Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 16 Ara 2018, 05:17

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 97 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 04 Ara 2017, 08:51 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim


YİRMİNCİ BÖLÜM

TAKVANIN KISIMLARI

Takva iki kısımdır:

1- Kalplerle ilgilidir. Bu da iki kısma ayrılır:

a- Kalbin yapması farz olan işlerdir. İman ve amelde ihlâslı olmak gibi...

b- Kalbe haram olan işlerdir; gösteriş ve putları yüceltmek gibi...

2- Zahirdeki azalarla ilgilidir. Gözün bakması, elin tutması, ayağın yürümesi ve dilin konuşması gibi...

Şunu bil ki, takva gerçek olarak elde edildiği zaman, kulda vera' hali meydana gelir.

Vera', sakıncalı olan şeylere düşme korkusu ile aslen sakıncalı olmayan şeyleri terketmektir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 15 Ara 2017, 11:11 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİBİRİNCİ BÖLÜM

TAKVANIN ZAFERİ

Bil ki, dünyanın ve âhiretin bütün hayırları tek bir hasletin içinde toplanmıştır, o da takvadır. Kur'an'da takvanın ne şekilde zikredildiğini bir düşün! Nice hayırları elde etmek, takvaya bağlanmıştır; ona nice sevaplar vaad edilmiştir, o nice saadetlerin sebebi yapılmıştır.

Sonra şunu bil ki, Allahu Teâlâ ibadet işinde üç temel şeyi kendisine tahsis etmiştir; bunlar şunlardır:

1- İbadetin evvelinde ilâhî yardım ve destek. Bu olmadan kul amel edemez. Bu ilâhî yardım takva sahiplerine tahsis edilmiştir. Yüce Allah âyetinde,

"Şüphesiz Allah, müttakilerle beraberdir" (el-Nahl 16/128.) buyurarak, bu özel desteğini haber vermiştir.

2- Ameli ıslah edip tamam oluncaya kadar noksanlarını tamamlamak. Bu da takva sahiplerine tahsis edilmiş bir nimettir. Yüce Allah âyet-i kerîmede,

"Takvaya sarılır ve doğru söylerseniz, Allah sizin işlerinizi ıslah eder ve günahlarınızı bağışlar" ( el-Ahzâb 33/71.) buyurmuştur

3- Tamam olduğu zaman amelin kabulü. Bu nimet de takva sahiplerine tahsis edilmiştir. Yüce Allah âyet-i kerîmede:

"Allah ancak takva sahiplerinin amelini kabul eder" (el-Mâide 5/27.) buyurmuştur.

İşte bütün ibadetlerine temel noktası bu üç şeydir: Tevfîk (ilâhî yardım), ameli ıslah ve kabul. Allahu Teâlâ bütün bunları takva sahiplerine müjdelemiş ve müttaki-ler bunları bizzat istese de istemese de Allah kendilerine ikram etmiştir.

Şu halde takva, ulaşılacak en yüksek hedef ve peşine düşülecek en güzel maksattır.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 Ara 2017, 10:00 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİBİRİNCİ BÖLÜM

TAKVA NEDİR?

Şeyhimiz Ebû Tâlib el-Mekkî (rah) takvayı şöyle tarif etmiştir:

"Takva, daha önce hiç yapmadığın bir günah düşüncesinden kalbini temiz ve uzak tutmaktır. Bu şekilde kul, günahı terketme azmiyle elde ettiği kuvveti, kendisi ile günahlar arasında bir kalkan (perde) yapar. Kalbi bu hale iyice alışınca, işte o zaman ona muttaki denir. Böyle bir tövbeye ve günahı terketme azmine de takva denir."

Bil ki; takvanın üç derecesi vardır: Bunlar, şirkten sakınma, bid'atlardan (bozuk itikad ve inançlardan) sakınma ve amelle ilgili günahlardan sakınmadır.

Sonra, kötü şeyler de iki kısma ayrılır.

Bir kısmı aslı itibariyle kötüdür, bunlar kulu edeple güzelleştirmek için yasaklanmıştır; kesin haramlar gibi...

Bir kısım şeyler de aslı itibariyle kötü değildir, ancak bazı sebeplere bağlı olarak sakıncalı duruma gelmiştir. Onlar da kulu edeple güzelleştirmek için yasak edilmiştir. Bunlar, helâlin fazla kısmıdır; şüpheli şeylerden elde edilen mubah yiyecek, içecek ve eşyalar gibi...

Birinci kısma giren şeylerden sakınmak farzdır; sakınılmazsa, azap gerekli olur. İkinci kısma giren şeylerden sakınmak ise hayır ve edeptir; yapılmazsa, kul ilâhî huzurda durdurulup hesaba çekilir ve kınanır.

Birinciye dikkat eden kimse, takvanın birinci derecesindedir; bu, istikamet üzere itaat derecesidir. İkinci kısma dikkat eden (şüpheli şeylerden) sakınan kimse, takvanın en üst derecesindedir. Bir kul, hem bütün günahlardan hem de şüpheli mubah şeylerden sakınırsa o, tam manasıyla takvaya ulaşmış olur. Bu hale kâmil vera' denir ki, dinin esası budur.

Burada zikredilmesi gereken bir şey de; beş azayı haramlardan korumaktır. Bunlar; göz, kulak, dil, karın ve kalpten oluşan temel azalardır. Bunları zararından korkulan haram işlerden, şüpheli şeylerden ve helal de olsa israftan var gücünle korumaya çalış. Bu azalarını haram ve şüpheli şeylerden korumayı başarabilirsen, diğer azalarını rahatça koruyabilirsin. O zaman, bütün bedeninle Allahu Teâlâ için takvanın hakkını yerine getirmiş olursun.

Allah hepsinden razı olsun, âhirete yönelmiş âlimler, kulun bu yolda ihtiyacı olan yetmiş güzel hasleti zikretmişler, onların zıddı olan kötü ahlâkların da bu sayıda olduğunu belirtmişlerdir.

Biz, kalbin içinde tedavi edilmesi gereken ve ibadet işinde kimsenin uzak kalamayacağı temel ahlâkları inceledik; tedavi edilmesi gereken kötü huyların temelde
dört şey olduğunu gördük. Bunlar, ibadet ehlinin afeti, kalplerin fitnesi, onu perdeleyen, kötüleştiren ve bozan şeylerdir. Bunlara mukabil, ibadet ehlini ayakta tutacak, ibadetlerin düzenini sağlayacak ve kalbi ıslah edecek şeylerin de temelde dört tane olduğunu tesbit ettik.

Kalbin dört afeti şunlardır: Uzun emel, acelecilik, haset ve kibir.

Bunlara karşılık, kalbin ıslahını temin edecek dört güzel ahlâk ise şunlardır: Kısa emel, işlerde teenni ve dengeli hareket etmek, halka karşı samimi ve tevazu ile davranmak, yüce Allah'a karşı huşu içinde olmak.

İşte bunlar, kalbi bozan ve onu ıslah eden şeylerdir. Öyleyse, bu âfetlerden korunmak ve güzel ahlâkları elde etmek için bütün gayretini seferber et; o zaman inşallah sana lâzım olanı elde eder, maksadına ulaşırsın.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 04 Oca 2018, 11:22 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİBİRİNCİ BÖLÜM

KALBİN ÂFETLERİ

Yukarıda saydığımız kalbin âfetlerini biraz açıklayalım.

Uzun emel, bütün hayırların engelidir ve bütün kötülüklerin sebebi de odur. Halkı, her türlü belâ ve imtihana düşüren uzun emel fitnesidir.

Bil ki, uzun emel sende şu dört şeyi meydana getirir: 1-İbadeti terk ve tembellik. Sen devamlı, "İleride yaparım!" diyerek ibadetleri tehir eder tembelliğe düşersin. 2-Tövbeyi terk ve ileride yaparım düşüncesi. Bu durumda hep, "ileride tövbe ederim!" der durursun.

3-Uzun emel seni dünyaya rağbet etmeye ve onu kazanma hırsına sürekler. Bu durumda, "Ne yiyeceğim, ne giyeceğim!" derdiyle uğraşır durursun. Bu düşünce en azından kalbini meşgul, vaktini zayi eder, derdini çoğaltır.

4-Kalp katılığı ve âhireti unutmak. Sen, çok uzun süre yaşayacağını düşününce, âhireti hiç hatırlamazsın, hatta ölümü ve kabri hiç aklına getirmezsin; bütün düşüncen dünya olur; bu yüzden kalbin katılaşır. Allahu Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Onlara zaman uzadı da kalpleri katılaştı."(el-Hadîd 57/16.)

Kalbin incelmesi ve boş duygulardan temizlenmesi, ancak ölümü, kabri ve âhiret hallerini düşünmekle mümkün olur.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 18 Oca 2018, 09:04 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİBİRİNCİ BÖLÜM

Uzun emel nedir?

Âlimler demişlerdir ki: Uzun emel, yaşanması mümkün olan en son vakte kadar yaşama arzusudur. Kısa emel ise, işi Allah'ın ilim ve iradesine havale edip yaşama konusunda bir hüküm vermeyi terketmektir.

Sen hayatının nasıl olduğunu düşünürsen, aldığın birinci nefesten sonra alacağın ikince nefesle yaşayabildiğini, bu olmasa öleceğini görürsün. Bu durumda senin uzun süre yaşayacağını düşünmen bir günahtır; çünkü o, gayb hakkında hüküm vermektir. Kesin hüküm vermeden, işi Allah'ın ilim ve iradesine havale edip, "İnşallah şu süreye kadar yaşarım" dersen, uzun emel sahibi olmaktan kurtulmuş, kısa emeli elde etmiş olursun; çünkü bu sözünle işi Allah'a havale ederek, yaşam hakkında kesin bir hüküm vermeyi terketmiş olursun.

Zikir ve düşünmekten maksat, kalbin düşünmesidir. Bununla kastedilen bir diğer mâna da, kalbin düşünceye dalması ve onun üzerinde sabitleşmesidir. Bunu doğru anla.

Sonra emel iki kısımdır: Biri avam halkın emeli, ikincisi seçkin kulların emelidir.

Genelde halkın emeli, dünya malı biriktirip onunla zevklenmek için yaşamayı istemektir; bu düşünce günahtır. Bunun zıddı kısa emeldir.

Seçkin kulların emeli ise, hayırlı ameli tamamlamak için yasmayı istemektir. Bunda da tehlike vardır; çünkü kul, tamamlamayı düşündüğü amelde kendisi için güzel bir sonucun olacağını yakînen bilmemektedir. Çoğu defa şu olur: Bir hayırlı amel yapılır; ancak kul için o amelin içinde veya onun tamamlanmasında iyilik olmayabilir; insan o ameli yaptığı halde içindeki hayrı elde edememiş olabilir.

Şu halde, kulun herhangi bir namaz, oruç ve diğer amellere başladığı zaman, daha işin başında onu tamamlayacağına kesin hüküm vermesi doğru değildir; çünkü ibadetin sonuna varıp varmayacağı gaybdır. Bu durumda, kulun "şu ameli kesin olarak bitireceğim" demesi uygun değildir; ancak inşallah (Allah dilerse) kaydı ile ameli bitirmeyi düşünebilir.

Amelin güzel olmasının şartı, onda uzun emel düşüncesinden kaynaklanan bir ayıbın bulunmamasıdır. Âlimlerin dediğine göre, bunun zıddı güzel niyettir. Çünkü güzel niyet sahibi, güzel niyetiyle uzun emel sahibi olmaktan kurtulur. Bu konudaki hüküm budur.

Güzel niyete gelince; bütün iş ve ibadetlerin aslı odur. Âlimler niyeti çok özlü şekilde tarif etmişlerdir. Buna göre güzel niyet, yeni başlanan bir işe, onu ancak Allah'ın yardım ve dilemesiyle tamamlayacağını düşünerek yapmaya karar vermektir.

Şöyle sorulabilir: "Bir işe başlarken kesin olarak karar verip istemek caiz iken; tamamlanması için Allah'ın dilemesine bırakmak ve hayırlı olması şartıyla istemek neden vacip oluyor?"

Buna cevap olarak denilir ki: Bunun caiz olması, başlangıçta tehlikenin olmayışıdır; çünkü amelin başında sen işin içine girmiş durumdasın. Asıl tehlike işin sonun-dadır; zira işin son bulması ve tamamlanması daha sonraki bir vakitte olacaktır. Amelin tamamlanmasında da iki tehlike vardır:

Biri, ameli bitirme tehlikesidir; çünkü sen amelin sana faydalı olacak bir şekilde bitip bitmediğini bilmiyorsun. Diğeri de ifsat tehlikesidir. Yani insan tamamladığı amelin kendisi için hayırlı olup olmadığını bilemez.

Demek ki kulun amel yapma iradesi, bu şartlara göre oluşunca, uzun emelden ve âfetlerinden uzak güzel bir niyet oluyor.

Allahu Teâlâ en iyisini bilir.

Kısa emeli korumanın yolu; kulun, ölümün aniden gelerek kendisini bir gaflet ve aldanma halinde yakalayacağını düşünmesidir. Bu tarifi iyi ezberle, ona ihtiyaç vardır. Sözü uzatmadan sana lâzım olanı anla; şöyle dedi, böyle denildi şeklindeki rivayetlerle uğraşmayı terket. Kulunu hayırlarda muvaffak eden yüce Allah'tır.

Acele etmeye ve bir an evvel yükselme arzusuna gelince; bu, insanı maksadına ulaşmaktan mahrum eden ve onu günahlara iten bir huydur.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 26 Oca 2018, 12:54 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİBİRİNCİ BÖLÜM

İBADETİN TEMELİ

Bil ki, ibadetin özü vera'dır. Vera'nın aslı, her şeyde son derece titiz olmak ve her hangi bir şey yapacağı zaman onu tam olarak araştırmaktır. Vera' sahibi yemesinde, içmesinde, giyinmesinde, sözünde ve fiilinde aynı titizlikle hareket eder.

Bir insan, işlerinde iyice düşünmeden, araştırmadan, aslını anlamadan acele ile hareket ederse o, işlerinde gerektiği gibi dikkat edemez. Böyle biri, bulduğu her yiyeceğe el atar; böyle olunca bir sürü harama ve şüpheli şeylere dalar; aklına gelen her sözü söyler, bir çok hataya düşer.

Kulun, vera' olmadan yaptığı her işte ve ibadette bu tehlikeler mevcuttur; bunun için onun bu tehlikeyi gidermeye çalışması gerekir. Kulunu hayırlarda muvaffak edecek olan yüce Allah'tır.

Acele, üzerinde durup düşünmeden kalbe gelen bir düşünceyle hemen amel etmektir. Acelenin zıddı, teennidir.

Teenni, kalbe gelen her düşüncenin hemen peşine düşmeden durup düşünmek ve en uygun olanı ile amel etmektir.

Bir işten önce durup inceleme yapmanın zıddı, hiç incelemeden körü körüne o işe girmektir.

İnceleme ile teenninin farkı, inceleme işten önce olur ve iş her yönüyle ele alınarak hakkıyla yapılması için ne gerektiği düşünülür.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 08 Şub 2018, 13:54 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİBİRİNCİ BÖLÜM

HASET

Haset, taatleri bozan, kulu bir sürü günaha sevkeden, onu yormaktan ve faydasız dertlerle uğraştırmaktan başka bir işe yaramayan, aksine onu her türlü günaha iten, kalbin ölmesine sebep olan çirkin bir huydur.

Haset eden bir kimsenin, yüce Allah'ın nimetine düşman olması, O'nun iradesine karşı gelmesi ve hükmüne kızması, onun hak yoldan sapıtıp perişan olması için yeterlidir.

Haset, Allahu Teâlâ'nın müslüman kardeşine verdiği ve ona faydası olan bir nimetin yok olmasını istemendir. Eğer o nimetin kardeşinden gitmesini istemeden, aynısının sende de olmasını istersen, buna gıpta denir. Eğer din kardeşinin sahip olduğu nimet ona fayda veren, hayır getiren bir nimet değilse, onun elinden gitmesini istemen, dinî bir gayrettir. Haset, gıpta ve gayret arasındaki fark budur.

Hasedin zıddı samimiyettir. Samimiyet, Allahu Teâlâ'nın verdiği kendisine faydalı bir nimetin din kardeşinde kalması istemendir. Eğer, kardeşinin elindeki nimetin onun için hayırlı mı hayırsız mı olduğunu bilmiyorsan, hiçbir müslümandan sahip olduğu bir nimetin gitmesini veya kalmasın isteme. Hasetten kurtulmak ve samimiyetin faydasını elde etmek için işi yüce Allah'a havale et.

Seni hasetten koruyacak samimiyet, Allahu Teâlâ'nın bütün müslümanları dost etmeyi farz kıldığını düşünmendir.

Bu anlayışı korumanın yolu da Allahu Teâlâ'nın müslümanın hakkını ne kadar büyük tuttuğunu, onun kıymetini ne kadar yücelttiğini, onun âhirette Allah katında elde ettiği şeref ve kerametleri, bu dostlukla senin dünyada ve âhirette elde edeceğin dinî ve dünyevî faydaları düşünmendir.

Kulunu hayırlarda muvaffak eden yüce Allah'tır.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 19 Şub 2018, 09:38 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİBİRİNCİ BÖLÜM

KİBİR

Kibir, insanı hiç aman vermeden helak eden bir haslettir. Allahu Teâlâ'nın, İblis/şeytan hakkındaki şu sözünü işitmedin mi:

"Emri yerine getirmekten çekindi ve kibir gösterdi, böylece kâfirlerden oldu."(el-Bakara 2/34.)

Kibir; nefsin kendisinin yüksek bir seviyede olduğunu düşünmesi ve kendini büyük görmesidir.

Tekebbür, tevazünün zıddı olan hale uymaktır. Her birinin genel ve özel kısımları vardır.

Genel manasıyla tevazu, giyecek, yiyecek, ev ve benzeri şeylerde düşük şeylerle yetinmektir. Bunun zıddı olan tekebbür ise, bu işlerde lükse dalmak, düşük kaliteyle yetinmemektir. Bu, büyük bir günahtır.

Genel manasıyla tevazu hali; kulun yaratılıştaki ilk halini, sonunu ve şu anda içinde bulunduğu afetleri, sevimsiz durumları düşünerek ele geçer ve korunur. Özel manasıyla tevazuyu korumak ise, adalet sahibi yüce Mevlâ'nın kulun koruyamadığı haklara karşı azabını düşünmektir. Bu söz, düşünen kimseye yeterlidir.

Kulunu hayırlarda muvaffak eden yüce Allah'tır.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 26 Şub 2018, 10:22 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİİKİNCİ BÖLÜM

GÜZEL ve KÖTÜ AHLÂK

Bil ki, bütün saadet ve insana âhirette fayda verecek salih ameller iki şeyde toplanmıştır: Biri, kalbin Allahu Teâlâ'dan gayri her şeyden kurtulması ve temiz olmasıdır. Bunu şu âyet ifade etmektedir:

"O gün insana ne bir mal ne de evlatlar fayda verir, ancak selim bir kalple gelen kimsenin kalbi ve ameli fayda verir."(eş-Şuarâ 26/89.)

İkincisi, kalbin Allahu Teâlâ'nın marifeti ile dolması-dır. Bu marifet, bütün kâinatın yaratılması ve peygamberlerin (aleyhimüsselam) gönderilmesindeki ana hedeftir.

Güzel ahlâk, bu iki şeyi içinde toplamaktadır. Güzel ahlâktan daha yüksek bir fazilete sahip olan hiçbir haslet bilmiyorum. Bunun için Allahu Teâlâ peygamberi Hz. Muhammed'i (s.a.v) onunla överek şöyle buyurmuştur:

"Resulüm, gerçekten sen büyük bir ahlâk üzeresin."(el-Kalem 68/4.)

Allahu Teâlâ diğer bir âyetinde şöyle buyurmuştur:

"O'na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır); onları da Allah'a salih amel yükseltir."(el-Fâtır 35/10.)

Güzel söz, tevhid ve marifettir. Salih amel ise, tevhid ve marifete yükselen kalbin, onlardan elde ettiği nur ve feyiz ile temizlenmesidir. Buradaki yükselmenin mânası, kalbin huzur bulması, tevhid ve marifetin etkisiyle hakka boyun eğme ve zillet halini elde etmesi, azâmet-i ilâhîyye karşısında titreyip teslim olmasıdır. İşte o zaman kalp, yüce Allah'a yakın olur.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 07 Mar 2018, 08:54 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİİKİNCİ BÖLÜM

Güzel ahlâk nedir?

Bil ki, insan için zahirî suret gibi bâtınî (iç âleminde manevî tarafını temsil eden) bir suret vardır. Allah'ın selâmı hepsinin üzerine olsun, bütün peygamberler, bu iç sureti güzelleştirmek, temizlemek ve ona mükemmel bir denge vermek için gönderilmişlerdir. Bu halin elde edilmesi, güzel ahlâkların insandan, bir zorlama ve hesap olmadan kolayca ortaya çıkmasıdır. İşte güzel ahlâk bu şekilde oluşur. Kötü ahlâk ise, bunun zıddı olan sıfatların insandan kolayca ortaya çıkmasıdır.

Bil ki, bütün güzel ahlâklar ve kötü ahlâklar, üç sıfattan ortaya çıkar; bunlar temel ahlâklardır.

Birinci sıfat, akıldır. Bu, ilim ve hikmetle kuvvetlenip dengelenmiş akıldır.

Hikmet, hak olan itikadı bâtıl olandan, doğru sözü yalandan, iyi işi kötüden seçip ayırmaktır.

İkinci sıfat, insandan zararı defeden gazap kuvvetidir. Zaten gazap, bunun için yaratılmıştır. Bu kuvvetin kemâli ve dengesi, hikmete uymasıdır. Eğer hikmet onun ortaya çıkmasını isterse, gazap kuvveti ortaya çıkar; tutulmasını isterse, içte tutulur. Bu durum, eğitilmiş köpeğe benzer; sahibi ona ne derse köpek onu yapar.

Üçüncü sıfat, faydalı şeyleri elde ettiren şehvet kuvvetidir. Bu kuvvet de akla itaat için yaratılmıştır. Onun güzelliği ve dengesi, hikmete kulak verip ona göre hareket etmesindedir.

Bil ki, ahlâklarda bizden istenen dengede ve orta halde durmaktır. Şu âyet-i kerîme bunu ifade etmektedir:

"Elini iyice sıkıp boynuna bağlama; onu tamamen açıp savurganlık da yapma; ikisi arasında dengeli bir yol tut"(el-İsrâ 17/29.)

Şu halde adalet (denge), bu sıfatların yanında dördüncü temel bir sıfat olmaktadır. Sıfatlarda itidal ve denge şöyle olmaktadır.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 19 Mar 2018, 12:44 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİİKİNCİ BÖLÜM

SIFATLARIN DEĞİŞİK HALLERİ

Bil ki, hikmetin ifrat (aşırılık), tefrit (noksanlık) ve ikisinin ortasında denge halleri vardır. Hikmet deyince, övülen denge hali kastedilir.

Hikmet sıfatı dengede olunca ondan tedbir, parlak düşünce, amellerin incelikleri ve nefsin gizli âfetlerini tanıma konusunda güzel anlayışlar ortaya çıkar.

Hikmetin ifrat halinden hile, aldatma, kurnazlık ve benzeri huylar ortaya çıkar.

Hikmet noksan olunca dalgınlık, cahillik, ahmaklık ve delilik ortaya çıkar.

Cahillik, tecrübe azlığıdır. Ahmaklık, niyeti iyi fakat gidişatı kötü olmaktır. Delilik ise, bütün bu saydıklarımızın bozuk olmasıdır.

Gazap kuvvetine gelince, gazabın itidal (dengeli) haline şecaat denir. Şecaattan; cömertlik, darda kalanlara yardım, kinini tutma, sözünde durma gibi güzel huylar ortaya çıkar.

Gazabın ifrat (aşırı) derecesi vardır; ondan kibir, kendini beğenme, aşırı kızgınlık ve benzeri kötü huylar ortaya çıkar.

Gazabın tefrit (noksan ve gevşek derecesi vardır; ondan da düşüklük, zillet, korku ve içe kapanıklılık meydana çıkar. Gerçi, bu derecede insan, gerekli hakkını alır, fakat genelde zillet hali yaşar.

Şehvet kuvvetine gelince, onun itidal (dengeli) haline iffet denir. İffetten, cömertlik, sabır, vera' (şüpheli şeylerden çekinme), insanlara yardım ve kimsenin elindeki mala göz dikmeme gibi güzel huylar ortaya çıkar.

Şehvetin ifrat (aşırı) halinde, hırs, mala ve keyfine aşırı düşkünlük gibi kötü huylar ortaya çıkar. Onun tefrit (noksan) halinde ise haset, küfür, kınayıp ayıplama gibi kötü huylar ortaya çıkar.

Şu halde, güzel ahlâkların temeli hikmet, şecaat, iffet ve her birinin mükemmel hali olan adalettir. Diğer bütün güzel ahlâklar, bu dört ahlâka bağlıdır. Bu dört ahlâkı en mükemmel şekliyle şahsında gerçekleştiren ancak Hz. Resûlullah Efendimiz'dir (s.a.v).

Hayırlarda muvaffakiyet ancak yüce Allah'ın yardımı ile mümkündür.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 30 Mar 2018, 09:20 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİİKİNCİ BÖLÜM

TEVAZU AHLÂKI

Bir cümle ile söyleyecek olursak, mütevazı' kimse Allahu Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlâklanmış kimsedir. Bu ona âhirette şeref olarak yeter. Hz. Peygamberin (s.a.v) şu sözü bunu ifade etmektedir:

"Kim Allah için tevazu gösterirse, Allah onu yükseltir." (Müslim, "Birr", 19; Tirmizî, "Birr", 81; ibn Mâce, "Zühd", 16; Dâri-mî, "Zekât", 35.)

Tevazu, insanın iradeli olarak yaptığı işlerde kendisini ifrat ve tefritten korumasıdır. Bu haldeki kimse, ne kibirlenir ne de kendisini rezil rüsva eder.

Tevazünün aslı, kulun kolayca hakka boyun eğmesi, ona kulak vermesi ve hak karşısında nefsini zelil etmesidir. Hak deyince Allahu Teâlâ ve O'nun emri kastedilir.

Tevazünün son noktası; kulun, yüce Allah'ın her işteki hikmetini ve tek yaratıcı olduğunu bildiği için, övüldüğünde bir zillet hali hissetmemesi, kötülendiğinde de kalbinde bir acı ve sıkıntı duymamasıdır. Çünkü kul, efendisinin önünde bir zillet hali hissetmez. Bu, muvahhidlerin (her şeyde yüce Allah'ın tek tasarruf sahibi olduğunu görenlerin) yoludur. Zira, tevazu sahibi, nefsim de bir kıymet gördüğü için onu alçaltır; tevhid ehli ise, nefsinde bir kıymet görmez ki, tevazu ile uğraşsın.

Şu halde tevazu sahibi, ihtiyarî olarak yaptığı işlerinde kontrolü elinde tutar; kibre girmediği gibi zillete de düşmez. Bazan iradesi dışında zillet haline düştüğü olsa da bu devamlı değildir.

Velîlerin yolu, başına gelen her şeye rıza göstermek ve ondan bir lezzet almaktır; çünkü her iş, yüce Allah'ın ilmi ve iradesi ile meydana gelmektedir. Bu durumda o, Allahu Teâlâ'nın hükmüne ve güzel işine nazar eder, halindeki kusurundan dolayı kendinde bir zillet hali hissetmez. Zillet halini hisseden ancak, kibirli, cahil ve ilâhî fiillere bakışında kusurlu kimselerdir. Bu kimselerin zillet hali arttıkça, kibirleri de artar; çünkü onlar zillete tevazu derler, tevazuyu yüksek bir hal görürler ve onunla kibirlenip kendilerini beğenirler.

Allahu Teâlâ'yı tanıyan ariflere gelince; onlar kâinatta Allah'tan başka kimseyi görmezler ve O'nun hiçbir hükmünü beğenmemezlik etmezler. Aksine, kâinatta her ne oluyorsa onu, kendilerine yapılan ilâhî ikramların bir alâmeti görürler.

İmamlardan biri (rah) bu konuya şöyle işaret etmiştir Marifet ancak, zillet hali kendilerinin ayrılmaz bir sıfatı olan mütevazı kimselerin kalbinde bulunur. Onlar, devamlı Allahu Teâlâ'nın kudretini müşahede eder ve ilâhî nazar altında olduklarını bilerek hareket ederler. Eğer onlar, semaya yükseltilseler, nefislerinde bir kemâlâtları artmaz; şayet en aşağı derecelere indirilseler, bunu da kendileri için bir noksanlık görmezler. Çünkü onlar, gerçek kemâlatın Allahu Teâlâ'nın hükmettiği işlerde ve kendilerinde gerçekleştirdiği şeyde olduğunu bildiklerinden, kendi irade ve tercihlerini terketmişlerdir. Birde onlar, bu hallerini korudukları sürece devamlı Allahu Teâlâ'ya yaklaşmakta ve daha fazla ilâhî lutuflara ulaşmaktadırlar. Bu, mukarrebîn makamındaki ariflerin rütbesidir.

Salihlere gelince, onların tevazusu, nefislerini ve rablerini tanıdıkları ölçüdedir.

Tevazünün alâmeti, kendisine hak olan bir şey emredildiği zaman burun büküp onu beğenmemezlik yapmamaktır. Eğer nefsinde hakka karşı böyle bir duygu varsa, o hakkı kabulde kibirlenen bir kimsedir. Bu, büyük bir günahtır.

Allahu Teâlâ en iyisini bilir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 10 Nis 2018, 10:34 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİÜÇÜNCÜ BÖLÜM

TEFEKKÜR ve MEYVELERİ

Tefekkür (düşünce) duymak, uyanmak ve tezekkürle (zikretmekle) başlar, peşinden ilim gelir. Çünkü hakka kulak verenin kalbi uyanır, kalbi uyanan zikreder, zikreden tefekkür eder (işin iç yüzünü düşünür); düşünen ilim sahibi olur. Bilen, eğer bildiği amel için öğrenilen bir şeyse, onunla amel eder. Eğer öğrendiği ilim, yüce Allah'ın rızası için öğrenilen bir ilimse, onunla amel ederek ebedî saadete erer. Bu saadet, peşine düşülecek en güzel şeydir.

Dinlemenin hakikati, işitilen bir hikmet, öğüt ve benzeri şeyden istifade etmektir. Dinlemenin şartı; söylenen şeyi anlamak için kulak vermektir. Bu dinleme, kulak yoluyla öğrenilecek farz-ı ayın ilimlerde farzdır. Diğer övülen ilimlerde müstehaptır (sevaptır). Din tarafından haram kılınan şeyleri dinlemek haram, mekruh görülen şeyleri dinlemek ise mekruhtur.

Uyanmanın hakikati, kalbin uyanıp hayra yönelmesidir. Bunun alâmeti, gevşeklik ve tembelliği terkedip şevk ile ayağa kalkarak ibadet ve taate sarılmasıdır.

Hemen yapılması emredilen farzlarda ve terkedilmesi istenen haramlarda, gecikmeden emredileni yapmak farzdır. Bu, her makam ile ilgili bir durumdur.

Tezekkür, bilinen şeylerin kalpte iyice yer etmesi için onları sürekli tekrar etmektir.

Tefekkür ise, birbiri ile benzer yönleri olan iki ilmi bir araya getirip onlardan elde etmek istediği üçüncü ilme ulaşmaktır. Bunun şartı, o iki ilimde herhangi bir şüphe olmamalı, kalp onların haricindeki şeylerden boşaltılmalı, bütün dikkat ve nazar onların üzerinde toplanmalı, öyle ki başka bir şeyi his ve farketmemelidir. Böyle olursa, kalp, iki marifeti değerlendirmeye alır; değersiz olanı terkedip değerli bir şeye meyleder. Buna da tezekkür denir.

Tezekkür, inanç, söz, fiil ve terkedilecek işlerle ilgili olabilir. Düşünülmesi farz olan şeyleri düşünmek farzdır. Günah olan işleri düşünmek, insanı onlara çektiğinde haramdır, iki marifetten elde edilecek üçüncü marifete (ilme) tefekkür denir.

Kalpte şek (tereddüt) bulunduğunda, kalbe şüpheler geldiğinde ve kalpten giderilmesi farz olan hastalıkları tedavi gerektiğinde, tefekkür edip bunların nasıl ortadan kaldırılacağını düşünmek farzdır.

İlme gelince, onu beş ana başlıkta toplayabiliriz:

1- Farz olan ilimler: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe imanı öğreten ilimler, bu kısma girer.

2- Beden ve malla ilgili ibadetlerin ilmi.

3- Dil, fere, karın, kulak ve gözden oluşan beş âza ile alâkalı ilim.

4- Kalpten temizlenmesi gereken kötü ahlâkları tanıma ilmi.

5- Kalplerde Allahu Teâlâ'ya karşı bulunması gereken güzel ahlâkların ilmi.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 24 Nis 2018, 10:37 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

TÖVBE

Tövbenin aslı, günahtan itaate, kulu yüce Allah'tan uzaklaştıran yoldan, O'na yaklaştıran yola dönmektir.

Tövbe üç şeyle tamam olur: İlim, hal, amel. Bütün makamlar da bu üç şeyle tamam olur.

İlim işin temelidir. İlmin Allahu Teâlâ'ya iman etmenin temel bir rüknüdür.

Hal, manevî vecdlerin ortaya çıkma sebebidir.

Amel ise, manevî vecdlerin etkisiyle kalpte ve âzalar-dâ ortaya çıkan şeydir.

Tövbeden önce iki şeyi bilmek farzdır:

1- Terkedilen günahın günah olduğunu bilmek.

2- Kulun tövbesinde tek başına olmadığını bilmek; çünkü tövbe duygusunu onun içinde yaratan ve sebeplerini önüne getiren yüce Allah'tır. Bu, yüce Allah'a imanın bir parçasıdır. O, Allahu Teâlâ'nın kudret sıfatıyla ilgilidir. İkincisi de Allah'a imanın bir parçasıdır; o da Allah'ın verdiği haberlerden öğrendiğimiz bir durumdur.

Tövbede dört temel unsur vardır. Bunlar ilim, pişmanlık, bir daha yapmamaya kesin karar ve günah işlemeyi terk.

Tövbede farz olan pişmanlık; kulu günahı terketmeye sevkeden pişmanlıktır.

Tövbe ile irtibatı olan bir kelime de firardır. Buradaki firar, günahtan taate kaçmaktır. Bu, farz olan bir firardır. Kulun, kendini oyalayan meşguliyetlerden yüce Allah'a dönmesi, iyiden daha iyiye yönelmesi de bir çeşit tövbe ve dönüştür. Âhiretteki ebedî saadet, bu tövbe ve dönüşe bağlıdır. Bu, kamil bir iman üzerine yapılacak farz bir dönüştür.

Buna göre, tövbe mertebelerinin ve basamaklarının bir bitiş noktası yoktur. Bu işe inabe (Allah'a yönelme) denir. İnabenin aslı, kuldan hiçbir günah meydana gelmese bile; sürekli Allahu Teâlâ'ya yönelmesidir.

Boyun eğmeye gelince o, hakka kolayca baş eğip itaat etmektir.

Bil ki, gerçek tövbe, hiçbir günah bırakmadan bütün günahlardan temizlenmektir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 07 May 2018, 14:45 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM

SABIR ve MEYVELERİ

Kul bu konuda şunu bilmelidir: Sabrın aslı, Allahu Teâlâ'nın bize haber verdiği şu şeyleri tasdik etmektir.

Nefis, şeytan ve şehvetler insan için birer düşmandır; akıl, marifet ve hayrı ilham eden melek de kulu hayra davet eden dost tarafıdır. İki grup arasında sürekli bir savaş vardır. Kim şeytanın askerlerini etkisiz hale getirip Allah'ın askerlerini desteklerse, Allah onu cennetine koyar. Bunu yapmak, kul için farzdır; çünkü o, Allah'a imanın bir parçasıdır.

Bu imandan ortaya çıkan hal şudur: Gerçeğin bu olduğunu gören ve ona iman eden kul, nefsin kötü arzuları karşısında dinin emir ve hükümlerine sıkıca sarılıp istikamet üzere sabit durur.

Kula farz olan, yüce Allah'ın iyilere verdiği müjdeleri, kötülere yaptığı azap tehdidini tasdik ederek kalbini kuvvetlendirmesi, Allahu Teâlâ'nın askerlerinin yani hayır tarafının, şeytanın askerlerine yani kötülüğe galip gelene kadar çalışmasıdır. Yüce Allah'ın haber verdiği gibi;(el-Mâide 5/56; el-Mücâdele 58/22.75) sonuçta galip gelecek olan Allah'ın askerleridir.

Riyâzat, sabrın meyvesidir.

Riyâzat, nefsi hayra alıştırmak, onu yumuşaklıkla yavaş yavaş kolay işlerden ağır işlere adım attırmak, böylece devam ederek önceleri zor gelen bütün iş ve hallerin kendisine kolay geleceği bir dereceye kadar onu ilerletmektir.

Tehzîb (nefsi güzelleştirmek) de sabrın meyvesidir.

Tehzîb; nefsin manevî makamlarda sahip olduğunu söylediği hallerde doğru mu yalan mı söylediğini görmek için onu bu makamın gereği olan şeylerle imtihan etmek, denemek ve varsa kusurlarını giderip o makama lâyık hale getirmektir.

Kulun sabır makamında itidali (dengeyi) bulduğunun alâmeti, nefsi tarafından herhangi bir engelleme ve çekişme olmadan, güzel amellerin kendisinden kolayca ortaya çıkmasıdır.

Kulunu hayırlarda muvaffak eden yüce Allah'tır.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 May 2018, 10:39 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİ ALTINCI BÖLÜM

HAVF (İLAHÎ KORKU) ve ONA BAĞLI HALLER

Havf (ilâhî korku), yüce Allah'ın ulûhiyyet (ilâhlık) sıfatlarını tanımakla oluşur. Allah'a yaklaştırılmak, uzaklaştırılmak, cennetlik veya cehennemlik yapılmak, ilâhî sıfatların tecellisi ve hükmüdür. Bu hüküm, kul daha yok iken, cennete ve cehenneme götürecek bir sebep mevcut değilken verilmiştir. Bu hakikat bilinince kulda Allah'tan korkma hali meydana gelir. Bu korku, Allah'ın zâtından kaynaklanan sırf O'nu tanımakla oluşan bir korkudur. Bu korkuya inanmak farzdır; çünkü o, yüce Allah'a inanmanın bir parçasıdır.

Amellerini çok görüp yüce Allah'a karşı rahat bir tavır içine giren ve Allah'ın gizli imtihanından emin olan kimseye, bu korku fayda verir; onu serbestlikten ve kendisini kesin emniyette görüp aldanmaktan kurtarır. Çünkü Allah'ın gizli tuzak ve imtihanından ancak helak olan kimseler emin olur.

Allah'ın zâtından kaynaklanan ve O'nun için olan korkunun dışındaki korkuya gelince, bu iki kısımdır:

Biri, elindeki nimetin alınma korkusudur. Bu korku kulu, edebe ve nimetin kendisinin değil, Allah'ın ikramı olduğunu görmeye sevkeder.

Diğeri ise, günahların sebep olduğu azap korkusudur.

Kulda, onu haramları terketmeye ve farzları yapmaya sevkedecek kadar ilâhî korkunun bulunması farzdır.

Korku sahibinin hali: Korku sahibinin kalbi devamlı acı ve elem içindedir. Onun ızdırabı, sevimsiz bir hale düşmek veya hayırlı bir fırsatı kaçırmak sebebiyledir.

Eğer kulun bu korkuları, övülecek hayırlı şeyler içinse, korkusu, duruma göre farz veya müstehap olur. Kulun korkuları din tarafından güzel bulunmayan konularda ise, duruma göre, haram veya mekruh olur.

Kabz (tutukluk) hali: Kalbe bazan kabz (manevî tutukluk) hali gelir; bunun sebebi biliniyorsa, onun hükmü hüznün (üzüntünün) hükmü gibidir. Sebebi bilinmiyorsa bu, serbestlik halinde aşırı gitmesi sebebiyle, hak yolcuları için bir ceza çeşididir.

Korkunun bir çeşidi olan işfak yani endişe haline gelince bu, kalpte korku ile ümit halinin birleşmesi ve birbirini dengelemesidir.

Korkunun bir çeşidi de huşudur. Huşu, kalbin ve azaların sükûnete bürünüp hareket etmemeleridir. Bu durum, kalbin, çok büyük yahut korku verici bir şeyi müşahede ettiği zaman olur.

Korkunun bir çeşidi de vera'dır. Vera', zararından korkarak şüpheli bir şeyden uzaklaşmaktır.

Allahu Teâlâ en iyisini bilir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 07 Haz 2018, 16:45 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM

RECÂ (ÜMİT) ve ONA BAĞLI HALLER

Recâ yani ilâhî rahmetten ümitli olma hali de, korkuda olduğu gibi, Allahu Teâlâ'nın ezelî sıfatlarını tanımak ve müşahede etmekle elde edilir. Kâinatta olan bütün iyi, kötü, faydalı ve zararlı şeyler bu sıfatların tecellisidir.

Yüce Allah'ın bu sıfatlarını tanıyan kimse, O'ndan korkar ve aynı zamanda O'nun rahmetine ümit bağlar. Bu da yüce Allah'ın zâtına ait bir ümit halidir. Çünkü, ezelde kendisi için cennetlik hükmü verilen bir kulun başına gelen bütün iyilikler ve ondan defedilen bütün kötülükler ancak yüce Allah'ın lütuf ve ihsanından kaynaklanmaktadır. Korkunun kendisini ilâhî rahmetten ümitsizliğe götürdüğü bir kul, recâ (ümit) ile o halden kurtulur.

Allah'ın zâtı dışındaki bir şey için istenen ümit, kulu fazla ibadet ve taat yapmaya sevkeden ümittir. Eğer ümit onu fazla ibadet ve taat yapmaya sevketmiyorsa, o temenni olur.

Gerçek ümit; bütün gereklerini yaptıktan sonra, sevgilin gelişini beklerken kalbin rahat ve huzur içinde olmasıdır.

Recâya bağlı konulardan biri de rağbettir. Rağbet, sevgiliyi beklerken duyulan huzur halinin, ümit içindeki kalbi tamamen sarmasıdır. Kalp bu hal ile sanki ulaşmak istediği şeyi görür gibi olur. Bu, ümidin kemâl hali ve hedef noktasıdır.

Reca konusunda zikredilecek hallerden biri de bast halidir. Bast, ümidin verdiği şevk ile kalbin genişlemesi ve hidayet yolunun ona açılmasıdır.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 19 Haz 2018, 10:39 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM

FAKR ve ONA BAĞLI HALLER

Fakirlik, yokluk ve ihtiyaç içinde olduğunu anlamaktır. Ancak ihtiyaç, mutlak ve mukayyet olmak üzere iki kısımdır.

Mutlak (kesin) ve sınırsız fakirlik, kulun kendisini var eden, varlığını devam ettiren ve onu hidayet yoluna ileten kimseye olan ihtiyacıdır. Bu, kulun Allahu Teâlâ'ya muhtaç olduğu bir fakirliktir. Çünkü Allahu Teâlâ onu yaratan, yaşatan, varlığını devam ettiren ve hidayet yoluna iletendir. Kulun yüce Allah'a karşı bu fakirliğini bilmesi farzdır; çünkü o, Allah'a imanın bir parçası ve gereğidir.

Bu marifetten ortaya çıkan hal; kulun, devamlı kendisinin yüce Allah'a muhtaç olduğunu müşahede etmesidir.

Mukayyed (kayıtlı ve sınırlı) fakirliğe gelince bu, kulun hayatını devam ettirmek ve mal kazanmak için muhtaç olduğu sebeplerdir.

Buradaki mal, kulun elinde olmayıp muhtaç olduğu şeydir.

Mutlak fakirlikte istenen, kulun Allah'ın zâtına olan ihtiyacını bilmesidir, çünkü bu, O'nun zâtı ile alâkalıdır. Diğerinde ise başka şeyler istenir. Bu eşyadan kesilip tamamen yüce Allah'a yönelmektir. Onların her ikisi de Allahu Teâlâ ile zengin olmaya sebeptir. Bu, kalbin yüce Allah'a bağlanmasıdır.

Allahu Teâlâ ile zenginlik, kalbi, O'nun dışındaki her şeyden çekip kurtarmaya sebeptir. Bunda kula gerekli olan şey, ebedî olan yüce zâtın, sonradan yaratılan varlıklardan her yönüyle ayrı olduğuna inanmasıdır.

Allahu Teâlâ en iyisini bilir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 06 Tem 2018, 10:11 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM

ZÜHD ve ONA BAĞLI HALLER

Zühd, dünyadan gönlü çekmektir. Dünyadan gönlü çekmeye sebep olan ilim, Allahu Teâlâ'ya iman ve O'nun verdiği haberlerdir. Allahu Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Hayır aksine siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz; halbuki âhiret daha hayırlı ve daha devamlıdır."(el-A'lâ 87/16-17.)

Bu ilimden ortaya çıkan hal şudur: Kul, Allah katındaki şeyleri büyük ve kıymetli görerek, dünyadakileri istemekten yüz çevirir.

Allahu Teâlâ'nın dışındaki cennet nimetleri ve diğerlerinden bir şey için zühd sahibi olmak istemek, Allahu Teâlâ'nın celali ve kemâli yanında düşük şeylere yönelmek olur ki, bu, ariflerin zühdü değildir.

Allahu Teâlâ'nın zâtı için olan zühd, O'na imanın bir parçasıdır; çünkü bu O'nun celali ve kemâli ile ilgilidir. O'nun dışındaki bir şey için zühd sahibi olmak, bu marifete ulaşmak için kalbi boşaltmaktır.

O'ndan başkası için elde edilmek istenen zühdün farz olan miktarı, kulun farzları yapacak kadar vaktini ayırması ve elini dünyadan çekmesidir.

Zühd (dünyadan gönlü çekmek), mubah (helal) şeylerle ilgilidir. Bir de gönül çekilen şey, insanın mülkünde, elinde ve imkânında olan bir şey olmalıdır.

Zühdün sonucu, îsâr yani başkasını nefsine tercih etmektir. Bu, cömertlik derecelerinin en yükseğidir. Çünkü sehâ denilen cömertlik; insanın, kendisinin ihtiyacı olmadığı bir şeyini zorlanmadan başkasına bağışlamaktır, îsâr ise, insanın ihtiyacı olduğu bir şeyi herhangi bir karşılık ve gaye olmaksızın, sadece Allahu Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlâklanmak için başkasına bağışlamaktır.

Zühdle alâkalı bir ahlâk da fütüvvettir. Fütüvvet, sonuç itibariyle cömertlik ahlâkı içindedir.

Kim, dinin emirlerini ve cömertliğin gereklerini yerine getirirse, o kimse gerçek fetâ yani yiğittir.

Kim, dünya ehlinin kötü ahlâkında onlara ortak olursa o, gerçek mânada bir cömert ve yiğit değildir.

Murad olan yani Allah tarafından özel dostluğa seçilen kulun makamına gelince; o, işin hakikati ve gereği ne ise onu yapar; bunu yaparken de içinde hakka karşı herhangi bir çekişme ve karşı durma hali bulunmaz. Hiçbir şey onun kalbini Allahu Teâlâ'dan koparıp meşgul etmez.

Allahu Teâlâ en iyisini bilir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Tem 2018, 11:09 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


OTUZUNCU BÖLÜM

MUHASEBE ve ONA BAĞLI HALLER

Muhasebenin aslı, geçmişi ve geleceği kontrol edip halinin ne olduğunu tesbittir. Muhasebe, ümmetin ittifakıyla farz bir vazifedir.

İnsanı muhasebeye götüren ilim, Allahu Teâlâ'nın her şeyi muhasebe ettiğine (hesabını yaptığına) iman etmesidir.

Bu muhasebe, i'tisâmı yani Allah'ın emirlerine sımsıkı sarılmayı gerektirir.

İ'tisâm ile istikamet arasında fark vardır.

İ'tisâm; Allahu Teâlâ'nın kitabına sarılmak ve onun çizdiği sınırları muhafaza etmektir.

İstikamet ise, ilâhî emirler yerine getirilirken ifrat (aşrılık) ve tefrite (kusura) düşmeden sabit bir halde dengede gitmektir.

İstikamet, bizzat kendisi için olduğu gibi, başka bir hedef için de olabilir. İstikamet halinin bizzat hedefe alınması önemlidir; çünkü o, tefrika yani eşya ile meşgul olma tehlikesinden kurtulup cem' yani kalbi hakta toplama makamına yükselmeye bir vesiledir.

Yüce Allah en iyisini bilir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 06 Ağu 2018, 16:54 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM

ŞÜKÜR ve ONA BAĞLI HALLER

Kulu şükretmeye götüren ilim, bütün nimetlerin sadece Allahu Teâlâ'ya ait olduğunu bilmesidir. Bu ilim farzdır, çünkü o, Allahu Teâlâ'ya imanın bir parçasıdır.

Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmuştur: "Sahip olduğunuz bütün nimetler Allah'tandır." (el-Nahl 16/53.)

Nimeti verene şükretmek farzdır, bu da imanın gereğidir.

Bu ilimden ortaya çıkan hale gelince o, kulun Allah'ın nimetleri ile mutluluk ve sevinç içinde olmasıdır. Bu mutluluğun kendisi de bir çeşit şükürdür. Bu şükür, bizzat istenmektedir; o farzdır. Şükür imandandır ve Allahu Teâlâ'ya imanın sonucudur.

Şükür ameline gelince, bu da bizzat istenen bir şeydir. Şükür, başka bir hedef için de yerine getirilebilir.

Şükür amelinin bizzat istenmesinin sebebi şudur: Bir nimeti, yaratıldığı şey için kullanmak, bütünüyle hikmetin gereğidir.

Şükrün başka bir sebep için yapılması ise, mevcut nimetlerin korunması ve artırılması içindir.

Özetle şunu söylemek istiyoruz: Şükür, nimeti, yaratıldığı alan ve hedefte kullanmaktır.

Kimin bütün halleri dengede olup her şeyi yerince ve gereğince yaparsa, o kimse hikmet ehli biridir. Hikmet, her şeyi ilim ve amel olarak olması gereken yere koymaktır.

Hayırlarda muvaffakiyet ancak yüce Allah'ın yardımı iledir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 27 Ağu 2018, 12:36 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20 Oca 2010, 03:00
Mesajlar: 986
Konum: Ankara
Resim


OTUZ İKİNCİ BÖLÜM

TEVEKKÜL ve ONA BAĞLI HALLER

Kulu tevekküle sevkeden şey, onun Allahu Teâlâ'nın hiç kimseye muhtaç olmadan zâtı ile var olduğu ve zâtı dışındaki bütün varlıkları O'nun hayatta ve ayakta tuttuğunu bilmesidir. Ayrıca O'nun sonsuz ilmini, hikmetini ve kudretini bilmesi de kulu Allah'a tevekkül etmeye (güvenip dayanmaya) götürür.

Bu ilimden şu hal ortaya çıkar: Tevekkül eden kulun kalbi Allahu Teâlâ'ya itimat eder, O'nunla huzur bulur, O'na bağlı olduğu için bütün ızdırabı yok olur.

Tevekkülü ve ona ait halleri bilen kimsenin, sadece haram ve şüpheli olan şeylerden elini çekmesi gerekir. Tevekkül, çalışıp kazanmaya mani değildir.

Tevekkül çok şerefli bir hal olmakla birlikte, derece olarak tefvîzden (işi Allah'a havale etmekten) ve teslimden (ilâhî hükme boyun eğmekten) düşüktür. Çünkü tevekkülün gayesi, faydalı olanı ele geçirmek ve zararlı olanı def etmektir.

Tefviz ve teslimiyet ise; ilâhî emir ve yasaklara gönül hoşluğu ile boyun eğip itaat etmek ve Allahu Tela'nın kendisi için hükmettiği bütün işlerde iradesini terketmektir.

Bu konu ile alâkalı hallerden biri de sikadır. Mânası, bütünüyle kalbe yönelmek ve bütün işlerinde yüce Allah'a sadakatten, hakkı tasdikten ayrılmamaktır. Bu, bütün makam ve haller için mükemmel bir haldir.

Tevekkülle alâkalı hallerden biri de rızâdır. Rızâ ancak hükmedilen şeyin başa gelmesinden sonra olur. Tefvîz ve teslimiyet ise, hükmedilen şeyin başa gelmesinden önce olur.

Herkese farz olan rızâ, insanın başına gelen şeyleri tabiatı ile hoş bulmasa da ona aklı ile rızâ göstermesidir; çünkü sıkıntılı bir şeyden tabii olarak hoşlanmamak kulun ihtiyarı (iradesi) ile olmaz.

Kim, Allahu Teâlâ'nın kullarını dünya ve âhirette imtihan ettiği şeyleri aklı ile kötü görür yahut dili ile şikâyet ve tenkitle uğraşırsa günaha girer ve farz olan rızâ halinin dışına çıkmış olur.

Hayırlarda muvaffakiyet ancak yüce Allah'ın yardımı iledir.

Kaynak: Hak Yolunun Esasları-İmam-Gazalî (k.s)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 97 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 13 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye