Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 14 Ara 2018, 04:19

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 89 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 25 Ağu 2017, 10:33 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim

MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


1. DERECE: İhsan


Altıncı bâbı sülûkun vadileri diye isimlendirmemizin sebebi, her dereceyi bir vadi olarak kabul ettiğimizdendir. Ve bu vadiler kutsal birer vadidirler. Bu vadilerin herbirini geçenler Allah'ın nuruyla nûrlanırlar. Bu vadide muhaliflerden çoğu helak olmuştur. Bu vadilerden birincisi ihsan vâdisidir. İhsan, lügatte iyilik ve güzel mânâsına gelir. Ama şeriatte ve târikatte, Allah'ı görüyormuşçasına yapılan ibâdete denir. Nitekim Buhâri ve Müslim'de yer alan bir sahih hadiste, Ömer ibnü'l-Hattâb şöyle rivayet etmiştir. Bir gün Cibril lasl Sahâbîden Bişr hazretlerinin suretine girerek Resûlullah'a geldi ve ihsan ve imanı sordu. Hz. Peygamberim cevaben şöyle buyurdular: "İhsan, Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Çünkü sen onu görmesen bile o seni görüyor." Bu hadis-i şerifte, ihlasa müşahedeye ve muameleye işaret vardır. İhlası sağlamanın yolu, Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmektir. İhsanın karşılığı ise, "İyiliğin karşılığı ancak iyilikledir" (Rahman, 60) âyeti kerimesinde olduğu gibi iyilikledir. Onun muktezası ise, Rahman'ın rızâsıdır.

Salike lazım olan yalnızca ibadette değil bütün herşeyde ihsan sahibi olmasıdır. Nitekim, Sahih-i Müslim'de geçen bir hadis ki, Şeddâd ibn-i Evs tarafından rivayet edilmiştir. Resûlullah(sav) şöyle buyurmuştur: "Allah u Teâlâ herşeyde iyiliği (ihsanı) emretmiştir. Sizden biriniz öldürürken en güzel ve acısız şekliyle öldürsün. Veya bir hayvan boğazlarsa en güzel bir şekilde boğazlasın." Bundan anlaşılan o ki herşeyde ihsan sahibi olmak müstehaptır. Niyetin ihsanı hâlis olmasıdır. Vaktin ihsanı Allah için geçirilmesidir. Hâlin ihsanı Hakk'ın şer-i şerifini uygulamaktır. Ve daima Allah'ı müşahede etmektir. Herşeyin iyisini Allah bilir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 11 Eyl 2017, 09:58 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: ''Benim sevgim bir kulun kalbine girerse, ALLAH onun cesedini mutlaka ateşe yasak eder.” buyurdu.
(Abdullah İbni Ömer radiyallahu anhu’dan; Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî, Râmûzü’l-ehâdîs, Sayfa: 370)


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


2. DERECE: İlim


Süfyan bin Uyeyne ve Ebû Hureyre(ra)den mervîdir ki, Resûlullah efendimizin(sav) şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki gizli olan şeylerin hey'eti (sureti) gibi bir ilim vardır. Onu ancak Allah'ı bilen âlimler bilir. Bu ilmi söylediğinizde, buna karşı çıkan ancak gafillerdir." Çünki bu ilim aklın üzerindedir. İnsansa bilmediğinin cahilidir.

Ey kardeşim şunu iyi bil ki, ilmin nevileri çoktur. Ancak biz burada dört kısmını zikredeceğiz. Bunlardan birincisi şer'î ilim, ikincisi aklî ilim, üçüncüsü vicdanî ilim, dördüncüsü ise ledünnî ilimdir. Şer'î ilimlere misal, fıkıh, tefsir, ferâiz ve hadis... v.s. gibi ilimlerdir. Aklî ilimler ise, kelam, hendese, felsefe ve astronomi gibi kısımlara ayrılır. Aklî ilimler ise iki kısım üzeredir. Bu ilim ya zarurîdir veya istidlâlîdir. Delile dayanır. Zarurî olan, tefekkür ve delile dayanmayandır. Mesela, insanın açlığa ve susuzluğa olan bilgisi gibi. İstidlalî olan ise, görüşler muvacehesinde delil ve burhanlardan hâsıl olan ilimdir. Vicdanî ilim ise, ahvâle ait bilgilerdir. Ve bu ilme akıl müdâhale edemez. Sadece delil ve burhanlarla bu ilmin idrâki mümkün olmaz. Nitekim, balın tadının, lezzetinin, bunun yanında sarhoşluğun aklî delillerle anlaşılacak bir yanı yoktur. Aşk, şevk, neş'e gibi mefhumlar da "tatmayanın bilemeyeceği" hususlardır. Dördüncü kısım ise, ledünnî ilimdir. Buna ayriyeten ilm-i esrâr'da denir. Onun için bu ilme ledünnî derler. Bu ilim Allah tarafından velî kullarına ilham edilir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Allah u Teâlâ; "Biz katımızdan ona ilim verdik (öğrettik)" buyurmaktadır. Evliyâullah ilmi Allah'tan alır.

Şeyh hazretleri Fütuhatın 54. babında şöyle buyuruyor: "Beyazıd hazretleri ulemâyı rusûme hitab ederek şöyle dedi: "Ey ulemâ-yı rusûm! Siz ilminizi ölülerden (ölümlü olanlardan) aldınız. Biz ise ilmimizi hayyü lâ yemût olan (ebediyyen diri olan) Allah'tan aldık. O bizim ilmimizi kalbimize nakşederek verdi. Siz dersinizki, filanca filandan haber alıp bize bildirdi. Sizin ilim alma üslûbunuz budur. Ancak biz falanla filanla uğraşmayız, ilmimizi direkt olarak Allah'tan alırız." Bu şu demektir: Allah'ın katından alınmayan bir ilmin ilâhi lezzeti ve rûhâniyyeti olmaz ve bu ilimler feyz vermez. Rabbânî kapıyı açacak olan ilim, aşk ve şevkle talep edilen bir ilimdir. Size şah damarınızdan daha yakın olan Allah'tan niçin ilim almazsınız? Ki bu ilim, ilm-i ledünnidir. Ledünni ilmi ancak, akl-ı selim olan eshâb-ı sülük idrâk edebilir. Bu bir derecedir. Bu ilmi herkes idrâk edemez.

Aklın verâsını aşan bir ilm-i azîm var ki, Onu ancak dakik olan akl-ı selîm anlar. Bu ilmi ağyar olan idrâk edemez. Onun için bu ilmi esbabı anlar. Bu ilmi inkar ve izhâr eden (açığa vuran) kimsenin katli vaciptir. Nitekim bu mânâya muvafık olarak Mevlânâ hazretleri şöyle buyurmuştur: Bu padişahların hepsi halktan cân korkusuna düştüler Çünkü bu güruh kördür, padişahların da nişanı yok. Yol azıtmış kavim, aptallıklarından peygamberlere "Biz sizi şom bilmekteyiz. Bize sizin yüzünüzden kötülük geliyor" dedi. Hain kalpazandan, halis altınla kuyumcu daha fazla korkar. Bu ilmi inkâr edenin recmedileceğine dair Ebû Hureyre(ra)'nin şu sözü delildir. Ebû Hureyre(ra) şöyle buyuruyor: "Ben Resûlullah(sav)'dan iki ilim hıfzettim. Birini halka izhâr eyledim. Eğer diğerini de izhâr eyleseydim recmedilmem gerekirdi."

Hz. İbn-i Abbas'dan rivayet edildiğine göre bir gün, "Yedi göğü ve yerden de bir o kadar yaratan Allah'tır. Allah'ın herşeye kadir olduğunu ve ilminin herşeyi kuşattığını bilmeniz için, Allah'ın emirleri, göklerle yer arasında inip durmaktadır." âyet-i kerimesi okundu. Abbasi bu mevzua ilâveten şöyle diyor: Eğer ben o an bu ayeti tefsir etseydim orada bulunanlar beni mutlaka ya recmederlerdi, ya da öldürürlerdi". Sâlike lazım olan bu ilmi başkalarından gizlemesidir. Ve insanların akılları nisbetinde anlatmalıdır. Bu ilmi, ehil olmayanlardan saklamalıdır. Arâbîden birisi gelerek Resûlullah efendimize, ilm-i garâibi (gizli ilimleri) kendisine öğretmesini istedi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz; "Sen ilmin başı olan bir ilmi öğrenmek istemez misin?' Ârâbî, " Nedir ilmin başı ya Resûlullah?" Resûlullah: "Mârifetullahtır" buyurdular. Diğer bir rivayette ise, Resûlullah'ın "Git... Allah sana ilm-i garaibi öğretecektir." buyurduğu rivayet edilmiştir.

Bu hadis-i şeriften anlaşılan o ki, bu ilmi ehil olmayan kimselerden gizlemek lazımdır. Bu ilmi elde etmiş olan sâlikin yapması gereken en önemli şey ise, bu ilimle beraber Allah'ın hükmüne boyun eğerek O'na isyandan kaçınmasıdır. Ve bu mevzuda Hz. Musa(as)'yı misâl almasıdır. Ki bu sayede, "Salih kul şöyle dedi: "İşte bu, seninle benim aramızın ayrılması demektir. Sabredemediğin şeylerin sana içyüzünü anlatacağım" (Kehf, 78) âyet-i kerimesinin muhatabı olmasın. Eğer sâlik, bu ilmi anlatacak ehil birini bulamaz ise, ilmiyle amel eder ve böylece ameliyle yapmış olduğu dirâset sayesinde Allah(cc) ona bir vâris nasibeder. Peygamberimiz bu hususta, "Kim bildiği ilmiyle amel ederse, Allah(cc) ona bir vâris gönderir" buyurmuştur.

Ehlullah katında hakikî âlim olan kimseler, âlim billah (Allahı bilen) kimselerdir. Şayet öğrenilmesi lazım gelen meseleler varsa, bu nevi kimselere sorulmalıdır. Ve sohbet edilecekse bunlarla sohbet edilmelidir. Çünkü bunların sohbetlerinde çok faydalar vardır.

Âlim-i billah, ilmini kemâliyle tamamlamış ve ilim erbâbıyla yeteri kadar oturup kalkmış ve istişare ve müzâkere etmiş kimsedir. Âlim-i billahın diğer bir hasleti de âlim-i biemrillah olmasıdır. Âlim-i billah olan kimsenin, Allah'ın emir ve nehiylerine harfiyyen uyması lazımdır.

Allah erleriyle bir an bile sohbet etmek, yüz yıl takvadan daha iyidir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Eyl 2017, 08:38 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


3. DERECE: Hikmet


Resulullah(sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: "Bir kimse kırk sabah ihlasla amel ederse, onun dili vasıtasıyla kalbinde hikmet çeşmesi açılır." Hikmet mevzunda ulemânın ve meşâyihin sözü çoktur. Meselâ bazıları bu mevzuda şöyle demişlerdir: "Hikmet, amelde ve sözde isabet etmektir." Diğer bazıları ise şöyle demişlerdir: "Hikmet ilmin tahkik edilip, amele dökülmesidir." Bizce en güzel tarif şudur: "Hikmet, birşeyin gerektiği gibi, yerli yerince vaz'edilmesidir." Bu tarif daha şümullü olup, bütün tarifleri ihtiva eder mâhiyettedir. Zîra, birşeyi mevzuna (yerli yerine) vaz' etmek (koymak) ve bunu hükme bağlamak hakâyık-i eşyaya (eşyanın hakikatine) ilmin uyarlanmasını (tatbikini) işaret eder. Bir kimse, hakâyik-ı eşyayı bilse ve muktezâsıyla amel etse ve hakkı yerine teslim etse, o kimse hakkıyla hikmet-i camia sahibidir. Hikmet erişen için büyük hayırlara vesiledir. Onun için Allah u Teâlâ âyet-i kerimede şöyle buyuruyor: "Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verirse ona, çok hayır verilmiş olur. Bundan, ancak akıl sahipleri ibret alır." (Bakara, 269)

Hüküm sahibi olan kimse, herşeyin hakkını veren kimsedir. Ve asla hakka tecâvüz etmez. Birşeyi vakti gelmeden oldum olasıya aceleyle yapmaz. Bu zikrolunan hasletlerin zıddını yapan ise asla hüküm sahibi olamaz.

Hikmet, hüküm sahibinin indinde iki kısma ayrılır: Birincisi mantûk anhâ, ikincisi ise meskût-u anhâ'dır. Mantûk-u anhâ olan hikmete misal, ulûm-i şer'iyye ve mearif-i akliyye'dir. Meskût'u anhâ'ya misal, ulûm-ü ledünnî ve esrâr-ı hakikî'dir. Ve dahi Cenab-ı Hakk'ın bazı kullarına azap kılması ve bazılarının ise arasatta ağlayacak olması, bir kısmının cehenneme girmesi onun hikmetine yorulacak şeylerdir. Bu hususlarda sükût etmek evladır. Allah u Teâlâ bu sırları bazı küberâdan olan seçkin kullarına izhar eylemiştir. Fakat bu sırları ifşa etmeyip, gizli tutmuşlardır. Nitekim Hazret Mesnevî'sinde şöyle buyuruyor:

İşin sırlarını kime öğretirlerse, ağzını mühürlerler, dikerler.

Bu sırlara vâkıf olmayan kimsenin de yapması lâzım gelen şey, Allah'ın hükümlerine seksiz şüphesiz teslim olmaktır. Zira Allah(cc) işlerinde hiçbir zaman abesle hüküm vermez.

O herşeyi olması gerektiği şekliyle yapar. Allah kullarına asla zulmetmez. Faraza bir kimse ömür boyu ibâdet ettiği halde Allah u Teâlâ onu ebediyyen cehenneme koyabilir. Veya bunun tam tersi de olabilir. Böyle yapmasından dolayı Allah'a -hâşâ- zalim gözüyle bakılamaz. Zira onun her hükmünün bir hikmeti ve sebebi vardır. O kullarını en çok düşünen ve en çok koruyandır. Salih olan kimse, onun hükmüne teslim olur. Bu mevzuda Hz. Peygamber(sav) şöyle buyuruyor: "Allah(cc) kulunun hayrına olan şeyden başkasını ona takdir etmez." Zira, Allah u Teâlâ hakedenin, hakettiği şeyin zıddını musaid etmez. Vaz'ettiği hükümlerde şerri irâde yoktur. O yegâne imtihan edicidir. O herşeyin hayır yönünde tezahürünü ister.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 18 Eyl 2017, 12:00 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


4. DERECE: Basiret


Allah u Teâlâ (cc) hazretleri şöyle buyuruyor: "Ey Muhammed deki: işte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar, insanları, Allah'ın yoluna körü körüne değil, bilgiyle davet ederiz. Allah'ı layık olmadığı şeylerden tenzih ederim. Ben müşriklerden değilim." (Yunus, 108)

Ehl-i tahkîk bu âyetin mânâsına atfen; dünyadaki insanlardan her biri Allah'ın isimlerinden her bir ismin mazharı ve mahkûmu olmuştur. Ve bu ilâhî isimler, her bir kulda tezahür ettiği şekliyle sessiz bir tebliğdir, davettir.

Şimdi basîretin ne demek olduğuna gelelim: Basîret demek, Allah'ın nûrunun vermiş olduğu kudsî kudretle, insanın kalp gözünün açılması, ve aklın idrak mekanizmasının bu kudsî güç sayesinde üstün derecelere ulaşmasıdır. Bu kudsî kudret, basîret sahibi olan kimseyi şekk'ten şüpheden ve hayretten halâs eyler.

Şeyhü'l-islâm hazretleri bu mevzuda şöyle demiştir: "Basîret, seni hayretten halâs eden (arındıran) bir nurdur. Onun delile, açıklamaya ve isbata ihtiyacı yoktur. Yani basîret kudsî nurla münevver ve mükemmel olan akıldır. O akıl eşyanın hakîkatini delilsiz olarak idrâk eder. Hakkı zahir, bâtılı zail görür.

Basiret sahibi işlediği fiillerin akibetinden korkusuzdur. Ve o fiillerin neticesinden ona zarar gelmez. Meşâyih-i kiramın gönül gözü dedikleri nûr budur. Dide-i cân ve dil (gönül) ya vehbîdir veya kesbîdir. Bu ilim, marifeti kazanmakla ve insanın kalbinin kötülüklerden temizlenmesiyle kazanılır. Bunu kazanan kimseye ise; sahib-i basiret yani "basiret sahibi" denir."

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Eyl 2017, 10:24 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


5-6 DERECE: Feraset


"Mü'minin ferasetinden korkunuz. Zira o, Allah'ın (celle celâlihu) nuruyla bakar." Bu hadîsin mânây-ı mefhumu cihetinden meşâyih-i kiram şöyle buyurmuşlardır: "Mü'min-i kâmil olanların feraseti hakikî mertebesini bulan bir ferasettir. Ve onların feraseti sizin kalbinizdeki sırları bilircesine görücüdür. Sizin akışlarınızdan, kalbinizdekini okurlar. Şayet bunlarla oturup kalkacaksanız, bu oturup kalkmanızda ciddi olunuz. Ve kalbinizi kötülüklerden arındırınız. Onların huzurlarındayken edepsizlik etmeyiniz. Bu minval üzere olursanız, onların meclislerindeki feyz ve bereketten istifade edersiniz."

Şeyh hazretleri Fütûhâtı'nda şöyle buyuruyorlar: "Feraset; saîd olanı (cennetliği), şakî olandan (cehennemlikten) ayırt edebilme kabiliyetine erişmektir. İnsandan sadır olan fiillerin, Allah (celle celâlihu) katında ne derece rızâya şayan olup almadığını da tefrik edebilme dakikliğidir. Bu feraset sahibi olan kimseler kalblerindeki nurun kuvvetiyle, geçmişte olanı da anlayabilirler. Mesela; bir kimse feraset sahibi olan bir velî zâtın huzuruna gelmeden önce bir kısım yanlış fiillerde bulunmuş ise, o velî zât ilk bakışta onun günah işlediğini fark edebilir". Bu mevzua en güzel misal şudur: Bir gün Hz. Osman'a'(ra) bir adam geldi. O adam Hz Osman'ın huzuruna çıkar çıkmaz, Hz. Osman şöyle buyurdu. "Subhânallah! Sana ne oluyor ki gözünü haramdan saklamıyorsun ve onun bunun muharremâtı olan kızlarına, hanımlarına bakıyorsun?...."Adam bu ikaz üzerine şaşırarak sordu: "Ya Osman, Resûlullahtan sonra vahiy var mıdır?" Hz. Osman cevaben; "Yoktur; ama feraset vardır. Sen Rasulullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem "Mü'minin ferasetinden korkunuz. Çünkü o Allah'ın nuruyla bakar" sözünü işitmedin mi?"buyurdular. Feraset bir nûr-u ilâhîdir ki, bu nûr sayesinde sâhib-i feraset gaybı idrâk eder. Şeyhu'lislâm hazretleri bu mevzuda şöyle buyurmaktadır: "Feraset; gaybî hükümleri görmektir. Bu görmek fiili, hiç bir delile ihtiyaç duymadan gerçekleşir. Delilden kasıt; falcıların ve yıldıznâmecilerin gök cisimlerine bakarak elde edecekleri malûmatlardır. Hatta ferasette tecrübenin bile yardımına ihtiyaç duyulmaz. Feraset, direkt müşahededir."

Velilerin kerameti de bir nevi ferasettir. Ve bu nevi haller, Allah'ın (celle celâlihu) ilhamıyla gerçekleşir, ilham; lügatte; birşeyi veya bir mânâyı kalbe üflemektir. Üflemekten kasıt, kalbe yerleştirmek ve insanı beyin ve kalb olarak verilen ilhamlardan haberdar etmektir. Diğer bir tabirle ilham; ilâhî feyizle kalbe ve ruha koymaktır. Bazen vahiy kelimesi ilham mânâsına kullanılmıştır. Çünkü bu iki mefhum arasında mânâ yakınlığı ve şekil benzerliği (fiiliyet bakımından) vardır. Zira vahiy, lügatte işaret-i hafiye denir, ilham ise bu işaretlerin kalbe nakşedilmesidir. Allah u Teala bir çok ayet-i kerimesinde şöyle buyurmuşlardır: "Hatırla! Hani avâlilere: "Bana ve Peygamberime iman edin diye vahyetmiştim. Onlar da; "iman ettik şahid ol ki; biz Müslümanız demişlerdi." Diğer bir ayeti kerime; "Biz Musa'nın annesine şöyle vahyetmiştik; çocuğunu emzir..." Başka bir ayette de şöyle buyruluyor. "Rabbin karıncaya vahyetti." Bu son ayetteki vahiy, ilham mânâsındadır. Yoksa Peygamberlere yapılan vahiy değildir. İşte bu mânâya binâen; evliyaya da ilham edilebileceği hükmü çıkartılabilir. Yalnız bundan; ilhamın yalnızca velîlere has olduğu mânâsı çıkarılmamalıdır. Nitekim diğer bir ayet-i kerîmede; "Bir meselenin halini Süleyman'a ilham ettik." (Enbiya,79) buyrulmaktadır. Şeyhü'l-islâm hazretleri bu ayetteki Arapça "fehm" kelimesinin ilhama işaret ettiğini söyledi. Mesela; Molla Cami bu mahalle münasip derki; Allah'ın (celle celâlihu) kuluna feyzinden ilham ettiği şey iki kısımdır. Birincisi, melekler vasıtasıyla olan ilhamdır. Bunun en güzel misâli Rasulullah'tır sallallahu aleyhi ve sellem. Cebrâilin(as) getirmiş olduğu ilâhî vahyi, bir değişikliğe uğratmadan alır. İkincisi ise; Allah'ın (celle celâlihu) bizzat vasıtasız olarak, bütün kullarına feyzinin o ezelî ve ebedî olan mânâsında ilham etmesidir. Bu nevi, enbiyâya mahsus değildir. Evliya ve sâlih kulların üzerinde şâmildir. " Mevlânâ hazretleri bu mânâya muvafık olarak şöyle buyurdular.

Bu ne yıldız bilgisidir, ne remil ne de rüya. Allah (celle celâlihu) doğrusunu daha iyi bilir ya; Allah (celle celâlihu) vahyidir. İşte bu vasıtasız olan feyze işarettir. Aracı ile gelen feyze, vahy-i celî ve vahy-i metlû da denir. Vasıtasız olan feyze ise vahy-i dîl (gönül vahyi) veya vahy-i gayr-i metlû denir. Nitekim Hazret Mesnevî'sinde şöyle buyuruyorlar:

Sûfîler bunu halktan gizlemek için
Gönül vahyi demişlerdir
Sen istersen onu gönül vahyi farzet
Gönül zaten onun nazargâhıdır
Gönül ona agâh olunca nasıl hata eder?
Tutalım ki bu peygambere gelen vahiy
Allah sırlarının hazinesi değil;
balansının gönlüne gelen vahiyden de aşağı değil ya!
"Allah bal arısına vahyetti" âyeti gelince onun vahiy evi tatlılarla doldu.
O yüce ve ulu Allah'ın vahiy nuruyla âlemi mum ve balla doldurdu.

Bir gönül şüpheden arındığı müddetçe ilâhî ilhamlara mesken olur. İlâhî ilhama mesken olan bir kalb "istefti kalbek" emri mucibince elbette ki hassas bir müfti olma hususiyetine kavuşacaktır. İşte bu mertebeye, nefis terbiye edildikten sonra ulaşır.

İlhamın dışında insana vâsıl olması ihtimâl dâhilinde olan dört hâtıra vardır. Birincisi, meleğin ilham ettiği (ulaştırdığı) ilhamlar, ikincisi ise, şeytanın ulaştırdığı ilhamlardır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bir hâdis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır. "Benî Âdeme hem şeytan tarafından, hem de melaike tarafından yapılan lems'ler(nüzüller) vardır. Şeytani olan nüzuller daima şerri emreder. Hak tarafından olan melekî nüzuller ise, daima iyiliği ve güzelliği teşvîk eder." Nitekim Hazret bu mahalle münasip şöyle buyurmuştur:

Melekler de şeytanın inadına gönlüne feryatlar salar.

Bu suretle hayra olan ihtiyarını harekete getirmek ister.

Çünkü bu göstermeden önce sende şu iki huy da uykudadır:

Şu halde ihtiyar damarlarını harekete getirmek için melek de sana yapılacak şeyleri gösterir, şeytan da. Şeytanla melek ; gayb perdesi kalktı mı seni hayra, şerre sevkedenlerin yüzlerini görürsün.

Kim ki kalbinde ilkâ-i melekîyi bulur, bilsin ki bu ilham Allah'tandır. Bu, kimsenin, Allah'a (celle celâlihu) hamdetmesi lâzımdır. Şayet bir kimse de ilhamın nüzulünü şeytandan bulursa o kimse de Allah'a (celle celâlihu) hamd eylesin. Başta kısımlara ayrıd ettiğimiz hâtıranın üçüncüsü de; hâtıra-i nefsîdir. Bu hatıra, nefsin hoşlandığı şeyleri tahayül etmesidir. Dördüncüsü ise, havâtır-ı melbûstur. En tehlikelisi de budur. Bu nevi hâtırada şeytan sûret-i Hakk'tan gözüküp bu maskenin arkasında insana kötü şeyler zerkederek kafayı ve beyni teşviş etmeye, çalışır. Bu mânâya münâsip olarak Hazret mesnevisinde şöyle buyurdular.

Aşağılık nefis eğer senden yüce bir kazanç dilese bile, bu dilekte hile ve düzen vardır.

Birinci cildin başlangıcına yakın bir yerde, ashabın bu meseleyi, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz'le istişare ettiği rivayet edildi.

Bunun için gizli hileyi anlamak müşkül olduğundan bazı ashab, Peygamber'den azgın ve hilekâr nefsin hilesini sorarlar.

"Nefis, ibadetlere ve candan gelen ihlasa gizli garezlerden ne karıştırır?" derlerdi.

Peygamberden ibadetin faziletini ve savabını arayıp sormazlar "Apaçık ayıp hangisidir?" diye kötü huyları sorarlardır.

Gülü kerevizden fark edercesine kıldan kıla, zerreden zerreye nefis hilesini tanır, bilirlerdi. Salike lazım olan bu havâtırı birbirinden ayırt edebilme mertebesine gelmesidir. Zira sohbet ve ibadetin sıhhati buna bağlıdır.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurdu: "İlim taleb etmek, her müslüman kadın ve erkeğin üzerine farzdır."

Bu hadisin mânâsına binâen Beyazıd hazretleri şöyle buyurdu: "Buradaki ilimden kasıt, diğer bir yönüyle havâtır ilmini bilmektir. Ve bunu bilmek farzdır. Zira her fiilin özü bunu bilmeye bağlıdır. Şeytanın teşviş ettiği bir ibadet, sahih bir ibadet değildir."

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 25 Eyl 2017, 10:29 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


7. DERECE: Sekîne-i kalp (Kalp sükûneti)


Allah herşeyin en iyisini bilir. Allah u Teâlâ bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmuştur: "İmanına iman katmak için mü'minlerin kalplerine huzur ve sükûnet indiren O'dur. Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah Hakîmdir. Alîmdir."

Sükûnet sâliklerin kalplerinde bir nurdur. Sâlik bu sükûnet ve nûr sayesinde, korku ve endişelerini yener. Üzüntüsünde ve sıkıntısında ise o huzurla tesellî bulur ve o nûr, bâtına da (tazyik mahiyetinde) zahire de akseden bir kuvvettir. Bu kuvvet ashâb-ı resûl'ün üzerinde çok bariz olarak görünürdü. Kendilerinden o kadar emindiler, vakarlarından, yürürken sanki başlarının üzerinde birkaç kişi oturuyormuşcasına dik ve sarsılmaz bir yapıya sahiptiler. Hz Mevlânâ bu mevzua münasip şöyle buyurmaktadır.

Nitekim Peygamber'in dostu da demiştir ki:
Peygamber bize birşeyden haber verdi, birşey söyledi mi
o seçilmiş Peygamber bu incileri saçtığı sırada bizden
yüzlerce huzur, yüzlerce vakar isterdi.
Hani başında bir kuş olur da uçmasın diye canın titrer.
Yerinden bile kımıldamaz, o güzel kuş havalanmasın dersin.
Nefes almaz, öksürüğün bile gelse kendini sıkar,
o devlet kuşu uçar diye korkundan öksürmezsin bile.


Allah'ın aşkından sarhoş hale gelmiş kemâl ehlinin sükûneti, Allah'ın takdirine herşeyi ile teslim olup boyun eğmektir. Ve kemâl-i edeble çizgiyi aşan sözlerinden ve davranışlarından kaçınmaktır.

Şath demek; çizgiyi aşmak demektir. Diğer bir mânâyla; söylenen sözde hem zahiren ve hem de bâtınen kin ve adavetin ve cahilliğin hâkim olmasıdır. Mantığın tamamen faaliyet dışı olduğu fütursuz ve yönü belli olmayan konuşma şeklidir. Bu tarz konuşma ve fiiller, şeriate mugayir olur. Meselâ "Cennete giren, Allah'la birdir" veya " Fakir olan kimsenin Allah'a ihtiyacı yoktur" Sözleri gibi... Bu sözlerin çoğu sekrin dört halinden ileri gelir velevki bu sözler, vahdetin tecellisinin sarhoşluğuyle sarfedilmiş olsa ve bu sözleri sarfeden zât, mühim bir mâkâma sahip olsa bile, söylediği sözler asla kabul edilemez. Nitekim Şeyh
hazretleri Fütûhât'ında şöyle buyuruyor.

"Şath demek bir sâlikin, Allah'ın kendisine vermiş olduğu mertebeyi yine Allah'ın izni olmaksızın açığa vurmak ve onunla öğünürcesine sözler sarfetmektir. Şayet bu sarfedilen sözler Allah'ın emriyle oluyorsa, o zaman bu şatlı olmaz." Mesela; Rasûlullah (sav) efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır. "Ben, benî Âdem'in Efendisiyim." Şeyh hazretleri, bu hadisteki ifadenin övünmek için olmadığını, bizzat Rasûlüllah'ın Allah katındaki asıl değerini yine onun izniyle ümmetine bildirdiğini söylemiştir. Şeyh hazretleri sözüne şöyle devam etmiş ve; "Şath muhakkikten sâdır olmaz. Onun için muhakkik-i kâmil için Rabbinden başka şuhûd yoktur. Rabbine karşı iftihar etmek şöyle dursun, onun için aslolan kulluktur" demiştir. Büyük ulemânın ve meşâyihten çoğunun görüşleri bu meyandadır. Kâmil olan, Şathtan kaçıp Allah'a sığınarak sükûneti bulur. Allah her şeyin en iyisini bilir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 28 Eyl 2017, 12:10 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


8. DERECE: Nefs-i mutmainne


Allah u Teâlâ(cc) bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruyor: "Huzur (mutmainne) içerisinde olan nefis, sen Rabbinden razı, Rabbin de senden razı olarak O'na dön." (Fecr 27-28) Nefs-i mutmainne (itmi'nân bulmuş nefis) ancak zikrullah ile olur. Nitekim Allah u Teala (cc) diğer bir âyette "Nefisler (kalpler) Allah'ı zikretmekle mutmain olur" buyurmuştur. Eğer itmi'nândan kasıt emniyet ve huzur ise, o zaman "Ey korku ve endişeden emin olan nefis..." demek olur. Nitekim Übeyye Bin Kâb'ın "Ey emniyet sahibi nefis..." şeklindeki kıraati bunu te'yid eder mahiyettedir. Yani kalbin korku ve huzurdan emin olmasıdır, işte zikrullah ile meşgul olan kimseye, Allah(cc) çeşitli kayıplarından ötürü gelecek üzüntüyü, ona vaadettiği uhrevî güzelliklerle izâle eder. Ve fevt olan güzel amellerinden dolayı hüzün gelse, fazl-ı Rabbânî onu kuşatır. Böylece ona bir yakîn hâsıl olur ki, ona şekk ve şüphe asla ızdırap veremez. Bütün şüphe ve tereddütlerinden emin olur. Ondan sonra görür ki bütün mümkinât her halde, vâcib-i bizzâta muhtaçtır. Bu müşahede hâsıl olduktan sonra bütün mâsiva ondan izâle olur. Ve bu mertebede karar kılar ve dünyanın dağdağasından itmi'nân bulur, itminan makamı, sükûnet makamının bir üstüdür. Nitekim Şeyhu'l-islâm hazretleri, Menazilu's-Sairîn'de şöyle buyurmuştur:" Mutmain olmak, emin olmanın verdiği bir rahatlıktır".
Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 02 Eki 2017, 12:25 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


9. DERECE: Himmet


Peygamberimiz(sav) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "Kişinin himmeti, kıymet verdiği şeye göredir". Yani, kişinin himmeti mideye ise, kıymet verdiği şey mideden çıkan kazurattan başka birşey değildir. Eğer dünyaya himmet ederse, dünyaya kıymet vermiş olur. Yok şayet himmeti Mevlâ'ya ise onun himmeti de, Mevla'nın kıymetine ki yasen olur. Sülûkta insanın şekline ve şemâline itibar edilmez. İtibar edilen tek şey, kişinin himmetinin ve kıymetinin ne yönde olduğudur. Kişinin himmeti hangi şeye ise; o kimseye o şeye nisbeten kıymet verilir.

Bir âşık hayra, şerre bulanabilir.
Sen onun hayrına, şerrine bakma.

Himmetine bak.

Doğan, isterse beyaz ve eşsiz olsun, fare avladıktan sonra bayağıdır.

Fakat baykuşun meyli padişaha olsa, doğan sayılır; külahına bakma.

Nekr-i himmet; lügatte kast demektir. Istılâhda ise; kalbin bütün kuvvetiyle Hakk'a yönelmesi mânâsına gelir. Himmet; sâlik için Hakk'a ulaşacağı yegâne destektir.Sâlikin hakikî mânâda himmet sahibi olabilmesi için fenâfillâha ermesi lazımdır. Hakikat namına ermiş olduğu her dereceyi aşıp tâ matlub-u maksûduna ermesi gerekir.

Kuş, yuvasına kanatla uçar.

Ey insanlar! İnsanın kanadı, himmettir.

Şeyhu'l-islâm hazretleri bu mahalle münâsip şöyle buyurmuştur: "Rasûlullah (sav) Allah u Teâlâ'ya yöneldiklerinde ,bütün himmetini bir noktada toplayarak öylece yöneldi. Ve masivâdan gözünü çekerek ona asla iltifat etmedi. Nitekim Allah u Teâlâ Peygamberimizin bu şerefli tavrına binaen şöyle buyurdu:

"Muhammedin gözü oradan ne kaydı, ne de onu aştı." (Necm,17) Yani Rasûlullah dünyayı ve mâsivâyı terk ederek, tıpkı bir ok gibi dosdoğru olarak Hakk'a yöneldi.

Nitekim bu hususa münasip Allah(cc) şöyle buyuruyor: "O'ndan başka herşey yok olacaktır." (Kasas,88) Yani Allah'tan başka herşey geçicidir. Ebedî olan Allah'tır.

Sâlike lazım olan dünyayı, mâsivâyı ve hatta dünya ve ahirete ait ne kadar mümkinât varsa Hakk'a yönelerek hepsini terketmelidir. Çünkü her şey Allah'a nisbetle fânîdir. Hasis ve geçici olan şeyler elbette alçaklıktır.

Kuşeyrî hazretleri bu mevzuda şöyle buyurdu: "imanı sahih ve kâmil olan bir kimse, yönünü döndürüp te dünyaya ve ondaki şeylere bakmaz. Zira hasis olan şeylere himmet, ma'rifet yokluğundandır." Onun için Hz. Peygamber(sav) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: "Hâlis olan himmet imandandır." Yani, imandan murad kamil imandır. Diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurdular: "Allah(cc) âhireti bırakıp, dünya işlerine rağbet edenleri sevmez."

Şeyhu'l islâm hazretleri şöyle buyuruyor: "Himmet-i âlî, kalbi fâni olan şeylere yönelmekten korur. Ve sahibini bakî olan ulvi şeylere yöneltir. Baki olan ise Hakktır. O'ndan başkası geçicidir. Bâkî olanı istemek ise, insanı sonsuz bir iç huzura kavuşturur. O'nun eksiklerinden ve lüzumsuz şeylerden korur, muhafaza eder. Ve bu sayede o kimse kurb-u ilahîyeye ererek mukarrebînden olur.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Eki 2017, 09:53 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


10. DERECE: Kurbeti hak


Allah(cc), bir âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: "Şüphesiz insanı biz yarattık. Nefsinin ona ne fısıldadığını da biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız."(Kâf,16) bu âyeti kerîmede Allah u Teâlâ (cc) kuluna ne kadar yakın olduğunu işaret etmektedir. Diğer bir âyet-i kerimede "...Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve O'nun huzurunda toplanacaksınız." (Enfal,24) Yani O, hikmet ve dalâlet mevzuunda yegâne hüküm sahibidir. Kişinin kalbini ister hidâyete çevirir isterse dalâlete kalbeder.

Bu mânâların hepsinde, Allah'ın kuluna ne kadar yakın olduğunu ortaya koyar. O'nun yakınlığının mâhiyeti başka hiçbir yakınlığa benzemez, insan yakın olmayı hayalinde ne türlü canlandırıp şekil verirse versin, asla Allah'ın yakın olma hâlini tasavvur edemez. O hem şekil, hem de mâhiyet itibariyle bütün şekillerden farklı ve münezzehtir. Mesafe yakınlığı itibariyle Allah'ın yakınlığı, bütün yakınlıklardan daha bir yakındır.

Netice olarak insan bedeni kabiliyetlerinin elverdiği oranda düşünmeye ve tahayyül etmeye mahkum olduğu için, hiçbir zaman belli bir çerçeveyi aşıp, hayalde sonsuzu yakalayamayacaktır. Allah ise sonsuzdur. Ezelî ve ebedîdir.

Ey kardeşim şunu iyi bil ki Allah(cc), bütün insanlara aynı oranda yakındır. Her insan, Allah'ın kendisine yakın olduğunu bilmekle Allah'a yakın olmuş sayılmaz. Allah'a yakın olanların da kendine has mertebeleri vardır. Bu yakınlıklardan birisi, kurb'ü âmme'dir. Yani avamın yakınlığıdır, ikincisi ise ariflerin kurbudur. Bu hususta Mevlânâ hazretleri şöyle buyuruyor:

Allah yakınlığına eriştin de sanat, sanatkârdan ayrı olmaz sanıyorsun ha!

Şunu olsun görmez misin?

Allah velîlerinin eriştikleri yakınlıkta yüzlerce keramet, yüzlerce iş güç var. :

Mesela demir Davud'un elinde mum oluyor.

Halbuki senin elinde mum demir kesiliyor!

Yaratma ve rızık verme yakınlığında herkes müsavidir.

Bu sıfatlar herkeste var.

Allah aşkının vahyi yakınlığına sahip olurlar.

Babacığım, yakınlık da çeşit çeşittir.

Güneş dağa da vurur, altına da.

Fakat güneşin altına bir yakınlığı var ki

öğüdün bundan haberi bile yok.

Kuru dal da güneşe yakındır, yaş dal da.

Güneş ikisinden de gizlenir mi hiç?

Fakat yaş, taze dalın yakınlığı nerde?

O daldan olgun meyveler devşirmede, olgun meyveler yemedesin.

Fakat bir de bak, kuru dal, güneşe yakınlığından kuruluktan başka ne bulabilir?


Ariflerin kurbu (Allah'a olan yakınlığı) iki nev'ide hâsıl olur. Birincisi nafile ibadetlerle, ikincisi farz ibadetlerle. Kul nafile ibadet sayesinde öyle mertebeye gelir ki artık o mertebede, Hakk'la yürür, Hakk'la konuşur, Hakk'la görür, Hakk'la işitir. Nitekim bir hadis-i kudsîde Allah(cc) şöyle buyuruyor: "Bana daima nafile ibadetle yaklaşan kulumu, ben severim. Hatta öyle severim ki; onun işiten kulağı olurum benimle işitir. O'nun gören gözü olurum, benimle görür. O'nun eli olurum benim kudretimle tutar. O'nun yürüyen ayağı olurum, benim irâdemle yürür."

Meşâyih-i kiram, bu mertebeye nafile kurbiyeti derler. Çünkü bu derecelere nafile ibâdetle erişilir. Diğer bir yakınlık çeşidi başta da izah ettiğimiz gibi, farzlarla sağlanan bir kurbiyettir. Bu kurbiyet, nafile ibadetle elde edilen kurbiyetten daha evlâdır. Rasûlullah'ın [savl Allah u Teâlâ'dan haber vermesine göre, Allah(cc) şöyle buyurdular: "Bana, üzerlerine farz kıldığım ibadeti ifâ edenlerin ifâ etmeleri kadar sevimli birşey yoktur."

Nafile ibadetlerin sağlamış olduğu kurbiyette Hak, kulun âleti mesabesindedir. Az önce yaptığımız izahlarda yer alan "...onun gözü olurum, benimle görür vs...." ifadesinde olduğu gibi farz ibadetlerde katedilen kurbiyet mertebesinde ise kul, Hakk'ın âleti durumundadır. Böylece Allah u Teâlâ'nın nice kudreti ve hikmeti o kulunda açığa çıkar, zahir olur. Şu an zikredeceğimiz âyet-i kerime buna işaret etmektedir. Allah u Teâlâ şöyle buyuruyor: "....Ey Muhammed! Kafirlere attığın zaman, aslında sen atmadın. Fakat Allah attı..."(Enfal, 17) Ayetten anlaşılacağı üzere, atmak fiilinde Hz. Peygamber, Rabbine âlet mesabesindedir. Ve Allah'ın kuvvet ve kudreti onun şahsında tecellî etmiştir.

Allah herşeyin en iyisini bilir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 16 Eki 2017, 08:53 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


1. DERECE: Muhabbet


Hâl: Lügatte; bir önceki durumundan değişerek, bir sonraki hale geçmeye denir.

Nitekim; "Ne halde?" diye sorulan sorular dilimizde, en çok kullandığımız suallerdendir. Mesela; birşeyin rengini değiştirmesi de bu tarife girer. Fakat hâl kelimesini Meşâyih-i kiram, ıstılâhî manâsıyla şöyle tarif etmişlerdir: "Hâl, Allah'ın kendi inayetinden kuluna bağışlayacağı ihsanıdır. Kesb'le (çalışmayla ) elde edilemez." Hazret de Fütûhât'ında aynı şekilde tarifte bulunmuştur ve bu hâl daimidir. Aşk, şevk, muhabbet, zevk, recâ, üzüntü, keder v.s. gibi duygular insan nefsinin sıfatlarındandır. Ve bu duygular açığa çıksalar bile bir müddet sonra tekrar geçer. Yani bir nevi gelip geçicidirler. Oysa ki Allah'ın bahsetmiş olduğu hâl devamlıdır ve o hâl, o kimseye mekan olur. Hâl, güzel bir gelinin cilvesidir. Makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir.

Gelinin cilvesini padişah da görür, başkaları da.

Fakat onunla vuslat ancak aziz padişaha mahsustur.

Gelin, havassa da cilve eder, avama da.

Ama onunla halvete giren ancak padişahtır.

Sûfîler içinde hâl ehli çoktur.

Fakat aralarında makam sahibi nadirdir.


Muhabbet bazı kimselere hâl, bazılarına ise mekandır. Mütekellimînin ve muhakkikînin, muhabbet meselesinde söyledikleri bir hayli söz vardır. Ancak mütekellimînin bazı sözleri çok güzeldir. Onlardan bir tanesi de şudur: "Muhabbet; kalbin, birşeyde kamili idrak eylemesinden ötürü, o şeye meyletmesidir". Şayet bir kul, hakikî surette kemâle ermenin, Allah'ın rızasına uygun davranmakla mümkün olacağını ve kendisinde ve başkasında gördüğü kemâlin Allah'tan kaynaklanacağını bilirse, o kulun muhabbeti Allah içindir. Bu kul böyle düşünmekle aynı zamanda Allah'ın rızasında ve mücâhedesinde olmuş olur. Ve Allah'a karşı lazım olan itaatini yerine getirir. Bu mânâdan olmak üzere muhabbeti itaat olarak da tefsir edenler olmuştur. Ancak ariflerden bazıları şöyle demişlerdir: "Cenab-ı Hak(cc) mahbûb fî zâtihî'dir." Yani kendi zatında mahbûbdur. Hakikatte, mahbûb-u hakikî de budur. Zira gerçek manâsıyla cemâl, kemâl, hüsn ve letafet onundur ve ondan kaynaklanır. Eşyada olan güzellik ve mükemmellik kaynağını Allah'tan alır. Bir arifin müşahedeye erişmekteki gönül saflığı, hiç şüphesiz Allah'tan kaynaklanır. Bu saflık ise muhabbetin tezahürüdür.

Allah'a olan muhabbet ise insanı müstesna bir vecd haline kavuşturur. Bu vecd ise şâir vecdlerden farklı olup, keşfe ve beyâna ihtiyacı yoktur. Zira onu tadan bilir. Şeyh hazretleri, Fütûhât'ında şöyle buyurmuştu: "Muhabbet insan'ın Allah'a nisbet ettiği sevgidir. O ilimle idrâk edilemez. O ancak tatmakla ve zevk almakla anlaşılabilir." İşte hakiki muhabbet budur. Gâyetu'l-Emânî adlı eserinde Molla Gürânî şöyle der: "Muhabbet, bütün mevcudatta sâridir.... Ve bütün mümkinât, icâd, onun üzerinedir. Muhabbet, Allah'ın zuhurundan ve müşahedesinden doğan, en önemli mefhumdur." Nitekim bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: "Gökteki melekler, Allah'tan kendileri için istediklerini onlar için de isterler." Yani Allah'ı sevenler için isterler manasınadır.

Eğer sevgin şâir değilse, âlem ve âdemin aramaktan başı dönmesi nedir?

Sana olan şevkinden dolayı bütün felekler ve yıldızların başı döndü.
Seni aramaktan su her köşede akmakta.
Zahid ve âbid seni Kabe'de ararsa,
puthâne ve kiliseden maksat nedir? Söyle.


Şeyh hazretleri Fütûhât'ında bazı mânâya muvafık olarak şu beyitleri serdetti:

Cümle âlem muhabbetten sâdır oldu
En makbul muhabbet bu muhabbettir


Ancak şu kadar var ki, bu muhabbete mazhar olmak herkesin kabiliyeti nisbetindedir.

Ve herkes kapasitesi nisbetinde âşık olur. Ancak bazı kemâl sahibi olan kimseler vardır ki, gönüllerinde husule gelen aşk sayesinde ve bir mürşîdin irşadı sayesinde hakiki aşka erişebilir. Hatta bu Allah'ın yarattığı varlıklardaki yaratılış sırrını tefekkür etmekle de elde edilebilir.

Nikabla sevgilinin yüzünü farkedemeyen, güneşe tapar. Ondan el çek.

Bundan böyle denizi çörçöpün örtmemesi için senden bir göz isteyelim.

Âşık'a lazım olan, göze hor gözükse bile, süslü ve tezyînâtlı olan geçici şeylerden kendini korumasıdır. Ve onlara meyi ve muhabbet etmemesidir. İbn-i Farız hazretleri bu mânâya muvafık şöyle buyurdular:

Meyletme hayâl gibi cemâl-i surete

O zinet ki bir gölgedir hayâl gibi çekip gider Bütün mesele mutlak cemâlden ayrılmamak, mukayyed (geçici) güzelliğe meyletmemektir. Onun için Suhreverdî hazretleri mukayyed cemâlden men ederek şöyle buyuruyor: "Bir kimse Allah'a muhabbet duyduğunu iddia ederek, Allah'ın yasakladığı şeyleri yapmaya devam ederse, o kezzâbdır (yalancıdır). Allah u Teâlâ harama meyletmeme hususunda şöyle buyurmuştur: "Ey Muhammed! Mü'min kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar, görünmesi zaruri olanlar hâriç zînetlerini göstermesinler..." (Nur, 31) "Ey Muhammedi.. Mü'min erkeklere söyle, gözlerini zinadan sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar." (Nur, 30)

Muhabbet iki kısımdır. Birinci kısmı, bir kimsenin, nefsi neyi isterse ve neden haz alırsa Hakk'ı onun için sevmesidir. ikinci kısmı ise, bütün hazzedilen vesileleri bir kenara bırakıp, arada hiçbir illet ve sebep olmaksızın sevmek ve Hakk'a âşık olmaktır. Evliyanın yolunda makbul olan da budur.

Şu halde Allah'tan birşey umarak, Allah'tan korkarak sevenler, taklit defterinden ders çalışmaktadırlar.

Nerede Hakk'ı ancak Hak için seven, garezlerden, maksatlardan sıyrılmış âşık? Fakat ister öyle sevsin, ister böyle, mademki Allah'ı diliyor, onu Hakk'a çeken yine Hak'tır.

Daima Allah'ın hayrına nail olayım diye Allah'ı seven de, Allah'tan başkasına gönül vermekten korkup ancak onu seven de, her ikisinin bu sevgisi, bu arayıp taraması da o âlemdendir.

Bu gönül kaptırma, o dilberden, o güzelin güzelliğinden ileri gelmektedir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 23 Eki 2017, 09:33 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


2. DERECE Aşk


Şeyh hazretleri Fütûhât'ında şöyle buyurdu: "Aşk, sevginin, sevilen üzere hasredilmesi ve bu sevgiyi hasredenin bütün varlığında ve benliğinde sevginin hâkim unsur haline gelmesi demektir. "Kur'an-ı Kerim'de bu mânâya uygun olmak kabîlinden, hubb'a (aşka) yer verilmiştir. Nitekim bir âyet-i kerimede: "İnsanlardan bazıları, Allah'tan başka varlıkları O'na eşler koşarlar. Onları, Allah'ı sevdikleri gibi severler. Mü'minler ise, en çok Allah'ı severler..."
(Bakara, 165) Kemâl-i aşk, âşıkını, bakî olan maşukta fânî eden aşktır. Öyleki âşık, aşkının ateşinden mahfolur ve maşukunda bekaya erer. Aşk o yalımdır ki parladı mı sevgiliden başka ne varsa yakar.

Ey kardeşim! Allah'a ulaşmak için nice yollar vardır. Ancak bu yolların en kestirme olanı aşk yoludur. Ebü'l-Cenâb Necmüddin hazretleri şöyle buyurdular: "Bütün yolların usûlü üçtür: Birincisi, tarîk-i ahyâr, ikincisi, tarîk-i eb-râr; üçüncüsü ise, tarîk-i settâr'dır. Tarîk-i ahyarın usûlleri, namaz, oruç, hacc, zekât, cihâd gibi ibâdetleri yerine getirmektir. Bu Allah'a ulaşmanın uzun yolunda katedilen en küçük mesafelerden birincisidir. Ve bu yolda Allah'a ulaşanlar çok azdır. Tarîk-i ebrâr'a gelince bu usûlün îcapları, bâtının (iç dünyanın) tasfiyesi ve övülmüş ahlakın kazanılmasıdır. Bu yolla da Hakk'a ulaşan binde birdir. Nitekim İbrahim Havvas'a ibn Mensur şöyle sordu: "Ey ibrahim! Nefsini, hangi makamda riyaziyede terbiye ettin ve fenâfillaha erdin?" İbrahim Havvas şöyle cevap verdi: "Tam otuz yıldır nefsimi tevekkül makamında riyazete verdim." İbn Mansûr bunun üzerine şöyle mukabelede bulundu: "Ömrünü, bâtınını imar etmek için feda ettin. Peki buna rağmen fenâfillahın hangi mertebesindesin?" Tarîk-i Settâr ise, Allah'a duyulan şiddetli aşk sayesinde mâsivâdan arınmak ve gönül aynasında yârin yüzünü (Allah'ı) müşahede etmektir.

Ey bizim sevdası güzel aşkımız!
Şâd ol! Ey bütün hastalıklarımızın hekimi!
Ey bizim kibir ve azametimizin ilâcı!
Ey bizim Eflatunumuz!
Ey bizim Calinosumuz!


Âşkın bidayeti zühd, nihayeti ibadettir. Onlar havf ve recâ sahibidirler. Ve bunlar, cezbe-yi Hûda'yla seyreyleyip giderler. Bu mahalle münasip beyitlerde şöyle buyurulmuştur:

O halayık cân sevgisiyle koşmuştu;
bu korkusundan koşuyordu.
Aşk nerde, korku nerde?
Aralarında ne kadar fark var?


Arif her an padişahın tahtına kadar ulaşır.

Zâhidse yürür, yürür;
bir ayda tam bir günlük yol alır.
Aşkın beşyüz kanadı vardır.
Her kanadı arştan yeraltına kadar bütün kainatı kapsar.

Korkak zâhid ayağıyla yürümeye çabalar.
Âşıklarsa şimşekten de hızlı uçarlar, yelden de.
Aşkın sıfatını anlatmaya koyulursam
yüz kıyamet kopar da yine noksan kalır.


Akıl, cezbe-yi Hûda'nın kanat çırptığı engin semâlarda pervâz edemez. O semânın tek hâkimi cezbe-i aşk-ı Hûda'dır.

Ne bâtıl tasavvur, ne imkânsız hayal!
Aşk, insan fehminden yükseklerdedir
Ne kavuşmaya benzer ne ayrılığa
Hayalden her ne suret çıkarsa
Aşk enginliğiyle gölgelendirir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 27 Eki 2017, 09:25 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


3. DERECE: Şevk


Şevk ve iştiyak, lügatte nefsin birşeyi aşırı derecede istemesi ve onu arzu etmesidir. Istılahta ise, "kalbin gayeye doğru esmesidir." Estiği yön ise, gâibdeki sevgilidir.

Fahreddin Râzi tefsirinde: "Mü'minler ise, en çok Allah'ı severler..." âyet-i kerimesini tefsir ederek şöyle buyurdu: "Birşeye iştiyak duyulması için, o şeyin tamamıyle olmasa bile, bazı yönleriyle idrâk ve müşahede edilmesi lazımdır. Zira insan müdrik olmadığı ve varlığını tesbit edemediği birşeye nasıl şevk duysun ki?" Çünkü bir kimsenin diğer bir kimseye iştiyak duyması için, onun sesini işitmesi ve şeklini görmesi îcabeder. Ki bu sayede iştiyak tasavvur olunabilsin. İşin diğer bir veçhesi de, birşeye bütünüyle müdrîk olunuyorsa, onda iştiyak duyulmaz. Çünkü şevkin en önemli hazırlayıcısı olan sır ortadan kalkmış demektir. Maşuka şevk iki türlü gelir: Birincisi, bir kimseyi gördükten sonra, onun kaybolmasıyla beraber zihindeki ona ait hayâlin tutuşturup depreştirerek geliştirdiği bir şevk. ikincisi ise, bir kimsenin sadece yüzünü görüp, o yüzündeki güzelliğine binaen başka güzelliklerini görmeden oluşan ve gelişen iştiyâktir.

Bu iki iştiyak tarzı da, Allah'a şevk duymada tasavvur edilebilmesi mümkün olan tarzlardır. Zira birincisini ele alacak olursak, biz insanlar dünyaya gelmeden önce elest bezminde Rabbimizle buluşmuş ve onun Rabbliğini ve hükümranlığını kabul etmiştik. Bu mülakat esnasında ruhlarımız O'nun cemâlini müşahede etmişti. Ancak ruhlarımız bilahere dünyada beşeriyyet hicabıyla giydirildiği için, Allah'ı göremez olduk. Bu mahzunlukla beraber, O'nun hayalimizde kalan güzellikleri, bizi kendisine âşık etti. İşte bu yolla Allah'a iştiyak duyanların izahı budur.

Ebrar'ın, Hakk'a kavuşmaya olan iştiyakları, müşahede ve rü'yet iştiyakıdır. Allah'ın bunlara olan iştiyakı ise, kendisini görsünler ve bundan lezzet alsınlar içindir.

İkinci kısım maşuklara gelince, bunlar da gönül aynalarında Hakk'ın tezahürünü görürler ve bu müşahededen ötürü ona âşık olurlar. Gerçi Rabb'in tecellisi çok çeşitlidir. Ve ona nihayet yoktur.

Kemâliyle rü'yet ve vuslat insanın sahip olduğu hâl-i hâzırdaki bedeniyle mümkün değildir. Bunlar yani maşuklar, ancak Rabbin kendilerine tecelli ettiği kadarıyla ona iştiyaka memurdurlar.

Azizler şöyle demişlerdir: "Şevk, gâib olanadır. Sevgili ne zaman kaybolursa âşığı ona iştiyak duymaya başlar." Bu söz bir yönüyle doğru değildir. Zira mahbûb-u hakikî, vahdaniyyeti cihetinden ve kemal-i kurbu hissiyatından dolayı âşıktan gaib olmaz. Ve onun zuhurunun namütenahi olması hasebiyle âşık onun zuhuruna müştak olur.

Meşayihden çoğu şu sözü sarfetmişlerdir:

"Müşahedenin şevki, gaybın şevkinden daha şiddetlidir. Zira gaybe şevk duymak, Allah'la buluşmayı arzulamaktır. Oysa müşahede bu likayı bir derecede gerçekleştirmek demektir."

Bu hususiyetleriyle mü'minler meleklere tercih edilir bir hâle gelirler. Zira meleklerde aşk ve şevk yoktur. Ve melekler, malûm olan makamlarında, zikir, tesbihât ve ibâdetle meşguldürler.

Necmeddin el-Kübra, Hasan Hırkânî'den naklederek şöyle diyor:

"Hasan Hırkânî bana şöyle dedi: "Ben tavaf ederken rûhaniyyetimle yükseldim ve Kabe'nin etrafını binlerce kere tavaf ettim. Etrafımda olanlar benin bu sür'atli tavafıma şaşırdılar. Bense onların tavafına şaşırmadım. Onlara dedim ki, "Siz kimsiniz? Ve bu tavafınız niçin bu kadar yavaştır." Onlar dediler ki, "Biz melekleriz ve nuruz, ama bundanhızlı tavafa asla gücümüz yetmez." Onlar da bana sorarak, "Sen kimsin ve bu sür'at de neyin nesi?"

Ben de onlara dedim ki, "Ben Ademiyim ve bende aşkın nuru vardır. Bu sür'atin sebebi ise nûr-u şevktir." Raks ve devrân hâlinde de, fukaranın aşk ve şevkle dönüp dönmediği, o devranın hızlı dönüp dönmediğinden anlaşılır.
Allah şüphesiz herşeyin iyisini bilir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 01 Kas 2017, 11:48 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


4. DERECE: Vecd ve tevâcîd-i nûr


Şeyh hazretleri Fütûhat'ında şöyle buyuruyor: "Ey tâlib! Şunu iyi bil ki vecd, sâlikin Allah'ı müşahedesinden dolayı kalbe gelen bir hâldir. Bu halin gelmesi, başlangıçta ani olmakla birlikte, geliş şekliyle tıpkı, peygamberlere gelen vahyin ilk tesiri gibidir. Ve bu tesir, Hak tarafından aniden sâlikin kalbine salınır. Kalbe ulaşan bu vecdin tesiri şayet Allah'ın cemâlinin tecellisinden ise, vecdin sahibinde bu cûde karşı ünsiyyet hâsıl olur. Yok şayet tecelli-i kemâliyyeden ise, ünsiyyetle beraber kalbe bir rahatlık ve sükûnet peyda olur. Ama bu vecd, Allah'ın celâlinin tecellîsinden hâsıl olmuş ise, vecd sahibine ızdırap ve sıkıntı verir. Aynı zamanda korku ve dehşete düşürür."

Netice olarak vecd, sâlikin, kalbini evvelki halinden çıkarıp, Hakk'ın yakınlığının cezbesine kaptırmasıdır. Bu mevzuda Zünnûn hazretleri şöyle buyuruyor: "Vecd, Hakk'ın huzurunda hazır olmanın vermiş olduğu bir hâldir. Ki bu hal, kalbin evvelki halinden bir üst dereceye (Allah'a yakınlaşmaya) terfi etmesidir."

Vecd, sahibine nasip olan müşahede ve hâllerin derecesine göre çeşitli kısımlara ayrılır.

Bu hallerden birincisi, kalbin ve kafanın bazan tahammül dahi edemeyeceği mânâların keşfedilmesiyle beraber, vecd sahibi kimsenin vücudu zaptedilemeyecek derecede titremeye başlar ve alabildiğine sarsılır. Bunun sebebi, gaybî mânâların tecellisi ve keşfiyle beraber, kuvvetli bir tazyikle kalbe hücum etmesindendir. Bu sayede kalp değişir ve hatta bu keşifler, insanın beşeriyyetine de tesir eder. Bu tesir vecd sahibinde bir çok hâlin tezahürüne sebep olur. Bahsettiğimiz bu vecdin husule gelmesinde birtakım değişik sebepler vardır. Mesela, bir kimse işittiği sesler münâsebetiyle de vecde girebilir. En zahmetsiz ve en kolay vecde girme hâli budur. Mesela; Mevlânâ hazretleri, Zerkûb Konevî'nin vurmuş olduğu çekiç sesleri sebebiyle vecde girmiştir. Hatta ibn-i Farız hazretleri Mısır yolculuğu esnasında çobanların okuduğu beyitler münasebetiyle vecde kapılmıştır. Kalbine hücum eden vecdin tesiriyle raksetmeye başlamış, etrafına toplanan halk onun bu vecdinden etkilenerek hep birlikte raksetmişlerdir. Çobanların okudukları beyitler ise şu mânâdadır.

Beyit:

Ey Mevlamız! Gözlerimizi açıp sana ulaşmak isteriz
Hayalimizdeki bu temennimize müsaade et


İbn-i Farız hazretleri yine bir gün Mısır sokaklarında gezerken bir kadının, ölen kocasına ağıt için söylediği âh-u eninleri duyar duymaz vecde kapılmış, günlerce raksederek çırılçıplak kalana kadar üzerindeki elbiseleri parçalayıp atmıştır. Bir zaman sonra kendine gelerek toparlanmıştır. Nitekim, sahâbîden olsun, meşâyih-i kiramdan olsun, Kur'an tilavetini dinlerken vecde kapılanların sayısı bir hayli çoktur. İmam Gazâlî hazretleri
İhyâ'sında şöyle buyuruyor:

"Sahabiden ve tabiînden bazıları, Kur'an okunduğu esnada kapıldıkları vecdle ağlamışlar, aşka gelmişler ve hatta bu vecd anında vefat edenler dahi olmuştur."

Tekellüfle olan vecde ise, tevâcid denir. Tevâcid; vecdin çekiciliği ve dairesi içine alma hâlidir. Bu daha ziyâde zikir meclislerinde olur. Şöyle ki; bir kimse bulunmuş olduğu meclisin hâlet-i rûhiyesine kapılarak, güzel nâmelerin ve zikirlerin sayesinde birdenbire kendini o ritmin içinde buluverir. Meclistekilerin vecde girmesi, onunda vecde girmesini sağlar. Hatta bazı hususları ve incelikleri bilmese bile, vecd sahiplerinin yapmış olduğu ritmik hareketleri ve zikirleri onları takliden yapmaya çalışsa yine vecdin lezzetine ulaşabilir. Zira o hâlet-i ruhiyenin insan üzerinde büyük ve derin tesirleri vardır. Onun için Hz.Peygamberdi Kur'an-ı Kerim'i dinlerken, ağlamaklığı olmasa bile ağlar gibi hüzünlenmenin güzel olduğunu ifade buyurmuşlardır.

Allah herşeyin en iyisini bilir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 06 Kas 2017, 09:23 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


5. DERECE: Berk ve zevk


Şeyh hazretleri Fütûhat'ında şöyle buyuruyor:

"Ey tâlib! Şunu iyi bil ki vecd, sâlikin Allah'ı müşahedesinden dolayı kalbe gelen bir hâldir. Bu halin gelmesi, başlangıçta ani olmakla birlikte, geliş şekliyle tıpkı, peygamberlere gelen vahyin ilk tesiri gibidir. Ve bu tesir, Hak tarafından aniden sâlikin kalbine salınır. Kalbe ulaşan bu vecdin tesiri şayet Allah'ın cemâlinin tecellisinden ise, vecdin sahibinde bu cûde karşı ünsiyyet hâsıl olur. Yok şayet tecelli-i kemâliyyeden ise, ünsiyyetle beraber kalbe bir rahatlık ve sükûnet peyda olur. Ama bu vecd, Allah'ın celâlinin tecellîsinden hâsıl olmuş ise, vecd sahibine ızdırap ve sıkıntı verir. Aynı zamanda korku ve dehşete düşürür."

Netice olarak vecd, sâlikin, kalbini evvelki halinden çıkarıp, Hakk'ın yakınlığının cezbesine kaptırmasıdır. Bu mevzuda Zünnûn hazretleri şöyle buyuruyor: "Vecd, Hakk'ın huzurunda hazır olmanın vermiş olduğu bir hâldir. Ki bu hal, kalbin evvelki halinden bir üst dereceye (Allah'a yakınlaşmaya) terfi etmesidir." Vecd, sahibine nasip olan müşahede ve hâllerin derecesine göre çeşitli kısımlara ayrılır.

Bu hallerden birincisi, kalbin ve kafanın bazan tahammül dahi edemeyeceği mânâların keşfedilmesiyle beraber, vecd sahibi kimsenin vücudu zaptedilemeyecek derecede titremeye başlar ve alabildiğine sarsılır. Bunun sebebi, gaybî mânâların tecellisi ve keşfiyle beraber, kuvvetli bir tazyikle kalbe hücum etmesindendir. Bu sayede kalp değişir ve hatta bu keşifler, insanın beşeriyyetine de tesir eder. Bu tesir vecd sahibinde bir çok hâlin tezahürüne sebep olur. Bahsettiğimiz bu vecdin husule gelmesinde birtakım değişik sebepler vardır. Mesela, bir kimse işittiği sesler münâsebetiyle de vecde girebilir. En zahmetsiz ve en kolay vecde girme hâli budur. Mesela; Mevlânâ hazretleri, Zerkûb Konevî'nin vurmuş olduğu çekiç sesleri sebebiyle vecde girmiştir. Hatta ibn-i Farız hazretleri Mısır yolculuğu esnasında çobanların okuduğu beyitler münasebetiyle vecde kapılmıştır. Kalbine hücum eden vecdin tesiriyle raksetmeye başlamış, etrafına toplanan halk onun bu vecdinden etkilenerek hep birlikte raksetmişlerdir. Çobanların okudukları beyitler ise şu mânâdadır.

Beyit

Ey Mevlamız! Gözlerimizi açıp sana ulaşmak isteriz
Hayalimizdeki bu temennimize müsaade et


İbn-i Farız hazretleri yine bir gün Mısır sokaklarında gezerken bir kadının, ölen kocasına ağıt için söylediği âh-u eninleri duyar duymaz vecde kapılmış, günlerce raksederek çırılçıplak kalana kadar üzerindeki elbiseleri parçalayıp atmıştır. Bir zaman sonra kendine gelerek toparlanmıştır. Nitekim, sahâbîden olsun, meşâyih-i kiramdan olsun, Kur'an tilavetini dinlerken vecde kapılanların sayısı bir hayli çoktur. İmam Gazâlî hazretleri İhyâ'sında şöyle buyuruyor:

"Sahabiden ve tabiînden bazıları, Kur'an okunduğu esnada kapıldıkları vecdle ağlamışlar, aşka gelmişler ve hatta bu vecd anında vefat edenler dahi olmuştur."

Tekellüfle olan vecde ise, tevâcid denir. Tevâcid; vecdin çekiciliği ve dairesi içine alma hâlidir. Bu daha ziyâde zikir meclislerinde olur. Şöyle ki; bir kimse bulunmuş olduğu meclisin hâlet-i rûhiyesine kapılarak, güzel nâmelerin ve zikirlerin sayesinde birdenbirekendini o ritmin içinde buluverir. Meclistekilerin vecde girmesi, onunda vecde girmesini sağlar. Hatta bazı hususları ve incelikleri bilmese bile, vecd sahiplerinin yapmış olduğu ritmik hareketleri ve zikirleri onları takliden yapmaya çalışsa yine vecdin lezzetine ulaşabilir. Zira o hâlet-i ruhiyenin insan üzerinde büyük ve derin tesirleri vardır. Onun için Hz. Peygamberdi Kur'an-ı Kerim'i dinlerken, ağlamaklığı olmasa bile ağlar gibi hüzünlenmenin güzel olduğunu ifade buyurmuşlardır.

Allah herşeyin en iyisini bilir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 13 Kas 2017, 10:42 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


6. DERECE: Ataş ve şirb


Ataş, şevkin aşırı derecede olması ve sahibini ateşli hale getirmesi hadisesidir. Şeyhü'llslâm bu mevzuda şu izahı yapmıştır: "Ataş, kişinin isteğindeki aşırılığından kinayedir." Lev' yani hararetle isteme, birşeye fazlasıyla hırslı olmayı ifade eder. Şeyh hazretleri bir diğer izahında: "Âşığın atası, maşukunun tecellîsine olup, bu tecellinin ve aşk hararetinin tesiriyle beşeriyyetten sıyrılması ve safi hale gelmesidir" demiştir. Allah aşkına susamış olan birkimse, O'nun her tecellisinde kendisinden geçer ve sarhoş olur. Bu sarhoşluk, aşk şarâbını içmekle husule gelir. Aşk şarabını içen kendinden geçer. Nitekim bu mahalle münâsip olmak üzere Hazret şöyle buyurmuşlardır:

Şarap iç ki kadehi, sevgilinin yüzüdür.
Kadeh ayyaş sarhoşun gözüdür.
Bakî olan Allah'ın cemal kadehinden şarap iç.


Çünkü "Tanrı onlara tertemiz bir şarap içirecek" âyeti (İnsan sûresi, 21. âyet) onun sâkîsidir.

Temiz o kimsedir ki, sarhoşluk zamanı seni varlığın pisliğinden temizler.

Ne güzel içki, ne güzel lezzet ve ne güzel zevk! Ne güzel devlet, ne güzel hayret ve ne güzel şevk! Hazreti Şeyh Fütûhât'ında şöyle buyurdular:

"Sûret-i hamrın tecellisi, evliyanın güvenliği için bu dünyada hasıl olmaz. Velî olan kimseler bu hamrın lezzetini bâtınlarında yaşarlar. O hamrın tesiri ve hükmü bunların üzerinde zahir olmaz. Şayet bu hüküm onların üzerinde zahir olacak olsa ve onlar cennet ehli mizaçlı olmayıp bu ilme vâki olmayan bir kavmin içerisindelerse, o zaman büyük fitne çıkar. Zira bazı büyüklerin bu sarhoşluk münâsebetiyle keşf-ü esrara vasıl olmaları, istidadı ve kabiliyeti zayıf kimselerce yanlış anlaşılır ve fesada sebebiyyet verir:

Ey hârâbat rindlerinin hâlinden habersiz kimse!
Bu şaraptan tatmadan münâcâta başladın.
Bu şaraptan iste.
Çünkü Musa ondan içti de Mîkat'ta öyle habersiz kalakaldı.

Bu şarapla sarhoş olmadıkça gönül erlerinin gönül sırlarını şath ve saçma sapan sözlerden ayırdedemezsin. Eğer bu şarapla sarhoş olursan, her iki dünyayı da senin mahkumun yaparlar. Ne de güzel lütuf ve inayet!

Eğer bu şarabın tecellîsi istidat ve aklı gölgelemeyecek miktarda olursa, kemâliyle zevk bulur. Yok şayet aklına galebe çalarsa (aklı gölgelerse) dehşetten başka birşey olmaz.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Kas 2017, 09:31 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


7. DERECE: Dehşet


Şeyhü'i-İslâm hazretleri, dehşetin aniden gelen bir hayret olduğunu söylemişlerdir. Ve kulu çepeçevre kuşatarak, aklını kullanamaz hale getirir. Sabır, ilim, sebat gibi mefhumlar kontrolden çıkar. Yüsuf (as) 'un güzel yüzünü gören kadınların hali, dehşete güzel bir misaldir. Hatta o kadınlar, Yûsuf'(as) un güzelliği karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlar ve şaşkınlıktan ellerini kesmişlerdir. Zira, âyet-i kerimede şöyle geçiyor: "Ne zaman ki onu (Yusuf u) gördüler, onu yücelttiler ve şaşkınlıktan (ellerindeki bıçakla) kendi ellerini kestiler. Ve dediler ki, bu asla beşer olamaz. Bu olsa olsa bir kerim melektir."

Mevlânâ hazretleri bu mânâya münâsip olarak şöyle buyurmuştu:

Akıl ve zeka sana kibir ve gurur verir.
Aptal ol da gönlün doğru kalsın!


Aptallık dediğim, halka iki kat maskara olan adamın ahmaklığı değildir.

Bu aptallık ona hayran olan adamın aptallığıdır. Kendilerini unutup Yusuf un yüzünü görenler, o güzelliğe dalıp kalanlar, bu yüzden ellerini doğrayanlar yok mu?

İşte onlar aptaldır.

Hayretle şu baştan akıl gitti mi başındaki her tel saç bir baş, bir akıl kesilir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 30 Kas 2017, 10:26 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


8. DERECE: Hayret ve heyemân


Hayret, kişinin, Allah'ın yaratmış olduğu şeylerin nizâm ve intizamındaki o eşsiz insicamın karşısında duymuş olduğu şaşkınlıktır. Bu noktada ilim ve akıl biter. Kişi sahip olduğu bilgilerin bu eşsiz nizam karşısında ne kadar kifayetsiz ve kıt olduğunu gördüğü an, Allah'ın sanatına olan hayranlığından hayrete düşer. Bu Allah aşkının tecellisiylede olan bir durumdur. Kişi Allah'a olan aşkının lezzetinden aklî melekelerini kullanamaz olur ve bu noktada hayrete düşer. Nitekim Hz. Mevlânâ bu mânâya münâsip olarak şöyle buyurmuştur. Sahabenin ruhlarında Kur'ân'a karşı fevkalade bir iştiyak vardı, ama aralarında hafız pek azdı.

Sahabe arasında birisi Kur'ân'a dörtte birini ezberledi de duyuldu mu, sahabe, bu bizim ulumuz derdi. Böyle büyük bir mânâ ile sureti bir arada cemetmek, hayretlere düşmüş, mest olmuş padişahtan başka kimseye mümkün değildir.

Böyle bir sarhoşluk âleminde edeb kaidelerine riayet etmenin imkanı yoktur. Bu imkan bulunsa bile şaşılacak şeydir doğrusu! Ey kardeşim! Hayret iki kısımdır. Birincisi övülmüş olan hayret, ikincisi ise zemmedilmiş olan hayrettir. Hayret-i Memduh (övülmüş hayret) dinde olan ulvî müşahede ve nimetlerden zuhur eden, Allah'ın esma ve sıfatından hasıl olan hayrettir. Hayret-i mezmûme (yerilmiş hayret) ise, dünya ve ondaki olan mâsivâdan hoşlanarak, bu hoşlanmanın akabinde hayret etmektir. Bu hayret, nefsin hevâsından hasıl olur. Nitekim ibn Farız hazretleri her iki hayrete de işaret ederek şöyle buyuruyor: Ey hayret, sende benim sevdiğim hayret varsa şayet.

Hiç tereddütsüz seni sevdim ve yolunu seçtim. Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (sav) "Allah'ım hayretimi arttır" buyurmuştur. Nitekim Hz. Mevlânâ, bu hayret-i mahmudeye binaen şöyle buyurdu:

Kâh böyle gösterir kâh bunun aksini. Din işinin künhünü anlamaya imkan yoktur. Ona ancak hayran olunur.

Fakat din işinde hayrete düşen, arkasını ona çevirmiş, ondan haberi olmayan bir hayran değil, sevgiliye dalmış, onun yüzünden sarhoş olmuş, kendinden geçmiş bir hayrandır.

Eğer hayret, normal sınırları aşmışsa buna, heyemân denir. Heyemân lügatte, delicesine âşık olmayı ifade eder. Heyemân sahibi kimse, aklını hükmü altına alıp zabdetmeye gücü yetmeyen kimse demektir. Dehşetle heyemân arasındaki fark, dehşet aniden ve süratli bir biçimde gelir. Gidişi de o kadar süratlidir. Hayret ve heyemânın gelmesi de, gitmesi de uzun sürer. Hayretle heyemân arasındaki fark ise, hayrette îtidâlullah akla galip gelir. Heyemânda ise, aklın hâkimiyeti tamamen ortadan kalkar. Ve sahibini mecnûn kılar. Mest ve müstağrak olur.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 07 Ara 2017, 16:14 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


9. DERECE: Kalk


Kalk lügatte, gönlün dışlanıp, sabırsız bir halde muzdarip olması demektir. Istılahta ise,
sâlikin, Allah'tan başkasından kaçması ve onsuz bir yerde karar kılmamasıdır.
Nitekim Şeyhü'l-islâm hazretleri şöyle buyurmuştur: "Kalk, şevkin sahibini, mahbûb-u Hakikî tarafına tahrik etmesidir. Hatta, halk, Allah ile kendisi arasında bir mânâda engel olduğu için, onlara karşı kızgınlık ve gazap göstermesidir. Bu mânâdan olmak üzere kalk sahibi olan bir kimse, ölümü arzular. Zira ölüm, sevgiliyle buluşmada bir merhaledir. Bu mânâya muvafık olarak Hz. Mevlânâ şöyle buyurdular:

Gazne'de bilgiler emen bir zâhid vardı.
Adı Muhammed'di. Künyesi Serrezî.
Her gece üzüm çotuğunun ucunu yer, onunla iftar ederdi.
Yedi yıl bu hâldeydi.
Varlık padişahından birçok şaşılacak şey gördü.
Fakat maksadı padişahın cemalini görmekti.
O kendine doymuş er bir dağ başına çıktı.
Dedi ki: Ya bana kendini göster, yahut kendimi bu dağdan atacağım.
Allah dedi ki: O ihsanın zamanı gelmedi.
Kendini atsan da ölmezsin, ben seni öldürmem.
Şeyh iştiyakından kendisini o yüce dağdan derin bir suya attı.
O canına doymuş er ölmedi.
Ölümden kurtulduğuna feryat etmeye başladı.
Çünkü bu yaşayış ona ölüm gibi görünmedeydi.
İş, onca tersineydi.
O gayb âleminden ölüm istiyor
"Hayatım ölümümdedir" deyip duruyordu.


Nitekim Hz. Peygamber (sav) Hîra Mağarası'na çıktığında, bidayet hallerinde bu hâl zuhur etti ve kendini o dağdan aşağı atmak istedi. Ancak Cebrâil(as) onu tutarak tekrar eski yerine götürdü. Bu bir rivayettir. Diğer bir rivayette ise birinci defa vâki olduğu ifade edilmiştir.

Mustafa'yı ayrılık derdi kapladı, daraldı mı, kendisini dağdan atmaya kalkardı.
Cebrail "Sakın yapma! 'Kun' emrinde sana nice devletler takdir edilmiştir"
deyince yatışır, kendini atmaktan vazgeçerdi.
Sonra yine ayrılık derdi gelip çattı mı, yine gamdan, dertten bunaldı mı
kendisini dağdan aşağı atmak isterdi.
Bu sefer Cebrail görünür
"Ey eşi olmayan padişah! Yapma bunu" derdi.
Hicab keşfedilip de o inciyi koynunda buluncaya kadar bu hâldeydi.


Bazen bu halet öyle bir yüksek mertebeye gelir ki, sahibini, ağırlığından dolayı parça
parça eder. Ve böylece o kimse kendisinden halas olur mahbûbunu bulur.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Ara 2017, 11:25 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


10. DERECE: Gayret


Ey talip! Şunu iyi bil ki, gayret, Allah'ın bir nimetidir. Nitekim sahih bir hadiste, Resûlullah efendimiz (sav) Sa'd hakkında şöyle buyurdu: "Muhakkak ki Sa'd kıskançtır. Ben ondan da kıskancım. Allah da benden kıskanç. Onun için zahirî ve bâtınî kötü şeyleri haram kıldı." Hz. Mevlânâ bu hususta şöyle buyurdular.

Hak, kıskançlıkta bütün âlemden ileri gittiği içindir ki bütün âlem kıskanç oldu.

Kıskançlıkların aslını Hak'tan bilin.

Hakk'ın kıskançlıkları şüphe yok ki Allah kıskançlığının fer'idir.

Padişah, birisi yüzünü gördükten sonra başkasına meylederse, kıskanır.


Gayret, gayrin müşâhedesiyle olur. Eğer gayrin müşahedesi olmaz ise, gayret de olmaz.

Hakk'ın gayretinin zuhuru, kullarının kendisinden başkasını hükümran olarak tanımamaları ile olur. Ve kendisinden başkasına kulluk etmemeleridir. Kendisinden gayri masivâyâ meylin ve hevesin olmaması yönünde gayret-i ilâhî tecelli eder. Kulun gayreti ise şu üç şeyden âri olursa gayret-i şeytanî olur. Bu üç şey şunlardır. Birincisi gayretlillah, ikincisi gayretfillah, üçüncüsü ise gayret alellahtır. Bunlardan ilk ikisi, mahbûbun rızâsı içindir. Mesela Süleyman (as) ikindi vakti geçtikten sonra, gayrete gelip, sâfinâtül ayâdı kırdığı gibi. Bu hadise âyette şöyle geçer: "Hani bir zaman akşam üstü Süleyman'a, cins ve rahvan atlar gösterilmişti. Süleyman: "Gerçekten ben at sevgisine, Rabbimin zikrinden dolayı düştüm" dedi. Nihayet atlar gözden kayboldular. Süleyman: "Onları bana getirin" dedi. Atlar gelince de bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı." (Sad, 31-32-33) Bu sevme işinden dolayı ikindi namazı fevt oldu. Bunun üzerine Hz. Süleyman bu duruma kızarak atların hepsini de boğazlattı.

Şeyh hazretleri Fütuhat'ında şöyle buyurdular: "El-gayretüfillah demek, kişinin, Allah'ın çizmiş olduğu hududlar içerisinde şer'i esaslara riâyet etmesi demektir. Ve bu riayeti sırf Allah rızâsı için yapması demektir. Şayet gayreti kendi nefsi için olursa, gayretinde isabet etmiş olmaz. El-gayretülillah ve el-gayretüfillah yalnız Allah'ın rızâsına mâtûfen yapılan gayretlerdir. Ancak el-gayretü alellah muhaldir. Zira, mahbûb-u hakîki, mahbub-u mecazî gibi değildir. Mahbûb-u hakîkiye tahrik ve teşvik bir mânâda caiz olsa bile, evliyanın takdirince, bu nevi müşahedeyi zarurî kılan hâl ve hareketler mümkün olduğunca gizli tutulmalıdır. Zira evliya ve asfiya Cenab-ı mahbûbun esrarını kemâl-i gayretlerinde ötürü namahreme (ehli olmayanlara) ifşa ve izhâr eylemezler.

Keşke bütün cihan sevdiğimizi sevse
Ve sözümüz hemen kıssa-i cânân olsa


Cenab-ı Hak dahi kemâl-i gayretinden evliyayı avama izhâr eylemeyeceği hususunda şöyle buyuruyor: "Benim vekillerim kubbemin (muhafazamın) altındadır. Onları benden başkası bilemez" (Hadis-i Kudsî.)

Kuşeyrî Risalesi'nin "bâb-ı gayret" kısmında, "Şibli'ye ne zaman rahat ettiği soruldu. O'da, kendimi zikreder halde görmediğim zaman diye cevap verdi" denilmektedir. Çünkü kendini zikrediyor görmek Allah'a vuslatta bir perdedir. Zira, zâkir ve mezkûr birdir. Kendini zâkir olarak görmek, bir mânâda zikrettiği şeyden kendisini ayırmaktır. Ve başka biri olarak kabul etmektir. O halde zâkirin ve mezkurun bir olmasının şartı, zâkirin kendi varlığını asmasıyla mümkündür. Şu hadîs-i şerif, bahsetmiş olduğumuz mânâyı te'yid eder mahiyettedir. Resûlüllah efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: "Mü'min, kendi nefsi için istediğini kardeşi için de isteyendir." Bu hadîsin muktezâsınca bir mü'minin, diğer bir mü'mine zikir yapması hususunda ikâzı ve iştiyakı gayet tabi bir durum olup, bunun aksi ise mü'min olmayanlara mahsustur. Bir mü'min kendi yapmış olduğu zikrin rûhânî zevkine binaen, kardeşini de bu yola davet etmeli ve onun da bu rûhânî zevkten istifâdesini sağlamalıdır.

Allah herşeyin en iyisini bilir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 25 Ara 2017, 10:47 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


1. DERECE: Velayet nedir? Velî kimdir?


Meşâyih-i Kiram, velayeti şöyle tarif etmişlerdir: "Velayet, kulun, kendi nefsinden fânî olup, Hakk'la kâim olması demektir." Bunun mânâsı Allah u Teâlânın, kulunun bütün işlerine bizatihi tevellî etmesidir. Bir mânâda kulun tasarrufu kalkar, bütün fiillerinde Allah'ın iradesi hâkim olur. Ve kul, vücud-u mevhubesinden (kendisine ihsan edilmiş vücudundan) halâs olur. Hatta Cenâb-ı Hakk onu en üstün makama çıkaracak, muhafazasıyla beraber, beşeriyetten arındırır ve böylece o Allah'ın sevgili kulu, Allah'la beraber bekaya erip bakî olur. Onun için "Velî, Allah'da fena bulup, Allah'la bekaya erendir" diye tarif edilmiştir. Bu sebepledir ki Allah u Teala veli kullarını, göz açıp kapama miktarı bir zamanda bile kendi nefislerine bırakmaz. Şayet bunları göz açıp kapama süresince veya daha az bir zaman miktarınca kendi nefislerine terketse, o zaman onlar tıpkı peygamberimizin "Ey Allahım, Bir an olsun, beni nefsime terketme. Rabbim! Küçük çocuğu nasıl gözetiyorsan beni de öyle gözet" buyurdukları gibi, lisân-ı zâtıyla aynı ricada bulunurlar. Lisan-ı zât, Hakk'ın lisanıdır. Cenab-ı Hak ise bunların velîsidir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor: "O öyle Allah'tır ki inananları zulümâttan nûr'a çıkardı..." Yani Allah mü'minlerin her halükârda velisidir. Onun için onları şüphenin karanlığından, yakînin aydınlığına çıkarmıştır. Veya diğer bir mânâyla, nefsin karanlığından, safâ-yı nûr-u rahmana çıkarmıştır. Kesretin karanlığından vahdetin müşahedei nuruna çıkarmıştır. Nitekim bu mânâya münâsip şöyle buyrulmuştur:

Hakk'ı gören göz dosttan başkasını görmez.
O öz âleminden görür, kabuktan değil.
Başkaları kabuktan dolayı hicapta kalmış.
Halbuki o özün kenarına (dışına) bakmakta.


Çünki Velî, Allah'ın isimlerinden bir isimdir. Bu ismin mazharları, hiçbir zaman kesilmez. Ahlâk-ı ilahî ile ahlaklanan ve sıfât-ı Hakk'ta fena bulan bir kimse, bu ismin mazharı olur. Ve o, evliyâullahtandır. Bu vasıftaki kimseler, her devirde bulunur ve asla eksilmez. Nitekim Hz. Mevlânâ şöyle buyurmuştur:

Şu halde her devirde peygamber yerine bir velî vardır.
Bu sınama kıyamete kadar daimîdir.
İşte diri ve faal imam o velîdir.
İster Ömer soyundan olsun, ister Ali soyundan.


Nübüvvetin yanında velayet verilen peygamber, Hz. Muhammed'dir. Zira âyet-i kerimede: "De ki ey Habibim! Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin" buyuruluyor. Bu âyet-i kerimeye göre velîlerin güneşi ve kaynağı Hz. Peygamberdir. Nitekim Gülşen-i Râz sahibi şu beyitleri irad eylemiştir.

Peygamber güneş gibidir, velî ay gibi.
Bunlar "Benim bir zamanım olur ki

o vakit Allah'la beraber kalırım"
makamında birbiriyle karşı karşıya gelirler.


Bu suretle "Allah'ı seviyorsanız" makamından "Bana uyun da Allah da sizi sevsin" makamına yol bulur.

Velî olan kimse, Resûlullah'a ne kadar tâbi olursa, o kadar kemâl bulur. Ve o kadar nûrlanır, aydınlanır. Nitekim Hz. Nebi(sav] mahbûbiyyet makamına erişmiştir. Veli ise Resûlullah Hüsnü mutâbaatta bulunduğu zaman, makâm-ı muhabbetten, mertebe-i mahbûbiyyete yükselir. Tâbi olmak sebebiyle bu makam nebiden velîye sirayet eder. Nitekim bu hususta şu beyitler îrâd edilmiştir:
Muhabbetle o, Hakk'ın mahbûbu olur.
Gerçi tâlib idi ama Hakk'ın matlûbu oldu.
Muhabbetle ateş nûrlanır.
Dev, muhabbetle hûrî olur.


Şimdi önemli bir meseleye parmak basalım. Acaba velî, kendisinin velî olduğunu bilebilir mi? Ve halkın arasında bu hususiyetiyle meşhur olabilir mi! Veya olmaz mı? Hemen ifade edelim ki, meşayihin bu hususta ihtilafı vardır. Ebu-l Hasen Ali bin İsmail el-Eşâri şöyle der: "velînin, velîliğini bilmesi caiz değildir. Çünkü velînin, veli olduğunu bilmesi, âkibetine ait korkunun ondan kalkmasına sebep olur. Ve onun kendisini emin hissetmesini sağlar. Havf ve recâyı izâle eder (ortadan kaldırır). Bu ise ubûdiyyeti gereksiz kıldığı gibi ortadan kaldırır." Bu söz kuvvetli bir delil arzetmez. Her ne kadar makbul bir söz gibi gözükse bile bütün velîlere şâmil değildir. Bilakis doğru olan, Allah'ın ilham ettiği şeyi yapmaktır. Yani bulunduğu mertebenin muktezâsı ne ise onu yapmakla memurdur velî. Ubudiyyetin muktezasını icra kılmakla beraber, velî, velîliğini açığa vurdu diye ona emin olma hali mucip olmaz. Ve ubûdiyyeti de izale etmez. Onun için Ebu Ali Dekkak şöyle der: "Velî'nin velîliğini bilmesi caizdir."

Ancak halk içinde velîliğiyle şöhret bulma hususunu ifâde edecek olursak, bu şöhretin ve bilhassa kerametin açıkça halka izhâr edilmesi, kâmil bir velînin yapacağı bir şey değildir ve çok çirkin görülmekle beraber asla caiz görülmemiştir, imam Muhammed bin Ali şöyle buyuruyor:

"Kim ki velî olduğunu iddia ediyorsa, bu sadece bir iddiadan ibarettir. Eğer iddia ettiği gibi keramet izhar ediyorsa, o zaman onun iddiası doğru olup, onun velî olduğunu kabul etmek lazımdır."

Bir kimsenin velî olduğunu açığa vurması kendisi için tehlikelidir. Zira bu kişinin velayetini izhâr etmesi, halk arasında şöhret bulacağı için bu şöhret, Hak ve kendisinin arasında bir perde olacaktır. Ancak, velîliğin kendiliğinden ilan edilmeden zuhur etmesinde korkulacak bir tehlike yoktur. Zira bunda maslahata binaen hikmet vardır. Ve Cenâb-ı Hak onu her türlü şekk ve şüpheden muhafaza buyurur. Mevlânâ hazretleri bu mevzua münâsip şöyle buyurdular:

Şeyh "Yarabbi, hikmetini sen bilirsin.

Ben gizliyorum, sen aşikar ediyorsun" dedi.

Ona şöyle ilham geldi:

"Birkaç kişi senin elinin keskin olmasını kınadı, sana münkir oldular.

O her hâlde yolda yalancıydıydı ki

Allah onu bu taife arasında rüsva etti" dediler. Ben onların kâfir olmasını, bu azgınlıkla, bu sapıklıkla, bu kötü şüpheyle geçip gitmelerini istemem.

Ben de şu kerameti aşikâr ettim.

İş işlediğin vakit sana iki el ihsan ettiğimi gösterdim.

Ki o biçareler hakkında kötü bir şüpheye düşüp de huzurumdan merdûd olmasınlar.

Muhakkikler ve bu tarikin kâmillerine göre, velîliğin izhârı asla caiz değildir. Ancak bu açığa vurma fiili velî olduğunu isbat edecek doğruluktaysa ona söylenecek söz yoktur. Zira Nebîler bile, peygamberlik iddiasında bulunduklarında bunu isbat için mucizeler gösterirler.

Ve onlara lazım olan da budur.

Vilayetin, velîde örtülü kalması gerekir.

Ancak peygamberler bunu aşikar ederler.


Şeyh hazretleri Fütûhat'ında şöyle buyurdular:

"Muhakkiklere göre, kerametin setri (gizlenmesi) vaciptir. Peygamberlerde ise mucizelerin açığa vurulması farzdır. Bunun böyle olmasının sebebi, hem velînin hem de Peygamberlerin, halk arasında rezil rüsvâ durumuna düşmemeleri içindir."

Çünkü peygamberler Hak olan dâvalarını, mucizelerle beraber halka tebliğ etmeye çalışırlar. Oysa velilikte bu nevi bir tebliğ yoktur. Sadece normal vaaz ve nasihatla Hak yoluna devet vardır. Zira ulemâ, velîliği ulvî bir mânevîlik olarak görmüşler, fakat âhirete ait meselelerde korkutma veya ümit verme vesilesi olarak görmemişlerdir. Zira, velâyet-i surî (gösterişteki velîlik) her zaman istidrâca açıktır. Bu da halkın şer yolunda kandırılmasında ve uyutulmasında önemli bir tehlike kapısının aralanması demektir, işte buna binaen Şeyh hazretleri kerameti iki kısma ayırarak şöyle buyurmuştur: "Esasen keramet iki kısma ayrılır. Birincisi, halk arasındaki tarifiyle, su üzerinde yürümek, gözden kaybolmak, istediği zamanda istediği mekâna erişebilmek v.s. gibi birtakım ameliyelerdir. Halbuki asıl kerametin tarifi bu değildir. Bizce asıl keramet, Allah'ın çizmiş olduğu şeriat dairesinden dışarı çıkmamak ve Muhammedî ahlakla ahlaklanmaktır Kötülüklerden kaçınmaktır. Hayırda yarışmak ve farz ve vacip olan ibâdetleri zamanında edâ etmektir. Kalbi mâsivâdan temizlemektir. Allah'ın çizdiği sınırlar doğrultusunda haddi aşmamaktır". İşte Allah'ın ve Resulü'nün öngördüğü asıl keramet budur. Diğer yapılan şeyler ise, istidrac ve göz boyamacılığından başka birşey değildir. İlim talep etmek ve ilmiyle Hak yolunda amel etmek en büyük keramettir.

Allah herşeyin en iyisini bilir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Oca 2018, 09:25 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


2. DERECE: Sır nedir ve erbâb-ı sır kimdir?


Muhakkiklere göre sırrın tarifi şudur: Sır, şuurda gizli olan mânâya denir. Diğer yandan havastan olan kimselerin inzivaya çekilip kendilerini tecrîd ederek safâ-yı kalbe ulaşmalarına da sır denir. Zira kalp, bu durumda sırra mahal olmuştur. Ve hâlin ismini mecazî olarak ifade eden mekan mahiyetinde olduğundan, bu isimle isimlendirilmiştir.

Şeyh hazretleri Fütûhat'ında, Abdullah Tüsterî'den naklederek şöyle buyuruyor:

"Sehl bin Abdullah et-Tüsterî şöyle dedi: Muhakkak ki rubûbiyyet bir sırdır. Eğer açığa çıksaydı nübüvvet ortadan kalkardı. Nübüvvet bir sırdır. Eğer açığa çıksaydı ilim ortadan kalkardı, ilim bir sırdır. Eğer açığa çıksaydı ahkâm ortadan kalkardı."

Ey kardeşim! Cenab-ı Hak, bir hadîs-i kudsîsinde şöyle buyuruyor: "İnsan, benim sırlarımdan bir sırdır."

Rububiyyetin sırrını bilenler, Hakk'ın sırrı olanlardır. Bunun izhârı aynen setretmek gibidir. Onun için "Rubûbiyyetin izharı (açığa vurulması) küfürdür, yani kapatmak, setretmektir gerekir" demişlerdir. Bir kimse bu sırrı öğrenmek ve bu sırra ulaşmak isterse, talib-i hâzinedar-ı esrâr-ı Hak olan bir mürşide varması icâbeder. Şimdi bu bâbdan olmak üzere sâhib-i esrar (sırların sahipleri) kimlerdir ve hususiyetleri nelerdir; ona gelelim: Şu hâdis-i şerif, sır sahibi olan kimselerin hakkında vârid olmuştur. Resûlullah efendimiz(sav) şöyle buyurdular: "Allah'a en sevgili olan kullar, Allah'tan korkan ve Allah'ın kendilerini insanlardan gizlediği kimselerdir. Onlar var olduklarında bilinmezler. Ortadan kaybolduklarında ise anılmazlar."

Ahfiyâ (gizli olan sevgili kullar) iki kısımdır: Birinci kısım, insanlar arasında şöhret bulmayıp isimleri ve kerametleri duyulmayan kimselerdir. Ki bu hususta Hz. Mevlânâ şöyle buyurmuştur:

Bir de velîlerden öylelerini tanırım ki ağızları yumulmuştur, hiç dua etmezler.

Peygamberlerden bir başka taife daha vardır ki bunlar pek gizlidirler.

Bu zahir halkına nereden meşhur olacaklar? Bunca kerametleri vardır da yine de ululuklarını kimsenin gözü görmez.

Hem uludurlar, kerametleri vardır, hem Allah hareminde gizlenmişlerdir.

Onların adlarını abdal bile işitmemiştir.

Şayet bunlardan birisi çıkıp da "ben velîyim" derse halk ona deli gözüyle bakar. Ve velîliği ona asla reva görmezler. Bu kimseleri ancak hâlden anlayabilen fazilet sahibi kimseler bilir.

Bizi, bizden olan bilir.
Başkaları küfür sayar.

İkinci kısım ise; ismi ve şöhreti halk arasında yayılmış olan kimselerdir. Bunların en önemli hususiyetleri; "İnsanların akılları miktarınca konuşunuz" hadîsinin mânâsına binaen, insanlarla akıllarının erdiği miktarda konuşmalarıdır. Bu sayede, herkesin kendilerini anlamasını sağlamışlardır. Fakat onlar bütün mertebeleri geçmişlerdir. Şaşılacak şey bunlar her şeyiyle açık iken, gayret-i Hak bunları serbestleştirmiştir. Güneş gibi apaçıklarken, kemal-i zuhurları bunları perdeleyebilmiştir. Nitekim Mevlânâ hazretleri bunların hakkında şöyle buyurmuştur:

Asıl şaşılacak şeye gelince:

O ovalardan, o çöllerden yüzbinlerce adam geçiyor, gölgelik için can veriyorlar.

Başlarını kilimlerle örtüyorlardı da onların gölgesini bile görmüyorlardı.

İyi görmeyen çakmaklaşmış gözlere yüzlerce kere tuh!

Allah'ın kahrı, gözleri bağlamış, yoksa gözleri bağlı adam, Ay'ı görmez de Süha'yi görür.

Halk çürük meyveleri toplamakta, pisboğaz ve doymaz adamlar bu porsumuş meyveleri yağma etmek için birbirlerine girmekteydi.

O dallar, meyveler, yapraklarsa an be an "Keşke kavmimiz bizi bilseydi, ne olurdu!" diyorlardı.

Her ağaçtan "A bahtsız kişiler!

Bize gelin, bize" diye ses geliyordu.

Fakat Allah'tan da ağaçlara "Onların gözlerini bağladık; onlara sığınacak yer yok" sesi gelmekteydi.

Beyazıd hazretleri şöyle buyuruyor: "Velîler, Allah'ın gelinleri gibidir. O gelinleri muharremâttan olan kimseler görmezler." Kapımdan içeri namahrem girince harem halkı perde arkasına girer, gizlenir.

Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler yüzlerindeki peçeleri açarlar.

Allah u Teâlâ kemal-i gayretiyle bunları, sahip oldukları mertebenin dışında olanlardan setreder.

Zahir ehlinin idrâk ederek anladıkları evliya ancak ve ancak kerâmet-i sûri (gösteriş icabı keramet) sahibi kimselerdir. Bunlar (yâni halk) evliyâ-yı manevîyi anlayamazlar; idrâk edemezler. Rûy-i yarı göstermeyen, evliyâ-yı manevîyi göremez. Zira bunları bilmek Allah'ı bilmekten daha zordur. Nitekim ib-nul Atâ hazretleri bu hususta şöyle buyuruyor, "Şeyh ibn-i Abbâs'tan işittiğime göre o, şöyle dedi: "Evliyâ-yı manevîyi bilmek, Allah'ı bilmekten daha zordur. Zira Allah u Teâlâ, kemâl ve cemâliyle müşahede edilebilir. Ancak velî olan kimse, herkes gibi beşeriyyete sahiptir. Yer, içer, oturur ve kalkar v.s. Onun için bunları normal insanlardan ayırt edip velî olduklarını anlamak çok zordur."

Netice itibariyle, Allah u Teâlâ bazı kullarını kerâmet-i sûri ile izhâr eyledi, bazılarını ise, kerâmet-i maneviyye ile gizledi. Bu gizlenenleri avam hiç bir zaman göremedi. Onları ancak hâvâs görebildi. Bazısını bidayetinde zahir, nihâyetinde setreyledi. Bazı velîleri ne avam görebildi ne havas. Bazılarını ise; Hakk'ı irşad eylesin diye, hususiyetle izhâr eyledi. Netice şu ki; bu tip mevzuların çoğu sır olarak kaldı ve öyle de kalmaya devam edecektir.

Allah herşeyin en iyisini bilir.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 18 Oca 2018, 09:27 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


3. DERECE: Garip ne demektir? Garipler kimlerdir?


Amr İbnu'l-As'ın rivayet ettiğine göre bir hadîs-i şerifte Resûlüllah(sav) efendimiz şöyle buyurdular: "Allah'a en sevgili kullar, gariplerdir." Sahâbî dedi ki; Kimdir garipler ya Resûlallah? Resûlüllah(sav) şöyle buyurdular:"Dîni için (dinini yaşamak için) halktan kaçan kimselerdir. Ki bunlar kiyâmet günü Hz.lsa ile haşrolunacaklardır." "Kim garip olarak ölürse, Şehid'dir" hakikati üzere bu kimseler öldüklerinde şehiddirler. Bunlar, halkça meşhur olan ve bilinen gariplerdir. Ancak evliyaya göre garibin tarifi başkadır. Evliyaya göre asıl garib; ya hâl itibariyle veya örf itibariyle olan gariplerdir. Şeyhu'l-lslâm hazretleri bunları ayrı ayrı şöyle tarif ediyor:"Hâlen garip olan kimseler, fâsid olan ve günahların bolca işlendiği bir zamanda sâlih olan kimselerdir, ilmen garip olan kimseler; cehaletin diz boyu olduğu zamanda, âlim olan kimselerdir. Veya münafık bir kavim içerisinde, dosdoğru olan kimselerdir. İşte kendilerine "müjdeler olsun" ifadesinin ve müjdesinin sunulduğu kimseler bunlardır."

Nitekim Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadiste Resûlallah(sav) efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "Muhakkak ki bu din garip başlamıştır ve nihâyetinde garip olacaktır. Gariblere müjdeler olsun, Gariblere müjdeler olsun. Gariblere müjdeler olsun," İbn-i Melek hazretleri şöyle buyuruyor: "Din ehli; insanların arasında başlangıçta garibtiler. İnsanlar onları yalanlıyor ve hakir gösteriyordu. Onlar en yakınları olan akrabaları arasında bile garip yaşadılar, işte dînin (islâmı'n) âhir zamanda da müntesipleri aynı garipliği yaşayacaklardır." İlim ve irfanla garip olan kimseler; dîde-i bâtınlarından hicabın kalkmış olduğu kimselerdir. Bunlar bu haliyle kemâl mertebesine ermişlerdir. Ve gaybî sırlara vâkıf olmuşlardır. Bunlar ulema ve ukelâ (akıl ehli olanlar) nezdinde gariplerdir. Sefihler nezdinde değil.

Bunların hallerinden ehl-i süver anlamazlar. Bunlar ancak akılların erdiği miktarca kendilerini deşifre ederler, geri kalan durumlarda da gizlerler.

Benim hâlim sana karşı kapalıdır.

Doğrusunu açıklamıyorum.

Hadisin işaretiyle söyleyeceğim.

Çünkü garibim, dil bilmiyorum.


Onun için Şeyhu'l-islâm hazretleri "Arif olan garip, gariblerin de garibidir. Zira o hem dünyada hem de ahirette gariptir diyor." Mevlânâ hazretleri bu hususta şöyle buyuruyor:

Zaten cihanda güneş gibi misli bulunmaz birşey yoktur.

Bakî olan cân güneşi Öyle bir güneştir ki asla gurub etmez.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 29 Oca 2018, 09:34 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


4. DERECE: İstiğrak


İstiğrak, velayet mertebesinden sonra hasıl olur. Velî kişi, Allah'ın kendisini sevgisiyle kuşatması neticesinde ona olan müşahedesi içerisinde boğulacak hale gelir. Cezbe-i Hûda'ya kapılarak, vahdet denizinde boğulur. Kendinden geçer. Artık herşey onun gözünde aynıdır. Ne zıt olanların birbirinden farkı vardır, ne de uyumluların uyumu kendisini ilgilendirir. Tevhîd denizinde boğulan velî, kendisini bu denizle beraber görür. Artık bu haliyle halkı göremez olur. Mevlânâ bu mevzua münâsip şöyle buyurmuştur: Sıfatlarla perdelenmiş olan kîşi ancak sıfat görür Zâtı kaybeden kişidir ki sıfatlarda kalır Oğul, Allah'a ulaşanlar, zâta garkolmuşlardır Artık onlar sıfatlara nazar ederler mi?

Başın ırmağın dibinde oldukça renge bakabilir misin?

Meşâyih-i Kiram? istiğrakı üçe ayırmışlardır:

1-istiğrâku'l-ilm fi âyni'l hâl.

2-istiğrâku'l- işârâh fil'keşf.

3-İstiğraku'ş-Şevâhid fil'cem.

1-İstiğrâkû'l-ilm fi ayni'l hâl demek; ilmin şuur üzerine istilâsı halinden kinaye olarak ilim, halde istiğrakı ve ahkamın amelde tükenmesinden ibarettir. Bu mertebede hüküm mevâcid-i hâliyye olur. Ve ahkâm-ı ameliyye ve akliyye tesirsiz hale gelir. Fakat bu halin sahibi sapıklıktan ve seri şerifin hilâfına olmaktan mâsundur. Bu hususta Kâşânî hazretleri şöyle buyuruyor: Bu nev'i istiğrak sahipleri istikâmet ve emânet sahibidirler. Dalâlet onlara asla isabet etmez. Onlar Allah'ın nurunu bir elbise gibi giymişlerdir. Ve mâsun olurlar. Onlardan şerîtin zıttına bir hareket asla sadir olmaz. Zira onlar mahfuzdurlar." Bu mertebede ruh, hakikî makamını bulur.Cümle isimler, işaretler (objeler)Allah'ın nurunda izale olur. Bu mertebede kul, lisân-ı işarette Allah'ı; Yâ Cemîl.Ya Celîl, Yâ Kahhâr, Ya Cebbar diye teşbih eder. Bu lisân-ı hâle sahip olanların hâli şu beyitleri terennüm eder:

Sen sıfat söyle; ben sıfatların dışındayım.

Ayetler ya da beyyinâta vasıl olma hakkında söyle.


Bu mertebede kul, Hakk'la bakî olur. Allah'ın sıfatlarıyla muttasıf olur. Ve ondan sudur eden Hakk'tan sudur eder.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 08 Şub 2018, 14:00 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


5. DERECE: Gaybet


Velayetin derecelerinden biri de gaybettir. Gaybet demek; eşyadan gâib olup, Hakk'ta hâzır olmak demektir. Bu nev'î kimselere gayib ve hadâr diye isim verilir.

Kendinden gayib ve dostla hâzır.
Kendinden â'mâ, dostla bakmakta.


Bunların hasbıhalleri "Bütün mâsivâdan kaybolmak; yüz çevirmektir." Sâlik'in gaybeti ilmin hudutlarından ve aklın çerçevesinden kurtulmasıdır. Zira; sâlike vecd hâkim olduğu zaman, bütün bunlardan halâs olur. Arifin gaybi ise; büsbütün ahvâlin gözünden bir nûr-u peyda gibi kaybolmasıdır. Yani ne halk onu görür, ne de o halkı görür. Hâlin hükmü, sâliki değiştirebilir ama arifi değiştiremez. Arif olan bunların hepsinden necat bulur.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 19 Şub 2018, 09:48 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 985
Konum: Ankara
Resim


MiNHâCu’L- FuKâRâ (FâKiRLeRin YoLu)


Merâtib-i Sülûk (Sülûkun Mertebeleri) ve Yüz Mertebe


6. DERECE: Vakit


Vakit dahi velayetin mertebelerinden birisidir. Onun için velîlere ait ebu'l-vakt veya ibnu'l-vakt tabirleri kullanılır. Bu hususta epeyce tarif yapılmıştır. Mesela bunlardan birisi de şudur.

Şeyh hazretleri Fütûhât'ında şöyle buyurdular: "Vakt, Cenâb-ı Hakk'ın kaza edip, senin üzerinde icra eylediği şeydir." Bazıları ise "Kişinin üzerinde hükmeden herşey vakittir." demişlerdir. Avarif sahibi ise şöyle tarif ediyor: "Vakitten murâd öyle bir hâldir ki, o hâl kişinin üzerine hükmetmeye başladığı an bir önceki hâdisenin hükmünü bıçak gibi keser vebazan kendi hükmünü icra eyler." Onun için vakit, kulun bazan hüznüne, bazan sevincine, bazan rahatlığına ve sıkıntısına yol açan sebep ve hükümlerin cümlesi olarak tarif edilmiştir. Hülâsa edecek olursak, vakit, Allah'ın hükmünün, kulun üzerindeki tasarrufuna başladığı andır. Bu izahın sebebi, kulun, kendi isteğinin tahakkuk etmesinden daha önemli olan şeyin, Allah'ın isteğinin ve takdirinin tahakkuk etmesinin olduğudur. Kul bu şuura ermişse, asıl mahiyetiyle beraber vaktin de şuuruna ermiş demektir. Ve bu şuurla Hakk'ın vakit mevzuundaki hükmüne teslim olur. Bu şuurdaki kimselere ibnu'l vakt denir. Geçmiş ve gelecek zaman kaydını aşmış ve bu zaman dilimlerinin kendilerini asla değişikliğe uğralamadığı kimselere de ebu'l- vakt denir. Bunlar vücutlarından safî olmuşlardır. Ve mâsivâdan arınmışlardır. Nitekim Hz. Mevlânâ bu mânâya işaret için şu beyitleri irâd eylemiştir.

Sûfî misalde ibnü'l-vakt olur Ama safî (saf olan) vakitten de hâlden de fariğ olmuştur.

Kaynak: Minhacü'l Fukara İsmâil Rusûhî Ankaravi (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 89 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 13 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye