Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 24 Ağu 2019, 22:32

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 273 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 7, 8, 9, 10, 11
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 05 Nis 2019, 22:41 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Bu konuyu facebook'ta paylan!
Resim

BAL ARIsı GiBi =>ÂŞIk
ÇİÇEk ÇİÇEk SEVgi ÂŞIk
ALan ÂŞIk VERen MÂŞUk
SEV-SEViL=>SEVgiLi ÂŞIk!.


KÜLÜNGün KALEM EYyLEmiş
=>TAŞLarı DİŞLEmiş PAŞAm
KELÂM->KELÂMuLLAH DEmiş
=>TAŞLara>İŞLEmiş PAŞAm!.


ZEVK 9196

BURAsı BURSA MAHŞERi=>HAKk’a HAYRat BAŞtan BAŞa
HAKk’ın HİKMEti-n İŞLEmiş =>LİVECHİLLAH DAĞa TAŞa
HAZREsinde ÂŞIk LÂMi
BENciLeyin SIRR-ı SÂMi
“CUMÂ CEM’i =>NİYÂZı”nda =>NÂZa NAKKAŞ ALİ PAŞA!.


05.04.19. 12:38
brsbrsam..nakkaş aliefendicâmicumacem’i..


MUHAMMEDî ÂŞIkız BİZ
EKİN GiBi =>BİRe =>YEDi
KUL İHVÂNim SIRRın SALdı
DALga DALga DAMLa DENİZ!.


HeR İŞin=>Şu ÂN HEMHÂLi
BENim PAŞAm>NAKKAŞ ALi
MERMERe İŞLEmiş->KEMÂLi
CELÂL =>KEMÂLi =>CEMÂLi!.



Resim

NAKKAŞ/NAKKER ALİ CÂMİsi.:
Osmangazi Mahallesi Satı Sokak Osmangazi/Bursa..
Bursa merkez Osmangazi İlçesi Hisar semtinde, aynı adla anılan mahalledeki Satı Sokağı'nda mescid. Murat II (salt. 1421-1451) döneminde, Yeşil Cami'nin ve Türbe'nin taş oyma işçiliğini yapan Nakkaş Ali tarafından yaptırılmıştır. Belirlemelere göre mescidin iç ölçülen 5.54 X 6.63; kuzeydeki son cemaat yerinin ise 4.20 X 8.99 metre idi.
Haziresinde Nakkaş Ali'nin oğlu Osman Celebi ile onun oğlu şâir Lâmiî Çelebi'nin mezârları vardır.

NAKKAŞ/NAKKER ALİ Paşa, Yeşil Câmi ve Yeşil Türbenin mermer oymacılığı ve Çini Nakışlarını yapmıştır. Yeşil Câminin Mimarı Hacı İvaz b. Ahi Bayezıt (Hacı İvaz Paşa), Nakkaşı ise Ali b. İlyas Ali’dir. Caminin yazıtlarına göre, yapının bitirildiği tarih Aralık 1419, süslemelerin tamamlandığı tarih ise 1424’dür.
Yeşil Câminin mihrabı, hünkar ve müezzin mahfili çinileri çok kaliteli bir işçilik gösterir. Hünkar mahfilinin çini nakışlarını Nakkaş Ali 1424'de bitirmiştir. Müezzin mahfilinin içinde çini üzerine Farsça olarak "dağlar devrile, gökler çatlasa iki çihanda bu abidenin misli meydana getirilemez" yazılıdır. çini ustası Mecnun Mehmet, nakkaş İlyas Ali oğlu Ali ile diğer ustaları Tebriz'lidir..
Kuzey cephe ortasındaki taç kapısında bulunan Arapça kitabeye göre mimarı Hacı İvaz b. Ahî Bayezıt (Hacı İvaz Paşa); bitirildiği tarih Aralık 1419’dur. İç mekanda, hünkar mahfili üzerinde yer alan yazıttan anlaşıldığı kadarıyla yapının nakkaşı, “Nakkaş Ali” olarak da bilinen Ali b. İlyas Ali’dir. Süslemelerinin tamamlandığı tarih 1424'tür..
Yeşil Türbe, 1421 tarihinde yapılmıştır. Mimarı Vezir Hacı İvaz'dır. Kapı kanatlarının oymasını Tebrizli Ahmet oğlu Hacı Ali, kalem işlerini nakkaş Ali bin İlyas Ali, çini süslemelerini Çinici Mehmet Mecnun gerçekleşmiştir. Türbe Çelebi Mehmet'in ölümünden 40 gün önce bitirilmiştir.


NAKKÂŞ ALİ DERGÂHI.:
Nakkâş Ali Dergâhı Nakkaş Ali Zâviye ve Mescidi’nin kurucusu Ali b. İlyas Ali’dir. Nakkaş Ali Paşa olarak da tanınan bu zât, Timur’la birlikte Bursa'ya gelmiş, Semerkantlı bir nakkaş üstadıdır. Yeşil Türbe’nin nakışlarını yapan ve nakkaşlığın Anadolu’da tanınması ve yayılmasında emeği geçen Ali Paşa, vefât edince inşa ettiği mescid civârına defnedilmiştir. Söz konusu dergâhın ilk şeyhi, XVI. yüzyılın önemli mutasavvıf ve güçlü ediplerinden Mahmud Lâmiî Çelebi’dir. Babası II. Bayezid’in defterdarlarından Osman Çelebi’dir. 878/1473 yılında doğduğu şehir Bursa'da medrese tahsilini tamamlamasının ardından İstanbul’a giderek Nakşî şeyhi Emir Ahmed Buharî’ye (ö. 922/1516)37 intisap eden Lâmiî Çelebi, icâzet aldıktan sonra da Bursa’ya gelerek dedesinin Bursa Hisârı’nda inşa ettiği Nakkaş Ali Zâviyesi’ne yerleşmiştir.

Adı geçen tekkede irşâd faaliyetlerini sürdürürken ayrıca Gülşenî şeyhi İlhami Efendi vasıtasıyla Gülşeniyye Tarîkatı’na intisap ettiği kaydedilmektedir. Nazım ve nesir olarak telif ve tercüme ettiği sayısı otuza ulaşan eserleri sayesinde başta tasavvuf muhitleri olmak üzere ilmiye ve sanat ortamında da haklı ve kalıcı bir yer edinen Lâmiî Çelebi’ye asıl şöhret kazandıran, hiç şüphe yok ki Câmî’nin Nefehâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds isimli eserini Türkçeye tercüme etmesidir. 938/1531 yılında vefât etmiş ve hizmet ettiği tekkenin hazîresine defnedilmiştir. Kendisinden sonra tarîkat faaliyetlerinin devam edip etmediği konusunda yeterince bilgi yoktur.


NAKKAŞ ALİ CÂMİsi/Dergâhı Haziresi.:
Osmangazi ilçesi, Osmangazi Mahallesinde yer almaktadır. Yeşil Cami nin nakış işlerini yapan NAKKAŞ/ NAKKER ALİ Paşa Mescidi/Câmisi, Nakkaş Ali tarafından Nakşibendi Dergahı olarak yapılmış, sonradan mescide çevrilmiştir.
Nakkaş Ali Haziresi/ Mezarlığı, başta ünlü şâir Lâmii Çelebi olmak üzere, çoğunlukla Nakkaş Ali neslinden aile bireylerinin gömülü olduğu bir haziredir.
Hazirede 31 adet taş Bursa Hazireleri Kitabında kayıtlı olup, Nakkaş Ali Çelebi (Zâviye nin kurucusu, Lâmii Çelebi nin dedesi) mezar taşı gibi bazı taşlar günümüze ulaşamamıştır..


NAKKAŞ ALİ CÂMİsinin GEÇmişi.:
Hisar’da bir zaman zâviye olarak yaptırılan, zamanla mescide dönüştürülen, fakat uzun zamandır tamamen yok olan Nakkaş Ali Mescidi’nin durumu ile ilgili merhum Kâzım Baykal Bursa ve Anıtları adlı eserinde 1949 yılında şu bilgileri vermektedir: “Adı ile anılan mahallede Eski fırının bitişiğindedir. Moloz taşla yapılmış, dört duvar, üstü ahşap ve yerli kiremidi, minaresiz, minbersiz, kitabesiz, kadı dışı, cemaat elinde Ramazanlarda namaza açıktır.” (s. 63) 1949 yılında bu halde târif edilen Nakkaş Ali Mescidi, aslen Bursalı olan ve Yeşil Camii’nin nakış işlerini yapan Ali bin İlyas tarafından, aynı adla anılan bir zâviye olarak yaptırılmış, zâviyenin bir bölümü zamanla mahalle mescidine dönüştürülmüştür. Bursa tarihi ve tarihi eserleri hakkında birçok eser yazan Mehmed Şemseddin Efendi, Yâdigâr-ı Şemsî adlı eserinde, Nakkaş Ali Zâviyesi’nin halen mahalle mescidi olarak kullanıldığını ve zâviyelikten eser kalmadığını, bunu aslına döndürmek için kadirşinâs insanların olmadığını belirtmektedir. (age, s. 549) Mescidin bânisi, Timur ile Buhara’ya giden ve sanatını burada ilerleterek Bursa’ya dönen Nakkaş Ali, Yeşil Camii’nin muhteşem nakışlarını bu mekânda tasarlamış olmalıdır. Onun bu muhteşem eserlerine karşılık ne yazık ki vefât ettiğinde defnedildiği hazirede mezar taşını bile koruyamamışız. Nakkaş Ali’nin oğlu Osman Efendi, II. Bayezid devrinde defterdârlık yapmıştır. Vefât ettiğinde İstanbul değil de babasının Bursa’da yaptırmış olduğu mescidin haziresine defnedilmesi önemlidir. Onun hakkında en önemli bilgilerimiz, bugüne kalan mezar taşındaki yazılı bilgilerdir. Taşta adının Osman Çelebi bin Nakkaş Ali olduğu, defterdâr olup, 907/1501-2 tarihinde vefât ettiği yazılmaktadır..

Nakkaş Ali Mescidi haziresindeki en mühim simalardan birisi hiç şüphesiz ki Nakkaş Ali’nin torunu ve Osman Çelebi’nin oğlu Lâmi’î Çelebi’dir. Bursa’da 878/1472 tarihinde dünyaya gelmiş, burada eğitimini tamamlamış, özellikle Muradiye Medresesi müderrislerinden dini ilimleri tahsil etmiştir. İstanbul’da dönemin meşhur Nakşibendî şeyhlerinden Seyyid Ahmed Buharî’den Nakşî icazet almış ve dedesinin yaptırmış olduğu zâviyede postnişin olmuştur. Lâmi’î Çelebi’nin en önemli özelliği 50 civarında eser tercüme ve telif etmesidir. Bunların arasında Abdurrahman Camiî’den tercüme ettiği ve Anadolu’da yaşayan sufîleri ilave ettiği Nefehatü’l-Üns (terc. Evliyâ Menkıbeleri) adlı eserdir. Şerefü’l-İnsan (haz. Sadettin Eğri, Harvard Ün.) ve Divanı’nın yanı sıra, Bursa hakkında yazdığı ve Kanunî Sultan Süleyman’a takdim ettiği Şehrengiz-i Bursa adlı eserleri de yayınlanmıştır. Lâmi’î Çelebi’nin Bursa ve Uludağ hakkında yazdığı Münâzara-i Sultân-ı Bahâr Bâ-Şehriyâr-ı Şitâ- Bahar Sultânı ile Kış Şehriyârı’nın Uludağ’da Savaşı isimli eseri de Uludağ Ün. Fen Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Sadettin Eğri tarafından Bir Bursa Efsanesi adıyla neşredilmiştir. (İstanbul 2001)..

Lâmi’î Çelebi bu eserinde Bursa ve Uludağ hakkında bilgiler verir. Esere göre;
Bursa, cennet köşelerinden İrem’e benzeyen, eşi ülkeler arasında yaratılmamış, ırmaklarının suyu cennetteki Tesnim Suyundan daha latif bir şehirdir. Daha sonra Uludağ’da bahar ile kış mevsimlerinin kavgasını alegorik bir tarzda anlatan Lâmi’î Çelebi, bu vesileyle dağdaki çiçeklerden, rüzgarlardan, derelerden, sulardan, yaylalardan bahseder. Uludağ’da Babunç, Nesteren, Yâsemen, Semen, Nergis, Lâle, Zambak, Şakayık, Niliüfer, Karanfil, Sûsen gibi çiçekler vardır ve bunlar silahlarıyla donatılmış birer asker gibidirler. Mollaalan, Kurtbelen, Felek Meydanı, Sarıalan, Şâhimefendi, Karagölcük, Çatalhöyük, Hızırbey, Sobran, Kırıkpınar, Dokuz Kaynak, Kuşyokuşu, Peyk Yaylağı, Karagöl, Gülümgöl, Çukurçemen gibi yaylalar ise; Kızılcayel, Akçayel, Şimâl Rüzgârı, Kasırga, Zemheri gibi rüzgârlar ve yukarıda adı geçen çiçeklerin silahlarıyla savaştığı ve ele geçirmek için çalıştıkları savaş meydanlarıdır. Lâmi’î Çelebi, tabiat unsurlarını Uludağ’da efsanevi bir tarzda savaştırarak insanlara bir mesaj vermeye çalışır..


Resim
NAKKAŞ Ali b.İlyâs Ali KİMdir.:
xv. YÜZYIL OSMANLI NAKKAŞI.

Nakkaş Ali olarak da bilinen Ali b. İlyâs, Osmanlı şâir ve yazarlarının önde gelen isimlerinden Lâmiî Çelebi'nin dedesidir. Bursa'da doğdu. Ankara Savaşı'ndan sonra Timur'la birlikte Semerkant'a gitti (1402). Orada nakkaşlığın inceliklerini öğrenerek sanatında ilerledi. O bölgedeki çeşitli eserleri inceleyip bilgisini arttırdıktan sonra Bursa'ya döndü.
Buradaki çalışmalarıyla kısa zamanda tanındı. Bu sebeple mimar İvaz Paşa Çelebi Mehmed adına Bursa'da yaptığı Yeşilcami ve Yeşiltürbe'nin kalem işleriyle çinilerini, taş ve ahşap satıhlar üzerindeki nakışlarını ona yaptırdı. Hünkâr mahfilinin merkez kubbesine bakan Bursa kemeriyle baklava dilimli kuşak arasında yer alan iki satırlık Arapça çini kitâbeden, kalem işlerinin 827 Ramazanı sonlarında (Ağustos 1424) tamamlandığı ve nakkaşın Ali b. İlyâs Ali olduğu öğrenilmektedir.
Nakkaş Ali Bursa'da Kaleiçi semtinde bir mescid yaptırmış ve vefâtında bu mescidin kıble tarafındaki haziresine gömülmüştür. 1854'te meydana gelen büyük depremde yıkıldıktan sonra basit bir biçimde ve kiremit örtülü olarak yeniden inşa edildiği bilinen bu mescid günümüze, beden duvarlarının yarısına kadar olan kısmı yıkılmış, hazîresi ise kısmen sağlam bir vaziyette gelebiImiştir..

1940 yılında Halim Baki Kunter'in temizleterek tanzim ettirdiği hazirede Nakkaş Ali'nin mezar taşına ait olması mümkün bir parça bulunmuş, kabri ise daha önce açılan yol sebebiyle muhtemelen tahribata uğradığı için belirlenememiştir.
Ancak ortaya çıkarılan kabirler arasında aynı aileden altı kişinin mezarları tesbit edilmiştir. Bunlar arasında, II. Bayezid'in defterdârlarından olan ve 907'de (1501) vefât eden Nakkaş Ali'nin oğlu Osman Çelebi ile onun oğlu şâir Lâmiî Çelebi' nin 938 (1531) tarihli mezar taşları da bulunmaktadır. Halim Baki Kunter hazîreyi tanzim ettirdikten başka, mevcut taşların fotoğraflarıyla birlikte okunuşları ve tercümelerini de yayımlamış, ayrıca mescidin tamir ettirilerek ibadete açılması gerektiğini belirtmiştir.
Satı caddesi ile Bedizci sokağı kavşağında bulunan ve Bursa'nın en eski eserleri arasında yer alan mescid bugün tamamen yıkılmış halde olup hazîresi ise duvarla çevrilerek korumaya alınmıştır..

BİBLİYOGRAFYA.:
A. Gabriel. Une capilale .lurque: Brousse,Paris 1958. I, 93: Ayverdi. Osmanlı (Mi'mârîsi II, s. 94, 327; Kâzım Baykal. Bursa ve Anıtları İstanbul 1982, s. 138·141; Türkiye 'de Vakıf Abideler ve Eski Eser/er, Ankara 1983, 111,138·139, 218, 227; Oktay Aslanapa. Türk Sanatı. İstanbul 1984, s. 230; Franz Taeschner, "Ali b. İlyâs Ali", AI. V 119381. Suppl. : I. Preli'minary Materials for a Dictionary of Islamic Artists, s. VII·V111; Halim Baki Kunter. "Kitâbelerirniz", VD, 11 ( 19421. s. 44 ı ·442. İSAM; ALi ALPARSLAN..


Resim
LÂMİ’Î ÇELEBİ, Mahmûd b. Osmân
(d.878/1472-3-ö.938/1532)
Divan şâiri, Nasir..

Asıl adı Mahmûd, babasının adı Osmân’dır. Kaynaklarda adı Mahmûd bin Osmân bin Nakkâş Alî bin İlyâs olarak geçer. Bursa’da doğdu. Çok iyi bir medrese eğitimi aldı, Muradiye Medresesi’nin iki tanınmış müderrisi Mollâ Ahaveyn ve Mollâ Mehmed bin el-Hâc Hasanzâde’den ders alan Lâmiʻî, İslâmî ilimleri öğrendikten sonra Nakşî şeyhlerinden Emîr Ahmed Buhârî Hazretleri’ne (ö. 922/1516) intisap ederek Nakşibendî tarikatine girdi. Nakşibendî tarikatine girmesinin en büyük nedeni, üzerinde çalıştığı ve Türk edebiyatına kazandırdığı eserlerin yazarları olan ünlü İran mutasavvıfı Câmî’nin (ö. 898/1492) ve Çağatay Türkçesinin kurucusu sayılan Alî Şîr Nevâyî’nin (ö. 906/1501) de Nakşibendî olmasıdır. Lâmiʻî, Şerh-i Esmâ’ü’l-hüsnâ adlı eserinde kendisinden “Nevâyî-veş mürîd-i Şeyh Câmî” olarak söz eder (Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi 4046/2: yk. 11b). Lâmiʻî, bu iki büyük ustadan Câmî’nin o denli tesiri altında kalmıştır ki onun önemli eserlerini Türkçeye tercüme etmiş ve “Câmî-i Rûm” olarak anılmıştır. Âşık Çelebi (ö. 979/1572), bunu: “Câmî mü’ellefâtın çok terceme itdügi eclden Câmî-i Rûm dirlerdi.” şeklinde ifade etmektedir (Kılıç 2010: 746).
Lâmiʻî, önemli ve güzel sanatlarda şöhret yapmış bir aileye mensuptur. Babası Osmân Çelebi, II. Bâyezîd’in (ö. 918/1512) hazine defterdarıdır. Annesinin ismi ise Dilşâd Hatun’dur. Büyükbabası Nakkâş Alî ise Timur’un (ö. 807/1405) Anadolu’yu istilâsı sırasında Semerkand’a götürülmüş, orada nakkaşlığını ilerleterek Bursa’ya dönmüştür. Bursa’daki ünlü Yeşil Cami’nin nakışları Nakkâş Alî’ye aittir. Gibb, onun kimi minyatürlü eserlerin tezhiplerini de yapmış olabileceğini söylemektedir (Gibb 1904: III/20). Nakkâş Alî, daha sonra Bursa’da Orta Pazar mevkiinde bir mescit yaptırmış, muhtemelen bu mescidin çinilerinin süslemelerini de kendisi yapmıştır. Fakat bugün Nakkâş Alî’nin mezar taşına bu mescit haziresinde rastlanmamaktadır. Bununla birlikte Lâmiʻî’nin gerek kendi gerekse babasının mezar taşı, büyükbabasının yaptırdığı mescidin haziresindedir. Oğulları Ahmed Çelebi ve Mehmed Çelebi de aynı hazireye gömülmüştür. 1969 yılında Lâmiʻî’nin mezarını ziyarete gittiğimde harap bir şekilde bulunan mescit, üç dört sene evvel çok güzel bir şekilde restore edilmiştir.
Lâmiʻî, Fâtih Sultân Mehmed (ö. 886/1481) devrinin son zamanlarında doğmuş, altmış yıllık ömründe II. Bâyezîd, I. Selîm (ö. 926/1520) ve Kânûnî Sultân Süleymân (ö. 974/1566) devirlerini yaşamıştır. Kaynaklara göre Lâmiʻî İstanbul’a hiç gelmemiş, bununla birlikte daha hayattayken yazarlık ve şâirlik gücünü kabul ettirmiştir. Bursa, 726/1326’da Orhan Bey (ö. 763/1362) tarafından fethedildikten sonra Osmanlılar’ın payitahtı olmuş, böylece hem pek çok tarikatin ve takipçilerinin toplandığı bir yer haline gelmiş hem de bir kültür merkezi olarak işlevini yerine getirmiştir. Gerek Timur’un yağmalaması gerekse payitahtın İstanbul’a taşınması, Bursa’nın önemini azaltmamıştır. Bursa’nın hâlâ bir kültür şehri olması ve Lâmiʻî’nin Emîr Ahmed Buhârî’ye olan bağlılığı, onun Bursa’dan ayrılmamasının nedeni olmalıdır. Bunun yanı sıra Lâmiʻî’nin Bursa’yı çok sevmesi söz konusudur, bunun en önemli tanığı Bursa Şehr-engîzi’dir. İşte Lâmiʻî böyle bir ortamda yetişmiş ve almış olduğu eğitim ve kültür, onun bir entelektüel olarak gelişmesini sağlamıştır. Onu hayatı boyunca destekleyen iki kişi olmuştur, bunlar her ikisi de şeyhülislâm olan Fenârîzâde Muhyiddîn Çelebi (ö. 954/1548) ve Kâdirî mahlasıyla şiirleri bulunan Abdülkâdir Hamîdî Çelebi’dir (ö. 955/1548).

Lâmiʻî, Emîr Ahmed Buhârî’yi kendisine şeyh olarak seçmiş ve Nakşibendî tarikatine girmiştir, ona olan bağlılığını ve saygısını zaman zaman eserlerinde dile getirmiştir. Dîvân’ında Emîr Buhârî’yi methettiği şiirleri, Nisâbü’l-Belâga adını verdiği münşeatında ona yazdığı mektupları, gerek Dîvân’ında gerekse Hüsn ü Dil’de ona olan övgüleri, Lâmiʻî’nin hem Emîr Buhârî’nin manevî kişiliğine hem de Nakşibendîliğe bağlılığını gösterir.

Lâmiʻî, eserlerini 37 yaşındayken oldukça geç bir yaşta vermeye başlamış olmasına rağmen ondan sonraki yıllarını hiç boş geçirmemiş, arkasında otuzun üzerinde eser bırakarak 60 yaşında (938/1532) hayata veda etmiştir. Ölüm tarihine düşürülen tarihler de 938 tarihini tutar. Bunlardan biri Lâmiʻî’nün ide Hak rûhını şâd tarih mısraıdır ki ebced hesabı ile 938 tutmaktadır. Bu konularda oldukça dikkatli olan ve Lâmiʻî’nin değerlendirmesini uzun uzadıya yapan Âşık Çelebi’nin Lâmiʻî’nin ölüm tarihini 940 olarak göstermesi bir zuhûl olmalıdır (Kılıç 2010: 748). Ölüm tarihi diğer tezkirelerde yoktur, yalnızca Tercüme-i Şakâyık’ta verilmiştir (Mecdî 1269: 432). Mezar taşında da ölüm tarihi yazılı değildir, sadece el-merhûm Şeyh Lâmiʻî bin ʻOsmân yazılı bir kitabesi bulunmaktadır. Buradan da onun sonunda Nakşibendî şeyhi olduğunu çıkarırız. Âşık Çelebi, Lâmiʻî Çelebi’nin özel hayatından da bahseder ve Lâmiʻî’nin hayatının son zamanlarında arkadaşlarının ısrarı ile Tatar Memi adlı bir güzel için bir gazel yazdığını ve bu yüzden zor durumda kaldığını söyler. Tatar Memi’nin İsli Abdî lakabıyla tanınan hayranlarından biri, Lâmiʻî’yi olmadık sözlerle halkın diline düşürmüş ve zaten çok geçmeden de Lâmiʻî Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Hümâ Hatun adında bir hanımla evlenmiş, ondan Ahmed Çelebi, Dervîş Mehmed Çelebi ve Abdullâh adında üç oğlu ile Safiye Hatun adlı bir kızı olmuştur. Ayrıca İbrâhîm adlı bir oğlu ile Zeyneb Hatun adlı bir kızı olduğu da bilinmektedir (Erünsal 1990: 180). Dervîş Mehmed Çelebi de şâirdir, Lemʻî mahlasını kullanan Dervîş Mehmed Çelebi’nin Bahrü’l-Evzân adlı aruzla ilgili bir risalesi bulunmaktadır. (Bursalı Mehmed Tâhir 1338: II/495)

Lâmiʻî, Arapça ve Farsçayı iyi bildiği gibi nazım ve nesir tercümelerinde de üstattır. Âşık Çelebi, Lâmiʻî’nin nazım ve nesirdeki ustalığını anlatırken: “Şiʻr ü inşâyı şîr ü şeker gibi cemʻ itdi ve nâvdân-ı hâme-i dü-zebânınuñ birinden cûy-ı şîr-i şîʻr ve birinden âb-ı nâb-ı inşâ akıtdı.” (Kılıç 2010: 745) demektedir ki eserleri de Âşık Çelebi’nin bu değerlendirmesini teyit etmektedir. Fakat Âşık Çelebi’nin Lâmiʻî hakkındaki bu övgüleri Âlî (ö. 1008/1600) tarafından şiddetle eleştirilmiş, onun mesnevilerinin lezzetsiz, tatsız tuzsuz, şiirlerinin ve kasidelerinin zamanın önemli meselelerinden tamamen yoksun olduğu şu cümlelerle ifade edilmiştir: “Yûsuf u Züleyhâ-yı Hamdî var iken mezbûruñ mesnevîlerine raġbet olınmaz. Gûyâ ki sözleri nemekîn degüldür. Yâhûd kesret-i nemekden lezîz ü şîrîn degüldür. Eşʻâr u kasâ’idi hod cerâ’id-i rûzgârdan külliyetle maʻdûmdur.” (İsen 1994: 266). Âlî, özellikle Lâmiʻî’nin Âşık Çelebi tarafından “Câmî-i Rûm” olarak anılmasına “Eyne’s-serâ ve eyne’s-Süreyyâ?” (Yeryüzü nerede, Süreyyâ yıldızı nerede?) deyişini kullanarak karşı çıkmış, hatta daha sonraki tezkire yazarlarını da Âşık Çelebi’yi takliden aynı şeyi söylemekle suçlamıştır (İsen 1994: 266). Oysa Âşık Çelebi, tezkiresinde Câmî’nin birçok eserini tercüme ettiği için Lâmiʻî’ye “Câmî-i Rûm” dendiğini söyler, bu ibareden onu Câmî ayarında tuttuğu çıkarılamaz. Sehî Bey (ö. 955/1548), Heşt Bihişt adlı tezkiresinde “Câmî-i Rûm” tabirini kullanmasa bile Lâmiʻî’yi Câmî’yle mukayese etmiştir (Kut 1978: 166). Latîfî de (ö. 990/1582) Lâmiʻî’ye “Câmî-i Rûm” dendiğinden bahseder, bu lakabın ona ilim erbabı tarafından çok eser vermiş olması açısından verildiğini belirtir. Fakat Âlî, nedense sadece Âşık Çelebi’nin sözlerini değerlendirmeye almıştır. Âşık Çelebi’nin bu yargılarına karşı çıkış, acaba onun Âlî’yi tezkiresine almaması yüzünden midir? Aralarında bir anlaşmazlık olduğu açıktır. Lâmiʻî de inşâ ile uğraştığı için mi Âlî’den nasibini almıştır acaba? Gerçi Latîfî, tezkiresinde “nazım ve inşâ”dan anlayanlar tarafından onun gerek şiirlerinde gerekse nesrinde “renk ve ruh” olmadığını, eserlerindeki pek çok ibarenin alelade ve herkesçe söylenen şeyler olduğunu ve başkalarından alındığı üzerinde fikir birliği olduğunu söylüyorsa da, bunun karşılaştırmalı bir incelemeden sonra verilmesi gereken bir hüküm olması gerektiğini de söyleyerek kendi fikrini Lâmiʻî lehinde şöyle ifade eder: “Bunda olan külliyyet ü câmiʻiyyet şuʻarâ-yı Rûm’uñ birinde yokdur.” (Canım 2000: 476).

Lâmiʻî, otuza yakın eser vermiştir, Şerefü’l-İnsân adlı eserinin mukaddimesinde eserlerinin sayısının gündüz ve gece saatlerinin toplamı gibi 24 olduğunu söylemektedir. Eser sayısı, görülen iki Şerefü’l-İnsân nüshasına göre şöyledir (Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Bağdatlı Vehbi, 1557: yk. 8b; aynı kütüphane, Hacı Mahmud Efendi 2454: yk. 7a):

Mensur Eserler:
1-) Şevâhidü’n-Nübüvve,
2-) Nefahâtü’l-Üns,
3-) Risâle-i Tasavvuf,
4-) Hüsn ü Dil,
5-) Münâzara-i Bahâr u Şitâ,
6-) Şerh-i Dîbâce-i Gülistân,
7-) Münşe’ât-ı Mekâtîb,
8-.) Hall-i Muʻammâ-yı Mîr Hüseyn,
9-) Risâle-i ʻArûz,
10-) Menâkıb-ı Üveysü’l-Karanî,
11-) ʻİbret-nâme,
12-) Risâle-i Esvile mine’n-Nübüvve.

Manzum eserler:
1-) Mevlidü’r-Resûl,
2-) Maktel-i İmâm Hüseyn,
3-) Salâmân u Absâl,
4-) Şemʻ ü Pervâne,
5-) Gûy u Çevgân,
6-) Ferhâd-nâme,
7-) Vâmık u ʻAzrâ,
8-.) Kıssa-i Evlâd-ı Câbir,
9-) Lügat-i Manzûme,
10-) Dîvân-ı Eşʻâr,
11-) Şehr-engîz,
12-) Risâle-i Hall-i Fâl..

Lâmiʻî, Şerefü’l-İnsân’ın mukaddime kısmında ayrıca eseri yazdığı zaman 55 yaşında olduğunu da belirtir (Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi 2454: yk. 6b). Bu vesileyle Şerefü’l-İnsân’ın telif tarihinin 933/1526-27 olmasından yola çıkılarak Lâmiʻî’nin de doğum tarihi tespit edilebilir (878/1473). Şerefü’l-İnsân’la birlikte bu yaştaki eser sayısı 25’e çıkar.
Mensur Eserleri: Eser sıralaması Şerefü’l-İnsân’da verilen sıraya göre yapılmıştır, Şerefü’l-İnsân’dan sonra yazılanlar ayrıca belirtilmiştir..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 13 Nis 2019, 18:21 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

VAKTin RABBın=>BİLen İNsÂN
CÜMMLe CUMÂ=>SIRRı-SULTÂN
NÛR-u MUHAMMEd=>NÛRULLAH
CÂNda>CÂNÂN=>CEVR-i CİHÂN!.


ZEVK 9203

RAHMÂN NEFHASI’n NEYZENi =>NÂZ NEFESLedik NEYyLEdik
YUSEBBiHu SALÂtın DUYduk=>UYduk=>NEFSimiz HEYyLEdik
EL MENNÂN’ın MİNNEtinde
>RESÛLULLAH SÜNNEtinde
=>YEŞİL CÂMi CENNEtinde==>CUMÂmızı ==>CEM’ EYyLEdik!.


12.04.19 13:14.
brsbrsm..yeşilcâmimizzde..



SIRR NEFESLi BURSA EZÂNı
YEDi SESLi =>BURSA EZÂNı
=>YEDi DAĞın=>EZEL-EBED
=>NÂZ NESLi>BURSA EZÂNı!



Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..



Resim

BURSA YEŞİL CÂMİİ:

Bursa’da ilk dönem Osmanlı mimarisinin önemli örnekleri arasında yer alan bir tarihi yapı. Câminin ünü, çini kaplamalarından gelir.
Câmi, adını verdiği Yeşil semtindedir; Yeşil külliyesi yapılarındandır. “Yeşil” adını, bir zamanlar minarelerinde bulunan yeşil renk ağırlıklı süslemelerinden aldığı düşünülür. Halen aktif olarak kullanılan câminin kapasitesi 2000 kişidir.
Kuzey cephe ortasındaki taç kapısında bulunan Arapça kitabeye göre mimarı Hacı İvaz b. Ahî Bayezıt (Hacı İvaz Paşa); bitirildiği tarih Aralık 1419’dur. İç mekanda, hünkar mahfili üzerinde yer alan yazıttan anlaşıldığı kadarıyla yapının nakkaşı, “Nakkaş Ali” olarak da bilinen Ali b. İlyas Ali’dir (ünlü divan şairi Lâmiî Çelebi’nin babası) ; süslemelerinin tamamlandığı tarih 1424'tür. Osmanlı sultanlarından Çelebi Mehmet’in emri ile yapılan câmi; Sultan’ın ölümü üzerine II. Murad devrinde tamamlanmıştır.
Yeşil Câmii, Çelebi Mehmet tarafından aynı zamanda hükümet konağı olarak inşa edilmiş iki katlı, iki kubbeli görkemli bir yapıdır.
Câmi, ters T planlıdır. Kronolojik sıraya göre bu plandaki yapıların, Orhan Gazi Câmii ile Yıldırım Câmii'den sonra üçüncüsüdür. Câminin büyük ve olağanüstü oyma süslemeleri bulunan ana kapısı kuzey cephede yer alır. Kapıdan yan odalara açılan dar bir koridora girilir. Asıl ibadet alanına Bizans başlıklı iki sütunun ortasındaki alçak bir kapıdan girilir.
İbadet mekanın iki yanındaki simetrik odalar, sancaklardan gelenlerin meselelerinin görüşüldüğü yerler olarak yapılmıştı. Doğudaki oda Anadolu Beylerbeyliği’nden gelenler için, batıdaki oda Rumeli Beylerbeyliği’nden gelenler için kullanılıyordu. Daha sonraları bu odalar mahkeme salonu olarak kullanılmıştır. Girişin iki yanındaki merdivenlerle üst kata çıkılır. Yapının üst katında ortada hünkar mahfili, iki tarafında saray daireleri bulunur.
İbadet mekanı, aynı eksen üzerinde üzerli birer kubbe ile örtülü iki ana mekandan oluşur. Kubbelerin çapı 13metre, yerden yüksekliği ise 25metredir. Her iki kubbe büyük bir kemer ve kilit taşı ile birleştirilmiştir.


Mermer İŞçiLiği:

Câminin yapımında Marmara Adası’ndan getirilen mermer kullanılmıştır; eser, Bursa’da yapılan ilk mermer abidedir. Eserin ön yüzü, pencereleri, kapısı, kitabeleri, kapı tavanı mermer işçiliğinin en güzel örneklerindendir.

ÇiniLeri:

Câmi, mimari özellikleri yanında çini süslemeleri ile de büyük bir öneme sahiptir. Özelikle iç mekânda eyvanlar, müezzin mahfilleri, hünkar mahfili, tabhaneler, şahnişinler ve mihrap çini süslemenin yoğun olarak kullanıldığı bölümlerdir. Bunlar arasında bütünüyle çini ile kaplanmış mihrap zengin süslemeleriyle dikkat çeker.
Mihrap, eserin güney cephe ortasındadır. 1067 cm. yüksekliğinde ve 628 cm. genişliğindedir ve sır tekniğinde çinilerle kaplanmıştır. Erken Osmanlı döneminin ilk çini süslemeli mihrabıdır. Ağırlıklı olarak bitkisel motif ve kompozisyonlara sahip çinilerle kaplanmıştır. Yeşil Câmii’indeki çinileri yapan usta, "Mecnun Mehmet’tir".


AHşap İŞçiLiği:

Yeşil Câmii’nin giriş kapısı ve pencere kapakları, devrin ahşap işçiliğinin güzel örneklerindendir. Mihrabın batısında bulunan, tepesi altıgen külahla örtülü minber de özenli bir ahşap işçiliğinin ürünüdür.

Hat ESeRLeri:

Mihrap eyvanının doğu ve batı pencereleri üzerinde duvara asılmış birbirinin eşi olan daire biçiminde iki yazı levhası bulunur. Levhalarda “Amme suresi” yazılıdır.[4] Biri yeşil, biri kırmızı olan bu yazılardan birinde Bursa’da 19. yüzyılda valilik yapmış Ahmet Vefik Paşa’nın adı geçer.

MinareLeri:

Câminin minarelerinin birisi kuzeybatı, diğeri güneybatı köşesindedir. Minareler yapının 1855 depreminin ardından, 19. yüzyıl sonlarına doğru yapılmıştır. Orijinal minarelerin câmiye adını veren yeşil çinilerle kaplı olduğu düşünülür.

KüLLiye YAPıLarı:

Yeşil Câmii'nin inşasından sonra batısına medrese, doğusuna imaret yapılmıştır. Medrese, “Sultaniye Medresesi” olarak anılırdı. Medrese binası, günümüzde Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılır.
Câminin karşısında Bursa'nın en değerli anıtsal yapılarından biri olan Yeşil Türbe bulunur.
Bursa’daki “Sultan Han” ve “Fidan Han” adlı hanlar, Yeşil Câmii’nin inşasından sonra Çelebi Mehmet’in isteği ile Hacı İvaz Paşa tarafından Yeşil Câmii’ye gelir sağlamak için inşa edilmiştir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 19 Nis 2019, 19:53 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim

YEŞİLLi YEDi RENGİYyLe
ŞÛUR-u MuhaMMed YOLu
HAKK ÂŞIKLar ÂHENGİYyLe
HUŞÛ DOLu =>HUZÛR DOLu!.


ZEVK 9211

FETHuLLAH’ın =>FÜTÜHÂta =>AKIŞıdır ORHAN GÂZi
=>İLk CÂMİsi =>YEDi RENKLi NAKIŞıdır ORHAN GÂZi
CÂN BURSAma=>İSLÂM TÂCI’n TAKIŞıdır ORHAN GÂZi
İSLÂM MEŞÂLESİn =>İLKin ==>YAKIŞıdır ORHAN GÂZi!.


19.04.19 13:06
brsbrsbzrı..orhangazicâmisicumacem’imizz..


Bismi Huu =>BİSMİLLahi
KEREMuLLAh LUTFULLAhi
=>Ve ABDuhu>RASÛLuhi
NASRuLLAhi>FETHuLLAHi
=>FÜTÜHÂti>FAZLuLLAhi
SIRR-ı SIRFf>SEBÎLiLLAHi
KuL İHVÂNim>HAKk’a HİZMet
=>VASL-ı VEDÛD>VECHiLLAhi!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


Resim


Resim

ORHAN GAZİ BEY CÂMİİ:

Orhan külliyesinin içindeki câminin kapısı üzerindeki kitabede binânın 1339 yılında II. Osmanlı Sultanı Orhan Gazi Bey tarafından yaptırıldığı, Karamanoğlu Mehmed Bey tarafından 1413 yılında yaktırıldığı, Çelebi Sultan Mehmed döneminde 1417 yılında onarıldığı belirtilmektedir. Bursa’daki ilk zâviyeli plan şemâlı câmidir. Mihrab ekseninde arka arkaya kubbeyle örtülü iki mekan, yanlarda iki tane eyvan ve son cemaat mahalli ile plan tamamlanmıştır. Câmi’nin ana ibâdet mekanının üzerinde sekizgen kasnağa oturan iki kubbe ile yandaki eyvanların üzerinde daha küçük kubbeler bulunmaktadır. Duvarları değişik biçimlerde bir araya getirilen moloz taşı ve tuğla ile örülen Câmi’nin tek minâresi kuzeydoğudadır. Tuğladan yapılmış kirpi saçaklar ve duvarlardaki rozetler binâya özgünlük kazandırmaktadır. Duvarları üç sıra tuğla ve bir sıra kesme taş ile örülen beş gözlü son cemaat yerinin önünde kesme taştan yapılmış altı adet ayak, sivri tuğla kemerlerle birbirine bağlanmıştır; yan cephelerinde ise ana kemerin ortasında, devşirme Bizans başlıkları olan birer sütun kullanılarak ikişer kemer elde edilmiştir. Son cemaat yerinin üzeri ortada üç kubbe, iki yanda tonozla örtülüdür. 1855 depreminde büyük ölçüde tahrip olan Câmi birkaç kez tamir edilmiş, 1905 yılında Vali Reşid Paşa dönemindeki tâmir sırasında daha önce bulunmayan doğu kapısı açılmıştır.

(Bursa Kültür Varlıkları Envanteri: Anıtsal Eserler, Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları,162)

Resim

Osmanlı Devleti'nin ilk devir yapılarından ve "T" planlı câmilerin ilkidir.
Yığma taş, kesme taş ve tuğla örülmüş olan câminin beş bölümlü son cemaat yeri ortada üç küçük kubbe, yanlarda birer aynalı tonoz ile örtülüdür. Cephelerde tuğla rozet, güneş kursu, iki katlı kirpi saçaklar ve iki katın pencerelerle zengin bir görünüm kazandırılmıştır. Bizans sütun ve sütun başlıkları gibi devşirme malzemelerin yer alması, arkaik bir hava verir. Câmide yer alan motifler sadedir. Mihrab üzerinde 14.yy.'ın en güzel alçı süslemeleri vardır. Karamanoğlu II. Mehmed Bey'in 1413 yılında Bursa'yı işgali sırasında büyük ölçüde tahrip gören yapı, Çelebi Sultan Mehmed döneminde 1417 yılında Vezir Beyazıd Paşa tarafından onarılarak ibadete açılmıştır. Cephedeki alt pencereler 1904 yılında, tuğla minâre 1905 yılında onarılmıştır.

Orhan Câmisi'nin han, hamam, aşhane, imâret, zâviye, mekteb, medreseden oluşan külliye halinde olması gerekirken bugün onarılan han ve hamamdan oluşan başka, diğer yapı grupları mevcut değildir.


Resim

Banisi Orhan Gazi olan Bursa Orhan Câmii'nin inşasına kapısındaki kitabeye nazaran H. 740 (1339) tarihinde başlanılmıştır. Câmi XV. yüzyıl başlarında Karamanoğulları tarafından yakılmış, Çelebi Sultan Mehmed 'in emriyle 1417'de Beyazıd Paşa tarafından restore edilmiştir. 1855 depreminde yine tahrip olan binâ, XIX. yüzyılın ikinci yarısında tekrar esaslı bir tamirden geçmiştir.
Orhan Gazi Câmii'ne beş bölmeli bir son cemaat yerinden girilir. Son cemaat yerinin üç orta gözü kubbeli, yan gözleri aynalı çapraz-tonozla örtülüdür. Orta yerdeki kolona oturan ikiz kemerli uçları açıktır. Son cemaat yerinden kubbeli küçük bir giriş sofasına, buradan da yüksek kubbeli bir merkezî hacime geçilir. Burası kubbeli olmakla beraber kare olmayıp dikdörtgen biçimindedir. Kuzey tarafına 1.40 m. eninde bir kemer atılarak kareye yakın bir taban sağlanmıştır. Merkezî hacmin güneyine düşen ve iki basamak ile çıkılan mihrablı hacim de dikdörtgen biçiminde olup 9.30 m. x 8.66 m. ölçülerindedir. Bu yüzden burayı örten kubbe dairevî değil beyzîdir. Orta hacim ile mihrablı kısım arasında büyük bir kemer bulunur. Yanlarda da kemerli boşluklar gerisinde ve orta hacimden bir basamak yüksekte iki eyvan merkezi salona açıktır. Bu eyvanlar da kubbeli fakat dikdörtgen biçimindedir.
Kubbe, uzun yanlarda dikdörtgeni kareye tahvil eden kemerler üzerine oturur. Yan hacimlerin Kuzeyinde köşelere iki oda yerleştirilmiştir. Kubbesiz olan bu odalara yan eyvanlardan geçilebildiği gibi giriş sofasından doğrudan doğruya da girilebilir.

Câminin içerisinde birbirine açılan kubbeli hacimler arasında kubbe çapı ve döşeme seviyesi bakımından farklar olduğu gibi kubbe yükseklikleri ve kubbeye geçiş sistemleri bakımından da farklar görülür. Orta salonun 8.45 m. çapındaki kubbesi en yüksek kubbedir, döşemeden kilit altına 16 metre irtifaında bulunur. Kubbe, pandantifler ile hazırlanan kaide üzerine konulan üçgenli kuşağa oturur. Üçgenli kuşak, pencereler arasına yerleştirilmiş sivri uçları üst tarafta toplanan ters yelpaze biçiminde sekiz tane panodan teşekkül eder. Çapı daha büyük olan mihrablı namaz eyvanının kubbesi 13.50 metreye kadar yükselir. Burada kubbeye geçiş içi kırık üçgen şekillerle süslenmiş kürevî tromplarla yapılmıştır. İki yan eyvanın kubbeleri ise çok daha basık olup bunlarda kubbeye geçiş kürevî pandantif iledir. Dört kubbe de dışarıdan sekizgen kasnaklar ile çevrilmiştir.

Orhan Gazi Câmii'nin minâresi yenidir. Beden duvarları kirpi saçaklar ile biten tuğla hatıllı kaba moloz taştır. İnce uzun pencere boşlukları, kârgir işçiliği, yer yer yarım-kubbe kemerler, tuğla ile işlenmiş motifler ve rozetler yapıda Rum ustaların çalışmış olduğuna işaret etmektedir Son cemaat yerinin yan kolon ve başlıkları da Bizans menşelidir..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 26 Nis 2019, 16:07 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

=>CEMÎL-den OKUndu EZÂN
Dört DİL-den OKUndu>EZÂN
MERKEZ-inden =>MUHİT-ine
MENZİL-den OKUndu=>EZÂN!.


ELEst BEZmi!.BELÂ=>TEK SÖZ
=>GERLİ OLAN=>GERÇEK SÖZ
DÜRBÜN GiBi>KAFA<->KALBin
YÜZünde GÖZ!.=>ÖZünde GÖZ!.


BURSA BÂZÂRı=>BURAsı
SIRR-ı SIRF SEFÂsın GÖRdüm!.
BÜLBÜLün ÇİLLe CURÂsı
>YÂD ELLer CEFÂsın GÖRdüm!.
AŞK ZÂRın>YAZı TURAsı
=>ERENLer VEFÂsın GÖRdüm!.


ZEVK 9219

CeNNet BAHÇAsı BURSA-sında =>ALLAH AŞKI-n AHRÂR-ıyLa
“RESÛL’ün=>KEVSER TASI”nda =>AŞKIn MEŞKin AHYÂR-ıyLa
GÖNÜL GÜLü’n->DESte-yLedik!
GÜL KOKUsun=>MESt-eyLedik!
CÜMMLe ÂLEMin DOSt-eyLedik!
ABDÂL MEHMED CÂMİ-mİZ-de =>CUMÂ CEM’i =>EBRÂR-ıyLa!.

celle celâlihu..
aleyhumusselâm..


26.04.19 13:14.
brsbrsm.. cumacemmi..abdalmhmdcâmimİZzz..


EBRÂR EBDÂLLa bULuştum
=>AKIL AYNAmızı SİL!.dik!.
AHYÂR AHRÂL-La bULuştum
VAKT-imiz RABB-imiz BİLdik!.


TEK-BİR TEVHiDin İÇinde
HEPLeri>HİÇin=>HİÇinde
BİLip-BULup>OLmayanLar
YAŞARLar NEDEN-NİÇİnde!.


Resim

Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim

bî-RAHMetike yâ erhame'r- Rahîmiyn!
bî-RAHMetike yâ erhame'r- Rahîmiyn!
bî-RAHMetike yâ erhame'r- Rahîmiyn!.
İrhamNÂ yâ RABBBeNâ ceLLe ceLÂLihuu!..


Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


Resim


Resim


ABDAL MEHMET CÂMİİ

Demirtaşpaşa Mahallesi Cumhuriyet Caddesi Abdal Sokak.. Osmangazi/Bursa

Abdal caddesi, Tahal Caddesi ve Gül Sokak’ın birleştiği kavşakta yer alan câmi, II. Murad devrinin tanınmış sufîlerinden olan Abdal Mehmed’in adına Başçı İbrahim tarafından inşa ettirilmiştir. Dikdörtgen planlı câminin üzeri iki oval kubbe ile örtülüdür. Câminin yanında Türbesi ve çeşmesi de bulunmaktadır.
(Kazım Baykal, Bursa ve Anıtları,113. ;, Bursa Ansiklopedisi, Cilt I, 11.)

Resim

Bursa'da Abdal Mehmed 'in adını taşıyan Câmi; XV. yüzyılın ikinci yansına ait olup bazı kayıtlara göre Başçı İbrahim tarafından tesis edilmiştir. Câmi, çift kubbeli bir harem, üç bölmeli son cemaat yeri ve bir minâreden teşekkül eder. 15.20 m. x 7.70 m. ölçüsündeki çift kubbeli iç mekân enlemesine tertiplenmiş, orta yere büyük bir kemer atılmıştır. Bu yüzden mihrab, kemerin ayağı içinde kalmış, giriş de mihrab mihveri üzerine konulamayıp kemer ayağının yanlarına iki kapı açılmıştır. Kubbelerin örttüğü hacimler kare olmayıp 7.70 m. x 7.00 m. ölçülerinde dikdörtgendir. Dolayısıyla kubbeler hafif beyzîdir. Kubbelere geçiş pandantifler ile yapılmıştır. Son cemaat yerinin üç bölmesi de kubbelidir.

Resim

Üç “B”nin (Buhara-Bursa-Bosna) ortasında bulunan Bursa Şehri Osmanlı’ya başkentlik yapması hasebiyle bünyesinde onlarca tarihi mekan barındırırken aynı zamanda bir hayli “Gönül Mimarı”nı da barındırır. Bu gönül ehli zâtlardan biri de Abdal Mehmed kaddesallahu sırrahu Efendidir. Biz bu yazımızda onun adına yapılan câmiyi ve kısaca da olsa kendisini tanıtmaya çalışacağız.
Bursa Demirtaş Endüstri Meslek Lisesi’nin karşısından giden Tahıl caddesi ile Abdal Caddesi, ve Gül Sokağı’nın kesiştikleri köşedeki câmi, Abdal Mehmed Câmiidir. Kitabesi yoktur. Bazı kaynaklarda, Fatih döneminde yapıldığı, bazı kaynaklarda ise H.854/M.1438 yılında türbeyle beraber II. Murad döneminde yapıldığından bahsedilir. Konuyla ilgili kaynakların verdiği bilgiye göre câmii Abdal Mehmed’in yakın arkadaşı Başçı İbrahim tarafından yaptırılmış.

Câmimizin etrafı taş duvarlarla çevrili. Câminin giriş kapısının da bulunduğu son cemaat yeri, üç kubbeli. Önden bakıldığında iki ayak üzerindeki sivri kemerli üç bölüm, camekanlı. 5,56 metre derinlik, 15,47 metre genişlikteki son cemaat bölümünün yanlarına duvar örülmüş. Her iki yandaki duvarda birer pencere var. Kemer ayakları dikey ve yatay şekilde iki sıra tuğla örgülü kesme taştan yapılmış.
Câminin iç mekanı 8,19 m x 15,34 metre ölçülerinde dikdörtgen planlı. Doğu-batı yönünde dikdörtgen planlı olan bu ana mekân; ortada sivri kemerle birbirinden farklı iki bölüme ayrılır. Bu kemerin son cemaat yerindeki ayağının her iki yanında birer girişi var. Aynı zamanda bu ayak, son cemaat yerinin mihrabı görevini yapan üç köşeli bir mihrap haline getirilmiş. Büyük kemerin ayırdığı her iki bölümün boyutları eşit ve kare olmadığından üzerlerini kaplayan kubbeler de ovaldir. Üzerleri kurşun kaplı olan kubbeler, yan yana köşelerde kürevi üçgenlere oturur. Kubbe kasnağı sekizgendir.
Câminin mihrabı kubbelerin oturduğu kemer ayağına yapıldığından oldukça dar. Etrafındaki ince çerçevede geometrik motifli kalem işleri ve Ayet-el Kürsî hemen gözünüze çarpar. Mihrabın üst kısmında beş dilimli bir tepeliği var. Ufak ve basit olan minberi ise yanlarda büyük geçmelerle süslenmiş. Câmi üç sıra pencereyle aydınlatılır. Bu pencereler duvardan 10 santimetrelik bir girinti içerisinde ve sivri kemerli, kapakları ise düz meşe ağacından yapılmış.

Duvarlar alttan 3 metreye kadar moloz taş; üst kısımlar, kubbe, kasnaklar, ayaklar iki sıra tuğla bir sıra kesme taştır. Araları da dikey tek tuğla örgülü. Batı yönünde, bitişik olan minâreye son cemaat yerindeki bir kapıdan çıkılmakta. 1955 yılında Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu tarafından yapılan onarımda bugünkü şeklini alan câmi, toplam 300 kişilik cemaat kapasitesine sahiptir.

Resim

Abdal Mehmed’in türbesi de Câmii’nin karşısında bulunuyor. Türbenin giriş kapısı üzerinde sülüs yazı ile Arapça yazılmış 80 cmx 50 cm. ölçüsünde tek satırlık bir kitabe var. Bu kitabeden anlaşıldığına göre türbe II. Sultan Murad tarafından 1450 yılında yaptırılmış. Türbeye sivri kemerli, kenarları kapalı bir eyvandan geçilerek girilir. Türbe 6.20x5.85 m. ölçüsünde, kareye yakın planlıdır. Üzeri sekiz köşeli bir kasnağın taşıdığı kubbe ile örtülmüş. Duvarlar 3 sıra tuğla, bir sıra kesme taş ve araları da dikey tek tuğla ile işlenmiş. Girişte kemerin üstündeki tek satır Arapça kitabenin altında, tek sıra ve altı köşe tuğla süsleri vardır. Türbe altta 5, üstte 3 olmak üzere iki sıra pencere ile aydınlanır. İçinde Abdal Mehmed’in sandukası vardır..

Evliya Çelebi burası için: “Ana cadde üzerinde güzel bir türbe vardır. Gelip geçenin dinlendiği ve ibadet ettiği safalı bir yerdir” diye bahseder. Türbenin bahçesinde ufak bir mezarlık bulunmakta. Ayrıca türbenin kuzeyinde Hasırpuş Dede diye birinin kabrinin olduğu söylenir. Döneme ait kaynaklar; burada postnişinliğini şeyh Hasan Halife’nin yaptığı bir Nakşibendî tekkesinden bahseder. 1599 yılında, Yavuz Selim Bursa’ya ilk gelişinde bu tekke ile ilgilenir ve kandiller için 200 akçe verir. Ancak tekke günümüze gelememiş. Bugün mevcut değildir.

Kaynaklarda Abdal Mehmed’in kimliği hakkında değişik bilgiler var. Bazı kaynaklar onun II. Murad devri mutasavvıflarından olduğunu, bazıları ise Emir Sultan âşıklarından bir meczub olup Şeyh Eşref-i Rûmî ile ilgisi olduğundan bahseder. Hayatı hakkında değişik şeyler anlatılsa da, bizim anladığımız Allah Dostu kerâmet ehli muhterem bir zâttır. Bir hayli menkîbesi anlatılır.

Bir ramazan günü, oruçlu ağızla sohbet ederlerken Abdal Mehmed’in canı köfteli çorba ister. Müridi olan Eşref-zâde Abdullah’a: “Molla, canım iftar için köfteli çorba istedi, bak bakalım aşçılarda bulabilecek misin?” der. Genç mürid eline bir tas alır. Bütün aşçıları dolaşır. Fakat günümüzdeki gibi Ramazan ayında bütün aşçı dükkanları açık değil hepsi kapalıdır. Abdullah eli boş olarak tekkeye dönmek zorunda kalır. Bundan sonra Abdal Mehmed, içi çamur dolu bir leğenin önüne oturur ve çamurları köfte şeklinde yuvarlayıp, ocak üzerinde kaynayan suya atar. Aradan biraz zaman geçer.
“Gel bakalım Mollam. Demek ki köfteli çorba bulamadın ha!. Bakalım benim köftelerimi beğenecek misin?. Haydi gel de iftar edelim!." der.
Bundan sonra ne zaman çorbalı köfteden bahsedilse, Molla Eşref-zâde gayri ihtiyâri olarak: “Ah, o cennet taamı, ah o cennet taamı!.” der dururmuş.

Abdal Mehmed’in tekkesine bir gün Anadolu’dan kalabalık bir misafir gurubu gelir. Hazret hiç beklenmedik misafirler karşısında ikramda kusur edeceğim diye kara kara düşünürken bir anda kapı açılır. Gelen Başçı İbrahim’in çırağıdır. Çırak, içi haşlanmış kelle dolu büyükçe bir tepsiyi Abdal Mehmed’e verir. Bundan ziyâdesiyle memnun olan Abdal, o gece bir dua eder ve Başçı İbrahim’in kazanı, kepçesi altın ile dolar. Sabah yatağından kalkan Başçı İbrahim, büyük kazanın ve kepçenin altınla dolu olduğunu görünce: “Pirimiz mürşidimiz, Abdal’ın duası bereketiyledir” diye düşünür. Bundan sonra zengin olan Başçı İbrahim, az önce bahsettiğimiz Abdal Mehmed Câmiini yaptırır.
1940’lı yıllara kadar bayramların ikinci günleri Bursa’nın bütün dervişleri, şeyhleri Abdal Mehmed’in Çatalfırın’daki tekkesinde toplanır, kudüm vurur, ney üfler, köfteli çorba kaynatıp içerlerdi.

RûHu Şâd ve hiMMeti Hâzır OLsun İnşâe ALLAH!.

Resim

Osmanlı Beyliği’nin kuruluş aşamasında, Gâziyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm ve Bâciyân-ı Rûm dediğimiz manevî şahsiyetlerin önemli rolleri olduğu bilinmektedir. Abdal Musa, Abdal Murat, Doğlu Baba ve Geyikli Baba gibi Abdal Mehmet bunların en meşhurlarıdır. Bunlardan başka Bursa Evliyâsı denilen bu kimselerin içinde daha birçok Hakk ERENLerin de olduğunu unutmamak gerekir, yeri geldikçe onlardan da bahsedilecektir. Baldırzade Selisi Şeyh Mehmet Efendi’nin Ravza-i Evliya adlı eserinde: “Sâhib-i keşf ü kerâmât, menba-ı vecd ü hâlât, meczûb-ı Hak, mahbûb-ı mutlak” şeklinde tarif edilen Abdal Mehmet, Bursa’nın evliyâsındandır.
Emir Sultan hazretlerinin çağdaşıdır ve onun ile çok sohbette bulunmuştur. Bugün, kendi adıyla anılan mahalledeki câminin avlusundaki çınar ağacının dibinde oturur, oradan geçerken elini öperek dua isteyen insanlara dualarda bulunurmuş. Emir Sultan hazretlerinin, haftada bir gün, Yeni Kaplıca yakınlarındaki Akça Hamam’a gitmek âdetleri varmış, Emirsultan Mahallesi’nden kalkıp da Sırameşeler-Sıcaksu bölgesindeki Akça Hamam’a giderken yol üzerindeki Abdal Mehmet’e de uğrar ve onunla derin muhabbet ve sohbet bulunurlarmış. Fakat yanına gelmeden önce bir adam gönderir ve eğer Abdal Mehmet’in cezbe ve istiğrak hali çok fazla ise oraya uğramayıp aşağı yoldan giderlermiş. O mahallede Başçı İbrahim adında bir esnafın başçı dükkânı vardır, Başçı İbrahim aynı zamanda Abdal hazretlerinin müridlerindendir ve ona hergün pişmiş bir kelle verir ve her türlü hizmetini görmektedir. Başçı İbrahim, kendi adına bugün Maksem semtinin alt tarafındaki câmi, zâviye, imâret ve hamamdan oluşan Başçı İbrahim Külliyesi ve çok sevdiği Abdal Mehmet’in adına da bugünkü câmi ile türbeyi inşa ettirmiştir. Başçı İbrahim öldüğünde külliyesinin haziresine defnedilmiştir. Abdal Mehmet Hazretlerinin birçok kerametlerinden bahsedilmektedir. Baldırzâde diye meşhur olan Selisi Mehmet Efendi’nin Bursa’da Bâb Mahkemesi kâtipliği yaparken yaşadığı bir olay kayıtlara geçtiğinden burada bahsetmek gerekmektedir:
“Bir gün adamın biri, mahkemeye gelir ve: “Abdal Mehmet Mahallesi’ndeki bir şahısta alacağım vardır, bana bir yardımcı verin de gidip o adamı alıp mahkemeye getireyim” der ve mahkeme görevlilerinden birini alıp gider. Görevli ile birlikte borçlu adamı evinden alıp mahkemeye gelirlerken, mahkeme görevlisi türbenin önünde durup aziziz ruhuna bir Fâtiha okumak ister, tam o sırada borçlu kişi görevlinin elinden kurtulup türbeye girerek Abdal Mehmet’in sandukasına sarılır ve: “Ey azîzim! Beni kurtar!.” diye feryad ü figân eder. Mahkeme görevlisi içeri girip adamcağızı oradan alıp zorla dışarı çıkararak götürürken orada bulunup da olaya şâhid olanlar, görevliye: “Gel zora baş vurma, zorla götürme, sonra bir zarar görürsün ve nâdim olur yürürsün!” demelerine rağmen görevli, bu uyarılara kulak asmayıp adamı yaka paça mahkemeye götürür ve Kadı Efendinin huzuruna çıkarır. Bursa Kadısı Azmi-zâde Efendi, adamı muhakeme eder ve onu hapse yollar. Bir hafta sonra yine aynı günde Kadı Efendi, âdet olduğu üzere kabir ziyaretlerine çıktığında Abdal Mehmet Türbesine de gelir ve atından inerek dua için türbeye girer. O sırada, mahkeme görevlisi de dışarıda atın yanında onun çıkmasını beklerken, atın bir çiftesiyle yere yığılıp kalır ve evine götürürlerken de yolda ruhunu teslim eder..

Türbe kapısının iki yanında iki küçük odası bulunan genişçe bir türbedir. 5.85 x 6.20 metre boyutlarındaki türbe sekizgen bir kasnağa oturtulmuş kurşun kaptı bir kubbe ile örtülüdür. Duvarlar üç sıra tuğla, bir sıra kesme taş ve aralarında dikey tuğla olacak şekilde örülmüş olup, kirpi saçakla sonlanmaktadır..
Altta beş, üstte üç pencere ile aydınlatılan türbenin içinde Abdal Mehmed’in sandukası bulunmaktadır. Bursa kemerinin altında yer alan sivri kemerli, beşik tonozlu kapalı bir eyvandan türbeye girilir. Türbenin bulunduğu yer eskiden mescit ve dergâh olarak kullanılmıştır. Evliya Çelebi, Abdal Türbesini yoldan geçenlerin dinlenip ibadet ettikleri güzel bir binâ olarak târif eder.

Bir diğeri de şöyledir ki:
“Kutbü’l-ârifîn, gavsü’l-vâsilîn Şeyh Abdullah bin Eşref bin Mehmet el-Mısrî el-Kadirî el-İznikî yani halk arasında bilinen adıyla İznikli Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri de bütün cihanda Bursa Sultânîsi diye meşhur olan, Çelebi Mehmet’in inşa ettirdiği külliyenin bir yapısı olan Yeşil Medrese’de öğrenci iken aynı zamanda Abdal Mehmet Efendi’nin müridlerinden imiş. Bir medreseden arkadaşları ile birlikte Mehmet Efendi’nin huzurunda otururken Efendi ona döner ve: “Medreseden danişmendler var, hadi bize köfteli çorba getir!.” demesi üzerine, Eşrefzâde hemen çarşıya gider, her yere sorduğu halde bir türlü köfteyi bulamayıp sadece çorbayı alıp döner. Ortaya konan çorbada köfte olmadığını söylemeleri üzerine Abdal Mehmet hemen yan taraftaki arsadan bir parça toprak alır, balçık haline getirir ve onlardan küçük parçalar halinde köfteler yaparak çorbanın içine atar ve: “Hadi buyurun” demeleri üzerine o yemekten yiyenler nefis bir köfte olduğunu görürler. Emir Sultan Hazretlerinin sağlığı bozulduğunda ve eceli yaklaştığında, yakınları ve sevenleri, Hazret-i Emir’in huzuruna çıkarak: “Sizden sonra biz kime tâbi olalım ve kimin eteğine sarılalım da feyz alalım?” diye sorduklarında: “Ben vefât ettikten ve bu fânî âlemi terk ettikten sonra halifemin kim olacağını Abdal Mehmet Hazretlerine sorup öğrenin ve o Azîz Efendi kimi işâret ederse ve kimi tâyin ederse onun gösterdiği kişiye tâbi olun!..” diye emir vermişlerdir. Emir Sultan hazretlerinin vefâtından sonra da o insanlar Abdal Mehmet’e giderek durumu ve kendilerine sultanın vasiyetini anlatmaları üzerine, Mehmet Efendi, hepsini etrafına toplar, her birine tek tek bakar ve sonunda kendilerine Hasan Hoca’nın halife olması gerektiğini ve ona uymalarını söyler. Hasan Halife, Abdal Mehmet Hazretlerinin manevî işâretiyle Emir Sultan’ın halifesi olmuştur.
Molla Fenârî Hazretleri de, çoğunlukla Abdal Mehmed’in mahallesinden geçer ve onu gördüğün de atından inerek ona hürmet edermiş..


Resim

DÖRt ÂLEMin->BAHt-ı YARı
ŞE’ÂNuLLAH -->ŞEHSUVARı
Resim EBDÂL-EBRÂR
Resim AHYÂR-AHRâR
->AŞK ÂLEMin ->ANAHTARı!.


EBDÂL-Lar: En Bedel olanlar, tebdil olanlar. Büdelâlar. AŞK u CEZBe Ehlidirler.
EBRÂR-Lar: En İyi Olanlar, özü-sözü dosdoğrular.. Birr u Takvâ, ZüHD ü TaKVâ Ehlidirler.
AHYÂR-Lar: En Hayırlılar, En zor yolun Rehberleri. SıDK u HuŞû Ehlidirler.
AHRÂR-Lar: En HüRRler, halka karşı fütursuzlar. HaVF u RECÂ Ehlidirler..



Resim

EBDÂL-Lar: En Bedel olanlar, tebdil olanlar. Büdelâlar. AŞK u CEZBe Ehlidirler.

Ebdâlların ahlâkî ve mânevî kişilikleri hakkında söylenenler, her Müslümanda bulunması gerekli vasıflardır. Buna göre ebdâllar, bütün insanlara karşı iyi, kendilerine kötü muamele edenleri bağışlayan, kaza ve kadere gönül hoşnutluğuyla boyun eğen, haramlardan kaçan, ibâdetlerini ihlâs ve samimiyetle yerine getiren, sevgi, şefkat ve ahlâkî vasıflarla donanmış kişilerdir.
Maneviyat büyüklerinden bir kısmına, bedel kelimesinden türeyen ebdâl denir. “Üçler-Yediler-Kırklar” Ebdâl Tâifesindendir..

Bedel: Bir şeyin yerine verilen ve yerini tutan şey. İvâz..
Tebdil: Değiştirmek. Tağyir etmek. Bir şeyi başka bir hâle veya şeye değiştirmek.
EBDÂL: (Bedil veya Bedel. c.) Evliyâdan, ziyâde nuraniyyet kazanmış olanlar. Evliyâ zümresinden bir cemâat. Arapçada halkın lüzumlu işlerinin tasarrufuna memur bir cemâata denir. Mâsivâ alâkasından mücerred ve Cenâb-ı Hakk'ın muhabbetinde fâni ve müstağrak olan zâtlar..
B-D-L: LutfuLLAH daîmiyyeti BiLE-liğidir..


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Bu ümmet içerisinde kırk kişi İbrahim Meşrebi üzerinde, yedi kişi Musa meşrebi üzerinde, bir kişi de Muhammed Meşrebi üzerinde bulunur. Bunlar mertebelerine göre insanların efendisidir.” buyurdu.
(İmam Ahmed b. Hanbel’in "Kitabu’z Zühd"ünde sahih, hatta mütevâtir olarak belirtilmektedir. Ayrıca bk. Süleyman Ateş, ‘Sülemi ve Tasavvufi Tefsiri’, İstanbul, 1969, s. 200)


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Halkın içinde üç yüz kişi Âdem’in kalbi üzere/meşrebi üzerindedir, kırk kişi Musa’nın meşrebi üzerindedir, yedi kişi İbrahim’in meşrebi üzerindedir, beş kişi Cebrail’in meşrebi üzerindedir, üç kişi Mikail’in meşrebi üzerindedir; bir kişi de İsrâfil’in meşrebi üzerindedir.” buyurdu.
(Aclunî, Keşfu’l-hâfâ, 1/26; Suyutî, el-Havî li’l-fetavî, 2/298)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Bu ümmetin Ebdâlleri otuzdur. Hepsi de Halilu’r-Rahman gibidir (yani ALLAH’a olan sevgi ve dostluğunda çok samimidirler). Her ne zaman onlardan biri ölse, ALLAH onun yerine bir başkasını getirir.” buyurdu.
(Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z- zevâid, 10/62)

Resim---İmam Ali kerremâllahu vechehu, Irak’ta iken, bir gün yanında Şam halkından bahsedildi. Bazıları, onları lânetlemesini istediler. Bunun üzerine İmam Ali kerremâllahu vechehu, Resûlüllah (aleyhisselâm)’tan şunları işittiğini söyledi: “Ebdâller kırk kişi olup Şam’da ikamet ederler. Onlar sayesinde yağmur yağar, onlar sayesinde düşmana karşı zafer kazanılır ve onlar sayesinde Şam halkından azap uzaklaştırılır.” buyurdu.
(İmam Ahmed b. Hanbel , Müsned, 1/112)

Resim---Şurayh b. Ubeyd el-Hımsî şöyle demiştir: “İmam Ali kerremâllahu vechehu, Irak'ta iken yanında Şam ehlinden bahsedildi. Ona: "Ey mü’minlerin emiri! Onlara lânet et!" denilince şu
cevâbı verdi: “Hayır! Ben Rasûlullâhın (aleyhisselâm) şöyle buyurduğunu işittim: "Abdâl kırk kişidir ve Şam'da bulunurlar. İçlerinden birisi öldüğünde ALLAH onun yerine bir başkasını koyar. Yağmura onlar vasıtasıyla kavuşulur, düşmanlara onlar vasıtasıyla galip gelinir, onlar vesilesiyle Şam ehlinden belâ (başka bir rivâyette azab), uzak tutulur."
Şurayh'tan diğer bir rivâyette bu son kısım: "Yer ehlinden belâ ve boğulma onların (duaları) sebebi ile kaldırılır" buyurulmuştur.

(İ.Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Tahk. Muhammed Abdulkâdir Atâ, Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut 2008, c. I, s. 320 (hadis no: 908)


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ebdâl Şam'da bulunur. Kırk kişidirler. Bunlar yüzünden yağmur görürsünüz. Bunlar yüzünden düşmana galip gelirsiniz. Bunlar yüzünden arzın batmasından, sizlere belâ gelmesinden kurtulursunuz.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 95/6 Râvi: Hz. Ali kerremâllahu vechehu)


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ümmetimin Ebdâlı Cennete amelleriyle girmez. Lâkin onlar, ALLAH'ın rahmeti, nefislerinin cömertliği, göğüslerinin (gönüllerinin) selâmeti ve bütün Müslümanlara merhametleri sebebiyle girerler.” buyurdu..
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 110/5, Râvi: Hz. Ebû Said radiyallahu anhu)


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Bu ümmet içinde Ebdâllar otuz kişidir. Bunların kalbleri İbrahim (aleyhisselâm)'ın kalbi gibidir. Onlardan biri vefât edince ALLAHü Teâlâ, onun yerini başka biriyle doldurur.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 187/4, Râvi: Ubâde İbni Samit radiyallahu anhu)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ümmetimde Ebdâller otuzdur. Dünya onlar sayesinde ayakta durur. Yine onlar sayesinde yağmur yağdırılır. Ve ALLAH Teâlâ’nın yardımı, onlar sâyesinde gelir.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 187/5, Râvi: Ubâde İbni Samit radiyallahu anhu)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ebdâllar Şamdadırlar. Kırk kişidirler. Biri vefât ettiğinde ALLAH Teâlâ onun yerine başkasını getirir. Onlar sayesinde yağmur yağdırılır, düşmanlara karşı galip gelinir ve yine onlar sayesinde Şam ehlinden azab kaldırılır.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 187/6 Râvi: Hz. Ali kerremâllahu vechehu)


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ebdâllar kırk erkek, kırk da kadındır. Bunlardan bir erkek vefât ettiğinde, ALLAH Teâlâ onun yerine bir erkek ve kadın vefât ettiğinde de ALLAH Teâlâ onun yerine bir kadın getirir.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 187/7, Râvi: Hz. Enes radiyallahu anhu)]


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ebdâllar Şam ehlindendir. Onların sâyesinde yardım görülür; ve onlar sâyesinde rızıklanılır.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 187/8, Râvi: Avf İbni Mâlik radiyallahu anhu)]


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ebdâllar altmış kişidir. Onlar sözü çok derinleştirmezler. Bid'at sahibi değildirler. Batıl ve günah sözlere dalmazlar. Ve ucub sahibi (kendini beğenmiş) de değildirler. Onlar nail oldukları bu dereceye çok namaz kılmak, çok oruç tutmak ve sadaka vermekle ulaşmamışlardır; lâkin nefislerinin cömertliği, kalblerinin selâmeti/gönüllerinin paklığı, yöneticilerine/insanlara yaptıkları nasihatler sâyesinde elde etmişlerdir. Ey Ali! Onlar ümmetimin içinde kibrit-i ahmerden daha azdır.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 187/9 Râvi: Hz. Ali kerremâllahu vechehu)]


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Üç şey bir kimsede bulunursa o kimse Ebdâller/kırklardandır. Ki dünya ve dünya halkının kivâmı onlarladır (onların yüzü suyu hürmetine yaşarlar): Kazaya rizâ, ALLAH’ın haram ettiği şeye sabır etmek, ALLAH’ın hakkından ötürü gazab etmek/Nefsin için pireye bile kızmayacaksın.” buyurdu.
(Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Ramuz El-Ehadis, 264/1, Râvi: Muaz radiyallahu anhu)]



Resim

EBRÂR-Lar: En Birr Olanalar, özü-sözü dosdoğrular, en İYİler… Birr u Takvâ, ZüHD ü TaKVâ Ehlidirler.

BiRR: Temizlik. Günahtan çekinmek. Takvâ. İn'âm ve ihsan etme. * Amel-i sâlih, iyi amel. Koyunu sevketmek. Gönül, kalb.
BeRR: (c.: Ebrâr) Va'dinde sâdık. Sözünde duran. Muhsin. Keremkâr. Nimetleri herkese, umuma ihsan eden. Gerçeklik, sıdk. Susuz, kuru yerler. Toprak. Yeryüzü, yer.
EBRÂR: (Berr. c.) Özü sözü doğru olanlar, hamiyetliler. Sâdıklar. İyiler.

ALLAHu zü’L- CeLÂL Kur'ÂN-ı Kerîmde;


رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ
Resim ---Rabbenâ innenâ semi’nâ munâdiyen yunâdî li’-l îmâni en âminû bi rabbikum fe âmennâ, rabbenâ fagfir lenâ zunûbenâ ve keffir annâ seyyiâtinâ ve teveffenâ mea’l- EBRÂR (ebrâri): Rabbimiz! Muhakkak ki biz, “Rabbiniz’e imân edin” diye îmâna davet eden davetçiyi işittik, böylece îmân ettik. Rabbimiz artık bizim günahlarımızı mağfiret et, seyyiatlarımızı ört ve bizi ebrâr olan (RABBın'a ulaşan ve veli olan cennetlik) kullarınla beraber vefât ettir.”
(ÂL-i İmrân 3/193)

لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْاْ رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نُزُلاً مِّنْ عِندِ اللّهِ وَمَا عِندَ اللّهِ خَيْرٌ لِّلأَبْرَارِ
Resim ---Lâkinillezînettekav rabbehum lehum cennâtun tecrî min tahtihâ’l- enhâru hâlidîne fîhâ nuzulen min indillâh (indillâhi), ve mâ indallâhi hayrun li’l- EBRÂR (ebrâri): Fakat Rab'lerine karşı takvâ sahibi olanlar...Onlar için altlarından nehirler akan, içinde ebediyen kalacakları cennetler, Allah tarafından ziyâfet sofraları vardır.Ve Allah’ın katında olan şeyler, ebrâr kullar için daha hayırlıdır.”
(ÂL-i İmrân 3/198)

إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِن كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا
Resim ---İnne’l- EBRÂRa yeşrebûne min ke’sin kâne mizâcuhâ kâfûrâ (kâfûren):
Muhakkak ki ebrâr olanlar, içinde kâfur bulunan kadehlerden içecekler.”
(İnsân 76/5)

إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ
Resim ---İnne’l- EBRÂRe lefî naîm (naîmin): Muhakkak ki ebrar olanlar, elbette ni’metler içindedir.
(İnfitâr 82/13)

كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْأَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ
Resim ---Kellâ inne kitâbe’l- EBRÂRi le fî illiyyîn (illiyyîne): Hayır, muhakkak ki ebrar olanların kitabları (kayıtları, hayat filmleri) elbette illiyyin’dedir”
(Mutaffifin 83/18)

إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ
Resim ---İnne’l- EBRÂRe le fî naîm (naîmi): Muhakkak ki ebrar olanlar, elbette ni’metler içindedir.”
(Mutaffifin 83/22)



Resim

AHYÂR-Lar: En Hayırlılar, En zor yolun Rehberleri. SıDK u HuŞû Ehlidirler.

Hayr: Meşru iş. Faydalı, nurlu ve sevâblı amel. Halkın rağbet ettiği akıl, ilim. İbâdet, adalet, ihsan, mal gibi ni’met. KuLun, enfüsündeki-ÖZündeki RuBubiyyet>Rusûliyyet BİZ BİR-İzliğini YAŞAmak Hakikkatı…
Hayru’l- Beşer: İnsanların en hayırlısı olan Hz. MuhaMMed aleyhisselâm.
Hayru’l- Beriyye: İnsanların en iyisi-seçkini olan Hz. MuhaMMed aleyhisselâm.
Hayru’l- Verâ: (Hayr-ül Enam) Halkın hayırlısı. Mahlukatın en hayırlısı olan Hz. MuhaMMed aleyhisselâm..
AHYÂR: EN Hayırlılar.


وَإِنَّهُمْ عِندَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْأَخْيَارِ
Resim ---Ve innehum ındenâ le mine’l- mustafeyne’l- AHYÂR (ahyâri): Ve muhakkak ki onlar, katımızda, gerçekten "hayırlılardan ve seçilmişlerden"dir.”
(Sâd 38/47)

وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِّنْ الْأَخْيَارِ
Resim ---Vezkur ismâîle velyesea ve ze’l- kifl (kifli), ve kullun mine’l- AHYÂR (ahyâri): Ve İsmail (aleyhisselâm)’ı ve İlyas (aleyhisselâm)’ı ve Zülkifli (aleyhisselâm)’ı da zikret. Hepsi hayırlı olanlardandır.”
(Sâd 38/48)



Resim

AHRÂR-lar: En HüRRler, halka karşı fütursuzlar. Havf u Recâ Ehlidirler..

HüRR: Kimsenin baskısı, zorlaması olmadan meşru' dairede istediği gibi yaşayabilen. Esir veya köle olmayan. Serbest.
Hürriyyet: Serbestlik, hür oluş. Adalet kanununda ve te'dibte, başka hiç kimse, kimseye taarruz ve tahakküm etmemesi ve herkesin hukukunun meşru' olarak korunması, herkesin meşru' hareketlerinde tam serbest olması
AhRâR: (Hür. c.) EN Hürler. Esir veya köle olmayan kimseler. Silsilesinde esir veya köle bulunmayanlar. Hürriyetçiler.


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAHın öyle kulları vardır ki, onlar ne peygamberdir, ne de şehittirler ama, hem peygamberler, hem şehidler onlara gıbta etmektedirler. Kıyamet günü onlarin ALLAH katındaki makamları , bu gıbtaya sebeb olmaktadır.”
Bunun üzerine soruldu: “O bahtiyar kişiler kimlerdir?”
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Onlar, aralarında akrabalık ve birbirine mal verme konusu olmaksızın, ALLAH için birbirlerini severler. ALLAH'a and olsun ki onların yüzleri nurdur. Onlar NUR üzerindedirler. İnsanlar korktuğunda, onlar korkmazlar. İnsanlar üzülduğunde, onlar üzülmezler.
Haberiniz olsun ki, ALLAH dostları üzerinde hiçbir korku yoktur. Ve onlar üzülmeyeceklerdir de.....”
buyurdu.

(Ebu Davûd)]


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAH’ın öyle kulları vardır ki, peygamber olmadıkları, şehid olmadıkları halde, kıyamet günü ALLAH’ın katındaki dereceleri sebebiyle; peygamberler de, şehidler de onlara imrenirler. Bunlar öyle bir grup insanlardır ki, aralarında ne bir akrabalık ve ne de bir menfaat alış verişi olmadığı halde, sırf ALLAH rizâsı için birbirilerini severler. ALLAH’a kasem ederim ki; yüzleri nur kaplıdır ve kendileri nurdan bir minber üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmanzlar, insanlar mahzun oldukları zaman onlar mahzun olmazlar.” buyurdu.
(Ebû Davûd.. Gönül Erleri İstanbul Ve Anadolu Evliyaları 1992 Sabri Yılmaz C1/2 Giriş)]


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Mutlaka ALLAH’ın kullarından, nebilerin ve şehidlerin, kendilerine gıbta edecekleri kullar vardır.” Buyurunca, sahabeler tarafından denildi ki: Onlar kimlerdir Yâ Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, bize haber ver ki onları sevelim.”
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem onların bu isteği üzerine, şöyle buyurdu: “Onlar öyle bir topluluktur ki, aralarında mal (ticarî ilişki) ve akrabalık olmaksızın birbirlerini severler. Onların yüzleri nurdur. Nurdan minberler üzerindedirler. Halk korktuğu zaman korkmamayı sürdürürler. İnsanlar mahzun oldukları zaman onlar üzülmezler.”
buyurdu
ve sonra:

أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
Resim ---E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn (yahzenûne): Muhakkak ki ALLAH’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil”
(Yûnus 10/62) Âyetini okudu.”
(Tefsiru’l Kurani’l-Azîm II, 422; Hak Dini IV, 2731; Riyazu’s- Sâlihin s. 874)


Bu konuşmayı Ömer radiyallahu anhu’den de rivâyet olarak öğrenmekteyiz. Yani ALLAH dostlarının tanımının doğruluğunu farklı birçok kanattan tesdik etmekteyiz.
(Mecma‘ût-Tefâsîr (Lubâbu’t-Te’vîl) III, 267; Hak Dini IV, 2731; Tefsîru’l-Kurâni’l-Azîm, II, 422-423; III, 291 Nur Sûresi 35. âyeti tefsir edilirken, Nur üzerinde olan kimse hakkında: “kelâmı nurdur, ameli nurdur, medhali nurdur, mahrecleri nurdur, kıyamet gününde dönüşü nura cennetedir” açıklaması yapılır. Ayrca bk. Hak Dini IV, 2730; Yûnus, 64. âyeti ile ilgili olarak yüzleri nur, nurdan mimberler üzerinde olan mü’minlerden, ALLAH’ın evliyasından bahsedilmektedir.


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “ALLAH’ın veli kulları öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman ALLAH’ı hatırlatırlar” buyurdu.
(El-Hakim, İbn Abbas radiyallahu anhu’dan)


Resim---Enes İbnu Mâlik radiyallahu anh anlatiyor: "Halası Rubeyyi', bir genç kızın on dişini kırmıştı. Ondan affetmesini taleb ettiler, kabul etmediler; diyet teklif ettiler, bunu da kabul etmediler. Resûlullah aleyhisSalâtu vesselâm'e gittilerse de, kız tarafı kısas talebinde direndiler. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, bunun üzerine kısas emretti.
Enes İbnu'n-Nadr: "Rubeyyi'nin dişi kırılır mı? Hayır! Seni hak ile gönderen Zat-i Zu’l- Celâl'e yemin olsun, onun dişi kırılmaz!" dedi.
Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem:
"ALLAH'ın öyle kulları var ki, (bir iş için) ALLAH'a yemin etse, ALLAH onu boş çevirmeyip dilediğini yerine getirerek yemininde hanis kılmaz" buyurdu.

(Buharî, Diyat 19, Sulh 8, Tefsir, Bakara 23, Tefsir, Mâide 6; Muslim, Kasame 24, (1675); Ebu Davud, Diyat 39, (4595); Nesaî, Kasame 16, (8, 27)
Hanis: Sinen, dönen.



>AŞK u CEZBe EBDÂLLARına HUu!
ZüHD ü TaKVâ EBRÂRLARına HUu!
>SıDK u HuŞû AHYÂRLAR ına HUu!
->Havf u Recâ AHRâRLaR ına HUu!.. celle celâlihu..


Resim


3. SALÂVÂT-I ŞERÎFEmİZ : İmâm-ı Alî kerremullahi vecheye ait salâvâtı şerîfe:


Resim

TÜRKÇESİ: Lebbeyke Allahümme Rabbiye ve sâ’deyke Resim Salâvâtu’llahi’l-Berri’r-Rahîm Ve’l-melâiketi’l-mukarrebîn Resim Ve’n- nebîyyine ve’s-sıddıkîne ve’ş-şühedâi ve’s-sâlihîn Resim Vemâ sebbiha leke min şey’in yâ Rabbe’l-âlemîne Resim Alâ seyyidinâ ve Mevlânâ Muhammedin ibni Abdillahi hâtemi’n- nebîyyîne Resim Ve Seyyidi’l-mürselîne ve imâmi’l-mûttâkîne Resim Ve Resûli Rabbü’l-âlemîne’ş-şâhidi’l-beşiri’d- dâi ileyke bi iznike es sirâce’l-münir Resim Ve aleyhi’s- salâtü ve’s- selâmû ve rahmetullahi ve berâkâtuhu.

MÂNÂSI:
“Emret (buyur) ALLAH’ım! Ve başim-gözüm üstüne (emret, saâdetle Senden mutluluk istiyorum), RABB’im, ALLAH’ım! İyilik ve merhamet dolu Salâvâtullahı, gözde (yakîn) meleklerin salâvâtı, peygamberlerin, sıddıkların, şehîdlerin, sâlihlerin; Ey âlemlerin RABBi Seni tesbih (ve tenzih) eden herşeyin salâvâtı, Efendimiz Abdullah oğlu Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e, Hatemü’l-Enbiyâya (peygamberlerin sonuncusuna), peygamberlerin Efendisine, müttakîlerin (günâhlardan korunup ALLAH'a sığınanların) imâmına; âlemlerin RABBinin, şâhid ve müjdeci Resûlüne, Senin izninde Sana dâvet eden ve aydınlatan kandile (sayısız- sonsuz) selâm (sıla, salâvât, rahmet, istiğfâr, dua, ulaşım) olsun!”


Resim MMM MuHABBetLerimLe..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 03 May 2019, 14:36 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim


ERENLer =>KURdu BURSAmız
ERENLer YURdu =>BURSAmız
>ERENLEr CEMmü’L- CEM’inde
KIYAM’a =>DURdu BURSAmız!.


ZEVK 9230

BURSAmız’dan =>ULU DAĞ’a =>SALLandı EZÂN =>EZEL NÂZ
HAKk KİTÂBI’n>HAKk’La OKU!. HALk DEFTERİne HAKkLa YAZ!.
İĞREti =>İZÂFî =>ÂLEM
EL ÂN’a=>EL KAFî =>ÂLEM
CUMÂ CEMMü’L- CEM’indeyİZz!. =>ÇUKUR CÂMİ’de NÂZ-NİYÂZ!.


03.05.19 13:04..
brsbrsm..kademericâmicumâcemmimizzz..


ON YEDi YAŞında =>YÛSUF
=>CUMÂ İMÂMı OLdu>BİZe
ZüLeyh KAŞı-nda =>YÛSUF
GÖZ YAŞI DÖK!tük=>DENİZe!.



El Kâfî celle celâlihu:
Resim


nOt.:

CUMÂ İMÂMız YÛSUF, 17 yaşında bir öğrenciydi.. Hutbede dilencilik yapmadı. Âyet ve hadisler okudu.. Muhteşem bir KUR'ÂN OKUyuş ve ÂDAB-ı Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem İLe CUMÂ namazımızı kıldırıdı.. gözlerim ıslandı…


Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyî'l- Ummîyyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden HâL-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşâe ALLAH!..


Âmin Yâ Latîf Yâ Kerîm ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Rahîm Yâ Vedûd ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Fettâh Yâ Gaffâr ALLAH celle celâluhu!
Âmin Yâ Settâr Yâ ALLAH ALLAH celle celâluhu!..

Âmin... Âmin... Âmin... Âmin!.. Yâ Muîn Celle Celâluhu.


Resim

KADEMERİ (ÇUKUR) CÂMİİ.:

Maksem Mah. Pınarbaşı Cad. Uzun Sok. Hisar, Osmangazi, Bursa.

Bursa merkez Osmangazi İlçesi Pınarbaşı semti Çukur Sokak'ta câmi. "Çukur Câmi" adıyla da anılır. Murat II (salt. 1421-1451) döneminde "Kademeri" sanıyla bilinen “Ahi Kadem” tarafından yaptırılmıştır. 7.25 X 7.15 boyutlarında kareye yakın planlı câminin kuzeyinde, 3.00 metre derinlikte, iki yan duvarları kapatılmış, ahşap bir son cemaat yeri bulunmaktadır. Dışarıdan sekizgen kasnağa oturtulan kurşunla kaplı kubbesi, içeride üçgenlerden oluşan bir kuşağa bindirilmiştir. Kubbe kasnağında, dört ana yöne bakan birer pencere vardır. Mihrap tepesi beş dilimli yarım kubbe biçiminde ve beş köşeli niş halindedir.
Câminin beden duvarları ve kubbe kasnağı, tuğla hatıllarla desteklenmiş kesme taşlarla örülmüş, taşlar arasına dikine tuğlalar konulmuştur. Kubbe kasnağı iki sıra kirpi saçaklıdır. Toplam on altı pencere ile aydınlanmaktadır. Sekizgen kaideli minâresi, kubbe eteği düzeyine değin kesme taş ve aralarına birer dikey tuğla örgülüdür. Minâre gövdesi silindirik olup, altıgen çinilerle yapılmış bir bilezikten sonra altı sıra kirpi saçak dizili şerefe altına geçilmektedir. Kurşun kaplı sivri külâhlıdır. Minâreye, son cemaat yerinden açılan kapıyla çıkılmaktadır..


Kadem.: (a. c.: akdâm): Ayak. Adım. Metrenin üçte biri kadar olan uzunluk. Oniki parmak uzunluğu, yarım arşın. Uğur.
Hoş-kadem.: 1) uğurlu; 2) i. eskiden saraylarda bâzı câriyelere takılan ad. Sâbit-kadem : sebat eden, devam eden, sürekli. f. Uğurlu ayağı olan, ayağı uğurlu.
Kademeri.: Livechillah Ayakta Hazır MuhaMMedî Hasbî Hizmetçi.

Ahi.: Ahilik ocağından olan kimse. Fütüvvet Ehli, Eli açık, cömert..
Fütüvvet.: Dostlara afv ve safh ile muamele. Yiğitlik. Cömertlik. Lütuf ve ihsankârlık. Kerem ve seha. Soy temizliği



Resim

AHİ EVRAN ve AHİLİK.:

Esnaflar için bir dayanışma teşkilatı olan Ahilik, Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesi doğrultusunda Ahi Evran tarafından kurulmuştur.
Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türkler göçebe bir hayat yaşıyorlardı. Bu nedenle yerleşik düzendeki ekonomik ve sosyal yaşam o kadar hareketli olmuyordu. Ayrıca Anadolu’da o dönemde yerleşik şehirlerde yaşayan Rum ve Ermeni halk ve tüccarlar vardı. Dolayısıyla göçebe bir hayat yaşan Türk boylarının diğer tüccarlarla baş edebilmesi mümkün gözükmüyordu.
Ayrıca Anadolu’nun İslamlaşması için büyük kentlerde de bir takım faaliyet sürdürmek gerekliydi. Ahiliğin ortaya çıkışı ve geniş bir teşkilatlanmaya gitmesinin ardında siyasi, sosyal ve ekonomik nedenlerin olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenlerden dolayı göçebe Türkmenlerin Müslümanlığa geçişine hız kazandırmak ve Anadolu'yu Türk ve Müslüman yurdu haline dönüştürmek için Hacı Bektaş-ı Veli'nin tavsiyesi üzerine Ahi Evran tarafından Ahi Teşkilatı kuruldu. Ahiler için teşkilatın kurucusu Ahi Evran, Ahi Baba’dır.

Araştırmalara göre Ahiliğin tam olarak nerede kurulduğu bilinmemektedir. Ahiliğin ilk olarak Kırşehir'de kurulduğunu ileri süren araştırmacılar olduğu gibi, Bağdat'ta “üstad” denilen kişilerden ders alan Ahi Evran’ın Araplardaki Fütüvvet Teşkilatı'ndan etkilendiğini ve bunun üzerine 1205'te Kayseri'ye gelerek Ahilik Teşkilatını kurduğunu söyleyenler de vardır.

Ahilik Orta Asya’dan Anadolu’ya öden Türklerin sanat, ticaret ve ekonomi gibi birçok meslek dalında yetişmelerine, gelişmelerine bunun yanında da ahlaki açısından eğitimlerine olanak sağlayan bir örgüttür. Ahilik Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ekonomik ve ahlaki yönden iyi bir insan yetiştirme prensibini kendisine ilke edinen bir teşkilatlanmadır.
Ahiliğin günümüz esnaf odalarına benzediğini söyleyebiliriz. Kendisine özel kuralları bulanan bu teşkilat ahlaklı olmanın, birlikte yaşamanın, kardeş olmanın ve yardımseverlik gibi diğer tüm iyiliklerin cem olduğu yani birleştiği bir sistemdir.

Selçukluların Anadolu üzerinde hakimiyetleri döneminde Ahilik ekonomik faaliyetleriyle birlikte askeri ve siyasi faaliyetlerde de bulunmuştur. Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda ve giderek güçlenmesinde Bektaşilerin ve Yeniçerilerin etkisi olduğu gibi Ahilik teşkilatının da büyük bir rolü vardır. Tarihçiler ilk Osmanlı padişahlarının ve vezirlerinin çoğunun Ahi Teşkilatına mensup olduklarını belirtirler.
Ahiliğin 3 dereceli bir yapısı bulunur. Her kapı üç dereceyi içerir. Bunlar şu şekildedir;

1-)Yiğit ->Yamak ->Çırak.
2-) Kalfa ->Usta ->Ahi
3-) Halife ->Şeyh ->Şeyhü’l- Meşayıh..


Resim

Ahilik, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Kurucusu Ahi Evran'dır ve kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir.

Resim

Ahilik kelimesinin kökeni.:
Ahi kelimesinin kaynağı ile ilgili birbirinden tamamen farklı iki görüş bulunmaktadır. Birinci görüşe göre; Ahi kelimesinin kaynağı Türkçe olup, "akı" kelimesinin Anadolu'daki söyleniş tarzından doğmaktadır. Ahi, kelimesinin Türkçe olduğunu ileri süren araştırmacılara göre Ahi, kelimedeki "k" harfinin "h" olarak telaffuz edilmesinden ileri gelmektedir. Nitekim, Anadolu'da "k" harfinin "h" ve "ğ" şeklinde telaffuz edildiği bilinmektedir. Örnek olarak, okumak, bakmak yerine okumah, bahmah veya okumağ, bakmağ denilmektedir. Buna göre Ahi kelimesi "cömert, eli açık" anlamlarına gelen "akı" kelimesinin "h" sesi ile okunmasından türemiş ve terimleşmiş bir kelimedir..

Resim

Ahiliğin kuruluşu ve Anadolu'da yayılışı Azerbeycan'ın Hoy kasabasında doğan Şeyh Nasırettin Mahmut el Hoyî =>Ahi Evren, Ahi Teşkilatı'nın kurucusu sayılmaktadır. Bağdat'ta büyük üstadlardan ders alan Ahi Evren, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı'ndan etkilenerek, 1205'te Anadolu'ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri'de Ahilik Teşkilatını kurmuştur. Tarihi kaynaklardan, Ahi Evren zamanında Anadolu'nun şehir ve kasabalarında ortaya çıkıp büyümüştür.

Resim

Fütüvvetnameler göre, Ahiliğin anenevî menşei Hz. Ali kerremallahu vechehu'ye dayanmaktadır. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Ali kerremallahu vechehu'ye: "Sen benim yoldaşımsın, ben Cebrâil'in yoldaşıyım, Cebrâil de Allah'ın yoldaşıdır" buyuruyor. Sonra Selman-ı Farısî radiyallahu anhu'ya Hz. Ali kerremallahu vechehu'ye yoldaş olmasını söylüyor. Selman radiyallahu anhu da Hz. Ali kerremallahu vechehu'nin elinden tuzlu su içerek ona yoldaş oluyor.
Bundan sonra Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Hz. Ali kerremallahu vechehu'ye: "Yâ Ali ben seni tamalıyorum ve olgunlaştırıyorum" diyerek şalvarını giydiriyor ve beline bağlıyor. Fütüvvetnamelere göre; fütüvvetin temeli budur ve fütüvvet ehli arasında kadeh sunmak, şalvar giydirmek ve bel bağlamak, yani yoldaşlık ve kardeşlik kuralları buradan gelmektedir..


Resim

Ahilik teşkilatına üye olmanın şartları.:
Ahi olmak ve peştemal kuşanmak için kişinin bir Ahi tarafından önerilmesi zorunludur. Üye olmak isteyenlerden yedi fena hareketi bağlaması ve yedi güzel hareketi açması beklenmektedir:

Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak
Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, hilim ve mülayemet kapısını açmak
Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak
Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak
Halktan yana kapısını bağlamak, Hak'tan yana kapısını açmak
Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, kapısını açmak
Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak..


Resim

Ahîlik, içtimaî bir teşkilattır. Selçuklu Türklerinde dini ve milli birliğin muhafazasında, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve Osmanlı insanının yetişmesi ve terbiyesinde büyük hizmetler görmüştür. Sonraları, esnaf ve sanatkârlar birliğine isim olarak verilmiştir. Arabça kardeşim demek “ahi”; Türkçe cömert, eli açık manasına olan “akı” kelimesinden gelmektedir. Ahiliğin esasını ve ilk safhasını fütüvvet teşkil eder..
Fütüvvet, cömertlik, mürüvvet ve asalet gibi faziletleri ihtiva etmesi bakımından ahlaki; bu faziletlerin icabını yerine getirmeyi vazife edinmiş kimselerin meydana getirdiği birliklere alem olması itibariyle içtimaidir. Fütüvvet, ahlaki bir mefhum olarak, daha çok tasavvufi eserlere mevzu olmuştur. Bu manada fütüvvet, müslüman kardeşinin işini görmek, onun yardımında bulunmak, hata ve kusurlarını af edip, husumet ve düşmanlık beslememek, ayıp ve kusurlarını örtmek; kendisini başkasından üstün görmemek, musibete uğrayan düşman bile olsa sevinmemek gibi hasletleri ifade eder. Bu hasletleri haiz olana fetâ (yiğit) denir. Çoğulu fityândır.

Resim

Ahi Evren, daha önce Horasan ve Maveraünnehr’de iken Fahreddin-i Razi’den zahirî ilimleri ve Ahmed Yesevî’nin talebelerinden ve Şihabüddin Sühreverdî’den tasavvuf bilgilerini öğrendi. Onların sohbetlerinde kemâle geldi. Hocası Evhadüddin Kirmanî ile Anadolu’nun muhtelif yerlerinde halka vaz u nasihatlerde bulundu. Hocasının kızı Fatıma bacı ile evlendi ve hocasının vefâtından sonra Kayseri’ye yerleşti. Birinci Alaeddin Keykubad ve diğer devlet erkanı arasında pek hürmet gördü. “Mürşidü’l- Kifâye” ve “Yezdan Şinaht” isimli eserlerini bu sultana hediye etti. Kayseri’de debbağlık yapıp elinin emeği ile geçinir ve halkı irşad etmekle meşgul olurdu. Bilhassa esnafı bir çatı altında toplayıp teşkilatlandırdı. Fütüvvet-nâmelerden faydalanarak teşkilatın bir nevi yönetmenliğini yazdı. İslam ahlakını esas alan bu yönetmeliği esnaf ve sanatkâr arasında tatbik etti. Onlar arasında İslam ahlakına dayalı bir birlik ve kardeşlik kurdu. Neticede ahilik teşkilatı kuruldu. Diğer taraftan Fatıma bacı da kadınları yetiştirip, Bacıyan grubunu teşkil etti. Sünni bir alim olan Ahi Evren’nin kurduğu bu teşkilat da Sünni idi. Seyyah İbn-i Batuta'nın ifadesine göre Ahi zaviyeleri Hanefi mezhebine mensuptur.

Böylece teşekkül eden Ahilik Müessesesi, Anadolu’da büyük hizmetler yaptı, Malazgird Zaferi ile doğu Türk illerinde göçebe halinde yaşayan ve geçimlerini hayvancılıkta te’min eden pek çok Türkmen Anadolu’ya göç etmişti. Bir o kadarı da Moğolların zulmü sebebiyle Anadolu’ya geldiler. Ahiler, bunları yavaş yavaş tarım hayatına sokup yerleştirmeye, esnaf, işçi, sanatkâr olarak şehir ve kasaba hayatına alıştırmaya başladılar. Bu arada işsiz, başıboş gençlerin bir san’at ve meslek sahibi olmasını te’min ederek, başkasına muhtaç olmaktan kurtulmalarına çalıştılar. Rumlar ile Ermenilerin elinde olan san’at ve ticaret hayatına zamanla Türkler de katılıp, söz sahibi olmaya başladılar. Bütün bunların yanında ahiler, yaptıkları zaviyelerde müslüman tüccar ve esnafın ahlakî terbiyesi ile de uğraştılar. Ahi Zâviyeleri zamanla memleketin her tarafına yayıldı.

Ahiler, içtimaî hayattaki bu hizmetleri yanında ihtiyaç halinde gazalara ve memleket müdafaasına da katıldılar. On üçüncü asrın ilk yıllarında Çin’in kuzeybatısında katliamlara başlayan, kısa bir müddet içerisinde dünyanın siyasi haritasını alt üst eden ve Anadolu’ya doğru yaklaşan Moğol tehlikesine tedbir aldılar. Moğolların önlerinden kaçıp gelenlere kucak açarak Anadolu insanını, Moğollara karşı, gaza aşkı ile dolu cihad yolunda Allahu Teâlâ’nın rızasından başka bir şey düşünmeyen kimseler olarak yetiştirmeye çalıştılar ve bu insafsız düşman karşısında kahramanca mücadele ettiler.

Nihayet Moğollar, 1243 yılında Kayseri’yi muhasara edip, çetin bir muharebe sonunda şehri ele geçirince, binlerce ahiyi şehid ettiler Anadolu’nun karışıklıklar içerisinde olduğu bu sırada, Ahi Evren’i de Kırşehir’de şehid ettiler..

Resim

Bu esnada itibarlı bir ahi olan Şeyh Edebali, Osman Gazi ile yakın münasebetler kurup kızını ona verdi. Orhan Gazi ve Murad-ı Hüdavendigâr ahilerden olup, vezirleri Alaeddin ve Çandarlı Kara Halil de ahi idiler. Böylece ahilerden bir kısmı âlim, kadı olarak ilim sahasında, bir kısmı vali ve komutan olarak idari ve askeri alanda, bir kısmı da ticaret ve san’at alanında bu yeşeren Osmanlı filizini beslemeye başladılar. Ahilerin İslam’ın emri olan, zamanın kıymetini bilmek, disiplinli bir hayata sahib olmak, istişare etmek, adil olmak ve adalet esaslarını aşıladıkları küçücük bir aşiret, kısa zamanda büyük bir devlet olmaya başladı.

Zaman zaman devletin yükünü hafifletici hizmetlerde de bulunan ahiler, Bursa’yı Düzmece Mustafa’nın hücumundan korudukları gibi, 1360 yılında idareleri altındaki Ankara’yı sultan birinci Murad’a teslim ettiler. Bu hizmetlerine karşılık Osmanlılar, ahilere yardımcı olup, hürmet göstererek halkı yetiştirmeleri için teşvik de bulundular. Bu yüzden daha sonra Birinci Murad’ın ahilerin başı olduğu ve kendisinden “Ahi” Murad diye bahsedildiği de bilinmektedir. Osmanlı Devleti kuvvetlenip Anadolu’ya hakim olduktan sonra, ahiler daha ziyâde hayırsever bir cemiyet, bir esnaf teşkilatı şeklinde faaliyetlerini devam ettirdiler.

Ahiler arasında sanatın okumakla değil, ahinin yetişmesi için, üstaddan öğrenmesi şartı getirilip yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık yiğitbaşılık, ahi babalık ve kethüdalık safhalarından geçmesi şartı vardı. Gündüz san’atında ve işinde çalışan ahiler, akşamları kendilerine mahsus binalarda sohbetlere katılırlardı. Böylece ahilerin ahlaki terbiyesi ihmal edilmezdi.

Ahilerin kendilerine mahsus kıyafetleri vardı. Ondördüncü asır seyyahlarından İbn-i Battuta, üstlerine hırka, başlarına sarık sarılı beyaz yünden bir külah ve ayaklarına mest gibi ayakkabı giydiklerini bildirmektedir. Âhiliğe kabul edilen namzede şeyh tarafından, şedd-i bend denilen ve ahiliğin nişanı kabul edilen bir kuşak kuşatılırdı. Ahiler kuşaklarında, büyükçe bir bıçak taşırlardı.


Ahilik teşkilatında şu mertebeler bulunurdu:
1- Teşkilata yeni giren yiğitler,
2- Ahi bölükleri. Altı bölük olup ilk üç bölüğe “Eshab-ı tarik”, diğer üçüne de “nakib” denirdi.
3- Halife,
4- Şeyh,
5-Şeyhü’l-meşayıh.


Ahilerin idare hey’eti, her san’at kolunda, kendi azaları arasından seçilmiş beş kişiden meydana geliyordu. Kendilerine kadı tarafından seçimden sonra resmi vesika, icâzet verilip, icraatları ve neticeleri büyük meclise bildirilirdi. Birlik idare hey’eti her ay üç gün toplanırdı. İdare hey’eti, birliğin hazinesi mahiyetinde olan orta sandığını idare ederdi.

Resim

Ahilerin yönetmeliği olan fütüvvetnâmelere göre, ahinin üç şeyi açık olmalıydı:
Eli açık, yani cömert olmalıydı,
Kapısı açık, yani misafirperver olmalıydı,
Sofrası açık, yani aç geleni tok göndermeliydi.


Üç şeyi de kapalı olmalıydı:
Gözü kapalı olmalı, yani kimseye kötü nazarla bakmamalıydı,
Kimsenin ayıbını görmemeli, dili bağlı olmalı, yani kimseye kötü söz söylememeliydi,
Beli bağlı olmalı, yani kimsenin namusuna ve şerefine göz dikmemeliydi..


Yine ahi yönetmeliği olan fütüvvetnâmelere göre; ahi, helâlinden kazanmalıdır. Hepsinin bir san’atı olmalıdır. Yoksul ve düşkünlere yardım etmeli, cömert olmalıdır. Âlimleri sevmeli, hoş tutmalıdır. Fakirleri sevmeli, alçak gönüllü olmalıdır. Temiz, iyi kimselerle sohbet etmeli, namazını kazaya bırakmamalı, hayâ sahibi olup, nefsine hakim olmalı, dünyaya düşkün olanlarla beraber olmamalıdır. Bunlar asırlarca Osmanlı insanının ahlakının temel taşı olan hasletler haline geldi..

Tarihin eskimez sahifelerinde;
Osmanlı Devleti’nin bünyesinde bütün bu hizmetleri yapmış, san’at ve ticaret hayatını Osmanlı’nın maddî ve manevî yapısına göre düzenlemiş olan Ahilik teşkilatı, diğer kıymetli müesseseler gibi bilhassa İngiltere’nin desteklediği Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanan Tanzimat fermanı ile büyük bir sarsıntı geçirmiş, hatta ortadan silinmek tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Ancak Osmanlı’da derin izler bırakan bu müessese, eski parlaklığı ile olmasa da devam etmiştir.

Özellikle, BURSA’mız;
Sayısız meslek ve zanaat sahibinin hâlâ ayakta kalmış hanlarında AHİLİK MESLEK ve MEŞREBini ayakta tutmuş ve yaşatmış olmaları iftihar vesilemizdir.. Ve Çukur Câmi ya da Ahi Kademeri Câmimiz de bu eserlerinden birisidir Hamd olsun!.


Resim

AHİ EVRAN TÜRBESİ.:

10-11. yüzyıllarda İslam’ın resmi olarak kabul edilmesini takiben Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türk esnaf ve sanatkarlara Anadolu’da iş imkanı yaratmak, onları Bizanslı esnaf ve sanatkarlarla rekabet edebilir hale getirmek, ürün ve mallarının kalitesini korumak, üretimi ihtiyaçlar dahilinde düzenlemek ve Türk nüfusunun ekonomik özgürlüğünü sağlayarak ihtiyaç sahiplerine her türlü desteği vermek amacıyla Ahi Evran tarafından oluşturulan ve Anadolu’dan Orta Asya’ya kadar esnaf ve sanat ustalarını tek çatı altında toplamayı amaçlayan Ahilik Teşkilatı’nın ahlaki değerleri ve örgütsel yapısı, bugünkü birçok esnaf, sanat ve ticaret kurumunun örgütlenmesine temel olmuştur.

Teşkilatın kurucusu olan, 32 çeşit esnaf ve sanatkârın lideri olarak anılan ve 13. yy. toplum önderlerinden biri olan 1171-1261 yılları arasında yaşamış Ahi Evran kaddesallahu sırrahu’nun Kırşehir’deki zâviyesi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde teşkilatın örgütsel yapısıyla ilgili kararların alındığı merkez konumunda olması ve Ahi Evran’ın türbesinin burada bulunması nedeniyle Ahilik Teşkilatı’nın bugün ayakta kalan en önemli temsilcisi konumundadır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 10 May 2019, 18:47 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

ÜÇ AYAKLa =>YOKuş ÇIKtık
OLur!.u =>OLmaz!.ı =>YIKtık
DOSt’tan DOSt’a DEVE YÜKü’n
>DOSt’tun DERGÂHI-na YIKtık!.


ZEVK 9240

hASL’ın fASL’ın ASLI =>ALLAH!. =>LÂ İLÂHe İLLÂ HUve=>HUu!su
HAKk’tan HAKk’ta>HAKk’La HAKk’a =>TAHKik TEVHiDin DUYGUsu
ULU DAĞ’ın=>KUCAĞInda
HAKk ERENLER OCAĞInda
HÜSÂMEDDiN TEKKe CÂMii =>CEMMü’L- CEMM=>CUMÂ NAHNU-su!.


10.05.19 13:07
brsbrsm..tekkecâmimizz..


İNSÂN KALBi SOYUNuYOR
>MUKADDEs TÛVÂ-sı GiBi
ÇINAR DALInda YUNuYOR
BİZ BÜLBÜL YUVA-sı GiBi!.


TEMENNÂ.: Eli alnına götürerek selâmlama işareti yapma. HAKk TeÂLÂ’ya Minnettâr olma..



فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ
Resim--- "Fe teâlallâhul meliku’l- hakku, LÂ İLÂHE İLLÂ HUVE, RABBu’l- arşi’l- kerîm (kerîmi).: İşte Hakk Melik olan Allah, çok yüce’dir. O’NDAN BAŞKA İLÂH YOKTUR. (O), kerîm arş’ın Rabbidir.”
(Mu'minûn 23/116)

إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى
Resim--- "İnnî ene rabbuke fehla’ na’leyke, inneke bi'l- vâdi'l- mukaddesi tuvâ (tuven).: Şüphesiz ki senin RABBın BENim, BEN. Pabuçlarını çıkar. Zirâ sen Mukaddes Vâdi'de, Tuvâ'dasın."
(TâHâ 20/12)

Resim

ALLAHümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- ÜMMîyyi ve alâ âlihi, Ehl-i Beytihi ve's- sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim

Resim

TEKKE CÂMİsi.:

Temenyeri Mahallesi Köşk Caddesi’nde yer alır.
Hüsameddin BURSEVî kaddesallahu sırrahu Câmisi, H. 632 tarihinde vafâtına kadar Tekke olarak kullanıldı.
Hacı Halil Efendinin oğludur. Semerkandî Tarikatının en önemli simâlarındandır. Halvetî Zikri ayini yaptırdı.
TemEN YERinde OLuşundan “TEMENNÂ YERi” “TEKke Mescidi” denmiştir.
Sultan I. ci Ahmed yeniden yaptırıp genişleterek Câmi yapmıştır.
Câmini batı avlusunda ALi Semerkandî’nin (vef. 1579) kabri vardır..



Resim eski hali..

HÜSAMEDDİN TEKKE ÇEŞMESİ.:

Maalesef geçmiş dönemlerde, ALLAH celle celâlihu’dan korkmadan Câmilerin dibine kadar evler yapmışlar, vakıf malı lânetli olduğu halde vakıflarına bahçelerine el koymuşlardır.
Bunlardan birisi de, ne yazık ki yol geçirilip Tekke Câmisiden ayrılan ve bir evin balkonu altından ancak ön görüntüsünü kurtaraBİLmiş Hüsameddin Câmisi Çeşmesidir!.
Osmanlı’dan miras kalan 400 yıllık Hüsameddin Tekke Çeşmesi, Sultan II. Abdülhamid Han döneminde yenilenmiştir. Tarihi çeşme, Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilmiştir..



HÜSAMEDDİN NAKŞİBENDÎ
kaddesallahu sırrahu..:


Hüsameddin Nakşibendî kaddesallahu sırrahunun İlk Hocası Ahizâde Abdulhalim Efendi kaddesallahu sırrahudur. Hüsameddin Bursevî kaddesallahu sırrahu, müderris iken Seyyid Alaaddin Ali Semerkandî kaddesallahu sırrahunun oğlu Seyyid Şeyh Mehmed Efendi kaddesallahu sırrahu’dan icâzet aldı. Ve Tekkesinde uzlete çekildi ve h. 1042 tarihinde HAKk’a yürüdü..

Semerkandî Tarikatının Kurucusu, Seyyid YAHya ŞİRVÂNî kaddesallahu sırrahudur. Oğlu Seyyid Alaaddin Ali Semerkandî kaddesallahu sırrahu h. 862 tarihinde irtihal etti. Mersin’in Gülnar İlçesi Zeyni/Sütlüce Bucağında defn edilmiştir. Burada türbesi, mescidi, zâviyesi, vakfiyesi vardır..

Üftade kaddesallahu sırrahudan 50 yıl sonra vefât eden Hüsameddin Nakşibendî kaddesallahu sırrahu Temen Yerindeki uzlet mekanını mescid ve dergâha çevirmiştir.

“Menâkib-i Üftade” İsimli Eserinde bunu şöyle anlatır:
“Bu Hâkir ki câmiu’l- Menâkib olan Hüsameddin Dâi fâkirin şehrinden kalkıp, olduğumuz dağa gelüp Mahalle Mescidin Câmi edüp, nice tarikle ol mahalleninin ihtiyacın say üzere olduğumuz Mahallede eskiden olan ihtiyarlar gördüler ki: “ALAH!. ALLAH!.” dedim. “Nedir?.” dediler.
“Üftade Efendi Hazretleri merhum ekseriya, Hazreti Emir Sultan’a hitaba gittiklerinde buradan geçüp, gelüp bu SU’dan içip, mihrab yanında olan büyük kestaneye arkasın verip bir miktar oturup derler idi ki: “Bir kimsecik vardır gelüp buraları da ihyâ eylese gerektir. Ve bu mescidi, ve derenin öte tarafında bir mescidi dahi bu şehirde.
Bunlar Ricâl-i Gayb mecma’ıdır/toplanılacak yeridir. Ol kimse, bu mescidi câmi idüp buracıklar şeref bulsa gerektir.”
Deyüp dahi buradan yaya yürüyüp, aşağıda Mekâbirler Deresinde bir kuşta nedibi alıp, dahi bir miktar durup andan katırcıklarına binüp giderle idi. Acep ol dedikleri sizmişiz işâreti evliyanın boş lafı değildir.
İnşâe ALLAHu TeÂLÂ günden güne Üftade Hazretlerinin Nefesi Şerifleri üzere ol el ÂN dahi ihyâ olmaktadır.

Hüsameddin Nakşibendî kaddesallahu sırrahu Hazretleri “Menâkib-i Üftade”den şu mısraları birkaç defa tekrar etmiştir.:


GEL İMdi EVLiYÂyı MuhaBBet Et!
CÂNı BAŞ İLe YOLUna HİZmet Et!
MâSiVâ YOLLarından FiRÂR Et!
TÂRiKi HAKKta GeL Dâim KARar Et!
AKiLsen EVLiYÂyı SEVeGÖR!
SIDk İLe Gİtt YOLa GİdeGÖR!
MeNâkib GELdi DİNLeyip Safa Et!
CÂN u DİLden İ’tikadını PÂK Et!..



TÜRBESİ.:

TÜRBEsinde BULunan Zevât-ı Kirâm:

1-) Eş ŞEYh Hüsameddin Nakşibendî HazretLeri.
2-) Eş ŞEYh Muhyiddin Bursevî HazretLeri.
3-) Eş ŞEYh Abdulkadir HazretLeri.
4-) Eş ŞEYh Abdülaziz HazretLeri.
5-) Eş ŞEYh Mustafa HazretLeri.
6-) Eş ŞEYh Abdurrahman HazretLeri.
7-) Eş ŞEYh İzzeddin HazretLeri.
Diğer 2 kabirdekilerin kimliği tesbit edilmiştir..



HÜSAMEDDİN NAKŞİBENDÎ kaddesallahu sırrahunun TEMENNÂ DERGÂHI.:

Bursa Şer’iyye Sicilllerindeki belgelerden anlaşıldığına göre Temenye dergâhı; Sultan Ahmed (1603-1617) tarafından Hüsameddin Bursevî Hazretleri adına yaptırılmış ve Bursa’da çeşitli mahallerden 49 neferin cizyeleri dergâha gelir olarak bağlanmıştır. 1623 taarihinde dersaadet’e bizzat başvuran Hüsameddin Efendi, Anadolu cizyesinden yıllık toplam 7200 akçenin dergâh için toplanması konusunda berat çıkartmıştır.
Hüsameddin Bursevî tarafından düzenlenen vakfiyeden anlaşıldığına göre dergâh; tevhidhâne, üst katta bir oda, bir kütüphâne, bir sofa, bir mutfak, bir banyo, bazı odalar, alt katta bir fırın, bazı binalar, ahır ve bahçeden ibarettir. Kütüphâneye bazı kitaplar vakfedilmiş ve bunun için de ayrıca bir vakfiye düzenlenmiştir.
Temenyeri’ndeki Hüsameddin Bursevî Dergâhı günümüze kadar ulaşan nâdir dergâhlardandır.

Kurucu Şeyhten sonra hizmet veren Postnişinler şunlardır .:

Muhyiddin Efendi (1673) (Hüsameddin Bursevî Hazretlerinin damadıdır ve 40 yıl dergâhın şeyhliğini yapmıştır. şeyhinin yanına defnedilmiştir.)
Abdürrahim Efendi (Şeyh Muhyiddin Efendi’nin oğludur ve dergâhın haziresine defnedilmiştir.)
Muhammed Efendi.
Ömer Efendi.
Abdülkadir Efendi.
Abdülaziz Efendi (1764)
Mustafa Efendi (1806)
İbrahim efendi (1817)
Mehmed İzzeddin Efendi (1841)
İzzeddin Efendi (1904)
Ahmed Bahaeddin Efendi (1914)



TEMENYE (TEMENNÂ) TEKKESİ..:

Yeri: Mollaarap mah. Temenyeri mah..
Tarikatı: Halvetiyye.
Zikir Usulü: DevrÂn.
Bânisi: Hüsameddin Efendi (d:? - ö: h. 1042/m. 1632)
İnşa Tarihi: 17. yy.
Onarımlar: 1927, 2013
Kitabesi: Var.
Vakfiyesi: Var.
İnceleme Tarihi: Ekim 2014, Şubat 2015.


Mevcut Durumu:

Adını bulunduğu yerden alan yapı kayıtlarda Temennâ ve Temenye olarak geçmektedir. Tevhidhâne, çilehâne, türbe, ahır; doğuda başka bir bahçe içinde ise; bir oda, kütüphâne, sofa, hamam, fırın ve derviş odalarından oluşan bu tekkeden günümüze türbesi, çilehânesi ve mescid olarak kullanılan tevhidhânesi kalmıştır.

Tarihçesi:

Hüsameddin Efendi, Bursa’da doğmuş, Hacı Halilzâde diye meşhur olmuş, ilim tahsilini Abdülhalim Efendi’den tamamlayarak bir müddet çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. Daha sonra tasavvuf yolunu seçerek, Semerkandîyye’den Şeyh Alâeddin Efendi’nin oğlu Mehmed Çelebi Efendi’ye intisab etmiş ve ondan icâzet almıştır. Bursa’da Temenye’de adı geçen tekkeyi inşa ederek, irşadla meşgul olmuştur. Vefat tarihine kadar (öl. h. 1042/m. 1632) burada hizmete devâm eden Hüsameddin Bursevî yaptırmış olduğu tekkenin haziresine defn edilmiştir. Tekkenin bânisinin Hüsameddin Efendi’nin şeyhi Mehmed Efendi olması gerektiğini, Hüsameddin Efendi ise bu vakfiyeye bazı şeyler ilâve etmek sûretiyle yeni bir vakfiye düzenlediğini, böylece de “bâni-i sâni” olduğunu yazmaktadır. Hüsameddin Bursevî tarafından tekke için dört vakfiye düzenlenmiş olup, birinci vakfiye; Bursa kadısı Mehmed bin Mustafa tarafından onaylanmış olup h. 1023/m. 1614 tarihini taşımaktadır. Vakfiyeden anlaşıldığına göre Hüsameddin Bursevî, tekke olarak kullanılmak üzere bazı binalar vakfetmiştir: Temenye Mahallesi’nde bahçe içinde bir ev, aynı mahallede bir meyve bahçesi, İnegöl Geyikli Baba Köyü’nde bir ev. Hüsameddin Bursevî, söz konusu mallara hayatta olduğu müddetçe kendisi, çocukları ve eşinin tasarruf etmesini, vefâtlarından sonra ise tekkede şeyh olanların mutasarrıf olmasını şart koşmuştur. Vakfiyede dikkat çeken bir durum da bahçenin tımar işlerine özen gösterilmesi ve ağaç dikilmesine önem verilmesinin belirtilmesidir. İkinci vakfiyede Bursevî, vakfiyesinde açıkça usûl-ı Semerkandîyye’nin icrâ edilmesini, söz konusu tekkenin sürekli tekke olarak kalmasını, medrese veya daru’l- hadis gibi başka bir amaçla kullanılmamasını da şart koşmuştur. Bu vakfiye tekkenin yönetim eseslarından da bahsetmiştir. Ayrıca Hüsameddin Bursevî, düzenlemiş olduğu bu vakfiyede kendisinden sonra vakfettiği evde oturacak olan kimsenin, Temennâ Mahallesi’nde bulunan ve kendisi tarafından vakfedilen kitaplara bakmasını da şart koşmuştur. Söz konusu kitaplardan isteyenlere kitaplardan verilecek ve o kimselerin adları bir deftere yazılacaktır.

Kuruluşundan 1925 yılında kadar tarikat icrâsı devam eden ve Halvetiyye usullerine göre zikir ve ayin yapılan tekkenin bilinen şeyhleri şunlardır:

Hüsameddin Efendi Bursevî Semerkandî (öl. 1632),
Muhiddin Efendi (öl. 1673),
Abdürrahim Efendi (?),
Mehmet Efendi (?),
Ömer Efendi (?),
Abdülkadir Efendi (?),
Aziz Efendi (öl. 1764),
Halil Efendi (öl. 1764),
Mustafa Efendi (öl. 1806),
İbrahim Efendi (öl. 1817),
Mehmet İzzeddin Efendi (öl. 1841),
İzzeddin Efendi (öl. 1904),
Ahmet Bahaeddin Efendi (öl. 1914),
Davud Efendi (vekil, öl. 1924),
Mustafa Efendi (vekil, [?])..


Mimarisi:

Tekkenin mekan kugusu şu şekildedir: Alt katında çilehâneden oluşan tevhidhâne binası, türbe ile farklı binalarda bitişik ve ilişkisiz olarak planlanmıştır. Türbe ile tevhidhâne arasında ortak duvarda açılan iki tane pencere bulunmaktadır. Tevhidhânenin doğusunda yakın bir yerde ise meşrutahâne yapısı yer almaktadır.
Meşrutahâne şu bölümlerden oluşmaktadır: bir oda, kütüphâne, sofa, hamam, fırın ve derviş odaları.
6,15 X 7,55 metre iç ölçülerinde dikdörtgen planlı Tevhidhâne moloz taşla yapılmış üzeri kırma çatıyla örtülü kirpi saçaklı tekkenin cephe duvarlarında altlı üstlü düzensiz pencereler sıralanmıştır. Mihrab ve minberi sadedir. Giriş cephesinin sıvandığı ve küçük bir mihrab bulunduğu görülmektedir. Türbe ve tevhidhânenin aynı yapım tekniğinde inşa edildiği görülmektedir. Yapının son cemaat mahali olarak adlandırabileceğimiz bölümünün altında 2,40 x 6,00 metre iç ölçülerinde ilk yapıldığında küçük tek pencereli, günümüzde ise büyük iki penceresi olan çilehâne yer almaktadır. Türbede Hüsameddin Bursevî’ye ait bir türbe ve mezar taşlarının hasar görmesi ve kaybolması gibi nedenlerle kimlere ait olduğu bilinmeyen dokuz adet kabir bulunmaktadır. Tekkenin kitabesinden 1972 yılında büyük bir onarım geçirdiği anlaşılmaktadır. Ayrıca tevhidhânenin önünde kemerli bir çeşmenin olduğu bilgisi yer almaktadır. Günümüzde son cemaat yeri betonarme, üst örtüyü taşıyan direkler ve çatı ahşaptır. Son cemaat yeri tevhidhâne mimarisiyle bağdaşmayan yapı malzemeleriyle onarılmış pencereler pvc pencereler takılmış, ahşap korkuluklu son cemaat yeri niteliksiz malzemelerle kapatılmış, yapı özgün halinden oldukça uzaklaşmıştır. Tekkenin meşrutahânesi hakkında mimari bilgi bulunmamaktadır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 17 May 2019, 19:50 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

=>BENi=>FİİL=>DÜŞÜNCEmi
“YARATAN”ın=>KULLuk DEM’i
YAŞA!..mak =>NAHNU SIRRInı
AKLen>NAKLen>CEMMü’L- CEM’i!.


ZEVK 9248

cÂNda CÂNÂN CUMÂ CEM’i =>LİVECHİLLAH CENÂHı-nda
DOSt ELLe DUÂya DURDuk =>VASL-ı VUSLÂt PENÂHı-nda
KAFa=>KALb MERKEZ DÜRBÜNü
KALB=>KAFA =>MUHİT’in GÜNü
EŞYÂ=>OLAY=>ZAMÂN VAKti=>EMİNİYye DERGÂHI-nda!.


17.05.19 16:18.
brsbrsm..veledihabibcâmisicumacemm’i...


NÂRım KORKum NÛRum UMUt
YANAR DAĞ-sın>KuL İHVÂNim
GÖZLerimden =>BULut>BULut
RAHMEt YAĞ-sın>KuL İHVÂNim!.


CENÂH.: 1. Kuş kanadı. 2. Kol, pazı. 3. Yan, taraf. 4. ask. Kanat..
PENÂH.: f. Sığınma. Sığınacak yer. Dayandığı nokta.
DERGÂH.: (Der-geh) f. Cenâb-ı HAKk'a ibadet edilen yer. Büyük bir huzura girilecek kapı..


YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.


Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....


Resim

VELED-İ HABİB CÂMİSİ (Eminiye Dergâhı)

Bursa merkez Osmangazi İlçesi İnebey Caddesi'nin Maksem yokuşuyla birleştiği yerde câmi. Avlu kapısı üstünde bulunan 0.55 X 0.70 metre boyutlarındaki yazıtından ve dönem kayıtlarından anlaşıldığına göre Mehmet II. Fatih (salt. 1451-1481) döneminde Habib oğlu Hacı Şücâ' tarafından yaptırılmış; 1216 H. (1801/02) tarihinde Hoca Mehmet Emin Efendi bir konak ve kütüphâne eklemek suretiyle Nakşibendî Dergâhına dönüştürmüştür. Câminin batı yönündeki türbe de bu dönemden kalmadır. Uzun süre harap halde kalmış, 1969 yılında onarılarak ibâdete açılmıştır.
Üç bölümlü son cemaat yerinin doğu ve batı bölümleri yuvarlak, orta bölümü beşik tonozludur. Buradan 1.70 metre açıklığında bir kapı ile asıl ibâdet mekânına geçilir. 8.80 X 8.80 metre boyutlarında kare planlı asıl mekânın üstü, dıştan sekizgen kasnak ve içten üçgen motifli bir kuşağa oturmuş olan kubbe ile örtülüdür. 0.63 metre derinlikteki mihrap nişinin iki yanında bitkisel motifli sütun başları olan sütunceler yer almaktadır. Kubbe ve pencere çevreleri geç Osmanlı dönemi kalem işleri ile süslenmişse de, bunlar önemli ölçüde bozulmuş ve kaybolmuştur. Beden duvarları bir sıra kesme taş, aralarında dikine tuğla ve iki sıra tuğla ile örülmüştür.
Sekizgen kaideli minâresi kuzeydoğu köşesinde olup, asıl ibâdet mekânından açılan bir merdiven ile çıkılmaktadır. Tuğla gövdesi çokgen planlı, şerefe altı sarkmak ve stalaktitli, sivri külahı kurşun kaplamalıdır..
Uzun yıllar harap durumda olan câmi, 1969 yılında onarılarak ibâdete açılmıştır..


Resim
nOt.:
Yağmur yağmakta OLduğu ve de Cumâ Vaktı daraLdığı için Veled-i Habib Câmimize GİRmiştim. ÇIKışta Kapıda BİZim MuhaMMedî MELÂMi Şaşkın ŞABAN BABAyı beni BEKLer BULdum..
ŞABAN BABA’nın ANLAttığı MÂZi MaSALLını dinleyerek Maksem MeydÂNına GELdik ki, arkamızdan birisi BİZi kucakladı.. Bu kimse ise, MuhaMMedî MELÂMi Meşhur ÇİLekeş KeL EMiN BABAydı..

Bu MaSALLı Bir ZEVK ALtıyapar da, YAZarım İnşâe ALLAHu TeÂLÂ!.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 24 May 2019, 13:18 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 3867
Resim

HaYYat bir Tiyatro giBi
Tekmil Tevhid TÖRENdeyiz!.
-> DENİZin dOLusu SEVgi
AK DENİZde.. ÖRENdeyiz!..

ZEVK 5518

OLsun!.. OLmasın!. -> OL-ANı.. ZIDların ZeVKi ZİLLerde!
-> UÇAN KUŞ MiSÂLi İnsÂN!.. -> DERunî DUYgu DİLLerde!
YeRsiz-YuRtsuz YELLer giBi!.. -> BaŞ-Ayaksız SELLer giBi!
CUMA CEMMinde -> cÂN-cÂNÂN.. Esen Meltem sAHiLLerde!..


30.08.13. 10:59
mğl-mls-ören..


Resim

her CUMÂ CeM’-diR
her CeM’ DeM-diR
KeMMâL HeMHâL
her DeM HeM-diR!..

cumâmız MuHaMMeDî BeRReketli olsun!

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 24 May 2019, 13:22 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 3867
Resim

“Allahümme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedîn abdike ve nebîyyike ve Resûlike ve Nebîyyû’l-ümmîyyi ve âlâ alihi ve Ehl-i Beytihi ve’s-sahbihi ve ümmetihi...”


GEÇENDE TEVBE BİRLİĞİMİZ
ŞU ANDA RIZA BİRLİĞİMİZ
GELENDE DUA BİRLİĞİMİZ
SON NEFESTE ŞEHÂDET BİRLİĞİMİZ

RESÛLULLAH (sav) DE BİZ OLSUN!
CUMAMIZDA CEM' OLSUN!
İNŞÂALLAH!..


CUMA CEM'imizi BİZLİK İÇERİSİNDE DUALARLA SÜSLEYELİM İNŞALLAH...

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 24 May 2019, 17:49 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
ResimBURSam 1895

BURSA CÂMİLeri bAŞKa
=>İNsÂNın=>İÇİ AÇıLır
SEVgiyi SÜRÜKLer AŞKa
İKRÂ!. kOKU-su SAÇıLır!.


GÖKLerde OKUnan EZÂN
İÇ DENGE=>DIŞ DÜZENimi
YERLe BİR EYyLedi=>şU ÂN
GÖRDüm=>DERİm YÜZENimi!.



ZEVK 9255

MURADuLLAH =>EMRuLLAH=>KÛN!. feyeKÛN =>OLÂNLar SÜstü
YuSEBBİHu =>KÜRRe=>ZERRe!. =>SAĞı=>SOLu =>ALTı=>ÜStü
KÜLLî ŞEYy DURmaz=>DURsam da
=>NİCe HAYyaLLar =>KURsam da
BİZ BİR-İZ BAHÇAm=>BURsa’mda =>CUMÂ CEM’i=>ŞEHREKÜStü!.


24.05.19 13:07.
brsbrsm..cumacem’işehreküstücâmimizzz..



ŞEHREKÜSTü>TEK KUBBELi
=>MASMaVi GÖKLer GiBidir
=>MîM-i MuHABBet HABBeLi
=>AŞKı YAŞA!.tan->SEVgidir!.



Resim

ŞEHREKÜSTÜ CÂMisi.:

Şehreküstü Mahallesi Şehreküstü Caddesi Osmangazi/Bursa
Şehreküstü Mahallesi’ndeki câmi, II. Murat döneminde Bedreddin Mahmud /Pars Bey tarafından, 1430 yılında vakfiye olarak yaptırılmıştır. 1801 yılında meydana gelen yangında, yanında bulunan tekkeyle birlikte yanarak harab olunca yeniden yapılmış. Bu dönemde yapılan câmi, moloz taş malzemeli, kırma çatıyla örtülü, ahşap direklerden meydana gelen geniş bir son cemaat yerinden oluşmaktaymış. Zamanla tahrip olunca 1980’de yıkılarak, 1984 yılında günümüzdeki görünümüyle betonarme ve kubbeli olan câmi yapılmıştır.
9,10 x 16,23 metre iç ölçülerinde olan asıl ibâdet alanının girişinde 5,10 metre derinliğinde bir son cemaat yeri vardır. Sadece minâresi orijinaldir. Mihrab, Yeşil Türbe çinileri ile kaplanmıştır. Sarı, mavi, yeşil, turkuaz, lâcivert, kiremit rengi zengin bir görünüm oluşturmaktadır. Minâre silindir gövdeli, sivri külahlı ve tek şereflidir. Minâreye çıkış câmi içinden, kuzeybatı köşesindendir. Câminin alt katında bir konferans salonu ile şadırvan bulunmaktadır. Câminin kıble tarafındaki türbede, Sultan II. Murad döneminde yaşamış ve aynı zamanda câminin banisi de olan ve 1437 yılında vefât eden Abdullah oğlu Bedreddin Mahmud (Pars) Bey yatmaktadır..


ŞEHREKÜSTÜ İsmi Nereden Gelmektedir.:

1-) Bursa'da yaşayan bir zâtın, şehrin günlük sıkıntılarından bunalması ve evini, Bursa'nın (o yıllar için tabii ki) en uç bölgesine yapması ve artık burada ikâmet etmeye başlamasından ötürü, bu zâtın evinin bulunduğu yere; "Şehire Küstü" adı verilmiştir. Şehir o yıllarda bilindiği üzere, Ulucâmi ve Hisar bölgelerinden oluşmaktaydı. Günümüzde ise artık Şehreküstü, Bursa'nın tam içinde kalmış ve nirengi noktalarından biri olmuşsa da, ismi yüzyıllardır değişmeden gelebilmiştir.

2-) Somuncu Baba’nın şehri terk ederken o güzergahtan Bursa’dan ayrılmasından dolayı “şehre küstü” olarak adlandırılan yerin bulunmasıdır. “şehrek üstü” değil yani “şehre küstü” dür.

ŞEHREKÜSTÜ Câmisi, Fomara ile ULU Câmi arasındadır..


FoMaRa.:
Osmanlı döneminde, ticâret işlerinin bir kısmını gayri müslimler idâre edermiş. 1800’lü yıllarda bugünün Fomara Meydanı’nı içine alan bölge, Bursa sınırlarının biraz dışındaymış. Anlatılanlara göre burada, ipek ve tekstil işiyle uğraşan İtalyan bir tüccarın ticarethânesi varmış. Tüccarın lakabı da “Fomara”ymış. Herkesin birbirini tanıdığı, nüfusun, deprem, savaş gibi türlü sebeplerle iyice azaldığı bu dönemde, çok anılan birinin adı, çok bulunduğu bir yerin adı oluveriyormuş. Bu tüccarın yanına gidenlerin “Fomara’ya gidiyorum”, “Fomara’nın yanından geliyorum” demesiyle semtin ismini yüzlerce yıl önce belirlenmiş “Fomara” olmuş..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 31 May 2019, 13:59 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

ELEst BELÂ’ İmiş>AŞKuLLAH
>BiR SEVDÂ İmiş>AŞKuLLAH
ÇİLLE ÇÖLÜnde
=>MecNÛN’a
CâN LEYyLÂ İmiş
>AŞKuLLAH!.


ZEVK 9258

ÂLEMde SeBeB SonUÇu.. HeR SonUÇ =>SeBeBe GEÇer
KÜLLî ŞEYy FÂNi DÜNyâ’da.. BaBa GEÇer=>BeBe GEÇer
ÂLEM=>CEMÂL SEYRÂNGÂHı
DEVRÂNda DOSt’un DERGÂHı
BURAsı =>BURSAm SEMÂ’sı.. NiCe MecNÛN DeDe GEÇer!.


31.05.19 13:14:
brsbrsm..mcnundedecâmimizcumâcem’imizz..


=>AŞKk ATEŞİne DÜŞENLer
KAVRULur BiR GüN İHVÂNim
=>KENDi ATEŞİnde PİŞENLer
SAVRULur>BiR GüN İHVÂNim!.


MecNÛN DEDE>CUMÂ CEM’i
KURULur HeR GüN İHVÂNim
SUBHÂN ALLAH KIYÂM DEM’i
DURULur HeR GüN İHVÂNim!.


Resim

MECNÛN-Luk>HASLar HASInda
=>LEYyLÂ-sı =>SEFER TASInda
ÇİLLe ÇÖLü =>KUL İhvÂNimmm
=>ÇELİK ZIRHLar=>ARKASInda!.


YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.


Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....


Resim MECNÛN DEDE
kaddesallahu sırrahu..

Mecnûn Dede 40 Abdal dan birisi ve Horasan civarından gelen ERENLerden bir Velîdir. Sırlarla dolu bir derviştir. Kerâmetini gören Fatih devri Subaşılarından Çakır Ağa, Mecnûn dede‘nin şimdiki kabrinin bulunduğu Mecnun Dede Câmiini 1440 yılında ve civarındaki Çakır Ağa Hamamını yaptırmış ve hatta hamamdaki ufak halvetin birine evliyâ halvetidir derler. Çakır Hamamının bir kısmı Mecnûn Dede vakfına aittir. Câmiinin bitişiğinde Mecnûn Dede Dergâhı vardı. Burada her gün fâkirler doyurulurdu. Sonraları tarikat düşmanlarından biri burayı medreseye çevirmiş, şimdi ise şahıs mülkü olmuştur..
Mecnûn DeDe'nin kabri kardeşi Lokman DeDe ile beraber câminin yanındadır ancak günümüze kalmamıştır. Câminin haziresinde ise, Hacı Nasuh bin Beyazıd isimli bir kişinin kabir ve ayak taşı vardır.

Mecnûn DeDe'nin Bursa fethinde Orhan Gâzi'ye (salt. 1326-1362) yardımcı olduğuna inanılan "kırk abdal" arasında sayılır. Kardeşi Lokman DeDe ile birlikte Bursa merkez Osmangazi İlçesi'nde aynı adla anılan mahallede bir mescid ve yanında bir zâviye yaptırmıştı. Bu zâviye uzun süre işlev üstlendikten sonra medreseye dönüştürülmüştür. Kırk abdaldan olan Mecnûn DeDe'nin kerâmet sahibi olduğuna inanılırdı. Çakır Ağa, sonraki yıllarda zâviye yanında bir hamam yaptırmış ve bunun ufak hâlvetini Mecnun DeDe'nin makamı, "Evliyâ Hâlveti" diye adlandırarak kudsamıştı. Mecnun ve Lokman DeDelerin mezarı, yaptırdıkları mescidin haziresinde idi..


Resim

MECNÛN DEDE CÂMİİ

Tahtakale Mahallesi Kurşunlu Sokak Osmangazi/Bursa..
ULU CÂMİ'nin güneyinde, Tahtakale Çarşısı'nın batısında bulunan bu câmiyi, Fatih devri Subaşılarından Çakır Ağa, 1440 yılında Mecnûn DeDe adına yaptırılmıştır. Tek kubbe ile örtülü olan câminin asıl ibâdet mekanı, kare yakın plan şemasına sahiptir. Yapı kalkan duvarlı, tonoz örtülü son cemaat yeri ile dikdörtgen bir alana oturmaktadır. Minâresinin oranları da oldukça ölçülü bir forma sahiptir.

7,38X7,60 metre iç ölçülerinde olan câminin girişinde, 2,90 metre de son cemaat yeri bulunur. Yapının üzeri tek kubbe ile örtülü iken, son cemaat yeri tonozla örtülüdür. Duvarları üç sıra tuğla bir sıra kesme taş ile örülmüştür. Son cemaat yeri eskiden üç kubbe ile örtülüymüş. Girişi Bursa kemerlidir. Duvarlarında kuş gagası ve yaba motifleri egemendir. Tek kubbeli, kalkan duvarlı, taş- tuğla alaşımlı ve kirpi saçaklı tipik bir Bursa câmisidir..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 07 Haz 2019, 17:28 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim
BurasıBUrsaNamazgÂHı..

=>SEVgi sonUÇu =>SEVİNCi
GÂR-ı NÛRda=>GÖNüL GENCi
NÛR-u NûN’un=>NÛR-u MîM’i
MîM-i MEVLÂ =>MERCÂN-İNCi!.


ZEVK 9265

=>YUSEBBihu SEBBEHAmız =>SIRR-ı SIRFı =>SEYRÂNGÂHta
CÜNÛDu’s- SEMÂVÂtiVe’L- ARD =>NAHNU NİYÂZı =>DERGÂHta
CÜNÛDu’s- SEMÂVÂtiVe’L- ARD =>BİZ BİR-İZdik =>CEVLÂNGÂHta
AŞKk=>ÂŞIK’a =>GÖKte HÛMÂ
>IYD-i SAVM-u-CEMMü’L- CUMÂ
=>NASRULLÂHi =>ve’L- FETHuLLAH =>FETİH KAPISI NAMAZGÂHta!.


07.06.19 13:18
brsbrsm..namazgÂHcÂmimzdcumâsaLLı..


GÖĞ ÇINARLAR GÖLGESİnde
SALL EYyLedik =>SERİNLEdik
=>RECEB HAFIZ’ın=>SESİnde
HAKK’a NİYÂZI’n =>DİNLEdik!.


Resim nOt-1-):

Receb Hafızı en son sanırım YEDi YIL ÖNce İlk OLarak SetBaşı Câmisinde İmam olarak dinlemiştim bir SabAHh Namazında.. Sonra ben DERd Derdimin DermÂNı PeŞine düŞtüm.. ve aradan YILLar geçti.. Bir YıL öncesinde de Coşup gitmiştimm.
Bu gün İÇime bi arzu doğdu ve ayaklarım aldı gitti NamazgÂH Câmimize.. EzÂNLa yetiştim.. MusaLLa taşına komşu yemyeşil bir HÂL-i HAZIR HASIRında SALL ettim CUMÂMızı..

Resim

Receb Hafız, bu câmide müezzindi ama imamı yoktu ki, CUMÂmızı o kıldırdı..
Receb Hafız, DOĞuştan Çocuk FeLci sonUÇu kelimelerin ilk hecesini söyleyip ikincisi için uzun uğraşılar sonunda hızla söylemekte.. Kur'ÂN-ı Kerîmi OKUrken de böyLe.. Bu HÂLi ise tüm makamların ötesinde İnsÂN RÛHUnu ARŞ’a ÇEKMekte.. YAŞAnmadan ANLAtılır değil hüLâsâ!.
Namzadan sonra bekledim.. Aradan yıllar geçmiş.. Tanıdı.. Yanındaki Yaşlı Hacıya: “Bu.. KİM.. se.. Kim.. BİLir misin?.” Derken sarıLdım ve YaşLı Hacıya: “Kur'ÂN-ı Kerîm SEVDÂLısı bir SERSERi!.” Dedim.. sarıLıp salâvâtLaştık.. ve.. yürüdüm.. yürüdüm.. gittim.. BURAsı BURSA SOKAKLarımda!.


Resim

HÛMÂ KUŞu.:

HÛMÂ =>Arapçası "Bulah" olup bazı kaynaklarda Arapça'daki “Rûh” anlamına gelen “Hu” ve “SU” anlamındaki “Mâ” kelimelerinden oluştuğu ve konduğu kimseye mutluluk getirdiğine inanılması sebebi ile “TâLih Kuşu, veya “DevLet Kuşu”..
EL ÂN CennetLerde YAŞAyan, çok yükseklerde uçup yedi kat göğün üzerindeki felekler ve burçlar arasında DOLaşaBİLen KuL İhvÂNiceise =>AŞKk KUŞu..

GENC.: f. Define, hazine. Gömülü hazine. Kenz..
=>IYD-i SAVM-u-CEMMü’L- CUMÂ.: Ramazan Bayramı ve CUMâ Namazı CEM’i..


Resim

NÛR-u NûN’un=>NÛR-u MîM’i
MîM-i MEVLÂ =>MERCÂN-İNCi!.:


مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ
Resim---"Merece’l- bahrayni yeltekıyân (yeltekıyâni)..: İki denizi birbiri ile karşılaşacak (birbirine kavuşacak) şekilde akıttı.” (RahmÂN 55/19)

بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَّا يَبْغِيَانِ
Resim---"Beynehumâ berzehun lâ yebgıyân (yebgıyâni)..: İkisi arasında berzah (engel) vardır, ikisi birbirinin sınırını geçemez (birbirinin özelliğini, düzenini bozamaz).” (RahmÂN 55/20)

فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Resim---"Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân (tukezzibâni)..: O halde siz (insan ve cin toplumu), Rabbinizin hangi ni’metlerini yalanlıyorsunuz?” (RahmÂN 55/21)

يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ
Resim---"Yahrucu min humâ’l- lu’luu ve’l- mercân (mercânu)..: İkisinden de inci ve mercan çıkar.” (RahmÂN 55/22)


Resim

CÜNÛDu’s- SEMÂVÂtiVe’L- ARD.:

CÜNÛD.: (Cünd. c.) Askerler. Ordu.

CÜNÛD Kelimesi Kur'ÂN-ı Kerîmimizde 17 Âyet-i Kerîmede geçmektedir.:
Düşman Orduları.: Ahzâb 33/9;Bürûc 85/17..
Tâgut Ordusu.: Tevbe 9/26,40..
Firavûn Ordusu.: Yûnus 10/90; TâHâ 20/78; Kasas 28/8,39,40;
İBLis Ordusu.: Şûarâ 26/95..
Süleymân aleyhisselâm Ordusu.: NemL 27/17,18,37..
ALLAH celle celâlihu ORDUsu.: Fetih 48/4,7..


هُوَ الَّذِي أَنزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَّعَ إِيمَانِهِمْ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا
Resim---"Huvellezî enzele’s- sekînete fî kulûbi’l- mu’minîne li yezdâdû îmânen mea îmânihim, ve lillâhi cunûdu’s- semâvâti ve’l- ard (ardı), ve kânallâhu alîmen hakîmâ (hakîmen)..: Mü’minlerin kalplerine, îmânlarını îmân ile artırsınlar diye sekîneti indiren, O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah; Alîm’dir, Hakîm’dir.” (Fetih 48/4)

وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا
Resim---"Ve lillâhi cunûdu’s- semâvâti ve’l- ard(ardı), ve kânallâhu azîzen hakîmâ (hakîmen)..: Ve göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah; Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Fetih 48/7)


Resim

NASRULLÂHi =>ve’L- FETHuLLAH,
=>FETİH KAPISI =>NAMAZGÂHta!.:


OSmanLı ORDuLarımız, İLâ-yı KeLimetuLLah CiHâD SeferLerine BURSA-mda Buradan SALL ü SALÂvâtLarLa GÖNDERiLmiş ve burada KARŞILAnmıştır. eL HaMDu LİLLAHi RABBu’L- ÂLEMînn!.

إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ
Resim---"İzâ câe nasrullâhi ve’l- fethu..: Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman.” (Nasr 110/1)

وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا
Resim---"Ve raeyten nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ (efvâcen)..: Ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde,” (Nasr 110/2)

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا
Resim---"Fe sebbih bi hamdi rabbike vestagfirhu, innehu kâne tevvâbâ (tevvâben)..: O zaman Rabbini hamd ile tespih et. Ve O’ndan mağfiret dile. Muhakkak ki O, tövbeleri kabul edendir.” (Nasr 110/3)


YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.

Resim


Resim

ALLAHumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim

MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!..


Resim nOt-2-):

Bundan 4-5 sene öncesinde erken kalkar, sabah namazlarına genellikle Ulu Câmi’ye bâzen de bir başka Câmi’ye giderdim. Bir defasında ayaklarım Setbaşı Câmi’sine götürdü. Namaz başlamak üzereydi. Ve başladı.. ilk “ALLAHu EKBER!.” sesini duyunca içim "cızz!." etti.. Fâtiha ve uzunca bir zamm-ı sûre.. bu öylesine muhteşem bir âhenkti ki binlerce tecvidciyi soLLayıp geçmekteydi..

Ve hemen hatırladım bu sesi ve okuyuşu.. Kerbelâ ÇÖLü üzerinden Ümreye geçerken uğradığımız ve sabah namazı kıldığımız bir Arab Kasaba câmisinde duymuştum.. Bengaldeşli İmamı, çocuk feLci geçirmiş, sağ eli belden yukarı kaLkmıyor, soL ayak 20 cm. kadar kısa ve çok kekemeydi.. Ama namazda kekeme değiLdi ve kendine mahsus bir okuyuş tarzı doğmaktaydı.. biraz konuşmuştuk..

Bunu hatırladım hemen.. bizim namaz da bitti.. tebrik ve teşekkür için imama koştuğum da, sağ eLim havada kaldı ki, sağ eLi feLçLi eLi beLden yukarı kaLkmıyor.. soL ayak 20 cm. kadar kısa ayakta zor duruyor ve kekemeydi..
“Değerli Hocam ciğerlerimi söktün!. Bu nasıl bir huşû ile Kur'ÂN-ı Kerîm okumak!.” Dedim ve sarıLdım.. Bir keLimeyi birkaç uğraşı sonu çıkarabiLen sesiyLe: “Efendim ben Namazgâh Câmi’si müezziniyim.. bu gün Hoca izinLiymiş de ben görevLendiriLdim ismim Recep!.” dedi..

Ben bu sabah kalktım Cumâ için hangi Câmi’ye gitsem derken içimdeki ses: “Namazgâh Câmi’si” dedi.. Üç ayakla koşarcasına yetiştim ama bizim Recep Hoca yoktu.. geçtim oturdum.. genel yayın var işte: “Şunu verene şu var vs. dilenciliği..” derken bitti.. dışardan uzakataki Câmi’lerde ezân okundu.. bizimkinde arıza varmış.. ve az sonra o meşhur: “ALLAHu EKBER!.” sesini duydum ki, Recep Hocam iş başındaydı.. gözlerim kendi başına yaş dökmeye başLadı..

Namazı bir başka diyanetin imamı kıLdırdı.. bitti.. döndüm ki müezzinlik boştu âLet vs. de yoktu.. canım sıkıldı hızla çıktım.. aşağı inip çarşıya gideceğim.. Meydana inince bir de baktım ki köşede beni bekliyor gülerek.. sarmaş doLaş olduk, iki arızaLı adamm.. beni Setbaşından tanımış.. beklemiş..
“Latif Hocam, Ramazandan sonra her Pazartesi SetBaşı’ndayım hocası merkezde görevliymiş beni görevlendirdiler. Hâdi gel MuhaMMedî Cümbüş yaparız!.” dedi.. Hâlâ tesirindeyim Hamdolsun!.. ve İnşâallah giderimmm!..

İşte buydu saff MuhaMMedî MuHABbet ve’s-SELÂMmm..



Resim

NAMAZGâH:

Namazgah Mahallesi 2. Karıncadere Sokak Yıldırım/Bursa..


Namazgâh, BUrası BUrsa ilimizin Yıldırım ilçesine bağlı bir semttir.
Eski günlerde taşlar gediğindeyken Osmanlı Hanları, aklen-naklen fethe giderken ordumuzu cihada zafer duâsıyla göndermek ve gelirken şükür duâsıyla karşılamak için açık alanda yapılan SALLgâh-NamazgÂH-Açık Câmi!.

Yıldırım İlçesinin Namazgâh Semtinde büyük bir düzlükte yer alan bu açık ibâdet mekânını, Umur Bey yaptırmıştır. Bayram, Cuma günleri ve sefere çıkılırken namaz kılmak ve duâ etmek için yapılmıştır.
Kare planlı sahanın etrafı duvarla çevrili olup yapıldığı dönemde beş kapılı olduğu kayıtlıdır. Güney duvarında iki mermer minberden batıdaki günümüze dek sağlam kalabilmiştir. Bu minber, 10 basamaklı, sekiz köşeli külahlı ve taç kapılıdır. Doğudakinin ise sadece beş basamağı ve yanlığı kalmıştır. Mihrabda altı sıra mukarnaslı-kubbeli kavsara-sepet vardır.



Resim

Namazgâhın Dünyada bir eşi de, Trakya'da Saray Bosna'da Kırık Câmii-Namazgâh olarak mevcuddur…

Resim

NAMAZGÂH CÂMİmiz.:


Yıldırım ilçesinin Namazgâh-Işıklar Caddesi doğrultusunda bulunmaktadır. Emir Sultân kaddesallahu sırrahunun muhiblerinden müridi ve kasap olduğu için halk içinde “Et Dede” diye anılan ve 1429 yılında vefât eden Sufî Mehmed kaddesallahu sırrahu tarafından 1395-1400 yıllarında yaptırılmıştır.

Câmi, harap duruma gelince yıktırılıp Mahalli Dernek tarafından 1969’da eski halini esas alarak yeniden yapılmıştır. Dikdörtgen planlı ve moloz taş-tuğla malzemeden yapılmıştır. Üst örtüsü ahşap ve kiremitle kaplıdır. Minâresi, kuzeybatı duvarına bitişik, yedigen kaidelidir.
Câmisinin doğu duvarında tek sandukalı türbe, Et Dede Sufî Mehmed’e âittir. Kitâbesi yoktur. Bu ve civardaki türbeler Emir Sultan kaddesallahu sırrahu Hazretleri hulefâsına ve hadimlerine aittir..

Türkiye’de Açık namazgâh olarak inşa edilmiş olan yapıların ilki ve en güzelidir. 14. yüzyıl yapısı olan Açık Namazgâh’ın, Kara Timurtaş Paşa’nın oğlu Umur Bey tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Yapıldığı dönemde, Bayram, Cuma günleri ve sefere çıkılırken namaz kılmak, dua etmek amacıyla kullanıldığı bilinmektedir. Mermer kaplı bir zemin üzerinde yer alan yapının Güney duvarında bir mihrab nişi ve iki yanında alanı da sınırlayan, basamaklı minberi, ve yine basamakla çıkılan kürsüsü bulunmaktadır. Bu gün, Namazgâh Dinlenme Parkı içerisinde yer alan Açık Namazgâh bir dönem metruk/terk edilmiş durumda iken, bugün Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin Tarihi ve Kültürel Mirasımıza sahip çıkmak adına yaptığı çalışmalar kapsamında değerlendirilmiştir. Yapılan çalışmalar ile Namazgâha asıl işlevi yeniden kazandırılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun İlk Dönemlerinde Orduların Savaşa Giderken Zafer, Dönüşte İse Şükür Namazı Kıldığı Namazgâh, Büyükşehir Belediyesi Tarafından Temizlenip tanzim edilmiş ve Ramazanda Teravih Namazlerı bu açık alan Namazgâhta kılınmakta. 700 yıllık gelenek yaşatılmaktadır!.


Resim


MeydÂNda->MiHRab-MİNBeRi
ORDUnun=>ŞARk SEFER YeRi
=>İ’LÂy-ı KeLiMeTuLLAH İÇin
=>BAŞLar=>ŞEHÂDet SEFeRi!.



İ'LÂY-I KELİMETULLAH.:


ALLAHu zü’L- CeLÂL’in İsmini yüceltmek için, ALLAH celle celâlihu'yu inkar edenlere karşı savaşmak.

Sözlük anlamı, ALLAH'ın kelimesini yüceltmek demek olan "İ'lây-ı Kelimetullah", ıstılahta/genel kullanımda ALLAH'ın adını veya İslâm Dininin Tevhid Akîdesini şanına uygun bir biçimde yüceltip yayma mânâsına gelir. Bu terim "cihad" kelimesiyle de ifâde edilmiştir.

Her hâlükârda ve her yerde yerine getirilmesi gereken İ’lây-i Kelimetullah görevi; mutlak anlamda adaletin temininden, tecavüz ve düşmanlığın önlenmesinden ibârettir. Bu konuyu destekler mâhiyette Kur'ÂN-ı Kerîmde;


وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِن بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِن فَاءتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ
Resim---"Ve in tâifetâni mine’l- mu’minînektetelû fe aslihû beyne humâ, fe in begat ihdâhumâ alâ’l- uhrâ fe kâtilûlletî tebgî hattâ tefîe ilâ emrillâhi, fe in fâet fe aslihû beynehumâ bi’l- adli ve aksitû, innallâhe yuhıbbu’l- muksitîn (muksitîne).: Ve eğer mü’minlerden iki grup savaşırlarsa, o zaman ikisinin arasını düzeltin. Fakat, eğer ikisinden biri diğerine saldırırsa, o taktirde saldıran grupla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın. Bundan sonra eğer dönerse, böylece ikisinin arasını adaletle düzeltin, (onlara) adil davranın (diğerine zulmetmeyin). Muhakkak ki Allah, adaletle davrananları sever.” (Hucûrât 49/9)

İslâm'da cihadın mânâsı, İ'lây-ı Kelimetullah uğrunda ve İslâmî bir toplum sergileme yolunda elden gelen gayreti göstermektir. Bu cihattan ilk planda meşrû müdafaa demek olan, malın, ırzın, hayatın müdafaasından da öte; İslâm toplumunun oluşmasına engel olabilecek her şeyi ortadan kaldırmak, dinî hürriyeti elde etmek ve sonuçta İslâm Toplumunu tesis etmek için ALLAH'ın Hâkimiyetini sağlamak ve emirlerini uygulamak için yapılan çalışma ve uğraşılar anlaşılır. Ancak müslümanlar kesinlikle savaşı ve düşman ile karşılaşmayı arzu etmez, fakat savaş söz konusu olduğunda da ellerinden gelen gayreti sarfederler. Nitekim ALLAHu TeÂLÂ, saldırgan tarafın barış isteğinin kabul edilmesini müslümanlardan ister:

يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأَنفَالِ قُلِ الأَنفَالُ لِلّهِ وَالرَّسُولِ فَاتَّقُواْ اللّهَ وَأَصْلِحُواْ ذَاتَ بِيْنِكُمْ وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
Resim---"Yes’elûneke ani’l- enfâl (enfâli), kulil enfâlu lillâhi ve’r- resul (resûli), fettekullâhe ve aslihû zâte beynikum ve etîûllâhe ve resûlehû in kuntum mu’minîn (mu’minîne).: Sana ganimetlerden sorarlar: “Ganimetler, Allah’ın ve Resûl’ündür.” de. Artık Allah’a karşı takvâ sahibi olun ve aranızdaki durumu (sahip olduğunuz hâli) ıslâh edin (düzeltin)! Eğer mü’minlerseniz, Allah’a ve O’nun Resûl’üne itaat edin.” (Enfâl 8/61)

Konuyla ilgili olarak;

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Düşmanla karşılaşmaya pek istekli olmayın, fakat ALLAH'tan selamet dileyin. Bununla beraber, eğer onlarla karşılaşırsanız sebat edip sabırlı olun. Bilin ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır" buyurmuştur.
(Buhârı, Cihad, 112; Müslim, Cihad, 19-20)

Öte yandan Kur'an-ı Kerîm'de İ’lây-i Kelimetullah için, ALLAHu zü’L- CeLÂL’in dinini yüceltmek ve yaymak için cihad edenlerden şu şekilde sitâyişle bahsedilir:

لاَّ يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ أُوْلِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةً وَكُلاًّ وَعَدَ اللّهُ الْحُسْنَى وَفَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ أَجْرًا عَظِيمًا
Resim---"Lâ yestevî’l- kâıdûne mine’l- mu’minîne gayru ulîd darari ve’l- mucâhidûne fî sebîlillâhi bi emvâlihim ve enfusihim. Faddalallâhu’l- mucâhidîne bi emvâlihim ve enfusihim alâ’l- kâidîne dereceh (dereceten). Ve kullen vaadallâhu’l- husnâ. Ve faddalallâhu’l- mucâhidîne alâ’l- kâıdîne ecran azîmâ (azîmen).: Özür sahibi olmayan mü'minlerden (savaşa gitmeyip) oturanlar ile Allah’ın yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir (eşit) değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri derece bakımından, oturanların üstünde faziletli kıldı ve Allah hepsine “Hüsna”yı vaadetti. Ve Allah mücahitleri, oturup kalanlar üzerine “büyük ecir” ile üstün kıldı.” (Nisâ 4/95)

دَرَجَاتٍ مِّنْهُ وَمَغْفِرَةً وَرَحْمَةً وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا
Resim---"Deracâtin minhu ve magfiraten ve rahmet (rahmeten). Ve kânallâhu gafûran rahîmâ (rahîmen).: (Mücahidler için) O’ndan (Allah tarafından) dereceler, mağfiret ve rahmet vardır. Ve Allah, Gafur’dur (mağfiret edendir), Rahîm'dir (Rahîm esmasıyla tecellî edendir).” (Nisâ 4/96)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, gerçek mânâda ALLAHu TeÂLÂ uğrunda cihad edenin kim olduğu sorusuna cevap verirken şöyle buyurmuştu:

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Sadece ALLAH'ın adı yüce olsun diye (İ'lây-ı Kelimetullah için) cihad eden kişi ALLAH yolundadır" buyurmuştur.
(Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VIII, 281-282)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Fazilet yönüyle insanların hangisi daha üstündür?" sorusuna: "Canıyla, malıyla ALLAH yolunda savaşan mü’mindir" buyurmuştur.
(Buhârî, Cihâd, 2)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, ALLAH yolunda cihad eden kişinin savaş alanında şehid olması halinde ALLAH'ın inâyeti ile hesabsız ve azabsız derhal Cennete gideceğini, şehid düşmeyip evine sağ salim döndüğü takdirde, eli boş değil, ya ecir ve sevabla veya hem sevab, hem de ganimetle döneceğini" bildirmişir..
(Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi,, VIII, 256)

Resim--- Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Her kim ALLAH uğrunda gaza edecek bir askerin, sefer için gereken eşyasını tedârik edip hazırlarsa, o da gaza etmişçesine sevaba nâil olur. Yine her kim ALLAH yolunda gaza eden bir askerin, geride bıraktığı işlerine ve âilesine namuslu bir şekilde bakıp gözetirse, o da gaza etmiş gibi olur" buyurmuştur.
(Kâmil Miras Tecrid-i Sarih Tercümesi,, VIII, 301)


Resim

Ne ACıdır ki bu ANLAtılan yüce EMİR ve DUYguların yerini köksüz ve edebsiz düşünce ve fiiller işgaletmiştir İslÂM MiLLetinin Hayatındaa.. HAKk'ı DUYmak ve AYNen UYMak KULLuğun OLMazsa OLmazı ve tek ZORLuk Sırat KÖPRÜsüdürr..

noT: Ruhu şÂD olsun Rahmetli Çoban Osman Babamı kaddesallahu sırrahu hatırladım.. Namazın gereği gibi ciddiyetle kılınmasını anlatıyordu.. Anlamadığımızı anlayınca: Evladlarım bakınız,, eskiden bir DERvİŞ varmış. Evinde TEK BAŞına yatsının farzına duracak DURdum RABBımın Huzurunda deyince kendi kendi kendine: "Ne huzuru BİZ Karşı karşıya değil, İÇ İÇeden de YAKINız.! Adam gibi kıl namazını!” demiş.. DEmiş DEmesine de Elhamdulillahi rabbi'l- âlemin var da, gerisi yok .. dön tekrar başa.. o kadar çok DÖNmüş ve çok zamÂN geçmiş ki, başı DÖNmüş de: "Yeter Ulan Osman, sen BİLdiğini gibi KıL!. Yoksam yatsı namazı kaçacak sabah OLdu!. DEmiş.. O DERvİŞin, Osman BaBam kaddesallahu sırrahu OLduğunu, ELinde OLmadan ANLAtırken heyecÂNdan kendisi "Osman" DEyince kıpkırmızı OLuşundan ANLAmıştımm.. RAHMetLer OLsun.. İnşâe ALLAHu TeâLâ!.

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 14 Haz 2019, 19:11 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

DEM bU DEM VAKtini BİLmek
>MUHTEREM VAKtini BİLmek
DOST-a =>DUÂnın =>KAPIsı
->CUMÂ CEM’ VAKtini BİLmek!.



ZEVK 9275


YUSEBBihu SIRR SEMÂ’sı.. =>KULLuk AH-ü-ZÂR=>CEM’inde
HABLi’L- VERîD VASL SILÂsı.. CÂNda CÂNÂN YÂR=>CEM’inde
ÂŞIKLar =>AGYÂR A’MÂsı..
GÖNÜL GÖGÜnde>HUMÂsı..
CÜMMLe CİHÂN CÂN CUMÂsı.. =>HÜDÂVENDİGÂR=>CEM’inde!.


14.06.19 12:45
brsbrsm..hüdâvendigârI.MURADcÂmimizz..


Resim

ANA RAHMi=>MeZÂR TAŞı
ARAsı ===>KULLuk TELAŞı

KELÂMuLLAH=>RESÛLuLLAH
OLURsa =>YOLU =>YOLDAŞı!.

Kur'ÂN CÂN-CÂNÂN CENNeti
CÂNEVİn ==>CÂNÂN ÇIRAsı
=>HANÂN-MENNÂN EMÂNEti
MUHAMMEDî MîM==>MİRÂSı!.


RASÛL>RABB’ın HAYy REHBERi
===>EBEDîdir====>EZELBERi
==->RAHMEtenLi’L- ÂLEMîN-dir
KÜLLî ŞEYy’in ==>PEYGEMBERi!.


Er RABBu’L- ÂLEMîN =>ALLAH
EL MECÎD MUHEYMîN=>ALLAH
EL LATÎFu’L- HABîR ==>ALLAH
HAKk RESÛLü=>EMîN=>ALLAH!.


KUL İHVÂNim =>AŞKın YAŞA!
NÛR-u MîMin=>MEŞKİn YAŞA!
NÂRIndan =>NÛRun ULAŞ!.ıp!
KÛN feyeKÛN=>KÖŞKün YAŞA!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..



Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Âmin! Yâ Muîn! YâRabbenâ!..


ResimMuhaMMedi MuhabbetLerimİZle...



Resim


I. Murad Hüdavendigâr Câmisi.:

Çekirge Mahallesi 1. Murad Caddesi Dolapçı Sokak Osmangazi/BURSA

Hüdâvendigâr Câmisi, o zaman için en batıda ve en uç olan Çekirge semtinde, ovaya hakim bir tepenin üzerinde kurulan câminin 1365-1366 yıllarında yapıldığı bilinmektedir. İki katlı olan binanın üst katında 18 odalı bir medrese bulunmaktadır. Câmi ile medresenin birlikte yapılması câmiye anıtsal bir özellik katmaktadır. Alt katta iki eyvan ve 6 odası bulunmaktadır. Ters T planı ile yapılan câminin orta kubbesinin altında asıl namaz kılınan yer ve yanlarında birer eyvanla odaları vardır. Câminin içinde tam kubbenin altında bir şadırvan bulunmaktadır. Rum bir mimar tarafından yapıldığı bilinen câminin; taş, tuğla ve devşirme malzemelerle örülen duvarları çok kalındır. Câminin yapımında taş, tuğla ve Bizans devrinden kalma devşirme malzeme kullanılmıştır. Yapının üzeri kubbeler ile örtülüdür. Câminin bitişiğinde tarihi bir çeşme bulunur.
Câmi ile türbe arasında bulunan şadırvandan ise, birinden sıcak diğerinden soğuk su akan çeşmeleri bulunurken, uzun bir süredir sıcak su kesilmiştir. Tuvaletlerin önünde, anıtsal nitelikte iki çınar ağacı bulunmaktadır..



Resim

Hüdâvendigâr Câmisi; 1363 yılında inşasına başlanan ve yapımı 19 yıl sürdüğü bazı kayıtlarda ifade edilen Câmi, Klasik ters T planıyla inşa edilmiştir. Ancak câminin giriş bölümü ve kemerleri; Bursa’daki erken dönem Osmanlı câmilerinden, yapısal özellikler açısından farklılıklar taşımaktadır. Hüdâvendigâr Câmii’nin bulunduğu yapı iki katlı olup alt katı ibadethâne üst katı medrese olarak kullanılmaktadır. Câminin ibadethâne olarak kullanılan alt katında, orta kubbenin altında asıl namaz kılınan alan ve bu alanın yanlarında birer eyvan yer alır. İki eyvan dışında altı adet odası olan câminin, kubbesinin altında bir de şadırvan bulunur. Yapının en ilginç özelliklerinden biri ise mihrabın üzerindeki dua edilen odaya açılan penceredir. Dar bir geçitle varılabilen pencereye ait odanın, zamanında Sultan Murad’a ait olduğu tahmin edilmektedir..

(Baykal (1950) S.38; Vakıflar (1983) Iıı. S.135; Yalman (1984) S.171; Wilde (1909) S.12; Cuinet (1894) S.125; Abdulkadir Kadri (1911) S.11; Ayverdi I. (1966) S.231-269; A. Gabriel Vakıflar Der. (1940) S.37-43; A.S.Ülgen Bursa Anıtları, Yapı Kredi Bankası Broşürü(1948) S.17; Texier (Ali Suad) C.I,S.227; Aşıkpaşaoğlu (Atsız) S.129; Neşri Tarihi(Köymen) S.202; S.Çetintaş, Türk Mimari Anıtları Osmanlı Devri Bursa'da Murad I. Ve Bayezıd I. Binaları İst.1952; B.A.Cevdet-Evkaf, No.695; Texier (Ali Suat) 1924, S.232; Hammer (Üçdal) C.I, S.159; Güldeste (1885) S.21-24)



Hüdâvendigâr Câmii ve Külliyesi.:

Bursa’da 1365-1366 yıllarında inşa edilen bir külliye yapısıdır. Banisi Sultan I. Murad tarafından yaptırıldığından ötürü halk tarafından I. Murad külliyesi olarak da bilinmektedir. Yapının inşa edildiği alan önemlidir. Bizans İmparatorluğunun en eski mahallelerinden birinde yer alan yapılar topluluğu, câmi dışında, medrese, türbe, hamam ve imâretten oluşmaktadır. Bu yapılar topluluğunun ayırıcı özelliklerinden biri câmi ve medresenin üst üste inşa edilmiş ve medrese bölümü câmi ile aynı çatı altında yer almış olmasıdır. Bu şekliyle erken Osmanlı mimarisinin klasik üslubundan ayrılır..


Mimari Özellikleri.:

Câmi ters T plan şemasına sahiptir. İki katlı olup alt kat ibadethâne üst kat ise medrese olarak inşa edilmiştir. Câmi kısmı harim ve yanlarındaki zaviye odalarından oluşmaktadır. Harim bölümü kubbe ile örtülmüş olup, câmiinin kubbesi altında bir de şadırvan yer almaktadır. Câmiinin en ilgi çeken özelliklerinden biri ise mihrabın üzerindeki dua edilen odaya açılan bir pencere olmasıdır. Bu pencere kesin olarak bilinmese de Sultan I. Murad’a ait olduğu düşünülmektedir. Yapı alt katta ortada yüksek bir kubbe ile buna bitişik uzun bir eyvan ve iki yandan bunu çeviren tonozlu eyvanlarla medrese plan şemasına benzemektedir. Kenarlardaki zaviye odaları tonozlar ile örtülmüş olup, giriş kubbesinin yanında üst kata çıkan merdivenler yer almaktadır. Yapının dış tarafında sivri kemer kullanımı görülürken iç mekanda yuvarlak kemer kullanımı hakimdir. Orta kubbe ve aynı genişlikteki kıble eyvanının tonozu her iki katı örtmektedir. Kubbeye geçiş elemanı pandantifler ile sağlanmş olup, bu kubbe 11 metre genişliğindedir. Câminin giriş cephesinde üst katta ortası sütunlu sivri kemerli Akdeniz mimarisinin karakteristik özelliğini taşımaktadır. Burası Venedik saray cephelerini andırmaktadır. Yapının inşasında kullanılan malzeme tuğla ve taş, bir sıra taş üç sıra tuğla şeklinde düzülerek örülmüştür. Câmiinin üst katında yer alan medrese bölümünde bir koridor ve bu koridordan girilen on sekiz ders odası bulunmaktadır. Odalarda aydınlığı sağlaması için pencereler bulunmaktadır. Yapının minaresi doğu köşede yer almaktadır. Tuğladan örülmüş olan minare silindirik gövdelidir. Bugüne kadar pek çok kez onarım geçiren yapı hala işlevselliğini korumaktadır..


Hüdâvendigâr Câmii ve Külliyesi Bölümleri.:

Câminin dışında, ayrı bir yapı olarak olması gereken zaviye ve medrese mekanları bu külliyede, ibadet yeri ile iç içedir. Hüdâvendigâr Câmi, kemerleri, ve giriş bölümünün yapısal özellikleri açısından, Bursa’daki Erken Osmanlı Dönemi Câmilerinden farklılık göstermektedir..

Hüdâvendigâr Câmii’nin iki yanında yer alan merdivenlerden çıkılan üst kattaki medrese bölümünde ise bir koridor ve bu koridordan girilen toplam 18 oda bulunmaktadır. Medresenin; üstlerinde mermer lentoların bulunduğu oda pencereleri, demir parmaklıklardan meydana gelmiştir. Ayrıca câmi taş, tuğla ve devşirme malzemelerle örülen oldukça kalın duvarlara sahiptir.
Türbe: Yıldırım Bayezid tarafından 1389 yılından sonra yaptırılmıştır. Geçmişten günümüze birçok onarımdan geçmiştir. Kare planlı olan türbenin kubbesi, sekiz sütunun oluşturduğu kemer ve çokgen bir kasnak üzerine oturmuş olup tonoz örtüyle kaplanmıştır. Türbenin içinde ise Sultan 1.Murad, Musa Çelebi, Süleyman Çelebi, Yakup Çelebi, Şehzade Orhan ve Sultan 2.Bayezid’in bir oğlunun mezarı bulunmaktadır.
Hamam ve İmâret: İmâret iki büyük alandan oluşmaktaydı. İmârette beş ocak ve bu ocakların yüksek bacaları bulunmaktaydı. Bir avlu şeklinde tasarlanan bu alanın çatısı bulunmamaktaydı. Ancak 1906 yılında bir onarımdan geçmiş ve büyük ölçüde değiştirilmiş olup günümüze ilk halinden pek eser kalmamıştır. Hamam ise câminin doğusunda yer alır. “Gir-Çık Hamamı” ya da “Cıkcık Hamamı” denmekte.. Medrese öğrencilerinin kullanımı için yapılan hamam, kare plan üzerine inşa edilmiştir. Hamamda zamanında musluklarından sıcak su akan bir tuvalet ve gusülhâne bulunmaktadır..


Resim

Cumâ Câmii.:
Cuma Câmii Bulgaristan'ın Filibe ilinde bulunur. Hüdavendigâr Câmii olarak da bilinir. Sultan I. Murad (1369-1389) dönemi yapısıdır.
Cuma Câmii, Bulgaristan'ın Filibe ilinde bulunur. Hüdâvendigâr Câmii olarak da bilinir. Sultan I. Murad (1369-1389) dönemi yapısıdır. Câmi Filibe, şehir merkezine Osmanlı İmparatorluğu'nun sembolü olacak şekilde 1363-1364 yılları arasında şehir meydanına inşa edilmiştir. Literetüre "Hüdâvendigâr Câmii" olarak geçmiştir.
Mimarîsi.: Câmi 40 metreye 30 metre zemin oturumuna sahip. Bugün şehir meydanında ve Filibe tarihi yerleşiminin kuzeyinde bulunur. Yapı tipi itibarıyla erken Osmanlı mimari özellikleri ve dış cephesinin taşlar arasına yatay döşenmiş tuğlalar ile yapılmasıyla Bizans etkilerinin görüldüğü bir câmidir. Mimari benzerlik olarak yakın dönemlerde inşa edilmiş Bursa Yeşil Câmi ve İznik Hüdâvendigâr Câmii'dir.


Resim

SULTAN I. MURAD.:


Harp sahasında şehid düşmüştür. Birinci Kosova Savaşı’nın sonunda, Sırp Kralı Lazar’ın damadı Miloş Obroneviç, padişahın huzuruna çıktığı sırada göğsünde sakladığı hançeri Sultan I. Murad’a saplayarak şehid etmiştir.
Doğum: 29 Haziran 1326
Ölüm: 28 Haziran 1389
Saltanatı: 1359 - 1389
Sultan I. Murad'ın külliye ve türbesi Çekirge semtinde. Mezarının 2 yanında torunları Süleyman Çelebi ile Musa Çelebi'nin mezarları var. Oğlu Yakup Çelebi, Süleyman Çelebi'nin oğlu Orhan, Sultan II. Bayezid'ın oğlu Şehzâde Mehmet'in mezarı..


Resim İLK ŞEHİD SULTAN MURAD HÜDAVENDİGÂR (1360-1389)

Orhan Bey’in oğlu olan I. Murad, Lala Şahin Paşa’nın yanında yönetim ve savaş dersleri aldı. 1340 yılında Bursa Sancakbeyi; ağabeyi Süleyman Paşa’nın 1359 yılında vefâtıyla da Rumeli ordusunun kumandanı oldu. 1360 yılında tahta geçti. 1362 yılında Edirne’yi fethederek devlet merkezini buraya taşıdı. 1364 yılında, Balkanlar’daki Haçlı ordusuyla yaptığı Sırp Sındığı Savaşı’nı kazanarak büyük ün saldı. Osmanlı akıncıları Adriyatik Denizine dayandı. 1389 yılında, I. Kosova Savaşı sonrasında şehid edilerek yaşamını yitirdi. Bu nedenle Gazi Hüdavendigâr lakabıyla anılmıştır. Mezarı Çekirge’de, adını taşıyan türbesindedir.

Bu dönemde tımar teşkilatı geliştirildi. Yaya, müsellem ve yeniçerilere ilâveten kapıkulu askerinden maaşlı süvari ocağı kuruldu. Çekirge’deki külliyesinde medreseli ilginç bir câmi ile hamam ve türbesi vardır. Ayrıca Hisar içindeki Şahâdet Câmii ile bugün Hisar’daki garnizonun bulunduğu yerdeki sarayı da, Sultan I. Murad yaptırmıştır..


Fâtih RÛHuna RAHMetLer OLsun.. İnşâe ALLAHu TeâLâ!.


Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 21 Haz 2019, 19:19 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

EZÂNLar =>GÖKte OKUnur
RAHMettir YAĞar>DOKUnur
AÇAR da=>CENNet GÜLLeri
RAHÎMu’L- VEDÛD KOKUnur!.

DEHiR ZamÂN VAKit ve ÂN
AKLı=>ESMÂ YÜKü İNSÂN
YEDi GÖĞe>SESin SALLmış
MuhaMMedî EMİR SULTÂN!.


ZEVK 9282


BUNca Nİ’Mete =>MUSAHHAR =>BAŞıBOŞ DEĞİLdir =>İNSÂN
NAHNU BİZ BİR-İZ SEMÂ’sı =>CÂNda>CÂNÂN-RABB’ı>CERYÂN
O’nun NÛRU’nun =>TECELLÎsi =>OLmuş =>OLacakLa =>OLÂN
ÂŞIK HUMÂLar =>CUMÂ’sı.. =>CEMMü’L- CEM’de EMİR SULTÂN!.


21.06.19 13:14.
brsbrsm..emirsultÂNcum’acem’ii..


SON NEFES YOLCUsu HeRKEs
=>Bu ÂLEM=>ECEL NEHRİdir
==>EZÂNLarı===>EZELî SEs
BURSAm BiR CENNet ŞEHRİdir!.

KUL İHVÂNi->DOSt DENİZi
NAHNU NÂZın>BİZ BİR-İZi
SIRLAdık =>KEDER-NEŞEyi
KİMSELer =>TANImaz BİZi
BURa BURSAm BEYLERBEyi!.


Resim BUNca Nİ’Mete =>MUSAHHAR.:


وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِّنْهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لَّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Resim---"Ve sahhara lekum mâ fî’s- semâvâti ve mâ fî’l- ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn (yetefekkerûne).: Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.” (Câsiye 45/13)

Er RahîM ALLAH celle celâlihu:
Resim
El VeDûD ALLAH celle celâlihu:

Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Âmin! Yâ Muîn! YâRabbenâ!..


ResimMuhaMMedî MuhabbetLerimİZLe...

Resim


EMİR SuLTÂN kaddesallahu sırrahu..:

(1368 - 1430) Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa'da yaşamış İslam ve tasavvuf dünyasında tanınmış düşünce adamı.
Hicri 770
(1368) yılında Buhara'da doğdu. 833 (1430) tarihinde Bursa'da vefât etti. Soyu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in torunu Hüseyin'e dayanır. İsmi, Muhammed bin Ali, lakabı Şemsüddîn'dir. Ona, Buhara'da doğduğu için "Muhammed Buhârî", Seyyid olduğu için "Emîr Buhârî", Yıldırım Bayezid Hanın damadı olduktan sonra da "Emîr Sultan" denilmiştir.
Bursa'ya 1391'de göç etmiş ve Yıldırım Bayezıd'in kızı Hundi Hatun'la evlenmiştir. 1430'da Bursa'da vefat etmiştir. Türbesi Emir Sultan Camii avlusu içindedir..


Resim

EMiR SuLTÂNn CÂMİi.:

Bursa'da, Yıldırım Bayezid'ın kızı Hundi Fatma Hatun tarafından kocası Emir Sultan adına, muhtemelen Çelebi Sultan Mehmed'in hükümdarlığı sırasında (1366 - 1429) inşa ettirilmiştir.
Bursa'nın en önemli mimari yapılarından olan Emir Sultan Camii, Yıldırım ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Bursa'nın doğusunda aynı adı taşıyan mahallede
"Emir Sultan mezarlığı"nın yanında servi ve çınar ağaçlarının arasında yer almaktadır. Cami ilk yapıldığı zaman tek kubbeli iken 1507'de avlu ve üç kubbeli revak eklenmiştir. Camii 1795 yılında tamamıyla yıkılmış, 1804'te III. Selim camiyi aynı plan üzerine yeniden kurmuştur. 1855 depreminde hasar gören cami 19. yüzyıl zarfında tâmir edilerek harap olmaktan kurtarılmıştır.
Cami sekizgen kasnak üzerine oturan tek kubbeye sahiptir. Kuzey cephesinin köşelerinde kesme taştan birer minaresi vardır. Dikdörtgen biçiminde, ahşap kolonlar üzerinde sivri ve yatay kemerli ahşap revaklarla çevrili geniş avlusunun ortasında şadırvan, güneyde cami, kuzeyde türbe ve ahşap odalar yer almaktadır. Camiinin içi gayet aydınlıktır. Kasnakta on iki, beden duvarlarında kırk adet büyük pencere vardır. İznik ve Bursa'da yapılmış dört köşe pencerelerin etrafı çok defa mukarnaslarla işlenmiş ve üstüne Rumi motiflerle süslü alınlıklar yerleştirilmiş olan Emir Sultan Camii’nin mihrabı da, 17. yüzyılda İznik çinileriyle yaptırılmıştır..


ResimCEM' AVLUmuzz..

RÛHuna RAHMetLer OLsun.. İnşâe ALLAHu TeâLâ!.

Resim

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 28 Haz 2019, 16:16 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

=>ŞE’ÂNın =>Şu ÂN DEM’inde
=>MuhaMMedî=>MAHREMi’nde
==>UMUt EVi ===>ÜFTÂDE-de
BEYTü’r-RABB->CUMÂ CEM’inde!.


HAKk DOStLarın>DİVÂN YURDu
BURA BURSA’m=>Şu ÂN YURDu
“TEK-BİR”in =>TEVHiD TEKKEsi
=->KUL İHVÂNİ SULTÂN YURDu!.


YAŞAmak=>HALKa TAHAMMüL
HAKka HAYRa SABR EYyLemek
RÛHu=>CÂNdır =>BEDENi>TüL
KÜLLî ŞEYy>NÛRuLLAH DEmek!.


NEFSin =>HEVÂ =>HEVESini
HAKk’a ÇEVİRmektir KULLuk!.
RAHMÂN =>NEFHa>NEFESİni
YAŞArkEN VERmektir KULLuk!.


RABB’ına>Abd’lik KULLuk İŞi
=>KENDİn=>RABB’ını BİLİŞi
=>MuhaMMedî=>RABBÂNîdir
=>“VAKT”ini BİL!.irse=>KİŞi!.


HEVÂ<->HEVES>ŞEYtÂNLığın
TAŞa TUT!.an NEFİStir->HAKk
MÂZi <-> ÂTi ==>Şu ÂN”Lığın
=>HAKk’ın ŞÂHİDi YAŞA!.mak!.


CÂN BEDENİn =>TERBİYyesi
CÂN NEFSİnin =>TEZKİYyesi
CÂN KALBİnin =>TASFİYyesi
CÂNÂN RÛHUn =>TECLİYyesi!.


İNKÂR-İKRÂR =>ARASInda
GÖNLÜMüz SIRAt KÖPRÜSü
YARım NEFES =>SIRASInda
İHVÂNim=>ÖMÜR TÖRPÜsü!.


HAKk AŞKın ZİNCİR-ZİKKE-si
NAHNU =>MEDİNE-MEKKE-si
İMÂM-ı MUTLAk>MUHAMMED
KALBi=>“TEKe TEK TEKKE”si!.


ZEVK 9290

=>İNSÂN YARATILIŞ =>fASLı =>YARATAN ASL’a İNANmak
HeR YeR HeR ZamÂn HeR HÂLde HeR NEFEste HAKk’ı ANmak
MuhaMMedî ŞÛUR BULmak
=>İBRAHÎMî HANİF OLmak
“BERDEN SELÂMEN”e ERmek =>CİHÂN CEHENNEMİn YANmak!.


28.06.19. 13:14
brsbrsam..üftâdecâmimizcumacem’imizzz..



celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


Resim

NİCe NEŞELer YAŞAdık
KANLı KAFES’in>İÇİnde
İHVÂNİm NELer YAŞAdık
YARIM NEFES’in=>İÇİnde!.


CÂN BEDENİn TERBİYyesin
CÂN NEFSİnin TEZKİYyesin
CÂN KALBİnin TASFİYyesin
CÂNÂN RÛHUn TECLİYyesin!.


ÂLEM =>NÛRULLAH CEMÂsı
NÂZ-NİYÂZ NEŞV-ü- NEMÂsı
LÂ=>İLÂHe=>İLLÂ=>ALLAH
TEVHİDin =>ŞEKLi=>ŞEMÂsı!.


Resim

ZÂTuLLAH Resim SıFaTULLAH Resim ESMÂuLLAH Resim EŞYÂuLLAH..[/size]

Resim


Resim

Alahumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Âmin! Yâ Muîn! YâRabbenâ!..


ResimMuhaMMedî MuhabbetlerimLe...


Resim ÜFTÂDE kaddesallahu sırrahu..:

Manyaslı bir baba ile Bursa’nın Hamamlıkızık Köyü’nden bir annenin evladı olan Mehmet Muhyiddin Üftâde Hazretleri, 1490 yılında, Bursa’daki İnebey Çarşısı’nın üzerinde Araplar Mahallesi’nde dünyaya geldi.

Rivayete göre, Üftâde Hazretleri dünyaya geldiği zaman, annesi rüyasında oğlunu süt deryasına dalıp çıkarken görmüş ve rüyayı telaşla Üftâde’nin babasına anlatmış o da “İnşallah oğlumuzun ilim erbabı kâmil bir veli olacağına işarettir” demiş.

1580'de yine Bursa'da vefat eylemiştir. Hz. Üftâde, Bursa'da kurulup teşkilatlanan ve daha sonra Anadolu ve Balkanlar'a yayılan Celvetiye Tarikatı'nın Piri ve Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretlerinin de şeyhidir.

On altı yaşlarında, Ulucami'de fahri müezzinliğe ve muhtelif camilerde imamlığa başlayan Üftâde, bu vazifeleri on sekiz yıl sürdürdükten sonra, vaaz ve irşad hizmetlerine başlamıştır. Doğanbey, Namazgah ve Kayhan Câmilerinde hitabette bulunmuş, Azîz Mahmûd Hüdâyî de kendisini Kayhan Camii'nde tanıyarak intisab etmiştir.

Üftâde, halkın ısrarı ve Emir Sultan Hazretleri'nin rüyadaki ricası üzerine, Emir Sultan Camii Hatipliğine tayin edilmiş ve bu vazifeyi ömrünün sonuna kadar sürdürmüştür. Aldığı maaşı da dervişlere dağıtmıştır. Fakat, daha sonraları dağın eteğinde yaptırdığı tekke ve bitişiğindeki camide, Celvetiye Tarikatı'nin talimiyle meşgul olmuştur.

Hz. Üftâde, hayatı boyunca ibadet, zühd ve takvaya son derece önem vermiş, şüpheli şeylerden uzak durmuştur. O daima halk içerisinde Hakk'ı aramış, uzlet yerine ‘celvet’i tercih etmiştir.
Üftâde Hazretleri,
Osmanlı pâdişâhlarından Kanunî Sultan Süleymân Hân zamanında, Bursa’da yaşayan evliyânın büyüklerinden. 895 (m. 1490) senesinde Bursa’da doğdu.. İsmi Muhammed olup, babası Manyaslı Mehmed Efendi’dir. Üftâde lâkabıyla meşhûr oldu. Bursa’nın çeşitli câmilerinde müezzin ve İmâm olarak vazîfe yaptı. 989 (m. 1581)’da Bursa’da vefât etti.
Muhammed Üftâde yeni doğduğunda, annesi bir rü’yâ gördü.. Çocuğu büyük bir süt deryasında yüzüyordu. Telâşla uyanıp, rü’yâyı kocasına anlattı. O da rü’yâyı: “Oğlumuz büyüyünce, inşâallah çok büyük bir âlim ve evliyâ olacak” diye ta’bir etti.
Mehmed Efendi, daha küçük yaşta bulunan oğlu Muhammed Üftâde’yi, ipek satan bir tüccârın yanına çalışmaya verdi. Muhammed Üftâde, orada çalışmaya başladı. Fakat bir hafta içinde, ustası ve babası vefât edince, çocuk yaşta ailesinin geçim yükünü omuzuna aldı. Hem çalışıyor, annesinin ve kardeşlerinin kimseye muhtaç olmadan geçinmelerini sağlıyor, hem de boş zamanlarında Bursa’daki medreselere gidip gelerek, zâhirî ilimleri öğrenmeye gayret ediyordu. Seneler sonra, zâhirî ilimleri öğrenerek, Bursa Ulu Câmii’nde müezzinlik yapmaya başladı. Daha sonra Doğan Bey Câmii’nde İmâm oldu. Senelerce bu vazîfeyi yaparak, insanların ibâdetlerini doğru olarak yapmasına vesile oldu. Muhammed Üftâde’nin, Ulu Câmi’yi medheden bir beyti, câminin batı kapısı çevresinde hâlen yazılıdır. Arabî olan beyt şöyledir:

Yâ Câmi’al-kebîr ve yâ mecma’alkibâr,
Tûbâ limen yezûrüke fil-leyli ven-nehâr..


Ma’nâsı:
Ey Ulu Câmi! Ey âlim ve evliyânın toplandığı yer!
Seni gece-gündüz ziyâret edenlere olsun müjdeler!.


Birgün rü’yâda Seyyid Emîr Buhârî hazretlerini gördü. “Bizim câmide va’z ve nasihat eyle” emri üzerine, sabahleyin Emîr Buhârî Câmii’nde va’z ve nasihate başladı.

Muhammed Üftâde, uzun boylu, müşfik bakışlı, devamlı tebessüm hâlinde olan bir zâttı. Görünüşü ile etrâfındakilere güven ve i’timâd telkin eder, herkesin takdîrine mazhar olurdu. Kur’ân-ı kerîm okurken, güzel sesinde sanki ağlıyormuş hâli müşâhede edilirdi. Kimsenin kalbini kırmaz, kalb kırarım korkusuyla kendine hakaret edenlere bile hiç karşılık vermezdi. Câmiye sabah herkesten önce gider, yatsı namazından sonra orada gece geç vakitlere kadar ibâdet ederdi. Ba’zı geceler evine giderken, ıssız sokaklarda bir sarhoşa rastlasa, ona yardım ederek evine kadar götürürdü. Herkese yardım ettiği için, Bursalılar onu çok severdi.

Vakitlerini hep ibâdet yaparak geçiren Muhammed Üftâde, tasavvuf büyüklerinin yolunda bulunmayı arzu ettiğinden, bir velînin yanında yetişmeyi çok ister idi. Bu sebeple, böyle bir velîyi hep arar durur idi. Birgün Karacabeyli Hızır Dede isminde bir velînin Bursa’ya geldiğini ve Ulu Câmi’nin yanında ikâmet ettiğini öğrendi. Onun huzûruna varıp, talebesi olmak istediğini bildirdi. O da kabûl ederek, Muhammed Üftâde’yi yetiştirmeğe başladı. Muhammed Üftâde, hocasının verdiği her vazîfeyi en güzel şekliyle yaparak hizmet ediyordu. Nefsini terbiye etmek için, nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapıyordu. Haramlardan şiddetle kaçıyor, şüpheli korkusuyla mübahların bile fazlasını terkediyordu. Bu şekilde hocası Hızır Dede’nin terbiyesinde sekiz yıl canla başla çalıştı. Onun vefâtından sonra da Şeyh-i ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde ederek kalb gözü açıldı, kemâle gelip olgunlaştı. Her nefes alıp vermesinde Allahü teâlâya hamd eder, cenâb-ı Hakkı bir an olsun hatırından çıkarmazdı. Lüzumsuz hiç konuşmazdı. Konuştuğu zaman da hikmetler saçar, dinleyenlerin herbiri, kabiliyeti kadar istifâde ederdi. Onun bu konuşmalarını talebesi Azîz Mahmûd Hüdâyî “Vâkı’ât” adlı eserinde topladı.

Muhammed Üftâde, hocasından sonra talebeleri yetiştirmek üzere dergâhta ders vermeğe başladı. Onların en iyi şekilde yetişmesi için gayret gösteriyor, hocasının kendisini yetiştirdiği gibi onları irşâd ediyordu.

Muhammed Üftâde hazretlerini sevenlerden fakir bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek pahası olmadığı için de bu arzusuna nail olamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Hanımı, yüzü gülmeyen kocasının bu hâline oldukça üzülürdü. Yine bir sene hac mevsiminde, parası olmadığı için gidemiyen bu fakir, bir gün üzüntüsünden aklı başından gitti ve hanımına: “Eğer bu sene de hacca gidemezsem, seni üç talak ile boşadım” dedi. Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı. Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca gidemezse, hanımı boş olacaktı. Bir yerden de borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı birgün, aklına Muhammed Üftâde geldi. Hemen huzûruna gidip, ağlayarak durumunu anlattı. Muhammed Üftâde: “Bizim Eskici Mehmed Dede’ye git, bizim selâmımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine derman olur” buyurdu. Fakir, sevinerek huzûrdan ayrıldı, sür’atle Mehmed Dede’nin dükkânına koştu. Mehmed Dede’ye hocasının selâmını söyleyip, derdini ona da anlattı. Mehmed Dede: “Ey fakir! Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma” dedi. Fakir gözlerini açtığında, kendilerini Mekke’de buldular. Mehmed Dede, Allahü teâlânın izniyle, fakiri bir anda kerâmet göstererek Hicaz’a götürmüştü. O gün, Arefe idi, hacılar Arafat’a çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed Dede de ihram giyip Arafat’a çıktılar. Ertesi günü Kâ’be-i Muazzamayı tavaf ettiler. Ziyâret edilecek yerlere gittikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşehrileri olan Mehmed Dede’yi ve fakiri görünce sevindiler. Fakir, birkaç hediye alıp, bir kısmını götürmeleri için hemşehrisi olan hacılara emânet etti. Vedâlaşarak ayrıldılar. Aynı şekilde bir anda Mekke-i Mükerremeden Bursa’ya geldiler. Fakir, getirdiği ba’zı hediyelerle eve gelince, hanımı, birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve: “Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun?” dedi. Kocası da: “Hanım ben hacca gittim ve geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke’den aldım” dediyse de, kadın: “Bir de yalan söylüyorsun. Üç-beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye vereceğim” dedi. Kâdıya giderek durumu anlattı ve: “Nikâhımızın fesh edilmesini istiyorum. Çünkü nikâhsız olarak yaşamayı dînimiz yasaklamaktadır. Bu sebeple haram işlemek istemiyorum” dedi. O sırada Bursa kadısı, Azîz Mahmûd Hüdâyî isminde bir genç idi. Kâdı, hanımın kocasını mahkemeye çağırtarak onu da dinledi. Fakir, hacca gittiğini, Kâ’be-i mu’azzamada tavaf edip, ziyâret edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp, getirmeleri için emânet dahî verdiğini iddia etti. Bu sebeble boşanmanın vâki olmadığını söyledi. Fakir, Mehmed Dede’yi şâhid gösterdi. Mehmed Dede de: “Şeytan, Allahü teâlânın düşmanı olduğu hâlde, bir anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gittiği kabûl edilir de, bir velînin bir anda Kâ’be’ye gitmesi niçin kabûl edilmez?” dedi. Kâdı hayret ederek, mahkemeyi diğer hacıların geleceği günlerden birine te’hir etti. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar hacdan döndüler. Mahkeme gününde de, şâhid olarak fakirin hac vazîfesini yaptığını, hattâ emânet olarak verdiği şeyleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdı, şâhidlerin verdiği bu ifâde ile, da’vâcı hanımın nikâhı fesh etme isteğini reddetti. Böylece, boşanma hâdisesi olmadı.
Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendi, bu hâdisenin günlerce etkisinden kurtulamadı. Nihâyet Eskici Mehmed Dede’nin yanına gidip: “Beni talebeliğe kabûl buyurmanız için gelmiştim” deyince, o da: “Nasîbiniz bizden değil, Üftâde’dendir. Onun huzûruna giderek müracaatınızı bildirin” dedi. Kâdı, evine gitti. Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti. Kendisi de sırmalı kaftanını ve sarığını giyerek, hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini de alıp, Üftâde hazretlerine gitmek üzere yola çıktı. Bugünkü Molla Fenârî Câmii’nin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının ayaklarının, bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. Ne kadar uğraştıysa da, atı ileri süremedi. (Bu kayanın üç kuzular semtinde olduğu da söylenmektedir.) Atından indi. Sırmalı kaftanıyla, Üftâde’nin dergâhına doğru yürüdü. Kâdı dergâha vardığında, Üftâde hazretlerinin üzerinde eski bir hırka olduğu hâlde, bahçeyi çapalamakta olduğunu gördü. Üftâde, gelenleri görünce doğruldu ve: “Ey Kâdı efendi! Herhalde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ki, biz fakirlik kapısının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sahibisin. Bu hâlde ikimiz biraraya gelip bağdaşamayız. Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve ma’mûr bir dünyân var. Bizim gibi kulların, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi yoktur” buyurdu. Bu sözler, Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî’ye o kadar te’sîr etti ki, gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde: “Efendim! Her şeyimi mübârek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Yeter ki, talebeniz olabilmekle ve hizmetinizi görmekle şerefleneyim. Her ne emrederseniz yapmağa hazırım” dedi. Bu samimî istek üzerine, Üftâde hazretleri tane tane buyurdu ki: “Ey Bursa kadısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Hergün de dergâha üç ciğer getireceksin!.” Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Kâdı, derhâl kadılığı bırakıp, ciğer satmaya başladı. Aldığı ciğerleri Bursa sokaklarında: “Ciğerci! Ciğerciiii!” diye bağırarak satıyordu. Bursalıların hayret dolu bakışlarına, kadınların ve çocukların alay etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler: “Bursa kadısı Azîz Mahmûd Hüdâyî aklını oynatmış, tımarhânelik olmuş” diyorlardı. Bu şekilde nefsini kırıp, rûhunu yükseltmek için her türlü alaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam! Üftâde’nin huzûruna geldiğinde hocası: “Bugün ne yaptın! Ciğerleri satabildin mi?” diye soruyor, o da, o günkü olanları anlatıyordu. Üftâde, bu şekilde yeni talebesinin nefsini kırıp terbiye ettikten sonra, Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi, dergâhta hela temizleme işinde çalışmak üzere vazifelendirdi. Onu husûsî sohbetleri ve teveccühleri ile yetiştirmek, evliyâlık makamlarında yükseltmek için uğraştı. Nefsini terbiyede, kısa zamanda diğer talebelerden çok ileri geçtiğini gördü. Üç sene sonra ona icâzet (diploma) verdi. Yerine halîfesi, vekîli olduğunu bildirdi.
Üftâde, dergâhta talebelere ders verdiği zamanda, bir gece rü’yâsında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’yi gördü. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi buyurdu ki: “Talebelere bizim Mesnevî’den de okutunuz!” O da; “Farsçayı bilemiyorum” deyince, Mevlânâ hazretleri; “Sen başla bir kerre, Allahü teâlâ yardım eder” buyurdu. Ertesi sabah, hiç Fârisî bilmediği hâlde, kırk yıldır Farsça tahsili görmüş gibi Mesnevî’den va’z ve nasihat vermeğe başladı.

Osmanlı Sultânı Üçüncü Murâd Hân ile Üftâde, birgün sohbet ediyorlardı. Bir ara Üftâde, görünüşte lüzumsuz bir takım el kol hareketleri yapmağa başladı. Mübârek yüzünün rengi, hâlden hâle giriyordu. Sonra eliyle bir yer sıvarmış gibi yapmağa başladı. Pâdişâh, aniden yapılan bu hareketlere önce bir ma’nâ veremedi.

Sonra Üftâde’nin elinin siyahlaştığını da görünce; “Efendi hazretleri! Niçin böyle hareketler yapmağa başladınız! Elinizin siyahlaşmasına sebep nedir?” diye sordu. O da; “Sultânım! Teb’anızdan bir balıkçı tayfası Karadeniz’in sularında balık tutuyorlardı. Tekneleri su alacak şekilde delindi. Bizden yardım istediler. Biz de imdâdlarına yetişerek, teknelerinin deliğini ta’mir ettik. Bu sebeple elimiz karardı. Elhamdülillah müslümanların boğulmaktan kurtulmasına vesile olduk” buyurdu.

Üftâde Hazretleri birgün talebeleriyle beraber kıra gitti. Bir pınar başında oturup sohbete başladılar. Vakit ilerlemişti. Talebelerin ba’zıları acıkmışlar ve içlerinden: “Hocamız müsâade etse de bir yemek yesek” dediler. Onların bu düşüncelerini anlıyan Üftâde: “Yâ Rabbî! Bu talebelerime bir sini yemek ihsân eyle” diyerek içinden duâ etti. O anda getireni görünmeyen bir sini yemek ortaya konuverdi. Üftâde, talebelerine: “Haydi evlâtlarım, yemeklerimizi yiyelim” buyurdu. Besmele çekilerek yemek yendikten sonra, sini aniden kayboldu, ileri gelen talebelerinden Kemâl Dede: “Sini, suyun içine girdi!” diyerek sininin peşinden, suya girmeye başladı. Üftâde: “Suyun içine sakın girme!” diyene kadar, Kemâl Dede suyun içinde eli kılıçlı iki kimsenin kendisine doğru hücum ettiğini gördü. Sür’atle sudan çıkarak hocasının yanına doğru koştu. Hâdiseyi gören oradaki bütün talebeler şaşırıp kaldılar.
Birgün Üftâde hazretlerine bir kadın gelip: “Efendim! Bir oğlum vardı. Hiçbir suçu olmadığı hâlde iftiracıların şikâyeti ile hapse attılar. Hakkımızı arayacak kimsemiz yok. Ne olur bir duâ buyurun da, oğlumun suçsuz olduğu anlaşılsın” dedi. Bunu derken, kadının iki gözünden çeşme gibi yaş akıyordu. Kadının bu hâline dayanamayan Üftâde, ellerini açarak Allahü Teâlâya duâ etti. Kadına dönerek: “Evinize gidebilirsiniz” buyurdu. Kadın, merak içinde eve geldiğinde, oğlunun evde oturduğunu gördü. Oğlunun hasretiyle yanan kadın, evlâdına sarılıp gözlerinden öptü ve: “Yavrucuğum! Seni hapishâneden nasıl oldu da bıraktılar?” deyince, oğlu: “Ben de nasıl olduğunu bilemiyorum. Hapishânede otururken, bir anda bir el beni evimize koydu. Şaşırıp kaldım” dedi. Kadın, bunun Üftâde hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu anladı.

Üftâde, bir gün katırına binmiş evine giderken, önüne ihtiyâr bir zât çıkıp, borçlu olduğunu, yaşlılık sebebiyle çalışamadığını, bu sebeple de borcunu veremediğini bildirdi. Sonra da bir miktar para istedi. Üftâde, adamın bu hâline acıdı ve: “Kimseye söylemezsen borcunu vereyim” buyurdu. Adam söz verince, Üftâde: “Şu taşı kaldır ve altındakileri al!” dedi. Adam taşı kaldırdı. Altındaki bir miktar parayı görünce, hayret ederek paraları cebine doldurdu. Üftâde hazretlerine teşekkür ederek oradan ayrıldı. Parayı saydığında, tam borcu kadar olduğunu gördü. Alacaklıya gidip borcunu verdikten sonra, tama’ ederek tekrar o taşın yanına geldi. Büyük bir heyecanla taşı kaldırdığında, hiçbirşey bulamadı. Bu işin, Üftâde’nin bir kerâmeti olduğunu anladı. Hemen huzûruna giderek talebesi olup, sohbetiyle şereflendi.
Bir gün Yalova’dan İstanbul’a bir gemi gidiyordu, İstanbul’a yaklaştıkları bir sırada, şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı. Dalgalar gittikçe büyümeye, gemiye şiddetle vurmaya başladı. Öyle ki, dalgaların vuruşundan tahtalar gıcırdıyordu. Gemi, koca denizde bir o tarafa, bir bu tarafa yalpalıyor, devrilecek gibi oluyordu. Yolcular ne yapacaklarını şaşırdılar. Herkes geminin bir tarafına birikince, tehlike daha da büyüdü. Kaptan, yolcuları teskin etmeye çalışıyor ve herkesin yerinde oturmasını tavsiye ediyordu. Herkes birbiriyle helâlleşiyor ve şimdiye kadar işlediği günahlarına tövbe ediyordu. Ba’zıları da, kurtulmaları için adakta bulunuyordu. Yolcuların arasındaki bir genç, Fâtiha-i şerîfe ve İhlâs sûrelerini okuyarak, hâsıl olan sevâbı; Peygamber efendimizin (aleyhisselâm), Eshâb-ı Kirâmın (radiyallahu anhum), evliyânın ve âlimlerin (rahmetullahi aleyhim) ve zamanın velîlerinden Üftâde hazretlerinin rûh-i şerîflerine hediye etti. Sonra da: “Yâ hazret-i Üftâde! Himmetinizi, yardımınızı istirhâm ediyorum” dedi. O anda, uzaklardan bir karaltı peyda oldu. Yaklaştıkça, bunun bir insan olduğunu, suyun üzerinde sür’atle kendilerine doğru geldiğini gördüler. Onun yürüdüğü yerlerde dalgalar hemen sâkinleşiyordu. Nihâyet o kimse, geminin yanına geldi ve gemiyi eliyle bir miktar tuttuktan sonra, geminin önünden yürümeğe başladı. Yürüdüğü yerlerde dalgalar yine sâkinleşiyordu. Bir müddet sonra gözden kayboldu. Kaptan, o kimsenin su üzerinde gittiği istikâmete göre, geminin dümenini ayarladı. Bir müddet sonra, selâmetle sahile vardılar. Herkes bu hâdise karşısında şaşırıp kaldı. Sâdece o delikanlı şaşırmamıştı. Yolcular sahile çıktıklarında, bir kimse karşılarına çıkıp onlara: “Ey yolcular! Üftâde hazretlerinin selâmı var. Sağ olduğum müddetçe, bu sırrı kimseye söylemesinler diye bana emretti” dedi.

Bir ikindi vaktinde, Muhammed Üftâde’nin yanına yaşlı bir kimse geldi: “Efendim! Bu sene çocuklarımla birlikte hacca gitmiştik. Vazifelerimizi yaptıktan sonra, maddî gücüm olmadığı için onları getiremedim. Yanlarına bir miktar para bıraktıktan sonra, ben geldim. Eğer onları buraya getirmek mümkünse, getirmenizi istirhâm edecektim” diye yalvardı. Üftâde de: “Sağlığımda kimseye söylemezseniz getirelim” buyurdu. O hacı da söylemeyeceğine söz verince, Üftâde hazretleri adamın yönünü kıbleye doğru çevirdikten sonra: “Şimdi bakınız! Kâ’be-i Muazzamanın yanındaki namaz kılan şu kimseler hanımın ve çocukların değil mi?” buyurdu. Adam hayretle, binlerce kilometre uzakta bulunan Kâ’be’nin yanındaki çocuklarını gördü. Üftâde, namaz kılan çocuklara hitâb ederek: “Annenizle birlikte, Harem-i şerîfin dışındaki deveye binip acele geliniz!” buyurdu. Çocuklar, namazlarını bitirir bitirmez annelerini aldılar ve dışarı çıktılar. Dışarda bir devenin beklediğini gördüler. Üçü birden deveye binip Bursa’ya doğru sürdüler. Devenin her adımı, gözün görebildiği uzaklığı kat ediyordu. Kısa bir zaman sonra deve, çocuklarla birlikte yanlarına geldi. Üftâde, deveye bir şeyler söyleyince, deve birden kayboldu. O, hacıya da; “Bunu sakın kimseye söyleme” diye tekrar tenbîh eyledi.
Bir kış günü akşamı, Üftâde hazretleri talebelerini toplamış sohbet ediyordu. Bir ara: “Dostlarım! Canımız taze üzüm istedi. Acaba bulmak mümkün müdür?” buyurdu. Talebeler içlerinden: “Bu kış günü, bu karda taze üzüm olur mu?” diye düşünürlerken, Azîz Mahmûd Hüdâyî de kendi kendine: “Mademki bu sözü hocam söyledi, mutlaka bunda bir hikmet vardır” diye düşünerek ayağa kalktı ve: “Efendim! Müsâade ederseniz bendeniz getireyim” dedi. Müsâade edilince sepeti aldığı gibi Bursa’nın Çekirge mevkiindeki bağa gitti. Bağ, karlar altında idi. Bir asma çubuğunun üzerinden karları temizlediğinde, salkım salkım üzümlerin sarkmakta olduğunu gördü. Bunun hocası Üftâde’nin bir kerâmeti olduğunu anlayıp, üzümleri sepete koymağa başladı. Asmadaki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuş idi. Sepeti omuzuna alarak dergâha doğru yürüdü. Hızlı hızlı yürürken, birden ayağı kaydı ve bir çukura düştü. Çukur derin olduğundan, çıkmak için çok uğraştıysa da başaramadı. Çaresiz kalınca hocası Üftâde’den yardım istemek hatırına geldi ve içinden: “İmdât! Yâ mübârek Hocam!” der demez, çukurun başından bir ses: “Ey Mahmûd! Uzat elini de yukarı çekeyim!.” dedi. Bu sesin sahibine baktı, fakat tanıyâmadı. Çukurun başındaki kimsenin kendisine gülümsediğini gördü. Utanarak elini uzattı. Yukarı çıktığında o kimseyi göremez oldu. Yine sepeti omuzuna alarak dergâha doğru sür’atle gitti. Hocasının huzûruna vardığında sohbet devam ediyordu. Omuzunda üzüm dolu sepeti gören talebeler şaşırıp kaldılar. Üftâde hazretleri, yardım edenin Hızır aleyhisselâm olduğunu söyledi. Talebeler hocaları Üftâde’nin, Allahü teâlânın katında yüksek bir velî olduğunu ve Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin hocalarına olan teslîmiyetini bir kere daha anladılar.
Birgün. Üftâde, talebeleriyle kıra çıkmıştı. Talebeler hocalarına takdim etmek üzere, çiçeklerden demet yaparak huzûra getirdiler. Herkesin çiçeğini kabûl etti. Üftâde, Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin getirdiği kırık saplı çiçeği görünce: “Evlâdım! Bütün arkadaşların demet demet çiçek getirdikleri hâlde, sen niçin kırık saplı bir çiçek getirdin?” diye sordu. Hüdâyî de: “Efendim, zât-ı âlinize ne takdim etsem azdır. Fakat hangi çiçeği koparmak için eğilsem, o çiçeğin: “Allah! Allah!” diye zikrettiğini gördüm. Ancak, bu gördüğünüz sapı kırılmış çiçeğin zikredemediğini görünce, onu size getirdim. Kusurumu bağışlamanızı istirhâm ederim” dedi. Bu cevap, Üftâde hazretlerinin çok hoşuna gitti ve Azîz Mahmûd Hüdâyî’ye hayr duâlarda bulundu.

Muhammed Üftâde Hazretleri, 989 (m. 1581) senesinde Bursa’da hastalandı. Talebelerini başına toplayıp, onlara son nasîhatlarını yaptıktan sonra, Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Sağlığında kendi yaptırdığı câminin bahçesine defn edildi. Mezarının üzerine türbe yapıldı. Sandukasının başucundaki levhada şu şiir yazılıdır:

Bâğ-ı aşkın andelibi, Hazret-i Üftâde’dir.
Dertli âşıklar tabibi, Hazret-i Üftâde’dir..

Vâsıl-ı kâmil odur, tevhîd-i Zâta şübhesiz,
Gösteren râh-ı Hüdâî Hazret-i Üftâde’dir..

Eyleyen rûhundan istimdâd erişir matlûba,
Halleden her müşkilâtı, Hazret-i Üftâde’dir..

Sıdkile ol Hüdâî eşiğinde dâima,
Bil hakîkat kutbü’l- aktâb Hazret-i Üftâde’dir..


Andelib: Bülbül. Seher kuşu.
Râh: (Reh) f. Yol. Tarz. Usûl. Meslek.
İstimdâd: Medet ve yardım istemek.
Matlûb: İstek, istenilen şey. * Alacak. Ödünç verilmiş.
Müşkilât: Zorluklar, çetinlikler.
Kutbü’l- aktâb: Kutubların başı. Hilafet-i mâneviye-i Muhammediye (aleyhisselâm). Velâyet-i mâneviye makamlarının en yükseği, nübüvvet-i Muhammediyeye (aleyhisselâm) veraset makamı olup, bu makama ancak Cenâb-ı Hakkın bir atiyyesi olarak nâil olunur. Bu makamda bulunan zât, Hakikat-ı Muhammediyenin (aleyhisselâm) mazharı ve Esmâ-i İlâhiyenin câmi'idir. Her asırda bir tane bulunan bu zatların sonuncusu mezkur sıfatların en ekmeline mazhardır. Bu makam hakkında Gavs ve Kutbiyyet-i Kübrâ tâbirleri de kullanılır.


ESERLERİ.:
Hutbe mecmuası, Dîvân ve Vâkıa adlı üç eseri vardır.

Üftâde Hazretlerinin yazdığı ve halk arasında meşhûr olan bir şiiri:

Hakka âşık olanlar,
Zikrullahtan kaçar mı?.
Ârif olan cevherini,
Boş yerlere saçar mı?.

Gelsin ma’rifet olan,
Yoktur sözümde yalan,
Emmâreye kul olan,
Hayr-ü-şerri seçer mi?.

Gerçek bu söz yârenler,
Gördüm demez görenler,
Kerâmete erenler,
Gizli sırrın açar mı?.

Üftâde yanıp tüter,
Bülbüller gibi öter,
Dervişlere taş atan,
Îmân ile göçer mi?.


Resim


ÜFTÂDE CÂMİİ ve TÜRBESİ.:

Çakır Ağa Hamamından Yerkapı'ya oradan da Üftade Mahallesine gelinir. Cami ve Türbe surların yanında inşa edilmiştir. Üftade tarafından yaptırılan cami geçirdiği depremlerde tıkılmış ve 1869 yılında Serazkar Rıza Paşa tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. 1969 yılında da Cami derneği tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. Caminin son cemaat yeri dört ayaklı önde 3 yanlarda birer olmak üzere beş kemerle bağlanmıştır. Üstü ortadaki büyük yanlardaki küçük olmak üzerekubbe ile örtülüdür. Kubbenin etrafı kurşunla kaplanmış düzlükten ibarettir. Mihrabı stelaktitlidir. Minber sonradan yapılmıştır. 36 pencere ile aydınlanmaktadır. Bina bazen 1 bazen 2 veya 3 sıra tuğla, bir sıra kesme taş ile örülmüştür. Türbe caminin doğusundadır. Kare planlıdır. 18692 da Rıza Paşa tarafından yenilenmiştir. Kitabede Üftâdenin 1580 yılında vefat ettiği kayıtlıdır. Tavandaki ahşap tavan göbeği ile batıdaki kitabesinden başka herşey yenidir. Türbe ve caminin kuzeyinde devrinin güzel mezartaşı örneklerinden çok azı günümüze gelebilmiştir.

Mehmed Muhyiddin Üftade 895 (1490) yılında Bursa'da dünyaya gelmiş, 988 (1580)'de yine Bursa'da vefat eylemiştir. Üftade, Bursa'da kurulup teşkilatlanan ve daha sonra Anadolu ve Balkanlar'a yayılan Celvetiye Tarikatı'nın Piri ve Aziz Mahmud Hüdayi'nin de şeyhidir..


Üftade Adını Alışı:
Gençlik yıllarında Ulucami ve Doğanbey Mescidi'nde fahri müezzinlik yapan Mehmed Muhyiddin'in sesi çok güzeldi. Halk O'nu dinleyebilmek için ezandan önce caminin etrafında erkenden toplanırlardı. Bir gün yaptığı bu hizmete mukabil caminin mütevellisi kendisine bir kaç akcelik maaş tayin etti. 0 gece rüyasında “mertebenden üftade oldun (düştün)” itabına maruz kalan Mehmed Muhyiddin, derhal maaşı terk ederek kendisine “Üftade” lakabını taktı. Daha sonraları da bazı şiirlerinde kullandığı sanılan “Muhyiddin” mahlasını bırakıp Üftade mahlasını kullanmaya başladı. Bu gün elimizdeki Divan'ı bu mahlasla kaleme alınmıştır.

Üftade Camisinin doğusunda yer alan türbede, 1589 yılında vefat eden Üftade, oğulları Mustafa, Mehmed, Hayreddin, Ahmed’e ait sandukalar ile kimliği belirsiz dokuz ahşap kabir bulunmaktadır. Kare planlı bir yapıdır. Türbe, 1866 yılında Serasker Hasan Rıza Paşa tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. Ayrıca türbe ve caminin karşısında eski mezarlar mevcuttur.



Bursa, Pınarbaşı semti yamaçlarında bulunan Hz. Üftâde Camisi’ni Üftâde Mehmed Muhiddin XVI.yüzyılın sonlarına doğru yaptırmıştır.

Türbe ile camii yan yanadır.

Üftâde hazretleri hem büyük bir veli hem de bir kuvvetli şâirdir.

Üftâde hazretleri Celvetiye Tarikatı’nın kurucusudur.

Osman Bey ve Orhan Bey’in türbesini ziyaret edip, Tophane’de bir çay içiminden sonra, eski sokaklardan yürüyerek gitmek yolculuğunuza daha farklı bir mana katacaktır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 05 Tem 2019, 18:52 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

ŞE’ÂN-ın ŞEVKinde SiSTEM
ZITLarın ZEVKinde SiSTEM
EZEL-den =>ALıp>GETİRip
ÂHİR-e>SEVKinde SiSTEM!.


ZEVK 9301


HAKk’ın HÜKMü =>KÛN KALEMi.. feyeKÛN=>SIRR MÜREKKEBi
HeR SEBEB =>SonUÇ’a GEBE… =>HeR SonUÇ’un=>VAR SEBEBi
HAYRATLar ŞEHRi BURSAmda
NÂZ-NİYÂZ NEHRi BURSAmda
YEŞİL CÂMÎ’yi =>BİNÂ Etmiş.. =>CÂN SULTÂN MEHMET ÇELEBi!.


05.07.19. 13:12
brsbrsam..yeşilcâmimizdecumâcem’imizz


Resim

YÂRım NEFESLik DÜNYÂda
->AKILLar ÇELDİRen NEdir!?.
KANLı KAFESLik->DÜNYÂda
KALBLeri DELDİRen=>NEdir?!.


İÇ ÖZ-Ler =>DIŞ YÜZe DÖNük
İNİŞ<->ÇIKIŞ =>DÜZe DÖNük
SEVGİLer ==>AŞK DOĞURunca
GECELER ==>GÜNDÜZe DÖNük!.


VAKtin BİLen RABBın BİLen
GÖNÜL GÖZÜn SIRRın SİLen
RESÛLULLAH=>EHL-i BEYtin
=>YOLUnda=>ELinde GELen!.


RASÛL>RABB’ın HAYy REHBERi
===>EBEDîdir====>EZELBERi
==->RAHMEtenLi’L- ÂLEMîN-dir
KÜLLî ŞEYy’in ==>PEYGEMBERi!.


Er RABBu’L- ÂLEMîN =>ALLAH
EL MECÎD MUHEYMîN=>ALLAH
EL LATÎFu’L- HABîR ==>ALLAH
HAKk RESÛLü=>EMîN=>ALLAH!.


KUL İHVÂNim =>AŞKın YAŞA!
NÛR-u MîMin=>MEŞKİn YAŞA!
NÂRIndan =>NÛRun ULAŞ!.ıp!
KÛN feyeKÛN=>KÖŞKün YAŞA!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..



Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-Selâmet
İZZet-i İhsÂNınla LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..

Âmin! Yâ Muîn! YâRabbenâ!..

celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


ResimMuhaMMedi MuhabbetLerimİZLe...


Resim

BURSA YEŞİL CÂMİİ:

Bursa’da ilk dönem Osmanlı mimarisinin önemli örnekleri arasında yer alan bir tarihi yapı. Câminin ünü, çini kaplamalarından gelir.
Câmi, adını verdiği Yeşil semtindedir; Yeşil külliyesi yapılarındandır. “Yeşil” adını, bir zamanlar minarelerinde bulunan yeşil renk ağırlıklı süslemelerinden aldığı düşünülür. Halen aktif olarak kullanılan câminin kapasitesi 2000 kişidir.

Çelebi Mehmet Han‘ın isteğiyle Mimar Hacı İvaz Paşa tarafından yapılan Bursa Yeşil Câmii inşasına 1414 yılında başlanmış ve 1919 yılında da tamamlanmış. Ki câmi mimarın en önemli eserlerinden biri sayılıyor.
Ters bir T harfi biçiminde tasarlanan, iki büyük kubbeli câmi adını da minarelerinde kullanılan yeşil çinilerden almış. (Minarelerdeki çiniler bugün artık mevcut değil). 2000 kişi kapasiteli câminin nakkaşı ise Nakkaş Ali olup tüm bu ince süslemeler 1424 yılında tamamlanmış.

Kuzey cephe ortasındaki taç kapısında bulunan Arapça kitabeye göre mimarı Hacı İvaz b. Ahî Bayezıt (Hacı İvaz Paşa); bitirildiği tarih Aralık 1419’dur. İç mekanda, hünkar mahfili üzerinde yer alan yazıttan anlaşıldığı kadarıyla yapının nakkaşı, “Nakkaş Ali” olarak da bilinen Ali b. İlyas Ali’dir (ünlü divân şâiri Lâmiî Çelebi’nin babası); süslemelerinin tamamlandığı tarih 1424'tür.
Ters bir T harfi biçiminde tasarlanan, iki büyük kubbeli câmi adını da minarelerinde kullanılan yeşil çinilerden almış. (Minarelerdeki çiniler bugün artık mevcut değil).. Osmanlı sultanlarından Çelebi Mehmet’in emri ile inşasına 1414 yılında başlanan câmi; Çelebi Mehmet Sultan’ın ölümü üzerine II. Murad devrinde 1419 yılında tamamlanmıştır.
Yeşil Câmii, Çelebi Mehmet tarafından aynı zamanda hükümet konağı olarak inşa edilmiş iki katlı, iki kubbeli görkemli bir yapıdır.
Bursa’daki “Sultan Han” ve “Fidan Han” adlı hanlar, Yeşil Câmii’nin inşasından sonra Çelebi Mehmet’in isteği ile Hacı İvaz Paşa tarafından Yeşil Câmii’ye gelir sağlamak için inşa edilmiştir.

Câmi, ters T planlıdır. Kronolojik sıraya göre bu plandaki yapıların, Orhan Gazi Câmii ile Yıldırım Câmii'den sonra üçüncüsüdür. Câminin büyük ve olağanüstü oyma süslemeleri bulunan ana kapısı kuzey cephede yer alır. Kapıdan yan odalara açılan dar bir koridora girilir. Asıl ibadet alanına Bizans başlıklı iki sütunun ortasındaki alçak bir kapıdan girilir.
Bursa Yeşil Câmii hakkında bir diğer ilginç detay ise câminin aynı zamanda bir devlet dairesi olarak yapılması.

Câmi içerisindeki ibâdet mekanın iki yanındaki simetrik odalar, sancaklardan gelenlerin devlet meselelerinin görüşüp tartıştığı yerler- salonlar olarak planlanmıştır. Doğudaki salon Anadolu Beylerbeyliği’nden gelenler için, batıdaki salon Rumeli Beylerbeyliği’nden gelenler tarafından kullanılmıştır. Daha sonraları bu odalar mahkeme salonu olarak da kullanılmıştır. Girişin iki yanındaki merdivenlerle üst kata çıkılır. Yapının üst katında ortada hünkar mahfili, iki tarafında saray daireleri bulunur..
İbadet mekanı, aynı eksen üzerinde üzerli birer kubbe ile örtülü iki ana mekandan oluşur. Kubbelerin çapı 13 metre, yerden yüksekliği ise 25 metredir. Her iki kubbe büyük bir kemer ve kilit taşı ile birleştirilmiştir..



MeRMeR İŞçiLiği.:

Câminin yapımında Marmara Adası’ndan getirilen mermer kullanılmıştır; eser, Bursa’da yapılan ilk mermer abidedir. Eserin ön yüzü, pencereleri, kapısı, kitabeleri, kapı tavanı mermer işçiliğinin en güzel örneklerindendir.

Yapımında Bizans Dönemi’nden kalma yapı malzemelerinin de kullanıldığı Bursa Yeşil Câmii giriş kapısı da Türk taş oymacılığının en ince ve en estetik eserlerinden biri kabul ediliyor.
Câminin Marmara Adası’ndan özel olarak getirtilen mermerlerle bezeli Kuzey Cephesi dört pencere, iki küçük mihrab ve 4 nişe sahip. Ki bu enfes bu mermer işçiliğinin diğer örnekleri de câminin pencerelerinde, kitabelerinde ve kapı tavanında da görülüyor.



Resim

ÇiNiLeri.:

Câmi, mimari özellikleri yanında çini süslemeleri ile de büyük bir öneme sahiptir. Özelikle iç mekânda eyvanlar, müezzin mahfilleri, hünkar mahfili, tabhaneler, şahnişinler ve mihrap çini süslemenin yoğun olarak kullanıldığı bölümlerdir..

Ancak tüm bu çini işlemeler arasındaki en değerli kısım 10 metre yüksekliğindeki mihrabın çinileri diyebiliriz. Mihrab câminin güney cephesinin orta kısımlarında yer alıyor ve Erken Dönem Osmanlı mimarisinin ilk çini süslemeli mihrabı olması sebebiyle de benzerlerinden ayrılıyor.
Tarihçiler minare ve kubbelerin de çinilerle süslü olduğunu yazsa da, bugün câminin dış cephesinde herhangi bir çini süsleme göremiyoruz..



Resim

MİHRAB.:

Bunlar arasında bütünüyle çini ile kaplanmış mihrap zengin süslemeleriyle dikkat çeker.
Mihrap, eserin güney cephe ortasındadır. 1067 cm. yüksekliğinde ve 628 cm. genişliğindedir ve sır tekniğinde çinilerle kaplanmıştır. Erken Osmanlı döneminin ilk çini süslemeli mihrabıdır. Ağırlıklı olarak bitkisel motif ve kompozisyonlara sahip çinilerle kaplanmıştır. Yeşil Câmii’indeki çinileri yapan usta, "Mecnun Mehmet’tir".



AHŞaB İŞçiLiği.:

Yeşil Câmii’nin giriş kapısı ve pencere kapakları, devrin ahşap işçiliğinin güzel örneklerindendir. Mihrabın batısında bulunan, tepesi altıgen külahla örtülü minber de özenli bir ahşap işçiliğinin ürünüdür.


Resim

HAT ESeRLeri.:

Mihrap eyvanının doğu ve batı pencereleri üzerinde duvara asılmış birbirinin eşi olan daire biçiminde iki yazı levhası bulunur. Levhalarda “Amme suresi” yazılıdır. Biri yeşil, biri kırmızı olan bu yazılardan birinde Bursa’da 19. yüzyılda valilik yapmış Ahmet Vefik Paşa’nın adı geçer.


Resim

MiNâReLeri.:

Câminin minarelerinin birisi kuzeybatı, diğeri güneybatı köşesindedir. Minareler yapının 1855 depreminin ardından, 19. yüzyıl sonlarına doğru yapılmıştır. Orijinal minarelerin câmiye adını veren yeşil çinilerle kaplı olduğu düşünülür.


KüLLiye YAPıLarı.:

Yeşil Câmii'nin inşasından sonra batısına medrese, doğusuna imaret yapılmıştır. Medrese, “Sultaniye Medresesi” olarak anılırdı. Medrese binası, günümüzde Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılır..


Resim

YEŞİL TÜRBE.:

Yeşil Külliye’sinin kuşkusuz en tanınmış yapısı Çelebi Mehmed için yaptırılan ve cephelerini süsleyen yeşil, turkuaz kabartma çinilerin rengiyle anılan Yeşil Türbe’dir. Yıldırım Beyazid’in oğlu, Osmanlı padişahlarının beşincisi Çelebi Mehmed tarafından 1421 yılında yaptırılmıştır..
Bursa Yeşil Câmii’nin hemen karşısındaki tepede yer alan Yeşil Türbe de aynı mimarın, Hacı İvaz Paşa’nın bir başka eseri. Burada mimara süslemeler konusunda Nakkaş Ali ve Nakkaş Mehmed el Mecnun destek olmuşlar.
Zaman içerisinde çeşitli tadilatlardan geçen türbenin son onarımı ise 1945 yılında Mimar Macit Rüştü Kural tarafından yapılmıştır.


Yeşil Türbe’de KimLer Yatmaktadır.:

Çelebi Mehmed Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu kabul edilmektedir. 34 yıllık mücadelelerle dolu hayatında 24 kez savaşa katılmış, 40 ayrı yerinden yara almıştır. Yeşil Türbe’nin yapımı vefâtından 40 gün önce tamamlanmış ve vefâtı halktan 40 gün gizlendikten sonra Yeşil Türbe ’ye yapımından 80 gün sonra defnedilmiştir. Çelebi Mehmed’ in Yeşil Türbe’ deki mezarı Suat Asral’ ın dizelerinde;
“Bursa’nın altın kubbelerinde Güneşler doğar, güneşler batar…
Yeşil’de bir tepe üzerinde Çelebi Mehmed yatar…” Şeklinde ifade edilmektedir.
Zemin kattaki sanduka oda ve bodrumdaki tonozlu mezar odası olmak üzere iki kattan oluşan türbede Çelebi Mehmet Sultan’ın kızları Selçuk Hatun, Ayşe Hatun, Hafsa Hatun ve Sitti Hatun’un, oğulları Mahmut ve Yusuf Beyler ve dadıları da gömülüdür..


YeŞiL TüRBe Ne AmaçLa YapıLmıştır?.:

Yeşil Türbe, Yeşil Külliye içerisinde bulunan Yeşil Câmi’nden yüksektedir. Bu durum alışıla gelmiş bir durum değildir. Yeşil Türbe’nin Yeşil Câmi’nden yüksek olmasının sebebi, Osmanlının zor döneminde dosta düşmana karşı “ayaktayız” mesajını vermek içindir. Timur yenilgisi ve kardeşler arasındaki iktidar mücadelesi sonrası Çelebi Mehmed’ in Osmanlı’nın yıkılmadığını ve eskisinden daha parlak eserler yapabileceğini göstermek amacıyla Yeşil Türbe gösterişli yapılmıştır. Mimarı Hacı İvaz Paşa’dır. Nakkaşları Ali bin İlyas Ali, Mahmud el Mecnun ve Ali bin Hacı Ahmed Tebrizi’dir..

YeŞiL TüRBe PLaNı.:

En dar yüzü 8,45 metre, en geniş yüzü 8.87 metre olan sekizgen prizma bedene sahiptir. Beden yüzleri beyaz mermerden yapılmış, çerçeveler ve ayaklar 3,5 metre açıklığı bulunan üzengileri boşta duran sivri kemerleri taşımaktadır. Güney ve kuzey cephelerinin haricinde, dikdörtgen büyük pencereler ile sivri kemerli alçı pencereler vardır. Zamanımıza çok az değişikliklerle gelen cephe girişin doğusundaki ilk yüzdür. Mermer çerçevelerin, sağır kemerlerin ve pencerelerin etrafı geçme rumi motifli bir bordürle kaplıdır. Diğer kısımlar turkuaz renkli çinilerle kaplanmıştır. Pencere alınlıkları koyu lacivert zemin üzerine, ince çizgilerle üç yatay bölüme ayrılmış sahalarda, ayet ve hadisler yazılıdır.
Türbeye yeşil, turkuaz çinilerle kaplı olmasından dolayı Yeşil Türbe ismi halk tarafından verilmiştir. Türbe’nin giriş kapısı 1855 depreminde büyük hasar görmüş, 1864’de yapılan onarımla, horasanla sıvanarak bugünkü görünümüne sokulmuştur. Sağlı sollu mihrapçıklar, ayakkabılıklar türbe’nin kitabesi 13 dilimli yarım kubbe çeşitli renk ve motiflerle kabartma renkli sır tekniğinde işlenmiştir. Rumiler, palmetler, rozet motifleri ile oya gibi işlenen kapı kanatları zamanımızda da tüm çarpıcılığı ile ortadadır. Bir sanat şaheseri olan kapıyı Tebrizli Ahmed oğlu Ali yapmıştır. Sekizgen bedeni sıvalı yüksek kasnağa oturan kurşunlu örtülü büyük bir kubbe örtmektedir. Duvarlar 2,94 metre yüksekliğe kadar iki bordürle çevrili, altıgen turkuaz çinilerle kaplıdır. Bunların aralarında iri madalyonlar yer almaktadır. Türbe zamanımıza ulaşan en muhteşem çinili mihraba sahiptir. Renkli süsleme sanatının bir şaheseridir. Givli süs sütunları üç sıra mukarnas, rumi, palmet, kıvrık dal motifleri, kalın yazı dizileri ve tepeliği ile Yeşil Câmi mihrabını andırmaktadır.

Türbenin dış duvarları Yeşil Câmii’de de kullanılan yeşil ve firuze renkli çinilerle süslenmiş ancak bu çinilerden sadece girişin solunda olanlar orijinal çiniler. Diğerlerinin çeşitli tadilatlar sırasında yenilenmiş olduğu düşünülüyor.
İç duvarları da çinilerle süslü olan türbenin (hatta Yeşil Türbe tüm iç cephesi baştan başa çinilerle süslenmiş tek türbedir) en büyüleyici güzellikte olan kısmı ise sarı, yeşil, siyah, beyaz, turkuaz renklerde çinilerle kaplanmış olan mihrabı.

Yeşil Türbe'de; 2007-2009 yıllarında Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Bursa Valiliğince Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin (TOBB) mali desteğiyle büyük restorasyon gerçekleştirilmiştir. Yeşil Türbe’nin bir başka özelliği ise, ölümün yeşil ve serin çiniler arasında sevgi denizine dönüşmesidir. Bursa’nın ufuklarında kutsal nurları toplayan kubbe ve çinilerin etkisiyle insanı büyüleyen Yeşil Türbe’nin rengi, eski Bursa baharlarından süzülmüş bir özsu gibidir. Ahmet Hamdi Tanpınar “Bursa’da Zaman” adlı şiirinde bu dizilerle duygularını dile getirmiştir: Yeşil Türbe’yi gezerken Bursa’da Zamanda musiki gibi Çinilere sinmiş Kur'ÂN-ı Kerîm sesini duyarsınız…


Resim
BURSA'da ZAMAN..

Bursa'da bir eski câmi avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdıyan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar...
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden.
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimarîlerin en ilâhisi..

Bir zafer müjdesi burda her isim:
Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın..
Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.
Gümüşlü bir fecrin zafer aynası,
Muradiye, sabrın acı meyvası,
Ömrünün timsali beyaz Nilüfer,
Türbeler, câmiler, eski bahçeler,
Şanlı hikâyesi binlerce erin
Sesi nabzım olmuş hengâmelerin
Nakleder yâdını gelen geçene..

Bu hayâle uyur Bursa her gece,
Her şafak onunla uyanır, güler
Gümüş aydınlıkta serviler, güller
Serin hülyasıyla çeşmelerinin.
Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtılarından
Billûr bir âvize Bursa'da zaman..

Yeşil türbesini gezdik dün akşam,
Duyduk bir musikî gibi zamandan
Çinilere sinmiş Kur'ÂN sesini.
Fetih günlerinin saf neşesini
Aydınlanmış buldum tebessümünle..

İsterdim bu eski yerde seninle
Başbaşa uyumak son uykumuzu,
Bu hayâl içinde... Ve ufkumuzu
Çepçevre kaplasın bu ziyâ, bu renk,
Havayı dolduran uhrevî âhenk..
Bir ilâh uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette,
Belki de rüyâsı bu cedlerin,
Beyaz bahçesinde su seslerinin..


Ahmet Hamdi TANPINAR



Resim

SULTAN MEHMET ÇELEBİ.:

Osmanlı'nın ikinci kurucusu olarak kabul edilen, beşinci Osmanlı padişahı Çelebi Mehmet.:
Sultan Mehmed Çelebi, 1389 yılında Edirne'de doğdu. Babası Yıldırım Bayezid, annesi de Germiyanoğullarından Devlet Hatundur.

“Çelebi” kelimesi, okuma yazma bilen, medrese veya eşiti bir kurumda eğitim görmüş kişiler için kullanılmaktadır.
Sultan Mehmed Çelebi Müslümanlara karşı göstermiş olduğu adaleti, aynı zamanda Hıristiyan topluluklara karşı da gösterirdi. İyi bir idareci ve politikacıydı.
Eğitimini Bursa ve Edirne Sarayı’nda tamamlayan Mehmet’in hocaları Amasyalı Sofi Bayezid ile Tokatlı Bicaroğlu Hamza’ydı.
1391 senesinde Amasya Sancak Beyi olarak atanan Mehmet Çelebi, Canik Seferi’nde gösterdiği başarı sayesinde bu görevi aldı.
1391-1402 yılları arasında Amasya sancak beyi olarak görev aldığı sırada devlet işlerini etraflıca öğrendi. Buradaki görevi sırasında babası Yıldırım Bayezid’in Anadolu seferlerine sancak beyi olarak eyalet askeriyle katıldı. Bu seferlerin çoğunda, Osmanlı ordusunun yedek güçleri komutanlığını üstlendi.
1402’deki Ankara Savaşı sırasında da yedek kuvvet komutanıydı. Onun yönettiği birlik, Çelebi Mehmet Çelebi sayesinde çok az kayıp verdi ve kendisi de bu sayede kurtuldu.



FETRET DEVRİ/ OSMANLI’yı İKİNCİKEZ KURAN PADİŞAH.:

Babası Timur’a yenik düştükten sonra, Osmanlı Devleti 11 sene fetret devrinde yaşadı. Bu devirde Yıldırım Bayezid’in oğulları taht kavgasına girişti.
Çelebi Mehmet, 1403-1413 yılları arasında Timur egemenliği altındaki Amasya’da Amasya-Tokat-Sivas bölgesi emirliği yaptı.
Kardeşler arasında çeşitli savaşlar yaşandı. Nihayet 1413 senesinde Çelebi Mehmet, kardeşi Musa Çelebi’yi Vize ve Çamurlu Derbent Savaşı’nda yenerek tek başına Osmanlı Devleti idaresini eline aldı. Bu durum, Osmanlı’yı yıkılmanın eşiğine getiren fetret devrinin bitmesini sağladı..



SALTANATı.:

1413 senesinden sonra tek başına hüküm süren Sultan Mehmet Çelebi, fetret devrin bitiren padişah olduğu için Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu sayılmaktadır.
Bir süre Edirne Sarayı’nda kaldı. Burada bazı elçileri kabul etti ve bazı devlet kademesi atamalarında bulundu.
Anadolu seferine çıkan Sultan Mehmet Çelebi, ilk olarak Bursa’ya uğradı. Oradan Ege sahillerine ilerledi. Ayaklanıp isyan çıkaran İzmiroğlu Cüneyd Bey’i bastırıp Ayasoluk (Selçuk) kalesini aldı.
1414 yılında Aydınoğlu Cüneyd Bey'den İzmir'i geri aldı. Saruhan ve Menteşoğlu beylikleri yeniden Osmanlı Devleti'ne bağlandı. Bursa'ya saldıran Karamanoğulları üzerine bir sefer düzenlendi.
Aynı sene, iki yıl evvel Bursa’ya yürüyen kuzeni Karamanoğlu Mehmet Bey’in üstüne gitti. Karamanoğlu ordusuyla Konya Ovası’nda savaştı. Mehmet Bey’le bir anlaşma imzaladı. Bu barışla birlikte Karamanoğlu'na Eskişehir, Kırşehir, Beyşehir, Sivrihisar'ı ve Niğde'yi verip, hilat giydirip, sancak verdi.
Karaman Seferi’nden dönen Sultan Mehmet Çelebi, Ankara’da rahatsızlandı ve hekim Mevlana Sinan (Şâir Şeyhi) tarafından tedavi edildi. Bu tedavi sonucunda sağlığına kavuşan Mehmet Çelebi, kendisini tedavi eden Mevlana Sinan’ı ödüllendirdi. Şeyhi, aralarındaki bu olayları Harnâme isimli mesnevisinde hikaye etmiştir.
Edirne’ye dönen Mehmet Çelebi, 1416 senesinde Rumeli Seferi’ne çıktı.
Mora’ya akıncılar gönderdi. Eflak Prensi Mirce (1386-1418) üzerine gitti. Tuna nehrini aşarak Orta Macaristan yollarını kontrol eden ve Osmanlılar tarafından Yergöğü adıyla anılan Eflak şehrinde (Giurgiu) çok korunaklı bir hisar yaptırdı. Bu sefer sonunda Eflak Prensi Mirce, yine Yıldırım Bayezid zamanında olduğu gibi, Eflak'ın Osmanlıların bağımlı bir devleti olmayı kabul etti.
Buralara gözünü dikmiş olan Macar Kralına gözdağı vermek maksadıyla Erdel (Transilvanya) ve Macaristan'a akıncılar gönderdi. Bosna'ya da her yıl akıncılar gönderen Mehmet Çelebi, böylece oradaki toprak sahipleri soyluların Osmanlı etkisine girmesini sağladı ve sonunda Bosna kralı II. Tvrtko Osmanlılara bağımlı devlet olmayı resmen kabul etti.
İlk Osmanlı donanması Mehmet Çelebi zamanında Gelibolu’da kuruldu. Bu donanma, ilk defa Çalı Bey komutasında 1416 senesinin ilkbaharında Osmanlı ticaret gemilerine sürekli saldıran Hristiyan Naksos Dükü’ne karşı gönderildi.
Daha sonra 29 Mayıs sabahı Venedik ile Osmanlı donanması Çanakkale önünde, iki devlet arasındaki ilk deniz savaşını başlattı. Venediklilerin galibiyeti ile sonuçlanan bu savaş sonucu, Osmanlı donanmasındaki bütün gemiler harap olmuştur. Venedikliler, Çalı Bey’i, diğer gemi reislerini ve Osmanlı denizcilerinin tümünü öldürdü.
Bunun üzerine iki devlet arasındaki ilk barış anlaşması 1417’de imzalanmıştır.
1420 yılında İslam dinine aykırı fikirlere sahip bir tarikatla, Anadolu ve Rumeli'de fikirlerini yaymayı amaçlayan Şeyh Bedreddin isyanını bastırdı bastırdı.
Ankara Savaşı’ndan 18 sene sonra ortaya çıkan bir kişi, Çelebi Mehmet’in kayıp kardeşi Mustafa Çelebi olduğunu iddia ederek Selanik’te kendini Padişah ilan etti. O sırada Anadolu’da bulunan Sultan Mehmet Çelebi, hızlı bir şekilde Mustafa Çelebi’nin üzerine yürüdü. Çıkan savaşta Mustafa Çelebi’nin ordusu dağılırken, kendisi de Bizans’a sığınmak zorunda kalmıştır..



SULTAN ÇELEBİ MEHMET’in VEFÂTI.:

26 Mayıs 1421 tarihinde Edirne’de iken bir av sırasında at üstüne felç geçiren Sultan Mehmet Çelebi, attan düşüp yaralandı. Bu sırada Veziriazam Amasyalı Bayezid Paşa ve vezirleri İvaz Paşa ve Çandarlı İbrahim Paşa’yı yanına çağırdı ve.:“Tez oğlum Murad'ı getirin. Ben bu döşekten kalkamam. Murad gelmeden ölürsem fitne çıkar. Tedârik görün, ölümümü gizleyin!.” emrini verdi.
Bu vasiyetten kısa süre sonra hayatını kaybetti ve şehzade Murad’a hızlıca haber verildi.
Amasya’da vali olarak görev yapan Şehzâde Murad, başkent Bursa’ya gidene kadar 42 gün geçti. Bu süre içerisinde Sultan Mehmet Çelebi’nin ölümü gizlendi. Padişahlar arasında ölümü gizlenen ilk Osmanlı padişahıdır.
II. Murad Bursa’ya gelip tahta çıktıktan sonra, Çelebi Mehmet’in cenazesi Edirne’den Bursa’ya götürüldü ve Yeşil Türbe’ye defnedildi..

Ruhu Şâd OLsun ve üzerine Rahmetler yağsın İnşâe ALLAH!.


ResimDEe!.
BUYur!.
KUL İHVÂNim!..


ŞEN OL!.asın->KEŞiŞ DAĞım
CÂNÂNım =>CÂNda YAŞdım!.
BURSA BÂZÂRı>ÇİLLe ÇAĞım
=>ZamÂNı =>ÂN-da YAŞdım!.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 12 Tem 2019, 16:59 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

ZamÂN VAKit GELir GEÇer
YAŞAnÂN şU ÂNdır BİZim!.
İNSÂN TERCih EDer>SEÇer
OYUN=>İmtihÂNdır BİZim!.


ZEVK 9305

GEÇmiş<->GELecek =>şU ÂNda =>hER ÂN YARATAN RABB’ımız
HASBünALLAH =>KEFîL=>VEKîL =>HASBünALLAH=>HASÎBimiz
HABLİ’L- VERîD’den de =>AKREB ==>ZÂT’ın ARATAN RABB’ımız
=>ŞEKER CÂMi’de =>CÂN<->CÂNÂN ==>CUMÂ CEM’i NÂSiBmiz!.



12.07.19 13:14.
brsbrsmm..şkrhocacâmisicumâcem’i..


RESûLuLLAH =>İZin =>İZLe
MELÂMî-sin=>SIRRın=>GİZLe
NÂZ-NİYÂZ ==>NAHNU ÂLEMi
BİZ BİR-İZ=>DAMLa>DENİZLe!.


KUL İHVÂNim>HAKk’ı ZİKRet
HALkısın seN=>HAKk’ı FİKRet
HAKka-HAYra =>SABıR EYyLe
HAKk’a =>ŞİKÂYetsiz ŞÜKRet!.

celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


HASBe.: Re'y. Tedbir..
HİSBe: Ecir ve sevab..
HASBî.: Karşılıksız. Allah rızası için.
HASÎB.: Muhterem, itibarlı, değerli, cömert ve hayrın sahibi..
HASBünâ.: Bize yeter. Bize kâfidir
HASBünALLAH.: ALLAH celle celâlihu Bize yeter, bize kâfidir..
NÂSiB.: ALLAHu zü’L- CELÂL’in MURaduLLAHta Takdir ettiği değişmeyen ancak, EMRuLLAH ile bildirilen ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemce uygulanan sünnet içinde gereken tedbir tercihi kullandığımızda elde ettiğimiz ni’met hissesi payı..


nOt.: HAYat Irmağının sahilinde oturmuşuz yakalamaya muhtaç ve mecbur Olduğumuz RIZık BALIKLarımızı her CÂN gibi AVLamaya Çabalayıp Çalışıyoruz.. HAYat Irmağını Yaratan ALLAHu zü’L- CELÂL, Sırtında “Latif Yıldız” yazan NÂsibim Balıklarımı yaratıp yolladı.. Eğer ben yan gelir yatar da Nâsibimi aramaz, kovalamaz, EMRedilen gerekeni yapmazsam benim OLan RIZık BALIKLarım KISMEtim OLamaz, GELir, GEÇer ve de Gİder ve's- selâm..


ResimHabLi'L- VeRîD.:

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Resim---"Ve lekad halakne'l- insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh (nefsuhu), ve NaHNu AKREBu ileyhi min HaBLi'L- VeRîDi.: Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.”" (Kaf 50/16)

إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
Resim---"İnne rabbekumu’l-lâhullezî halaka's- semâvâti ve'l- arda fî sitteti eyyâmin summestevâ ale'l- arşı, yugşî'l- leyle'n- nehâre yatlubuhu hasîsen ve'ş- şemse ve'l- kamere ve'n- nucûme musahharâtin bi emrih (emrihi), e lâ lehu'l- halku ve'l- EMR (emru), tebârekallâhu rabbulâlemîn.: Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan ALLAH'tır. Bilesiniz ki, YARATmak da EMRetmek de O'na mahsustur. Âlemlerin RABBi ALLAH ne YÜCEdir!”." (A’raf 7/54)


Resim

Şe’eNULLAH ki =>GEÇmiş-GELeceksiz =>şu ÂN =>her ÂN'da =>yENiden YARatışş:

يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
Resim---''Yes’ eluhu men fis semâvâti vel ard (ardı), kulle yevmin huve FÎ ŞE’Nin.: Göklerde ve yerde bulunan herkes, O'ndan ister. O, her ÂN YARATMA HALİndedir.” ” (Rahmân 55/29)


El Kefîlu ALLAH celle celâlihu:
Resim
El Vekîlu ALLAH celle celâlihu:

Resim


YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.


Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim

MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....



Resim

ŞEKER HOCA CÂMİİ

Nalbantoğlu Mahallesi Şeker Hoca Caddesi Osmangazi/Bursa..
Şeker Hoca Câmii: Ulu Câmi'nin arkasındaki Câminin yapım tarihi ve yaptıranıyla ilgili kesin bilgiler bulunmamaktadır. Ancak, 1484 tarihli Sicil kayıtlarından yola çıkarak, Şeker Hoca’nın Çelebi Mehmed ya da II. Murad döneminde yaşamış olduğu ve câmiyi de bu dönemlerde yaptırmış olduğu kabul edilebilir. Kesme taş ve tuğlanın birlikte kullanıldı bir duvar örgüsüne sahip olan câmi, kare planlı ve üzeri kurşun ile kaplı kasnaksız bir kubbe ile örtülüdür..

8,20X8,20 metre iç ölçülerinde olan câminin üzeri bir büyük kubbe ile örtülmüştür. Câminin duvarları ise, moloz taşı ile örülmüştür. Câminin girişinde Bursa kemerleri bulunup, içersi sekiz pencere ile aydınlanmaktadır. Kubbeli olan yapının girişinde ahşap çatılı bir son cemaat yeri bulunur.
Sultan Çelebi Mehmet döneminde, Şeker Hoca lâkaplı, Horasan’lı velî Mevlânâ Baba Yusuf bin Hamid (1397-1479) tarafından yaptırılmıştır. Câminin bânisi Şeker Hoca, bitişikteki türbede medfundur.
Hemen yanında ufak bir mezarlığı bulunan Şeker Hoca Câmii, halen sağlam ve ibâdate açık durumdadır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 19 Tem 2019, 14:33 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

DUYduk UYduk HUMÂmıza
KALBKAZANı =>KAFA TASı
=>EŞLik Etti =>CUMÂmıza
CıRCıR BÖCEk ORKESTRAsı!.


ZEVK 9317

BİZBİR-İZ=>RABB’ımız LÜTF-u VÂHİDu’L- KAHHÂR=>KÂNiye
AL!.ıp=>VER!.diği =>SoN NEFES =>KÜLLî ŞEYy’ine =>FÂNiye
=>RESÛLuLLAH’ı=>HABîBî
HALLÂKu’l- HAKk’tır HÂSîBî
=>BU CUMÂ CEM’i =>NÂSîBî ==>BALIKESİR ==>BURHÂNiye!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


19.07.19 13:24
balıkesir-burhaniye..hacımesudcâmiemrylecumacem’imiz..


=>OKUnan =>EZEL EZÂNLar
SELÂMEt=>SIHHAt SAĞLıkta
ŞİMdi=>ŞE’ÂNda=>şU ÂNLar
=>HACı MESUt==>AĞACıkta!.


YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.


Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim

MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....


Resim

AĞACık MAHALLEsi HACı MESUd CÂMisi.:

İskele Mah., Duygu Cad., No:2, Burhaniye, Balıkesir, Türkiye..

1986 Yılında HACı MESUd isimli bir zât tarafından yaptırılmıştır.
Bahçesinde çok güzel bir asma gölgelik, incir ağaçları ve muhteşem bir Ağutos CırCır Böcekleri korusu CUMÂ CEM’ineiştirak etmekteler ve yürekleri RAVZA-yı Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e sürüklemekteler RABBımız TeÂLÂ’ya hamd OLsun!.

BURHÂNiye’de CÂMiLer.: Hacı Ahmet Câmi, Cumhuriyet Mahalle Câmii, Çifte Minareli Câmi, Hacı Gürsesler Câmi, Mesut Ağacık Câmi, Çoruk Mahallesi Câmii, Ümmü Hatun Câmii, İmko Câmi, Koca Câmi,
Kirtik Câmisi, Memiş Câmi, Kurşunlu Câmi, Geriş Câmi, Mahkeme Câmi, Hasanoğlu Câmi..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 26 Tem 2019, 21:05 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

ALLAH’ın>EKBER EZÂNı
TEVHİDin->İRFÂN-İZÂNı
ŞE’ÂNuLLAHLa AŞKuLLAH
MEŞKin MUHABBet MİZÂNı..


Resim

SEVgim AŞKım PERÇİNLedi
NÂRım=>NÛRLa SERİNLedi
=>İÇİMde ==>EZÂN İNLedi
CÂNım=>CÂNÂNdan DİNLedi!.


Resim

GEÇmiş<->GELeceği>ÇEKtim
=>TEKBİRİ-nde>TEKe TEKtim
bEN SENde SEN bENde>NAHNu
=>HALİFESi=>TEKk GERÇEKtim!.


ZEVK 9342

=>HEVÂ-HEVESİnin KULu..=>HAM AKLIna KUL OLANLar!.
PEŞReV ÇEKer PEŞReV ATaR.. BORAZANLarLa>ZURNALar!.
HIZıR>HAZıR=>ÂŞIK YOLu =>YİTiğin=>YÂR’de BULANLar!.
=>VEZiR ÜZEYİR CÂMİsi.. =>CUMÂ CEM’i =->ÜÇ KURNALar!.


26.07.19 13:23
brsbrsm..üçkurnalıcâmimizdecevlÂNn..



ANA-OĞuL =>AŞKLa-SEVgi
SEVen<->SEViLen>SEVgiLi
=>MERYEM’in=>İSÂ’sı Gibi
=>HACER ANA =>İSMÂİL’i!.


Resim

HALİFe HALîL DEM bU DEM
İSMÂİL TOPUğu=>ZEMZEM
KÂBE’nin KALBİnde>HACER
HACER’in MEZÂRı=>KÂBE’m!.


Resim

İZde>SÖZde ZİKRî SEVDÂm
FAZLî FITRî=>FİKRî LEYLÂm
ŞE’ÂN ŞEVKin MECÛNuniyem
ŞÂHiD ŞEHîD ŞÜKRî MEVLÂm!.


Resim

A’dan =>Ze’ye=>AŞKı YAŞAdım
şU=>ŞE’ÂN ŞEHRim =>BURSA’da
“DERYÂ’da=>DAMLA” OLdu ADım
NÂZ-NİYÂZ NEHRim =>BURSA’da!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..



Resim

=>HEVÂ-HEVESİnin KULu..=>HAM AKLIna KUL OLANLar!.
PEŞReV ÇEKer PEŞReV ATaR.. BORAZANLarLa>ZURNALar!.:


PEŞReV.: farsça.. piş=>ön ve rev=>giden’den pîş-rev =>önde giden..

Yazın Terimi OLarak PEŞReV.: Türk halk yazınında, halk öyküleri anlatılırken, Türkülerin söylenişi ve çalınışı sırasında türkü aralarına katılan mani biçiminde küçük türküler..

Müzik Terimi OLarak PEŞReV.: Alaturka müzikte, faslın giriş taksiminden sonra ilk çalınan dört haneli ve dört teslimli parça..
Klasik Türk musikisinin en çok tanınmış saz eseri şekline verilen ad. Genel olarak dört bölümden yapılmıştır. Güftesi olmaz ve yalnız sazlarla çalınır. Dini peşrevler, Mevlevi ayinlerinde çalınırdı. halk hikayelerindeki türkülerin arasındaki mani şeklindeki dörtlükler. Türk musikisinde bir saz eseri türü. Farsça “önde giden” demek olan pişrevden bozmadır. Tek çalgı veya umumi fasıl başlarında çalınır.

Güreş Terimi OLarak PEŞReV.:
Güreşten önce pehlivanların ellerini birbirine veya dizlerine çarparak ve biraz sıçrayarak yaptıkları oyun..
Çayırda yapılan yağlı güreşlerde; güreşme hazırlığı, güreşe girişi ifâde eden âhenkli hareketlere de peşrev denir. Bütün vücutları yağlı olan pehlivanların güneşin ışığında parlayan vücutları, kıvrak hareketleri, seri el hareketleri, yerden aldıkları temennalar, attıkları naralar peşrevin belli başlı hususiyetleridir. Peşrevde pehlivan uzun adımlarla meydanın ortasına doğru ilerlerken ellerini âhenkli olarak çırpar. Bu hareketi birkaç defa tekrar eder. Meydan ortasında kıbleye döner, hafif diz kırıp temânnâ/eli alnına götürerek selâmlama işâreti çakar ve rakibiyle tutuşur. Yağlı güreşlerimizde Koca Yusuf, Hergeleci İbrahim, Aliço, Kavasoğlu İbrahim ve Mümin Hoca pehlivanlıklarının yanısıra çok güzel peşrev yapmakla da meşhurdular..


Zurnada Peşrev Olmaz, Ne Çıkarsa Bahtına..
Atasözü..

Zurnada Peşrev Olmaz, Ne Çıkarsa Bahtına.: Kuralları olmayan, plansız programsız işlerde yöntem ve kural aranmadığı için, sonucun iyi mi, kötü mü olacağı şansa bağlıdır. Kusur aranmaz. İş, kendi kendine nasıl yürürse yürür ve öylece biter. Böyle işlerin sonucu da haliyle tahmin edilemez. Şans varsa iyi bir sonuç alınabilir..



Resim

HALİFe HALîL DEM bU DEM
İSMÂİL TOPUğu=>ZEMZEM
KÂBE’nin KALBİnde>HACER
HACER’in MEZÂRı=>KÂBE’m!.


HİCR-i İSMÂİL aleyhisselâm.:

HİCR.: İbrâhim aleyhisselâm’ın oğlu İsmâil aleyhisselâm ile birlikte Annesi Hâcer aleyhasselâm’ın kabirlerinin bulunduğu KÂBE’den bir kısım olan Rıza HÜCREmiz..

HİCR.: Sözlükte “engellemek, yasaklamak; bir şeyden bir parça ayırmak” mânalarına gelen hicr, Kâbe’den ayrılmış olmakla birlikte onun bir parçası kabul edilen yere verilen isimdir. Burası, İbrâhim aleyhisselâm’ın oğlu İsmâil aleyhisselâm ile birlikte inşa ettiği Kâbe’ye dahil bulunuyordu. Ancak yangın ve sel baskınları sonucunda yıkılan Kâbe’nin MuhaMMed aleyhisselâm’ın de katıldığı 605 yılındaki yeniden inşası sırasında Mekkeliler, kendi aralarında topladıkları paranın İbrâhim aleyhisselâm’ın temelleri üzerine yapılan inşaatı tamamlamaya yetmeyeceğini anlayınca binanın daha küçük tutulmasına karar verdiler. Bu inşaat sırasında yarım daire şeklindeki bir yeri Kâbe dışında bıraktılar ve burasını göğüs hizasına gelen bir duvarla (hatîm) çevirip Kâbe’den olduğu anlaşılsın diye taşla döşediler; Kâbe’den sayıldığı halde ondan ayrı bırakıldığı için de “Hicr” veya “Hicr-u İsmâil” adını verdiler.

Hicrin tamamının mı yoksa bir kısmının mı Kâbe’ye dahil olduğu konusu tartışmalıdır. Ezrakī, “İbrâhim aleyhisselâm’ın hicri, Kâbe’nin yanı başında İsmâil aleyhisselâm’ın koyunları için bir ağıl olarak inşa etmişti” diyerek onu Kâbe’nin tamamen dışında göstermiştir (Aḫbâru Mekke, I, 64-65). Ezrakī ayrıca İbn İshak’tan naklen İsmâil aleyhisselâm ile annesi Hâcer aleyhasselâm’in kabirlerinin burada olduğunu söyler (Aḫbâru Mekke, I, 313). Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem’in Hz. Âişe radiyallahu anha’ye söylediği.: “Eğer kavmin küfür dönemine yakın bulunmamış olsaydı Kâbe’yi yıktırıp İbrâhim’in temelleri üzerine yeniden inşa ederdim”
Bir başka rivayette: “dışarıda bırakılan kısmını içeri aldırırdım”
(Buhârî, “Ḥac”, 42; Nesâî, “Ḥac”, 125) anlamındaki sözleriyle bu kısmın kaç arşın olduğuna dair rivayetleri (Şevkânî, V, 51) değerlendiren âlimlerin çoğunluğu, hicrin 6 zirâlık (arşın) kısmının Kâbe’ye dahil olduğunu kabul etmiştir. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in Kâbe’de namaz kılmak isteyen Hz. Âişe’ye Kâbe’ye dahil olduğunu belirterek hicrde namaz kılmasını söylediğine dair rivayeti (Tirmizî, “Ḥac”, 48; Nesâî, “Ḥac”, 128) dikkate alan bazı âlimler ise hicrin tamamının Kâbe’den olduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna göre Hz. İsmâil ile annesinin mezarlarının hicrde olduğuna dair rivayet eğer sahihse mezarların bugünkü hicrin Kâbe’ye dahil olmayan kısmında bulunması gerektiği açıktır. Peygamber kabirlerinin mescid edinilmemesini isteyen Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem’in (Buhârî, “Cenâʾiz”, 62, 96), hicrde namaz kılması ve Hz. Âişe’ye de tavsiye etmesi (İbn Mâce, “Menâsik”, 31) bunu teyid etmektedir.

Hicrin sınırını gösteren hatîm (terkedilmiş, bırakılmış), iki ucu da Kâbe duvarına bitişmeyen yarım daire şeklinde bir duvardır. İçi, dışı ve üstü mermerle kaplı olup üzerinde biri ortada, diğerleri uçlarda yer alan, şamdan biçimi kaideli ve silindirik fanuslu üç adet lamba bulunmaktadır.

Hicr ve hatîmle ilgili ölçümler hakkında kaynaklarda yer alan bilgilerde bazı farklılıklar göze çarpmakta ve bu durumun hem kullanılan değişik arşınlardan (“zirâu’l-yed” [zirâ-i şer‘î] 46,2 cm., “zirâu’l-hadîd” [zirâ-i kumâş] 57,7 cm.), hem de sürekli yapılan ta’mir ve ilâvelerden kaynaklanmış olduğu düşünülmektedir. Mirʾâtü’l-Ḥaremeyn sahibi İbrâhim Rifat Paşa’nın metrik sistemi kullanarak yaptığı ölçümlere göre hatîmin yüksekliği 1,31 m., üstten genişliği 1,52 m., alttan genişliği 1,44 m., Kâbe’nin kuzeydoğusunda Kâbe örtüsünün halkalarının tutturulduğu “şâzervân” adı verilen mermer kaide ile hatîm arasında yer alan açıklık 2,30 m., kuzeybatı tarafındaki açıklık 2,23 m., hatîmin iki ucunun içeriye olan mesafesi 8 m., arkadan tavaf mahalline 12 m., Kâbe’nin kuzey duvarının ortası ile hicrin merkezi arasındaki mesafe ise 8,44 metredir.

Kâbe, Husayn b. Nümeyr kumandasındaki Emevî ordusunun Abdullah b. Zübeyr’i kuşattığı sırada ciddi bir tahribata uğradı; ancak Emevî kuvvetleri çekilince Abdullah b. Zübeyr Kâbe’yi eskisinden daha güzel bir biçimde yeniden yaptırdı. İnşa tarzı üzerinde ashab kendisine itiraz edince Resûl-i Ekrem’in Hz. Âişe’ye söylediği sözleri (yk.bk.) delil getirip Kâbe’yi yıktırarak Hz. İbrâhim’in temellerini buldu ve ileri gelenlere gösterdi; sonra da duvarları bu temeller üzerinde yükseltti. Böylece Resûl-i Ekrem’in hadisine göre hicr Kâbe içine alındı. Emevî halifelerinden Abdülmelik b. Mervân zamanında Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî, Mescid-i Harâm’a sığınan Abdullah b. Zübeyr’i kuşatınca Kâbe’yi mancınıkla taşa tuttu. Şehri ele geçirdikten sonra da onun Kâbe’yi inşa ediş biçimi ve yaptığı ilâveler konusunda Abdülmelik ile istişârede bulundu. Halifeden aldığı emir üzerine binanın hicr mevkiini meydana getiren bölümünün duvarlarını 4,50 m. kadar yıktırdı ve Kâbe’nin o tarafını kapatıp burasını Kureyş’in yaptığı tarzda alçak bir duvarla çevirdi; diğer kısımları ise olduğu gibi bıraktı (74/693).

Hatîm önceleri sadece taştan örülmüş bir duvar şeklindeydi; yine hicr de taş döşemeliydi. Abbâsî Halifesi Ebû Ca‘fer el-Mansûr 140 (758) yılında hac için Mekke’ye gittiğinde Hatîm ve Hicrin mermerle kaplanmasını emretti. Abbâsîler’den Osmanlılar’a kadar pek çok devlet adamı buranın imarı için gayret sarfetti. Bugün hicr, çevreleri saç örgüsü ve çeşitli geometrik motiflerle süslenmiş çok kıymetli, gül kırmızısı, siyah, yeşil, mavi mermerlerle kaplıdır. Hatîmin iç tarafının ortasında mermer üzerine Kudüs yönünü göstermek üzere Mescid-i Aksâ’nın kubbesine benzeyen bir şekil işlenmiştir; çevresinde de ince geometrik nakışlarla süslü mermerler bulunmaktadır. Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz zamanında Osmanlılar tarafından yapılan bu süslemeler, kıblenin Mescid-i Harâm’a çevrilmesinden önce Hz. Peygamber Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem
’in Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılmasına işaret etmektedir. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem o dönemde namazını Hacerü’l- Esved’le Rüknü’l- Yemânî arasında kılar ve böylece Kâbe’yi kendisiyle Mescid-i Aksâ arasına almış olurdu; kıble yönü de hicrin ortasından geçerdi.

Memlük Hükümdarı el-Melikü’z-Zâhir Çakmak, hatîmin dış yüzü için Kâbe örtüsü gibi siyah renkli bir örtü gönderdiyse de bu örtü o yıl kullanılmadı. Ertesi yıl iç yüzü için de bir örtü gönderilince hatîm hem içeriden hem dışarıdan örtüldü; ancak daha sonra böyle bir uygulama yapılmadığı için bu ilk ve son örtü oldu.

Hasan-ı Basrî, Risâle fî fażli Mekke adlı eserinde Hicri, duaların makbul olduğu yerler arasında sayar (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 3634/18, vr. 85, 87; ayrıca bk. Altın Oluk). Bu eserin Mustafa Hâmî tarafından yapılan Fazîletü’l-mücâvere adlı Türkçe tercümesinde hicrin faziletine dair bazı hadislere yer verilmiştir (s. 20, 38). Kâbe’nin bir bölümü olması sebebiyle Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre hicrde nâfile namaz kılınmakla birlikte farzlar ve müekked sünnetler kılınmaz. Hanefî ve Şâfiîler’e göre ise Kâbe’de olduğu gibi burada da her türlü namaz kılınabilir. Bütün mezheplere göre tavaf sırasında Hicr’in dışından dolaşmak şarttır.

Câhiliye döneminde Araplar’ın fâili tesbit edilemeyen cinâyetlerle ilgili yeminleri (kasâme*) Hicrde verdirdikleri ve aynı yeri daha önceleri Kâbe’ye hediye edilen kıymetli eşyanın saklandığı bir mahzen ve kurban kesme mahalli olarak kullandıkları rivayet edilmektedir..


Resim


Resim

BİZ Bu ÂLEM NEŞE’sinden
HASsrete vUSLât ULA-dık!.
ÜÇ KURNALı ÇEŞMESi-nden
GÜLü-BÜLBÜLü ->SULA-dık!.


YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.

Resim

Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebîyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- UMMîyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve ÜMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂmıza İnşâe ALLAH!..


Resim

KUL İHVÂNİm>YOLCULuk ZOR,
sEN NE HANsın=>NE HANCIsın!.
=>DENİZdeki =>MİDYE’ye SOR,
“İNCİ’nin =>DOĞum SANCIsı”n!.


Resim

MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....



Resim

VELED-i VEZİRİ ÜÇ KURNALAR CÂMİsi

Pınarbaşı Mezârlığı, Tahtakale arası Osmangazi/Bursa..

II. Murad dönemi (1421-1451) vezirlerinden Üzeyir Efendi tarafından, 15. yüzyılın ilk yarısında yaptırılmıştır. Üzeyir Efendi’nin Bursa’da yaptırdığı ikinci camidir. Kiremitle kaplı ahşap bir çatıyla örtülmüştür. İnebey’deki diğer câmi gibi bunun da, son cemaat yeri sıvanarak özgünlüğü bozulmuştur.

Bir başka rivâyette ise; Sultan II. Bayezid‘in (salt. 1481-1512) bir Veziri tarafından yaptırıldığı söylenmektedir. Kazım Baykal‘a göre mescit, II. Bayezid döneminde yaşamış Vezir Üzeyir Oğlu adlı bir kişiyle alakalıdır. Bu nedenle bu adla anılmıştır.
6,10 x 7.40 metre iç ölçülerinde olan câminin girişine 3,70 metre derinliğinde bir son cemaat yeri eklenmiştir. Dikdörtgen planlı câmii asıl ibadet mekanı ve kuzeyindeki son cemaat yerinden oluşmaktadır. Üzeri ahşap çatı ile örtülü bulunan câminin duvarları moloz taşı ile örülmüştür. Bir dönem özel mülkiyete geçerek câmi, uzun süre ticarethâne olarak kullanılmıştır. Daha sonra onarılıp ibâdete açılmıştır. Câminin batısındaki Pınarbaşı Mezarlığının alt ucunda, Üç Kurnası bulunan bir çeşme yer almaktadır. Bu yüzden yapı, Üçkurnalı Câmi, ya da Üç Kurnalar Câmi olarak da anılmıştır.
Veled-i Veziri Câmi için Kazım Baykal’ın söyledikleri doğru olabilir, çünkü daha önce tanıtmış olduğumuz Veziri Cami‘nin yaptıranı Vezir Üzeyir'dir ve bu câminin ismi de Veled-i Vezir olduğuna göre ve mimarîde benzer ufak tefek mescid tipinde câmiler olduğuna göre, Kazım Baykal‘ın söylediklerinin doğru olduğu kanaatındayım.
Veled-i Vezir (Üç Kurnalar) Câmi, Bursa’da Tahtakale semtinde bulunmaktadır. Yol üzerinde İvaz Paşa‘ya çıkarken mezarlığın başlangıcında yer almaktadır. Yanında Eskici Mehmed Dede Aşevi ve Türbesi bulunmaktadır..


Resim

Resim

ESKİCİ BABA/ESKİCİ MEHMED DEDE.. Kaddesallahu sırrahu..

Bursa’nın fethinde bulunan Orhan Gazi’nin silah arkadaşlarından biri olan Ahi EReni.

Anadolu velîlerinden. On altıncı yüzyılın sonunda ve on yedinci yüzyılın başında yaşamıştır. Pamuklu bez ticâretiyle meşgûl olduğu için Eskici Mehmed Dede diye meşhûr oldu. Aslen Amasyalı olup, 1619 (H.1028) senesinde Bursa'da vefât etti. Kabri, Abdülmümin Efendi Câmii bahçesindedir.

İlk tahsilini memleketi olan Amasya'da gördükten sonra, Bursa'ya gelen Mehmed Efendi, ilk zamanlar pamuklu dokuma/bez ticâretiyle meşgûl oldu ve bundan dolayı “Eskici” dendi. Kıdvetü'l-ârifîn Abdülmümin Efendinin sohbetlerinde bulunmaya başladı. Ona talebe olup ondan ilim ve feyz aldı. Abdülmü'min Efendinin torunu ile evlendi. Onun yaptırdığı câminin civârında yerleşti. Velî zâtların sohbetlerinde bulundu ve tasavvuf yolunda ilerledi. Bir ara pamuklu dokuma ticâretini bırakıp, insanlardan uzaklaşarak uzlete kendi köşesine çekildi. İbâdet ve ALLAHu TeÂLÂ'nın ismini zikirle meşgûl oldu. Mânevî derecelere kavuştu. Daha sonra; "Çalışan, ALLAHu TeÂLÂ’nın sevgilisidir." sözü gereğince, âilesinin nafakasını temin etmek için pamuklu dokuma ticâretine tekrar başladı. Bursa Bezzazcı/Bez satanları arasında önemli bir yeri olmasına rağmen hiçbir zaman dünyâ malına gönül vermedi. Kazandıklarını, ALLAHu TeÂLÂ’nın rızâsını kazanmak için ihtiyaç sâhiplerine sadaka verirdi.

Ömrünün sonlarına doğru pamuklu dokuma ticâretini tamâmen bırakıp, nefsinin istediklerini yapmamak, istemediklerini yapmak suretiyle ALLAHu TeÂLÂ’nın rızâsını kazanmaya çalıştı. Hoş sohbeti ve güzel ahlâkıyla insanların gönüllerini almaya gayret etti. Birçok halleri ve kerâmetleri görüldü.

Zamânın Bursa kâdısı Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretlerinin kâdılığı ve dünyânın debdebesini bırakıp Üftâde Hazretlerine talebe olmasına Eskici Mehmed Dede vesîle olmuştur.

Bursa kâdısı Aziz Mahmûd Hüdâyî bir gece rüyâsında Cehennem'i gördü. Cehennem'in şiddetli ateşinde tanıdığı bâzı kimseler de vardı. Bu korkunç rüyânın verdiği dehşet ve üzüntü içinde bulunduğu günlerde bir hanım bir dâvâ getirdi. Dâvâcı kadın, kocasından ayrılmak istediğini bildirdi. Kadının ayrılmak istediği kocası Muhammed Üftâde Hazretlerini seven fakir bir kimseydi. Bu fakir kimse her sene hacca gitmek ister fakat gidecek parası olmadığı için de bir türlü arzûsuna kavuşamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Evdeki hanımı yüzü gülmeyen kocasının bu hâline oldukça üzülürdü.

Yine bir sene hac mevsiminde parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir, bir gün üzüntüsünden ne yapacağını şaşırdı ve hanımına: "Eğer bu sene de hacca gidemezsem seni üç talakla boşadım." dedi. Günler geçti. Hac için hazırlananlar yola çıktı. Kurban Bayramı yaklaştı. Fakir kimseyi bir düşünce aldı. Hem hacca gidememenin üzüntüsü, hem de hanımının üç talakla boş olacağı için çâresizlik içinde kıvranmaya başladı. Bir yerlerden borç para bulup, hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı ve çâresiz kaldığı bu günlerde büyük Velî Muhammed Üftâde Hazretlerine gidip durumunu arzetti. Üftâde Hazretleri onu dinledikten sonra: "Bizim Eskici Mehmed Dede'ye git, selâmımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine dermân olur." buyurdu.

Fakir sevinerek Üftâde Hazretlerinin huzûrundan ayrılıp Mehmed Dede'nin dükkanına koştu. Mehmed Dede'ye, hocasının selâmını söyleyip, derdini anlattı. Mehmed Dede: "Ey Fakir! Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma!" dedi. Fakir gözlerini açtığında, kendini Mehmed Dede ile birlikte Mekke-i Mükerreme'de buldu. Mehmed Dede, ALLAHu TeÂLÂnın izniyle, kerâmet olarak fakiri bir anda Hicâz'a götürdü. O gün arefe idi. Hacılar Arafat'a çıkmışlar, vakfeye duruyorlardı. Fakir de Eskici Mehmed Dede ile birlikte ihrâm giyip Arafat'a çıkarak vakfeye durdular. Ertesi günü Kâbe-i Muazzamayı tavâf ettiler. Hac ibâdetini tamamlayıp, ziyâret edilecek yerleri ziyâret ettikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar Eskici Mehmed Dede'yi ve fakiri görünce sevindiler. Fakir bâzı hediyeler alıp, bir kısmını da getirmeleri için emânet etti. Vedâlaşarak ayrıldılar. Yine Eskici Mehmed Dede'nin kerâmetiyle Mekke-i Mükerreme'den Bursa'ya geldiler. Fakir, getirdiği bâzı hediyelerle eve gelince, hanımı birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve: "Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun." dedi. Fakir: "Hanım ben hacca gittim geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke'den aldım." dediyse de kadın; "Bir de yalan söylüyorsun. Üç beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye verip, senden ayrılacağım." dedi. Kâdı Aziz Mahmûd Hüdâyî'ye giderek durumu anlattı ve: "Nikâhımızın fesh edilmesini istiyorum. Çünkü nikahsız olarak yaşamayı dînimiz yasaklamaktadır. Bu sebeple haram işlemek istemiyorum." dedi.

Kâdı Aziz Mahmûd Hüdâyî, kadının kocasını çağırtarak ifâdesini dinledi. Fakir; hacca gittiğini, Kâbe-i muazzamayı tavâf edip, ziyâret yerlerini gezdiğini, Bursalı hacılarla görüştüğünü, hattâ getirmeleri için bâzı eşyâlarını onlara emânet bıraktığını söyledi. Bu sebeple talak yâni boşanmanın vâki olmadığını söyledi ve Eskici Mehmed Dede'yi şâhid gösterdi. Eskici Mehmed Dede birlikte hacca gidip geldiklerini söyledi ve: "Şeytan, ALLAHu TeÂLÂnın düşmanı olduğu halde bir anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gittiği kabûl edilir de bir velînin bir anda Kâbe-i Muazzamaya gitmesi niçin kabûl edilmez." dedi. Kâdı Aziz Mahmûd Hüdâyî anlatılanları hayretle dinledikten sonra, mahkemeyi hacıların geleceği zamâna tehir etti. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar döndü. Mahkeme gününde şâhid olarak fakirin hac vazîfesini yaptığını hattâ verdiği emânetleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdı, şâhidlerin verdiği ifâdeler üzerine dâvâcı hanımın nikâhı fesh etme isteğini reddetti. Böylece boşanma olmadı.

Bu hâdisenin günlerce etkisinden kurtulamayan Aziz Mahmûd Hüdâyî, Eskici Mehmed Dede'ye gitti ve: "Beni talebeliğe kabûl buyurmanız için geldim." dedi. Eskici Memed Dede ona: "Sizin nasîbiniz bizde değil. Şeyh Muhammed Üftâde Hazretlerindedir. Onun huzûruna giderek mürâcaatınızı bildirin." dedi. Kâdı Mahmûd Hüdâyî, Üftâde Hazretlerine gidip ona talebe oldu. Üftâde Hazretlerinin isteği üzerine sırmalı kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer sattı. Kâdılığı bırakıp, Muhammed Üftâde Hazretlerinin hizmetinde ve sohbetinde olgunlaştı. Bursalıların kınamalarına rağmen bu yola devâm etti. Dünyânın debdebesini bırakıp gönül sultanlığına yükseldi. Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretlerinin bu yola kavuşmasına vesîle olan Eskici Mehmed Dede'dir.

Eskici Mehmed Dede'nin halleri ve kerâmetleri insanlar arasında dilden dile anlatılır oldu. Devletin merkezi olan İstanbul'daki vezirlerle öteki devlet adamları, askerler ve ulemâ onun yüksek hallerini ve menkıbelerini dinleyip, onu görmedikleri halde, sevenlerinden oldular. Duâsını almak için pek kıymetli hediyeler, ihsânlar ve kitaplar gönderdiler. Fakat o, dünyâya ve dünyâdakilere gönül vermediği için kendine gönderilen hediyeleri ihtiyaç sâhiplerine ihsân etti. İbâdet ve tâat ederek ALLAHu TeÂLÂnın rızâsına kavuşmaya ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâda ve âhirette saâdete, mutluluğa kavuşmaları için çalıştı. Günleri ve geceleri böyle geçerken, 1619 (H.1028) senesinde Bursa'da vefât etti. Abdülmümin Efendi Câmii hazîresinde defnedildi.
Vefâtına Hâşimî Efendi;

“Gitti Eskici Dede köhne cihândan virdi cân” (1028)
Mısraını târih düşürmüştür. Kabri, Abdülmümin Efendinin kabrinin yanındadır. Sevenleri kabrini ziyâret edip, rûhuna Fâtiha okumaktadırlar..


VASİYETİ.:

Eskici Mehmed Dede vefâtına yakın şöyle vasiyet etti: "Kıymetli oğlum!. Mubâhların/işlenmesinde sevab ve günah olmayan şeylerin fazlasından sakınmalısın. Mubâhları, lüzûmu kadar kullanmalısın. Bunları da, ALLAHu TeÂLÂya kulluk etmek niyeti ile yapmalısın. Meselâ, bir şey yerken, ALLAHu TeÂLÂnın emirlerini yerine getirmek için kuvvetlenmeye, giyinirken avret yerini örtmeye ve soğuktan, sıcaktan korunmaya niyet etmeli ve her mubâh için gerekli niyetler yapmalıdır. Büyüklerimiz azîmet ile hareket etmiş, ruhsattan elden geldiği kadar kaçınmıştır. Mubâhları, zarûret miktârı kullanmak da azîmettir. Bu devlet, bu nî’met ele geçmezse, mubâhlardan dışarı çıkmamalı, haram ve şüphelilere taşmamalıdır. Pek çok şey mubahtır...
ALLAHu TeÂLÂ kullarına çok merhamet ve ikrâm ederek, mubâh olan şeylerle zevklenmeye izin vermiştir. Pek çok şeyleri mubâh etmiştir. Helâl olan bu sayısız zevkleri, lezzetleri bırakıp da, haram edilen birkaç zevke sapmak, ALLAHu TeÂLÂ’ya karşı, ne kadar edebsizlik olur. Hem de, haram ettiği lezzetleri, daha fazlası ile mubâhlarda da yaratmıştır. Helâl olan çeşit çeşit nî’metlerin zevkleri bir yana, insanın işinden, Rabbinin râzı olmasından daha büyük zevk olur mu?. Bir kimsenin işini, efendisinin beğenmemesinden daha büyük cefâ, sıkıntı olur mu?. Cennette ALLAHu TeÂLÂ’nın râzı olması, Cennet nî’metlerinin hepsinden daha tatlıdır. Cehennemdekilerden ALLAHu TeÂLÂnın râzı olmaması, Cehennem azâblarından daha acıdır... "


BİZE PİLAV GÖNDER.:

Tüccardan Akkaşzâde Seyyid Abdurrahmân Efendi anlatır: "Bir zaman ticâret için bir mikdâr pirinç satın alıp, Bursa'da Yeni Han'daki bir anbara koydum. Bir müddet sonra gidip kontrol ettim. Fakat ne göreyim pirincin tamamı böceklenmiş. Pirinci bu halde görür görmez çok üzüldüm. Handan üzgün bir halde çıkarken Eskici Mehmed Dede'yi kapı önünde oturur gördüm. Eskici Mehmed Dede bana yönelerek: "Emir Molla bizden tarafa bak. Bize pilav gönder." dedi. Ben ona: "Çuval gönder ne kadar pirinç istersen göndereyim." dedim. Biraz sonra gönderdiği çuvalı alıp pirinç koymak üzere anbara girdiğimde, gördüm ki, pirinçte böcekten eser kalmamıştı. Bu hâli görünce içim açıldı. Gam ve üzüntüm gitti. Çuvalı doldurup Eskici Mehmed Dede'ye gönderdim. Bu hâlin Eskici Mehmed Dede'nin kerâmeti olduğuna şâhid oldum."

KaynakLar.:
1-) Baldırzâde; s.27
2-) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.15, s.187
3-) Güldeste-i Riyâz-ı İrfan; s.223


Resim

Resim

AZİZ MAHMUT HÜDAÎ
kaddesallahu sırrahu,


Anadolu’da yetişen büyük velilerden biridir. Celveti Tarikatı’nın da kurucusudur.
Mahmud Hüdaî kaddesallahu sırrahu, 33 yaşındayken hocası Nazırzâde’yle birlikte kentimize yani, Bursa’ya geliyor.
Burada 3 sene Ferhadiye Medresesi’nde müderrislik yaptıktan sonra hocası vefât edince onun yerine kadılığa getiriliyor..
Bursa-Yıldırım İlçesi'mizde, İncirli Caddesi üzerinde, Yıldırım Beyazıt'ın hazinedârı ve sonra veziri olan Ferhat Paşa tarafından yaptırılan Ferhadiye Medresesi bu gün ne yazık ki ayakta değildir.

Aziz Mahmud Hüdaî kaddesallahu sırrahu, Bursa’da kadılığa başladıktan sonra;
Bir gün rüyasında Cehennemi görüyor. Ve orada yanmakta olan tanıdığı bazı insanları görür.
İşte bu rüyasının etkisinde uyandığı ertesi gün, bir kadın geliyor makamına ve kocasının kendisini boşadığı halde evine girmeye çalıştığı için şikayetçi oluyor.
Fakir bir insanmış bu adam ama, en büyük arzusu da hacca gitmekmiş.
Çok istemesine rağmen de yıllar yılı bir türlü gidememiş.
Kendi kendisine teşvik olsun diye para biriktirebilmek için senenin başında bir gün karısına: “Hanım, eğer bu yıl da gidemezsem seni 3 talakla boşuyorum haberin olsun!.” demiş.
Kadın çâresiz, ne yapsın, söz ağızdan çıkmış bir kere. Üç talakın İslamiyet’te çâresi yok!
Aradan günler, aylar geçmiş, hac için hazırlanan kafileler çoktan yola çıkmışlar bile. Adamcağız kalmış Bursa’da.
Ancak hem yine gidememenin üzüntüsü, hem de gidemezse karısını 3 talakla boşamış sayılacağının çâresizliği içinde perişan bir vaziyette kalmış.
Bunun üzerine yine türbe ve dergâhı Bursa’da bulunan Üftade Hazretleri’ne baş vurup çâre aramış.
Üftade’deyse: “Git sen bizim Eskici Mehmet DeDe’ye selâmımızı söyle, gerekeni yapsın!.” demiş.
Eskici Mehmet Dede’nin imâreti Tahtakale Meydanı’ndan, Pınarbaşı’na doğru çıkarken solda, Helvacı Bacı’nın biraz üst tarafındadır.
Şimdiki Aş evinde artık yoksullara yemek çıkarılıyor..
Bahsettiğim fâkir adamcağız, Üftade Hazretleri’nin yanından sevinçle Eskici Mehmet Dede’ye koşmuş.
Eskici Dede adamı kuytu bir yere çekerek: “Kapa gözlerini, ben demeden de sakın açma!.” demiş.
“Aç!.” deyince bir de bakmış ki birlikte Mekke’deler!.”
Elbette o yıllarda öyle uçak, tren filan yok. Kafileler Hicaz’a varmak için aylar öncesinden bulabildikleri deve at ve eşeklerle çıkıp gidiyorlar yollarına.
O gün de tam Kurban Bayramı arifesiymiş. Hacı adayları Arafat’a çıkıp, vakfeye de durmuş haldelermiş.
Bursalı fakir de, Eskici Mehmet Dede’yle birlikte ihram kuşanıp, Arafat’a çıkmış.
Ertesi gün de Kâbe’yi tavaf ederek, gezilecek yerleri de dolaştıktan sonra Bursalı hacı kafilesiyle karşılaşmışlar. Adamın nasıl geldiğini hiç anlayamasalar da sevinmiş konu komşusu.
Aldığı ufak tefek hediyelerden ağır olanlarını getirmeleri için arkadaşlarına emânet eden, karısı için de yanına sadece taşıyabileceği bir şeyler alan adam aynı yolla, Mehmet Dede’yle birlikte gözünü kapatıp açarak Bursa’ya dönmüş..
Hiç haber vermeden birkaç günden beri ortalıktan yok olan adama çıkışmış karısı:
“Sen hangi yüzle bana bana hem “hacca gittim” diye yalan söyleyip, hem de “oradan sana hediye getirdim” diyebiliyorsun be adam?!. Üç günde Oraya mı gidilir? Üstelik sen beni artık boşamış sayılıyorsun. Bu yıl hac görevinin süresi bitti ve ben de senden boş oldum!.. Var git yoluna.” Demiş bağırıp çağırmış..
Adamcağız ne söylediyse inandıramamış karısını..

İşte, Kadı Aziz Mahmud Hüdaî’ye: “Evine zorla girmek isteyen kocasını şikâyet etmek için” giden bu kadınmış.
Kadı adamı çağırıp sormuş.
Yeminler etmiş adam, “bana inanmıyorsanız Eskici Mehmet Dede’ye ve bir-iki aya kadar geri dönecek olan hacı kafilesine sorun.” demiş.
Eskici Mehmet Efendi’yi de dinlemiş Mahmud Hüdaî.
O da: “kendisine şüpheli gözlerle bakan kadıyı: “Allah’ın isyankârı Şeytan bile dilediği anda dünyanın bir ucundan öte yakasına gidebiliyorken, bir velî niye gidemesin ey efendi!.” diye yanıtlamış?!.
Anlatılanlar inanılır gibi değilmiş ama Kadı yine de karar vermek için hacıların dönmesini beklemiş.
Ve dönmüş hacılar..
Her biri: “Kadının kocasını Mekke’de gördüklerine dâir Kur'ÂN-ı Kerîm üzerine yeminler edip, emânet hediyelerini de göstermişler” kadıya.
Dehşete kapılmış Aziz Mahmud Hüdaî!..
Derhal Eskici Mehmet Dede’nin yanına koşup ayağına kapanarak: “Kendisini dergâhına kabul etmesini” istemiş.
O da: “Senin kısmetin burada değil, Şeyh Muhammet Üftade kaddesallahu sırrahu Hazretleri’nin yanındadır” buyurmuş.
Eskici Mehmet Dede’den sonra yanına vardığı Şeyh Muhammet Üftade kaddesallahu sırrahu şöyle konuşmuş kadıya: “Senin şu üzerindeki sırmalı kaftana bak! Bu kapı varlık, makam kapısı değil, yokluk kapısıdır. Bu günden sonra hemen makamını bırakacak, malını mülkünü yoksullara dağıtacak ve şu üstündeki kaftanla her gün Tahtakale’de ciğer satacaksın!.” demiş.

Böylece kibir ve nefsi törpülenmeye başlanan Aziz Mahmud Hüdaî yıllar sonra günün birinde çile yolunu tamamlamış ve daha sonra da İstanbul’a gönderilmiş.
Önce Küçük Ayasofya Camisinin Tekkesinde hocalık yapmaya başlayan Hüdai, Fatih Camisinde de tefsir, hadis ve fıkıh dersleri vermiş.
Bu süre içerisinde ilmiyle bilim ve devlet erkanından geniş bir muhit edinmiş.
Sonra da kendi dergahını kurmuş Üsküdar’da..
O devirde hüküm süren III. üncü Murat, III. üncü Mehmet, I. inci Ahmet, II. inci Osman ve IV. üncü Murat’a nasihatlerde bulunmuş..
Hatta IV. üncü Murat’a saltanat kılıcını o kuşatmıştır..



Resim

Resim
ESKİCİ MEHMED DEDE AŞEVİ.:

Eskici Mehmed Dede'nin halleri ve kerâmetleri Bursa'da dilden dile dolaşmaya başlamış. Devlet erkânı ona bir takım hediyeler göndererek duasını almak istedilerse de o hiçbir zaman mütevazı halini bırakmamış, nafakasından fazlasını dağıtmış ve hep ibâdet ve taatle meşgul olmaya devam etmiştir..

Mehmed Efendi işlerini bitirdikten sonra bu sofraya oturur, hem dünya hem ahiret rızıklarından nasiblenirdi. Sohbet sabah ezanına kadar sürerdi, gözler bir ara teheccüd abdestiyle dirilir, seher vaktinin ferahlığına kadar dinlenirdi. Memleketi Amasya’dan ilk tahsilini yapıp Bursa’ya gelmişti. Pamuklu dokuma ticaretiyle rızkını kazanır, Abdülmümin Efendi'nin sohbet halkasından ilim ve feyz alırdı. İftar sofrasında ikram ederdi..

Yöre halkı, himmet almak için hâlen kabrini ziyarete devam etmektedirler..
Ve fâkir fukara, çoluk çocuk, genç yaşlı insanlar Ramazan Oruçlarını Aş Evinde iftar etmetedirler. Ramazan ayında sevginin, bereketin, birlik ve beraberliğin bir arada olduğu iftar sofralarında..


Ben de, bu günkü 8 Ramazan 1439 dizi dizi iftar sofrasında ERENLerLe sâfâ buldum hamdolsun!.

Uzun yıllar yıkık ve virane bir türbe olarak kalan Aşevi Yapısı, Osmangazi Belediyesi’nin 2006 yılında hazırladığı röleve, restitüsyon, restorasyon ve rekonktrüksiyon projeleri ile yeniden şehre kazandırılmıştır. Yaklaşık iki yılda tamamlanan çalışmalar sonucunda türbe, Eskici Mehmed Dede Aşevi olarak 2008 yılında hizmete açılmıştır. Aşevi iki farklı yapıdan oluşmaktadır. Birincisi Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyetinde olup tahsisi alınan, kümbetsi görünümlü tonozlu anıtsal özellikteki yapı; diğeri ise Osmangazi Belediyesi mülkiyetindeki sivil mimari örneği yapıdır. Toplam kapalı alanı 120 m2 olan sivil mimarî yapının; alt katında bir mutfak ve 2 oda, üst katında ise 3 oda ve bir salon bulunmaktadır. Kümbetsi anıtsal yapı ise 70 m2 kapalı alana sahiptir.
Haziresinde/mezarlık kısmında, Eskici Mehmed Dede ve ölümünden sonra aşevinin çalışmasında emeği geçmiş insanların kabirleri bulunmaktadır. Yapının toplam 313 m2 lik bahçesi ise çınar ağaçlarının verdiği serinlik ile çay ve kahvelerin tatlı sohbetlerle huzur içerisinde yudumlandığı ayrıcalıklı bir mekan haline getirilmiştir. Halen aşevi olarak hizmet veren tarihi mekan, yılın 12 ayı ihtiyaç sahiplerine sıcak yemek ve ekmek sunmaktadır..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 02 Ağu 2019, 15:39 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

ALLAH’ın DİNİdir =>İSLÂM
RASÛLuLLAH =>DİN NEZİRi
KELÂMuLLAH->KÜLLî KELÂM
=>CUMÂ CEM’imİZ=>VEZİRİ..


ZEVK 9352

HER NEFSin EMEği =>BÂKi =>GÜLDÜReN AĞLAtaN O’dur=ALLAH
ÖLDÜReN DİRİLteN RABB’ım=>HAYyata BAĞLAtaN O’dur=ALLAH
ZEVK-i ZÂHiR ZİLHİCCEsi
ŞEVK-i ŞÂKiR ZİLHİCCEsi
BiR DAMLAdan COŞAN DERYÂ=>HeR CÂNı ÇAĞLAtaN O’dur=ALLAH!.


celle celâlihuu!.

02.08.19 12:31
brsbrsmm..veledivezircâmicumacem’ikur’ÂN..


Resim

=>ZİLHİCCE=>KURBÂN AYI-dır
KURBÂN CÂN=>YÂR SARAYI-dır
ZÂHiR<->BÂTıN =>MUHABBEtte
SEVgi =>AŞK OKU’n =>YAYI-dır!.



YÂ HAYyu’L- HUuu!. ALLAH celle celâlihuu!.


Resim


Resim

Resim---Ebû Hüreyre radiyallahu anhu: “Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Cum'a Gününün faziletini anlatarak: “Cum'a Günü öyle bir ÂN var ki, müslüman bir kimse o VAKİTte namaz kılar, ALLAH'tan bir şey isterse ALLAH celle celâlihu mutlaka istediği şeyi ona verir.” buyurdu ve Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem eliyle o vaktin kısa bir süre olduğuna işâret etti.” buyurmuştur.
(Buharî, Cum'a, 11/37; Müslim, Cum'a, 7/13)


Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim


ResimALLAH’ın DİNİdir =>İSLÂM.:

إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَمَن يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللّهِ فَإِنَّ اللّهِ سَرِيعُ الْحِسَابِ
Resim---"İnne’d- dîne indâllâhi’l- islâm (islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtû’l- kitâbe illâ min ba’di mâ câehumu’l- ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîu’l- hısâb (hısâbı).: Muhakkak ki ALLAH'ın indinde DÎN, İSLÂM'dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim ALLAH'ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki ALLAH, hesabı çabuk görendir.” (Âl-i İmrân 3/19)



ResimRASÛLuLLAH>DİN NEZİRi.:

قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُم بِالْوَحْيِ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاء إِذَا مَا يُنذَرُونَ
Resim---"Kul innemâ unzirukum bil vahyi ve lâ yesmeu’s- summud duâe izâ mâ yunzerûn (yunzerûne).: “Ey Rasûlüm) De ki: “Ben, sizi sadece vahiy ile uyarıyorum.” Ve sağırlar, uyarıldıkları zaman (uyarıldıkları) şeye daveti işitmezler.” (Enbiyâ 21/45)



ResimHER NEFSin EMEği =>BÂKi.:

وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى
Resim---"Ve en leyse li’l- insâni illâ mâ seâ.: Ve insan için, çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm 53/39)

وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى
Resim---"Ve enne sa’yehu sevfe yurâ.: Ve onun yaptığı çalışma (amel), yakında görülecektir.” (Necm 53/40)

وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنتَهَى
Resim---"Ve enne ilâ rabbike’-l muntehâ.: Ve münteha (sonunda dönüş), mutlaka Rabbinedir.” (Necm 53/41)



ResimGÜLDÜReN AĞLAtaN O’dur.:

وَأَنَّهُ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَى
Resim---"Ve ennehu huve adhake ve ebkâ.: Ve muhakkak ki, güldüren ve ağlatan O’dur.” (Necm 53/43)



ResimÖLDÜReN DİRİLteN RABB’ım.:

وَأَنَّهُ هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَا
Resim---"Ve ennehu huve emâte ve ahyâ.: Ve muhakkak ki, öldüren ve dirilten O’dur.” (Necm 53/44)



ResimBiR DAMLAdan COŞAN DERYÂ.:

وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنثَى
Resim---"Ve ennehu halakaz zevceyniz zekere ve'l- unsâ.: Ve muhakkak ki O, erkek ve dişi çiftler yarattı.” (Necm 53/45)

مِن نُّطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى
Resim---"Min nutfetin izâ tumnâ.: Meni akıtıldığı zaman, bir nutfeden (bir damladan).” (Necm 53/46)



ResimResimResim

ZEVK-i ZÂHiR ZİLHİCCEsi
ŞEVK-i ŞÂKiR ZİLHİCCEsi..

=>ZİLHİCCE=>KURBÂN AYI-dır
KURBÂN CÂN=>YÂR SARAYI-dır.:


ZİLHİCCe AYInın FÂZİLETi.:

2 ağustos 2019 Cuma başlayan Zülhicce-i Şerif Hicrî Ayların 12. cisidir.
Ve bugün Hicrî Takvimde 1 Zilhicce 1440 dür..

Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in, Mekke'den Medîne'te hicretinin başlangıç kabul edildiği seneye "Hicrî Yıl" denir. Burada, ayın hareketi esas tutulduğu için, "Hicrî-Kamerî Sene" veya "Sene-i Kameriyye" de denir. Hicrî Takvim, Miladî Takvim gibi 12 ay esasına dayanır. Hicri takvimin başlangıcı Muharrem ayı, sonu ise Zilhicce ayıdır.
Hicrî Takvimde geçen ay isimler şöyledir: Muharrem, Safer, Rebîul-evvel, Rebiülahir, Cemazilevvel, Cemazilahir, Receb, Şaban, Ramazân, Şevval, Zilkade, Zilhicce..

Zü'l- HiCCe.. HACc SÂHiBi Ay..


ZilHiCCe Hacc AYımız-ÂNımız
=>HAKk’a=>Kurb-AN cÂNımız..

cAN-Cisim Hakîkatının BİZ BİRliğinin ASL ına eriş Haccında gerçek SAHİBi, Es SAMED ALLAH celle celâluhu'yu DUYuş-la Bıçağın ÇİLEsine UYuş..

ARAFAT'ta =>BeLâ ELeSti..
MİNÂ'da =>cÂN MaHŞeRi..
TAVAF’ta =>TeVHiD DevrÂNı..
SAFA-MERVE=>KULluk KOŞusu..

Zilhicce 4 haram aydan biridir. Sözlükte “Hac Ayı” anlamına gelen Zilhicce/Zülhicce/Zülhacce, Kamerî Yılda Zilkade'den sonra gelir..

Hac Farzının ifâsına başlandığı Zilhiccenin sekizinci günü “Terviye”, dokuzuncu günü “Arefe” ismiyle anılır. Kurban bayramı Zilhiccenin 10. uncu günü başlar ve dört gün devam eder. Bu ayın onuncu gününe “nahr/zebh günü”, on ve on ikinci günlerine “Eyyâm-ı Nahr” veya aynı günlerde hacıların Minâ’da bulunmaları sebebiyle “Eyyâm-ı Minâ”, on bir ve on üçüncü günlerine de “Eyyâm-ı Teşrîk” adı verilir.
Müfessirlerin çoğunluğu, Fecr sûresinin 2. âyetinde üzerine yemin edilen on gecenin zilhicce ayının ilk on gecesi olduğu görüşündedir.:


وَالْفَجْرِ
Resim---"Ve’l- fecri.: Fecr vaktine andolsun.” (Fecr 89/1)

وَلَيَالٍ عَشْرٍ
Resim---"Ve leyâlin aşrın.: Ve on geceye.” (Fecr 89/2)

İbn Abbas radıyallahu anh’ın, “Bilinen günlerde Allah’ın ismini zikretsinler” âyetinde geçen “bilinen günler” ifadesini de zilhiccenin ilk on günü veya teşrik günleri diye yorumladığı nakledilir.

لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَّعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُم مِّن بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ
Resim---"Li yeşhedû menâfia lehum ve yezkurusmallâhi fî eyyâmin ma’lûmâtin alâ mâ razakahum min behîmeti’l- en’âm (en’âmi), fe kulû minhâ ve at’ımul bâise’l- fakîr (fakîre).: Kendileri için bir takım yararlara şahid olsunlar ve kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (kurban adarken) Allah'ın adını ansınlar. Artık bunlardan yiyin ve zorluk çeken yoksulu da doyurun.” (Hacc 22/28)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Allah katında ibadet edilecek -sâlih amel işlenecek- günler içinde zilhiccenin ilk on gününden daha hayırlısı yoktur” buyurmuştur.
(Buhârî, Îdeyn, 11; Tirmizî, Śavm, 52; Ebû Dâvûd, Śavm,6)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Allah katında zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha değerlisi yoktur; bugünlerde tesbîhi (Subhânallah) tahmidi (Elhamdulillah) tehlîli (Lâ ilâhe illallah) ve tekbiri (ALLÂHU ekber) çok söyleyin” buyurmuştur.
(Taberanî; Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257)

Tesbih: Subhânallah,
Tahmid: Elhamdulillah,
Tehlil: Lâ ilâhe illallah,
Tekbir: ALLAHU ekber..


Resim---Rasûlullahsallallâhu aleyhi ve sellem: "Zilhiccenin ilk on günü fazilette bin güne, Arefe günü ise, on bin güne eşittir."” buyurmuştur.
(Beyhekî)

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem:
"Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan oruç, bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir gecesini ihya etmeye bedeldir."
buyurmuştur.
(İbni Mâce, Sıyam: 39)”

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.: "Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için, 700 misli sevap verilir." buyurmuştur.
(Beyhek)”

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Salih amelin Allah katında en sevimli olduğu günler (Zilhicce'nin ilk) on günüdür." buyurmuştur.
(Tirmizî, Savm, 52; İbn Mâce, Sıyam, 39)

Resim---Huneyde İbnu Hâlid hanımından, o da Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in zevcelerinden birinden anlatıyor: "Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’, Zilhicceden dokuz günle Aşura günü oruç tutardı. Bir de her aydan üç gün, ayın ilk pazartesi ile perşembe günü oruç tutardı." buyurmuştur.
(Ebu Davûd, Savm 61, (2437); Nesâî, Savm 83, (4, 220)

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, zilhiccenin ilk dokuz günü sürekli oruç tuttuğu için bu günlerde oruç tutmak müstehâbdır..

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Allah katında içinde bulunduğumuz şu günler (Zilhicce’nin ilk on günün)deki salih amelden daha sevimli (salih amelin bulunacağı) başka günler yoktur.”
Sahabeler, sordular: “Ya Rasûlallah, Allah yolunda cihad da mı?”
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Evet, Allah yolunda cihat da. Meğer ki bir adam canıyla ve malıyla cihada çıkıp da kendisine ait mal ve candan hiçbir şeyi geri getiremez olursa, o başka.”
buyurmuştur.
(Tirmizî, Savm, 52, no:757)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Allah’a ibâdet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesine denktir.” buyurmuştur.
(Tirmizî, Savm, 52, no:758, İbn Mâce, Siyam)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Her kim Allah rızası niyetiyle Arefe gününde sadaka verirse, Allah’u Teala o kişiden bunu kabul eder ve bu, sene boyunca veremediği bütün sadakaların sevabına yetişmiş olur” buyurmuştur.
(Hâkimü’t-Tirmizî, Esrâru’l-Hac)

Resim---Ebû Bekre Nüfey’ İbni Hâris radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü şekliyle dönmektedir. Bir yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram olan aydır. Üçü birbiri ardınca gelen, zilkade, zilhicce ve muharremdir. Biri ise cemaziyelâhir ile şâbân arasında bulunan ve Mudar kabilesinin daha çok değer verdiği receb ayıdır.”
Peygamberimiz:“Bu hangi aydır?” diye sordu.
Biz: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” dedik.
Bunun üzerine Hz. Peygamber sustu. O kadar ki, biz aya başka bir ad vereceğini zannettik.
Sonra: “Bu ay zilhicce değil mi?” buyurdu.
Biz: “Evet.” dedik.
“Bu hangi beldedir?” diye sordu, biz:
Biz: “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” dedik.
Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bir süre sustu. Biz, bu şehre başka bir ad vereceğini zannettik.
“Burası Belde-i Haram/Mekke değil mi?” buyurdu.
Biz: “Evet.” dedik.
“Bu hangi gün?” diye sordu.
Biz: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” dedik. Bir müddet sustu. Öyle ki biz o güne başka bir ad vereceğini zannettik.
“Bugün kurban günü değil mi?” buyurdu.
Biz: “Evet.” diye cevap verdik.
Sonra Resulullah sözlerine şöyle devam etti: “Şüphesiz ki, sizin kanlarınız, mallarınız, ırz ve namusunuz, şeref ve haysiyetiniz, şu gününüzün, şu beldenizin ve şu ayınızın haram olduğu gibi, birbirinize haram kılınmıştır. RABBinize kavuşacaksınız ve o size amellerinizi soracak. Sakın benden sonra birbirinizin boynunu vurarak kâfirlere dönmeyiniz. Dikkat ediniz! Burada bulunanlar bulunmayanlara sözlerimi ulaştırsın. Umulur ki, sözlerim kendilerine ulaştırılan bazı kimseler, sözümü işiten bazı kimselerden daha iyi anlayıp koruyabilirler.” buyurdu.
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem sonra: “Dikkat edin, tebliğ ettim mi?” diye sordu,
Biz: “Evet.” diye cevap verdik.
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Allahım! Şâhid ol!.”
buyurdu.
(Buhârî, Hac 132; Müslim, Kasâme 29)


Resim

MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!..



Resim Bir ZamANLar..

VELED-İ VEZİRİ CÂMİsi.:


Veled-i Veziri Câmii.: Vezir tarafından yaptırıldığı için de Veziri Câmii olarak da adlandırılmıştır. Pınarbaşı, Tahtakale ve İvazpaşa mahallelerinden gelen yolların kesiştiği noktada, İnebey Semtinde, Veziri Caddesi üzerinde bulunan bu câmi Sultan II. Murad döneminde yapılmıştır. Câminin banisi II. Murad’ın vezirlerinden Üzeyr Efendi’dir. İnşa tarihi 1421-1451 dönemi olarak belirtilmektedir. Câminin haziresinde bulunan bir mezar taşında “Hamza Bali sene 933 (1526)” ibâresi vardır. 7.90 x7.90 metre iç ölçülerinde kare planlı câminin gövdesi üç sıra tuğla ve bir sıra kesme küfeki taşı ile işlenmiştir. Kirpi saçaklı ve sekizgen kasnaklı kubbesi kurşun kaplanmıştır.
Son cemaat yeri câminin doğu-batı yan duvarları arasında iki ahşap direğin taşıdığı üç sivri kemerlidir. Burası sonradan camekânla kapatılmıştır. İbadet mekanı dıştan sekizgen kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. İbadet mekanını aydınlatan pencerelerin bazıları örülmüş, bazıları da dolap şekline sokulmuştur. Mihrab beşgen biçiminde olup, üzeri mukarnaslarla süslenmiştir.

3.65 metre derinliğindeki üç gözlü son cemaat yeri camekanla kapatılmış ve câminin saçağından daha alt seviyede ahşap çatı ile örtülmüş durumdadır. Câminin kuzeybatısında yer alan minâreye son cemaat yerinden çıkılmaktadır. Caminin kuzeybatısında yer alan miânareye son cemaat yerinden çıkılmaktadır. Minâre kaidesi sekizgen olup, bunun üzerinde tuğla gövdeli silindirik minâre yükselmektedir.
Minârenin kaidesi üç sıra tuğla ve bir sıra kesme küfeki taşı, petek kısmı moloz taş, gövdesi de tamamen tuğla ile örülmüştür. Yapının içi gayet sadedir. Kubbeye geçiş elemanları olan Türk üçgenleri ve duvarlar beyaz kireç ile badanalıdır. Kubbe eteğinde Barok kalem işi süslemeli bir şerit göze çarpar. Ahşab minber ve mahfil ile alçı mihrabın hiçbir özelliği yoktur.
Câminin haziresinde Sultan II.Murad’ın adamlarından Vezir Üzeyr’e ait 1585 tarihli mezar taşı bulunmaktadır.

(Baykal, Bursa ve Anıtları, 82-83; Bursa Ansiklopedisi, Cilt 4, 1688; Kaplanoğlu, Bursa Anıtlar Ansiklopedisi, 124)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 09 Ağu 2019, 22:16 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

DOĞum ÖLüm =>İKİ UCu
BiR DAİREdir>SANma AYRı
SEBİLî =>SEBEB=>SONUCu
HAKk’a İMÂN=>AMeL HAYRı!.


ZEVK 9360

İnsÂN AKLı =>İFRAt-TEFRit ==>ya HEP-tedir=>ya da HİÇ-te
AKıL=>NÛRLanırsa=>NAKiL=>BİZ BİR-İZ=NAHNu BİLİNÇ-te
VİRÂNEydi BiR ZamÂNLar
AYAğa KALkmış Şu ÂNLar
=>CUMÂmızı=>CEM’ EYyLedik.. =>MESCİD-i HACı SERVİNÇ-te!.


09.08.19 13:114
brsbrsmm..sevinçcâmicumacem’imizz..


İMKÂNı OLAN MEKKEde
KİMi Gİder=>OLur HACı
KİMine MEKKE TEKKEde
SIRR HACı HELVÂCı BACI!.


KuL İHVÂNim=>SEVgi SIRın
=>YÜREğin =>YÂRine FIRın
ELde VAR>BİRr!. EDiYORmu
SEVDÂda =->SIRR-ı SIFIRın!.



Resim

HACI SEVİNÇ CAMİİ.:

Tahtakale Mahallesi. Veziri Caddesi. Osmangazi/Bursa..

Hacı Sevinç Camii: Tahtakale’de bulunan kare planlı bu mescit, küçük boy camiler grubuna girmektedir. Fatih Sultan Mehmed döneminde (salt. 1451-1481) Başçı Hacı Sevinç tarafından yaptırılmıştır. Mescitte asıl ibadet mekanı 6.60 x 6.65 metre ölçülerinde olup, üzeri kubbe ile örtülüdür. Kubbenin, üzerine oturduğu Türk üçgenli kuşak, yerden sadece 4 metre yüksekte olduğundan oldukça basık bir mekan ortaya çıkmıştır. Mescidin kuzeyindeki son cemaat yerinin derinliği 2.90 metre olup, üzeri ahşap örtülüdür. Ancak, pandantif kalıntılarından, buranın daha önce kubbeli olduğu anlaşılmaktadır. Mescidin giriş cephesi sıvanarak kırmızıya boyanmış, özgünlüğünü yitirmiştir. Mescidin duvarları bazen tek, bazen çift tuğla hatılla ve moloz taşlarla örülmüştür. Dilimli olarak düzenlenmiş mihrabı ve minberi yenidir. Yapılışında dergâh/tekke olarak kullanılan caminin minâresi yoktur. Bu mescidin banisi Hacı Sevinç’in mezarı, mescidin batısında yer alan bir avlu içindedir..
(Baykal, Bursa ve Anıtları, 99; Bursa Ansiklopedisi, Cilt 2, 814; Kaplanoğlu, Bursa Anıtlar Ansiklopedisi, 62)



Resim

HELVÂCI ACELE BACI.:

Hacı Sevinç Mescidi'nin yanında Helvâcı-Aceleci Bacı'nın kabri bulunmaktadır.
Helvâcı Acele Bacı, Mescidini yaptıran Tüccar Başçı Hacı Sevinç’in yanında hizmetçi idi. Mescidin inşaatı sürmekteyken tüccar hacca gitmişti. Evde hanımı helvâ pişiriyordu. Bu sırada hizmetçi kıza: "Efendim helvâyı çok severdi" dediği zaman, hizmetçi kız eline bir tabak alıp içine bir miktar helvâ koyduktan sonra: “Ağız tadıyla bu helvâyı yesin" demiştir. Bu durumu gören kadın şaşırmış ve hizmetçi kıza ne yaptığını sormuştur. Tüccarın hacdan dönüşünde tabak eşyaları arasından çıkmıştır. Bu durum bacının kerâmeti olarak kabul edilmiştir. ; Bu olaydan sonra kendini "Helvâcı Bacı" olarak çağırmışlardır.
Vefaât ettiğinde de yaptırılan mescidin yanına defnedilir. Bu yaşanan olay da günümüze kadar böylece gelir. Bu mezar bilhassa kadınlar tarafından zaman zaman ziyaret edilerek, helvâ adağı yapılmaktadır. Bu mezar bilhassa kadınlar tarafından zaman zaman ziyaret edilerek, helvâ adağı yapılmaktadır. Bu gün de Bursalılar, dileklerinin yerine gelmesi için mezarı yanına helvâ bırakırlar ve kalenderler yerler..
Bulgaristan’ın Filibe Kasabası’ndan Bursa’ya geldiği rivâyet edilen Helvâcı Bacı, kerâmet gösteren “Bursa Evliyâları” arasında zikredilmektedir. Fakat kendisi hakkında kesin ve çok fazla bir bilgi bulunmamaktadır..



HELVÂ ADAĞI.:

Helvâ vaat edilmesi halinde isteklerin derhal yerine geleceği inancı gereği Helvâcı Bacı'ya helvâ adağının yapıldığı, evde yapılan helvâların mezarın üzerine konulduğu veya mezar çevresinde bulunan kimselere verildiği, oradan gelip geçenlerin veya yakında bekleşen çocukların bu helvâları alıp yedikleri ve sonra dua ettikleri söylenmektedir..


ACeLe BaCı HeLVâSı.:

Acele Bacı Helvâsı, adından da anlaşılacağı gibi hızlı yapılabilen bir tatlıdır. Bu tatlının ilginç de bir hikayesi bulunmaktadır. Ülkemizde bazı bölgeler de hala yapılan bu helvâ özellikle cuma gecelerinde yapılır ve yapılışı esnasında başında Kur'an okunur. Geleneklerine bağlı yöre insanları bu helvâyı yaptıktan sonra komşuları ile bir araya gelip dualar ederek yerler. Böylece helvânın piştiği evde dualar ve muhabbet olur. Bu tarifin sıcak yenmesinin sebebi de işte budur. Yapılır ve ardından yenilir..


MaLZeMeLeR:

1 su bardağı dolusu elenmiş un.
yarım paket margarin.
2 yemek kaşığı tere yağ.
1 su bardağı su.
1 su bardağı toz şeker.
1 tatlı kaşığı tarçın..



HaZıRLaNıŞı:

Helvâyı yapmak için ilk olarak şerbetini hazırlayalım ve soğutalım. Küçük bir tencerenin içerisine toz şekeri ve suyu koyup kaynatalım. Şerbet kaynadığında soğuması için bir kenara kaldıralım. Helvâyı kavurmak için tencerenin içerisine margarini koyalım ve kısık ateşte eritelim. Margarin eridiğinde tencereye tere yağını da koyalım. Her iki yağında erimesinin ardından tencereye unu ilave edelim. Unu kokusu çıkıncaya dek kavuralım.

Kısık ateşte 10 dakika sürecek kavurma işleminin ardından ocağı kapatalım ve tencereye şerbet ilavesine başlayalım. bu aşamada dikkatli olmakta yarar vardır. Çünkü ısısı oldukça yükselmiş olan tencereye soğutulmuş şerbet koyulduğunda sıçramalar olacaktır. Bu duruma dikkat ederek, olası bir mutfak kazasına maruz kalmadan dikkatli bir şekilde şerbeti una yedirelim. Şerbetin tamamı bitince ocağı 1 ya da 2 dakika kısık ayarda yeniden açalım. Böylece helvâ daha kıvamlı ve lezzetli olacaktır. Verilen sürenin sonunda helvâyı servise hazırlamak için 5 dakika dinlendirelim. İki adet yemek kaşığı arasına alacağımız bir kaşık helvâyı diğer kaşığa aktararak şekil verelim. Bu sistem zor geliyorsa el ile veya bir kase ile de şekil verilebilir. Acele Bacı Helvâsı servise hazırdır, Üzerine tarçın serpelim ve servis edelim. Afiyet OLsun..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 17 Ağu 2019, 15:46 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim

DEVR-i DEVRÂNda YAŞA!.dım!
SEYR-i SEYR ÂNda YAŞA!.dım!
CEVL-i CEVL ÂNda>YAŞA!.dım!
HAYR-ı HAYRÂNda>YAŞA!.dım!
=>ÇİFte BAYRAMda YAŞA!.dım!.


ZEVK 9364

BİZ BİR-İZ=>NAHNu NÂZ-NiYÂZ.. =>DOSt’un DEVRÂNı DEM’inde
EZEL-Le<->EBED =>TEk NIKta.. ELESt<->MAHŞER>MAHREM’inde
MuhaMMedî MELÂMette
CUMÂ SIRR-ı SELÂMette
==>AKSARAY =>SILA ERVAHı.. ===>“SOMUNcu BABA CEM”inde!.


16.08.19 12:54
brsaksaray..gkhnahmetalisomuncubabacâmicumâcemimiz..


SEBEB =>AKıL =>ALgı>DUY!.u
=>İŞTİRAK HAK =>EMRe UY!.u
KÜLLî ŞEYy’den DUYmak UYmak
“LÂ=>İLÂHe=>İLLÂ=>HUu!.”yu!.


=>SANA =>SANA SIĞINırım!
“ben”den=>SANA SIĞINırım!
“sen”den=>BANA SIĞINırım!
“BEN”den=>SANA SIĞINırım!.


Yâ ALLAH celle celâlihu!.

Resim

Bu gün cumâmızı, Aksarayımızın gÖZ BeBeği Somuncu Baba Câmimizde yeğenlerim Gökhan, Ahmet ve küçük Alimizle BİRLikte kıldık.. her taraf dolu tâbi.. Her taraf cadde dolusu insan.. Türbenin ve câmisinin önünde halılar seriliyor, orda kılınıyor cumâ..

Somuncu Babam kaddesallahu sırrahu, Nâz-NiYâZ NEFes’ine şöyle girer.:


Biz OL UŞşak-ı SERBÂZız
AKıL RÜŞD BİZe YÂR OLmaz..
MEY-i AŞK İLe SERMEStiz
BİZe HERgiz HUMÂR OLmaz!.


Biz, MuhaMMedî HAKk ÂŞIKLarız ki, Serbâzız/korkusuz, cesur, cesâretli, yiğitleriz..
Rüşdüne ermemiş Ham aklın Mürşidliği ve verceği RÜŞD/İlim, İrade, İdrak ve Fiilen İştirakte Kendini ve RABBını BİLip-TANımak OLgusu bize yâr olmaz..
Biz, AŞKuLLAH’a yön BULuş MeYLimizden dOLAYı SERmestiz/Başı dönmüş ve kendinden geçmiş hÂLdeyiz..
Bize asla ve asla HAKk TeÂLÂ AŞKından bAŞKa bir nesne/şeyy, humâr olmaz, SERemletip-kendimizden geçiremez..


DİRİyiz DÂiM =>ÖLmeyiz
KARANULarda KALmayız
ÇÜRÜyüp TOPRAk OLmayız
BİZe LEYL ü NEHÂR OLmaz!.


Biz Ezel-Ebed El HAYyu’L- HUu OLan ALLAH celle celâlihu’nun NÛRuyuz ve hep DİRİyiz dâimîyiz ve ÖLüp yok olmayız.
Kabir Karanlıklarında da kalmayız.. Çürüyüp toprak da olmayız.. ve bizim için asla gece gündüz zaman DİLimi olmaz hep NURULLAH IŞIğıyız..


BİZim İLLerde AY ü GÜN
SEBAT ÜZRe DURur DÂiM
TELEVVÜN ERİŞip ONa
GEHİ BEDR ü HİLÂL OLmaz!.


Bizim AŞKuLLAH DiYÂRında günler ve aylar değişken değildir TEKBİR-Likte sabit durur dâimâ.
Televvün/Bir HÂLden bir hâle, bir renkten başka bir renge girme, renk değiştirme dönekliği ve kararsızlığı asla olamaz!.
Ve ondandır ki, BİZim AŞKuLLAH ÂY’ımız BEDR/Ayın en parlak olduğu DOLUNAY veya en az ışık verdiği HİLÂL hâli olamaz…

“Somuncu Baba” olarak da bilinen Şeyh Hamid-i Velî kaddesallahu sırrahu Hazretleri, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşamıştır. Miladi 1331 tarihinde Kayseri’nin Akçakaya Köyünde doğmuştur.
Anadolu’yu manevî fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayseri’nin oğludur. Soyu Peygamber Efendimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e ulaşır, 24. kuşaktan torunudur, Seyyiddir.
Şeyh Hamid-i Velî Hazretleri ilk tahsilini babası Şemseddin Musa Kayserî’den almıştır. Bilge kişiliği olan Şeyh Hamid-i Velî Hazretleri, ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz ve Erdebil’de sürdürmüştür. Alaaddin Erdebili’den ve Bayezid-i Bistami’nin ruhanîyyetinden manevî terbiye almıştır. Dinî ve dünyevî ilimlerle ilgili icâzet alarak, irşad vazifesi için Anadolu’ya dönmüş Bursa’ya yerleşmiştir. Bursa’da çilehânesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında somun pişirip çarşı pazar dolaşarak: “Somunlar Mü'minler!.” nidâsıyla insanlara ekmek dağıtmıştır. Bu sebeple Şeyh Hamid-i Velî Hazretleri “Somuncu Baba” ve “Ekmekçi Koca” olarak da tanınmıştır.
Zamanın Padişahı Yıldırım Beyazıd Han Niğbolu Zaferini kazanınca Allah’a şükür nişânesi olarak Bursa Ulu Câmisini yaptırmıştır. Ulu Câmi’nin açılış hutbesini Şeyh Hamid-i Velî kaddesallahu sırrahu Hazretleri okumuş, hutbede Fatiha Sûresini yedi farklı şekilde yorumlamıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemaat, Şeyh Hamid-i Velî Hazretlerine büyük bir teveccüh ve ta’zim göstermiştir. Manevî kişiliği ve bilgelik yönü ortaya çıkan Şeyh Hamid-i Velî Hazretleri şöhretten korktuğu için talebeleriyle birlikte Bursa’dan ayrılarak Aksaray’a gelmiştir..

Aksaray’da, Hacı Bayramı Velî kaddesallahu sırrahu Hazretlerini dünyaya ve âhirete ait ilimlerde eğiterek yetiştirmiş, irşad vazifesi için Ankara’ya görevlendirmiştir. Şeyh Hamid-i Velî Hazretleri, 1412 (h. 815) tarihinde AKSARAY’da ebedi âleme göç etmiştir. Kabri şerifleri, kendi zamanında Hâlvethâne olarak kullanılan, misk ü anber kokulu, şimdiki Şeyh Hamid-i Velî Câmisi bahçesi içerisindedir.. Şeyh Hamid-i Velî Hazretlerinin Yusuf Hakiki ve Halil Taybi adında iki oğlu bilinmektedir. Yusuf Hakiki Aksaray’da yaşamış burada vefât etmiştir ve türbesi vardır. Diğer oğlu Halil Taybi ise, hacdan döndükten sonra Darende’ye gelerek yerleşmiş ve burada vefât etmiştir..

Somuncu Baba, Nefes’ine şöyle girer:


Biz OL UŞşak-ı SERBÂZız
AKıL RÜŞD BİZe YÂR OLmaz..
MEY-i AŞK İLe SERMEStiz
BİZe HERgiz HUMÂR OLmaz!.


Burada “AKL”ı, rasyonel yetiyi, İlahî Hakikat’i bulmak bakımından eksik gören, geleneksel irfanî cevhere bir gönderme buluyoruz. Akıl, İbn Arabi’nin dediği gibi, insanı =>“Nihai Yakîne ulaştıramaz”.. Bunun için ham aklı aşmak, onu terk etmek, onun, bir sınırlama, bağlama, kayıt altına alma olduğunu bilmek, idrak etmek gerekir. Bu bağlamda Nasrettin Hoca’nın, “bindiği dalı kesmesi” veya merkebe ters binmesi hatırlanabilir. Merkebe ters binmekle, Hoca, aklın ancak, geride kalanı, olup biteni görebileceğini, geleceği ve olmakta olanın ilerisine geçemeyeceğini, bunun yolunun ancak gönülden geçtiğini imâ etmektedir. Kezâ bindiği dalı kesmek, insanın akıl bağından kurtulması, aşk iklimine kanatlanması anlamına gelmektedir.

Prof. Dr. Yalçın Koç’un “Anadolu Mayası” adlı kitabında belirttiği üzere insan bindiği dalı kesmeden zemine, toprağa inemez. Toprağa inmeyen, zemin bulamaz ve toprak üzerinde gerçekleşecek olan yola giremez.
AKıL =>BAĞdır. Gerçeği bir esasa bağlamaya, onu sınırlamaya çalışır. Oysa İlahi Hakikat sınırlanamaz, o sonsuz ve mutlaktır. O halde, akıl bağını terk etmek ve kanatlanmak gerekir.
AŞK =>UÇmaktır, Hakikat Semâsı’na doğru kanatlanmaktır..

Şeyh Hamid-i Velî kaddesallahu sırrahu: “Akıl rüşd bize yâr olmaz” derken, Şeyh Galib’in ifadesiyle: “Tedbirini terk et!. Takdir, Hüda’nındır!.” demek istemektedir. AKLını, NAKLine terk eden, İlahî Aşk’ın şarabından içer, onunla sarhoş olur, dolayısıyla sarhoşluktan da kurtulur, zirâ, o, ilahî sarhoşluğa erişmiştir. İnsanın benliğini terk etmesi halinde kendisinde tecellîlerin olacağı, müşâhadelere mazhar edileceği, bu durumda da, ALLAH celle celâlihu’ya ulaşma yollarının irade ve tedbiri dışında açılacağı söylenir.
Şeyh Hamid-i Velî kaddesallahu sırrahu da, tıpkı Hz. Mevlâna gibi: “Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum/benim sarhoşluğumun sonu yok!.” demektedir..


DİRİyiz DÂiM =>ÖLmeyiz
KARANULarda KALmayız
ÇÜRÜyüp TOPRAk OLmayız
BİZe LEYL ü NEHÂR OLmaz!.


Derken de, ancak tenlerin öleceğini, canların ebediyen diri kılınmış olduğunu söylemekte ve örtük olarak da, “ÖLmeden EVVeL ÖLünüzé.” hadisine atıfta bulunmaktadır..

Resim---Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: Mûtû kable en temûtu: "ÖLmeden ÖNce ÖL!."-ünüz!..'' buyurdu..
(Keşfu’l-Hâfâ II-291-2669)

Gece gündüz olmaz BİZe.. BİZe ÖLü diyen gelmesin buraya.. BİZi ÖLü sanan gelmesin.. BİZim TESTİmiz KIRILmıştır SUyumuz Bekâ Meydanındadır.. Topraktan =>Toprağa TESLİMdir..

Bu durumda insanın RÛHunun karanlıklarda kalmayacağı, En Nûr olan ALLAHu zü’L- CELÂL’in İlahî Nuruyla ışıyacağını, çevresine de ışıklar saçacağını ifâde etmektedir..

Şeyh Hamid-i Velî kaddesallahu sırrahu gibi zâtlar MuhaMMedî Mârifet Ehlidir ve Böyledirler..
Eşrefoğlu Rumî kaddesallahu sırrahu’nun da dediği gibi: “Kendi derdin söyler, gayrı hikayet etmez”ler..
Bu nefeste olduğu gibi, onların şiirleri, İnsan-ı Kâmil olarak kendi hikayeleridir. Kendi Hakikatleri ve Sırlarıdır.
Zirâ, Şeyh Hamid-i Velî kaddesallahu sırrahu: “Yapmayacağınızı ne söylersiniz!.”


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ
Resim---"Yâ eyyuhâllezîne âmenû lime tekûlûne mâ lâ tef’alûn (tef’alûne).: Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz?.” (Saff 61/2)

İlahî UYARIsının ne anlama geldiğini iyi bilerek bize buyurmaktadır...
Sözleri de, bir nevi salih amelleridir..
Bu mısrada buyurduğu gibi, karanlıklarda kalmazlar, çürüyüp toprak olmaz onlar.
Onların katında ne gece vardır ne gündüz.
Onlar ne Doğu’dandır ne de Batı’dan, onlar GÜNEŞ gibidir, Güneş ne Doğuludur ne Batılı.:


BİZim İLLerde AY ü GÜN
SEBAT ÜZRe DURur DÂiM
TELEVVÜN ERİŞip ONa
GEHİ BEDR ü HİLÂL OLmaz!.


Bu bend, önceki bendin devamı mahiyetindedir..
“Bize leyl ü nehar olmaz” ifadesindeki sırlar bu bendde açılmaktadır..
Bizim katımızda, bizim ilimizde, bizim mekânımızda, MuhaMMedî Hakikatimizde ne ay vardır ne gün. Biz, daima Sebât/ ALLAHu zü’L- CELÂL’e ibâdet ve taatta sâbit, kararlı ve ilk SÖZümüzde DURuruz..
Burada yine ÖRTüLü biçimde “Sekine(t)” Hakikatine atıf vardır.
“Sebat üzre durur dâim”, aynı zamanda: “Göz ne şaştı, ne de başka bir yana baktı” âyetine de atıf bulmak mümkündür.


مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى
Resim---"Mâ zâga’l- basaru ve mâ tagâ.: Göz (gördüğünden) kayıp şaşmadı ve (onu-sınırı) aşmadı.” (Necm 53/17)

Pir Sultan Abdal’ın bir dizesi de aynı sırrı söyler : “Gözlerim de Şah Yolundan ayrılmaz!.”
Sekine’nin sözlük anlamı: Karar, rahat, sâkinlik, dinlenme, yerleşme, gönül rahatlığı, kendisine güven, düşmanlarına korku vermedir..
Sekinet.: Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti. Telâş ve hafifliğin zıddıdır. Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi.
(Sekine DUÂsı, İmam Ali keremullahiveche'den gönülden gönüle akan bir EHL-i BEYtî KEVSER IRmağıdır ki, içerisinde ondokuz harfli ondokuz âyet bulunan çok mühim, sükûnet ve itmi'nan veren bir duâdır. Hizbü'l- Envarü'l- Hakaikı'n- Nuriye'de mevcuddur.)


Resim SEKİNE DUÂsı.:

Resim

SEKİNEt EHLi OLanlar, MuhaMMedî Keşif ve Şehâdet İLMiyle mücehhez, MuhaMMedî Vahyin İlahî İlhamıyla Aklen-Naklen; İlim, Edeb, İrfÂN ve ErkÂN sahibleridirler.
Fırka-yı Nâciyyeyi; geçmişin Arab ve Fars ırkçılığına, Sünnî-Şiî çatışmasına ve günümüzün rayından çıkmış mezheb, tarikat ve cemiyet fitnelerinin dışında ANLAmak, Tanımak ve ONLAR gibi YAŞAmak için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi Kafa ve Kalb Kulağıyla DUYmalyız, gerçeği AKLen Basarla Naklen Basîretle GÖRmeliyiz ve Sekinet-i MuhaMMediyyemizle Sefiney-i Nâciyyesine Kurtuluş-Gemisine BİNmeLiyiz İnşâe ALLAHu TeÂLÂ..


Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Gercekten, benim Ehl-i Beyt’im sizin için ayni Nuh’un Gemisi gibi dir. Kim ona binerse, Kurtulmus olur. Kim ama ona binmezse (kurtulmuş olmaz ve) altına gider." buyurmuştur.
(İmam Hakim, Mustedrek 3/151; İmam Zehebîn el Takhlis 30/370; İmam Hacer, el Savâik el Muhrika; İmam Suyutî, Tarikh el Hulafa ve el Cami el Sagir)

“Büyük Huzur” anlamına gelen SEKİNEtin Istılahî/tâbir, deyim yönünü ise doğru yansıtabilmek için Guénon’un bir belirlemesine başvurmak yerinde olacaktır.
“İslâm Mâneviyatı ve Taoculuğa Giriş” adlı eserinde Guénon şöyle der: “Kozmik çarkın merkezine yerleşmiş olan bilge kişi, bu çarkı, görülüp fark edilemez bir biçimde, onun hareketine katılmaksızın, yalnızca varlığıyla hareket ettirir. Onun mutlak ilgisizliği, kendini herşeye egemen kılar, çünkü artık hiçbir şeyle etkilenemez. “Mükemmel Sessizlik”e ulaşmıştır. HAYyat ve ÖLüm onun için birdir. Evrenin çökmesi hiçbir şekilde onun telâşlanmasına neden olmaz. İnceden inceye, iç denetim yapa yapa, o değişmez gerçeğe ulaşmış, biricik evrensel ilkeyi tanımayı başarmıştır. Varlıkları alın yazılarına göre serbestçe hareket etmeleri için kendi kendilerine bırakır. Kendisi ise bütün yazgıların merkezinde hareketsiz durur. Bu iç durumun zahirî belirtisi, “sarsılmazlık”tır. Zafer uğruna savaş halindeki bir ordunun üzerine tek başına saldırıya geçen bir kahramanın sarsılmazlığı değil elbet, ama gökyüzünden, yeryüzünden ve bütün varlıklardan üstün olan, kendisinin hiç bağlı olmadığı bir bedende duran, duygularının kendisine sağladığı görüntülerden hiçbirisini gözönünde bulundurmayan, hareketsiz ünitesinde, evrensel bilgisiyle herşeyi bilen ruhun sarsılmazlığıdır bu.” demektedir.

Guénon’un anlattığı bu hikmet, insanlara egemen olan RÛH’la ilgilidir..
Nitekim, gerçek MuhaMMedî Ârif, kendine rağmen hareket etmeme fiili içinde bulunarak gücünü üstlenmemeye özen gösterecek olsa, hiçbir şeye karışmamaktan doğacak zamanlarını, “doğal” eğilimlerini serbestçe akmaya bırakmada kullanırdı. Kuşkusuz kudret, bu bilgenin ellerine düşmüş olmaktır. Organlarını devreye sokmadan, bedeni duyularından yararlanmadan hareketsiz şekilde konumlanmışken, manevî gözle her şeyi görebilecektir. Tefekküre dalmış bir durumda gök gürültüsü gibi her şeyi sarsıp inletecektir. Fizikî gökyüzü, hava, uysalca onun ruhunun hareketlerine uyarlanacaktır. Bütün varlıklar tozun rüzgârı takip ettiği gibi, onun hiçbir şeye karışmama eğilimini izleyecektir.
Bu bize örneğin şeylerin, ârif ve bilgelerin fiziksel olarak da sürekli aynı konumda ve sessiz bir biçimde oturuşlarını da açıklar. Gerçi o maddî bir duruştur ama, o duruşu da manevî konum belirlemektedir.
Bir şeyh veya bilge ile karşılaşan herkes bu gözleme sahip olacaktır..

Martin Lings’in, ünlü Şazelî Şeyhi Şeyh el-Alevî’yi anlattığı “Yirminci Yüzyılda Bir Velî” kitabında bu hikmetle ilgili bir bahis yer alır. Şeyhin bir süre hekimliğini üstlenen Fransız agnostik Dr. Marcel Carret’in gözlemleri konuya ışık tutar niteliktedir:
“Onu ilk gördüğümde edindiğim izlenim, karşımda alelâde bir şahsiyetin olmadığıydı. Dâvet edildiğim oda diğer bütün Müslüman odaları gibi mobilyasızdı. Yalnızca sonradan kitap ve elyazmalarıyla dolu olduğunu öğrendiğim iki sandık vardı. Yer, boydan boya halı ve hasırla kaplıydı. Bir köşede kilimle kaplı bir şilte vardı; Şeyh, burada arkasında birkaç yastık, dimdik, elleri dizlerinin üstünde, aynı anda tamamen doğal olan hareketsiz bir şekilde bağdaş kurmuş oturuyordu..
Ertesi gün ve ondan sonraki birkaç gün iyileşinceye kadar onu görmeye gittim. Her seferinde onu aynı şekilde hareketsiz, aynı durumda, aynı yerde, gözlerinde uzak bir bakış, dudaklarında hafif bir tebessüm, bir gün öncesine göre sanki bir santim bile hareket etmemiş, zamanın etkileyemediği bir heykel gibi dururken buldum.”
Carret’in bu gözlemi tümüyle gerçektir ve sözünü etmeye çalıştığımız hali, “sekine(t)”yi ifâde etmektedir.
Çünkü bilge kişi, kozmik çarkın merkezindedir ve İlâhî Hakikat’le arasında ya çok az perde kalmıştır veya gözlerinden o perdeler tümüyle giderilmiştir..

Her iki durumda da onu, dışsal olaylar ve formlar heyecanlandırmayacak ve etkilemeyecektir.
Son olarak merhum Zahid Kotku Hazretlerinin halinden bir örnek aktaralım. Ersin Gürdoğan’dan öğrendiğimize göre, Ay’a inişin gerçekleştiği ve televizyondan yayınlandığı akşam bir grup talebe şeyhin huzurundadır. Mutad hadis dersleri yapılıyordur. Birazdan, yani aya ilk adımın naklen yayınlanacağı ÂN, Kotku Hazretlerinin çevresindeki herkes üst kata, televizyonun olduğu daireye gider. Şeyh yalnız kalır. Döndüklerinde ise mübârek hiçbir şey sormaz ve söylemez, derse kaldığı yerden devam eder..

Şeyh Hamid-i Velî kaddesallahu sırrahu Hazretleri: “Sebat üzre durur daim” derken bu büyük sırrın denizine dalmaktadır. Sonrasında:


BİZim İLLerde AY ü GÜN
SEBAT ÜZRe DURur DÂiM
TELEVVÜN ERİŞip ONa
GEHİ BEDR ü HİLÂL OLmaz…


İfâdesiyle bunu TAÇLandırmaktadır. Televvün, renklenmek, renkten renge girmek, halin farklılaşmasıdır. Sabit’in karşıtı olan bu HÂL, henüz seyr-i sülukunu tamamlamamış DERViŞ Kişilere özgüdür..

Uşşak.: (Âşık. c.) Âşıklar.
Serbâz.: (c.: Serbâzân) f. Korkusuz, cesur, cesâretli. Yiğit.
Sermest.: f. Başı dönmüş, kendinden geçmiş.
Hergiz.: f. Aslâ, kat'iyyen. Hiçbir Sûretle.
Humâr.: Sarhoşluk veren ve haram olan içkiden sonra gelen baş ağrısı.
Karanu.: Karanlık.
Leyl ü nehâr.: Gece ve Gündüz.
Sebat.: Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak. Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibâdet ve taatta sâbit ve berkarar olmak. Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek.
Televvün.: (Levn. den) (c.: Televvünât) Renkten renge girme. Renk değiştirme. Döneklik, kararsızlık.
Bedr.: (Bedir) Dolunay. Ayın en parlak olduğu hâli.
Hilâl.: Yeni ay şekli. Yeni ay..


ResimSomuncu BaBam kaddesallahu’nun Benim Manevî SILÂm BURSAyLa İLgiLi YAŞAntı HATRası.:

Molla Fenârî, uzun zaman Bursa'da kalan ve Somuncu Baba diye tanınan Hâmid-i Aksarâyî kaddesallahu sırrahu'dan de ilim ve feyz aldı. Büyük bir velî ve yüksek âlimlerden olan Somuncu Baba, önceleri Bursa'da yaptırdığı fırında pişirdiği ekmekleri satarak geçinirdi. O sırada Molla Fenârî de, Bursa'da kadılık yapıyordu. Somuncu Baba'nın ilimdeki ve velîlikteki üstünlüğünü bilenlerdendi. Sultan Yıldırım Bâyezîd, Niğbolu zaferinden sonra Bursa'da Ulu Câmiyi inşâ ettirmeye başlamıştı. İnşâat sırasında, câmide çalışan işçilerin ekmek ihtiyâcını Somuncu Baba karşılamıştı. Câminin inşâsı bittiğinde, açılış günü Cumâ hutbesini okumak üzere Pâdişâhın dâmâdı büyük âlim ve velî Seyyid Emîr Sultan Hazretlerine vazife verilmişti. O gün orada, Molla Fenârî ile berâber büyük bir âlim topluluğu da vardı. Tam Cumâ vakti gelince, Emîr Sultan Hazretleri, Sultan Yıldırım Bâyezîd Hana: "Sultânım, zamânımızın büyüğü burada bulunurken, bizim hutbe okumamız edebe uygun değildir. Bu câmi-yi şerîfin açılış hutbesini okumaya lâyık zât, şu kimsedir!." diyerek Somuncu Baba'yı işâret etti. Şöhretten son derece sakınan bu büyük velî Hâmid-i Aksarâyî kaddesallahu sırrahu, Pâdişâhın emri üzerine mimbere doğru yürüdü. Emîr Sultân'ın yanına gelince: "Ey Emîr'im! Niçin böyle yapıp, benim hâlimi ele verdiniz?." dedi. Emîr Sultan da: "Sizden daha üstün bir kimse göremediğim için böyle yaptım!." cevâbını verdi. Cemâat çokiyi tanıdıkları sıradan bir Ekmçi Baba’nın bu HÂLine hayretler içinde kalmıştı. Somuncu Baba'nın okuyacağı hutbeyi merakla beklemeye başladılar. Mimbere çıkan Somuncu Baba, öyle güzel bir hutbe îrâd buyurdu ki, o zamana kadar cemâat böyle bir hutbeyi hiç kimseden dinlememişti. Hutbede: "Ulemâdan bâzısının, Fâtiha-i Şerîfenin tefsîrinde müşkilâtı bulunmaktadır. Onun için, bugünkü hutbemizde bu sûrenin tefsîrini yapalım." buyurdu.
Fâtiha sûresinin 7 türlü tefsîrini yaptı. Bu konuda nice hikmetli sözler beyân eyledi. Herkes hayret içinde kaldı. Bursa'da onun büyüklüğünü anlamayan kalmamıştı. Başta kâdı Molla Fenârî:
"Somuncu Baba, önce bizim bu sûrenin tefsîrindeki müşkilimizi halletti. O, bunun büyük bir kerâmetiydi. Çünkü, Fâtiha'nın birinci tefsîrini bütün cemâat anlamıştı. İkinci tefsîrini, cemâatin bir kısmı anladı. Üçüncüsünü anlayanlar çok azdı. Dördüncü ve sonraki tefsîrlerini, içimizde anlıyan yok gibiydi!." demekten kendini alamamıştı.

Namazdan sonra hemen evine giden Somuncu Baba'yı ilk ziyâret eden Molla Fenârî oldu. Bu ziyâret sırasında ona:
"Efendim, bu günlerde Fâtiha Sûresinin tefsîrini yapmak istiyordum. Fakat anlıyamadığım bâzı yerleri vardı. Bu hutbeniz ile, anlıyamadığım yerleri açıklamış oldunuz. Medresede, hizmetlerimizin karşılığında kazandığımız beş bin akçe paramız vardır. Helâl olmasında hiç şüpheniz olmasın. Kabûl buyurursanız, bunu size hediye etmek ve ayrıca sizin talebeniz olmakla şereflenmek istiyorum!." deyince, Somuncu Baba kaddesallahu sırrahu ona teveccüh edip duâ eyledi. Molla Fenârî, çok feyz ve mârifetlere kavuştu. Yazdığı tefsîrlerinde bu ince mârifetleri beyân eyledi. Bir cild büyüklüğündeki Fâtiha Tefsîri, bu ince bilgilerle doludur.

Bu hâdiseden sonra büyüklüğü herkes tarafından anlaşılan Somuncu Baba kaddesallahu sırrahu:
"Sırrımız ifşâ oldu. Herkes bizi tanıdı." diyerek Bursa'dan ayrılmak istedi. Bir sabah erkenden, Gaves Paşa Medresesinden birkaç talebeyi yanına alarak yola çıktı. Somuncu Baba'nın Bursa'yı terk etmekte olduğunu haber alan Molla Fenârî, koşarak bir çınarın yanında arkasından yetişti. Gitmeyip, Bursa'da kalması için çok yalvardı, ricâlarda bulundu. Fakat, kabûl ettiremedi. Sonunda Bursalılara duâ etmesini taleb etti. Bu çınarın yanında BURSA'ya dönerek, feyizli ve bereketli bir şehir olması ve YEŞİL OLarak kalması için DUÂ etti. Birbirine vedâ ederek ayrıldılar. "Duâ Çınarı" denilen bu ağaç, Bursa'nın Ankara yolu çıkışındadır.. Ve ne yazık ki, YERinde yELLer ESmektedir!.


Resim

SOMUNCU BABA
(ö. 815/1412)

MuhaMMedî MELÂMî TASAVVuf ÂLİMi, ÂRİFi ve ÂŞIKı..
Hacı Bayrâm-ı VeLî kaddesallahu sırrahu’nun MuhaMMedî Mürşidi..


Şeyh Hamîdüddin Aksarâyî adıyla da bilinir. Çağdaşı ve muhtemelen müridi Kemal Ümmî’nin bir mersiyesinden asıl adının Abdullah olduğu anlaşılan (Karabulut, s. 113) Şeyh Hamîdüddin kaynakların pek çoğunda Kayserili diye gösterilir (Lâmiî, s. 683; Mecdî, s. 74; İsmâil Hakkı Bursevî, s. 70; Harîrîzâde, vr. 172a).
Abdurrahman el-Askerî ise Mir’âtü’l-ışk’ta (Erünsal, s. 204) Aksaray’da doğduğunu yazmaktadır. Atalarının Türkistan’dan geldiği rivâyet edilir. Hamîdüddin Aksarâyî ilk tasavvufî eğitimini babası Şeyh Şemseddin Mûsâ’nın yanında aldıktan sonra Dımaşk/Şama’a giderek zâhirî ilimleri öğrendi. Lâmiî, onun Dımaşk’ta Bâyezîdiyye Hankahı’nda uzun yıllar bir şeyhe hizmet ettiğini, Bâyezîd-i Bistâmî’nin ruhanîyetiyle terbiye edildiğini ve Üveysî olduğunu kaydeder. Diğer kaynaklarda ise asıl şeyhinin Safeviyye tarikatının pîri Safiyyüddin Erdebîlî’nin torunu Alâeddin Erdebîlî (ö. 832/1429) olduğu vurgulanmaktadır. Bu kaynaklarda, Hamîdüddin’in Dımaşk’ta iken aradığı iç huzuru bir türlü bulamayıp mürşid aramak için yola çıktığı, Tebriz yakınlarındaki Hoy şehrinde yaşayan Şeyh Alâeddin Erdebîlî’nin yanına gittiği, zikir meclisine katıldığı ve ona intisab edip tasavvuf yolunda büyük ilerlemeler kaydettiği belirtilmektedir (Lâmiî, s. 203; Sarı Abdullah Efendi, s. 227; La‘lîzâde Abdülbâki, vr. 129b-130a).

Kemal Ümmî, yukarıda zikredilen mersiyesinde Somuncu Baba’nın 815 (1412) yılında vefât ettiğini söyler. Bu bilgi doğru kabul edildiği takdirde onun şeyhi Alâeddin Erdebîlî’den on yedi yıl önce öldüğü sonucuna ulaşılmakta ve bu durumda Alâeddin Erdebîlî’nin değil, babası Sadreddin Erdebîlî’nin halifesi olma ihtimali kuvvet kazanmaktadır. Bununla birlikte Somuncu Baba’nın Alâeddin Erdebîlî’den hilâfet alması da mümkündür. İsmâil Hakkı Bursevî ise Alâeddin Erdebîlî’nin oğlu İbrâhim Erdebîlî’nin (ö. 851/1447) müridi olduğu kanaatindedir. Ancak kronolojik olarak bu çok zayıf bir ihtimaldir. Kaynakların Alâeddin Erdebîlî’yi bu kadar ön plana çıkarmış olmalarının sebebi Timur ile birlikte Anadolu’ya gelerek burada oldukça şöhret kazanmış olmasıdır.

Hamîdüddin Aksarâyî, Erdebil Tekkesi’nde seyrüsülûkünü tamamladıktan ve bir süre inzivâ hayatı yaşadıktan sonra şeyhinin emriyle Anadolu’ya dönüp Bursa’ya yerleşti. Sarı Abdullah Efendi, Alâeddin Erdebîlî’nin Somuncu Baba’ya hilâfet verip Anadolu’ya gönderirken yanındakilere, “Diyâr-ı Acem’de emânet olarak bulunan esrâr-ı ilâhiyye onunla birlikte Diyâr-ı Rûm’a intikal etti” dediğini rivâyet eder (Semerâtü’l-fuâd, s. 230). Kaynaklarda yer alan ifadelerden Somuncu Baba’nın Bursa’ya geldiği ilk yıllarda pek ön plana çıkmadığı ve kendini halktan gizlemeyi tercih ettiği anlaşılmaktadır. Bu dönemde onun eşeğiyle ormandan odun getirip bu odunlarla ekmek pişirdiği ve ekmekleri sırtına yüklenerek sokak sokak dolaşıp: “Somunlar!. Mü’minler!.” diyerek halka dağıttığı rivâyet edilir (Lâmiî, s. 683; Mecdî, s. 75; Hoca Sâdeddin, II, 425; Sarı Abdullah Efendi, s. 231; La‘lîzâde Abdülbâki, vr. 130b).
Kendisine Etmekçi Koca veya Somuncu Baba lâkabının verilmesi de bundan dolayıdır.

Somuncu Baba, bu şekilde halk içine karışıp MuhaMMedî MeLÂMî Meşreb bir hayat sürmekte iken Ulucâmi’nin açılışı sırasında Emîr Sultan tarafından hükümdâr Sultan Yıldırım Bâyezîd Hanla tanıştırıldı. Kaynakların ifadesine göre, hükümdarın damadı olan Emîr Sultan kendisine yapılan hutbe okuma teklifini.: “Gavs-ı a‘zam şu anda bu şehirdedir, onların mübârek varlığı varken halka nasihat ve hitab etmeyi bize teklif etmek münasib değildir!” diyerek reddetmiş ve bu görevin Somuncu Baba’ya verilmesini tavsiye etmiştir. Bunun üzerine Sultan Yıldırım Bâyezîd Han, cumâ namazını kıldırma ve hutbe okuma görevini Somuncu Baba’ya tevcih edince o da mecburen hutbeye çıkmak zorunda kaldı, namazdan sonra verdiği vaazda Fâtiha sûresini yedi farklı şekilde tefsir ederek Molla Fenârî’nin karşılaşmış olduğu bir güçlüğü de halletti (Sarı Abdullah Efendi, s. 231; İsmâil Hakkı Bursevî, s. 71-72; La‘lîzâde Abdülbâki, vr. 130b-131a; Harîrîzâde, vr. 172b).
Somuncu Baba’nın başta padişah olmak üzere herkesi etkilediği, hatta bu olaydan sonra Molla Fenârî’nin kendisine mürid olduğu rivâyet edilir (Lâmiî, s. 683; Sarı Abdullah Efendi, s. 232).

Bu olayın ardından sırrının açığa çıkması, halk ve iktidar nezdinde tanınan bir şahsiyet haline gelmesi, kendisine yönelik ilginin gitgide artması, halkın arasına karışıp sâkin bir hayat sürmeyi daha çok tercih eden Somuncu Baba’yı bunalttı ve çâreyi Bursa’dan ayrılmakta buldu. Abdurrahman el-Askerî, onun Bursa’dan ayrıldıktan sonra Adana’da Ceyhan ırmağının kenarında bulunan Sîs Kalesi’nin dağ tarafındaki bir köyde Nebî Sûfî adında birinin evine yerleştiğini, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin buraya gelip kendisini ziyâret ettiğini söyler (Erünsal, s. 202). Bazı kaynaklarda kendisinin doğrudan Aksaray’a gittiği belirtilmekteyse de (Lâmiî, s. 683) Askerî’nin görüşleri daha isabetli görünmektedir.

Nebî Sûfî’nin evinde bir süre kaldıktan sonra önce Dımaşk’a giden, buradan Mekke’ye geçerek haccını eda eden Somuncu Baba hac dönüşü tekrar Sîs’e geldi, yanına Nebî Sûfî’yi de alarak Aksaray’a gidip yerleşti (Erünsal, s. 203). Kaynaklarda yer alan ifadelerden, ömrünün geri kalan kısmını bu şehirde müridlerinin eğitimiyle meşgul olarak geçirdiği anlaşılmaktadır. Abdurrahman el-Askerî onun Aksaray’da vefât edip orada defnedildiğini söyler (Erünsal,, s. 204). Sonraki dönemlerde yapılan bazı çalışmalarda Somuncu Baba’nın asıl kabrinin Malatya’nın Darende ilçesinde bulunduğu konusunda farklı bazı görüşler öne sürülmüştür. Buna göre Somuncu Baba, adı geçen ilçenin Hıdırlık adı verilen bölgesinde oğlu Halil Taybî ile birlikte gömülüdür (Cengiz v.dğr., s. 7-17, 29-45; Akgündüz, s. 52-56). Bu görüşün kaynağı olarak Somuncu Baba’nın soyundan geldiği söylenen Osman Hulûsi Ateş’in aile arşivindeki bazı belgelerle geç dönemlere ait bazı arşiv belgeleri gösterilmektedir. Ancak Somuncu Baba’nın hayatını anlatan eski kaynaklarda böyle bir konudan bahsedilmemekte, gerek Şeyh Bedreddin menâkıbında yer alan bilgiler gerekse lakabının Aksarâyî olması onun hayatını Aksaray’da geçirdiğini ortaya koymaktadır. Öte yandan Abdurrahman el-Askerî Mir’âtü’l-ışk’ta, “Mevlûdleri Aksaray’dır. Ravza-i mübârekeleri dahi şehir üzerinde olan kızıl tepenin üstündedir” diyerek (Erünsal, s. 204) onun Aksaray’da vefât ettiğini ve kabrinin burada bulunduğunu kesin biçimde belirtmektedir. Dönemin kaynaklarında yer alan ifadelerden Somuncu Baba’nın Yûsuf Hakîkî adında bir oğlu olduğu anlaşılmaktadır. Babasının ölümünden sonra Hacı Bayrâm-ı Velî’ye intisab eden Yûsuf Hakîkî tasavvufa dair bazı eserler kaleme almıştır. Geç döneme ait arşiv kayıtlarında Halil Taybî isimli bir oğlunun daha varlığından söz edilmektedir. Darende’de yaşadığı anlaşılan Halil Taybî’nin hayatı hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır.

Türk tasavvuf tarihinde Safevî-Erdebîlî geleneğini Anadolu’ya taşıyan bir mutasavvıf olarak önemli bir yere sahip bulunan Somuncu Baba’nın benimsemiş olduğu tasavvuf düşüncesinde MELÂMETî anlayış ön plana çıkar. Onun en önemli halifesi ve kendisinden sonra fikirlerinin Anadolu coğrafyasına yayılmasını sağlayan şahsiyet Akşemseddin ve Bıçakçı Ömer Dede gibi iki farklı meşrebe ve karaktere sahib şahsiyeti yetiştiren, II. Murad devri Anadolu sûfîliğine damgasını vurmuş Hacı Bayrâm-ı Velî’dir. Hacı Bayrâm-ı Velî, Bursa’da iken tanıştığı Somuncu Baba’ya intisab ederek tasavvuf yoluna girmiş, onunla birlikte Adana’ya, Dımaşk’a, Mekke’ye ve nihayet Aksaray’a gitmiş, bir süre sonra şeyhinin izniyle yaklaşık 806-807 (1403-1405) yıllarında Ankara’ya yerleşmiş, vefâtında yanında bulunmuştur. Somuncu Baba’nın diğer müridleri arasında Şeyh Şücâüddin Karamânî, Şeyh Muzaffer Lârendevî ve Molla Fenârî’nin isimleri sayılmaktadır. Ayrıca daha sonraki dönemde Hacı Bayrâm-ı Velî’ye intisab eden Kızılca Bedreddin’in de başlangıçta Acem diyarından Anadolu’ya birlikte geldiği Somuncu Baba’ya bağlı olduğu rivâyet edilir. Onun döneminin diğer sûfîleriyle de yakın dostluklar kurduğu bilinmektedir. Yıldırım Bayezid’e kendisini “Gavs-ı A‘zam” olarak tanıtan Emîr Sultan ve 1404-1405 yıllarına tekabül eden hac dönüşü Aksaray’a kadar giderek kendisini ziyâret eden Şeyh Bedreddin bunlar arasında zikredilebilir. Somuncu Baba’nın Şerh-i Hadîs-i Erbâin (trc. M. Şeyhmus Alkoç, Tuhfetü’l-ihvân, 40 Seçme Hadîs-i Şerif Meâli-İzahı, İstanbul 1977), Zikir Risâlesi (trc. İhsan Özkes, İstanbul 1991) ve Silâhu’l-Mürîdîn adlı üç eseri olduğu ileri sürülmektedir. Ancak kaynaklarda onun eser yazdığına dair bilgi bulunmaması, bu eserlerin eldeki nüshalarının oldukça geç tarihli olması bunların ona aidiyeti konusunda şüphe uyandırmaktadır.
(Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.)


BİBLİYOGRAFYA.:

Halîl b. İsmâil b. Şeyh Bedreddin, Menâkıbü Şeyh Bedreddîn (nşr. Fr. Babinger), Leipzig 1943, s. 66; Lâmiî, Nefehât Tercümesi, s. 683-684; İsmail E. Erünsal, XV-XVI. Asır Bayrâmî Melâmîliği’nin Kaynaklarından Abdurrahman el-Askerî’nin Mir’âtü’l-Işk’ı, Ankara 2003, s. 100, 202-204; a.mlf., “Yeni Bir Kaynağın Işığında Somuncu Baba”, Ekrem Hakkı Ayverdi Hâtıra Kitabı, İstanbul 1995, s. 298-314; Mecdî, Şekāik Tercümesi, s. 74-75; Hoca Sâdeddin, Tâcü’t-tevârîh, İstanbul 1280, II, 425; Sarı Abdullah Efendi, Semerâtü’l-fuâd, İstanbul 1288, s. 226-232; İsmâil Hakkı Bursevî, Silsile-i Celvetiyye, İstanbul 1291, s. 70-72; La‘lîzâde Abdülbâki, Sergüzeşt, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 2456, vr. 128a-131a; Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin, Risâle-i Melâmiyye-i Şettâriyye, İÜ Ktp., İbnülemin, nr. 3357, vr. 1a-b; Dârende Temettuat Defterleri (haz. Ahmet Akgündüz – Said Öztürk), İstanbul 2002, I, 265-280; Harîrîzâde, Tibyân, vr. 172a-b; Osmanlı Müellifleri, I, 56; Hüseyin Vassâf, Sefîne, II, 433-434; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, I, 533; M. Ali Cengiz v.dğr., Somuncu Baba: Şeyh Hamid-i Veli, Ankara 1965, s. 7-17, 29-45; Konyalı, Niğde Aksaray Tarihi, II, 2408-2416; Fuat Bayramoğlu, Hacı Bayram-ı Velî: Yaşamı-Soyu-Vakfı, Ankara 1983, I, 20; Ali Rıza Karabulut, Kayseri’de Meşhur Mutasavvıflar, [baskı yeri ve tarihi yok], s. 105-167; Ahmed Akgündüz, Arşiv Belgeleri Işığında Şeyh Hâmid-i Velî Somuncu Baba ve Neseb-i Âlîsi, İstanbul 1992, tür.yer.; Haşim Şahin, Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Döneminde Dinî Zümreler (1299-1402), (doktora tezi, 2007), MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, s. 115-120; M. Zeki Oral, “Aksaray’ın Tarihi Önemi ve Vakıfları”, VD, V (1962), s. 229-231; Mefail Hızlı, “Somuncu Baba (ö. 815/1412)”, UÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, II/2, Bursa 1987, s. 263-271; Nihat Azamat, “Erdebîlî, Alâeddin”, DİA, XI, 279..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: CuMâ CeM'im-İZ
MesajGönderilme zamanı: 23 Ağu 2019, 17:07 
Çevrimdışı
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
Mesajlar: 11216
Resim
AŞKLa ALLadık =>YâSîN-i
ARŞ’a SALLadık =>YâSîN-i
KALBin FUAD KAPISI-ndan
YÂR’e YOLLadık =>YâSîN-i!.


ZEVK 9369


LÂ İLÂHe =>İLLÂ ALLAH =>HÂTEMü’n-NEBÎYy KAŞI-nda!
MuhaMMedu’r-RESÛLuLLAH=>HAKk ÂŞIKLar GÖZYAŞI-nda!
YOKkLuk-ÇOKkLuk>TEKLik BULdu
=>TOHUMLar==>ÇİÇEKLik BULdu..
CÂNda>CÂNÂN CUMÂ CEM’i!.=>SIRR-ı SIRF-ta SETBEŞI-nda!.


celle celâlihu..
sallallahu aleyhi vesellem..


23.08.19 13:07
brsbrsmmm..setbaşıcâmimizdecumâcemîmizz..


KALBe=>KIBLe ORTASI-nda,
BİZ BİR-İZ-Lik =>BEKKE-mizde..
ARZ’ın=>SIFIR NOKTASı-nda,
MUHİTe=>MERKEZ MEKKE-mizde..
GÖZYAŞIn>TEVHİD TASI-nda,
=>“TEKe TEK”-Lik TEKKE-mizde..!.


SONSUZu =>ALma İHVÂNim
SIFIRa ==>SALma İHVÂNim
YERYÜZÜ-nde ÂHESte GEZzz!
DERÛN’a =>DALma İHVÂNim!.


Resim


Resim

Allâhumme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ MuhaMMedin
Abdike ve
Nebiyyike ve
Rasûlike ve
Nebiyyi'l- Ummiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi ve's-sahbihi ve uMMetihi...

ALLAHımız celle celâluhu!
BİZe MuhaMMedî Gayret,
PÎRimizden Hâl-i HiMMet,
RASÛLünden ŞiFâ-yı ŞeFâat,
ZÂTından İnâyet-Hidâyet-SeLâmet
İZZet-i İhsÂNınLa LûTFet-CEM’ et CUMÂMIza İnşae ALLAH!..


Resim MuhaMMedi MuHABBEtLerimİZLe!....


Resim FUAD.:
KALBin =>Bâtına BAKan RahmÂNîYyet FUAD Kapısı..
KALBin =>Zâhire BAKan RahîmîYyet KALB Kapısı..


Enfüs ise dıştaki Kâinâttan Bedene Yöneldiğimizde ÖZ –İÇÂlemimizdir..
Beden-Sadr-Kalb-Fuad-LüB-LüBb’ül-LüB, habl’il-Verid ve de AKDES..
Ama Ulaşılamayan MERKEZ-de O RABBu’l-ÂLEMin celle celâluhu..



Resim

HÂTEMü’n-NEBÎYy.:

1-) HÂTEM.:
Hatem.: Çok cömert ve eli açık adam.
Hâtem.: EN SONuncu.
HÂTEMü’L-ENBiYâ.: Peygamberlerin en sonuncusu MuhaMMed Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem..
HÂTEMü’R-RÜSÛL.: ResûLLerin en sonuncusu MuhaMMed Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem..
HÂTEMü’L- HÂTEM.: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in Tevrattaki İsmi..


Resul, sözlük anlamı itibâriyle “risâlet” kökünden gelen bir kelimedir. Anlamı “elçi” demektir. çoğulu, “rüsûl” ve “mürselûn”dur. Buna karşılık “nebî” ise, “nebe’” kökünden gelir ve haberci/haber alan kimse anlamındadır. Çoğulu “nebîyyun” ve “enbiyâ”dır..

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا
Resim---"Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyine, ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ (alîmen).: Muhammed (aleyhisselâm), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat ALLAH’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusudur). ALLAH, herşeyi en iyi bilendir.” (Ahzâb 33/40)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Şüphesiz benimle diğer peygamberlerin durumu şu misâle benzer: “Adamın biri bir saray yapmış, onu güzelleştirip mükemmel bir şekilde tamamlamış, fakat bir tuğla yeri boş kalmıştır. Herkes gelip bu saraya giriyor ve ona hayran kalıyor ve: ‘Şu boş kalan tuğla yeri olmasa, bu köşke diyecek yok!.” diyorlar. İşte ben o köşkü tamamlayan tuğlayım!.” buyurdu.
( Ebu Hüreyre radiyallahu anhu’dan; Tirmizî, Emsâl, 2)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “Ben altı şeyle diğer peygamberlerden üstün kılındım: Az sözle çok şey ifâde etme kabiliyeti bana verildi. Düşmanın kalbine korku salınarak zafere ulaşmam sağlandı. Savaştan alınan ganimetler bana helâl kılındı. Bütün yeryüzü benim için temiz bir mekân ve bir mescid kılındı. Ben bütün insanlara peygamber gönderildim. Peygamberler zinciri benimle son buldu.”!.” buyurdu.
(Ebu Hüreyre radiyallahu anhu’dan; Müslim, Mesacid, 5)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem.: “ALLAH’ın gönderdiği peygamberlerden her birine mutlaka insanların onun gibi bir şeyi görmekle imana geldiği bir mu’cize vermiştir. Ancak bana verilen mu’cize ise, onlardan farklı olarak ALLAH’ın bana gönderdiği bir vahiydir. Bu yüzden kıyâmet günü, onların hepsinden daha fazla tâbileri (uyanları) bulunan bir peygamber olacağımı ümid ediyorum!.”!.” buyurmuştur.
(Buharî, İtisâm, 1)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Ben kıyamet günü Âdem neslinin efendisiyim. Livaü’l-Hamd sancağı benim elimdedir. Fakat asla gururlanma olmaz. O Âdem ve ondan sonra gelen bütün peygamberler benim sancağım altındadır. Ve kabri ilk açılacak olan da benim. Fakat asla gururlanma yoktur!.” !.” buyurmuştur.
(İ. Ahmed, Müsned, III/2)



2-) HÂTEM.:
HÂTEM.: Mühür. Üzerinde yazı olan ve mühür yerine kullanılan yüzük..[/b]

RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in MüHR-ü ŞeRîF’i.:
Farsça’dan Türk diline intikal etmiş olan “MÜHÜR” kelimesinin lügât mânâsı şudur: Bir şahıs veya müessesenin adı, sıfatı ve alâmeti, hakkedilen/kazılan, yazılan, yazı veya evrak altına basılan damga. Ayrıca kıymetli taşlar gibi sert cisimler üzerine, kazınmış imza yerine geçen yazı, arma, simge veya bir varlığın şahsiyetini ifâde eden “iz” mânâsına da gelmektedir.
Arapça’sı “Hâtem” yani mühür, yüzük; Genelde yazıların altına basılıp sözü bitirdiğini ve son sözün söylendiği mektupları, belgeleri sahih ve geçerli olduğunu beyan eden ve bahis konusu meselenin sonuçlandığını bildiren “ALÂMET” demektir.
(Büyük Türkçe sözlük, D.İ.A MÜHÜR. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab. HTM.)
Hadis-i Şeriflerde bahsedilen “YÜZÜK” Lafzı: “Bir şeyi sona erdirmek, mühür, damga” anlamına gelen “HÂTEM” kelimesi ile ifâde edilmektedir. Bu kelimeye yüzük anlamının verilmesi ise Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in ve Hulefa-i Râşidîn Efendilerimizin mektup ve yazılarını mühürlemek üzere kullandıkları yüzüğün kaşındaki mühre nisbetledir. Zamanla bu kelime şöhret kazanmış ve mühürlü ya da mühürsüz bütün yüzüklere “hâtem” denilmiştir. “YÜZÜK” kelimesinin Arapça karşılığı “halka/halaka” veya “fetha/fetaha” dır. (İbnu’l-Esîr, en-Nihâye fî garîbi’l-hadîs, İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab. HTM.)

Asr-ı Saadet döneminde Hicaz ehli yüzük kullanmaktaydı, fakat yüzüğün kaşına mühür nakşedilmesi mutat bir uygulama değildi. Hicretin altıncı veya yedinci senesinde Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in “Dine ve yeni kurulan İslam Devletini tanımaya davet mektuplarını yazmışlar ve Kisra, Kayser ve Necaşi gibi acem krallarına göndermeyi murad etmişlerdir. Bu esnada ashâbdan bazıları: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e.: “Acem devlet reislerinin kendilerine gönderilen mühürsüz mektupları ve yazıları kabul etmeyeceklerini ve resmi muameleye tabi tutmayacaklarını” hatırlatmışlardır. Bu durum üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz halka şeklinde yuvarlak ve kaşlı, gümüşten bir mühür/yüzük yaptırmışlardır. Böylelikle Kureyş ve Hicaz ehli arasında ilk mektup mühürleyen kişi olarak da tarihe geçmişlerdir. (Mevahibu-l leduniyye fi şerhi-l şemaili muhammediyye. S. 193, Buhari libas no.5661.-suyuti el-Vesa’il fi Müsamereti’l-eva’il, s. 114)

RESÛLULLAH sallallahu aleyhi vesellem’in MüHR-ü ŞeRîF’indeki İBÂRe.:

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem mühür vazifesini görmesi için gümüşten ve kaşlı bir yüzük yaptırmışlar ve bu yüzüğün kaşına, hem imza anlamına gelen hem de İslâm devletinin sembolü olacak “MuhaMMed RaSûLuLLAH” ibâresini nakşettirmişlerdir. Bu Mühr-ü şerîf’te nakşedilmiş ibâre üç satır halinde olup, alt kısmında “MuhaMMed” adı, ortasında “RaSûL” ve üst tarafında “ALLAH/Lafza-i Celâl” lafzı bulunacak şekilde istiflenmiştir. “ALLAH’ın ELÇisi MuhaMMed” mânâsını ifâde etmektedir.. (Buhârî, Libâs, No:566.)


Resim

SETBAŞI (Karaçelebi-Kurdoğlu) CÂMİSİ:

Kayhan Mah. Cumhuriyet Cad. Ahmetdahi Sokak No: 1 Osmangazi/Bursa


Bursa Setbaşı Köprüsü karşısında, Atatürk Caddesi'nde bulunan Setbaşı Câmisi XVI. yüzyılın ikinci yarısında Kazasker Karaçelebizâde Hüsameddin Efendi tarafından yaptırılmıştır.
"Karaçelebi Câmii" "Kurtoğlu Câmii" ve "Çavuş Mehmed Mescidi" isimleriyle de bilinmektedir. Setbaşı Köprüsünün yanıbaşında bulunuşu sebebiyle de "Setbaşı Câmii" olarakda anılmaktadır.
Kara Çelebi'nin torunu olan Müftü Abdülaziz ile torunlarından Aziz Ahmet Paşa'nın Bursa'ya birçok hizmetleri olmuştur.

Câminin Kuzeydoğusunda Şeyhulislâm Abdülaziz Efendinin Bursa'ya akıttığı ve vakfettiği Müftü Suyunun kırk Çeşmesinden birisi olan şadırvan bulunmaktadır.

Câmiyi yaptıran Kazasker Karaçelebizâde Hüsameddin Efendi'nin oğlu Şeyhulislâm Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi tarafından 1654 yılında ve aynı sülâleden Bursa Vâlisi Ahmed Aziz Paşa tarafından 1813 yılında onarılmıştır. !855 depremi ve 1863 Setbaşı ayangını sonrasında ve en son olarak da 1997 yılında onarılmıştır.

XVI.yüzyıl eseri olan câmi, 8.80x14.15 m. ölçüsünde dikdörtgen planlı bir yapı olup, kuzeyine 3.30 m derinliğinde bir son cemaat yeri yapılmıştır. Câminin ve son cemaat yerinin üzeri ahşap bir çatı ile örtülüdür. Câminin ibadet mekanı 8 pencere ile aydınlatılmıştır. Mihrab beş köşeli olup üzeri kademeli biçimde daralmaktadır.

Câminin minâresi kuzey doğu köşesindedir. Kare kaideli minâre tuğladan silindirik gövdelidir. Yapılışından bu yana değişik zamanlarda yapılan onarımlarla özelliğinden büyük ölçüde uzaklaşmıştır..
Câminin önünde iki adet tarihi çınar ağacı vardır..


SETBAŞI KÖPRÜSÜ.:

Gökdere üzerinde yer alan Setbaşı Köprüsü, Osmangazi ve Yıldırım ilçelerini birbirine bağlar. Biri küçük, biri büyük iki sivri kemeri bulunmaktadır. Ne zaman yapıldığı ve yaptıranı belli olmamakla birlikte, kadı sicillerine yansıyan onarımlardan en azından 15. yüzyıl sonlarından bu yana kullanıldığı, 1565, 1585, 1680, 1681, 1738 ve 1847 yıllarında onarım gördüğü bilinmektedir. Cumhuriyet Dönemi’ne kadar döşemesi ahşap olan köprü, 1920 yılından sonra taş ayaklar üzerinde beton tabliyeli olarak yeniden yapılmış, daha sonra da köprü genişletilmiştir..


Resim Yâ RESûLuLLAH sallallahu aleyhi vesellem..

Bu salâvât-ı şerîfeyi uykuya yatacağı zaman okuyan kimseye
"cümle peygamberlerin ona şefâatçı olacağına dair" hadis-i şerîfe vardır.
Ve önemli bir salâvât olup
3 defa okunması tavsiye edilmiştir.


Resim

TÜRKÇESİ: Allahümme salli ve sellim alâ seyyidinâ Muhammedin Resim Ve Âdeme ve Nûhin ve İbrâhîme ve Mûsâ Resim ve İsâ Ve mâ beynehum minennebîyyîne ve'l-mürselin Resim Salâvâtullahi ve Selâmuhu Tealâ aleyhim ecmaîn.

MÂNÂSI: ALLAHım! Efendimiz Muhammed (salallahu aleyhi ve sellem)’e salât-ü selâm et! Ve Âdem (aleyhisselâm)’a ve Nûh (aleyhisselâm)’a ve İbrâhim (aleyhisselâm)’a ve Musa (aleyhisselâm)’a ve İsa (aleyhisselâm)’a ve aralarında gelen tüm nebîlere ve mürsellere de! ALLAHU Tealânın salât ve selâmı cümlesinin üzerine olsun!”

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 273 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 7, 8, 9, 10, 11

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye