Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 19 Kas 2018, 05:46

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 47 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 20 Kas 2010, 08:48 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07 Şub 2008, 03:00
Mesajlar: 2416
Konum: BURSA
Bu konuyu facebook'ta paylan!
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Fasil : TEFSİR BÖLÜMÜ - ESBAB-I NÜZULE DAİR
Konu : A`raf Suresi
Ravi : Müslim İbnu Yesar el-Cüheni

HADİS-İ ŞERİF no: 613

Resim ------ Hz. Ömer (ra)`den: "Rabbim Beni ademden, bellerinden zürriyetlerini alıp da onları nefislerine karşı şahid tutarak: "Rabbiniz değil miyim?" diye işhad ettiği vakit bela (evet) dediler: Şahidiz. "Kıyamet günü bizim bundan haberimiz yoktu" demeyesiniz. Yahud: "Ancak önceden atalarımız şirk koştular, biz ise onlardan sonra bir zürriyet idik, şimdi o batılı te`sis edenlerin yaptıklarıyla bizi helak mı edeceksin?" demeyesiniz" (A`raf 172-173) ayetinden soruldu. Hz. Ömer (ra) şu cevabı verdi: "Bu ayetten Resulullah (sav)`a da sorulmuştu. O şöyle açıkladı: "Allah Teala hazretleri, Hz. adem`i yarattı sonra sağ eliyle meshedip ondan bir zürriyet çıkardı ve: "Bunlar cennet içindir, bunlar cennet ehlinin ameliyle amel ederler" dedi. Rabb Teala, ikinci defa sırtını okşadı, ondan bir nesil daha çıkardı ve: "Bunları da cehennem için yarattım, bunlar da cehennem ehlinin amelini işleyecekler" dedi. Cemaatten bir adam: "Ey Alla`ın Resulü! (kaderimiz ezelden yazılmış ise) niye amel ediyoruz? diye sordu. Resulullah (sav) şu açıklamayı yaptı: "Allah bir kişiyi cennet ehli olarak yaratmışsa onu cennet ehlinin amelinde çalıştırır. Öyle ki cennetliklerin bir ameli üzere ölür ve Allah da onu cennetine kor. Aksine bir kulu da cehennem ehli olarak yaratmışsa, onu da cehennemliklerin amelinde istimal eder. Öyle ki bu da cehennemliklerin bir ameli üzere ölür, Allah da onu cehenneme koyar."

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Kas 2010, 08:49 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07 Şub 2008, 03:00
Mesajlar: 2416
Konum: BURSA
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Fasil : KIYAMET VE KIYAMETLE İLGİLİ MESELELER BÖLÜMÜ Konu : Şefaat Hakkında
Ravi : Ebu Hureyre

HADİS-İ ŞERİF no: 5092

Resim ------ Biz bir davette Resulullah ile beraberdik. Ona sofrada hayvanın ön budu(ndan bir parça) ikram edildi. Bud hoşuna giderdi. Ondan bir parça ısırdı ve: "Ben kıyamet günü ademoğlunun efendisiyim! Acaba bunun neden olduğunu biliyor musunuz? (Açıklayayım): "Allah o gün, öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükle toplar. Bakan onlara bakar, çağıran onları işitir. Güneş onlara yaklaşır. Gam ve sıkıntı, insanların tahammül edemeyecekleri ve takat getiremeyecekleri dereceye ulaşır. Öyle ki insanlar: "içinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musunuz, sizlere şefaat edecek birini görmüyor musunuz?" demeye başlarlar. Birbirlerine: "Babanız adem var!" derler ve ona gelerek: "Ey adem! Sen insanların babasısın. Allah seni kendi eliyle yarattı, kendi ruhundan sana üfledi. [Bütün isimleri sana öğretti]. Meleklerine senin önünde secde ettirdi. Seni cennete yerleştirdi. [Allah katında itibarın, makamın var.] Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın? Bizim şu halimizi, başımıza şu geleni görmüyor musun?" derler. adem aleyhisselam da: "Bugün Rabbim çok öfkelidir, daha önce bu kadar öfkelenmedi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen şefaate benim yüzüm yok, çünkü, cennette iken, Allah) beni o ağaca yaklaşmaktan men etmişti. Ben, bu yasağa asi oldum. [Ben cennette iken işlediğim günah sebebiyle cennetten çıkarıldım. Bugün günahlarım affedilirse bu bana yeter]. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. Nuh aleyhisselam`a gidin!" diyecek. İnsanlar Nuh aleyhisselam`a gelecekler: "Ey Nuh! sen yeryüzü ahalisine gönderilen resullerin ilkisin. Allah seni çok şükreden bir kul (abden şeküra) diye isimlendirdi. İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın?" diyecekler. Nuh aleyhisselam da şöyle diyecek: "Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce hiç bu kadar öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek! Benim bir dua hakkım vardı. Ben onu kavmimin aleyhine (beddua olarak) yaptım. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. İbrahim aleyhisselam`a gidin!" diyecek. İnsanlar İbrahim aleyhisselam`a gelecekler: "Ey İbrahim! Sen Allah`ın peygamberi ve arz ahalisi içinde yegane Halilisin. Bize Rabbin nezdinde şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?" diyecekler. İbrahim aleyhisselam onlara: "Rabbim bugün çok öfkeli. Bundan önce bu kadar öfkelenmemişti, bundan sonra da bu kadar öfkelenmeyecek. (Şefaat etmeye kendimde yüz de bulamıyorum. Çünkü ben) üç kere yalan söyledim!" deyip, bu yalanlarını birer birer sayacak. Sonra sözlerine şöyle devam edecek: "Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Musa aleyhisselam`a gidin!" İnsanlar, Hz. Musa aleyhisselam`a gelecekler ve: "Ey Musa! Sen Allah`ın peygamberisin. Allah seni, risaletiyle ve hususi kelamıyla insanlardan üstün kıldı. Bize Allah nezdinde şefaatte bulun! İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?" diyecekler. Hz. Musa da: "Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce böylesine öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen Rabbim nezdinde şefaate yüzüm de yok. Çünkü) ben, öldürülmesi ile emrolunmadığım bir cana kıydım. [...Bugün ben mağfirete mazhar olursam bu bana yeterlidir.] Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Hz. İsa aleyhisselam`a gidin!" diyecek. İnsanlar Hz. İsa`ya gelecekler ve: "Ey İsa, sen Allah`ın peygamberisin ve Meryem`e attığı bir kelamısın ve kendinden bir ruhsun. Üstelik sen beşikte iken insanlara konuşmuştun. Rabbin nezdinde bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?" diyecekler! Hz. İsa aleyhisselam da: "Bugün Rabbim çok öfkeli. Daha önce bu kadar öfkelenmedi, bundan böyle de hiç bu kadar öfkelenmeyecek!" diyecek. -Hz. İsa şahsıyla ilgili bir günah zikretmeksizin- ( Bir başka rivayette): ["Beni, Allah`tan ayrı bir ilah edindiler. Bugün bana mağfiret edilirse bu bana yeter."] Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Muhammed aleyhissalatı vesselam`a gidin!" diyecek. İnsanlar Muhammed (sav)`e gelecekler, bir diğer rivayette: "Bana gelirler!" denmiştir- ve: "Ey Muhammed! Sen Allah`ın peygamberisin, bütün peygamberlerin sonuncususun. Allah senin geçmiş, gelecek bütün günahlarını mağfiret buyurdu. Bize Rabbin nezdinde şefaatte bulun. Şu içinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?" diyecekler. Bunun üzerine ben Arş`ın altına gideceğim. Rabbim için secdeye kapanacağım. Derken Allah, benden önce hiç kimseye açmadığı medh u senaları benim için açacak [Ben onlarla Rabbime medh u senalarda bulunacağım]. Sonra: "Ey Muhammed başını kaldır ve iste! (İstediğin) sana verilecek! Şefaat talep et! Şefaatin yerine getirilecek!" denilecek. Ben de başımı kaldıracağım ve: "Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim!" diyeceğim. Bunun üzerine: "Ey Muhammed! Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al! Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar!" denilecek." Resulullah sonra şöyle buyurdular: "Nefsim kudret elinde olan Zat-ı Zülcelal`e yemin olsun. Cennet kapısının kanatlarından iki kanadının arasındaki mesafe Mekke ile Hacer arasındaki veya Mekke ile Busra arasındaki mesafe kadardır." Hz. İbrahim aleyhisselam`ın kıssasıyla ilgili bir rivayette şu ziyade var: [Hz. İbrahim, (insanlar, şefaat etmesi için kendine geldikleri zaman, Allah`a şefaat talebinde bulunmasına mani olan üç günahı olarak yıldızlar hakkında sarfettiği "İşte bu Rabbim" (En`am 76) sözünü, atalarının putları hakkında sarfettiği "Belki de bu (putları kırma) işini onların en büyüğü yapmıştır" (Enbiya 63) sözünü ve bir de: "Ben gerçekten hastayım" (Saffat 89) sözünü zikretti."]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Kas 2010, 08:51 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07 Şub 2008, 03:00
Mesajlar: 2416
Konum: BURSA
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Fasil : HACC VE UMRE BÖLÜMÜ
Konu : Hacc-ı Temettu Ve Haccın Feshi
Ravi :

HADİS-İ ŞERİF no: 1305

Resim ------ Müslim`in diğer bir rivayetinde şöyle denir: "Biz, hacc-ı ifrad için ihram giyip Resulullah (sav)`la birlikte ilerledik. Hz. Aişe (ra) de umre için ihrama girdi. Şerefe gelince Hz. Aişe hayız oldu. (Mekke`ye) gelince Kabe`yi, Safa ve Merve`yi tavaf ettik. Sonra, beraberinde kurbanlık olmayanların ihramdan çıkmaları emredildi. "Neleri nefsimize helal edeceğiz?" diye sorduk. Resulullah (sav), "(ihramlıya yasak olan) her şeyi", dedi. Bunun üzerine kadınlarımızla da yattık, kokular süründük, elbiselerimizi giydik. (Bunların hepsini yaparken) bizimle arefe (yani hacc ihramı giyme) günü arasında sadece ve sadece dört gece vardı. Sonra terviye günü (Zilhicce`nin 8`i) tekrar ihrama girdik. Bir ara Resulullah (sav) Hz. Aişe (ra)`nın yanına girmişti, onu ağlıyor buldu. "Neyin var?" diye sordu. "Hayız oldum, herkes ihramdan çıktı, ben çıkamadım, tavafımı da yapamadım. Herkes artık (umresini tamamladı), hacc için (Arafat`a) çıkıyor!" diyerek yakındı. Resulullah (sav): "Bu hal, Cenab-ı Hakk tarafından adem (a.s)`ın kızlarına yazılmış bir kaderdir, (sana mahsus bir kusur değil). Sen de, (ihrama giren herkesin yaptığı gibi) yıkan ve hacc için ihrama gir" dedi. O da öyle yaptı. (Mina, Arafat ve Müzdelife`deki) vakfelerin hepsine katıldı. Hayızdan temizlenince de (ifaza) tavafını yaptı. (Bunlar bittikten sonra Resulullah (sav) Hz. Aişe (ra)`e: "Artık hem haccını hem de umreni yapmış, her ikisinin de ihramından çıkmış oldun!" dedi. Hz. Aişe (ra): "Ancak benim içimden Beytullah`ı tavaf etmeden hacc yaptığım hissi geçiyor" dedi. Bunun üzerine (oğlan kardeşine seslenerek): "Ey Abdurrahman (kızkardeşin) Aişe`yi Ten`im`e götür, orada umre için ihrama girsin!" dedi. Bu vak`a Hasbe gecesi cereyan etmişti. Resulullah (sav) mülayim bir insandı. Hz. Aişe (ra) birşey arzu etti mi onun arkasını takip eder (yerine getirirdi)."

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 20 Kas 2010, 08:52 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07 Şub 2008, 03:00
Mesajlar: 2416
Konum: BURSA
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Fasil : PEYGAMBERLİK BÖLÜMÜ
Konu : İsra Hakkında
Ravi : Enes

HADİS-İ ŞERİF no: 5568

Resim ------ Enes (ra) Malik İbnu Sa`saa (ra)`dan naklen anlatıyor: "Resulullah (sav) onlara, Mirac`a götürüldüğü geceden anlatarak demiştir ki, "Ben Ka`be`nin avlusundan Hatim kısınında -belki de Hıcr`da demişti- yatıyordum, -bir rivayette şu ziyade var: Uyku ile uyanıklık arasında idim- Derken bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. -Bu sözüyle boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı kasdetti.- Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla [ve hikmetle] dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim [çıkarılıp su ve zemzem ile] yıkandı. Sonra içerisi (imanla) doldurulup tekrar yerine kondu. Sonra merkepten büyük katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak`tı. Ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibril aleyhisselam beni götürdü. Dünya semasına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi. "Gelen kim?" denildi. "Cibril!" dedi. "Beraberindeki kim?" denildi. "Muhammed (sav)!" dedi. "O`na Miraç daveti gönderildi mi?" denildi. "Evet!" dedi. "Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!" denildi. Derken kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hz. adem aleyhiselam`ı gördüm. "Bu babanız adem`dir! Selam ver O`na!" dendi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra bana: "Salih evlad hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!" dedi. Sonra Hz. Cebrail beni yükseltti ve ikinci semaya geldik. Kapıyı çaldı. "Bu gelen kim?" denildi. "Ben Cibril`im!" dedi. "Beraberindeki kim?" denildi. "Muhammed!" dedi. "O`na Miraç daveti gönderildi mi?" denildi. "Evet!" dedi. "Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" dediler. Derken bize kapı açıldı. İçeri girince, Hz. Yahya ve Hz. İsa aleyhimasselam ile karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı. Hz.Cebrail: "Bunlar Hz. Yahya ve Hz. İsa`dırlar, onlara selam ver!" dedi. Ben de selam verdim. Onlar da selamıma mukabelede bulundular. Sonra: "Hoş geldin salih kardeş, hoş geldin salih peygamber" dediler. Sonra Cebrail beni üçüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı. "Bu gelen kim ?" denildi. "Cibril`im!" dedi. "Yanındaki kim?" denildi. "Muhammed`dir!" dedi. "O`na Miraç daveti gitti mi?" denildi. "Evet!" dedi. "Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" denildi. Kapı bize açıldı. İçeri girince Hz. Yusuf aleyhiselam`la karşılaştık. Cebrail: "Bu Yusuf tur! O`na selam ver!" dedi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra: "Salih kardeş hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!" dedi. Sonra Cebrail beni dördüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı. "Bu gelen kim ?" denildi. "Cibril`im!" dedi. "Beraberindeki kim?" denildi. "Muhammed!" dedi. "Ona Miraç davetiyesi indi mi?" denildi. "Evet!" dedi. "Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" dediler. Kapı açıldı, içeri girdiğimizde, Hz. İdris aleyhisselam ile karşılaştık. Hz. Cebrail: "Bu İdris`tir, O`na selam ver!" dedi. Ben selam verdim. O da selamma mukabele etti. Sonra bana: "Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi. Sonra Hz. Cebrail beni yükseltti. Beşinci semaya geldik. Kapıyı çaldı. "Kim bu gelen ?" denildi. "Ben Cibril`im!" dedi. "Beraberindeki kim ?" denildi. "Muhammed!" dedi. "O`na Miraç daveti indirildi mi?" denildi. "Evet!" dedi. "Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" denildi. Kapı açıldı, içeri girince, Harun aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrail aleyhisselam: "Bu Harun aleyhisselam`dır. O`na selam veri" dedi. Ben selam verdim, o da selamıma mukabelede bulundu ve: "Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi. Sonra Cebrail beni yükseltti ve altıncı semaya geldik. Kapıyı çaldı. "Bu gelen kim?" denildi. "Ben Cibril!" dedi. "Beraberindeki kim?" denildi. "Muhammed!" dedi. "O`na Miraç daveti indirildi mi?" denildi. "Evet!" dedi. "Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" denildi, içeri girince, Hz. İbrahim aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrail: "Bu baban İbrahim`dir, O`na selam ver!" dedi. Ben selam verdim. O da selamıma mukabele etti. Sonra: "Salih oğlum hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi. Sonra Sidretü`l-Münteha`ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen`in) hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi. Cebrail aleyhisselam bana: "İşte bu Sidretü`l-Münteha`dır!" dedi. Burada dört nehir vardır: İkisi batıni nehir, ikisi zahiri nehir. "Bunlar nedir, ey Cibril?" diye sordum. Hz. Cebrail: "Şu iki batıni nehir cennetin iki nehridir. Zahiri olanların biri Nil, diğeri Fırat`tır!" dedi. Sonra bana el-Beytü`l-Ma`mur yükseltildi. Sonra bana bir kapta şarap, bir kapta süt, bir kapta da bal getirildi. Ben süt aldım. Cebrail aleyhisselam: "Bu (aldığın), fıtrat(a uygun olan)dır, sen ve ümmetin bu fıtrat (yaratılış) üzeresiniz!" dedi. Resulullah devamla dedi ki: "Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. Oradan geri döndüm. Hz. Musa aleyhisselam`a uğradım. Bana: "Ne ile emrolundun?" dedi. "Gece ve gündüzde elli vakit namazla!" dedim. "Ümmetin, her gün elli vakit namaza muktedir olamaz. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Beni İsrail`e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (muvaffak olamadım). Sen çabuk Rabbine dön, bunda ümmetine hafifletme talep et!" dedi. Ben de hemen döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit namaz indirdi. Musa aleyhisselam`a tekrar uğradım. Yine: "Ne ile emrolundum ?" dedi. "Benden on vakit namazı kaldırdı!" dedim. "Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!" dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Musa aleyhisselam`a uğradım. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hz. Musa ile Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Hz. Musa`ya uğradım. Yine: "Ne ile emredildin ?" dedi. "Her gün beş vakit namazla!" dedim. "Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da takat getiremez. Rabbine dön, hafifletme talep et!" dedi. "Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha da hafifletmesini isteyemem! Ben beş vakte razıyım. Allah`ın emrine teslim oluyorum!" dedim. Musa aleyhisselam`ı geçer geçmez bir münadi (Allah adına) nida etti: "Farzını kesinleştirdim, kullarımdan hafiflettim de!" [Bir rivayette şu ziyade geldi: "Namazlar (günde) beştir. Ve onlar ellidir de. İndimde hüküm değişmez artık!"]

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 22 Kas 2010, 21:54 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07 Şub 2008, 03:00
Mesajlar: 2416
Konum: BURSA
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Fasil : KIYAMET VE KIYAMETLE İLGİLİ MESELELER BÖLÜMÜ
Konu : Şefaat Hakkında
Ravi : Enes

HADİS-İ ŞERİF no: 5091

Resim ------ Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kıyamet gününde, insanlar birbirlerine girecekler. Hz. adem aleyhisselam`a gelip: "Evlatlarına şefaat et!" diye talepte bulunacaklar. O ise: "Benim şefaat yetkim yok. Siz İbrahim aleyhisselam`a gidin! Çünkü o Halilullah`tır" diyecek. İnsanlar Hz. İbrahim`e gidecekler. Ancak o da: "Ben yetkili değilim! Ancak Hz. İsa`ya gidin. Çünkü o Ruhullah`tır ve O`nun kelamıdır!" diyecek. Bunun üzerine O`na gidecekler. O da: "Ben buna yetkili değilim. Lakin Muhammed (sav)`e gidin!" diyecek. Böylece bana gelecekler. Ben onlara: "Ben şefaate yetkiliyim!" diyeceğim. Gidip Rabbimin huzuruna çıkmak için izin talep edeceğim. Bana izin verilecek. Önünde durup, Allah`ın ilham edeceği ve şu anda muktedir olamayacağım hamdlerle Allah`a medh u senada bulunacak, sonra da Rabbime secdeye kapanacağım. Rabb Teala: "Ey Muhammed! Başını kaldır! Dilediğini söyle, söylediğine kulak verilecek. Ne arzu ediyorsan iste, talebin yerine gelecektir! Şefaatte bulun, şefaatin kabul edilecektir!" buyuracak. Ben de: "Ey Rabbim! Ümmetimi, ümmetimi istiyorum!" diyeceğim. Rab Teala: "(Çabuk onların yanına) git! Kimlerin kalbinde buğday veya arpa denesi kadar iman varsa onları ateşten çıkar!" diyecek. Ben de gidip bunu yapacağım! Sonra Rabbime dönüp, önceki hamd u senalarla hamd ve senalarda bulunacağım, secdeye kapanacağım. Bana, öncekinin aynısı söylenecek. Ben de: "Ey Rabbim! Ümmetim! Ümmetim!" diyeceğim. Bana yine: "Var, kimlerin kalbinde hardal danesi kadar iman varsa onları da ateşten çıkar!" denilecek. Ben derhal gidip bunu da yapacak ve Rabbimin yanına döneceğim. Önceki yaptığım gibi yapacağım. Bana, evvelki gibi: "Başını kaldır!" denilecek. Ben de kaldırıp: "Ey Rabbim! Ümmetim! Ümmetim!" diyeceğim. Bana yine: "Var, kalbinde hardal danesinden daha az miktarda imanı olanları da ateşten çıkar!" denilecek. Ben gidip bunu da yapacağım. Sonra dördüncü sefer Rabbime dönecek, o hamdlerle hamd u senada bulunacağım, sonra secdeye kapanacağım. Bana: "Ey Muhammedi Başını kaldır ve (dilediğini) söyle, sana kulak verilecektir! Dile, talebin verilecektir! Şefaat et, şefaatin kabul edilecektir!" denilecek. Ben de: "Ey Rabbim! Bana Lailahe illallah diyenlere şefaat etmem için izin ver!" diyeceğim. Rabb Teala: "Bu hususta yetkin yok! -veya: Bu hususta sana izin yok!- Lakin izzetim, celalim, kibriyam ve azametim hakkı için lailahe illallah diyenleri de ateşten çıkaracağım!" buyuracak."



Fasil : KIYAMET VE KIYAMETLE İLGİLİ MESELELER BÖLÜMÜ
Konu : Şefaat Hakkında
Ravi : Ebu Hureyre
Hadis : Biz bir davette Resulullah ile beraberdik. Ona sofrada hayvanın ön budu(ndan bir parça) ikram edildi. Bud hoşuna giderdi. Ondan bir parça ısırdı ve: "Ben kıyamet günü ademoğlunun efendisiyim! Acaba bunun neden olduğunu biliyor musunuz? (Açıklayayım): "Allah o gün, öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükle toplar. Bakan onlara bakar, çağıran onları işitir. Güneş onlara yaklaşır. Gam ve sıkıntı, insanların tahammül edemeyecekleri ve takat getiremeyecekleri dereceye ulaşır. Öyle ki insanlar: "içinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musunuz, sizlere şefaat edecek birini görmüyor musunuz?" demeye başlarlar. Birbirlerine: "Babanız Adem var!" derler ve ona gelerek: "Ey Adem! Sen insanların babasısın. Allah seni kendi eliyle yarattı, kendi ruhundan sana üfledi. [Bütün isimleri sana öğretti]. Meleklerine senin önünde secde ettirdi. Seni cennete yerleştirdi. [Allah katında itibarın, makamın var.] Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın? Bizim şu halimizi, başımıza şu geleni görmüyor musun?" derler. Adem aleyhisselam da: "Bugün Rabbim çok öfkelidir, daha önce bu kadar öfkelenmedi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen şefaate benim yüzüm yok, çünkü, cennette iken, Allah) beni o ağaca yaklaşmaktan men etmişti. Ben, bu yasağa asi oldum. [Ben cennette iken işlediğim günah sebebiyle cennetten çıkarıldım. Bugün günahlarım affedilirse bu bana yeter]. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. Nuh aleyhisselam`a gidin!" diyecek. İnsanlar Nuh aleyhisselam`a gelecekler: "Ey Nuh! sen yeryüzü ahalisine gönderilen resullerin ilkisin. Allah seni çok şükreden bir kul (abden şeküra) diye isimlendirdi. İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın?" diyecekler. Nuh aleyhisselam da şöyle diyecek: "Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce hiç bu kadar öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek! Benim bir dua hakkım vardı. Ben onu kavmimin aleyhine (beddua olarak) yaptım. Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. İbrahim aleyhisselam`a gidin!" diyecek. İnsanlar İbrahim aleyhisselam`a gelecekler: "Ey İbrahim! Sen Allah`ın peygamberi ve arz ahalisi içinde yegane Halilisin. Bize Rabbin nezdinde şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?" diyecekler. İbrahim aleyhisselam onlara: "Rabbim bugün çok öfkeli. Bundan önce bu kadar öfkelenmemişti, bundan sonra da bu kadar öfkelenmeyecek. (Şefaat etmeye kendimde yüz de bulamıyorum. Çünkü ben) üç kere yalan söyledim!" deyip, bu yalanlarını birer birer sayacak. Sonra sözlerine şöyle devam edecek: "Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Musa aleyhisselam`a gidin!" İnsanlar, Hz. Musa aleyhisselam`a gelecekler ve: "Ey Musa! Sen Allah`ın peygamberisin. Allah seni, risaletiyle ve hususi kelamıyla insanlardan üstün kıldı. Bize Allah nezdinde şefaatte bulun! İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?" diyecekler. Hz. Musa da: "Bugün Rabbim çok öfkelidir. Daha önce böylesine öfkelenmedi, bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen Rabbim nezdinde şefaate yüzüm de yok. Çünkü) ben, öldürülmesi ile emrolunmadığım bir cana kıydım. [...Bugün ben mağfirete mazhar olursam bu bana yeterlidir.] Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Hz. İsa aleyhisselam`a gidin!" diyecek. İnsanlar Hz. İsa`ya gelecekler ve: "Ey İsa, sen Allah`ın peygamberisin ve Meryem`e attığı bir kelamısın ve kendinden bir ruhsun. Üstelik sen beşikte iken insanlara konuşmuştun. Rabbin nezdinde bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun?" diyecekler! Hz. İsa aleyhisselam da: "Bugün Rabbim çok öfkeli. Daha önce bu kadar öfkelenmedi, bundan böyle de hiç bu kadar öfkelenmeyecek!" diyecek. -Hz. İsa şahsıyla ilgili bir günah zikretmeksizin- ( Bir başka rivayette): ["Beni, Allah`tan ayrı bir ilah edindiler. Bugün bana mağfiret edilirse bu bana yeter."] Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Muhammed aleyhissalatı vesselam`a gidin!" diyecek. İnsanlar Muhammed (sav)`e gelecekler, bir diğer rivayette: "Bana gelirler!" denmiştir- ve: "Ey Muhammed! Sen Allah`ın peygamberisin, bütün peygamberlerin sonuncususun. Allah senin geçmiş, gelecek bütün günahlarını mağfiret buyurdu. Bize Rabbin nezdinde şefaatte bulun. Şu içinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?" diyecekler. Bunun üzerine ben Arş`ın altına gideceğim. Rabbim için secdeye kapanacağım. Derken Allah, benden önce hiç kimseye açmadığı medh u senaları benim için açacak [Ben onlarla Rabbime medh u senalarda bulunacağım]. Sonra: "Ey Muhammed başını kaldır ve iste! (İstediğin) sana verilecek! Şefaat talep et! Şefaatin yerine getirilecek!" denilecek. Ben de başımı kaldıracağım ve: "Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim!" diyeceğim. Bunun üzerine: "Ey Muhammed! Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al! Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar!" denilecek." Resulullah sonra şöyle buyurdular: "Nefsim kudret elinde olan Zat-ı Zülcelal`e yemin olsun. Cennet kapısının kanatlarından iki kanadının arasındaki mesafe Mekke ile Hacer arasındaki veya Mekke ile Busra arasındaki mesafe kadardır." Hz. İbrahim aleyhisselam`ın kıssasıyla ilgili bir rivayette şu ziyade var: [Hz. İbrahim, (insanlar, şefaat etmesi için kendine geldikleri zaman, Allah`a şefaat talebinde bulunmasına mani olan üç günahı olarak yıldızlar hakkında sarfettiği "İşte bu Rabbim" (En`am 76) sözünü, atalarının putları hakkında sarfettiği "Belki de bu (putları kırma) işini onların en büyüğü yapmıştır" (Enbiya 63) sözünü ve bir de: "Ben gerçekten hastayım" (Saffat 89) sözünü zikretti."]
Hadis No : 5092

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Mar 2011, 14:44 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 Tem 2007, 03:00
Mesajlar: 2562
Konum: Kamiloba
viewtopic.php?f=100&t=2801&start=0

HAYATIN SUFÎ YÖNÜ

Orijinal Adı:
To Die Before Death:
The Sufi Way of Life


Resim

MUHAMMED RAHİM BAWA MUHYİDDİN (ks)
Muhammad Raheem Bawa Muhaiyaddeen




BİRİNCİ BÖLÜM :
Ölmeden Önce Ölmek



3. ÂDEM’İN ÇOCUKLARI




Allah bizleri kovulmuş şeytandan korusun.
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Bütün hamdler ve övgü, sınırsız rahmet ve kıyaslanamaz sevgi olan, bizlere sonsuz rahmetinin zenginliğini veren Allah’a olsun.!
Allah bizlere rahmetini ve ni’metini ihsan etsin!
Âmin!.


En değerli hazine O’dur.
Rahmetin ve ni’metinle bizleri koru Allah’ım.
Tüm hayatımız boyunca Senin yardımına muhtacız.
Ölüm de bile Senin yardımına muhtacız.
Sonsuz hayata ulaşmada Senin yardımına muhtacız.
Âhirette Senin yardımına muhtacız, bu dünyada Senin yardımına muhtacız.
Sen Allah’ımızsın, Ruhlarımızın Sahibi, bizi koruyan, besleyen, yaratan, ni’met veren Sensin.
Rahmetini bizlere veren, sonsuz zenginlik olan Bir Sensin.
Ruhumuzun nûrunu böyle güzel yaratan ve bizi koruyan Sensin.
Her yerde Senin yardımına muhtacız.
Allah’ım bizleri koru.
Âmin!. Âmin!.


Resim

Benim sevgili kardeşlerim, kızlarım ve torunlarım!
Allah’ın yarattıkları çok çeşitlidir.
Bizler Âdem (Aleyhisselâm)’in çocuklarıyız.
Hepimiz bir annenin ve bir babanın çocuklarıyız.
Allah Âdem (Aleyhisselâm)’i çamurdan, annesiz ve babasız olarak yarattı.
Sonra Allah Âdem (Aleyhisselâm)’den bir kaburga kemiği aldı ve Havva (Aleyhisselâm)’yı yarattı.
Allah böylece Havva Anamızı da babasız yarattı.
Aynı şekilde Allah İsa (Aleyhisselâm)’yı da babasız yarattı.
Bu yüzden Âdem, Havva ve İsa (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun), bu üç insan babasız yaratıldı.

Allah’a iman eden ve O’na tevekkül eden Âdem (Aleyhisselâm)’in tüm çocukları İbrahim (Aleyhisse-lâm)’in ailesindendir; imanlarını kaybedenlerse şeytana aittir, şeytanın ailesindendir.
İmanlarını kaybederek değiştikleri için hayatları kaybolmuştur.
İmanı olan, sabrı olan herkes İbrahim (Aleyhisselâm)’in soyuna aittir ve onları Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in takipçileri yapan bu hâldir.
Onlar aynı soydandır, aynı gruptur, aynı Hakk ile tüm kardeşler tek bir ailedir.

Bir aileyi, bir soyu oluşturan şey birliktir.
Bu birliğin üç yönü vardır.
Hepimiz aynı anneden ve aynı babadan, Âdem ve Havva(Aleyhisselâm)’dan gelen bir tek aileyiz.
Hepimizin atası birdir, İbrahim (Aleyhisselâm)’in soyuna aittiz.
Ve hepimiz Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in takipçileriyiz; yani bir tek Allah’a aşık, O’na güvenir ve O’na inanırız.

Resim

Kur’ân’da yirmi beş peygamberden söz edilir.
Allah birbirlerinin peşi sıra gönderdiği bu peygamberlerinin hepsine aynı öğretiyi verdi.
Bu yirmi beş peygamber Allah’ın gönderdiği 124.000 peygamberin arasındadır.
Bu peygamberler Allah’la konuştular.
Allah onlarla gönülleriyle konuştu.
Bazen Allah onlarla Cebrail (Aleyhisselâm)’i şâhid tutarak, Cebrail (Aleyhisselâm) yoluyla konuştu.
Başka zamanlarda âriflerin, Allah dostlarının, peygamberlerin, irfanı açıklayanların, nûr olmuşların gönlünden bir rahmet kaynağı olarak konuşan O oldu.

Güzelliğimiz bizdedir, içimizdedir, cennetimiz içimizdedir.
Cennet bizdedir.
Her insanın arayışı, cenneti, güzelliği, nûru ve saflığı içindedir, başka yerlerde ya da başkalarında değil.
Bu nedenle ne ararsak arayalım aradığımız şey bizdedir.
Gönlümüzdedir.
Oradan çıkar gelir.
Yüzümüzde açıkça görünür; yüzümüzde açığa vurulur.
Çıkardığımız seslerden ve hareketlerimizden görünür.
Sıfatlarımızda ve konuşmamızda kendini gösterir.
Ahlâkımızda belli olur, açığa çıkar.
Allah’ın güzelliği işte böyle görünür, açığa çıkar.
O’nun sıfatları bu şekilde, kullarından açığa çıkarken görülebilir.
Allah her kulunun hâlini bilir.
Nehir kıyısında bir anne görürsen, çocuğunun neye benzediğini görmek için ta o annenin evine kadar gitmene gerek kalmaz, çünkü annenin güzelliği ve sıfatları çocukta akseder, çocuğa yansır.
Eğer annenin sıfatları kötüyse, çocuk da kötü sıfatlara sahip olur.
Anne çok kötüyse, çocuk da çok kötü olur.
Öte yandan, eğer anne hem görünüşte hem de sıfatlarında güzelse, çocuk da öyle olur.

Sahibimiz, mükemmel güzelliktir, en güzel O’dur,
O Samed’dir, yani illallah, sadece O vardır.
Sayısız ruhu ve yaratılmışlara, 8.400.000 sayıdaki farklı hayatlara, hareket eden ve etmeyen şeylere, konuşan ve konuşmayan şeylere, yerde sürünen ve sürünmeyen şeylere, her akıma ve her enerjiye hükmeden Bir O’dur.
Kayaları büyüten sebep O’dur.
Tohumları yeşerten ve büyüten sebep O’dur.
Embriyoyu büyüten, atomları yetiştiren sebep O’dur.
Eğer O olmasaydı bir tek atom bile hareket edemezdi.

Böyle bir Yaratan’ın, böyle bir Yüce Zât’ın sıfatları, fiilleri ve güzelliği bizlere geçmiştir çünkü bizleri Yaratan O’dur.
Allah saf nûrdur, en güzel O’dur, O Allah’tır, Yaratan’dır.
Bizi Yaratan kendi ahlâkını, sıfatlarını ve fiillerini bize vermiştir.
Âdem ile Havva (Aleyhisselâm)’yı yaratan kim? Allah’tır.
Âdem (Aleyhisselâm)’i O yaratmıştır.
Eğer biz de arınıp, temizlenirsek, bizim Yaratanımızın, Sahibimizin O olduğunu görürüz.
Sonsuz hayata ulaştığımızda O’nu görürüz.
O zaman tek Sahibimizin O olduğunu görürüz.
İşte bu hâldeyken O’nun güzelliğini, Nûr’unu, hitabını, sıfatlarını, üç bin latif sıfatlarını ve doksan dokuz esmasını (vilayet) bilebiliriz.

Resim

Allah’ın farklılık, ayrılık, bölücülük sıfatı yoktur.
O’nun sıfatları koruma, besleme, maddi ve mânevî ni’met verme, kabul etme sıfatlarındandır.
Sultan O’dur.
Bütün âlemlerin koruyucusu O’dur.
Azîz olan O’dur.
Her şey O’ndadır, O her yerdedir.
Ya Rabbül Âlemin, Ya Rahmân, Ya Allah!
Her şey O’ndan alır, ama O’nda hiçbir şey eksilmez.
O’nun sıfatları ve güzelliği bizlere geldiğinde O’nun sesi, hitabı duyulur.
Ruhların Sahibi O’dur.
Bu güzellik ve bu sıfatlar bizde olduğunda Allah bizi sevgili kulları olarak kabul eder.
Bundan başka bir kabul edilişe ihtiyacımız var mı?
Bundan başka bir razılığa ihtiyacımız var mı?

Tüm hayvanlar âlemi bu kokuyu, O’nun kokusunu bilirler.
Bu kokuyu aldıklarında tüm hayatlar O’na ibâdet eder.
İnekler, keçiler, tavuklar, leylekler, tüm hayvanlar secde ederler.
Şeytanlar ve kötülükler için bu koku yakıcı bir ateştir.
Bu koku onları yakar.
Bu kokudan kaçarlar.
Ama diğer tüm hayatlar için bu koku güzel bir kokudur.
Allah’ın huzurudur.
Kötülük (şer) bu kokudan kaçar, iyilik (hayır) onu kucaklar.
İyi olan her şey gelir ve Hakk’la BİR olur.
Kötü olan her şey yanacaktır.
İşte bu Allah’ın sıfatlarının sonsuz kudretidir.

Bu güzelliği aldığımızda bunlar hareketlerimizde görünür.
Başka kanıta gerek duyulmaz güzellik bizde görünür, aşikar olur.
Bu güzellik her kulda görünür.
Yaratan’ın güzelliği kulda parıldar.
O sonsuz Yaratan’ın güzelliği oradadır.
O’nun sesi oradadır.
O’nun sıfatları kullarına gelir.
O’nun sabrı kullarına gelir.
O’nun yüceliği kullarında görülür.
Bundan dolayı O’nun kulları çok saygı görürler.
Yaşlarına rağmen gençleşirler, yaşlı bir adam ya da kadın gibi görünmezler.
Yüzlerinde hiçbir kırışıklık yoktur, yüzleri bir süt güzelliğinde pırıl pırıl parıldar.
Yaratanımızın güzelliği, sesi, konuşması, fiilleri ve ahlâkı böyledir işte.
Ve bu güzelliği aldığımızda kendi nefsimizi biliriz.
Tüm hayatların saygıyla secde ettikleri hâli biliriz.
Söylediğimiz her şeye saygı duyulur.
Dilimize gelen her şey tatlı olur.
İrfan sahiplerine daha da tatlı gelir.
Ama irfanı olmayanlar bunu biraz acı bulurlar.

Bedene güç vermek, bedenin hastalıklarını iyileştirmek, tedavi etmek için çeşitli bitkilerden ve ilaçlardan oluşan karışımlar verilir.
Bunun gibi Allah’ın sözleri ve ilâhî ilim okyanusu ruhun özgürlüğü, güzelliği ve nûru için verilir.
Bu ilmin tadı çok değişik yollarla, konuşmayla, nefesle ve eylemlerle verilir.
Bu ilim ruhun kafesini besler.
Ruhu gençleştirir, güzelleştirir ve ruhun kaldığı evi süsler.
Bu güzellik o ilimden gelir ve insanın sıfatlarında, fiillerinde görülür.
Her kulda bunun kanıtını görebiliriz.
Kendimizde ve etrafımızdaki insanlarda görebiliriz.

Benim sevgili çocuklarım!
Bu sözlerin saflığını kendinizde fark edip, kendinizdeki o büyük değeri görürsünüz.
Bu büyüklük ve güzellik, bu sûret ve bu sıfatlar sizde, nefsinizde görünür.
Yaratan’ınızın tüm sözleri size geldiğinde, sizde parıldamaya başladığında O’nun sözlerinin, fiillerinin ve ahlâkının güzelliği de size gelir.
Sabır, şükür, rıza, tevekkül ve el-hamdülillah size gelir, içinize girer.

Allah büyüktür.
O hepimizin Yaratan’ıdır.
Sonsuz rahmet olan
Bir O değil midir?
O rahmet verir.
Ni’metini veren Bir O’dur.
Ni’metini tüm hayatlara veren O’dur.
İyilik için sekiz cennetini, kötülük için yedi cehennem (tamu) kapısını açan O’dur.
Her insanın gideceği yeri, o insanın bu dünyada arağı şey belirler.

Öldüğümüz zaman yaptığımız iyilik ve kötülükten başka hiçbir şey bizimle gelmez.
Ne ırkımız, ne dinimiz ne de sosyal sınıfımız bizimle gelir.
Hangi ırktan, hangi dinden ya da hangi sınıftan olduğumuza dair sorgu olmayacaktır.
Tek şey kesindir, kadın mı erkek mi olduğumuz.
Hepsi bu.

Ölüm geldiğinde sûretimiz değişir.
Bu değişen sûretimiz sahip olduğumuz sıfatlara göre olur.
Eğer sıfatlarımız insanın dışında bir mahlukun, hayvanın sıfatlarına benziyorsa o şeyin sûretini alırız.
Bu dünyadaki sıfatlarımızla belirlenen bu sûret toprağın malı olacaktır.
Sıfatlarımıza ait sûret toprağın hakkın olacaktır.
Bu sûretlerden sorgulama olacaktır.
“Kün! (Ol!) Diril!” emri geldiğinde işte bu cesetler diriltilir.
Diriltildiklerinde göreceğiniz sûretler bunlardır.
Böylece herkesin alacağı sûret aradıkları şeye göre belirlenecektir; malın, mülkün, paranın, niyetlerin sûreti olacaktır.

Hesap Günü geldiğinde size hangi sınıftan olduğunuzu sormazlar. Sorulacak sorular :
“Rabbin kim?
Kimlerdensin?
Hangi ailedensin?
” olacaktır.

“Âdem (Aleyhisselâm)’in çocuğuyum. Ben iyilerdenim, İbrahim (Aleyhisselâm)’in ailesindenim ve Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e uyanlardanım.”
İşte sorulacak sorular bunlardır.

İki meleği, Münker ve Nekir meleklerini görür görmez onlara sevgiyle selam ver :
“Esselamü aleyküm. Hoş geldiniz!” de.
Böyle dersen kızgın yüzleri ve şiddetli bakışları değişir, yumuşarlar.
O zaman sorular birer birer sorulur ve sen cevap vermelisin.
Orada ırka, şu dine ya da bu dine yer yoktur.
Sorulacak sorular bizi Yaratan Bir ile yaratılan Âdem, yani insan hakkında olacaktır.
Sorulacak şey budur.
Buna cevap vermeliyiz.
Biz şu gruba ya da bu gruba aittiz diyemeyiz.

Allah herkes için cennette Âdem’i, Nuh’u, İbrahim’i, Musa’yı, Davud’u, İsa’yı ve en sonunda seçilmiş bir Resul olarak Hz. Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi ve sellem)’yı koymuştur.
Allah İdris’i, İshak’ı, Yusuf’u, Yunus’u, Eyüb’ü, Yakub’u, Salih’i ve Süleyman’ı göndermiştir.
Hepsi BİR (AHAD) olan Allah tarafından gönderildi ve bu bir olan Allah hepsine kendi makamlarını verdi.
Hepimiz bir tek soydanız; hepimiz insanız.
Renginiz siyah ya da beyaz ya da sarı olabilir, farklı ırklardan olabiliriz, ama hepimiz bir tek soyuz, hepimiz insanız.

Resim

Doğu’da insanlar ne yapıyorsa aynısını Batı’daki insanlar da yapar.
Aynı şekilde öpüşürler, aynı şekilde kucaklaşırlar, aynı şekilde çocuk doğar.
Tamamen aynı şeyleri yaparlar.
Ülkelerindeki yetişen besinlere göre çeşitli yiyecekleri olsa da aynı şekilde yemek yerler.
Burada bir bebek nasıl ağlıyorsa oradaki bebek de aynı şekilde ağlar.
Doğu’da olsun Batı’da olsun fark etmez bebek aynı sesleri çıkarır.
Orada da çocuklar uyur, uyanır ve ağlar.
Burada da aynı şeyleri yaparlar.
Hangi ırka, hangi dine ait oldukları fark etmez hepsi aynı şekilde ağlarlar.
Başka başka mı ağlarlar?
Hayır.
Konuşmaya başladıkları zaman da aynı sesleri çıkarırlar.
Aynı şekilde otururlar.
Aynı şekilde emeklerler.
Aynı şekilde ayağa kalkmaya başlarlar.
Aynı şekilde yere düşerler.
İşte insan soyu budur.

Bebekler bu dünyaya geldiklerinde o ilk fıtratlarıyla gelirler.
O öğretilen ilk şeyle gelirler.
Sonra bizler okullarda ve başka yerlerde onlara ırklar ve dinler arasındaki geçici farklılıkları öğretmeye başlarız.
Bundan önce hepsi birlik içindeydi.
Hepsi birdi.
Eğer onlara “Rabbin kim? Kimlerdensin? Hangi ailedensin?” diye sorabilseydik ve onlar da cevap verebilselerdi hepsi aynı cevabı verirlerdi:
“Biz Âdem’in çocuklarıyız, İbrahim’in ailesindeniz, Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in takipçileriyiz.”
İşte verilecek üç cevap budur.
Bu cevapta tüm peygamberler vardır.
Hepsini içine alır.
Münker ve Nekir meleklerinin sorduğu sorulara verilecek cevaplar bunlardır.

Mahşer Günü’nde yeniden diriltildiğimizde, bu dünyadaki sıfatlarımıza, ahlâkımıza uygun sûrette diriltiliriz.
Bize “Yaz!” derler.

Biz de “Nasıl yazayım ne kalem var ne de mürekkep?” deriz.
O zaman “Parmağını tükürüğüne dokundur” derler.
“Ama yazacak kağıt yok ki?” deriz.
“Kefenine yaz. Parmağını tükürüğüne dokundur ve yaz. İşte sana mürekkep. Yaptığın her şeyi kefenine yaz!” derler.
Yarın yeniden diriltildiğinde ahlâkına uygun sûrete bürünürsün ve hesap verme başlar.

Allah’ım bizleri koru!
Kabir azabından bizleri koru!
Hayattaki dertlerimizden, sıkıntılarımızdan bizleri kurtar!
Kötü sıfatlarımızın verdiği azaplardan bizleri koru!
Irka ait, dine ait farklılıklardan doğan ön yargılardan bizleri koru Allah’ım!
Bizleri “Ben farklıyım! Sen farklısın!” düşüncesinden doğan kavgalardan uzak tut!
Bu kavgalardan doğan durumlardan, insanın insan kanı içtiği, insanın insan eti yediği durumlardan bizleri uzak tut Allah’ım!


Resim

Allah’ım!
Bizleri koru ve doğru yola (sırat-ı müstakim) ilet!
Senin yolunda hep hür olarak yürümemiz için bize rahmetini lütfet!
Bizlere hürriyeti, irfanı, rahmetini, azîzliği, nûrunu ve bu yaşamda cennetini lütfet!
Senin devletin olan cenneti bize lütfet!
Allah’ım bunları bize lütfet!
Allah’ım lütfen günahlarımızı affet, daha önce bilmeden, irfanımız olmadan yaptığımız tüm hatalarımızı, günahlarımızı affet!
Biz henüz irfan sahibi değiliz.
İrfan Sahibi Bir Sensin!
Güzel olan Bir Sensin!
Sevgisi, güzel ve iyi sıfatları olan bir Sensin!
Sabır ve merhamet Sahibi Sensin!
Affedici ve Adil olan Sensin!
Birlik’te olan, bizler hakkında iyi niyetlere sahip Bir Sensin! Hepimizi birlik içinde bir araya getiren, her şeye, herkese bu birlik içinde hükmeden Sensin!
Rabbimiz Sensin, sultanların Sultan’ı, tüm hayatların Sahibi Sensin!
Tüm hayatları koruyan Sultan Sensin, her yerde Sensin (illallah)!
Hep öyleydin ve şu anda da öylesin,
Bir olan Bir Sensin, Samed Sensin!
Milyonlarca hayatın sahibi Sensin,
Tüm alemlerde tek Bağışlayıcı, tek Kurtarıcı Sensin,
Sonsuz rahmet hazinesi Sensin, bu çokluk (kesret) içinde varolan tüm hayatların Sultan’ı, Kılavuz’u Sensin Allah’ım!

Bizler Senin köleniz, kullarınız.
Allah’ım bizleri koru lütfen!
Bizden razı ol Allah’ım!
Bizleri kabul et Allah’ım!
Ey sonsuz rahmet Sahibi lütfen tüm hatalarımızı affet!
Allah’ım!
Lütfen bizleri bağışla!
Seni görmesek bile kalblerimizde Sana imanımız var Allah’ım! Seni tam olarak bilmesek bile, kalblerimizde Sana kesin bir imanımız var.
En azından bu kalb Seni bilmeye çalışıyor.
Hatta hangi dille nasıl dua edeceğimizi bilmesek de, hatta hiçbir şeyi bilmesek de biz Sana inanıyoruz Allah’ım!
Bu yarım, bu eksik, bu çocuksu irfanımızla biz Sana inanıyoruz Allah’ım!

Bizleri koru Allah’ım!
Hiçbir şey bilmeyenlerden bizleri koru!
Bu güne kadar yaptığımız tüm hatalardan bizleri bağışla Allah’ım! Biz ilâhî ilmi bilmeyiz.
Biz hiçbir şey öğrenmedik.
Nasıl konuşacağımızı, nasıl dua edeceğimizi bile bilmiyoruz Allah’ım!
Seni nasıl anacağımızdan, Sana nasıl hizmet edeceğimizden aciziz Allah’ım!
Nasıl olduğunu bile bilmeden yapıyoruz her şeyi.
Nasıl yapacağımızı bilmeden yapıyoruz Allah’ım!

İbadetler yapılır hakikatte nasıl olduğunu bilmeden,
Yol yöntem bilmeden, anlamadan yapılır,
İşte böyledir bu dünyada yaptığımız ibâdetler,
Bilmeden yaparız ibâdetin ve duanın ne olduğunu,
Anlamadan yaparız ibâdetin ve duanın ne olduğunu,
Yüce Allah’ım ibâdet ederiz ama hiç birini bilmeden.
Bir türlü anlayamam ibâdeti yani,
Hakikatte nasıl söyleneceğini ya da okunacağını öğrenmedim,

Hakikatte nasıl söyleneceğini ya da okunacağını öğrenmedim.
Sallanıp dururuz şüphede kalarak, dünyada yaşayan ölülüler gibi,
Çığlık atarız, feryat ederiz ama ilâhî ilmi bilmeden.

Dertliyim ama, üzülüyorum ama ırk ve din ayırımlarını bir türlü anlayamamaktan.
Ey mükemmel olan Yüce Allah’ım!
İnanıyorum Senin Bir olduğuna, Senin Birliğine.

Aklım karıştı ama ırk ve din ayırımlarını bir türlü anlayamamaktan,
İnanıyorum ki Rabbim Allah Birdir,
Sana hamd ederim ey her yerde hazır olan Sonsuz Nûr,
Ben Senin kölenim, Senin kölen, ey bizlere hükmeden ve rahmet ihsan eden Allah’ım!
Ben Senin kölenim, Senin kölen, ey bizlere hükmeden ve rahmet ihsan eden Allah’ım!

Nasıl ibâdet edileceğini göster bize!
Nasıl söyleneceğini, nasıl okunacağını öğret bize!
Sana ibâdet ve duanın yolunu göster!
Allah’ım! Bana ve çocuklarıma Hakk’ı aç ve Hakk’ı göster!
Allah’ım! Bana ve çocuklarıma yolu göster!
Allah’ım! Bana ve çocuklarıma yolu göster!
Kalbin, gönlün saflığını göster bize.
Rahmetinle bize iman ihsan et!
Bu imanla Senin aşkına, Senin sevgine ibâdet için,
Birlik içinde Bir tek Hazineye ibâdet için,
Bir tek ırk olarak hep birlikte yaşamak için,
Tüm hayatları sevgiyle bir olarak kucaklamak için.
Rahmetinle besle bizi iman ve ibâdetle
kucaklamak için,
Rahmetin nûru, ilâhî nûr,
Âriflerin incisinin nûru,
İrfanın nûru, ilâhî nûr,
Âriflerin incisinin nûru olan Allah’ım!
Ey Evvelin Evveli, her yerde hazır olan Sonsuz Nûr,
Rahmetinle kuşat ve rahmetinle besle bizi!
Bağışla tüm hatalarımızı, bilmeyerek işlediklerimizi.
Üç âlemin tek hakimi Sensin Allah’ım!
Rahmetinle kabul et bizi!
Bizler günahkarız, kimse bilmez bunu,
Sen kabul et bizleri, Sen hükmet bizlere Allah’ım!
Rahmetinle besle bizleri,
Lütfet bir bak şu hâlimize Allah’ım!

Toprak, vehim ve düşünceler gelir,
Ve aldatırlar bizi, yitiririz insanlık şerefimizi.
Tüm bölücülükler ve ayırımlar dünyaya ait ne varsa,
Gelir ve rahatsız eder, aklımızı karıştırır.
Her türlü ırk ve din ayırımları gelir ve ezer bizi.
Her saniyede, her anda işkencedir bunlar bize.
Ne yapabiliriz?
Ne yapabiliriz Allah’ım?
Bunlar bize işkencedir, elemdir, ne yapabiliriz Allah’ım?
Sen bunlardan uzak olduğun gibi,
Bizlere yardım et, bizleri de uzak tut bunlardan Ya Rahîm!
Bizleri koru Allah’ım!
Bizleri koru ve kurtar Allah’ım!
Ey her türlü hayalin ötesinde olan Allah’ım!
Bizleri koru!

Rahmetinle bak ve rahmetini ihsan et bizlere Allah’ım!
Sonsuz mutluluğun Hazinesi, ey her şeyin Hakimi,

Ey Kadir olan Rabbim!
Göz Sensin, İnci Sensin, Nûr Sensin,
Ey en mükemmel olan Allah’ım!
Bu fakirin, bu güçsüzün dertlerine derman ol!
Ve hepimizi koru!
Bu günahkarın dertlerine derman ol!
Ve hepimizi koru Allah’ım!

Lütfet, bu hâlimize bir bak, kurtar bizi!
Ey Sonsuz mutluluğun Hazinesi!

Her şeyin sahibi olan Allah’ım!
Ya Meliki, Ya Rabbül Âlemin!
Ya Rahmân, Ya Rahîm!
Biz Senin rahmetine, Senin ni’metine muhtacız!
Hayatlarımızdaki Hayat Sen ol!
Hakikat kalbini aç, gönlümüzü aç!
Rahmet balıyla besle bu kalbi!
İlâhî ilim, irfan, açıklık ve iman yeşersin orada!
Bunları besleyen irfan meyvesi Sensin!

Bu meyveyi tatmam gerekir,
Bu irfan ve rahmet meyvesidir.
Zevk budur işte!

Ey rahmeti bol olan Allah’ım bana ve çocuklarıma yardım et!
Allah’ım! Ya Rabbül Âlemin!
Ey Âlemlerin Rabbi!
Âmin!.


Esselamü aleyküm!
Allah’ın huzuru sizinle olsun!

3 Haziran 1984

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 30 Haz 2011, 12:19 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 637
Konum: Ankara
Hz. Adem aleyhi's-selâm'ın hayatı

Eski, çok eski zamanlarda yeryüzünde insan yoktu.
Dağlar, topraklar, sular, çeşit çeşit hayvanlar vardı ama hiç insan yoktu. Yüce Allah meleklere;"Topraktan bir insan yaratacağım. Onu yeryüzünde halife kılaca­ğım. Hepiniz ona secde ediniz."
diye buyurdu. Melekler durup düşündüler. Demek Yüce Allah yeni bir mahluk yaratacaktı ve ona secde etmelerini emrediyordu. Bu, kendile­rinden üstün bir mahluk olacaktı. Sordular:"Ya Rab! Yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Biz sana her zaman ibadet ediyor, seni överek yücel­tiyoruz."
Melekler insan denilen şeyin varlığını merak ediyorlardı. Bunun için sorup öğrenmek istemişlerdi. Yüce Allah bunun üzerine;"Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." diye buyurdu.
Melekler;"Şüphesiz Rabbimiz her şeyi bilir, faydasız bir şey yaratmaz." de­diler. Demek ki insanın yaratılmasında meleklerin bilemeyecekleri gizli bir yön vardı.
Nihayet Yüce Allah Âdem'i (a.s.) topraktan yarattı. Ona ruhundan üfledi. Sonra Âdem'e varlıkların isimlerini öğretti. Daha sonra onun bütün yaratılmışlardan üstün olduğunu, yeryüzünde halife olmaya la­yık olduğunu meleklere göstermek, onların merakını gidermek için bir sınav yaptı.
Meleklere;"Bu varlıkların isimlerini söyleyin." diye buyurdu. Meleklerin bu konuda bilgileri yoktu.
"Ya Rab! Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir bilgimiz yok." di­yerek sustular, cevap veremediler. Bunun üzerine Yüce Allah, Âdem'e (a.s.) varlıkların isimlerini saymasını emretti. Âdem teker teker saydı. Böylece melekler insan denilen varlığın kendilerinden üstün olduğunu anladılar. Bu olay, Yüce Allah'ın insanlara ilim verdiğini göstermiş oluyordu. İnsanoğlu bu ilim sayesinde dünyadaki hayatını kolaylaştı­racak, yaratılmış olan diğer şeylerden faydalanabilecekti.
Melekler Yüce Allah'ın emri üzerine Âdem'e (a.s.) secde ettiler.
Sadece şeytan secde etmemişti. Kendini Âdem'den (a.s.) daha üstün görüyor ve büyüklük taslıyordu. Yüce Allah; "Ey iblis! Âdem'e secde etmene engel olan nedir?" diye buyurdu. Şeytan bu terbiyesizliğinden pişman olup tevbe edeceği yerde kendini haklı çıkarmaya çalıştı.
"Ben Âdem'den (a.s.) daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın. Ben hiç çamurdan yaratılmış birine secde eder mi­yim?" dedi.
Yüce Allah, şeytanın bu gururlu davranışını bağışlamadı. Ona;
"İn oradan! Melekler içinde büyüklük taslayamazsın. Rahmetim­den çık, git! Sen bundan böyle alçağın biri oldun." diye buyurarak onu huzurundan kovdu. Bu olay kibir ve gururun ne kadar kötü bir şey olduğunu ortaya koymaktadır. Büyüklük taslayan, sonunda küçülür ve herkesin nefretini kazanır.
Şeytan yaptığı hatayı anlamıştı. Bir anda Yüce Allah'ın rahmetin­den yoksun kalmıştı. Belki de tamamen yok olacaktı. Bu korku ile şöyle dedi:
"Beni insanların tekrar dirileceği güne kadar hayatta bırak."
Yüce Allah ona:
"Senin ömrün kıyamet gününe kadar uzatıldı." diyerek hayatta ka­lacağını bildirdi.
Şeytan bu izni alınca aslında tevbe ve şükretmesi gerekirdi. Ama o inadında devam etti, Allah Teâlâ'ya şöyle karşılık verdi:
"Ey Rabbim! Beni, Âdem’e secde etmediğim için huzurundan kovdun. Ben de bundan böyle senin doğru yolun üzerinde oturacağım. İnsan­ları azıtmak, doğru yoldan saptırmak için pusuda bekleyeceğim. On­lara her yönü deneyerek yaklaşmaya çalışacak, sana isyan etmelerini sağlamak için elimden geleni yapacağım. O zaman göreceksin ki in­sanların çoğu sana itaat etmeyecek, şükretmeyecek. Ancak onlardan pek azını kandıramam, bu insanlar senin en iyi kullarındır.”
Şeytan bu sözleri ile insanoğluna olan kinini ve nefretini açıkça or­taya koymuş oluyordu. Hz. Âdem'in (a.s.) yüce Allah katında kazandı­ğı kıymet onu kıskançlıktan deli etmişti.
Yüce Allah bunun üzerine ona şöyle buyurdu:
"Ey iblis! Sen, bütün güç ve kuvvetinle insanoğlunu azdırmaya, doğru yoldan ayırmaya çalış. İnsanlardan kim benim yolumu bıra­kır da sana uyarsa, cehennemi seninle ve sana uyanlarla doldura­cağımı bilsinler. Ancak senin aldatamayacağın o iyi kullarım var ya, onları bana ibadetten asla ayıramaz, onlar üzerinde bir etki ya­pamazsın.”
Böylece şeytan Yüce Allah'ın huzurundan kovuldu. Şeytan ile insa­noğlu arasındaki mücadele buradan başlamış oldu. Yüce Allah daha sonra Âdem'i (a.s.) cennete koydu. Âdem cennette yaşıyor, oradaki her türlü güzellikten faydalanıyordu. Ancak kendisini çok yalnız hissedi­yordu. Yüce Allah hem yalnızlıktan kurtulması, hem de insan neslinin çoğalması için ona hayat arkadaşı ve eş olarak Havva'yı yarattı. Ve on­lara şöyle buyurdu:
"Ey Âdem! Sen ve ailen cennete yerleşin, oradaki güzelliklerden, nimetlerden faydalanın."
Âdem (a.s.) ile Havva cennette mutluluk içinde yaşıyorlardı; ne ka­dar güzel bir yerdi cennet. Neyi arzu ederlerse hemen oluyordu. Açlık, susuzluk çekmiyorlardı. Ağaçların, kuşların, suların, anlatılmaz güzel­liklerin içindeydiler. Hiçbir kaygıları, hiçbir dertleri yoktu.
Ancak Yüce Allah onları sınamak için bir yasak koymuştu. Âdem'le Havva cennette bulunan bir ağaca yaklaşmayacak, onun meyvesinden yemeyeceklerdi.
Şeytan bu yasağı öğrenmişti. Onların peşindeydi. Âdem'le (a.s.) Havva cennette gezip dolaşırken bazen cennetin ka­pısına kadar yaklaşırlardı; şeytan ise cennetten kovulmuştu, oraya gi­remezdi. Bunun için onları kolluyor, kapının önüne gelmelerini bekli­yordu.
Yine bir seferinde Âdem'le Havva cennetin kapısı yakınlarına yak­laşmışken şeytan onlara seslendi:
"Heeey Adem, Adem...”
Hz. Âdem'le Havva dönüp baktılar ve onunla konuşmaya başladılar.
Şeytan:"Cennet ne kadar güzel değil mi?" dedi.
"Evet, Rabbimiz çok güzel bir yer yaratmış."
"Burada devamlı kalmak ister misiniz? Buradan hiç ayrılmadan yaşamak ister misiniz? Hep burada kalmak, başka bir yere gitme­mek isler misiniz?"
Âdem'le Havva beraberce:
"Elbette isteriz." dediler.
"Bunun yolunu ben biliyorum."
"Biliyorsan bize de söyle.”
"Hani Allah’ın yaklaşmanızı yasak ettiği bir ağaç var ya!"
"Evet, bize o ağaca yaklaşmak yasak edildi.”
"Allah size onu neden yasak etti biliyor musunuz?"
"Hayır, bilmiyoruz."
Şeytan bunun üzerine çirkince sırıtarak şunları söyledi:
"Eğer o ağacın meyvesinden yerseniz, burada, cennette sonsuza kadar kalabilirsiniz."
Âdem'le Havva birbirlerinin yüzüne baktılar. Şaşırmışlardı. Şeytan heyecanla devam etti:"Evet, evet, o ağacın meyvesinden yemeniz gerek, düşünün hep cennette kalacaksınız, bu ne kadar güzel bir şey. Bakın benim hali­me, cennetten kovuldum ve bir daha dönemiyorum.”
Hz. Âdem'le Havva, şeytanın bu sözlerine önceleri pek önem ver­mediler. Çünkü Yüce Allah onu kendilerine apaçık bir düşman olarak tanıtmıştı. Hatta belki de onunla konuşmaları bile yakışıksız bir iş ol­muştu. Hiç konuşmasalardı daha iyi olacaktı.
Ama olan olmuştu bir kere. Cennette dolaşırken o ağaca baktıkla­rında hep şeytanın söylediği sözleri hatırlıyorlardı. “Cennette sonsuza kadar kalacaksınız, sonsuza kadar burada yaşayacaksınız." Az da olsa kalplerinde böyle bir arzu uyanmıştı.
Bu arzu gittikçe kuvvetlendi. Sonunda o ağacın meyvesinden yedi­ler. Böylece Yüce Allah'ın bir emrine karşı gelmiş oldular.
Meyveyi yedikleri anda ikisinin de üzerlerindeki elbiseler uçup git­ti. Çırılçıplak kaldılar. Çok utandılar. Hata ettiklerini, günaha battıkla­rını hemen anladılar. Şeytan onları aldatmıştı.
Utanç ve keder içinde yerden topladıkları ağaç yaprakları ile çıplak vücutlarını kapatmaya, örtünmeye çalıştılar. Yüce Allah, onlara şöyle seslendi:"Ben ikinize de bu ağaca yaklaşmayın demiştim. Bu ağacın meyve­sini size yasak etmiştim. Şeytan size apaçık bir düşmandır demiş­tim. Neden emrimi dinlemediniz?" buyurdu.
Âdem ile Havva suçlarını kabul ettiler. Başlarını öne eğdiler. Ağla­yıp yalvarmaya başladılar:"Ya Rabbi bizi bağışla... Bizi affet... Eğer affetmezsen halimiz ne olur. Biz kendimize zulüm ettik.” dediler.
Şeytan’ın amacı Âdem ile Havva'ya bu ağacın meyvesinden yedirerek onların cennetten kovulmalarını sağlamaktı. Böylece onlar da Yü­ce Allah'ın rahmetinden uzaklaşmış olacaklardı. Ancak Hz. Âdem ile Havva'nın tevbe ederek kurtulacaklarını hiç düşünmemişti. Yüce Al­lah'ın iyi kullarının hata etseler de, günah işleseler de tevbe ederek kurtulabileceklerini ummuyordu. Zaten bunu bilseydi onlarla uğraş­mazdı.
Yüce Allah Âdem ile Havva'ya şeytana uymaları durumunda cen­netten çıkarılacaklarını daha önce bildirmişti. Bunun için onları işle­dikleri günah üzerine cennetten çıkararak yeryüzüne indirdi. Artık on­lar için yeni bir hayat başlıyordu. Dünya, cennet gibi değildi.
Orada insanoğlu türlü zorluklarla karşılaşacaktı. Belli bir süre yaşa­yacak, kendisine verilen ilim ve akıldan faydalanarak ömrünü tamam­layacaktı. Fakat bu ölüm sonsuza kadar yok olma değildi. Nihayet bir gün dirilecek, dünyada yaptığı hareketlerin hesabını verecek, iyiler ödül, kötüler ceza görecekti.
Yüce Allah onları cennetten çıkarırken şeytanla birlikte hepsine şöyle buyurdu:"Birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin!"
Artık insanla şeytan arasındaki mücadele yeryüzünde devam ede­cekti. Şeytan yeryüzünde bütün insanlara yaklaşacak, onları ömürleri boyunca Allah Teâlâ'ya isyan ettirmeye uğraşacaktı.
Hz. Âdem ile Hz. Havva, yeryüzünde ayrı ayrı yerlere indirilmiş­lerdi. Uzun zaman birbirlerinden ayrı yaşadılar. Birbirlerini çok özlü­yor ve bir an önce kavuşmak için Yüce Allah'a yalvarıp ağlıyorlardı. Allah Teâlâ onların tevbelerini kabul etti. Arabistan'da, Mekke civa­rında Arafat denilen yerde buluştular. Bu buluşma çok göz yaşartıcı ol­du. Birbirlerini çok seven iki insan, iki eş gözyaşları içinde karşılaştı­lar. Uzun zaman içinde birbirlerine başlarından geçenleri anlattılar.

Hz. Adem'le Havva'nın buluşmalarından sonra ikisinden insan nesli hızla çoğalmaya başladı. Havva anamız her doğum yaptığında bi­ri erkek biri kız olmak üzere ikiz doğum yapıyordu. İlk zamanlarda in­san neslinin çoğalması için kardeşler arasında evlenme yasak edilme­mişti. Yine de birlikte doğan kız ve erkek kardeşler birbirleri ile evlenmiyor, bir önceki veya bir sonraki çocuklar birbirleriyle evleniyorlardı. Zamanla çocukların sayısı arttı.

İşte yeryüzünün ilk insanları böylece çoğalarak dünyadaki hayatı başlattılar. Yüce Allah Hz. Âdem'i ilk insanlara hem baba hem de pey­gamber yapmıştı. Âdem ölünceye kadar peygamberlik görevini yerine getirdi. Yüce Allah dünya hayatında uymaları için ona bazı emir ve ya­saklarını belirten on sayfalık bir bildiri indirmişti.
Buna suhuf denir. Âdem bu emir ve yasaklara hem kendi uydu hem de çocuklarının uymasını sağladı. Onları gerektiği gibi yöneltti.
Şeytanın sözlerine aldandıkları için başlarına gelenleri bir bir anlat­tı. Bu dünyaya geçici olarak geldiklerini, kıyametten sonra tekrar diri­leceklerini, asıl ve sonsuz hayatın ahirette olacağını öğretti.
Hz. Âdem ayrıca meleklerin de yardımıyla Kâbe'yi inşa etti. Müslümanların hac zamanı gelip ziyaret ettikleri Kâbe, Hz. Nuh zamanın­da meydana gelen tufan ile yıkıldı. Daha sonra Hz. İbrahim zamanında ortaya çıkarılarak yeniden yapıldı.
Hz. Âdem bin yıl yaşadıktan sonra vefat etti. Onu Kubeys dağına defnettiler, iki sene sonra ise Havva anamız vefat etti. Onu da yanına gömdüler, işte biz insanlar Yüce Allah'ın yarattığı ilk insan olan Âdem ile onun eşi olan Havva'nın soyundan gelmekteyiz. O zamandan bugü­ne kadar nice günler geçti. Kim bilir ne kadar zaman geçti.

Ebu’l-Hasen en Nedvî, Kur’an’da Adı Geçen Peygamberlerin Hayatı, Risale Yayınları, İstanbul, 2005: 17-24.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 30 Haz 2011, 13:48 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 637
Konum: Ankara
HABİL ile KABİL

Yeryüzünde yaşayan insanların ilk ataları Hz. Âdem ile Hz. Hav­va'dır. Onlar cennette iken şeytana uydular ve bir günah işlediler. Bu­nun üzerine Yüce Allah onları yeryüzüne indirdi. Yeryüzü cennet gibi değildi. Orada türlü zorluklar vardı.
Coşkun akan seller, geçilmesi imkânsız çöller, ormanlar vardı. An­cak Yüce Allah insanoğluna akıl vermişti. O, dünya üzerindeki bütün diğer varlıklardan, canlılardan bu yönü ile üstündü. Ama vücudu o ka­dar dayanıklı değildi. Kış gelip soğuklar başlayınca üşüyor, yazın kor­kunç sıcaklarında gölgelenecek bir yer arıyordu.
Ancak Yüce Allah, dünyayı insanların faydalanması için türlü ni­metlerle donatmıştı. Dünyanın çok güzel yerleri, ırmakları, çiçekleri, dağları, ovaları vardı. Ormanlarda türlü hayvanlar dolaşıyor, ağaçların dallarından çeşitli yemişler, meyveler sallanıyordu.

Hz. Âdem ile Hz. Havva dünya şartlarında yaşamaya alıştılar. Ken­dilerini yırtıcı hayvanlardan, tehlikelerden koruyacak barınaklar yaptı­lar. Bazı hayvanları kendilerine alıştırıp evcil hale getirdiler. Toprağı ekip biçmesini, tahıl ve sebze yetiştirmesini öğrendiler. Hayvanların etinden ve sütünden faydalandıkları gibi onların yünlerinden elbiseler yaptılar. Günler birbirini kovaladı.
Geceleri yaktıkları ateşin başına geçiyor; ayı, yıldızları seyrediyor, Yaratan'ın onlara ne gibi nimetler verdiğini düşünerek şükrediyorlardı.

Günlerden bir gün Hz. Havva hamile olduğunu anladı. Bunu Hz. Âdem'e haber verdi, ikisi de çok sevinçli idiler. Zamanı gelince Hz. Havva biri erkek diğeri kız ikiz çocuk doğurdu.
Onları sıcaktan ve soğuktan korumak, beslemek ve büyütmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Hz. Âdem gün boyu çalışıyordu. Tarla ve bahçe işlerini yapıyor, ormanda avlanıyordu. Hz. Havva ise ona yardım ediyor, çocukların bakımı ile ilgileniyor ve ev işlerini görüyor­du. İşte artık bir aile olmuşlardı. Bu, yeryüzünün gördüğü ilk aile idi.
Çocuklar onlara bir sevinç kaynağı olmuş, birbirlerine daha fazla bağlanmışlardı. Hz. Âdem oğluna Kabil ismini koymuştu. Çocuklar gün geçtikçe büyüyor, gelişiyorlardı. Daha sonraki yıl da Hz. Havva yine ikiz doğum yaptı. Yine bir kız ve bir erkek çocukları olmuştu. Ar­tık aile kalabalık sayılırdı. Hz. Âdem daha fazla çalışmaya başladı. Daha çok toprak ekiyor, daha sık ava çıkıyordu.

İkinci sefer doğan erkek çocuğa da Habil adını vermişlerdi. Yıllar geçti ve kardeşler büyüdüler. Artık ana-babalarına yardımcı oluyorlardı.

Hz. Âdem çocukları arasında iş bölümü yapmıştı. Kabil tarla işleri­ne, bahçeye ve ağaçların bakımına yardım ediyordu. Ektikleri arazinin yanı başından geçen bir dere vardı, içinde balıkların oynaştığı bu dere aynı zamanda onların tarlalarını suluyordu. Kabil gün boyu bu derenin suyunu tarlalara ulaştırmak için çırpmıyor, ter içinde kalıyordu. Sinirli, atak, çabuk kızan ve kıskanç bir çocuktu. Habil'den daha önde olmak ve daha başarılı görünmek için yapmadığı şey yoktu.

Habil ise kardeşinin tersine yumuşak huylu, sakin bir çocuktu. Ba­bası ona da hayvanların bakımı işini vermişti. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte kalkıyor, ağıldan koyunları çıkararak yüksek yerlere, otu bol olan vadilere götürüyordu. Koyunların otlakta yayıldığı sıralarda bir ağaç altına çekiliyor, yeryüzünün güzelliklerini seyrediyor, Yaratan'ın büyüklüğünü düşünüyordu.

Kız kardeşleri ise evde annelerine yardımcı oluyorlardı.

Allah Teâlâ ikiz olarak doğan kardeşlerin birbirleriyle evlenmeleri­ni yasaklamıştı. Bu sebeple çocuklar evlenme çağına geldiklerinde Ka­bil ile doğan kız Habil'e; Habil ile doğan kız Kabil'e verilecekti.

Nihayet gençlerin evlenecekleri gün de geldi, çattı.
Ancak Kabil'in evleneceği kız, Habil'in evleneceği kızdan daha güzeldi. Kabil bu durumu kabul etmek istemiyor, Habil'i kıskanıyor­du. Babaları evlenme işini açıp bunu kendilerine bildirince; Kabil razı olmadı. Kendisi Habil'in alacağı, Aklima isimli güzel kızla evlenmek istiyordu. Ama o kız kendisi ile birlikte doğmuştu. Hz. Âdem bu işin Yüce Allah tarafından yasaklanmış olduğunu ona anlattı. Allah Teâlâ'ya karşı gelemez, günaha giremezlerdi. Bütün uğraşmalarına rağmen Kabil'i yola getirememişti.
Bu evlilik işi ailenin huzurunu kaçırmıştı.
Kardeşler birbirlerine küs gibi duruyor, işlerini zevkle yapamıyorlardı. Acaba sonuç ne olacaktı. Hz. Havva da bu işe çok üzülüyordu. Hz. Âdem günlerce düşündü. Nihayet şöyle bir yol buldu. Her iki kar­deş de Yüce Allah'a birer kurban sunacaklardı. Yüce Allah kimin kur­banını kabul ederse o Aklima'yı alacaktı.

Habil ve Kabil bunu kabul ettiler. Bir süre, nasıl bir kurban kesmek gerektiğini düşündüler. Habil koyunlarını gözden geçirdi. İçlerinden en güzelini seçti. Evet, Yüce Allah'a ancak böyle bir kurban verebilir­di. Kabil ise düşünceliydi. Acaba nasıl bir şey seçmeliydi?
Bahçeyi dolaştı, meyvelere teker teker baktı. Sonra tarlaları gezdi, buğdayları seyretti. Hafif rüzgâr altında bir o yana, bir bu yana salla­nan olgun başaklara baktı ve sevinçle zıpladı. Evet o da bir deste buğday verecekti. Bundan iyisi olamazdı, mutlaka kendi kurbanı kabul olacaktı. Buna inanıyordu.
O zamanlar ilahi âdet üzere Yaratan, kabul ettiği kurbana bir ateş gönderir ve onu yakardı. Kabul olunmayan kurban ise olduğu gibi ka­lır, halk içinde kurban sahibinin yüzü kara olurdu. Bu âdet İsrailoğulları zamanına kadar devam etmiş, daha sonra Yaratan bu âdeti kaldır­mıştır.

Habil, seçtiği koyunu kesmiş, götürüp yüksekçe bir tepenin üzerine bırakmıştı. Kabil de buğday tarlasından biçtiği bir deste buğdayı götü­rüp yanına bırakmıştı.
O geceyi merak içinde geçirdiler. Acaba kimin kurbanı kabul olu­nacaktı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ailece kurbanların bırakıldıkları tepeye doğru yürüdüler. Ve gördüler ki Habil'in kurban olarak sunduğu koyun yanmış ve yok olmuş, Kabil'in buğday destesi olduğu gibi duruyor.
Kabil'in kıskançlık duyguları iyice kabardı ve taştı. Babasını bile suçlamaya başladı:
“Buna sebep sensin, sen onu daha çok seviyorsun. Belki de onun kurbanının kabul edilmesi için dua ettin.”“Hayır evladım, ben ikinizi de seviyorum. Evlatlarım arasında hiç­bir ayırım yapmıyorum. Senin kurbanın kabul edilmedi. Hakkına razı olman gerekir. Aklima ile evlenmek Habil'in hakkıdır. Artık bunu ka­bul et ve şu kıskançlık huyunu terk et.”
O gün Kabil evden uzaklaştı. Issız yerlerde dolaştı, kendi kendine konuşuyordu.
“Hayır, Aklima'yı Habil'e vermeyeceğim. Onunla ben evlenece­ğim. Ama nasıl? Bunu nasıl yapmalıyım?”
İşte bu sırada şeytan ona yaklaştı ve şöyle seslendi:“Habil'i öldür!..”
Kabil birden irkildi. Bu ne demek oluyordu? Öldürmek de ne de­mekti? Şeytan:
“Habil'i öldür ve ondan kurtul. Aklima senin, senin olacak.”
Kabil korku ve heyecan içinde terlemişti. Kısık bir sesle sordu:
“öldürmek nasıl oluyor? Ondan kurtulmak mümkün mü?”
Şeytan kandırıcı sesiyle onu iyice etkisi altına aldı.
“Sen Habil'den büyüksün. Ondan daha başarılısın. Aklima senin hakkındır. Habil'i öldür ve Aklima'yı al.”
Kabil oturduğu yerden kalktı ve etrafına bakındı. Sanki bu konuş­tuklarını birinin duymuş olmasından çekiniyordu. Hayır etrafta kimse­ler yoktu. Kabil gece yatarken hep bu öldürme işini planladı. Nasıl ya­pacaktı, düşünüp durdu. En iyisi etrafta kimseler yokken birden saldı­rıp onu öldürmesi olacaktı. Nasılsa Habil yine koyunları otlatmak için uzaklara gidecekti. Gizlice gider, onu bir yerde kıstırırdı.
Ertesi gün Habil her zaman yaptığı gibi koyunları ağıldan çıkardı, önüne kattı ve otlatmak için karşıki tepelere doğru sürdü götürdü. Ka­bil bahçedeki ağaçlar arasına saklanmış, onu gözetliyordu. Şeytan yanı başında kulağına fısıldayıp duruyordu:
“İşte aradığın fırsat. Peşine düş ve onu izle.”
Kabil bu sese uyarak Habil'i izledi. Habil koyunları otu bol bir ye­re getirince serbest bıraktı. Kendisi bir ağaç altına giderek oturdu. Bir süre sonra arkasında bir hışırtı duydu. Döndüğünde karşısında ağabeyi Kabil duruyordu. Ona selam verdi. Kardeşi selamını almamıştı. Göğsü inip kalkıyor, gözleri bir başka parıltı ile yanıyordu. Kabil ağır ağır ya­nına yaklaşınca Habil Yaratan'ın yardımıyla onun kötü niyetini anladı.
"Demek beni öldürmeye niyet ettin." dedi.
Kabil şaşırmıştı, kekeledi:
“Nereden çıkardın bunu?”
“Haydi inkâr etme, beni öldürmek istiyorsun. Ama sana şunu söy­leyeyim. Bu yaptığın Yüce Allah'ın buyruklarına karşı gelmektir. Eğer beni öldürmeye kalkışırsan sana karşı koymam. Şunu bil ki yaptığın bu kötü iş cezasız kalmayacaktır. Yüce Allah, seni cehenneme atarak bu cinayetinin hesabını soracaktır. Vazgeç, şeytana uyma.”
Ancak Habil böyle konuşurken, şeytan sürekli Kabil'i kışkırtıyordu:
“Ne duruyorsun, yerden bir taş al ve başına vur. Onu öldür!.. Onu öldür!..”
Kabil bu heyecana daha fazla dayanamadı. Ne yaptığını bilmez bir halde yerden koca bir taşı aldığı gibi kardeşinin başına fırlattı. Habil yere yıkıldı. Başından oluk gibi kan akmaya başladı. Onun yere yığıl­dığını gören Kabil yanına eğildi. Taşı bir iki kere daha şiddetle karde­şinin başına vurdu, içindeki kıskançlık ve kin akan kanla birlikte sanki hafifliyordu.
Ama kardeşi henüz ölmemişti. Ona acıyan gözlerle bakıyor, çok yanlış bir iş yaptığını bakışları ile anlatmaya çalışıyordu. Bir süre son­ra gözleri kapandı ve ruhunu teslim etti. Kabil uzun süre kardeşinin cesedi başında oturdu.
Donup kalmıştı sanki. Bir türlü hareket edemiyor, düşünemiyor, ne yapacağını bilemiyordu. Kendisine akıl veren, onu kışkırtan şeytan da ortada görünmüyordu. Kabil öylece orada bir süre kaldı.

Gün çekildi, gölgeler uzandı. Koyunlar meleyerek bir araya toplan­dılar. Sanki kendilerini seven, çağıran Habil’i arıyorlardı. Kabil artık panik içindeydi. Kardeşinin cesedinin başından ayrılamıyor, onu orada bırakarak bir yere gidemiyordu. Sonunda cesedi kaldırıp sırtına aldı, yürümeye başladı. Ceset soğuyor ve gittikçe ağırlaşıyordu. Nereye gi­debilirdi ki? Etraf vahşi hayvanlarla doluydu. Eve dönemeyeceğine göre nereye gidebilirdi? Hem kardeşinin cesedini ne yapacaktı? Nere­deyse karanlık çökmek üzereydi.
Kabil sırtındaki cesetle bir tepeye kadar ulaştı. Soluk soluğa kal­mıştı. Göğsü körük gibi inip çıkıyordu. Alnındaki terleri sildi. Belki de yaptığına pişman olmuştu ama iş işten geçmişti. Yeryüzünde ilk kanı o dökmüş, ilk cinayeti o işlemişti.
Kardeşini öldürdüğü için belki Aklima da kendisini istemeyecekti.
Hele babası ve annesi bu yaptığını duyunca kim bilir nasıl üzüle­cekler, kendisine nasıl kızacaklardı. Bu düşüncelerle çöküp kaldı. Tam bu sırada yanı başında iki karga gördü. Kargalardan biri ölmüştü. Ayak­ları gökyüzüne doğru dikilmiş, başı yana eğilmişti.
Öbür karga ölü olanın etrafında dolaşıyor, arada bir kanatları ve ga­gası ile ona dokunuyor, garip sesler çıkarıyordu.
Kabil hayretler içinde kargayı seyretmeye başladı. Karga bir süre sonra dolaşmayı bıraktı. Gagası ve ayakları ile bulunduğu yerde bir çukur eşmeye başladı. Yumuşak toprağı eşeliyor, kanatlarıyla toprağı savuruyor, ayaklarıyla çukuru derinleştiriyordu. Aradan oldukça uzun bir zaman geçti. Karga çukuru iyice derinleştirdi. Sonra ölü kargaya yanaştı, bir kanadından yakalayıp onu çukura çekti. Ölü karga, çukura düşünce bu sefer kanatları, ayakları ve gagasıyla, çıkan toprağı ölü karganın üzerine atmaya başladı. Kabil'in gözleri yerinden fırlayacak­mış gibi oldu. İşte bir karga ölüyü ne yapacağını biliyordu.
"Yazıklar olsun." dedi. “Bir karga kadar bile olamadım.”
Sonra yerinden doğruldu. Etrafına bakındı. Sert bir ağaç parçası bul­du. Onunla yumuşak toprağı kazmaya başladı. Kazdıkça açıldı, terle­dikçe kendine geldi. Evet, işte kardeşinin cesedinden kurtulmanın yolu­nu bulmuştu. Onu bu çukura gömecekti. Belki böylece kimsenin haberi olmayacaktı. Vücuduna sanki yeniden can geliyor, güç kazanıyordu.
Çabuk çabuk kazdı. Kardeşini açtığı çukura gömdü. Üzerini toprakla örttü. Sonra terini silerek mezarın yanına uzandı. Çok yorulmuştu.
Çocukların geciktiğini gören Hz. Âdem onları merak ediyordu. Hz. Havva'ya evde kalmasını, kendisinin onları aramaya gideceğini söyle­yerek yola çıktı. Habil'in genellikle koyunları otlattığı vadiye gidiyor­du. Acaba ne olmuştu? Vahşi hayvanların hücumuna mı uğramışlardı? Birbirleriyle kavga mı etmişlerdi. Bu düşünce ile endişelendi. Olabilir­di. Evlenme ve kurban işinden sonra, Kabil kardeşi Habil'e hiç de iyi gözle bakmıyordu. Bu düşüncelerle vadiye ulaştı. Habil'in her zaman oturduğu ağacın altına geldi. Yerde kan izleri gördü. Evet, mutlaka ba­şına bir iş gelmişti. Koşmaya başladı. Bir yandan da çocuklarının ismi­ni bağırıyor, onların ses vermesini istiyordu.

Kabil babasının sesini duyunca yattığı yerden doğruldu. Kalkıp kaçmaya başladı. Babasının her şeyi anlamış olduğunu düşünüyordu. Onun ayak sesleri Hz. Âdem'i uyardı. O tarafa doğru koştu. Gördü ki Kabil alabildiğince kaçıyordu. Kalktığı yerde bir toprak yığını vardı. Yığına doğru gitti. Oracıkta Kabil'in Habil'i öldürmüş ve gömmüş ol­duğunu anladı. Mezarın başına yavaşça çöktü. Gözyaşlarını tutamadı.

Demek sakin, yumuşak huylu, sevgili Habil şimdi şu toprak yığını­nın altında yatıyordu. Ve onu kardeşi öldürmüştü. Kıskançlık ne kadar kötü bir şeydi ve şeytana uymak nasıl kötü bir işti. İnsana kardeşini bi­le öldürtecek kadar etki eden bu iki kötülükten uzak durmak gerekmez miydi? Ama olmuştu. Kabil elini kana bulamıştı. Kendini bilmez bir halde tepeden aşağı doğru koşan, ufuklarda bir nokta gibi kalan Ka­bil'e beddua etti, onu lanetledi.

Hz. Âdem üzüntü ile evine döndü. Olup bitenleri anlattı. Hz. Hav­va ve diğer çocukları birlikte ağlaştılar. Artık Kabil'e aralarında yer yoktu. O da bunu biliyordu. Kız kardeşini alarak evi terk etti. Kendisin­den bir daha haber alınamadı. Yeryüzünde ilk cinayeti işleyen bu kişi­nin sadece adı kaldı.

Ebu’l-Hasen en Nedvî, Kur’an’da Adı Geçen Peygamberlerin Hayatı, Risale Yayınları, İstanbul, 2005: 25-32.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 23 Ara 2011, 09:33 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 03:00
Mesajlar: 8701
Konum: BURSA

Fasil : AHÂDÎS-İ ENBİYÂ ALEYHİMÜ`S-SALÂTÜ VE`S-SELÂM BAHSİ
Konu : Kâbil`in Hâbil`i öldürmesi;Kötü çığır açanlar
Ravi : Abdullâh b. Mes`ûd
Baslik : KÂBİL`İN HÂBİL`İKATLİ HADİSİ
Hadis : Rivâyete göre Resûlullah salla`llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Hiç bir Âdem-oğlu zulm ile öldürülmez, ancak onun kanı (nın günâhı) ndan birinci Âdem (atanın) oğlu (Kabil hesâbı) na bir pak ayrılır. Çünkü bu cinâyeti âdet edenlerin önderi odur. (Kardeşi Hâbil`i öldürmüştür).
HadisNo : 1371

Fasil : KADER BÖLÜMÜ
Konu : Çocukların Hükmü
Ravi : Ömer İbnu`l-Hattab
Hadis : Resulullah (sav) buyurdular ki: "Musa aleyhisselam: "Ey Rabbim! bizi ve kendisini cennetten çıkaran Adem`i bize bir göster!" diye niyazda bulundu. Hak Teala ve Tekaddes hazretleri de babası Adem aleyhisselam`ı ona gösterdi. Bunun üzerine Hz. Musa: "Sen babamız Adem misin?" dedi. Adem: "Evet!" deyince: "Yani sen, Allah`ın kendi ruhundan üflediği kimsesin. Sana bütün isimleri öğretti, meleklere emretti ve onlar da sana secde ettiler öyle değil mi?" diye sordu. Adem yine: "Evet!" dedi. Hz. Musa sormaya devam etti: "Öyleyse sen niye bizi ve kendini cennetten çıkardın?" Bu soru üzerine Hz. Adem: "Sen kimsin ?" dedi. O: "Ben Musa`yım!" deyince: "Yani sen, Allah`ın risalet vererek mümtaz kıldığı kimsesin. Sen Beni İsrail`in peygamberi, perde gerisinde Allah`ın konuştuğu kimsesin. Allah seninle kendi arasına mahlukatından bir elçi de koymadı değil mi?" dedi. Hz. Musa "Evet!" deyince; Hz. Adem: "Öyleyse sen, (bu söylediğin şeyin) ben yaratılmazdan önce Allah`ın (kader) kitabında yazılmış olduğunu görmedin mi?" dedi. Hz. Musa "Evet!" deyince: "Öyleyse Allah`ın kazası (hükmü) benden önce cereyan etmiş bir şey hakkında beni niye levmediyorsun?" dedi." Aleyhissalatu vesselam, devamla: "Hz. Adem, Musa`yı ilzam etti. Hz. Adem Musa`yı ilzam etti. Hz. Adem, Musa aleyhimesselam`ı ilzam etti" buyurdular.
Hadis No : 4845


Fasil : PEYGAMBERLİK BÖLÜMÜ
Konu : İsra Hakkında
Ravi : Enes
Hadis : Enes (ra) Malik İbnu Sa`saa (ra)`dan naklen anlatıyor: "Resulullah (sav) onlara, Mirac`a götürüldüğü geceden anlatarak demiştir ki, "Ben Ka`be`nin avlusundan Hatim kısınında -belki de Hıcr`da demişti- yatıyordum, -bir rivayette şu ziyade var: Uyku ile uyanıklık arasında idim- Derken bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. -Bu sözüyle boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı kasdetti.- Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla [ve hikmetle] dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim [çıkarılıp su ve zemzem ile] yıkandı. Sonra içerisi (imanla) doldurulup tekrar yerine kondu. Sonra merkepten büyük katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak`tı. Ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibril aleyhisselam beni götürdü. Dünya semasına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi. "Gelen kim?" denildi. "Cibril!" dedi. "Beraberindeki kim?" denildi. "Muhammed (sav)!" dedi. "O`na Miraç daveti gönderildi mi?" denildi. "Evet!" dedi. "Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!" denildi. Derken kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hz. Adem aleyhiselam`ı gördüm. "Bu babanız Adem`dir! Selam ver O`na!" dendi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra bana: "Salih evlad hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!" dedi. Sonra Hz. Cebrail beni yükseltti ve ikinci semaya geldik. Kapıyı çaldı. "Bu gelen kim?" denildi. "Ben Cibril`im!" dedi. "Beraberindeki kim?" denildi. "Muhammed!" dedi. "O`na Miraç daveti gönderildi mi?" denildi. "Evet!" dedi. "Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" dediler. Derken bize kapı açıldı. İçeri girince, Hz. Yahya ve Hz. İsa aleyhimasselam ile karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı. Hz.Cebrail: "Bunlar Hz. Yahya ve Hz. İsa`dırlar, onlara selam ver!" dedi. Ben de selam verdim. Onlar da selamıma mukabelede bulundular. Sonra: "Hoş geldin salih kardeş, hoş geldin salih peygamber" dediler. Sonra Cebrail beni üçüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı. "Bu gelen kim ?" denildi. "Cibril`im!" dedi. "Yanındaki kim?" denildi. "Muhammed`dir!" dedi. "O`na Miraç daveti gitti mi?" denildi. "Evet!" dedi. "Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" denildi. Kapı bize açıldı. İçeri girince Hz. Yusuf aleyhiselam`la karşılaştık. Cebrail: "Bu Yusuf tur! O`na selam ver!" dedi. Ben de selam verdim. Selamıma mukabele etti. Sonra: "Salih kardeş hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!" dedi. Sonra Cebrail beni dördüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı. "Bu gelen kim ?" denildi. "Cibril`im!" dedi. "Beraberindeki kim?" denildi. "Muhammed!" dedi. "Ona Miraç davetiyesi indi mi?" denildi. "Evet!" dedi. "Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" dediler. Kapı açıldı, içeri girdiğimizde, Hz. İdris aleyhisselam ile karşılaştık. Hz. Cebrail: "Bu İdris`tir, O`na selam ver!" dedi. Ben selam verdim. O da selamma mukabele etti. Sonra bana: "Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi. Sonra Hz. Cebrail beni yükseltti. Beşinci semaya geldik. Kapıyı çaldı. "Kim bu gelen ?" denildi. "Ben Cibril`im!" dedi. "Beraberindeki kim ?" denildi. "Muhammed!" dedi. "O`na Miraç daveti indirildi mi?" denildi. "Evet!" dedi. "Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" denildi. Kapı açıldı, içeri girince, Harun aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrail aleyhisselam: "Bu Harun aleyhisselam`dır. O`na selam veri" dedi. Ben selam verdim, o da selamıma mukabelede bulundu ve: "Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi. Sonra Cebrail beni yükseltti ve altıncı semaya geldik. Kapıyı çaldı. "Bu gelen kim?" denildi. "Ben Cibril!" dedi. "Beraberindeki kim?" denildi. "Muhammed!" dedi. "O`na Miraç daveti indirildi mi?" denildi. "Evet!" dedi. "Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliş!" denildi, içeri girince, Hz. İbrahim aleyhisselam ile karşılaştık. Cebrail: "Bu baban İbrahim`dir, O`na selam ver!" dedi. Ben selam verdim. O da selamıma mukabele etti. Sonra: "Salih oğlum hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi. Sonra Sidretü`l-Münteha`ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen`in) hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi. Cebrail aleyhisselam bana: "İşte bu Sidretü`l-Münteha`dır!" dedi. Burada dört nehir vardır: İkisi batıni nehir, ikisi zahiri nehir. "Bunlar nedir, ey Cibril?" diye sordum. Hz. Cebrail: "Şu iki batıni nehir cennetin iki nehridir. Zahiri olanların biri Nil, diğeri Fırat`tır!" dedi. Sonra bana el-Beytü`l-Ma`mur yükseltildi. Sonra bana bir kapta şarap, bir kapta süt, bir kapta da bal getirildi. Ben süt aldım. Cebrail aleyhisselam: "Bu (aldığın), fıtrat(a uygun olan)dır, sen ve ümmetin bu fıtrat (yaratılış) üzeresiniz!" dedi. Resulullah devamla dedi ki: "Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. Oradan geri döndüm. Hz. Musa aleyhisselam`a uğradım. Bana: "Ne ile emrolundun?" dedi. "Gece ve gündüzde elli vakit namazla!" dedim. "Ümmetin, her gün elli vakit namaza muktedir olamaz. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Beni İsrail`e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (muvaffak olamadım). Sen çabuk Rabbine dön, bunda ümmetine hafifletme talep et!" dedi. Ben de hemen döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit namaz indirdi. Musa aleyhisselam`a tekrar uğradım. Yine: "Ne ile emrolundum ?" dedi. "Benden on vakit namazı kaldırdı!" dedim. "Rabbine dön! Ümmetin için daha da azaltmasını iste!" dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Musa aleyhisselam`a uğradım. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hz. Musa ile Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Hz. Musa`ya uğradım. Yine: "Ne ile emredildin ?" dedi. "Her gün beş vakit namazla!" dedim. "Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da takat getiremez. Rabbine dön, hafifletme talep et!" dedi. "Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha da hafifletmesini isteyemem! Ben beş vakte razıyım. Allah`ın emrine teslim oluyorum!" dedim. Musa aleyhisselam`ı geçer geçmez bir münadi (Allah adına) nida etti: "Farzını kesinleştirdim, kullarımdan hafiflettim de!" [Bir rivayette şu ziyade geldi: "Namazlar (günde) beştir. Ve onlar ellidir de. İndimde hüküm değişmez artık!"]
Hadis No : 5568


Fasil : AHÂDÎS-İ ENBİYÂ ALEYHİMÜ`S-SALÂTÜ VE`S-SELÂM BAHSİ
Konu : Âdem (A.S);Hazret-i Âdem`in boyu;Melekler
Ravi : Ebû Hüreyre
Baslik : ÂDEM`İN BOYU VE SÛRETİ HAKKINDA EBÛ HÜREYRE HADÎSİ
Hadis : Rivâyete göre, Nebî salla`llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Allah, Âdem (Peygamber) i (şu güzel insan kılığında) yarattı. Boynunun uzunluğu (bugünün müteâref ölçü mikyâsiyle) altmış zirâ` idi. (Hilkati tamamlandıktan) sonra Allahu Teâlâ ona: - Haydi, Meleklerden şu (rada otura) nların yanlarına git de onlara selâm ver!. Ve onların senin selâmını nasıl karşıladıklarını (iyi) dinle!. Çünkü bu, hem senin, hem de (senden sonra) zürriyetinin selâmlaşma (nümûne) sidir. Bunun üzerine Âdem Meleklere: - Es-selâmü aleyküm (kazâdan, belâdan esenlik üzerinize olsun!) dedi. Onlar da: - Es-selâmü aleyke ve rahmetu`llah (Esenlik ve Allah`ın rahmeti üzerine olsun!) diye karşıladılar. Ve selâmlarına "ve rahmetu`llah" ziyâde ettiler (ki, bu, selâmlaşmanın ilk meşrûiyetidir). Âdem, beşerin büyük atası olduğu için Cennet`e her giren kişi, Âdem`in (bu güzel) sûretinde girecektir. Âdem`in (sonra gelen) ahfâdı onun güzelliğinden birer parçasını kaybetmeğe devâm etti. Nihâyet (bu eksiliş) şimdi (Muhammed ümmetinde) sona erdi.''
Hadis No : 1367

Fasil : AHÂDÎS-İ ENBİYÂ ALEYHİMÜ`S-SALÂTÜ VE`S-SELÂM BAHSİ
Konu : Âdem (A.S);Kıyâmet günü;Ye`cüc-Me`cüc
Ravi : Ebû Saîd-i Hudrî
Baslik : MUHAMMED ÜMMETİ CENNET HALKININ YARISIDIR
Hadis : Nebî salla`llahu aleyhi ve sellem`in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: (Kıyâmet günü) Allah Tebâreke ve Teâlâ, Âdem (atamız) a: - Yâ Âdem diyecek, o da icâbet ederek: - Yâ Rab! Fermânına mükerreren icâbet ve mülâzemet eder ve her emrini infâza dâimâ kıyâm ve mübâderet eylerim! Ve her hayır, Sen`in emir ve fermânında tecellî eder, diyecek. Bunun üzerine Allahu Teâlâ: - Cehennem`e girecekleri (halk arasından) seçip gönder! buyuracak. Âdem Peygamber: - Yâ Rab! Cehennem`e gönderileceklerin mikdârı ne kadardır? diye soracak... Allahu Teâlâ: - Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu! diye cevap verecek. Ve Cenâb-ı Hak Âdem`e böyle buyurduğu sıra (bunun verdiği şiddetli korkudan) gûyâ çocuk ihtiyarlayacak, her gebe kadın da çocuğunu düşürecek. Ve o anda, Habîbim, mahşer halkını (korkudan) sarhoş sanırsın! Halbuki onlar hiç de sarhoş değillerdir. Ancak o sekir, Allah`ın şiddetli (emrinin netîcesi duyulan) azâb (ın bir eseri) dir. Resûlullah`ın huzûrunda bulunan Ashâb: Yâ Resûla`llah: O (binde) bir hangimiz olabilir? diye sordular. Resûlullah: - Size müjdeler olsun, sizden bir kişiye mukabil Ye`cûc ve Me`cûc`dan bin kişi (Cehennem`e gönderilecektir) buyurdu. Sonra da: Hayâtım yed-i kudretinde olan Allah`a yemîn eder de kat`î olarak umarım ki: siz (Muhammed ümmeti) ehl-i Cennet`in dörtte birini teşkîl edesiniz! diye müjdeledi. Bunun üzerine biz: Allahu Ekber, dedik. Bunun üzerine Resûlullah: Umarım ki, ehl-i Cennet`in üçte birisi olasınız! buyurdu. Biz yine tekbîr getirdik. Bunun üzerine de: Umarım ki: ehl-i Cennet`in yarısı olasınız! buyurdu. Biz de tekbîr getirdik. En sonu Resûlullah: Siz mahşer halkının umûmuna kıyâs edilince, ancak siz bir beyaz öküzün derisi üzerindeki siyah bir tüy mesâbesindesiniz. Yâhut da siyah bir öküz derisinde sanki beyaz bir tüy,'' buyurdu.
Hadis No : 1373

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 05 Oca 2012, 17:14 
Çevrimdışı
Yeni Üye
Yeni Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Ara 2010, 08:00
Mesajlar: 7
Bilmem
ki, yıkar mı üç-beş damla gözyaşı bunca günahımı? Bilmem ki, giderir mi
gönlümdeki hüzün ve pişmanlık cehennem ateşini üzerimden? Boğazıma
takılıp kalan kırık-dökük dualarım kurtarır mı beni bilmem? Bilmem,
yanında bir değer ifade eder mi utancımdan başımı bile semaya

...
kaldıramayıp, yerlere yapışırcasına boyun bü...kerek
iki büklüm oluşum? Bilemem elbet.. ama bilirim ki, sonsuzdur Senin
rahmetin. Bilirim ki kapına geleni elleri boş göndermezsin. Bilirim ki,
değerlidir yanında hüzün ve gözyaşı. İşte huzurundayım iki büklüm,
gönlüm kor misali hüzün kaplı, gözlerim çağlayanlar misali. Sen de
bırakırsan Ya Rab, kime gidilir ki?... Bırakma beni.. affeyle...


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 06 Oca 2012, 11:33 
Çevrimdışı
Yeni Üye
Yeni Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 Ara 2010, 08:00
Mesajlar: 7
seyyidin yazdı:


Günaydın sevgili arkadaşlar ve kardeşlerim sitenizde paylaşım yaptığınız konuların içeriğinde emeği geçen yazan,yükleyen,yayınlayanlara çok çok teşekkür ederim sağolun varolun. Allah'ım razı olsun inşallah Amin.Allah'ıma emanet olun. Saygı ve Sevgilerimle Hoşça kalın dostça kalın.....Yaratılanı severim Yaratandan ötürü......Kainatta yaşayan bütün insanlar kardeştir Hepimizin Anasıda bir Babasıda birdir.


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Âhir zaman, Ehl-i sünnet itikadını doğru öğrenip, iman hırsızlarına karşı imanı koruma zamanıdır. Başka şey çalınsa o kadar önemli olmaz; ama Allah korusun, imanı çalınan sonsuz olarak Cehenneme gider. İlmihalini bilmeyen, imanını koruyamaz.
Bozuk din adamlarını dinlemek, bozuk bir din kitabını okumak çok zararlıdır; çünkü imanı kaybetme tehlikesi var. İnsan altını, elması sokağa bırakmaz. Aksine, en iyi şekilde korumaya çalışır. İman ise bunlarla kıyaslanamayacak derecede kıymetlidir. Bu yüzden, öyle kimseleri dinlemek, öyle yazıları okumak çok tehlikelidir.

Bir gün Hazret-i Huzeyfe, Resulullah efendimize sordu:
— Yâ Resulallah, acaba Müslümanlar İslamiyet’ten önceki hallerine döner mi?
— Hayır, dönmezler; ama bizden sonra bulanık bir zaman gelir.
— Bulanık ne demektir yâ Resulallah?
— Yani iyiler olur, kötüler olur, âlimler olur, zalimler olur, karışık bir zaman olur. Ondan sonra, daha kötü bir zaman gelir.
— O zaman neler olur ya Resulallah?
— O zaman, dini anlatanların peşine gidenler Cehenneme gidecek.
— Din diye neyi anlatacaklar?
— Kur’an-ı kerimden, hadis-i şeriften bahsederler. Ancak Allah’ın, Resulullahın bildirdiklerini değil, kendi düşüncelerini Allah’ın, peygamberin emri gibi anlatırlar. İşte onların peşinden gidenler felakete uğrayacaktır.
— Yâ Resulallah, o zamanda ben dünyaya gelmiş olsam ne yapmam gerekir?
— Dünya hak yolda olan bir cemaat kıyamete kadar bulunur. Bu cemaati bul, onlara uy ve kurtul!
— Yâ Resulallah, o cemaati de bulamazsam ne yapmalıyım?
— Onu da bulamazsan evinde otur, kimseye karışma!

(Mişkat-ül-mesabih)

Allahü teâlâ, kimseyi karanlıkta bırakmasın! Müslüman olarak çok şanslıyız. O kadar şanslıyız ki, kör bir insanın hayatıyla gözü açık bir insanın hayatı bir olur mu? Allah’a, Peygambere iman eden, gözü açık, görebilen bir insana benzer. Bundan mahrum kalanlar, köre benzer. Köre yani imanı olmayana



En son seyyidin tarafından 06 Oca 2012, 11:34 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 23 Oca 2012, 17:24 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Eyl 2008, 03:00
Mesajlar: 637
Konum: Ankara
ZEVK 200

ÂDEM' den (a.s.) bu yana atan kalbimiz kâinata eş,
Ezelden ebed duyulan gümbürtü tevhid sesiymiş,
Anadan ümmî ŞEMS'in Mevlâna'ya attığı ateş
Bezm-i belâda "Ney" lere üflenen "Hu!..." nefesiymiş…


26.03.1987
Miraç Kandili

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Oca 2018, 10:26 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 03:00
Mesajlar: 8701
Konum: BURSA
Resim

ÂLEMdeki ÂDEM aleyhi's-selâm..

Şu ANdaki Sünnetullah içinde yaşayan “Biz”lerin hamm AKLı ile Kur'ân-ı Kerimimize baktığımızda İnsÂNlık Mâ-SALLı Muhteşemdir:

ANAsız BaBasız ÂDEM aleyhi's-selâm.
ANAsız BaBalı HaVva aleyha's-selâm.
ANAlı BaBasız İSÂ aleyhi's-selâm
ANAlı BaBalı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.. ve HATMm


Ve her İnsÂNoğlunun geçirdiği 4 EVRe:

1. Nutfe (damla) merHÂLesi
2. Alaka (kan pıhtısı) merHÂLesi
3. Mudga (et parçası) merHÂLesi
4. Ruh üfürülmesi merHÂLesi..


merHÂLe: (Rihlet. den) Menzil. Konak. İki konak arası mesafe. Bir günlük yol. Derece, kÂdeme.

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِن مُّضْغَةٍ مُّخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِّنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاء إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِن بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ

Resim---“Yâ eyyuhen nâsu in kuntum fî raybin mine’l- ba’si fe innâ halaknâkum min turâbin summe min nutfetin summe min alakatin summe min mudgatin muhallekatin ve gayri muhallekatin li nubeyyine lekum, ve nukırru fîl erhâmi mâ neşâu ilâ ecelin musemmen summe nuhricukum tıflen summe li teblugû eşuddekum ve minkum men yuteveffâ ve minkum men yuraddu ilâ erzelil umuri li keylâ ya’leme min ba’di ilmin şey’â(şey’an), ve tere’l- arda hâmideten fe izâ enzelnâ aleyhe’l- mâehtezzet ve rabet ve enbetet min kulli zevcin behîc: Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkca göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiç bir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir.”
(Hacc: 22/5)


min turâbin: topraktan
min nutfetin: nutfeden, bir damla sudan
min alakatin: alakadan (bir noktadan asılı duran şeyden), (rahim cidarına bir noktadan asılı duran embriyo)
min mudgatin: bir çiğnemlik et görüntüsündeki ceninden


ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَّكِينٍ
Resim---“Summe cealnâhu nutfeten fî karârin mekîn: Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.”
(Mü'rninûn: 23/13)

ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ
Resim---“Summe halaknen nutfete alakaten fe halakne’l- alakate mudgaten fe halakne’l- mudgate ızâmen fe kesevne’l- izâme lahmen summe enşe'nâhu halkan âhar(âhara), fe tebârekallâhu ahsenul hâlikîn: Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.”
(Mü'rninûn: 23/14)

İşte bu, İnsÂNlık Hayatımızın Temel Tohumu ÂDEM aleyhi's-selâm BaBamızı Temel Kitabımız Kur'ân-ı Kerimce inceleyelim inşae ALLAHu TeâLâ:

İnsÂN’ın Tekvin Tecellîsi Serüveni..


وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً
Resim---“Ve lekad kerremnâ benî âdeme ve hamelnâhum fîl berri ve’l- bahri ve razaknâhum minet tayyibâti ve faddalnâhum alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlâ: Andolsun, biz Âdemoğlunu yücelttik-mükerrem kıldık; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık.”
(İsrâ 17/70)

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
Resim---“Lekad halakne’l- insâne fî ahseni takvîm: Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde-kıvamda yarattık.”
(Tîn 95/4)


ahseni: en güzele (ahsene) ulaşabilecek.
takvîmin: takvim, programlanmış zaman kevn, yaratış tarzı. Kıvam.


وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ إِذَا أَنتُم بَشَرٌ تَنتَشِرُونَ
Resim---“Ve min âyâtihî en halakakum min turâbin summe izâ entum beşerun tenteşirûn: Sizi topraktan yaratmış bulunması, O'nun ayetlerindendir; sonra siz, (yeryüzünün her yanına) yayılmakta olan bir beşer (türü) oldunuz.” (Rûm 30/20)

فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ مِمَّ خُلِقَ
Resim---“Fel yenzuril insânu mimme hulık: İnsan bir baksın, hangi şeyden yaratıldı?”
(Târik 86/5)

خُلِقَ مِن مَّاء دَافِقٍ
Resim---“Hulika min mâin dâfik: Dökülüp atılan bir sudan yaratıldı.”
(Târik 86/6)

يَخْرُجُ مِن بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ
Resim---“Yahrucu min beynis sulbi vet terâib: (Bu su,) Bel kemiği ile kaburgalar arasında(ki organlar)dan çıkar.”
(Târik 86/7)


ve et terâibu: ve göğüs kemikleri, göğüs kafesi.

إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ
Resim---“İnnehu alâ rec’ıhî le kâdir: Şüphesiz (Allah), onu yeniden döndürmeye güç yetirendir.”
(Târik 86/8)



İLK NÜVe-Çekirdek, ASLın fASLı, insÂNın-Mâsivânın zâhirî Menba’ı-ANA Kaynağı ÂDEM aleyhi's-selâm..

يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْءَاتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَىَ ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
Resim---“Yâ benî âdeme kad enzelnâ aleykum libâsen yuvârî sev’âtikum ve rîşâ (rîşâen) ve libâsut takvâ zâlike hayr (hayrun), zâlike min âyâtillâhi leallehum yezzekkerûn: Ey Âdemoğulları, biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size 'süs kazandıracak bir giyim' indirdik (varettik). Takva ile kuşanıp donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp düşünürler.”
(A'râf 7/26)

يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ
Resim---“Yâ benî âdeme lâ yeftinennekumuş şeytânu kemâ ahrace ebeveykum mine’l- cenneti yenziu anhumâ libâsehumâ li yuriyehumâ sev’âtihimâ innehu yerâkum huve ve kabîluhu min haysu lâ terevnehum innâ cealnâş şeyâtîne evliyâe lillezîne lâ yu’minûn: Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık.”
(A'râf 7/27)

وَإِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً قَالُواْ وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءنَا وَاللّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء أَتَقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
Resim---“Ve izâ faalû fâhişeten kâlû vecednâ aleyhâ âbâenâ vallâhu emerenâ bihâ, kul innallâhe lâ ye’muru bil fahşâi, e tekûlûne alâllâhi mâ lâ ta’lemûn: Onlar, “çirkin bir hayasızlık” işlediklerinde: "biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah bunu bize emretti" derler. De ki: "Şüphesiz Allah, 'çirkin hayasızlıkları' emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?"
(A'râf 7/31)

Allahu Teâlâ celle celâluhu, ilk insanı, ilk peygamberi, insanlığın babasını yaratmakta..
Zâhiren Zuhûr Tohumuz NEFS TAMMımız Âdem BaBamız aleyhi's-selâm..


يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا
Resim---“Yâ eyyuhân nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisââ (nisâen), vettekûllâhellezî tesâelûne bihî ve’l- erhâm (erhâme). İnnallâhe kâne aleykum rakîbâ: Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizle dilekleştiğiniz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.”
(Nisâ 4/1)

هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَفِيفًا فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَت دَّعَوَا اللّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ
Resim---“Huvellezî halakakum min nefsin vâhıdetin ve ceale minhâ zevcehâ li yeskune ileyhâ, fe lemmâ tegaşşâhâ hamelet hamlen hafîfen fe merret bihî, fe lemmâ eskalet deavâllâhe rabbehumâ le in âteytenâ sâlihan le nekûnenne mineş şâkirîn: O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup yatışması için ondan eşini var etti. Onu (eşini) örtüp bürüyünce, o da bir yük yüklendi de bununla (bir süre) gezindi. Nitekim ağırlaşınca, ikisi Rableri olan Allah'a dua ettiler: "Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden olacağız."
(A'râf 7/189)

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Resim---“Ve min âyâtihî en halaka lekum min enfusikum ezvâcen li teskunû ileyhâ ve ceale beynekum meveddeten ve rahmeh (rahmeten), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn: Onda 'sükun bulup durulmanız' için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.”
(Rûm 30/21)

Âyeti kerimenin metninde geçen "es-sülâle" kelimesi Arapça "selle" kelimesinden türemiştir. Bu da; bir şeyi başka bir şeyden çekip çıkarmaya denilir. Mesela; kılı hamurdan "çekip çıkardım" da kullanılan anlam gibi. Buna göre meni yani damla da, âyette sülâle gibidir. Çünkü meni sırttan çekilip çıkarılır. (Bunu Kurtubî ifâde etmiştir)
(Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmil-Kur'ân, 12/109)

Sülâle: Soy, sop. Bir kimsenin soyu.
Sülâle: Sıkınca parmakların arasından dışarı çıkan safi balçık. Meni akıntısı..


Hz. Âdem aleyhi's-selâm’ın yaratılışının nasıl gerçekleştiğini ve onun, insanların atası olduğunun açıklanması Buharî ve Müslim'in Sahîhlerinde rivâyet edilen "şefaat" hadisinde geçmektedir.
Bu hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
"İnsanlar, kıyamet gününün musibetinden kendilerini kurtarmak için şefaat edecek kimseleri araştırırlar. Bunun üzerine insanlar, Âdem'e gelirler ve ona, kendileri için şefaat etmesini isteyerek: “Ey Âdem! Sen insanların atasısın. Allah seni kendi eliyle yarattı, kendi ruhundan sana üfledi (bütün isimleri sana öğretti), melekleri senin önünde secde ettirdi. Seni cennete yerleştirdi. (Bundan dolayı Allah katında itibarın ve makamın var) Rabb'in nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın? Bizim şu hâlimizi ve başımıza şu geleni görmüyor musun?” derler. Âdem: “Bugün Rabb'im öfkelidir, daha önce bu kadar öfkelenmedi. Bundan sonrada böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen şefaate benim yüzüm yok, çünkü cennette iken Allah) beni o ağaca yaklaşmaktan men etmişti. Ben, bu yasağa karşı geldim. (Ben Cennette iken işlediğim günah sebebiyle cennetten çıkarıldım. Bugün günahlarım affedilirse bana yeter) Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Nuh'a gidin!” diyecek......"

(Şefaat hadisini îbn Hacer el-Askalânî'n, Buharî'nin Sahîh'i üzerine yazdığı Fethü'l- Bari 6/371'de bulabilirsiniz. Ayrıca Buharî, Enbiyâ 3/8, Tefsir Beni İsrail 5, Tevhid 36, 19, 37, Tefsir, Bakara 1, Rîkâk 51; Müslim, îman 322 (193), 327 (194); Tirmizî, Kıyamet 11, (2436)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Oca 2018, 10:32 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 03:00
Mesajlar: 8701
Konum: BURSA
Âdem aleyhi's-selâm’ın YARAtılış serüveni Kur'ân-ı Kerimde:

1- “TurÂB-Toprak” HÂLinde ÂDEM aleyhi's-selâm:

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ إِذَا أَنتُم بَشَرٌ تَنتَشِرُونَ
Resim---Ve min âyâtihî en halakakum min turâbin summe izâ entum beşerun tenteşirûn: Sizi topraktan yaratmış bulunması, O'nun ayetlerindendir; sonra siz, (yeryüzünün her yanına) yayılmakta olan bir beşer (türü) oldunuz.” (Rûm 30/20)

Sahîh bir hadisi şerîfte ise,
Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: "Allah, Âdem'i yeryüzünün her tarafından topladığı bir tutara topraktan yaratmıştır. Bu sebeble Âdemoğulları toplanan o topraklar ölçüsünde bir kısmı beyaz, bir kısmı kırmızı ve siyah, bir kısmı kötü, bir kısmı temiz ve hoş olarak dünyaya gelmiştir."
(Bu hadisi, Tîrmizi (2934)de; Ebu Davut (4693) de rivâyet etmiştir. Tîrmizi bu hadis hakkında, "Hasen- Salâh" demiştir. B.k.z: İbnü'l-Esîr, Câmiü'l-Usûl, İV/ 31)

Hz. Âdem aleyhi’s-selâm'ın TürÂB- Toprak merHÂLesine işaret eden âyetler şunlardır:

قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَكَفَرْتَ بِالَّذِي خَلَقَكَ مِن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلًا
Resim---Kâle lehu sâhıbuhu ve huve yuhâviruhû e keferte billezî halakake min turâbin summe min nutfetin summe sevvâke raculâ: Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: "Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin?" (Kehf 18/37)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِن مُّضْغَةٍ مُّخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِّنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاء إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِن بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ
Resim---Yâ eyyuhen nâsu in kuntum fî raybin mine’l- ba’si fe innâ halaknâkum min turâbin summe min nutfetin summe min alakatin summe min mudgatin muhallekatin ve gayri muhallekatin li nubeyyine lekum, ve nukırru fîl erhâmi mâ neşâu ilâ ecelin musemmen summe nuhricukum tıflen summe li teblugû eşuddekum ve minkum men yuteveffâ ve minkum men yuraddu ilâ erzelil umuri li keylâ ya’leme min ba’di ilmin şey’â(şey’an), ve tere’l- arda hâmideten fe izâ enzelnâ aleyhe’l- mâehtezzet ve rabet ve enbetet min kulli zevcin behîc: Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiç bir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir.” (Hacc 22/5)

وَاللَّهُ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنثَى وَلَا تَضَعُ إِلَّا بِعِلْمِهِ وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ
Resim---Vallâhu halakakum min turâbin summe min nutfetin summe cealekum ezvâcâ (ezvâcen), ve mâ tahmilu min unsâ ve lâ tedau illâ bi ilmih (ilmihî), ve mâ yuammeru min muammerin ve lâ yunkasu min umurihî illâ fî kitâb (kitâbin), inne zâlike alâllâhi yesîr: Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla sudan. Sonra da sizi çift çift kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah'a göre kolaydır.” (Fâtır 35/11)

هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًا وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى مِن قَبْلُ وَلِتَبْلُغُوا أَجَلًا مُّسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Resim---Huvellezî halakakum min turâbin summe min nutfetin summe min alakatin summe yuhricukum tıflen summe li teblugû eşuddekum summe li tekûnû şuyûhâ (şuyûhan), ve minkum men yuteveffâ min kablu ve li teblugû ecelen musemmen ve leallekum ta’kılûn: O'dur ki, sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo) yarattı; sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik) çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli bir ömür vermektedir). Sizden kiminin daha önce hayatına son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele erişmeniz ve belki aklınızı kullanmanız için (Allah sizi böyle yaşatır).” (Mü'min 40/67)

وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ هُوَ أَنشَأَكُم مِّنَ الأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي قَرِيبٌ مُّجِيبٌ
Resim---Ve ilâ semûde ehâhum sâlihâ (sâlihan), kâle yâ kavmi'budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruhu, huve enşeekum mine’l- ardı vesta'marakum fîhâ festagfirûhu summe tûbû ileyhi, inne rabbî karîbun mucîb: Semud (halkına da) kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür geçirenler kıldı. Öyleyse O'ndan bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır, (duaları) kabul edendir." (Hûd 11/61)

مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَى
Resim---Minhâ halaknâkum ve fîhâ nuîdukum ve minhâ nuhricukum târeten uhrâ.: Sizi ondan yarattık, ona geri vereceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.” (TâHâ 20/55)

ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا وَيُخْرِجُكُمْ إِخْرَاجًا“
Resim---''Summe yuîdukum fîhâ ve yuhricukum ihrâcâ: "Sonra sizi yine oraya geri çevirecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip çıkaracaktır." (Nûh 71/18)

ALLAH celle celâluhu yeryüzünde bir halife yaratacağını meleklerine bildirdiği zaman; İlim, İrade ve Kudret sıfatlarıyla donatacağı ve tüm Esmâlarını fiilen yükleyeceği bu varlığın yeryüzüne uyum sağlaması için maddesinin de yeryüzü elementlerinden olmasını dilemiştir:

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ إِذَا أَنتُم بَشَرٌ تَنتَشِرُونَ
Resim---Ve min âyâtihî en halakakum min turâbin summe izâ entum beşerun tenteşirûn: Sizi topraktan yaratmış bulunması, O'nun ayetlerindendir; sonra siz, (yeryüzünün her yanına) yayılmakta olan bir beşer (türü) oldunuz.” (Rûm 30/20)



ALLAH celle celâluhu İmkÂNla İmtihÂN edeceği İNSÂNın İLKi ÂDEM aleyhi's-selâmın Bedeni-Kabı olan TurÂBın-Toprağın HÂLden HÂLe GEÇişini Kur'ân-ı Kerimde:

2- "Tîn" HÂLinde ÂDEM aleyhi's-selâm:


Tîn: (c.: Etyân) Balçık. TOPRAĞın Su ile karışımıdır-bİLEliği ki, buna çamur ve balçık denilir.

Bu safha insan ferdiyyetinin ilk teşekkül ettirilmeğe başlandığı merhaledir:

فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَا إِنَّا خَلَقْنَاهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍ
Resim---Festeftihim e hum eşeddu halkan em men halaknâ, innâ halaknâhum min tînin lâzib: Şimdi onlara sor: Yaratılış bakımından onlar mı daha zorlu, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Doğrusu biz onları, cıvık, yapışkan bir çamurdan yarattık.” (Saffât 37/11)

هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن طِينٍ ثُمَّ قَضَى أَجَلاً وَأَجَلٌ مُّسمًّى عِندَهُ ثُمَّ أَنتُمْ تَمْتَرُونَ
Resim---Huvellezî halakakum min tînin summe kadâ ecelâ (ecelen), ve ecelun musemmen indehu summe entum temterûn: Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O'dur. Adı konulmuş ecel, O'nun katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılıyorsunuz.” (En'âm 6/2)

قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ
Resim---Kâle mâ meneake ellâ tescude iz emertuke, kâle ene hayrun minhu, halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn: (Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (A'râf 7/12)

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن سُلَالَةٍ مِّن طِينٍ
Resim---Ve lekad halakna’l- insâne min sulâletin min tîn: Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık.” (Mü'minûn 23/12)

الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنسَانِ مِن طِينٍ
Resim---Ellezî ahsene kulle şey’in halakahu ve bedee halka’l- insâni min tîn: O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.” (Secde 32/7)

إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍ
Resim---İz kâle rabbuke li’l- melâiketi innî hâlikun beşeren min tîn: Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti.” (Sâd 38/71)

فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
Resim---Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn: "Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın." (Sâd 38/76)

خَلَقَ الْإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ
Resim---Halaka’l- insâne min salsâlin ke’l- fehhâr: İnsanı, ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattı.” (Rahmân 55/14)

وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَّارِجٍ مِّن نَّارٍ
Resim---Ve halaka’l- cânne min mâricin min nâr: Cann'ı (cinni) da 'yalın/dumansız bir ateşten' yarattı.” (Rahmân 55/15)

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ
Resim---Ve le kad halakne’l- insâne min salsâlin min hamein mesnûn: Andolsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.(Hicr 15/26)


salsâlin: toprak (inorganik maddeler) ve su karışımından meydana gelmiş, zamanla sıcakta suyu uçup kurumuş ve içinde havanın dolaşabileceği, sese dönüşebileceği boşluk olan cisim (Al-i İmran-59, Rahmân-14)
hamein: organik) dönüşüme uğramış
mesnûnin: standart (belli) bir şekil verilmiş.



وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِّن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ
Resim---Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî hâlikun beşeren min salsâlin min hamein mesnûn: Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım." (Hicr 15/28)

قَالَ لَمْ أَكُن لِّأَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ
Resim---Kâle lem ekun li escude li beşerin halaktehu min salsâlin min hamein mesnûn: Dedi ki: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için var değilim." (Hicr 15/33)

ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِن سُلَالَةٍ مِّن مَّاء مَّهِينٍ
Resim---Summe ceale neslehu min sulâletin min mâin mehîn: Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır.” (Secde 32/8)


mehînin: basit, kıymetsiz, aşağılık.

هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِّنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مَّذْكُورًا
Resim---Hel etâ ale’l- insâni hînun mined dehri lem yekun şey’en mezkûrâ: Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip geçti.(İnsân 76/1)

إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن نُّطْفَةٍ أَمْشَاجٍ نَّبْتَلِيهِ فَجَعَلْنَاهُ سَمِيعًا بَصِيرًا
Resim---İnnâ halakne’l- insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fe cealnâhu semîan basîrâ: Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık.(İnsan 76/2)


min nutfetin: nutfe, bir damla.
emşâcin: karışık, (iki hücrenin) karışımı, birleşimi.



خُلِقَ مِن مَّاء دَافِقٍ
Resim---Hulika min mâin dâfik: Dökülüp atılan bir sudan yaratıldı.” (Târik 86/6)

يَخْرُجُ مِن بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ
Resim---Yahrucu min beyni’s- sulbi ve’t- terâib: (Bu su,) Bel kemiği ile kaburgalar arasında(ki organlar)dan çıkar.(Târik 86/7)

الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنسَانِ مِن طِينٍ
Resim---''Ellezî ahsene kulle şey’in halakahu ve bedee halka’l- insâni min tîn: O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.” (Secde 32/7)

SU.. Mâe.. NûruLLAHın MuhaMMedîyyet HÂLi.. MâsiVÂ Menbağı..
Hayatımızın Temel taşı ve tıpkı yeryüzü gibi %75'imizi oluşturan SU..


وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---Vallâhu halaka kulle dâbbetin min mâin, fe minhum men yemşî alâ batnih (batnihi) ve minhum men yemşî alâ ricleyn (ricleyni) ve minhum men yemşî alâ erba’ (erbain), yahlukullâhu mâ yeşâu, innellâhe alâ kulli şey’in kadîr: Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” (Nûr 24/45)

وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ مِنَ الْمَاء بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا
Resim---Ve huvellezî halaka mine’l- mâi beşeren fe cealehû neseben ve sıhrâ (sıhran), ve kâne rabbuke kadîrâ: Ve insanı bir sudan yaratıp onu, neseb ve sihriyyet (sahibi) kılan O'dur. Senin Rabbin güç yetirendir.(Furkân 25/54)


ve sıhran: ve sıhriyyet, (birbirine) karışma, hısımlık.


ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَّكِينٍ
Resim---Summe cealnâhu nutfeten fî karârin mekîn: Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.” (Mü'minûn: 23/13)

“İşte ilk insan, yaratılışının mertebelerinde, önce böyle bir çamurdan sıyrılıp çıkarılmış, sonra hülâsadan (bir soydan) yaratılmıştır.”
(Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, V, 3056-3059, 3431-3432)

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Oca 2018, 10:36 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 03:00
Mesajlar: 8701
Konum: BURSA
3- “Tîn-i Lâzib” HÂLinde ÂDEM aleyhi's-selâm:

Tîn-i Lâzib: Cıvık ve yapışkan-yapışıp kalan-sabit yapışkan ve cıvık olan çamur ki süzülmüş çamurun cıvık ve yapışkan HÂLİ..


فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَا إِنَّا خَلَقْنَاهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍ
Resim---Festeftihim e hum eşeddu halkan em men halaknâ, innâ halaknâhum min tînin lâzib: Şimdi onlara sor: Yaratılış bakımından onlar mı daha zorlu, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Doğrusu biz onları, cıvık, yapışkan bir çamurdan yarattık.” (Saffât 37/11)

4- “Hame-i Mesnûn” HÂLinde ÂDEM aleyhi's-selâm:


Hame’: Uzun müddet su ile yumuşayıp değişmiş cıvık ve kokar çamur. Balçık.
Mesnûn: Sûretlenmiş. Şekillendirilmiş. Kalıba dökülmüş. KÂBb Olmuş.


وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ
Resim---Ve le kad halakne’l- insâne min salsâlin min hamein mesnûn: Andolsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.(Hicr 15/26)

وَالْجَآنَّ خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ السَّمُومِ
Resim---Ve’l- cânne halaknâhu min kablu min nâri’s- semûm: Ve Cann'ı da daha önce 'nüfuz eden kavurucu' ateşten yaratmıştık.(Hicr 15/27)

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِّن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ
Ve iz kâle rabbuke li’l- melâiketi innî hâlikun beşeren min salsâlin min hamein mesnûn: Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım." (Hicr 15/28)

5- “Salsal” HÂLinde ÂDEM aleyhi's-selâm:


Salsal: Kuru balçık. Kumla karışıp kurumuş olan balçık..

وَإنَّا لَنَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ
Resim---Ve innâ le nahnu nuhyî ve numîtu ve nahnul vârisûn: Şüphesiz biz, gerçekten biz yaşatır ve öldürürüz ve varis olanlar biziz.” (Hicr 15/23)

خَلَقَ الْإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ
Resim---Halaka’l- insâne min salsâlin ke’l- fehhâr: İnsanı, ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattı.” (Rahmân 55/14)


6- “Fahhâr” HÂLinde ÂDEM aleyhi's-selâm:

Fahhâr: kupkuru Çanak, Çömlek. Toprak testi. Kiremit..
Salsal: Kuru çamur demektir.


ALLAHu zü’l- CeLÂL kokmuş ve sûretlenmiş çamuru da kurutarak "fahhâr" (kiremit, saksı, çömlek) gibi tamtakır kuru bir hale getirdi.
(Hâzin; Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., VIII, 4669)

خَلَقَ الْإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ
Resim ---Halaka’l- insâne min salsâlin ke’l- fehhâr: İnsanı, ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattı.” (Rahmân 55/14)

Ve Toprak KABın bekleyişi..:

هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنسَانِ حِينٌ مِّنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُن شَيْئًا مَّذْكُورًا
Resim ---Hel etâ ale’l- insâni hînun mine’d- dehri lem yekun şey’en mezkûrâ: Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip geçti.” (İnsân 76/1)

Hz. Âdem aleyhi’s-selâm'a Ruh Verilmesi:


ALLAHu zü’l- CeLÂL Hz. Âdem aleyhi’s-selâm 'i yaratırken, yukarıda anlatıldığı gibi maddesi olan çamuru, çeşitli mertebelerde değişikliğe uğratarak, canın verilmesi ve ruhun nefhedilmesine müsaid bir hale getirdi. Nihâyet şekil ve sûretinin tesviyesini ve düzenlemesini tamamlayınca ona can vermiş ve ruhundan üflemiştir:

إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِن طِينٍ
Resim ---İz kâle rabbuke li’l- melâiketi innî hâlikun beşeren min tîn: Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti.” (Sâd 38/71)

فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
Resim ---Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn: "Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın." (Sâd 38/72)

فَسَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ
Resim ---Fe secede’l- melâiketu kulluhum ecmaûn: Meleklerin hepsi topluca secde etti;” (Sâd 38/73)

إِلَّا إِبْلِيسَ اسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنْ الْكَافِرِينَ
Resim ---İllâ iblîs (iblîse), istekbere ve kâne mine’l- kâfirîn: Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.” (Sâd 38/74)

قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْعَالِينَ
Resim ---Kâle yâ iblîsu mâ meneake en tescude limâ halaktu bi yedeyy (yedeyye), estekberte em kunte mine’l- âlîn: (Allah) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?" (Sâd 38/75)

قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ
Resim ---Kâle ene hayrun minh (minhu), halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn: Dedi ki: "Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Sâd 38/76)

قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ
Resim ---Kâle mâ meneake ellâ tescude iz emertuke, kâle ene hayrun minhu, halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn: (Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (A'râf 7/12)

فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُواْ لَهُ سَاجِدِينَ
Resim ---Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fekaû lehu sâcidîn: "Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (Hicr 15/29)


sevveytu-hu: onu sevva ettim, dizayn ettim. seviyeledim.


ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِن سُلَالَةٍ مِّن مَّاء مَّهِينٍ
Resim ---Summe ceale neslehu min sulâletin min mâin mehîn: Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır.(Secde 32/8)

ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ
Resim ---Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumu’s- sem’a ve’l- ebsâre ve’l- efidete, kalîlen mâ teşkurûn: Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?(Secde 32/9)


sevvâ-hu: sevva etti, düzenledi. Seviyeledi.


ALLAHu zü’l- CeLÂL böylece Hz. Âdem aleyhi's-selâm'ı en mükemmel bir şekilde yarattı. Boyunun uzunluğunun altmış "zirâ" olduğu bazı kaynaklarda kaydedilir.
(Kurtubî, Tefsir, XX, 45)

Yaratılışı tamamlandıktan sonra Allahü Teâlâ ona, haydi şu meleklere git, selâm ver ve onların selâmını nasıl karşıladıklarını dinle! Çünkü bu, hem senin, hem de zürriyyetinin selâmlaşma örneğidir. Bunun üzerine Hz. Âdem aleyhi’s-selâm meleklere: "Es-selâmü aleyküm" dedi. Onlar da: "Es-selâmu aleyke ve rahmetullah" diye karşılık verdiler, Âdem aleyhi’s-selâm, insanların büyük atası olduğu için, Cennet'e giren her kişi, Âdem aleyhi’s-selâm’ın bu güzel sûretinde girecektir. Hz. Âdem aleyhi’s-selâm’ın torunları, onun güzelliğinden birer parçasını kaybetmeye devam etti. Nihâyet bu eksiliş şimdi (Hz. MuhaMMed zamanında) sona erdi.
(Buhârî, Sahih, IV, 102, Halk-ı Âdem aleyhi’s-selâm, 2 Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IX, 76, Hadis no: 1367)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Oca 2018, 10:37 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 03:00
Mesajlar: 8701
Konum: BURSA
Hz. Âdem aleyhi’s-selâm'a İsimlerin Öğretilmesi:

Allah Hz. Âdem aleyhi’s-selâm’ı yarattıktan sonra, dünyaya yerleşip kendilerinden faydalanabilmeleri için ona eşyanın isimlerini ve özelliklerini öğretti. İsimlerin dalâlet ettiği varlıkları anlama kabiliyeti verdi.

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
Resim ---Ve iz kâle rabbuke li’l- melâiketi innî câilun fî’l- ardı halîfeten, kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfiku’d- dimâe, ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek (leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn: Hani Rabbin, Meleklere: "Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti. Onlar da: "Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?" dediler. (Allah:) "Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim" dedi.” (Bakara 2/30)

وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
Resim ---Ve alleme âdeme’l- esmâe kullehâ summe aradahum ale’l- melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sadikîn: Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: "Eğer doğru sözlüyseniz, bunları bana isimleriyle haber verin" dedi.” (Bakara 2/31)

قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Resim ---Kâlû subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l- alîmul hakîm: Dediler ki: "Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın." (Bakara 2/32)

Bu âyetlerde geçen "halife" vekâlet gibi asaletin karşıtı olarak başkasına vekillik etmek, yani az veya çok aslın yerini tutarak, onu temsil etmek demek olan “hilâfet” masdarından türemiş bir sıfattır. İsim olarak kullanılır. Aslı "halif"tir. Sonundaki "tâ" harfi mübalâğa içindir. Birinin arkasından makamına ve yerine vekâlet eden demektir. Bu niyâbet (vekâlet) ya aslın geçici olarak makamından ayrılması dolayısıyla verilir veya aslın acizliğinden dolayı yardım etmesi için verilir. Yahut bunların hiçbiri olmadığı halde asıl, vekiline sırf bir şeref bahşederek onu yüceltmek için vekâlet verir. İşte Cenâb-ı Allah'ın arzda evliyâsını istihlâfı bu kâbildendir.(Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fi Garibi'l-Kur’ân İstanbul 1986, s. 223; Hamdi Yazır, a.g.e., I, 300)


İstihlâfı: Halef bırakmak. Birisini kendi yerine geçirmek. Kendi yerine başkasını tayin etmek.

Cenâb-ı Allah: "Yeryüzünde bir halife yaratacağım ve tayin edeceğim." buyurmuştu ki: “Kendi irade ve kudret sıfatımdan ona bazı salâhiyetler vereceğim, o bana izâfeten, bana niyâbeten yarattıklarım üzerinde birtakım tasarruflara sahib olacak, benim namıma ahkâmımı yeryüzünde yürürlüğe koyup uygulayacaktır. O, bu hususta asil olmayacak, kendi zâtı ve şahsı namına asıl olarak hükümleri icra edemeyecek ancak benim bir nâibim, kalfam olacak, iradesiyle benim iradelerimi, emirlerimi, kanunlarımı tatbike memur bulunacak sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynı vazifeyi icra edecek olanlar bulunacaktır.

وَهُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلاَئِفَ الأَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِّيَبْلُوَكُمْ فِي مَا آتَاكُمْ إِنَّ رَبَّكَ سَرِيعُ الْعِقَابِ وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
Resim ---''Ve huvellezî cealekum halâife’l- ardı ve rafea ba’dakum fevka ba’dın deracâtin li yebluvekum fî mâ âtâkum, inne rabbeke serîu’l- ikâbi ve innehu le gafûrun rahîm: Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet edendir.” (En'âm 6/165)
Âyetinin sırrı zâhir olacaktır. Bu mânâ, Ashâb-ı Kirâm ve Tâbiîn'den uzun uzadıya nakledilegelen tefsirlerin özetidir. (Elmalılı, a.g.e., I, 300)

Allah Teâlâ, Âdem aleyhi’s-selâm’ı yeryüzünde halifesi yapacağını meleklerine istişâre eder gibi tebliğ etmiş, Âdem aleyhi’s-selâm’ı yarattıktan sonra ona eşyanın isimlerini öğretmiş, eşyanın bilgisini edinme ve beyân etme kabiliyetini vermiştir. Meleklerin devamlı olarak tesbih ve takdis vazifesiyle meşgul olmaları ve nefislerinin olmaması sebebiyle yeryüzünde halifelik ve imtihan keyfiyetlerine Âdem aleyhi’s-selâm ve evlâdlarının lâyık olacaklarını Âdem aleyhi’s-selâm ile meleklerini bir imtihandan geçirerek göstermiştir.
ALLAHu zü’l- CeLÂL Âdem aleyhi’s-selâm’ı yarattıktan sonra zevcesi Havva'yı onun eğe veya başka bir görüşe göre kaburga kemiğinden yarattı.

(Kitabü Mecmuatün mine't-Tefâsir içinde Hâzin, II, 3)

İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs: "Allah Havva'yı, Âdem aleyhi’s-selâm’ı Cennet'e yerleştirdikten sonra yaratmıştır." demişlerdir.

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا
Resim ---Yâ eyyuhân nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisââ (nisâen), vettekûllâhellezî tesâelûne bihî ve’l- erhâm (erhâme). İnnallâhe kâne aleykum rakîbâ: Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizle dilekleştiğiniz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.” (Nisâ 4/1)
(Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, XI, 304)


Hz. Âdem aleyhi’s-selâm’ın Cennet'e Yerleştirilmesi:

ALLAHu zü’l- CeLÂL, Âdem aleyhi’s-selâm ve eşine şöyle buyurarak, Cennet'e yerleştirdi:

وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلاَ مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الْظَّالِمِينَ
Resim ---Ve kulnâ yâ âdemuskun ente ve zevcuke’l- cennete ve kulâ minhâ ragaden haysu şi’tumâ ve lâ takrabâ hâzihi’ş- şecerete fe tekûnâ mine’z- zâlimîn: Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zâlimlerden olursunuz, dedik(Bakara 2/35)

وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلاَ مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ
Resim ---Ve yâ âdemuskun ente ve zevcuke’l- cennete fe kulâ min haysu şi'tumâ ve lâ takrabâ hâzihi’ş- şecerete fe tekûnâ mine’z- zâlimîn: Ve ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zâlimlerden olursunuz.” (A'râf 7/19)

فَقُلْنَا يَا آدَمُ إِنَّ هَذَا عَدُوٌّ لَّكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقَى
Resim ---Fe kulnâ yâ âdemu inne hâzâ aduvvun leke ve li zevcike fe lâ yuhricennekumâ mine’l- cenneti fe teşkâ.: Bunun üzerine dedik ki: "Ey Âdem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun." (Tâha 20/117)

إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيهَا وَلَا تَعْرَى
Resim ---İnne leke ellâ tecûa fîhâ ve lâ ta’râ.: Şüphesiz ki, senin acıkmaman ve çıplak kalmaman orda (cennette kalmana bağlı)dır." (Tâha 20/118)

وَأَنَّكَ لَا تَظْمَأُ فِيهَا وَلَا تَضْحَى
Resim ---Ve enneke lâ tazmeu fîhâ ve lâ tadhâ.: Ve gerçekten sen burada susamayacaksın ve güneş altında yanmayacaksın da." (Tâha 20/119)

Hz. Âdem aleyhi’s-selâm ve eşine yasaklanan bu ağacın ne olduğu kesin olarak bilinmiyor. Bu ağacın buğday veya üzüm veyahut da incir olduğu hakkında rivâyetler vardır. Biz bu ağacın ne olduğunu bilemeyiz. Çünkü ALLAHu zü’l- CeLÂL bu ağacın ismini bize bildirmemiştir. Cenâb-ı Hakk Cennet'te Âdem aleyhi’s-selâm’a büyük bir hürriyet vermekle beraber yine de buna bir sınır koymuştur. Bu sınırı aştıkları takdirde, kendilerine zulüm edeceklerdir. Cennet'e bu yasak ağaç, yenilmek için değil, insanın hayatını disipline etmek ve bir sınırlama ve kulluk için konulmuştur. Bununla beraber biz "Dünyayı sevmek, her bir günahın başıdır" hadîsinde bu yasak ağacı tayin eden bir dalâlet buluyoruz. Demek Hz. Âdem aleyhi’s-selâm o zaman dünya sınırlarına yaklaşmamak emri almış ve bundan bir müddet fıtratının gereği olarak yememiştir.
(Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., I, 323-324).

Daha önce İblis, Hz. Âdem aleyhi’s-selâm’ın üstünlüğünü çekemeyerek Allah'ın emrine karşı gelmiş, Âdem aleyhi’s-selâm’a secde etmeyip, saygı göstermemiş ve Cennet'ten kovulmuştu. O zaman şeytan'ın Hz. Âdem aleyhi’s-selâm ve evlâtlarına musallat olup azdırma imkânı kaldırılmamıştı. Hatta, İblis'e onları günah işlemeye teşvik etme gücü verilmişti.

قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ
Resim ---Kâle mâ meneake ellâ tescude iz emertuke, kâle ene hayrun minhu, halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn: (Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (A'râf 7/12)

قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ أَن تَتَكَبَّرَ فِيهَا فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ
Resim ---Kâle fehbit minhâ fe mâ yekûnu leke en tetekebbere fîhâ fahruc inneke mine’s- sâgirîn: (Allah:) "Öyleyse ordan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin.'' (A'râf 7/13)

قَالَ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Resim ---Kâle enzırnî ilâ yevmi yub'asûn: O da: "(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele.)" dedi.(A'râf 7/14)

قَالَ إِنَّكَ مِنَ المُنظَرِينَ
Resim ---Kâle inneke mine’l- munzarîn: (Allah:) "Sen gözlenip ertelenenlerdensin" dedi.” (A'râf 7/15)

قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ
Resim ---Kâle fe bimâ agveytenî le ak'udenne lehum sırâteke’l- mustekîm: Dedi ki: "Mâdem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım." (A'râf 7/16)

ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ
Resim ---Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn: "Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (A'râf 7/17)

قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُومًا مَّدْحُورًا لَّمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ لأَمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ
Resim ---Kâlehruc minhâ mez'ûmen medhûrâ (medhûren), le men tebiake minhum le emleenne cehenneme minkum ecmaîn: (Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak ordan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım." (A'râf 7/18)
(bknz. Hicr 15/32-42)


Çünkü Âdem aleyhi’s-selâm’ın şeref ve üstünlüğü, nefsine ve şeytana uymamakla gerçekleşecekti. Kendilerine verilen akıl ve irade sebebiyle Âdem aleyhi’s-selâm ve soyu, imtihandan geçecekler, sınanmaları için de peygamberler gönderilecekti.
Vesvese vererek insanları azdırma kabiliyetine sahib olan şeytan, ne yaptıysa yaptı, bir yolunu bularak Cennet'e girebildi.

فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ
Resim ---Fe vesvese lehumu’ş- şeytânu li yubdiye lehumâ mâ vuriye anhumâ min sev'âtihimâ ve kâle mâ nehâkumâ rabbukumâ an hâzihi’ş- şecereti illâ en tekûnâ melekeyni ev tekûnâ mine’l- hâlidîn: Şeytan, kendilerinden 'örtülüp gizlenen çirkin yerlerini' açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir." (A'râf 7/20)

وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ
Resim ---Ve kâsemehumâ innî lekumâ le mine’n- nâsıhîn: Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti.(A'râf 7/21)

فَدَلاَّهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ
Resim ---Fe dellâhumâ bi gurûr (gurûrin), fe lemmâ zâkâ’ş- şecerete bedet lehumâ sev'âtuhumâ ve tafikâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneh (cenneti), ve nâdâhumâ rabbuhumâ e lem enhekumâ an tilkume’ş- şecereti ve ekul lekumâ inne’ş- şeytâne lekumâ aduvvun mubîn: Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?" (A'râf 7/22)

قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
Resim ---''Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne mine’l- hâsirîn: Dediler ki: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız." (A'râf 7/23)

فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَا آدَمُ هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَّا يَبْلَى
Resim ---Fe vesvese ileyhiş şeytânu kâle yâ âdemu he’l- edulluke alâ şecereti’l- huldi ve mulkin lâ yeblâ.: Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: "Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?" (Tâha 20/122)

فَأَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَعَصَى آدَمُ رَبَّهُ فَغَوَى
Resim ---Fe ekelâ minhâ fe bedet lehumâ sev’âtuhumâ ve tafıkâ yahsıfâni aleyhimâ min varakı’l- cenneti ve asâ âdemu rabbehu fe gavâ.: Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp kaldı.” (Tâha 20/123)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 21 Oca 2018, 10:38 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 03:00
Mesajlar: 8701
Konum: BURSA
Böylece Hz. Âdem aleyhi’s-selâm ve Havva ve nesillerinin yeryüzünde yerleşip kalmaları ve burada üreyip geçinmeleri, imtihan edilmeleri takdir edildi ve gerçekleştirildi.

فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ
Resim ---Fe ezellehumâ’ş- şeytânu anhâ fe ahrecehumâ mimmâ kânâ fîh (fîhi), ve kulnâhbitû ba’dukum li ba’din aduvv (aduvvun), ve lekum fî’l- ardı mustekarrun ve metâun ilâ hîn: Fakat Şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları (durum)dan çıkardı. Biz de: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim ve meta vardır" dedik.(Bakara 2/36)

mustekarrun: kararlaştırılmışolan, karar kılma.
ve metâun: ve meta, geçinme, maişetini temin etme,


فَتَلَقَّى آدَمُ مِن رَّبِّهِ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
Resim ---Fe telekkâ âdemu min rabbihî kelimâtin fe tâbe aleyh (aleyhi), innehu huve’t- tevvâbu’r- rahîm: Derken Âdem, Rabbinden (birtakım) kelimeler aldı. Bunun üzerine (Allah da) tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.” (Bakara 2/37)

قُلْنَا اهْبِطُواْ مِنْهَا جَمِيعاً فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَن تَبِعَ هُدَايَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
Resim ---Kulnâhbitû minhâ cemîa (cemîan), fe immâ ye’tiyennekum minnî hudenfe men tebia hudâye fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn: Dedik ki: "Oradan tümünüz inin. Bundan sonra size benden bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır." (Bakara 2/38)

قَالَ اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ
Resim ---Kâlehbitû ba'dukum li ba'dın aduvv (aduvvun), ve lekum fîl'- ardı mustekarrun ve metâun ilâ hîn: (Allah) Dedi ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır." (A'râf 7/24)

Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd, Neseî ve Tirmizî'nin rivâyet ettikleri bir hadîsinde,
Resim ---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Âdem aleyhi’s-selâm (aleyhi’s-selâm) ile Musa (aleyhi’s-selâm)'ın ruhları Rableri nezdinde münakaşa ettiler ve Âdem aleyhi’s-selâm (aleyhi’s-selâm), Musa (aleyhi’s-selâm)'ı delil getirerek mağlûb etti. Musa (aleyhi’s-selâm) dedi ki: "Sen Allah'ın eliyle (kudretiyle) yarattığı ve ruhundan üflediği ve melekleri senin için secde ettirdiği ve Cennet'ine yerleştirdiği Âdem aleyhi’s-selâm'sın. Sonra da sen işlediğin suç sebebiyle insanları yeryüzüne indirdin.” dedi. Bunun üzerine Âdem aleyhi’s-selâm: “Sen Allah'ın peygamberliğine ve konuşmasına seçtiği ve içinde her şeyin açıklaması bulunan (Tevrat) levhalarını verdiği ve münacât edici olarak kendisine yaklaştırdığı Musa'sın. Benim yaratılmamdan kaç sene önce Tevrat'ı yazdığını gördün?” dedi. Musa (aleyhi’s-selâm): “Kırk sene önce” diye cevâb verdi. Âdem aleyhi’s-selâm: “Şu halde içinde 've Âdem Rabbi'ne isyan etti de...” meâlindeki âyeti gördün mü?” dedi. Musa (aleyhi’s-selâm): “Evet, gördüm” dedi. Âdem aleyhi’s-selâm: “Allah'ın beni yaratmasından kırk sene önce işleyeceğimi yazdığı işi işlemem üzerine beni nasıl azarlarsın” dedi. Resûlullah (aleyhi’s-selâm): “Neticede Âdem hüccet ile Musa'yı mağlûp etti" buyurdu.
(et-Tâc, I, Hadis no: 40)

Bundan sonra gelecek hidâyet rehberlerine (peygamberlere), iman ederek uyup bağlanacaklar için, korkup üzülecekleri bir şeyin olmadığı ve bunların Cennet'e girecekleri bildirildi. İnkâr edip kötülük yapanların Cehennem'e girecekleri anlatıldı.

قُلْنَا اهْبِطُواْ مِنْهَا جَمِيعاً فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَن تَبِعَ هُدَايَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
Resim ---Kulnâhbitû minhâ cemîa (cemîan), fe immâ ye’tiyennekum minnî hudenfe men tebia hudâye fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn: Dedik ki: "Oradan tümünüz inin. Bundan sonra size benden bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır." (Bakara 2/38)

وَالَّذِينَ كَفَرواْ وَكَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Resim ---Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbu’n- nâr (nârı), hum fîhâ hâlidûn: "İnkâr edip de ayetlerimizi yalanlayanlar ise; onlar, ateşin halkıdırlar ve orada süresiz kalacaklardır." (Bakara 2/39)

وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
Resim ---Vellezîne âmenû ve amilû’s- sâlihâti ulâike ashâbu’l- cenneh (cenneti), hum fîhâ hâlidûn: İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara 2/82)

Âlimler, Hz. Âdem aleyhi’s-selâm ve eşi Havva Anamızın iskân edildiği (yerleştirildiği) Cennet hakkında görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir. Cennet, lügat açısından bağ, bahçe, bahçelik ve bağlık yer mânâsına gelir. Acaba Hz. Âdem aleyhi’s-selâm’ın iskân edildiği bu Cennet, yeryüzünün bağlılık, bahçelik ve ağaçlık köşelerinden bir köşe midir? Yoksa dünyadan ayrı âhirette mü’minlere va'd edilen Cennet midir? Kur’ân-ı Kerim'de buna dair açık ve kesin bir bilgi verilmemiştir. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Hz. Âdem aleyhi’s-selâm’ın eşiyle yerleştirildiği ve içinde yasak ağacın bulunduğu Cennet, âhirette mü’minlere ve iyilik yapanlara va'd edilen, darü's-sevâb (mükâfat yurdu) olan Cennet'tir.
Çünkü ALLAHu zü’l- CeLÂL buyurdu:

قَالَ اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ
Resim ---Kâlehbitû ba'dukum li ba'dın aduvv (aduvvun), ve lekum fîl'-ardı mustekarrun ve metâun ilâ hîn: (Allah) Dedi ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır." (A'râf 7/24)

قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ
Resim ---Kâle fîhâ tahyevne ve fîhâ temûtûne ve minhâ tuhracûn: Dedi ki: "Orda yaşayacak, orda ölecek ve ordan çıkarılacaksınız." (A'râf 7/25)

فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ
Resim ---Fe ezellehumâ’ş- şeytânu anhâ fe ahrecehumâ mimmâ kânâ fîh (fîhi), ve kulnâhbitû ba’dukum li ba’din aduvv (aduvvun), ve lekum fî’l- ardı mustekarrun ve metâun ilâ hîn: Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine: Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır, dedik.” (Bakara 2/36)

Bu âyetlerde Hubût (inmek) tâbiri ve inilecek yer de arz (yeryüzü) olarak zikredilmiştir. İlk yerleşme noktası yeryüzü dışında bir yer olmalıdır ki, buradan yeryüzüne iniş söz konusu edilebilsin. Eğer Hz. Âdem aleyhi’s-selâm ve Havva aleyha's-selâm'ın yerleştikleri yer arzdaki bir bahçe olsaydı "hubût"tan, inişten söz etmek mümkün olmazdı.
Tâhâ suresi 118-119'uncu âyetlerde Hz. Âdem aleyhi’s-selâm’ın yerleştiği Cennet'in anlatılan vasıfları, yani acıkmamak, susamamak, çıplak kalmamak, güneşte yanmamak, sevab ve mükâfat yurdu olarak mü'minlere va'd edilen cennet'e aid niteliklerdir. Bu vasıfta olan bir cennet (bahçe) dünyada yoktur. Öyle ise Hz. Âdem aleyhi’s-selâm’ın iskân edildiği Cennet, âhirette mü’minlere va'dedilen Cennet'tir.

إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيهَا وَلَا تَعْرَى
Resim ---İnne leke ellâ tecûa fîhâ ve lâ ta’râ.: Şüphesiz ki, senin acıkmaman ve çıplak kalmaman orda (cennette kalmana bağlı)dır." (Tâha 20/118)

وَأَنَّكَ لَا تَظْمَأُ فِيهَا وَلَا تَضْحَى
Resim ---Ve enneke lâ tazmeu fîhâ ve lâ tadhâ.: Ve gerçekten sen burada susamayacaksın ve güneş altında yanmayacaksın da." (Tâha 20/119)

Bu "Cennet" lâfzının başındaki elif lâm (lâm-ı ta'rîf) umûm (istiğrak) için değil, âhid içindir. Bu elif lâm, umûm ifâde ederse Cennetlerin hepsi mânâsına gelir. Hâlbuki Hz. Âdem aleyhi’s-selâm’ın bütün Cennetlere (bahçelere) yerleşmesi imkânsızdır. Öyle ise bu Cennet'in mânâsını müslümanlar arasında bilinen ve dârü's-sevâb (mükâfat yurdu) olan Cennet'e hamletmek gereklidir.
(Âlûsî, Rûhu'l-Meânî, I, 233; Razı, Mefâtîhu'l-Gayb, I, 455; Talat Koçyiğit, İsmail Cerrahoğlu, Kur’ân-ı Kerim Meâl ve Tefsiri, s. 95 vd.)


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 07 Kas 2018, 12:45 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 03:00
Mesajlar: 8701
Konum: BURSA
ResimKur'ÂN-ı Kerim'de geçen Hz.ÂDEM aleyhi’s-selâm ve Hz. HAVVA aleyhi’s-selâm’nın DUAsı!

قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
Resim--- ''Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne). İkisi dediler ki: Rabbımız; kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan ve bize merhamet etmezsen; muhakkak ki biz, hüsrana uğrayanlardan oluruz.'' (A’raf Suresi, 23)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 08 Kas 2018, 01:22 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 93
Yukarıda yer alan 5568 no’lu hadis ( Peygamberimizin miraca yükselmesi ve beş vakit namazın farz olması) konusunda bizzat Münir Derman hazretlerinin sohbetinde dinlediğim bir konuyu belirtmek istedim. Bu gibi rivayetlere itimat edilmemesi gerektiğini söylüyordu. Bu rivayette Hz Peygamberin (haşa) sanki Allah (cc) ile pazarlığa giriştiği algısı oluşturduğunu, Hz. Peygamber’ in Allah’ın farz kıldığı bir ibadetin niteliği yada niceliği konusunda görüş belirtmesinin peygamber ahlakına aykırı olduğunu söylüyordu. İsteyenler YouTube’a yüklenmiş sohbetleri dinleyip kontrol edebilir.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 08 Kas 2018, 20:21 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 03:00
Mesajlar: 10847
Resim

Değerli kardeşim,
Münir Derman Hocam kaddesallahu sırrahu, irticâlen ve gönlünce sohbetler yapmıştır. Ben de tüm sohbetlerini dinledim, yazdım ve kitaplarını okudum ve de yayınladım. Ancak, Aziz Hocamın pek çok yerde âyete hadis, hadise âyet dediği olmuştur. Ben, bunları düzelmek zorunda kaldım. Sadece âyetleri ve hadisleri kaynaklarıyla bularak yerleştirdim.
Kızı Hanım Efendi de dahil: “Elbette bu yanlışlıklarda bir hikmet vardı” diyenler de oldu. Halbuki Hocam, bir başka sohbetinde bunları düzelttiği olmuştur zâten.
Kur'ÂN-ı Kerîm ve Kütüb-i Sitte, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ÜMMeti için NASs hükmündedir. Kim olursa olsun bu değişmez. Kişi kendisi istediğince inanır ve kendi aklınca uygulayabilir istiyorsa...
Sevgili hocam o kadar hassas idi ki, abdestsiz gezmediğini buyurmuştur çokça..

Şimdi Kur'ÂN-ı Kerîmde, İbrahîm aleyhisselâm ALLAH celle celâlihuya: “Ölüleri nasıl diriltiyorsun?” diye soruyor..
Tevhidin Hanif Temeli İbrahîm aleyhisselâm için; büyük bir Peygamberken nasıl konuşuyor vs. gibi fikir beyanı sadece kişiyi ilgilendirir.. Nasstır ve kesindir..
Kılmakta olduğumuz ve farz olan namazın emir oluşu dışında şart ve rükünleri nerdeyse tümü hadis-i şeriflerle bildirilmiştir..
Neshedilen/ Ist: Şer'i bir hükmü yine şer'i bir emirle kaldırmak âyetleri vs. konusu da benzerdir. İ’tikada dayalı kaynaklar ciddi çalışmalar ve alt yapı gerektirir..

“İslam Dini Akıl ve Mantık” dinidir sözü eksik ve geçersizdir.
Doğrusu ise; NAKLen/Kur'ÂN-ı Kerîm ve Sahih Hadisler içinde Akıl ve Mantık Dinidir..
Sevgili DERMÂN Hocam kaddesallahu sırrahu coşku dolu ve sözleri kolayca yutulamaz!.
Sizin yıllardır okuduğunuzu bilmekteyim ve ALLAH celle celâlihu razı olsun..
Ancak meselâ, Hocamın sayısız yerde bahsettiği: “Hakikat-ı MuhaMMed” sözünden ne anladığınızı lütfen yazar mısınız..


وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن قَالَ بَلَى وَلَكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًا وَاعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Resim---"Ve iz kâle ibrâhîmu rabbî erinî keyfe tuhyi’l- mevtâ kâle e ve lem tu’min kâle belâ ve lâkin li yatmainne kalbî kâle fe huz erbeaten mine’t- tayri fe surhunne ileyke summec’al alâ kulli cebelin minhunne cuz’en summed’uhunne ye’tîneke sa’yâ (sa’yen), va’lem ennallâhe azîzun hakîm (hakîmun).: ).: Hz. İbrâhîm: “Rabbim, ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster.” demişti. (Allah) “İnanmıyor musun?” buyurdu. (Hz. İbrâhîm de): “Evet (inanıyorum). Fakat kalbimin tatmin olması için.” dedi. “Öyleyse kuşlardan dört tane tut, sonra onları kendine alıştır (parçalayıp) her dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Ve Allah’ın, Azîz (ve) Hakîm olduğunu bil!” (Bakara 2/260)

Bahsedilen Hadis-i Şerif Kütüb-i Sitte'de ittifakla bildirilmiştir.
Enes radiyallahu anh Mâlik İbnu Sa'sa'a radiyallahu anh'tan naklen; Buharî, bed'u'l-Halk 6, Enbiyâ 22, 43, Menâkibu'l-Ensar 42; Müslim, Iman 264 (164); Tirmizî, Tefsir, İnşirah, (3343); Nesaî, Salât 1, (1, 217-218)..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 09 Kas 2018, 00:14 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 93
Sayın Hocam

Münir Derman Hocamızın sohbetlerine bizzat şerefi bize nail olmadı. Ancak kitaplarını okuyup vaaz kayıtlarını dinleyebiliyoruz. Öte yandan sizin okuduklarınız yanında bizimki Cin Ali kitabı mahiyetinde kalır. Değerli hocamızın bunu başka bir yerlerde düzelttiğine şahit olmadım. Siz diyorsanız mutlaka öyledir. Hakikat-ı Muhammediye konusunda benim ne bilip anladığım ise devede kulak nisbetindedir. Dinlediğim bir şeyi dile getirmek istedim. Hepsi bu.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
MesajGönderilme zamanı: 14 Kas 2018, 01:41 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07 Mar 2008, 03:00
Mesajlar: 93
Sayın Hocam ve Değerli Arkadaşlar

Aşağıda, Münir Derman Hocamızın sözünü ettiğim sohbetinin linkini ve yazıya dökülmüş halini paylaştım. Yazıyı okuyup sohbeti tekrar dinledim

Değerli Hocamız burada, hadiste belirtilen 50 vakit namazın hikmetinin manasını vurgulayıp “pazarlık gibi anlaşılmasın” demek istiyor anladığım kadarıyla. Eğer yanlışsa lütfen düzeltiniz.



https://youtu.be/4AwE3Wa6T6E

Resulullah bile gece karanlığında hicret etti, Ebu Bekir’le…

Hicret Resuli Ekrem’in düşmanlarından kaçması değildir haaa! Korktu da kaçtı değil. Yo yo yo yo hayır bir daha hayır haa sakın öyle bir şey düşünme. Hicretin manası gizlidir. Hiç kimse hicretin manasını bilmez. Bilir de söylenemez, söylenemez. Biz basiret gözüne marifet sürmesi çekiyoruz, gözlük vermiyoruz.

Yalnız, biraz bu hicreti açıklayalım. Güneş başını alıp her gün gidiyor… Güneş gitmiyor, güneş yerinde, biz dönüyoruz. Hadi güneşin gittiğini kabul edelim, sabahtan doğuyor, akşam gidiyor. Güneş başını alıp her gün buradan doğup bu tarafa gidiyor, doğar batar… Bir şey söylüyor insanlara; bu alıp gitmede muayyen mesafelerdeyken namaz vakitleri oluyor. Doğmadan sabah namazı, tepeye çıktıktan sonra öğle namazı, ikisinin arasında ikindi namazı, akşam namazı, yatsı namazı… Bu güneşin oynamasıyla oluyor.

Bu nedir? Sabah, öğle ikindi, akşam, yatsı ne demek? Nedir bunlar? Efendim beş vakit namaz. Ben de biliyorum onu; bu kapıdaki çocuk da bilir onu. Eeee nerden?… Miraçta Resulullah’a elli vakit namaz şey olmuş da, elli vakit emrolunmuş da… Evet kabul, kimde yazıyor bu? Gelen kitapta, kabul. Kur’an’da var mı? Yok efendim. Peki söyle dinliyorum, inandım, elli vakit, eeee? Gelmiş Hazreti Musa yahut Hazreti Yakup çıkmış önüne, “Ya Resulallah elli vakte ümmet tahammül edemez, git bunu indir. Peki. Gitmiş, on indirmişler, hadi bir daha söyle hadi bir daha… Ulan pazarlık mı ediyorsunuz? Ne pazarlığı bu?

La yukellifullahe illa nefsen vusaha ayeti nedir? ( Allah kimseyi gücünün fazlasıyla mükellef kılmaz) Elli vakit namaz kılabilir mi insan? Kılamaz, kılamaz. Elli vakit Allah’la bir ol. Müminin miracıdır demek o, miracıdır demek o. Safsatalara kapıldığımız için böyle hödük kaldık hepimiz. Safsatalara takılan hödük insanların dersinde bulunduğumuz için böyle kaldık…

Bize hakikati öğretecek adamlar lazım. Müslüman bahar rüzgarı gibidir demek bu aziz cemaat, bir yerde durmaz, fırtına da yapmaz, bütün gülistanı dolaşır. İslam daima seferdedir, bütün gülistanı dolaşır. Lakin arkadaşlık bakidir, işte o kadar. Daha açıklayamayız. Niçin diye de sormayın aziz cemaat. Biliyorsun da mı söylemiyorsun deme, bilmesem yatıp kalkmam. Bunları da mırıl mırıl işkembeden atmam, işte o kadar. Ye de bağını sorma.

On üç asırdır, bütün ibadet mekanı camilerin demin dedik ya, duvarı içinde mihrap isimli bir oyukla, yüzlerini kendisine bağladııı. Milyonlarca müminin şimal, cenup, şark, garp her taraftan ona göre ayarlanarak istikametinde divan durduğu bir esrarlı nokta. Nedir orası? Bütün melek, cin ve mahlukatın secde noktası. Nur-u ilahi’nin esrar adesesi bütün ilahi feyiz ve ışıkları bir noktada toplayıp ve yeryüzü perdesine aksettiren yerdir Kâbe.

Onun için bir Arap şairi Kabe’ye gidiyor, Kabe’yi tavaf ediyor, Yemen’den gelmiş, oğullarıyla beraber. Son olarak Kabe’yi tavaf ediyor, seksene yakın… Kabe’den sonra diyor ki “Oğlum beni diyor bir de Resulullah’ın Ravza’sına tekrar götürün”. Gitmiş gelmiş adam oralı, bir göreyim diyor. Mekke’den kalkıyolar Medine’ye doğru. 2. günü adam hastalanıyor. Artık gidemeyecek, son nefesini daha vermeden evvel, işte o yazdığı meşhur şiirin son mısraıdır o, bazı resimler görürsünüz. Kabe resmi bilmem ne, orada (yazar) iki satır size ben aslını okuyacağım.

İnnilte yarihessabeh, Yevmen ilel erdil harami Belliğ selamî, Ravdatel fiha Nebiyyi Muhteremeti

”İnnilte yarihessabeh, Yevmen ilel erdil harami” Demin yüzümü okşayarak geçen, ve her gün Ravza-i Mutahhara’ya giden sabah rüzgarı diyor.

Belliğ selamî, Selamımı götür tebliğ et.

Belliğ selamî, Ravdatel fiha Nebiyyi Muhteremeti Muhterem Nebi’nin Ravza’sına götür bunu, selamımı götür diyor, ruhunu teslim ediyor. Bu Mekke’deyken, Mekke için söylediği şiir. Onun Türkçe’sine ben çevirdim söylüyorum.

Kabe’ye ; “Bu divanda açılır perdeler ötenin ötesinde” diyor.

“Suret-i rahman görünür, o yerin perdesinde” diyor, bu deminki şiirini okuduğumuz mübarek zat.

Onun için divana durduğunuz zaman ötelerin ötesinden perdeler açılır kalbine oğlum.

O suret-i Rahman görünür orada.

Meşhur Nesimi demiş ki;

Kâh çıkarım gökyüzüne seyreylerim alemi,

Kâh inerim yeryüzüne alem seyreyler beni,

Suret-i Rahman’ı buldum, Suret-i Rahman benem,

Ben bir delü divaneyem, gör kim ne mamur olmuşem



Herif, çıldırdı bu derler amma, sen gel onu ne mamur…

Ben bir delü divaneyem, gör kim ne mamur olmuşem

İşte o mamur, buradan (Kâbeye yönelerek) oluruz oğlum

Onun için Kabe’ye dööön. Dedelerimiz asırlardır bu divana durduklarından Dünya’yı fethetmişlerdir. Bereket içinde ömürlerini geçirmişlerdir. Dedelerimizin evlerindeki hela’ların yapılışı Kabe’ye arkaları gelmesin diye çok dikkat ederlerdi. Ben çocukluğumdan hatırlarım bunu. Hürmetsizlik olur diye.

Şimdi bunları düşünen olmadığı gibi, Kabe’ye insani yüzünü çevirenler bile sayıyla. Bereket, sıhhat, dirilik, ilim, derece, makam ancak aziz cemaat Kabe’ye ve Resuluna tazim ile elde edilir.

Tazim hududu olan hududuna evvela cesed-i tazim ile girilir.

Cesedini temiz tut.

Tazim hududu bura olduğu için… Cesed-i tazim nedir? Yıkanmak, temiz olmak, abdestli olmak. Daha öteki, midesine haram sokamamak. Helal yönünde yürümek. Bu edepleri aldıktan sonra buraya gelirsen, Allah-u Ekber dersen, o zaman Suret-i Rahman görünür. Kabe’nin perdesinde.

Yok midende haram, vücudunda pislik, ayağının arasında kir, kafanda mülevves fikirler, Allah-u Ekber , ulan boyasının altındaki taşı göremezsin.

Ben boyacılıktan sıvacılıktan bahsetmiyorum. Her an abdestli bulunun aziz cemaat. Daima abdestli olana şeytan yanaşamaaaz. Abdestli olan daima Allah’ı andığı için şeytan kaçar ondan. Çok uyuma, bir gün çok uyuyacağız. Mideni çok doldurma, dilinden şükrü bırakma, belalara sonsuz bir sabır gösterin aziz cemaat.

Tövbe ve istiğfar fırçası ile durmadan fırçalan.

Estagfirullaah! Resulullah (SAV) günde 70 defa “Estağfirullah” derdi. Estağfirullah edepsizliği götürmez efendim!

Hani Cuma geceleri imam efendi akşam yatsıdan sonra, cemi günahlarlarımıza estagfirullah, estagfirullah, estagfirullah el azim ,el kerim, ellezi la ilahe illa Hu el hayyel kayyumu ve etub-u…. İşte gidiyor.

Bunlarla günah affolmaz oğlum. Bu dilden. Bu şeriatın emri, söylüyoruz.

Onun için her Müslüman günde 70 defa estagfirullah desin.

Bu estagfirullah… Bak bu siyah tozları atar, insanın, Müslümanın sokakta gezdiği zaman başkası tarafından üzerine düşen tozları, günahları götürür estağfirullah.

Yap edepsizliği, estağfirullah, estağfirullah…

Ulan fırçayla buraya anca silersin, gömleğinin altını, bunu tersine çevirmek lazım. Estagfirullah onun için söylenir (küçük toz gibi bulaşan günahlar için).

Ama leke oldu. Sabun lazım.

Bir edepsizlik yaptın, birinin hakkını yedin. Sonra aklın başına geldi. Kardeşim ben senin hakkını yedim ama al şunu helalleşelim, helal olsun.

Yarabbi ben bir hata ettim. Sen bilirsin Ya Rabbi! Sen bilirsin Ya Rabbi. Gözünden yaşlar gelmeye başlar. Bir de ensene bir işaret gelir. (Var vakit değil mi) Ensene bir işaret gelir içini ferahlatmaya başlar. İşte sabunla lekeyi yıkamak da odur. Günah da o…

Bir de büyük yağ döküldü koluna. Evde benzinle çıkmaz bu, jet şeyine (kuru temizleme gibi) gönderirsin şurada 6 liraya temizliyorlar. Verirsin oraya. 6 lira ver cumartesi günü gel al der. O islime girer bilmem ne eder tertemiz olur. Öyle günahlar da vardır insanlarda. Bu günahları da tövbe-i Nasuh paklar. Tövbe-i Nasuh nedir? Bir edepsizlik yaptın, rızkın kesildi bilmem ne. Alırsın bir şahit, bir Müslüman nur yüzlü. Amca ben şöyle şöyle şöyle şöyle edepsizlik yaptım. Sen şahit ol; ben şimdi bundan tövbe ediyorum. Bir daha bunu ağzıma bile almayacağım. Yahut yapmayacağım bu işi. Ya Rabbi sen bilirsin. Tövbe-i Nasuh bu. Tertemiz oldun.

Boyacıdan gitti temizlendi di mi?

Bir de hani Kovboy pantolları giyiyor boyacılar. Mavi boya, kırmızı boya, yağ içinde herif. Oturuyor kalkıyor iş zamanında giyiyor tulum gibi. O yıkanmaz oğlum, o yıkanmaz. Onun yenisini almak lazım, kaynatsan da olmaz, ateşe atıp yakacaksın. Öyle edepesiz insanları da cehennem paklar. Onun için cehennem icad edildi.

Onun için tövbe ve istiğfar fırçası ile durmadan fırçalan… Güleryüzlü olun cemaat. Büyüklere hürmet edin gençler. İtimat edin. Küçüklere şefkatli olalım. Hayvanlara nebatlara karşı sonsuz bir merhamet gösterelim. Resul-u Ekrem efendimize inen şu Ayeti daima hatırınızdan çıkarmayın aziz cemaat. Resulullah efendimize indi: “Sen de öleceksin onlar da ölecekler”. Ayeti Kerime. Hiçbirimiz dünyada kalmayacağız. Onun için Allah güler yüzle bizi dünyadan uğurlama nasib-i müyesser eylesin. (Amin) . Amin.

Allahumme Salli Âla Muhammedin ve Âla Ehlibeyti Muhammed.

Subhaneke ya Allem, Tealeyte ya Selam, Ecirna minennar bi afuvike ya Mücir. Allahumme Entel Mennan Bediussemavati Vel Ardi Zel Celali Vel İkram Ya Hayy Ya Kayyumu Ya Allahu Celle Celelehu…

Ya Er hamer Rahimin bizi yolumuzdan Şaşırtma (Amin)

Bize sabır ihsan Eyle (Amin) Kanaat hasletlerimiz takviye Eyle (Amin)

A’malımızı kabul Eyle (Amin) ,

Her şeyi hakkıyla Duyan, kemaliyle Bilen Sensin, Bizi cehennemden Koru (Amin),

Hatalarımızı Bağışla (Amin),

Rızıklarımızı helal yoldan nasib-i müyesser Eyle (Amin),

Bize sıhhat afiyet ve dirlik Ver (Amin),

Ramazan-ı Şerif’e hepimizin yetişmesini nasib-i müyesser Eyle (Amin). Rahmetini ülkemizden Esirgeme (Amin),

Sen her şeye Kadirsin ya İlahi, Memleketimizi her türlü afetten masun Kıl. (Amin)

Ya İlahi kudret-i kemalin aşkına, bize Nur-u Muhammedi havzında yıkanmak nasip Eyle. Bize kadar uzanan Resulullah’ın nurunu kalp penceremizi açarak bize göstermeye izin Ver ya ilahi. Son nefesimizde ki buyurun:

“Eşhedü en la İlahe İllallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu” kelimesiyle bizi sana kavuşmak nasib-i müyesser Eyle Ya Rabbi.

Lillahil Fatiha.


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 47 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye