümanın evi aile ferdlerine âyette zikri geçen "avret vakitler"de mahremiyet sağlayacak şekilde birçok bölmeler, odalar ihtiva etmelidir.
Meskenle ilgili teferruatı, daha önce, Binâ ile alâkalı bölümde çok geniş olarak işlediğimiz için, bu mevzuda fazla bilgi edinmek isteyen okuyucumuza oraya bakmayı tavsiye ederiz (401-408. hadisler. Açıklamamız 408. hadisten sonradır.)
(İbrahîm Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 30 Oca 2018, 20:12 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 03:00
Mesajlar: 872
Resim


SIRAT =>USTURAnın AĞZı
NÂRı – NÛRu =>İkİ YÜZü
GİREN<->ÇIKANa BOĞAZı
HARAMsız YALANsız DÜZü..


ZEVK 8687

AL KAN RENGİNdedir İNsÂN =>KemÂLİ İKÂNın BİLmek
CÂNLar CENGindedir İNsÂN =>CeLÂLİ ERKÂNın BİLmek

FAHR-i ÂLEMi =>İZLE!mek HAKk
=>bENi =>sENi =>BİZLE!mek HAKk

CÂNÂNın CÂN AKSi CihÂN =>CemÂLİ FURKÂNın BİLmek!.


30.01.18 20:00
brsbrsm..tktktrstkkmdyhyylhuuu.


İKÂN: İyi ve yakînen bilmek. Sağlam bir iş. Yakin hasıl etmek ve edilmek sûretiyle bilmek.
ERKÂN: (Rükn. c.) Rükünler. Esaslar. Temeller. İleri gelen kimseler.
FURKÂN: Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı farkedip ayıran. Kur'an-ı Kerim. Kur'ân-ı Kerim'in 25. suresinin ismi..


Resim

FURKÂN SÛRESİ FâZiLeti:

ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. في قوله تعالى: )وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلى يَدَيْهِ. قَالَ: الظالِمُ عُقْبَةُ بنُ أبى مُعَيْطٍ. وَيَعْنِى بِالْخَلِيلِ أُمَيَّةَ بن خَلَفٍ، وَقِيلَ أبىٌّ، وذَلِكَ أنَّ عُقبَةَ صَنَعَ طَعَاماً فَدَعا أشْرافَ قُرَيْشٍ وَكانَ فِيهِمْ رسولُ اللّهِ # فَامْتَنَعَ أنْ يَطْعَمَ أوْ يَشْهَدَ عُقْبَةُ شَهَادَةَ التَّوْحِيدِ فَفَعلَ فَأتَاهُ أُمَيَّةُ بنُ خَلَفِ أوْ أبىٌّ، وَكانَ خَلِيلَهُ، وقالَ أصَبَأتَ؟ قاَلَ: َ ؛ وَلَكِنِ اسْتَحْيَيْتُ أنْ يَخْرُجَ مِنْ مَنْزِلى أوْ يَطْعَمَ مِنْ طَعَامِى. قَالَ: فقَالَ ما كُنْتُ أرْضَى حَتَّى تَأتِيَهُ فَتَبْصُقَ في وَجْهِهِ. فَفَعَلَ عُقْبَةُ، فَقُتِلَ يَوْمَ بَدْرٍ صَبْراً كَافِراً(. أخرجه رزين.»الصَّبْرُ« حبس القتيل على السح.

1. (724)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ), "O gün zâlim kimse ellerini ısırıp: "Keşke Peygamberlerle berâber bir yol tutsaydım, vay başıma gelene, keşke falancayı dost edinmeseydim. And olsun ki beni, bana gelen Kur'ân'dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakıyor" der" (Furkân 27-30) meâlindeki âyet hakkında şu açıklamayı yaptı: "Âyette zikri geçen zâlim Ukbe İbnu Ebi Muayt'tır. Zikri geçen dost (halil) da Ümeyye İbnu Halef'tir. Dostum Übeyy olduğu da söylenmiştir.
(Âyetin inişi bunlarla ilgilidir). Şöyle ki: Ukbe bir yemek hazırlayarak Kureyş'in eşrafını dâvet eder. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da onların arasındadır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), "Ukbe kelime-i tevhidi söylemedikçe, yemekten almayacağını" söyledi. Ukbe bu isteği yerine getirdi. Bunun üzerine dostu olan Ümeyye İbnu Halef veya Übeyy ona gelerek:
"- Sâbiî mi oldun?" dedi. Ukbe:
"- Hayır, ancak yemek yemeden evimden ayrılmasından utandım" diye cevap verdi. Übeyy:"- Öyleyse, gidip onun yüzüne tükürmezsen ben de senden râzı olmayacağım!" dedi. Ukbe, bu talebe müsbet cevap vererek, isteneni yaptı. Cezâ olarak Bedir günü yakalanıp idam edildi.

(Bu rivâyetin kaynağı asılda gösterilmemiştir. Ancak rivâyeti mana olarak, Taberî Tefsir'inde (18, 6), İbnu Abbâs rivâyeti olarak kaydeder. Ayrıca, El-Vahidî, Esbâbu'n-Nüzûl'da (s. 191); Suyûti, ed-Dürrü'l-Mensûr'da (5, 68) kaydetmiştir.

AÇIKLAMA:

1-) Bu âyet, Kur'ân-ı Kerim'de kötü arkadaştan tahzirle ilgili olarak gelen âyetlerdendir. Burada bir kısım dostlar dostluklar vardır, uğrunda olmayacak fedakârlıklar, işler yapılır. Ama öbür dünyada pişmanlıklar getirir. Âyet-i kerimede hayır yolunda, Allah'ın rızasını düşünmeyen dostlukların öbür dünyadaki faydasız, acı pişmanlığına dikkat çekilmektedir. İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) bu âyetin iniş sebebini anlatarak meseleyi daha müşahhas, daha hatırda kalıcı ve unutulmaz bir hâle getirmektedir.
Yine tekrar edelim, bir âyetin bir şahısla ilgili olarak nüzûlü, hükmünün âm (umumi) olmasına, kıyâmete kadar mûteber olmasına mâni değildir. Zira o her mü'mine hitab eder, her devre hitab eder. Âlimler: "Sebebin hususi olması, hükmün umumi olmasına mâni değildir" demiştir.
2-) Ümeyye İbnu Halef'in "Sâbiî mi oldun?" sözü, Müslüman mı oldun demektir. Çünkü başlangıçta, Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e Sâbiî diyorlardı. İbnu'l-Esîr'in en-Nihâye'de açıkladığına göre "câhiliye Arapları bir dinden çıkarak bir başka dine geçenlere Sâbiî diyorlardı." Müslümanlar da Kureyş'in dininden ayrılıp İslâm dinine girmekte idiler. Bu kelime fiil olarak, çıkmak manasına olan saba-e kökünden gelir. Yıldız matlaından (doğduğu yerden) çıkınca صَبََأَ النجوم (Yıldız çıktı, doğru) denirdi. Sâbiî kelimesi, Müslümanlar hakkında sıkca kullanılmış bir tâbirdir, cem'i subât gelir. Müslümanlara aynı kökten olmak üzere masbuvv da denmiştir.


Resim

ـ2ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: )سألْتُ رسولَ اللّه #: أىُّ الذَّنْبِ أعْظَمُ؟ قالَ: أنْ تَجْعَلَ للّهِ نِدّاً وَهُوَ خَلَقَكَ، قَالَ قُلتُ: ثُمَّ أىُّ؟ قَالَ أنْ تَقْتُلَ وَلَدَكَ مَخَافَةَ أنْ يَطْْعَمَ معَكَ، قَالَ قُلْتُ ثُمَّ أىٌّ؟ قَالَ أنْ تُزَانِى حَلِيلَةَ جَارِكَ، قَالَ فنزَلَ تَصْدِيقاً لِذلِكَ: وَالَّذِينَ َ يَدْعُونَ مَعَ اللّهِ إلهاً آخَرَ وََ يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِى حَرَّمَ اللّهُ إَّ بِالْحَقِّ وََ يَزْنُونَ(. أخرجه الخمسة .
2. (725)-İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e:
"- Hangi günah daha büyük?" diye sordum. Şu cevâbı verdi:
"- Seni yaratmış olduğu halde Allah'a ortak koşmandır!"
"- Sonra hangisi gelir?" dedim.
"- Seninle beraber yiyecek korkusuyla çocuğunu öldürmendir!" dedi. Ben tekrar:
"- Sonra ne gelir?" dedim.
"- Komşunun helâlliği ile zinâ etmen!" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu sözlerine te'yiden şu mealdeki âyet nazil oldu:


وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ يَلْقَ أَثَامًا
Resim---Vellezîne lâ yed’ûne meallâhi ilâhen âhara ve lâ yaktulûnen nefselletî harramallâhu illâ bi’l- hakkı ve lâ yeznûn (yeznûne), ve men yef’al zâlike yelka esâmâ (esâmen).: Ve onlar, ALLAH ile beraber başka bir ilâha tapmazlar. ALLAH’ın (öldürülmesini) haram kıldığı kişiyi haklı olmadıkça öldürmezler ve zina yapmazlar. Ve kim bunları yaparsa günah cezasıyla karşılaşır.” (Furkan 25/68)
(Buharî, Tesfir, Furkân 2, Bakara 3, Edeb 20, Muharib'in 20, 46; Müslim,İman 141, (86); Ebu Davud, Talâk 50, (2310); Tirmizî, Tefsir, Furkân (3181)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 19 Tem 2018, 21:55 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 03:00
Mesajlar: 872
ResimŞUARÂ SÛRESİ FâZiLeti:

ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. قالَ: )لَمَّا نزَلَتْ: وَأنْذِرْ عَشِيرَتَكَ ا‘قْرَبِينَ صَعِدَ # عَلَى الصَّفَا. فَجَعَلَ يُنَادِى يَا بَنِى فَهْرٍ يَا بَنِى عَدِىٍّ لِبُطُونِ قُرَيْش حَتَّى اجْتَمَعُوا. فقَالَ: أَرَأيْتُكُمْ لَوْ أخْبَرْتُكُمْ أنَّ خَيًْ بِالْوَادِى تُرِيدُ أنْ تُغِيرَ عَلَيْكُمْ أكُنْتُمْ مُصَدِّقىّ؟ قَالُوا نَعَمْ: مَا جَرَّبْنَا عَلَيْكَ إَّ صِدْقاً. قَالَ: فَإنِّى نَذِيرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَىْ عَذَابٍ شَدِيدٍ. قَالَ أبُو لَهبٍ: تَبّاً لَكَ يَا مُحَمَّدُ؟ ألهذَا جَمَعْتَنَا! فنزلتْ: تَبَّتْ يَدَا أبِى لَهبٍ وَتَبَّ(. أخرجه الشيخان والترمذى.وفي رواية: وَقَدْ تَبَّ .

1. (726)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Şu "Sen ilkin en yakın hısımlarını inzâr et" (Şuara 214) meâlindeki âyet indiği zaman, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Safâ Tepesi üzerine çıktı ve şöyle bağırmaya başladı: "Ey Benî Fihr!, Ey Benî Adiyy!" Bunlar Kureyş Kabilesine mensup boylardı. Toplandılar.
Onlara şöyle hitab etti: "- Ben size, "şu vâdide atlılar var, sizlere saldırmak istiyor" desem, beni tasdik eder misiniz?
Hep beraber şu cevâbı verdiler: "- Evet, tasdik ederiz, şimdiye kadar hiç yalanına rastlamadık, hep doğru söyledin."
"- Öyleyse dinleyin!" dedi. "Önünüzde bekleyen şiddetli bir azabı size haber veriyorum."
Ebu Leheb atılıp: "- Ey Muhammed, ey kuruyasıca! bizi bunun için mi çağırdın?" dedi.
Bunun üzerine: "Ebu Leheb'in iki eli kurusun. Kendisi de kurudu..." diye başlayan Ebu Leheb Sûresi nazil oldu."

(Buhârî, Tefsir, Şuarâ 2, Cenâiz 98, Menâkıb 13; Müslim, İmân 355, (208); Tirmizî, Tefsir, Tebbet (3360)

وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ
Resim---"Ve enzir aşîrateke’l- akrabîn (akrebîne).: Ve en yakının olan aşiretini/yakın akrabanı uyar.” (Şuarâ 26/214)

تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ
Resim---"Tebbet yedâ ebî lehebin ve tebbe.: Ebu Leheb'in iki eli kurusun; kurudu ya.” (Tebbet 11/1)

AÇIKLAMA:

1-) İslâm dini tedricen vahyedilen bir dindir. Kur’ÂN-ı Kerim'in 23 yılda tamamlanması, tedriciliğinin müşâhhas bir örneğidir. Önce imânî esaslar gelmiş, sonra birinin ardından diğeri olmak üzere yavaş yavaş farzlar, haramlar gelmiştir. Şarabın haram edilmesi örneğinde olduğu üzere, bir konu ile alâkalı müfredat bile bir anda gelmemiş, zaman içinde nihâî şekli almıştır.
İslâm'da mühim bir esas olan bu tedric kanunu, muhataplar meselesinde de câridir. Yukarıdaki âyette görüldüğü üzere, Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) önce kendi kabile mensuplarına hitab etmek, onları İslâm'a çağırmakla emr olunmuştur. Bu âyet ayrıca, alenî dâvetin başlangıcıdır. Bir kısım rivâyetlere göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e üç yıl önce ilk vahiy gelmiş ve peygamberliği bildirilmiştir. Ancak tebliğ emri gelmemiştir.
Bu âyet tebliği emrediyor, ancak "En yakınlarından başla" diyor.
Daha sonra gelecek olan bir âyet (En'âm 92) tebliğin coğrafî hududunu "Ümmü'l-Kurâ (Mekke) ve etrafında yaşayanlara" olmak üzere genişletecektir.


وَهَذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ مُّصَدِّقُ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلِتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَهُمْ عَلَى صَلاَتِهِمْ يُحَافِظُونَ
Resim---"Ve hâzâ kitâbun enzelnâhu mubârakun musaddıkullezî beyne yedeyhi ve li tunzire umme’l- kurâ ve men havlehâ, vellezîne yu’minûne bi’l- âhirati yu’minûne bihî ve hum alâ salâtihim yuhâfizûn (yuhâfizûne).: Bu (Kur’ân-ı Kerim), elleri arasındakini tasdik eden ve ahirete ve ona inanan, şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun etrafında olan kimseleri uyarman için indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır. Onlar, namazlarını muhafaza ederler (devam ederler).” (En'âm 6/92)

Risâlet-i Muhammediye'nin beynelmilel hüviyeti daha sonra ve bilhassa Hicret'ten sonra bütün açıklığı ile ortaya konacaktır.
2-) Âlimler, rivâyetleri gözönüne alarak "en yakın hısımlar"dan maksadın Benî Hâşim ve Benî Muttalip olduğunu belirtirler. Müsbet cevâbın alınamadığı bu ilk hitaptan sonra Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in vereceği ziyafete dâvet edilenler de bu âilelere mensup olanlardır.
3-) Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in Risâlet-i Muhammediye'nin hak olduğu hususunda kullandığı ilk delil, kendisinin, aralarında geçirmiş bulunduğu önceki hayatı, o hayat esnasındaki sıdkı, doğru sözlülüğü ve kemal derecesindeki ahlâk-ı hasenesi idi.
Bu noktada kimse ondan şüpheye düşmemiştir.
4-) Ebu Leheb'in, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e muhâlefeti, görüldüğü gibi tebliğin bidâyetinde başlayacak ve ölünceye kadar devam edecektir. Aslında Ebu Leheb, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e yabancı birisi değildi, O (aleyhissalâtu vesselâm)'nun amcasıydı. Yani Ebu Leheb, Abdulmuttalib'in oğlu idi. Ebu Leheb'in esas adı Abdu'l-Uzzâ İbnu Abdi'l-Muttalib idi. Künyesi de Ebu Uteybe idi. Yüzünün parlaması sebebiyle kendisine Ebu Leheb ünvanı verilmişti.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e, en ziyade bundan eziyet ve sıkıntı gelmiştir. Hacc mevsiminde Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in tebliğ maksadıyla uğradığı her çadıra, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in arkasından uğrayıp, "İnanmayın, O sâbiîdir, yalancıdır, inanılacak bir şey olsaydı biz inanırdık, onu sizlerden daha iyi tanıyoruz" şeklinde sözler sarfeder, tebliğin te'sirini kırar, yok ederdi.


ـ2ـ وَعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. في قوله تعالى: )وَالشُّعَراءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ. قالَ: اسْتَثْنَى اللّهُ تعالى مِنْهُمْ الَّذِىنَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اŒية(. أخرجه أبو داود .

2. (727)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ), "Şâirlere gelince, onlara da sapıklar uyar" (Şuarâ 224) meâlindeki âyet hakkında şunları söyledi: "Cenâb-ı Hakk, (kendilerine sapıklar uyar diye zemmettiği) şâirlerden, "İman edip de iyi amel (ve hareket)de bulunanlar, Allah'ı çok zikredenler ve zulme uğratıldıklarından sonra öclerini alanlar..." (Şu'arâ 227) istisnâ edildiler."
(Ebu Dâvud, Edeb 95, (5016).)

AÇIKLAMA:

İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)'ın açıklama getirdiği âyet şâirleri zemmeder. Müteâkip âyet bu zemmin (kötüleme) sebebini açıklar: "Onların (şâirlerin) her vâdide hakikaten ifrata (mübâlağaya) düşegeldiklerini ve hakikaten yapmayacakları şeyleri söyler (insanlar) olduklarını görmedin mi?" (Şuarâ 225-226).
İbnu Ebî Şeybe ve Abd İbnu Humeyd'in tahriclerine göre, "Şâirlere gelince onlara da sapıklar uyarlar" meâlindeki âyet inince Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in şâirlerinden Abdullah İbnu Revâha, Ka'b İbnu Mâlik ve Hassân İbnu Sâbit ağlayarak gelip: "Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem , Cenâb-ı Hakk şu âyeti inzâl buyurdu. Rabbimiz de biliyor ki bizler şâirleriz. Artık helâk olduk!" derler. Bunun üzerine, yukarıda kaydettiğimiz istisnâ beyan eden âyet nâzil olur. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem) onları çağırtıp yeni vahyi tilâvet buyurur.
Yine İbnu Abbâs (radıyallahu anhûm)'tan yapılan başka rivâyetlerde zemmedici âyetin Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem)'a hicviye düzen kâfir şâirler hakkında geldiğini, "Onlara sapıklar uyar" ifadesiyle, bu kâfir şâirlere uyan cinnî azgınların kastedildiğini belirtir. "İnanıp amel-i sâlihte bulunanlar..." istisnâsıyla da Hassan İbnu Sâbit, Abdullah İbnu Revâha, Ka'b İbnu Mâlik'in kastedildiğini, çünkü bunların Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem)'ı ve ashabını kâfir şâirlerin hicviyelerine karşı koruduğunu belirtir..


HZ. PEYGAMBER VE ŞİİR.:

Yukarıda kaydedilen âyetlere dikkat edilirse, Kur'ân şiiri ne reddetmekte ne de kabul etmektedir. Önce zemmetmiş ise de sonra istisnâ tanımıştır. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in şiir karşısındaki tutumu da böyle olmuştur. İslâm lehinde şâirleri istihdam etmiş, teşvik etmiştir. İslâm düşmanı şâirlerle de amansız mücâdele vermiştir.
Günümüz araştırıcıları, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde şâirlerin ictimâî hayattaki rolünü bugünün gazetecisi, sporcusu ve günlük gazetelerin köşelerinde aktüalite üzerine yazı yazan müelliflerin rolüne benzetirler. Efkâr-ı umumiyeyi belli maksadlarla hazırlayıp yönlendirmede bu sonuncuların günümüzdeki rolü ne ise o devirde de şâirlerin ve hatiplerin rolü odur. Bizzat Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ifadesiyle şâirin şiiri oktan daha yaralayıcı, kılıçtan daha öldürücüdür. Dostları düşman etmede, küsleri barıştırmada, iki kabileyi kapıştırma veya savaşmakta olanlara âni sulhü getirmede şâirlerin birkaç beyti kâfirdir.
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem), devrinde bu kadar müessir olan bir silâha bigâne kalamazdı, veya toptan kötüleyemezdi.
Bu sebeple kâfir şâirlere, Müslüman şâirler karşı çıkmıştır. Yukarıda ismi geçen üç şâir meşhurdur. İhtiyaç oldukça onları çağırıp اهْجوا قُرَيْشًا فَإِنَّهُ اَشَدُّ عَلَيْهَامِنْ رَشْقٍ با لنَّبِْل "Kureyş'i hicvedin, zira hiciv onlarda oktan daha derin yara açar" derdi. Hassân İbnu Sâbit (radıyallahu anh) Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in baş şâiri idi ve Kureyş'e karşı oynadığı rol daha mühim olmuştur.
Her çağırışında ona: "Ey Hassân, Allah Resûlü adına onlara cevap ver!" der ve اَللّهُمَّ اَيِّدْهُ بِرُوحِ القُدُسِ "Ya Rabbim onu Ruhu'l-Kudüs ile takviye et!" diye dua ederdi. Hassân'ı şöyle teşvik ettiği de rivâyetlerde gelmiştir: "Sen Allah ve Resûlü için söyledikçe Ruhu'l-Kudüs seni takviye etmektedir."Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), kendisine gelip: "Biliyorsunuz, Kur’ÂN'da şâirler hakkında zemmeden âyetler gelmiştir" diye üzüntüsünü ifade eden şâir Ka'b İbnu Mâlik'e:
ان المؤمن يجاهد بِسَيْفِهِ ولسانه والّذى نفسى بيده لكان ما ترمُو نهم به نضح النّبل
"Mü'min kılıncıyla da, diliyle de cihad eder. Ruhumu kudret elinde tutan Zâta yemin olsun, dille attığınız da ok gibi yaralar açar" diyerek hak yolunda şâirliğe devam etmelerini irşâd eder.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm’in Temimlilerin mufâhara (şiirhitabet yarışı) teklifini kabul edip şâir ve hatipleri huzurunda yarıştırması da burada hatırlatılması gereken bir davranışıdır.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) küffâr cephesinin şâirleriyle mücadelede onlara karşı sadece şâirleri kullanmakla yetinmeyip, haddi aşanları öldürtmüştür. Bunlardan Nadr İbnu'l-Hâris, Ukba İbnu Ebî Muvayt, Ka'b İbnu'l-Eşref, Amr İbnu Abdillah İbni Umeyr, Hâris İbnu Süveyd, Ebu Afak, Esmâ Bintu Mervân, Abdullah İbni Hatal, Fartanâ, Karîba vs. Bunların bir kısmı Mekke Fethi'nde af dışı tutulanlar arasında yer alır.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) o günün gazetecileri olarak değerlendirilen kâfir şâirlere karşı göz açtırmama ve yıldırma siyaseti gütmüştür.


ŞİİR ÜZERİNE BİRKAÇ HADİS MEÂLİ.:

* Bazı beyan vardır ki büyüleyicidir (tesiri kesindir).
* Şiir de söz cümlesindendir. İyisi iyi bir söz gibi güzel, kötüsü de kötü bir söz gibi çirkindir.
* Bazı şiir vardır ki hikmetlerin ta kendisidir.
* Şâirlerin söylediği en doğru söz Lebid'in şu sözüdür:
اََ كلّ شىْءٍ ماخ اللّه باطل "Bilesiniz, Allah'tan başka her şey bâtıldır."
Rivâyetler, zaman zaman Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm’in de şiirler mırıldandığını belirtir. Bunlardan biri, Muallaka şâirlerinden Tarafe'nin şu mealdeki beytidir
"Günler senin bilmediğin şeyleri sana açıklayacak,
Azığını vermediğin adamlar sana haberler getirecektir."

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 08 Eki 2018, 20:14 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Ağu 2007, 03:00
Mesajlar: 872
ResimNEML SÛRESİ FâZiLeti:

ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: )قالَ رسولُ اللّه #: تَخْرُجُ الدَّابَّةُ وَمَعَها عَصَى مُوسَى وَخَاتَمُ سُلَيْمَانَ فَتَجْلُوا وَجْهَ المُؤمِنِ بِالْعَصَى وتَخْطِمُ أنْفَ الْكَافِرِ بِالْخَاتَمِ حَتَّى إنَّ أهْلَ الخِوَانِ لَيَجْتَمِعُونَ فَيَقُولُ هَذَا يَا مُؤمِنُ، وَيَقُولُ هذَا يَا كَافِرُ(. أخرجه الترمذى .

1. (728)- Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) buyurdu ki: "Dabbetu'l-arz, berâberinde Hz. Mûsa'nın asâsı ve Hz. Süleyman (aleyhimâ'sselâm)’ın mühürü olduğu halde çıkar. Asâ ile mü'minlerin yüzünü cilâlar, mührü de kâfirlerin burnuna basar. Öyle ki, sofra ehli toplanınca biri diğerine (yüzündeki parlaklıktan dolayı): "Ey mü'min!" der, diğeri de (öbürüne, burnundaki mühür damgası sebebiyle): "Ey kâfir!"der. (Yani mü'min de kâfir de yüzünden tanınır).
(Tirmizî, Tefsir, Neml (3186))

AÇIKLAMA:

وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِّنَ الْأَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ
Resim---"Ve izâ vakaa’l- kavlu aleyhim ahracnâ lehum dâbbeten mine’l- ardı tukellimuhum enne’n- nâse kânû bi âyâtinâ lâ yûkınûn (yûkınûne).: Ve onların üzerine (Allah’ın Kitap’ta söylediği) söz vuku bulunca, onlara arzdan dabbe çıkardık (çıkarırız). İnsanların (Kitap’taki) âyetlerimize yakîn hasıl etmediklerini söyleyecek.” (Neml 27/82)

Tirmizî bu hadisi, Dâbbetu'l-arz'ı mevzubahis eden وَاِذا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْأخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً "Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği vakit, yerden bir çeşit hayvan çıkarırız ki, o, onlara, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler" (Neml 82) âyetini tefsir sadedinde kaydetmiştir. Burada, hadislerde kıyamet alametlerinden biri olarak zikri geçen Dâbbetü'l-arz mevzubahis edilmektedir. Âyette geçen اِذَا وَقَعَ عَلَيْهم القَول yani, "Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği vakit" ifadesi "onlara azab vâcib olduğu zaman" "Allah onlara gazab ettiği zaman"; "Onlara hüccet vacib olduğu zaman" gibi farklı yorumlara tâbi tutulmuştur. Bütün bunların emr-i bi'lma'ruf ve nehy-i ani'l münker'i terk etmenin sonucu meydana geleceği belirtilmiştir.
Ayrıca, âyette geçen "kavl"den murad, onun ilgili olduğu şeydir, o da kıyamet saatidir, onun vukûu da kıyametin husûlüdür, öyle ise bundan maksad kıyametin yaklaşması ve alâmetlerinin zuhûrudur" denmiştir.
Dâbbetü'l-Arz'ın nasıl birşey olduğu münâkaşalı bir husustur. Bunu tavsifte çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
Dâbbe kelime olarak hafif yürüyen, kımıldayan , debelenen gibi mânâlara gelir. Bütün hayvanlar hakkında kullanılır. Dâbbe ile ilgili garib tavsifler, zayıf rivâyetler olduğu için burada onları kaydetmeyi gereksiz buluyoruz.
Râğıb İsfehânî, Müfredâtu'l-Kur'ân'da: "Dâbbe, tanıdığımızın hilâfına bir hayvandır ki, kıyamet sırasında çıkacaktır. Bir de denildi ki, "bununla cehalette hayvanlar menzilesinde olan eşrar (şerliler) murad olunmuştur."
Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'den kaydettiğimiz hadise dayanarak Elmalılı şöyle bir yoruma yer verir: "Bu hadise nazaran da, bu dâbbe maddî ve manevî hârikulâde bir kuvvet ve saltanat ile zuhur edip büyük bir İslâm devleti teşkil edecek, bir sâhib-i huruc (baş kaldıran) olmuş oluyor. Şüphe yok ki, Asayı Musâ ile Mühr-ü Süleyman'ı haiz olan zât büyük bir şahsiyet olacaktır. Hem de şirâr (şerliler)dan değil, hıyardan (hayırlılardan) olacak, çünkü mü'minin yüzünü güldürecek, kâfirin burnunu kıracak."

Dâbbetu'l-arz tâbirinin nasıl farklı yorumlara imkân tanıdığını göstermek için şu pasajı da Bediüzzaman merhumdan kaydediyoruz:
"Amma, "Dabbetu'l-arz", Kur’ÂN'da gâyet mükemmel bir işaret ve lisan-ı halinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise, ben şimdilik, başka meseleler gibi kat'î bir kanaatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim:
َ يعْلَمُ الغَيْبَ اّ اللّه (Gaybı ancak Allah bilir), nasıl ki kavm-i Fir'avn'e, "Çekirge âfâtı ve bit belâsı" ve Kâbe tahribine çalışan kavm-i Ebrehe'ye "Ebâbil kuşları" Musâllat olmuşlar, öyle de: Süfyân'ın ve Deccâllerin fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc'ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp Musâllat olacak, zir ü zeber edecek Allahu a'lem, o dâbbe bir nevidir. Çünkü gâyet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir tâife-i hayvaniye olacak. Belki اِّ دَابَّةِ اَرْضِ تَأكُلُ مِنْسَاتَهُ (Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, ancak değneğini yiyen kurt onun ölümünü cinlere farkettirdi) (Sebe 14) âyetinin işâretiyle, o hayvan, dâbbetü'l-arz denilen ağaç kurtlarıdır ki, insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler iman bereketiyle ve sefâhat ve su-i isti'malattan tecennübleriyle (kaçınmalarıyla) kurtulmasına işâreten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş..."
Şu noktaya dikkat çekmek isteriz: Âyette geçen ve dâbbetu'l-arz'ın konuşacağını ifade eden, تُكَلِّمُهُمْ
= (insanlara konuşur) ibâresine dayanan bâzı eski yorumcular dâbbetu'l-arz'ın insan gibi konuşacağını, insan nevinden olacağını söylerken Bediüzzaman, bu konuşmayı lisân-ı kâl ile değil lisan-ı hâl ile olacak bir konuşma olarak değerlendirir ve bu hayvanın bir kurt, bir mikrop gibi vücuda yerleşecek son derece küçük bir mahlûk olacağı neticesine varır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 21 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye