Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 17 Ara 2018, 08:24

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 19 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 03 Şub 2018, 16:04 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Bu konuyu facebook'ta paylan!
"Bismillâhirrahmânirrahîm"

"Rahman ve Rahîm olan ALLAH'ın (celle celâlihu) adıyla..." başlarım.

BESMELENİN FAZİLETİ -9*

Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: ”Kim ki bir işe, Allah'a hamd etmek
ile başlarsa, o işi mutlaka hayırlı ve verimli olur. Allah'a hâmd etmek ile başlanılmayan her önemli şey, bereketi kesilmiş veya noksan bir şeydir." buyuruyor, (i).

Öyleyse, ey mümin, her işine "Bismillâhirrahmânirrahîm" ile başla.
Her hayırlı kapıyı açan, her hayırlı ve verimli işe yönelten, her kötülüğü kaldıran, kötülüğe götüren yollan kapatan, sıkıntılı zamanlarda ferahlık veren, öfke ve sinir hallerinde sabır veren "Bismillâhirrahmânirrahîm" İlâhi kelâmını daimâ söyleyiniz.

10 kadın ilmihali

ÖNSÖZ.:

Hâmd, âlemlerin Rabbine, salât ve selâm Onun elçisine, rahmet ise, Rasûlunün ümmetine olsun...
İslam hukuk ilmi, ucu bucağı bulunmayan öyle bir okyanustur ki, bu ilim deryâsında incileri bulup devşirmek ve istifade etmek en büyük nimet ve fazilettir. Bugün bu incileri takdim eden nice fıkıh kitapları hazır lanmış ve arz edilmiştir. İslam hukukunun incilerinden biri de {Ahvâli Nîsâ) "Kadınlara ait (özel) haller" başlığıyla belirtilmiştir.
Kısaca “Davranım Bilgisi” demek olan “İlmihâl” isimli kitaplar, kişinin Rabbine, kendisine, çevresinde ve içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluklarını yerine getirmesinde ona yardımcı olacak, kılavuzluk yapacak derli toplu bilgileri içerir. Elinizdeki ilmihâl de, kadın ile ilgili dinî ve hukukî konulan temel kaynaklara ve Hanefî mezhebinin görüşlerine göre olmakla birlikte bazen de diğer mezheb görüşleri de belirtilerek hazırlanmıştır. 4
Kadın ile erkek arasında, yaratılışları itibariyle bazı fiziksel ve ruhsal farklar görülür. Bunun neticesi olarak bağlı bulundukları hükümler huşusunda da farklar vardır. Kadın şekil, biçim ve ruh halleri itibariyle erkekten farklıdır.
Kadının özelliklerindendir ki, bülûğ (ergenlik) zamanında başlayıp, nihayet elli veya ellibeş yaşında çocuk doğurmaktan kesilinceye kadar her ay mûtad (belirli) şekilde devam eden hayz (âdet) görmesi vardır.
Kadınların fizyolojik yapıları gereği rahimlerinden gelen kan, namaz, oruç, cinsel ilişki, hac, Kuran okuma, boşanma ve iddet gibi pekçok ko nuyla yakından ilgilidir ve erkeklerden farklı bazı hükümlerin konulmasına neden olmuştur.
İbadetleri bile yakından ilgilendiren bu haller öteden beri fıkıh (İslam «hukuk) kitaplannda ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Özellikle hanımların ayrıntılı bir biçimde öğrenmeleri gereken bu haller, İlmihal kitaplarında da doğal olarak yerini almıştır.
Kadının rahminden gelen kan genelde şu üç halden birinin göstergesidir; âdet (hayız), lohusalık (nifas), hastalık (istihaza).
İbadetlerin doğru bir biçimde yerine getirilebilmesi için kadınlan ilgilendiren konuların ayrıntılı bir biçimde bilinmesi gerekir.
Kadınların Fıkhî Mes'elelerini Öğrenmeleri:
Fıkıh: Lügatte "bir şeyi bilmek" demektir. Daha sonra İslam hukukuna fıkıh ilmi denmiştir. .
i Z J> w

4 Fıkhın Mevzûu: Mükellefin fiilleridir. Mükelleften maksat; âkil ve balîğ olan müslüman kimsedir.

Fıkhın Kaynağı: Kitap, Sünnet, İcmâi Ümmet ve Kıyastır.

Fıkhın Gayesi: İnsanı iki cihanda saadete erdirmektir.

Fıkhın Hükmü ve Fazileti: Her müslümanın ihtiyacı miktarı fıkhı öğrenmesi farzı ayn'dır. (2). Bir kimse Kur ahin bir kısmını öğrense, kalanı için vakit bulamasa dahi, efdal olan fıkıhla meşgul olmasıdır. Çünkü Kur’anı ezberlemek farzı kifaye (3), fıkhın lazım olan miktannı öğrenmek ise Farzı ayn'dır. (4).
Fıkıh ilminde kadın halleri çok önemli yer işgal ettiğinden ve kadınların bulûğa ermek, tahâret (temizlik), abdest, gusül, namaz, oruç, cinsi münâsebetin helâl olma şekilleri v.s. gibi daha birçok önemli ve dînî mes'eleleri vardır. Bu mühim konulan, elimizden geldiğince kaynak eserlerin ışığında ve anlaşılır şekilde müslüman kızlara, kadınlara ve hattâ erkeklere arz etmeye gayret edeceğiz. Bu meseleler fıkhın, bilinmesi Farzı ayn olan konularındandır.
Bu konulan öğrenmek kadınlara ve kızlara vacip olduğu gibi, aynı zamanda onlann analarına, babalarına, kocalarına ve velîlerine de öğretmek vaciptir.
Eğer bir kadın bu konulan bilmezse, kocası bildiği kadar öğretecektir.
Çünkü bu kocasının vazifesidir. Şayet kocası da bilmezse gidip öğrenecek ve karısına öğretecektir. Eğer kocasının vakti müsâit değilse, karısına izin verecek, kadın gidip öğrenmesi farz olan meseleleri ehlinden yani âlimlerden edebi dairesinde sorup öğrenecek, yahut bu gibi eserleri alıp okuyacaktır.

(2) Farzı Ayn: Mükellef olan her müslüman şahsa dinde bilmesi ve amel etmesi farz olan hususlardır,
(3) Farzı Kifaye: Müslümanlardan bir kısmının bilip işlemesiyle diğerlerinin üzerinden kalkan husus
lardır.
(4) Ibni Abklin, Şamil Y. 151.1982,0:1, $: 37
£3*5 3-A^f
9.- a mail a 1

Şayet kocası cahilliğinden dolayı izin vermezse, kadın izinsiz gider, bu gibi kendisine farz olan dini meseleleri ilim sahiplerinden öğrenir gelir. Bu suretle kendisini mesuliyetten kurtarmış olur. Zira, Hz. Peygamber (s.a.v.) "ilim öğrenmek kadın ve erkek her müslümana farzdır. " buyurmuştur. (5)
Kadın hallerini bilmeyen bir kadın, namazını, orucunu kendisine yasak olan vakitlerde bilmeden yapar ve günahkar olur. Hele âdet anında aîlevi münâsebette bulunmak pek büyük bir günâh ve tehlikelidir ki, her nesil için dinî, tıbbî, İçtimaî (sosyal) bir âfettir. Zamanımızdaki bazı gençlerimiz, bu fıkhî meseleleri bilmiyorlar, sormuyorlar, bilmediklerini dahi bilmiyorlar.
Halbuki kadınlara ait hallerden hayız (âdet) hakkında 'İmamı Muhammed müstakil bir kitap yazmıştır. (6).
Kadınlar ve kızların değil erkeklerin bile okuyup öğrenmesi zaruri ve mecburi olan dinî meseleler, utanma bahanesiyle ihmâl edilemez.
Kadın ve erkek hastalandığında, zaruret halinde en mahrem yerlerini bile doktora göstermiyor mu? Göstermesi de câizdir.
Bu konular İslâm Fıkhında "Temizlik" mevzûudur ve taharet -temizlik- bâbında bu konular zikredilmektedir.
İslâm’ın binası ise temizlik üzerine kurulmuştur. Temizlenmeden Allah'a (c.c.) kulluk yapılamaz, kulluk ve ibâdet için bu konulan iyi öğrenmek ve temizlenmek farzdır. Temizlik ibâdetin şartıdır. (7).
Bu meseleleri herkesin bilmediği, bilenden sorulduğu zaman da istendiği şekilde açıklamasına her zaman durum müsâit olmadığı için, herkesin muhtaç olduğu bu önemli bahisleri kitap halinde ve herkesin anlayabileceği şekilde mümin ve mümine kardeşlerimize sunmayı arzu ettik.
Faydalı olabilirsek gayemize ulaşmış olacağız.
Islâm düşmanı Siyonist ve emperyalistler, bir milleti yıkmak, çürüt mek ve İslâm'ı bozmak için daima kadını en güçlü silah olarak kullanmış ve halen de kullanmaktadırlar. İslâm'ı ve müslümanlan maddi güç ve silahlarla yok edemeyen sinsi düşman; çağdaş silah olarak müslüman kadınımızın ahlâkını bozmayı ve ona İslam'ın kazandırdığı kutsal ve yüce değerini yitirtip, şehvetperestlerin metâı haline getirtip, sokaklara dökmüş, kişiliğini, ahlakını ve namusunu kaybettirmiştir. Düşman, kadınımızı modanın ve şehve


(5)İhyau Ulumiddîn, İmamı Gazali, Bedir Y. İst. C.l, S: 27
(6) İbni Abidin, Şamil Y. İst. 1982,c:l, s: 459
(7) İbni Abidin, Şamil Y. İst. 1982,c;l, s: 459

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 03 Şub 2018, 16:12 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
şehvetperestlerin metâı haline getirtip, sokaklara dökmüş, kişiliğini, ahlakını ve namusunu kaybettirmiştir. Düşman, kadınımızı modanın ve şehvetin kölesi haline getirip, istediği şekle ve maskaralığa sokabilmekte ve soyabilmektedir.
İngiliz sömürü ajanlanndan Hampher, “İslâmî Nasıl Yok Edelim” adlı hatıratında anlattığına göre, İngiliz Sömürgeler Bakanı Hampher’i İslam Ülkelerine gönderirken kendisine sıkı sıkı şu telkinatta bulunmuştur:
/ "Biz Ispanya’yı kafirlerden (maksadı mÜslüman-\.
fardır) fuhuş ve içki sayesinde aldık, diğer topraklarımızı)
\da bu iki güçlü araç vesilesi ile ele geçirmeliyiz."(8). /

Biz de düşmanın yıktığı ve halen yıkmaya devam ettiği bu yerden
başlayarak müslüman kadınlarımıza kendi kimliğini, kişiliğini ve dini kültürünü özetle elimizden geldiğince sunmaya çalıştık.
Bu çalışmalanmızı kortrol ve tetkik eden muhterem "CELAL YILDIRIM, İSMAİL KAYA, ABDULLAH BÜYÜK hocalanmıza ve tıbbı konulardaki inceleme ve yardımlarından dolayı Doç. Dr. Cemalettin AKYUREK" beye ve emeği geçen diğer kardeşlerimize de şükranlanmızı arzetmeyi bir borç biliriz.
Gayret bizden, tevfik Allah (c.c.) dendir..

ASIM UYSAL - MÜRŞİDE UYSAL
1985 - KONYA

(8) Hamper, İslâmî Nasıl Yok Edelim?, İst. 1991, Nehir Y.S: 49

uysal yayınevi
16 kadın ilmihali

İNSANIN YARADILIŞ GAYESİ VE HİKMETİ.:

Alemlerin Rabbi, kutsal kitabı Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulmaktadır:
"Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (Allah’ın buyrukları dışına çıkmaktan)
en çok korunanınızdır. Allah bilendir, haber alandır." (9).

İnsanın Yaradılış Gayesi, Ancak Kulluk ve İbâdet içindir:
İnsanın yaradılış gayesini de Cenabı Hakk yine şu ayetinde açık bir şekilde belirtmektedir.
Biz insanları ve cinleri ancak kulluk ve ibâdet etsinler diye yarattık." (10).
"O Allah ki, amelce hanginiz daha güzeldir diye, sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O güçlüdür, bağışlayıcıdır. "(11).
İbâdet: Allah'ın ve O'nun Rasûlü (elçisi) Hz. Muhammed’in emirleri ve yasaklarına itaat etmektir. (12).
İnsan, (bedenen yaratılmadan önce) ruhlar aleminde Cenabı Hakka vermiş olduğu kulluk sözünde durup durmama ve ilahi emir ve yasaklara uyup uymama yönünden yeryüzünde imtihana tabi tutulmaktadır. Bunun için insan, nefsinin hevâ ve arzularına göre değil de helâl ve haram öl¬
çülerine göre hayatını devam ettirmek zorundadır.
İslâm, insanın her yönünü ve hayatını bütün veçhesini kaplayan, düzenleyen yegâne âdil ve hakk nizâmdır. İslam sadece ibadet dini değil, aynı zamanda inanç, ibâdet, amel ve hukuk dinidir. İnsanın dünyasını ve ahiretini organize ve kontrol eden eşsiz bir nizam ve düzendir.
İslâm, zaman ve mekânın dar hududlan içerisine sığmayan çağlar üstü bir nizâmdır ki, kıyâmete kadar bâkî ve eşsiz yüce bir dindir.

"RABBINKİM?" SORUSU.:

"Men Rabbüke": Rabbın kimdir?
Bu kabirde ilk sorulacak sorudur.
Allah (c.c.) ruhlar aleminde iken ruhlarımıza sordu:
"Elestü bi Rabbiküm: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
Cevap verdik:"Gâlû belâ": Evet bilâkis sen bizim rabbimizsin dedik.
Elestü'nün içerdiği sorular:
a-) Kullarım dünyada sizin üzerinize tasarruf ve hüküm koyma hakkına sahip miyim? diye Allah (c.c.) bize sorunca.
- Evet, sahipsin dedik.
b-) Tek hâkiminiz ben olduğuma şahadet eder misiniz? diye sordu.
- Evet, dedik.
c-) Yaşayışınızı, hayatınızı benim emir ve yasaklarıma göre uyduracak mısınız? dedi.
- Evet, dedik.
d-) Doğumunuzdan ölümünüze kadar bana isyan etmiyeceksiniz değil mi? dedi.
- Evet, dedik.
e-) Nefsinize ve şeytanlara uymayacaksınız, bana uyacaksınız değil mi? dedi.
- Evet, dedik.
f-) Bana ibâdet edeceksiniz değil mİ? dedi.
- Evet, dedik.
g-) Kur anıma ve rasûiümün emirlerine uyacak mısınız? dedi.
- Evet, dedik.
h-) Ey Kadınlar! Tesettür (örtünün) emrime uyup, avret {el, yüz, ayak hariç) yerlerinizi, saçınızı örtecek misiniz? dedi.
- Evet, dedik.
Ruhlar âlemindeki Allah'a verdiğimiz söze dünyada uyuyorsak kabirdeki ilk soruya doğru cevap verebileceğiz.
Ruhlar âlemindeki yine Elestü Bezminde işaret yoluyla Allah (c.c.) bizlere hitaben: "Ey kullarım! Yaratacağım dünyada,
Ben’den başka Rabb,
Ben’den başka Mürebbî (terbiyeci),
Ben'den başka Hâkim (hükmedici),
Ben’den başka Lider... kabul edecek misiniz?
Benimkinden başka sistem, yol,
Benimkinden başka emir, yasak, nizam,
Benimkinden başka ahlâk... kabul edecek misiniz?
Rabbinizden başka tağutlara, şeytanlara... itaât ve ibâdet edecek misiniz?" diye sorunca,
- Hayır, diye söz verdik.
Bazı câhiller ve inkarcıların açılıp, saçılın, dans edin, eğlenin, Allah'ın (c.c.) örtünün emrine karşı gelin dediklerinde, onlara mı, yoksa Bana mı itaât edeceksiniz? diye sorunca:
Hayır, Ya Rabbi! Ancak Sana kulluk ve itâat edeceğiz" dedik. Ve dünyaya geldik. Cüz'i irâde (akıl) ile imtihan edilmeye gönderildik.
Önümüzde îtâat ve ibâdet Edeceğimiz iki Yol Var:
1-) Allah ın ve Resulünün yolu,
2-) Şeytanların ve Tağutlann yolu.
Kuran-ı Kerîm de bu yollar açıkça şöyle belirtilmektedir
"Kim Islâm’dan başka bir din (yol, sistem, görüş) ararsa bilsin ki, (o din ) ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette kaybedenler den olacaktır. " (13).
"insanlar Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tağut (şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır. "(14).

(13) Kufan-ı Kerim; AR İmran/85
(14) Kur’an-ı Kerim; Nisa/76

ALLAH (c.c.) AHİRETTE SORACAK.:
Allah'ın yolundan ayrılanlara Allah (c.c.) mahşerde soraca

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 20 Şub 2018, 23:32 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
ALLAH (c.c.) AHİRETTE SORACAK.:

Allah'ın yolundan ayrılanlara Allah (c.c.) mahşerde soracak:
Ey kulum! Meyhanelere gittin,
Ey kulum! Zina ettin,
Ey kulum! Tağutlara, şeytanlara itaat ettin,
Ey kulum! Örtünün, açılıp saçılmayın emrime isyan ettin,
Ey kulum! Aklınızdan uydurduğunuz veya Hristiyanlardan aldıklarınıza uydunuz da Kur ana uymadınız, Kuran bu kadar mı değersizdi?
Ey kullarım! Kur'ân'a uymayıp da ayyaşların, iblislerin, cenâbetlerin, hâinlerin, zâlimlerin, fasıkların emir ve yasaklarına "evet" de, benim ve Muhammed'imin emirlerine, yasaklarına "hayır" mı?
Ey Kulum! Şehvete, paraya, haram kadına, zinâya "evet" dedin, Kur'ân'a niye "hayır" dedin? diye soracak ve her kul hesabını verecektir..

İNSANIN YARATILIŞI.:

İlk çağlardan beri çeşitli filozoflann tartıştıkları "Alemin ana maddesi nedir?" "İnsan nasıl yaratılmıştır?" v.s. gibi sorulara çeşitli cevaplar verenler olmuştur. Kimi su, kimi toprak, kimi ateş v.s. demişlerdir.
Allah Teâlâ Kur'an'ı Kerim'de birkaç yerde, herşeyi çift olarak yarattığını bildirir. Yani Allah'tan başka herşey çifttir. Bütün canlılarda bir erkek, bir de dişi vardır. Bitkiler de erkekli dişilidirler. Elektirik bile erkekli dişilidir. Pozitif ve negatif bunu anlatır. Birisi olmadan diğeri bir işe yaramaz. Birinin varlığı öbürüne bağlıdır.
Kadın ile erkek de birbirini tamamlayan iki yarım parçadırlar. Bir araya gelişleri soyut anlamda insanlığı oluşturur. Bunu Peygamberimiz en veciz ifadesiyle şöyle anlatmaktadır: "Kadınlar, bir bütünün yarım parçası olan erkeklerin diğer yarım parçasıdırlar” (15).
Kadın ve erkek bir bütünün öyle iki parçasıdır ki, biri olmadan diğeri olmaz. Öyleyse birisi ne kadar gerekli ise, öbürü de o kadar gereklidir.
Ve kimin erkek kimin kadın olacağını insanın kendisi değil, Allah tayin eder. Artık mümin; yahudi erkeklerinin yaptığı gibi her gün, "Beni kadın olarak yaratmadığın için sana hamd ederim" demez.

(15) Ebu Davut, Taharet: 94, Tirmizi, Taharet: 82. Msned: 6/256, 377. 20 kadın ilmihali Kitabı Mukadde’e Göre İnsanın ve Kadının

Yaratılışı Muharref (bozulmuş) Tevrat'a Göre: "... Ve Rabb Allah; insanı kendi suretinde yarattı, onu Allah'ın sûretinde yarattı, onlan erkek ve dişi ola rak yarattı." (16).
"...Ve Rabb Allah, Ademin üzerine derin bir uyku getirdi ve o uyudu. Ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı ve yerini etle kapladı. Ve Rabb Allah, Ademden aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı ve onu Ademe getirdi. Ve Adem dedi: "Şimdi bu benim kemiklerimden kemik ve etimden de ettir. Buna Nisa denilecek, çünkü o insandan alındı." (17).
"Kadına dedi: Zahmetini ve gebeliğini ziyâdesiyle çoğaltacağım. Ağrı ile evlâd doğuracaksın." (is).
Ve Tevrat'ta yine yılanın Cennet meyvesini yemesi için kadını kandırdığını ve kadının da meyveyi kocasına yedirmesiyle Cennetten kovulmalarından dolayı Tevrat, bütün suçu kadına yükleyerek kadının lanetlendiğini ve doğum esnasındaki sıkıntıyı bunun için çektiğini iddia etmektedir. (19).
Yahudilikte Kadının Yeri Yahudilikte ise kadın, erkeğin hizmetçisidir. Kendi itikatlarından olmayan herkesi kendilerine hizmetçi gibi görme yaklaşımları, iki cins arasındaki ilişkiye de sirayet etmiştir. Yahudi inancına göre erkek kadından üstündür ve kadın ona hizmet etmelidir. Bunun gerekçesi de Hz. Adem’i Hz. Havva’nın yoldan, çıkardığına inanmalarıdır. Bu sebeple kadın lanetli kabul edilir.
Tevrat’ta “Kadın, ölümden acıdır. Allah nezdinde iyi kimse, kadından kurtulandır. Binde bir erkek arasından bir iyi adam buldum, kadınlar arasında tek bir iyi bulamadım." ibaresi yer alır. Antik Yunan felsefesi, Hammurab'i yasalarından gelen fikirler, bu tahrif edilmiş Tevrat’ta işlenir, (zo) Yahudilerin de her sabahki duâlannda şu cümle geçmektedir: "Ezelî ilâhımız, kâinatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamdolsun..." (21).

(16) Tekvin, Bab: 1, Ayet: 27
(17) Tekvin, Bab: 2, Ayet:21-23
(18) Tekvin, Bab: 3, Ayet: 17
(19) Tekvin, Bab: 3, Ayet: 1-6-17
(20) Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Kadın Psikolojisi, Nesil Y. 2005, s: 121.
(21) İslamiyette Kadın Öğretimi, M. Tayyib Okiç, 1978, Ankara, S:74-TöMYat. 3 a h udi U r i n k ıtcvtıcU r uysal yayınevi 21

TARİHTE KADININ YERİ.:

A-) İLK ÇAĞDA KADIN: İlk çağda yaşamış ünlü Yunan hikayecisi,
HESİOD'a göre; ilk kadının adı Pandora'dır. Topraktan ve sudan yaratılmıştır. Kötülüklerin kapalı olduğu kapağı açmış ve bütün kötülüklerin dünyaya yayılmasına sebep olmuştur.

Eski Yunan ve Roma'da Kadın:
Kadın Eski Yunan ve Romada da hiç bir hakka sahip değildi. Evlen
menin en mühim gayesi erkek çocuk elde etmek, zevk ve şehveti tatmin etmek, evde mal-mülk üzerine bir bekçi ve hizmetçi getirmekti. İsparta'da cinsî bakımdan kuvvetli olan kadın kocasından başka kimselerle de münasebette bulunmaya zorlanırdı. Eflatun'a göre: "Kadın elden ele orta malı olarak gezmeli" imiş. Aristo: "Kadın yaratılışta yarı kalmış bir erkektir" der.
Yunan erkeğinin kadın değerlendirişi budur. Bütün kötülükleri yeryüzüne yayan kadındır. Toplumda, erkek istediği gibi kadına hükmedebilmekte, fizikî gücü sayesinde bütün iyilikleri kendisine, kötülükleri de kadına yükleyebilmektedir. (22).
Filistin bölgesinde ki kavimlerde kadın; sadece cinsel bir oyuncaktı ve erkekler kadınlardan da vazgeçip birbirleri ile birleşiyorlardı. Kuran-ı Kerîm'de belirtildiği gibi; Lût Peygamberin evine gelen iki meleği de erkek sanarak kullanmak istemişlerdi. Kansı da ahlâksızlardan yana idi. (23).

B-) ORTA ÇAĞDA KADIN:

Orta çağda kadını, Tevrat, İncil ve Kuran-ı Kerime göre değerlendirelim.

A-) (Muharref) Tevrat'ta; Yılanın Cennet meyvesini yemesi için kadını kandırdığını ve kadının da meyveyi kocasına yedirmesiyle Cennetten kovulmalarından dolayı Tevrat, bütün suçu kadına yükleyerek kadının lanetlendiğini ve doğum esnasındaki sıkıntıyı bunun için çektiğini iddia etmektedir. (24).

B-) (Muharref) İncil ise; Kadının boşanmasını yasaklayarak toplumların ahlakî yapısını bozmuştur. Manastırların bile genel evlerini geçtiğı bilinmektedir.


(22) İslam Toplıımundu Ve Çağımızda Kadın, Melahat Aktaş, 1984, İst; 5:32
(23) Kuran-ı Kerim; Hicr Suresi: 59-61, Nemi Suresi: 54-56, Şııara Suresi: 165-166
(24) Tekvin, Bab:3 Ayet: 1-6-17

22 kadın ilmihali

Incil’in, boşanmayla ilgili hükmü: "Onlara dedi: Kim karısını boşar ve başkası ile evlenirse ona karşı zinâ eder. Ve kadın, kocasını boşar ve başkası ile evlenirse zinâ eder." (25).
Bugünkü batılı ülkelerin çoğunda da kadını boşamak hâlâ yasaktır, ilk günahın işlenmesine sebep olan ve böylece insanlığın felâketini hazırlayanın bir kadın olduğuna inanan Hristiyan milletler kadına daima bir "şeytan" nazarı ile bakmışlardır.
Hristiyanlığın kadına bakış açısı da Yahudilikten çok farklı değildir.
Hristiyanlık, kadını vesayete muhtaç kabul etmekle birlikte onu “pis varlık” sözleriyle nitelendirir. Bu sebeple de bekârlığın Allah katında evlilikten daha şerefli olduğu belirtilmektedir. Şövalyeler, rahibeler ve papazlar, bu inanışın gereği olarak evlenmezler. Çünkü evlenmek, “Şeytanın kapısına gitmektir." Bu da kadının güzelliğinden sakınılması gerektiği, onun fitne ve gururunun İblis’in silahı olduğu teziyle güçlendirilir. Bu düşünce katılığına tepki olarak Hristiyanlığın, hatta İslam’ın gelişinden yüz yıllar sonra Rönesans ve Reform ortaya çıkmıştır.
Ancak, bu değişimler dahi Batıda kadının fert olarak tanınmasını ve sosyal haklarının iyileştirilmesini hemen sağlamamıştır. Yirminci yüzyılın başlarına kadar bekâr bir kadının, velisinin izni olmadan akit yapmaya ehil olmadığı düşünülmüş ve tıpkı bir akıl hastası gibi kısıtlı olarak kabul edilmiştir.
Batıda çok feci şekilde yaşanan kadın hakları ihlallerinin 1900’lerin
başında İngiltere, Kanada ve Fransa gibi ülkelerde değişmeye başlamasıyla durum tersine dönmüştür. Meselâ Kanada da kadının birey olarak kabul edilmesi 1929’larda gerçekleşir ki bu, çok yakın bir tarihtir. Garpta kadın ferdiyetinin onaylanması ilk kez İngiltere’de, o da ilginç bir şekilde vuku bulur. Bilindiği gibi İngilizcede cinsler arasında ayırım yapmak için “the” (erkekler için kullanılan “o” zamiri) ve “she” (kadınlar için kullanılan “o” zamiri) kelimeleri kullanılır. 1900 lerin başında Kanada da avukatlık yapan bir kadın, hâkim olduktan sonra kendisine birey olmadığı, yasalarda “he” değil, “she” yazdığı söylenir.


(25) Markos tncili, Bab:10 Ayet: 11-12
uysal yayın

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 11 Mar 2018, 00:55 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Kadınlar bu olay üzerine başlattıkları hukuki mücadele sonrasında erkeklerle eşit haklara sahip olabilmişlerdir. Yirmi birinci yüzyıldan farklı olarak geçmiş çağlarda Batıda kadın, erkekler tarafından küçümsenmiştir. Erkekler, düşünce yeteneklerinin zayıf olduğunu düşündükleri karşı cinsi köleleştirmişlerdir. Özgür olmadığı için hakkını arayamayan kadının durumu, Fransa gibi büyük bir devlette dahi ancak 1938’lerden sonra değişmiştir.
Orta Çağda İngiltere'de: Kadın, ilk günahın işlenmesine sebep olan günahkar (murdar) bir mahlûk ve şeytan sayıldığından ibadethanelere giremez ve İncile el süremezdi. Bu vaziyet ancak Kral VIII. Hanri'nin
(1509-1547) devrinde parlementodan çıkan bir kararla sona erebildi. Bu karara göre İncil okuyabileceklerdi. (26).

C-) Cahiliye Araplarında Sosyal Durum:

İslâmdan önceki Araplar birbirinden ayrı kabileler halinde yaşarlardı.
İçtimaî nizâmları kabile esasına ve bu esasla mevcut olan kabîle taassubuna dayanıyordu.
Kabîle bir devlet ve siyâsî bir varlık değil, akrabalık ve kan rabıtasına dayanan bir topluluktu. Fertler akrabalık bağı bulunan, cesaret, eli açıklık v.s. gibi vasıflarla tanınan kabîle reisine kendi istekle
riyle itaat ederlerdi.
Nesebiyle (soyuyla) övünmek, iyilik ve kötülükle son derece sıkı bir şekilde yardımlaşmak kabîle taassubunun sonuçlarındandı.
Kabîle fertlerinden biri başka kabîleden birisine karşı suç işlerse suçlu kabilesinden intikam almak için mağdurun kabilesi hemen yardıma koşar, suçlu, haksız, zâlim olsa da kabilesi onu savunur, karşı tarafa hasım olurdu.
Bir kabileye mensûb kişinin başka bir kabîleden olana karşı suç işlemesi gibi, en basit ve ufak sebeplerle, kabîle taassubu yüzünden iki topluluk arasında savaş çıkardı, böyle savaşlar çoktur. Kabileler arasında sa
vaşın çok oluşu Arap’larda erkeğin önemini daha çok artırıp kadını küçümsemeye sevk etti. Zirâ erkek, kadından daha iyi savaşabiliyordu. Fiilen harp eden erkekti. Ata binip kılıç kullanabiliyor, düşmana karşı koyuyor, ganimet mallan alıp kabilesinin şerefini müdafaa ediyordu. Böylecekadının mevkiî sarsıldı, hakları çiğnendi, mirastan mahrum edildi, hattâ bazı kabilelerde dayanılmaz bir leke olan düşmana esir düşmesi korkusu ile kızları doğduktan sonra toprağa diri diri gömme olayı yaygınlaştı.
Utanç yüzünden kızlann gömülerek öldürüldüğü gibi, fakirlik ve darlık yüzünden de kız olsun erkek olsun ufak çocuklan gömerek öldürüyorlardı. (27).
Kur'an-ı Kerim’in ifadesine göre cahiliyede "Birisine bir kız çocuğu müjdelenirse, üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilirdi..." (28).
İslâmiyet'ten önce Arabistan kadınlarının hiç bir hak ve değeri olmadığını Hz. Ömer (r.a.) şöyle belirtmiştir: "Câhiliye döneminde bizler kadınlara hiç bir şey vermezdik. Vaktaki, İslâm geldi ve Allahü Teâlâ biziere kadınların haklarını bildirdi ve bizler de kadınların bu haklarına riayet ettik."
Câhiliye devrinde bir erkek, iki kız kardeşi kendisine eş olarak birlikte nikâhlıyabiliyordu. Bu evlilik müslümanlıkta yasaklanmıştır. (29).
İslâm'dan önceki devirde, bir erkeğin istediği kadar kadınla evlenmesi serbestti. Birden fazla kadınla evliliği İslâm prensip olarak kabul, fakat yapılacak muameleler de adalete uymak, haksızlıktan emin olmak şartıyla dörde kadar evlenmeye müsaade etmiştir. Eğer âdil olmamaktan, evlilik hukukunu yerine getirememekten korkarsa, yanlız bir kadınla evlenebilir, birden fazlasıyla evlenemez. Kur’ân'ı Kerîmde de: "... Size helâl olan kadınlardan ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikahlayın. Ve eğer bu şekilde adâletli hareket edememekten korkarsanız, bir tane seçin yahut sahibi bulunduğunuz cariyelerle yetinin. İşte bu bir zevce yahut cariyelerle yetinmeniz adâletten çıkmamanıza daha yakındır." buyurulmuştur.
(30).

(26) İslam'da Kadın, Bekir Topuloğlu, 1984, İst. S 18
(27) İslam Hukukuna Giriş, Abdülkerim Zeydan, İst S: 45
(28) Kur’an-ı Kerim, Nahl: 58-59
(29) Kur'an-ı Kerim, Nisa: 23
(30) Kur’an-ı Kerim, Nisa : 3

D-) İSLAM'DA KADININ YERİ, DEĞERİ ve HAKLARI.:

1- Bütün insanlar, insanlıkta eşittir.
2- Evlilik hakkı,
3- Kadınlara karşı iyi davranmak,
4- Annelik-Emzirme hakkı,
5- Kadının Namusunun Korunması,
6- Mehir hakkı,
7- Kadınları dövmemek,
8- Kadınların kocalarına eziyet etmemeleri,
9- Kadın ve çocukları öldürme yasağı,
10- İlim öğrenme hakkı,
11- Nafaka ve Geçim hakkı,
12- Saygı ve hürmette erkekten öncelik hakkı,
13- Meşru eğlence hakkı,
14- Çalışma ve iş hayatı hakkı,
15- Sosyal Güvenlik hakkı.
16- Siyasi hakları..

İslamın kadının özgürlüğünü elinden aldığı ve onu erkeklerin sahip olduğu haklardan mahrum ettiği iddiası bazı çevrelerce özellikle sık sık gündeme getirilerek, müslüman hanımların bu konuda şüpheye düşmeleri amaçlanmaktadır.
İslamın gelişinden itibaren kadının dört duvar arasına hapsedildiği,kadınların haklarının ellerinden alındığı söylenerek hem müslüman hanımların dinden uzaklaşması amaçlanmakta, hem de İslam’a savaş açmak için bir dayanak bulunmaya çalışılmaktadır. Bu tür iddialarla kafaları bulandıranlar, arkasından kendi öngördükleri ideolojiyi dayatmaktadırlar ki bu da feminizmdir.
Feminizm; erkeklerin sahip oldukları hakların kadınlara da verilmesini ve kadınların hukuksal ve sosyal eşitsizlikten kurtarılmasını hedefleyen doktrindir.

Bu akımın ilk bakışta makul görünen amaçları daha sonradan kadını çok zor durumda bırakacak bir hal almıştır.
Esasında kadının ruhunun varlığının tartışıldığı sık sık şeytanla ilişkilendirildiği ve 19. yy.’a kadar beyaz kadın ticaretinin yapıldığı Batı toplumunda, bu tür bir akım kadının yaşadığı gerçeklere bir tepki olarak
doğmuştur ve haklı bir amaca yöneliktir.
Ancak kadının haklarını ararken kadın-erkek eşitliği argümanını kullanması kadının çok ağır şartlarda ve emeğinin karşılığını alamadan çalışmasını ve kişiliğinin rencide edilmesini beraberinde getirmiştir.
Batı dünyasında kadının sosyal yaşamdaki yeri ve erkek karşısındaki konumu normal İnsanî standartlara uymadığından, feminizm gibi bir akımla bunun düzenlenmeye çalışılması normaldi. Ancak farklı iki cins
olan kadın ve erkeğin her alanda eşit olması gerekliliği bu akımdan da yine en çok kadının zarar görmesine neden olmuştur.
Oysa İslam dünyasında bu tür düzenlemelere ihtiyaç yoktur. Çünkü hayatın her alanına müdahale eden din; kadın ve erkeğin eşit, farklı ve ortak olduğu yönleri hem insanların kabullenebileceği bir mantıkla hem
de ilahi adalete uygun bir şekilde düzenlemiştir.
İslam dini kadın ve erkeğin insan olma ve vahye muhatab olma yönüyle eşit olduğunu kabul ederken, iki tür arasındaki bedensel ve ruhsal farklılıklara da dikkat çekmiş ve hükümleri koyarken de bu farklılıklan
gözetmiştir.
Ancak bazı konularda kadın ve erkeğin farklı hükümlere tabi olmaları kadın cinsinin aşağılandığı ve bazı haklardan mahrum edildiği anlamına gelmez.
Allahü Teâlâ, kadın ve erkeği birbirinden farklı yaratmış, bu farklılığa bağlı olarak da farklı hak ve sorumluluklar vermiştir. Ancak temelde insan olma, dünyaya imtihan için elme, yaptıklarının karşılığını görme gibi konularda kadın ve erkek eşittir. İki farklı cinsin farklılıkları gözetilme den her alanda aynı hükümlere tabi kılınması ise, mantıksız olduğu gibi ilahi adalete de sığmayacak bir uygulama olurdu.
1- Yaratılışta Kadm-Erkek Eşitliği ve Kur’an-ı Kerim'de İnsanın Yaratılışı:
1- Bütün insanlar Allah tarafından yaratılmıştır; O’nun eseri ve kulla-

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 24 Mar 2018, 14:52 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Andolsun, inşam biz yarattık." m)
2-) Bütün insanlar aynı atadarî ve anadan gelmektedir. Hz. Adem ve Havva’nın neslidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (32)
Hz. Peygamber (s..a.v.), yukardaki iki ilkenin eşitlik açısından doğurduğu sonuçlan gayet açık ve Özlü bir ifadeyle şöyle belirtmiştir:
“Ey insanlar! Unutmayınız ki Rabbiniz birdir. îyi biliniz ki Arab’ın Arap olmayana, beyaz ırkın siyah ırka, siyah ırkın da beyaz ırka üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takva iledir. " (33)
“İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittirler” (34)

3-) Bütün insanlar en güzel biçimde yaratılmış, şerefli kılınmıştır, Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Biz insanı en güzel biçimde yarattık." (35)
“Biz insanı şerefli kıldık.” (36)

4-) Allah’ın huzurunda bütün insanlar davranışlarından sorumludurlar ve temelde İlâhî olan aynı görevlerle yükümlüdürler. Peygamberler de dahil olmak üzere hiçbir insan sorumsuz bırakılmamıştır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “ (37)
Kur’an-ı Kerim ve İslam Peygamberi’nin bu evrensel eşitlik mesajları, gerek Araplar arasında, gerekse dünyanın diğer bütün medeniyetlerinde ırk, renk, dil, soy ve kabile gibi doğal ve biyolojik ölçülere dayanan sınıf ve soyluluk farklarının az veya çok ölçüde yaygın olduğu o dönemlerde olduğu kadar, çağımızda da, henüz insanlığın tam olarak ulaşamadığı, fakat müslümanların tarihte gerçekleştirmeyi başardıktan yüce bir idealdir.
Kur an-ı Kerim, Kâf: 50/16

(32) (Hücurâtf 49/13)
(33) (Tirmizî: 49/5, Menâkıb, 73; Ebu Davud: Edeb, 121).
(34) (Ahmed b. Hanbeh 5/411)
(35) (Kur an-ı Kerim, Tin: 95/4)
(36) (Kur’an-ı Kerim, İsrâ: 17/70)
(37) (Kur’amı Kerim, A’raf: 7/6)


Eşitlik ilkesi “haklarde eşitlik”, “muamelede eşitlik”, “Kanun önünde Eşitlik” ve “Fırsat Eşitliği” olmak üzere dörde aynlır:

a-) Haklarda Eşitlik: Bütün insanların hayatın her alanında ve her şart altında aynm yapılmaksızın eşit haklara sahip olması gereği, adaletin hayatî unsurudur. Sosyal, siyasal ve cinsel haklardan yararlanma konusunda yönetici ile yönetilen, işveren ile işçi, zengin ile fakir, erkek ile kadın arasında hiçbir ayrımın olmaması gerekir. Herkes hiçbir engel ve kısıtlamaya tabi tutulmaksızın bu haklardan faydalanmalıdır.

b-) Muamelede Eşitlik: Haklarda eşitlik ilkesinin uygulamada doğurması gereken mantıksal sonucu; bütün vatandaşlara, hayatın bütün alanlarında, hiçbir kısıtlama koymaksızın eşit muamele edilmesi gerekliliğidir.

c-) Kanun önünde Eşitlik: Maddî-manevî hiçbir aynm gözetilmeksizin toplumu oluşturan bütün bireyler; haklar, özgürlükler, sorumluluklar ve yükümlülükler açısından kanun önünde eşittir; herkese aynı kanun uygulanır. Kadın da erkek gibi hukuksal bir kişiliğe sahiptir. Kur’an-ı Kerim’de “insan, kul, müslüman, mü’min” gibi genel ifadeler kullanan âyetler, erkeği olduğu kadar, kadını da muhatap almaktadır.
Kanun önünde eşitlik ilkesinin ilk uygulaması, bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından Mekke’nin fethinden sonra gerçekleştirilmiş ve bu konudaki temel prensip belirlenmiştir.
Mekke’nin fethi sırasında Mahzûm kabilesinden bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kureyşliler, kadına hırsızlık cezasının uygulanması ihtimali karşsısında bir çıkış yolu aramaya başladılar. Hz. Peygamber (s.a.v.)m kendisini çok sevdiğini bildikleri Üsâme b. Zeyd’i aracı yaptılar. Üsâme, Hz. Peygamberden kadına cezanın uygulanmamasını istedi. Bu istek karşısında yüzü sararan Hz, Peygamber, Üsâme’ye “Allah’ın koyduğu
bir cezayı uygulamayayım diye aracılık mı ediyorsun?” diyerek serzenişte bulundu ve “Sizden öncekilerin helak olup gitmelerinin sebebi, içlerinden asalet sahibi birisi hırsızlık yaptığında ona dokunmayıp, serbest bırakmaları, güçsüz birisi hırsızlık yaptığında ise, onu cezalandırmalanydı.
Allah’a yemin ederim ki, eğer kızım Fâtıma hırsızlık etse, ona da haddi (hırsızlık cezasını) uygulanırı. ” dedi. (38)

(38) (Buhari: Enbiya, 54, Hudud, 12; Müslim: Hudud, 8-11; EbûDavud: Hudud, 4; Tirmitf: Hu¬
dud, 6; Nesâî: Kat’uVSânk, 6; İbn Mâce: Hudud, 6.

Bu olay, hırsızlık cezasının, muhtemelen ilk uygulamasının/ Mekke’nin fethi sırasında yapıldığına delâlet etmesi yanında, daha önemli olarak, gerek kanunda ve gerekse uygulamada insanların “kanun önünde eşit oldukları’’ prensibini getirmekte, bunu canlı bir şekilde ortaya koymaktadır. Modern yasalara ise bu tür eşitlik ve haklar, birtakım olaylardan ve devrimlerden (1789 Fransız ihtilali gibi) sonra girebilmiştir.
Modern yasalarda eşitlik ilkesi ve eşitlikle ilgili hükümlerde, bir takım yöneticilere ve yasama organı üyelerine, vs. ayrıcalıklar tanınır. İslam Şeriatı’nın belirlediği eşitlik ilkesinde bu tür ayrıcalıklar yoktur. Çünkü bu ilkenin temeli (ya da nedeni) insanların aynı asıldan gelmiş olmalarıdır.
“Biz sizi bir erkek ve dişiden yarattık,” (39}
“Hepiniz Âdem’densiniz, Âdem de topraktandır,” (40)
İslam Şeriatı, bu ilke çerçevesinde, yönetici, yönetilen, müslüman, gayri müslim ayrımı gözetmeksizin bütün insanlann eşit bir şekilde yargılanmalarını ve herkes için aynı kanunlann yürürlükte olmasını öngörür,
İslam Tarihi, bu tür uygulamaların örnekleriyle doludur.
Osmanlı Devleti’nde, kadı, mahkemeye gelen gayri müslimlere eşit davranırdı. Kadı’nın kürsüsü üzerinde Kur’an’m yanında bir haç ve bir Tevrat bulunurdu. Kadı, Hrıstiyan’a haçı, Musevî’ye Tevratı öptürerek yemin ettirdi.

d-) Fırsat Eşitliği: Hiçbir kimseye, aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanımadan ve öncelik hakkı vermeden cemiyette, devletin sunduğu imkanlara halkın eşit olarak kavuşabilmesi demektir. Gerek dünya ve gerekse ahirette başan ve mutluluk getiren her fiil, teşebbüs ve davranış her ferd için haktır, serbesttir. İlim, hüner, servet, fazilet, vb. edinmek hiçbir kimsenin ve grubun imtiyazında değildir. Bir köle devlet başkanı, bîr fakir çocuğu büyük bir zengin ya da alim veya kumandan (Bilali Habeşî’nin müezzin olması, Usâme bin Zeyd’in kumandan olması gibi) olabilir. Yeter ki istesin, çalışsın ve ehliyetini ispat etsin.
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Arabistan halkını İslam’a davet ettiği zamanlarda, Araplar eşitlik kelimesinin anlamını kavramaktan tamamen uzaktılar, insanlar, çeşitli ayrıcalıkları ile övünürlerdi. (39)
(Kur’an-ı Kerim» Hucurat; 49

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 10 Nis 2018, 22:34 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Bazıları İlâhlarla aynı soydan geldiklerini iddia ederken, bazıları krallar ve hanedanlarla, bazıları üstün bir ırkla bağlantılı olduklarını iddia ederlerdi, İslam, dünyaya bu şartlar altında geldi ve bütün kadınların ve erkeklerin eşitliğini getirdi.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurur: “Kadınlar, erkeklerin birbirini tamamlayan diğer yarılarıdır.” (41) (41)
(Sahîhu Câmiu’s-Sağîr; hadis no: 2329).

“Vallahi biz câhiliyede kadınlara değer vermezdik. Allah, onlarla ilgili âyetler gönderdikten ve onlara bazı haklan verdikten sonra biz de kadınlara değer vermeye başladık.” (42) (42) (Buharî: Kitabu’t- Tefsir, Tahrim Sûresi, 1/283; Müslim: Kitabut- Talak, 4/190).

Manevî Mükâfat ve Cezâda Kadın-Erkek Eşitliği;

İslam’a göre, Allah'a ve diğer iman esaslarına inanmakta, Allah’ın dünya ve âhiretîe alakalı emir ve yasaklarına muhatab olup onların gerektirdiği cezâ veya mükâfata ermekte, cennete veya cehenneme girmekte kadınla erkek arasında bir fark yoktur. ALLAH celle celâlihu, Hz. Âdem ve Havva’ya aynı tarzda hitap etmiştir. Yasaklanan ağaçtan beraberce yedikleri gibi birlikte pişmanlık duyup tevbe etmişlerdir. (43) (43) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Araf 7/23)

Kadın-erkek, fakir-zengin, siyah-beyaz her ferd, müstesnâsı olmadan, göklerde ve yerdeki herkes kıyamet gününde Allah’ın huzuruna tek başına ve mutlak bir kul olarak gelecektir, hiç bir ayırma olmayacaktır. (44).

Dünyada iman ettikten sonra güzel amel ve hareketlerde bulunan her kadın ve erkeğin dünyada çok güzel bir hayat süreceğini, âhirette de cennete girip ebedî saadete ereceğini ALLAH celle celâlihu va’dediyor. (45) (45) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Nahl 16/97)

Buna muka bil Allah’ın mukaddes emanetine hainlik edip inanmayan, Allah'a ortak ve eş tanıyan ve yine içinden ve gerçekten inanmadığı halde dıştan mü’min görünen, böylelikle İslam cemaatına hıyanet edip yer yüzünde fesad çıkaran her kadın ve erkek de ebedî azaba maruz kalacaktır. (46) (46) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Ahzab: 33/72-73)

Eşlerden zevce, eğer iman etmemişse zevcinin iyi olması, hatta peygamber bulunması ona fayda vermez. Bunun misali Allah'ın iki salih kulu ve peygamberi olan Hz. Nûh ve Lût'un inanmamış, kocalarına hâinlik etmiş zevceleridir. (47) (47) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Tahrîm 66/10)

Şâyet zevce inanıp koca inanmamışsa, o zaman da kocanın fena oluşu zevceye zarar vermez; o, cehenneme, bu da cennete girer. Bunun da misali Musa peygamber devrindeki Fir'avn’ın zevcesidir. Fir'avn'ın, Mısırlılara: "Ben sizin en yüce rabbinizim" (48) (48) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Nâziât 79/24)
Söylemek derecesinde azgınlığına mukabil, zevcesi Âsiye, Musa ya (a.s.) inanmış ve Allah'a şu duada bulunmuştu: "Ey Rabbim, bana nezdinde, cennetin içinde bir ev yap. Beni Firavn’dan ve onun fena amel ve hareketinden kurtar. Beni o zalimler güruhundan selamete çıkar." (49) (49) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Tahrîm 66/11)

Kur'an-ı Kerim ve Kadın:

Yaratılış, itikad, vicdan hürriyeti ve âhiret ahvali bakımından kadının İslam'daki yerini belirtirken şunu da söyleyelim ki Kur'ÂN-ı Kerîm de “en Nisâ=>kadınlar" isimli uzun bir sûre bulunduğu gibi "Meryem" diye Hz. İsâ'nın vâlidesine atfen müstakil bir sûre de mevcuttur.
Kur'an'da Hz. Musa ve Hz. İsa’nın vâlidelerine çok güzel hitaplar yapılır.
İslam’a muhatab olma açısından kadın ve erkek eşittir.
İslam, bütün insanlara gönderilmiş bir dindir. “Bütün insanlar” sözü, ırk, cins, dil vb. ayrımı yapmaksızın bütün erkek ve kadınları kapsar.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (50) (50) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Sebe 34/28)

Dünyaya ait hükümlerde:

Erkek-kadın eşitliğinde dünyaya ait cezâlarda da fark yoktur. Kadına karşı işlenen suçlar, ister kadının şahsına, ister malına veya şerefine olsun erkeğe karşı işlenmiş gibi cezâ gerektirir. Hatta burada kadının lehine bazı durumlar da vardır. Bir erkek bir kadını fuhuşla ittiham eder ve bunu delilleriyle isbat edemezse, hem iftira cezâsına çarptırılır, hem de mahkeme huzurunda ömrünün sonuna kadar şahitliğinin kabul olunmayacağı ilan olunur. (51) (51) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Nûr 24/4-5

Kadın suçlu olduğu takdirde erkek gibi cezâ görür. Kötülük yaparsa günah, iyilik yaparsa sevap alır. Cennet veya cehennemlikte erkekle aynıdır.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Sorumluluk üç kişiden kaldırılmıştır: Uyanana kadar uyuyandan, baliğ olana kadar çocuktan, aklı başına gelene kadar deliden.” (52) (52) (Tirmizî, Hudud, 1; Darimî, Hudud, 1)

Açıkça anlaşılmaktadır ki, şer’î hükümlerle yükümlü olmanın temel şartı akıllı ve reşid olmaktır. Akıllı ve reşid olan kadınla erkek arasında bu mükellefiyet açısından bir fark yoktur.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Namazı kılın; zekâtı verin; Peygamberce itaat edin ki merhamet göresiniz.” (53) (53) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Nûr 24/56)

Namaz kılma, zekât verme ve peygambere itaat etme emri, kadın ve erkeği kapsayan bir emirdir.
“Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.” (54) (54) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Bakara 2/185)

“Ey iman edenler” hitabı, yalnız erkeklere ya da kadınlara yönelik bir hitap değil, her iki cinsi de içine alan genel bir hitaptır. Kadın ve erkek oruçla yükümlülükte eşittirler.

“(Rasûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.
Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler.” (55) (55) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Nûr 24/30,31)

“Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mü’min olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (56) (56) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Nisâ 4/124; Nahl 16/97; Ahzâb 33/35)

Amelde eşit olan, salih amel işlediklerinde nimette eşit olan kadın ve erkek, şer’î hükümlere muhalefet ettiklerinde, yükümlülüklerini yerine getirmediklerinde, cezâda da ortaktırlar.
“Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir cezâ ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin.” (57) (57) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Mâide 5/38)
“Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun.” (58) (58) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Nûr 24/2)

Farklılıklar:

İnsan olma, İslam’a muhatab olma ve şer’î hükümlerle yükümlü olma yönüyle eşit olan kadın ve erkek arasında bir takım doğal farklılıklar da vardır. Bu farklılıklar, bir cinsin diğerinden daha üstün ya da aşağı olması anlamında değildir. Kadın ve erkek hayatın bütün alanlarında eşit konumdadırlar ve haklarla özgürlüklerden eşit ölçüde yararlanırlar. Fakat, bazı durumlarda bir takım farklılıklar söz konusudur.

Genel anlamda farklılıklar şunlardır.:

a-) Türler Arasında Bedensel, Ruhsal vb. Farklılıklar.:

Kadının ve erkeğin cinsiyet rolünü anlayabilmek için, onun geçmişten gelen genlerini bilmek gerekir. Kadını kadın, erkeği erkek yapan özelliklerin bir kısmı genler, bir kısmı da sosyal öğrenme İle kazanılır.
Her iki cinsin de toplumsal rolünün önemli bir bölümü, yaşadığı ortam ve kültürel öğrenme ile ilgilidir. Fakat cinsiyet kimliğini oluşturan özelliklerin büyük çoğunluğunun genetik olduğunu biliyoruz. Bu durum çocukluktan itibaren böyledir. Meselâ kız çocuklan, sözlü anlatım konusunda erkek çocuklardan daha öndedir. Aynı zamanda, oyunu yapılandırma, iş birliği yapabilme konularında da erkek çocuklarından daha üstün oldukları, yapılan araştırmalarla ortaya çıkmıştır. Kızların “dişilik özellikleri” diyebileceğimiz, sevimli, sıcak kanlı olma, romantik duygularının baskın olması, fare, böcek ve yılan gibi hayvanlardan korkmaları, kalıtım sebebiyledir. Son yıllarda yapılan araştırmalarda bu konuyla alakalı ilginç bir bulguyla karşılaşıldı: Kadınlarda yılan korkusunun genetik olduğuna dair bir gen bulundu. Hayatında hiç yılan görmemiş bir kadın bile yılandan korkuyor...

Erkek çocuklarının genlerine doğuştan yazılan sertlik, dik başlılık, kolay yola gelmeme ve heyecanlarına ket vurma gibi farklı özellikler görürüz. İncelemeler, kız ve erkek çocuklarındaki bu farklılıkların biyolojik yapıyla ilgili olduğunu ve buna bağlı olarak oyun çeşitlerinin de değiştiğini gösteriyor.

Kız çocuklarının romantik duygularını daha çok ön plana çıkaran bebeklerle evcilik oyunları oynamaları, erkek çocuklarının ise daha çok saldırganlık içeren oyunlar oynamaları, biyolojik faktörlerle açıklanmaktadır.
Bu durum, evrimsel psikoloji açısından şöyle ifade edilmektedir:
İnsanlığın ilk çağlarında erkek ava çıkıp av etiyle ailesini beslemek zorundayken, kadın anne rolünde ve çocuklarını koruyup kollamak zorundaydı. Babanın evde olmadığı durumda annenin en ufak bir ses ve
gürültüde tedbir alabilmesi için fazla cesaretli olmaması, hatta korku duygusunun gelişmiş olması gerekiyordu. Aksi taktirde çocuğu koruması mümkün değildi. Buna mukabil erkeğin saldırgan bir yapıya sahip olması, avcı karakterinin gereği olarak görülüyordu. Daha sonra kültürler oluştukça sosyal roller ortaya çıktı.

Bugün artık ruhsal hastalıkların oluşumunda ve tedavisinde beyin yapısının önemi bilinmektedir. Beyinsiz psikoloji olmadığı bilindiğine göre, beyin yapısındaki farklılıkların da ruh sağlığını etkileyeceği muhakkaktır.
California (L.A.) Üniversitesinden Profesör Richard Haıer, zekâ ve öğrenme testlerinde eşit performans gösteren kadın ve erkeklerin beyinlerindeki gri ve ak madde dağılımını inceleyen araştırmasında, “erkeklerin beynindeki gri maddenin kadınlarınkinden 10 kat fazla olduğunu, kadınlardaki beyaz maddenin ise erkeklerinkinin 6.5 misli olduğu sonucuna varmıştır.
Gri madde beynin bilgi işlemesini, beyaz madde bilgiler arası bağlantı kurulmasını sağlıyor. Erkekler derin ve matematiksel düşüncede daha başarılı iken, kadınlar duygusal, dil-tarih gibi beyin faaliyetlerinde daha başarılıdır.
Kadının ruh sağlığını yönlendiren üç olay vardır. Birincisi âdet görmeye başlaması, İkincisi gebelik, üçüncüsü ise menapozdur..

b-) Anatomik ve Fizyolojik Farklar:

Kız çocuğunun anatomik ve fizyolojik olarak belirgin farklılaşması 10 yaşlarında başlar. Erkek çocuklarda iki yıl kadar önce başlamıştır. Ergenliğin başlaması demek olan ikincil seks karakterleri belirgindir. Vücut
hatlarının yuvarlaklaşması, göğüs ve kalça gelişimi kendine özgüdür. Ergenlik çağına girişte kızlar 10-20 cm, erkekler 30 cm birden uzarlar. Erişkin boy uzunluğunun % 25’i bu dönemde kazanılır. Kızlarda boyca
artış 8 cm/yıl, erkeklerde boyca artış 10 cm/yıldır. Boy uzamasının tepe yapması kızlarda 12-13 yaşında, erkeklerde 15-16 yaşında olur. Erkeklerde cilt altı yağ dokusu azalırken kızlarda cilt altı yağ dokusu artar. Kas dokusu da erkeklerde artış gösterir. Vücudun ağırlık merkezinin kadınlarda aşağıda olması dengeli duruşu kolaylaştırırken, erkeklerde ağırlık merkezinin daha yukarıda olması atlamayı kolaylaştırır.
Kadınlarda daha küçük kalb ve daha küçük akciğer vardır. Daha küçük kalb ve daha küçük akciğer demek, oksijen tüketiminin ve kullanımının daha düşük olması demektir. Sporda bilhassa dayanıklılık gerektiren spor dallarında kadınların başarısı, bunun için erkeklerden daha düşüktür.
Kadınlarda vücutta ortalama dört litre kan varken erkeklerde ortalama altı litre kan vardır. Bu durum beyne, kaslara daha az oksijen taşınması anlamına gelir. Kadınların vücut ağırlıklarının % 25-35’i yağ iken, erkeklerin % 15-20’si yağdır. Yağ fazlalığı, su üzerinde durabilme, açlığa dayanma gibi avantajlar sağlar. Kadınların vücutları ve yağ dokuları daha elastikidir. Bu yüzden bale ve jimnastikte avantajlıdırlar. Ayrıca daha az terlemeleri, kadınlara nemli ortamda avantaj sağlar. Genlerin ve Hormonların Rölü Tabiat, bir denge üzerine kuruludur. Biyolojik, psikolojik ve sosyal farklılıklar bu denge için gereklidir.

Zihinsel Farklılıklar.:

İki cins arasındaki zihinsel farklılıklar, gündelik olaylara biraz dikkatle baktığımızda hemen kendini gösterir.
Meselâ “trafik canavarları” dediğimiz tiplerin daha çok erkekler arasında çıktığını, ama park yeri kazalarını en çok kadınların yaptığını genel olarak biliriz. Kadınların arabalan geri geri ve geri paralel park etmede başarısız olmaları, onların beyinlerinden kaynaklanır. Mekândaki algı becerisi, beyinde cismin uzaydaki yerini algılamayla ilgilidir.

Kadınlarla erkeklerin zihinsel farklarını anlatan bir test vardır:
Ayna Testi. Bu testi yapmak için sağ omuza hafif bir cisim koyulur, kişi aynanın karşısına geçirilir. Cismi alması istenir. Erkekler bir iki hamlede cismi alırken, kadın önce elini diğer omuza götürür ve ancak üç dört hamleden sonra cismi alır.
Yine dokunma duyusu da, cildi erkeklere nazaran yumuşak ve duyarlı olan kadınlarda daha fazladır. Kız çocuklan da dahil olmak üzere kadınlar, kendi vücutlarına dokunmayı severler. Cinsel arzularının erkeğin fiziksel temasıyla artması, orgazmın geç olmasının bir nedenidir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 10 Nis 2018, 22:38 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Ayrıca kadınların koku ve tat alma duygulan erkeklere göre daha gelişkindir. Hatta gebelik ve âdet dönemlerinde bu duyularının hassaslaştığı bilinir.
Kadınların empati (eş uyum) yeteneklerinin daha üstün olduğunu, bu nedenle de şefkatli olduklarından, acıma hislerinin belirginliğinden söz etmiştik. Duygusal zekâlarının daha yüksek olması anlamına gelen bu durumun biyolojik bir açıklaması da vardır. Oksitosin hormonu, sakinlik ve yumuşaklık veren bir hormondur. Tertesteron yükseldiğinde bu hormon azalır.
Erkeklerin aksiyon filimlerini, marşları sevmesi, defalarca seyrettiği halde aynı zevki alabilmesi, kadınların romantik filmleri defalarca seyredip gözyaşı dökebilmeleri de biyolojik bir alt yapıya bağlıdır.
Disleksi (okuma güçlüğü), dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu, hastalıkların görülme sıklığı erkek çocuklarında kızlara göre üç dört misli yüksektir. Aynı şekilde kekemelik gibi konuşma güçlükleri erkeklerde belirgin şekilde daha fazladır. Buna karşılık kadınların depresyon gibi ruhsal hastalıklara erkeklerden daha çok yakalanmalarının, beyindeki alt yapıyla ilgisi büyüktür. Bu durum, zihinsel farklılıktan kaynaklanmaktadır.
İntihar girişimi kadınlarda daha fazladır, ama girişimin ölümle sonlanması erkeklerde belirgin şekilde daha yüksektir.
Kadınların süreçle, erkeklerin sonuçla daha çok ilgilendiği bilinir.
Hatta cinsellikte bile erkek iki defa orgazma girer: Biri boşalma olduğunda, İkincisi partneri övdüğünde. Erkek cinsel performansı ve sonucu önemser, kadın sevilmeyi önemser. Olgun kişiler karşı tarafın duygularını anladıkları için psikolojik ihtiyaçları vermeyi başarırlar ve iki tarafı mutlu eden birliktelik oluşur..

Kadının tahmin yeteneği, sevgisi, ayrıntıyı fark etmesi, erkeğe göre daha öndedir. İletişimde erkekler bilgi alış verişini önemserken, kadınlar paylaşarak yalnızlık duygusunu azaltmayı öne alırlar. Bu sebeple erkekler duygusal ihmale daha yatkındırlar.
Feminizm, kadını erkek gibi olmaya iterken, kadının cinsel kimliğine zarar vermektedir. Kadın, kadınlık özelliklerini ve farklılıklarını güçlendirdiği zaman kadındır. Psikolojik olarak iki cins birbirinden üstün değil, farklıdır. Bu farklılık, hukuki değer açısından da önemlidir. Kadın duygusal özellikler, estetik ve koruma içgüdüsü bakımından ileriyken, erkek dış ortamla savaşma, avcı özellikleri itibariyle öndedir; böylece taraflar birbirlerini tamamlar. Kişilerin baskın olan bu yönlerini törpülemek, evliliğe zarar verir.

Kadın erkek eşitliği yerine, kadın erkek farklılığı içinde güçlü iş birliği kurmaya öncelik verilmelidir. Bu tespit çerçevesinde iki cinsin farklılıklarının reddedildiği anlaşılmamalıdır. “Erkek erkekliğini, kadın kadınlığını değiştirsin ve dünya unisexe doğru gitsin.” düşüncesi yanlıştır. Her iki cins de farklılıklarını koruyarak güçlü iş birliği esasına dayanan ilişkiler geliştirmelidir.
Yaratıcı, insanı yaratırken, kadınla erkeği eş değer mi, yoksa farklı mı yarattı, bu, iyi bilinmelidir. Yaratıcı katında değer sıralaması neye göredir? Kadın mı öncedir, erkek mi?... Zenciler mi, beyazlar mı? Fakirler mi, zenginler mi? Yaratıcıyla olan ilişkide insanın kıymeti zengin fakir, beyaz siyah ya da kadın erkek oluşu değildir. Burada ölçü, kişinin yaratıcıyla doğru ve yakın ilişki kurup kurmamasıyla -dini terminolojiyle- takvâsıyla İlgilidir. Takvâsı yüksek olan, yaratıcı katında daha değerlidir. Yani kadın ya da erkek, Yaratıcı açısından eş değerdir. Her iki cinsin de birbirlerine karşı artıları ve eksileri vardır. Birbirlerini tamamlamak için yaratılmışlardır..

Kadın ile Erkeğin Vücut Teşekkülleri ve Ruhî Kabiliyetleri:

Kadın ile erkeğin, vücut teşekkülü bakımından birbirinin aynı olmadıkları inkar edilmez bir hakikattir. Kadın haklan konusunda fikir yürüten bilginler bu eşitsizliğin çeşitli sebeplerini izaha çalışırlar. Bazıları fizyolojik sahadaki bu farkın zamanla ortadan kalkacağını ve dolayısıyle psikolojik olarak da kadın ile erkeğin bir gün eşit hale geleceğini iddia ederler. Bu münakaşalar bir yana, biz bugünkü duruma bakacak olursak görürüz ki kadın ve erkek, vücut teşekkülü, bünye ve bunlara bağlı maddî vazifeler bakımından birbirinden ayrıdır. Fizyolojik bir gerçektir ki kadın ve erkekten her biri ancak vücut teşekkülünün icabını yapabilir. Hiç bir erkek çocuk doğuramayacağı gibi hiç bir kadın da kendine veya başkasına çocuk aşısı yapamaz. İki cins arasındaki bu farkı küçümsememek icap eder. Zira "cinsî his, içgüdü, başlı başına müstakil bir psikofizik kıymet olmayıp umumî mizacın esaslı bir unsuru olmak üzere ve ondan ayrılmayacak bir şekilde onun örgülerine bağlanmıştır... Şunu da iyi bilmeliyiz ki cinsî his
sin tetkiki, bizi bir insanın mizacının hususiyetlerine götürebilir.
Fizyolojik yapıya bağlı olarak psikolojik alemde de elbette mühim farklar olacaktır. Çocuğun değişken ve çeşitli ihtiyaçları karşısında annedeki değişken duygulan erkekte bulamazsınız. Erkek, tabiatın daimî sert tezâhürlerine, hayatın sayısız güçlerine karşı koyacak bir yaratılışa sahiptir. Psikologlar kadınla erkek arasındaki ruhî farkları izah ederler. Erkek için ailede esas olan kadına sahip olmaktır. Kadın için esas erkeğe teslim olmak, şahsiyetini mümkün mertebe muhafaza ve onu erkeğe kabul ettirmek, erkeği kendi "ruh ve beden havzasında" tutmaktır. "Aile erkek için bir malikâne, kadın için bir istihkâmdır." "Kadında uzvî bünyeye, fizyolojiye tabi bazı hususiyetler var. Hararet, nabız, teneffüs kadında fazladır. Adalî kuvvet erkekte galibdir. Bu hal, kadını çocukla erkek arasında bir mevkie koyar, denilmiştir..

Vazife Taksimi:

İslam dini aile müessesinde, kadınla erkek arasında kendi maddî ve manevî kabiliyetlerine göre vazife taksimi yapmıştır. Her cinse görebileceği işi vermiş, "ihtisasa hürmet” etmiştir. Kadına, yapamayacağı işi teklif etmemiş, taşıyamayacağı mes’uliyeti yüklememiştir.
Kur'ÂN-ı Kerîm‘de insanlara yapılan hitaplar umumiyetle erkeklere aittir, müzekkerdir. Bunun sebebi Arap dilinin kendi hususiyetidir. Arapçada kadın ve erkekten meydana gelmiş bir topluluğa hitap etmek, veya gıyaben onlar hakkında bir şey söylemek için müzekker ifade kullanılır.
Mesela, (ey iman edenler) hitabı gramer bakımından erkeklere ise de mânâ ve şümul yönünden erkek ve kadın bütün iman edenlere aittir. (Fransızcadaki dilbilgisi kuralı da böyledir.)

İslamdan önce, dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi Arabistan'da da kadın mağdur bir durumda idi. İslam dini kadına haklarını vermiş, onu yüksek mevkiine çıkartmıştı. Bu âni ve fevkalade inkılabın verdiği
hürriyet içinde kadınlar fikirlerini açıkça söyleyebiliyorlardı. Biraz önce de söylediğimiz gibi Kur'an-ı Kerimdeki ifadelerin umumiyetle müzekker olması her ne kadar dilin hususiyetinden ileri geliyorsa da, kadınlar özellikle kendilerinin de zikri geçen âyetlerin inmesini istemişlerdi.

Bir gün ensar müslümanlarından Ummi Umare hanım Rasulüllaha gelerek şöyle demişti: "Ey Allah’ın elçisi, görüyorum ki her şey erkekler için, kadınların adı geçmiyor?" Bunun üzerine şu âyet nazil oldu: "Şüphesiz ki Allah'ın emrine boyun eğen erkeklerle Allah'ın emrine boyun eğen kadınlar, iman eden erkeklerle iman eden kadınlar, ibadete devam eden erkeklerle ibadete devam eden kadınlar, sâdık erkeklerle sâdık kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazı olan erkeklerle, mütevazı kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, gizli yerlerini haramdan koruyan erkeklerle gizli yerlerini haramdan koruyan kadınlar. Allah’ı çok zikreden erkeklerle Allah'ı çok zikreden kadınlar... işte bunlar için Allah mağfiret ve büyük mükafat hazırlamıştır." (59) (59) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Ahzab 33/35)

Yine Allah nezdindeki değer, manevî ecir ve sevap bakımından ka dınla erkek arasında tam eşitlik isteyen bir müslüman kadın!... Hz. Pey gamberin zevcesi Ümmü Seleme validemiz: "Ne olurdu biz de erkek olsaydık da onlar gibi savaşır, onların mükafatını kazanırdık!" diye temennide bulunur. Bunun üzerine şu âyet nazil olur: "Allah’ın kiminizi kiminizden üstün klimaya vesile yaptığı şeyleri ummayın. Erkeklerin kendi kazandıklarından bir payı olduğu gibi, kadınların da yine kendi kazandıklarından bir hissesi vardır. Allah'dan Onun lütfü inayetinden isteyin, şüphesiz ki Allah her şeyi hakkiyle bilendir." (60) (60) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Nisâ 4/32)

Erkeğin Hakimiyeti (Sorumluluğu):

Bu açıklamadan sonra diyoruz ki aile müessesinde: "Erkeklerin meşru sûrette kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da onlar Üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler onlar üzerinde daha üstün bir dereceye mâliktirler. ” (61) (61} (Kur'ÂN-ı Kerîm, Bakara 2/228)

Bu üstünlüğü bildiren âyet de şudur: "Erkekler kadınlar Üzerinde hakimdirler. O sebeple ki Allah onlardan kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler mallarından onların nafakasını temin ederler." (62) (62) (Kur'ÂN-ı Kerîm, Nisâ 4/34)

Bir çok gayri müslim tenkitçilerin söz konusu ettikleri ve kadını, erkeğin mutlak emir ve tasarrufu altına verdiğini ileri sürdükleri âyet budur. Meseleyi daha iyi kavramak için âyetteki "kavvâmûn=hâkimdirler"
Kelimesi üzerinde durmamız gerekir. Bu kelime arapçada "kıyam" kökünden gelir.
Lügat kitaplarında erkeğin kadın üzerine kıyamı iki mânâya gelir:
1-) Nafakasına ve ihtiyaçlarına bakmak. 2- Onu murakabe (gözetme, gözetleme) etmek. Birinci mânâda kadının aleyhine bir şey yoktur, bilâkis lehinedir, ikinci manaya, erkeğin kadın üzerindeki murakabe hakkına gelince, bunun İslamda ta'yin edilmiş sınırları vardır.
Bir defa kadın, müslüman olmayıp kitaplılardan (yahudi veya hrıstiyan) ise, erkek onun dinine müdahale edemez. (63)
Erkek kadının şahsî malına da karışamaz. Nikah akdinde kadın erkekten mehir alır. Bu kendi öz malıdır, zevcin bunda hiç bir hakkı yoktur. Kadın, mehrinden çeyiz yapmakla da mükellef değildir. Esasen kadın gerek evlenme esnasında, gerek evlendikten sonra hiç bir malî mükellefiyete tâbi tutulamaz.
Kadının mehirden başka hususî malı varsa -kocası muhtaç olsa bile onun üzerinde kendi başına tam mülkiyet ve tasarrufu vardır. Ticaret yolu ile malını çoğaltmaya, hibe etmeye, kiraya vermeye... salahiyeti vardır, bunun için kocasından izin almaya mecbur değildir. Koca zevcesinin malından Allah rızası için vermeye (tasadduk etmeye) salahiyetli olmadığı halde, kadın, kocasından müsaade almadan bu salahiyeti taşır.
Kur'ÂN-ı Kerîm'de zevç ve zevce bahisleri geçen yerlerde sık sık kadınlar için "mâruf=meşru”, bilinen, örf ve âdete uygun olan tabiri kullanılır. Koca eğer cimriliği sebebiyle zevcenin ve çocukların gerekli ihtiyaçlarını temin etmezse zevce, kocadan habersiz, kendisi ve çocuklan için meşru ve âdet olanı harcamaya salahiyetlidir.
Kadın kocasının evinde çalışmak ve ev işlerini görmekle bile -hukukî bakımdan- mükellef değildir. Fakat karşılıklı sevgiye, yardımlaşmaya ve şefkate istinat eden İslam evliliğinde her halde bu işlerden bîgâne kalacak da değildir.
Ashabı kiramın hanımları ev işlerinde çalıştıkları gibi kocalarının işlerinde bile onlara yardım ederlerdi. Hz. Fâtıma validemizin el değirmeninde ellerinin ezildiğini biliyoruz. Hz. Peygamberin baldızı ve Ebu Bekir'in kızı Esmâ validemiz kocası Zübeyr'in işlerinde çalışır, atının bütün hizmetlerini görür, bir kilometreye yakın yerden başının üstünde tohum ve hurma çekirdeği taşırdı. Sevgi ve bağlılığın en ileri derecesinde bulunan eşlerin böylece birbirlerine yardım etmeleri yük değil, bir zevktir.
Ashabdan Esved b. Yezîd Hz. Aişe'ye, evde kaldığı zamanlarda Rasulüllahın ne işle meşgul olduğunu sorunca şu cevabı almıştı: "Ev halkına, işlerinde yardım eder, ezânı işitince namaza çıkar idi."

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 29 Nis 2018, 12:39 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Bu izahtan sonra diyebiliriz ki erkek kadının dinî, malî ve hukukî hürriyet ve salahiyetine müdahale edemez. O halde erkeğin hâkimiyeti nerede kaldı? Bu hâkimiyetin sahasını belirtelim.
Âyette erkek hakimiyetinin sebepleri iki türlü gösterilmektedir:

1-) Yaratılış bakımından erkek kadından daha kuvvetli, güçlüklere daha çok dayanıklıdır. Tedbiri, temkini ve sebatı daha fazladır. Bundan dolayı peygamberlik, devlet reisliği, şahidlik, savaşmak, mirasta fazla almak. .. gibi hususlarda özellik kazanmıştır. (Seksoloji âlimleri, kadınla erkeğin birbirine karşı duyduğu kuvvetli meylin sebebini şuna bağlarlar:
Kadın, kendisinden daha kuvvetli olan erkeğin gücüne sığınmak, ona teslim olmak; erkek de kendinden daha zayıf, narin vücutlu kadını kuvvetine ve hükmüne bağlamak ister..

2-) Erkek gerek evlenmede mehir vermekle, gerek aile müessesesinde geçimi temin etmekle malî mesûliyet altındadır. Demek ki erkeğin bu hakimiyeti mesûliyetinden doğuyor. Bu herkesçe kabul edilen şu prensibe
dayanır: İktidar ve salahiyet mesûliyete göredir."
Erkek ailenin reisi ve mes'ulüdür. Çocuklar ona bağlıdır. Mesken tutmak, onu muhafaza etmek erkeğin borcudur. Erkek aile reisidir. Kadın, meşru emirlerinde erkeğe itaat eder. Ağır vazife ve mes’uliyetleri üzerin de taşıyan, hayat mücadelesine göğüs geren erkeğe kadının meşru konularda itaat etmesi istenmiştir.
Aile ocağı küçük bir devlettir. Bunun elbette bir reisi olacaktır. Bu reis yaratılışı, vazife ve mesûliyetleri icabı erkektir. İşte İslamın erkekler için kadınlar üzerinde tanıdığı üstünlük ve hakimiyet budur.
Bugünkü hukuk anlayışına göre de aile müssesesinde erkeğin kadına nisbetle sahip olduğu üstün haklar vardır. Koca aile reisidir, oturulacak evin seçilmesi ona aittir. Zevce kocanın aile ismini (soyadını) taşır. Kadın kocanın müşavir ve muavinidir. Evlilik birliğini koca temsil eder. (64).
Kocanın müsaadesi olmadan kadın bir iş veya sanat ile uğraşamaz. (65).
İslam hukukunda zevce, nikahı akdedildikten itibaren boşanıp iddeti (boşandıktan sonra beklenen müddet) bitinceye kadar koca tarafından bakılır. Gerek zevcenin, gerek çocukların her türlü masrafını sadece koca temin eder. Kadın buna karışmaz. (66).

Netice: Demek ki, yaratılışta, Allah’a kul olmakta, ibadette, duada, suç ve cezada, yani kullukta, hürmet ve saygınlıkta, kısaca insan oluşta kadınla erkek arasında hiçbir fark yoktur.

Kadın en lâyık olduğu yerini İslâm'da bulmuştur. İslam dini ilk kadın Havva validemize ayrı bir suç isnad etmediği gibi ilk ebeveynin işlediği hatanın evladlarına, müteakip nesillere intikalini de reddeder. Kur’ÂN'da
geçmiş peygamberlerden ve ümmetlerinden bahsedildikten sonra şöyle buyurulur: "Onlar birer ümmetti, gelip geçti. O ümmetlerin kazandığı kendilerinin, sizin kazandığınız da sîzindir ve siz onların işlemiş olduklarından mes'ul olacak değilsiniz." (67).
İslamda kadın, ne kötü bir ruh ve şeytan, ne de erotizm ma'bududur.
Kadın, kocasının arkadaşı, huzur kaynağı (68), desteği ve evinin kraliçesidir. İslam kadınla erkeği ayrı ayrı değil, beraber düşünmüş ve bütünün ancak bir araya gelmeleriyle tamamlanacağını bildirmiştir. Çünkü İslam fıtrat dinidir. Fıtrat, balığın suyu araması gibi, kadınla erkeğin de birbirlerini aramasını gerektirir. Huzuru ancak birbirlerine kavuşmakla bulur, bütünü ancak böyle tamamlarlar.
Kadın cazibesiyle, nezaketiyle, zerafetiyle huzur kaynağıdır. Erkek hiçbir yerde bulamadığı huzuru onunla bulur, onda sükûna kavuşur.
"Onlarda huzura ve sükûna kavuşasınız diye yaratılmışlardır. ” (69).
O da huzuru eşinde bulacaktır. "Çünkü mü'min kadınlarla mü'min erkekler birbirlerinin velileridirler." (70).
Bu konuda Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in şu hadisi bile mes'eleyi özetlemeye kâfidir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) "Cennet, annelerin ayaklan altındadır" buyurmaktadır. (71).
İslamda kadın, insanlığın temel eğitimini öğreten İlk öğretmen, ilk eğitimcidir.

Kadına karşı eskiden beri sürdürülegelen hor bakışı Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem), yukarıya aldığımız hadisi şerifleri yanında, "Bana sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz" (72) hadisleriyle de yıkmış ve onun sevimli bir varlık olduğunu bildirmiştir.

Cahiliyet duygularının insanlarda zaman zaman depreşeceğini bildiği için, Efendimiz kız çocuklarının, eğitimini özellikle vurgular ve "(İslâmî terbiye ile) İki kız büyütüp yetiştiren(ler)le Ben, Kıyâmet gününde (iki parmaklarını birleştirerek) şöyle olacağız" buyurur. (73).
Çocuğun kız doğmasında da erkekte olduğu gibi, "Şükür olarak "akîka” kurbanı kesilir. İsmi güzel verilir, zorunlu eğitimi yaptırılır. Gerekli cinsel bilgileri anneden alır..

İslâm Tarihinde ilk müslüman ve ilk namaz kılan Hz. Hatice'dir. Ve Hz. Peygamber'in eşidir. (74).
İlk şehid kadın da Ammar'ın (radiyallahu anhu) annesi, Sümeyye (radiyallahâ) dır.
Son din İslamiyette kadının sosyal konumunu incelersek, bilhassa Hz. Muhammed zamanında toplumda çok aktif olduklarını görürüz. Hz. Aişe, cemiyet içinde etkin biçimde insanlara hizmet etmiştir. İlimde, sanatta ve hukuki alanlarda erkekler gelip ona fikir danışmış ve o da toplumu yönlendirici konumda olmuştur. Kadın haklan açısından insanlığın zirveye ulaştığı bir dönemdir İslamiyetin ilk yıllan. 1400 sene önce İslam
coğrafyasında kadınla ilgili üç yenilik gerçekleşmiştir. Bu yenilikler Arap toplumunun o dönemde kadına yaptığı yanlışları değiştirir nitelikte haklardır. Bunlardan birincisi kadının fert olarak kabul edilmesi, söz hakkının olması, İkincisi ilim öğrenme hakkı ve üçüncüsü de miras hakkıdır.
Bu hakların verilmesi sonucunda insanlık tarihinde kadının toplumdaki rolünün en hızlı gelişim dönemi başlar.
Hz. Peygamberin eşi Hz. Zeynep, deri işçiliği yaparmış. Yüce Resûl, eşine bir oda tahsis etmiş, orada deri işleri yapmasına ve kazandığı pa rayı istediği gibi kullanmasına fırsat vermiştir.

1400 sene önce Hz. Ömer, farklı bir uygulamayla, Medine çarşısın
da Şifa isimli bir hanımı zabıta müdürü yapmış.

(64) Türk Medeni Kanunu, 152,154, İsviçre M. K. 160-162; Fransız M. K. 213/4,12; Alman M. K. 1353/6,
(65) Türk Medeni Kanunu, 261, İsviçre M. K. 272; Fransız M, K. 205; Alman M. K. 1358, 1399, 1405, 1452.
(66) Türk Medeni Kanunu, 26; İsviçre M, K, 272; Fıransız M, K, 205; Alman M, K. 1602.
(67) Kur’ÂN-t Kerim, Bakara Suresi: 134-141
(68) Kur’ÂN-ı Kerim, Rum: 21, A’raf: 189 âyetleri buna işaret eder.
(69) Kur’ÂN-ı Kerim, Rum: 21, A’raf: 189 âyetleri buna işaret eder.
(70) Kur’ÂN-ı Kerim, et-Tevbe: 71
(71) el‘Acluni, Keşfül Hafa; 1/401.
(72) Nesai, İşratün Nisa: 1, Müsned: 3/128, 199, 285
(73) Müslim, Kitabul Birr ve’s-sıla, İbni Mace, Edeb:3.
(74) İslam'da Kadın Öğretimi, M. Tayyib Okiç, 1978, Ankara, Diyanet Y. S:8.


2-) Evlenme Hakkı.: (75)

Evlenmek ve aile kurmak bir haktır. Kadın ve erkek, eşlerini seçme özgürlüğüne sahiptirler. Hiç kimse istemediği birisiyle evlendirilemez.
(Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) döneminde Hansa adlı bir hanımı, babası onun rızası olmaksızın evlendirmişti. O da, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e başvurarak bu evliliği sona erdirdi. (76)

Gençler arasında evlilik teşvik edilmiş ve bekârlık kınanmıştır. Kur’ÂNı Kerim’de şöyle buyrulur: “Aranızda bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfü ile onları zenginleştirir.” (77)

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurur: “Gençler!. içinizden aileyi geçindirecek güçte olan evlensin. Çünkü evlilik gözü haramdan sakındırır, iffeti daha iyi korur. Evlenmeye gücü yetmeyenler ise oruç tutsun, çünkü oruç şehveti kırar.” (78)
“Bir kimse evlenirse dininin yarısını tamamlamış olur. Takvâlı davranış ise geri kalan yarısıdır. ” (79)
“Evlenmek benim sünnetimdir. Sünnetimden yüz çeviren benden değildir. Evleniniz. Çünkü, ben sizin çokluğunuzla, diğer ümmetlere karşı iftihar edeceğim.” (80)

İslam Dini, evliliği fıtrî (yaratılışa uygun) kabul etmiş ve gerekli olduğunu belirtmekle kalmamış; kolaylaşüncı tedbirler de sunmuştur. Konuyla ilgili olarak şunlar söylenebilir:

a-) Mehir miktarının fazla olmaması istenmiş; hatta Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) mehir olarak hiçbir şeyi bulunmayan kimselerin ezberlerindeki Kur’ÂN sûrelerini eşine öğretmesini mehir olarak kabul etmiştir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), kendi kızı Fâtıma ile Hz. Ali’yi evlendirirken, Hz. Ali verecek tek şeyinin zırhı olduğunu söyleyince bununla yetinmiştir. (82)

b-) İmkanları az olanların evlenmekten korkmamaları gerektiği bildirilmiş, Allah’ın kendilerine yardımcı olacağı müjdesi verilmiştir. Âyeti Kerime’de, “Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfü ile onları zenginleştirir. ” buyrulmaktadır.

c-) Yüksek miktarda mehir ve aşın masrafla yapılan evliliklerin uygun olmadığı belirtilmiştir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) "Nikahın hayırlısı, kolay ve külfetsiz olanıdır. ” (83) buyurmaktadır.

(75) Evlilik konusunda geniş bilgi için "Evlilik ve Cinsel Hayat* isimli kitabımızı önemle tavsiye ederiz.
(76) (Buharî, Nikah: 42.)
(77) Kur’ÂN-ı Kerim, Nur: 24/32.
(78) Buharî: Nikah, 3, Savm, 10. Müslim: Nikah, 1. Ebu Davud: Nikah, 1. Nesâî; Nikah,3.
(79) Mişkâtül-Mesâbih: 2/161. Hadis no: 3069.
(80) Tirmizî, nikah.
(81) Buharî: Nikah, Tirmizî: Nikah.
(82) Müslim: Nikah, 13
(83) Ebu Davûd: Nikah, 31.


3-) Kadınlara karşı İyi davranmak, gerek kendisine ve gerek yaptığı işlere çirkin dememek, beğenmemezlik etmemek: Kadınlara karşı iyi davranmak, yumuşak ve tatlı dille onlara hitap etmek, haksızlık ve kabalıkta bulunmamak hususunda Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem): "Aranızda en hayırlı kimseler, kadınlarına, zevcelerine karşı huyu en iyi olanlarımızdır" buyurmuştur. (84)

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem): "Kadınlar hususunda Allah'tan sakınınız. Zira siz onları Allah'tan (celle celâlihu) emânet olarak almışsınızdır" buyurmuştur.

Bilindiği gibi bir kadına yapılabilecek en büyük hakaret ona çirkin demektir. Kadın rûhen, devamlı güzelliğini, kendi varlığını erkeğe kabul ettirmekle meşguldür. Ona güzel olduğunu söylemek ise büyük bir iyilik ve
nezakettir.
Bunun yanında, hadiste, kadına darılmamak, onu yalnız başına terk etmemek de yer almaktadır. Kadınla iyi geçinmek Kur' ÂN-ı Kerim'de de emredilmiştir: "Kadınlarınızla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadı iseniz bile... Olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda bir çok hayır takdir etmiş bulunur. "(85).

Hz. Peygamberin bu konudaki hadisleri çoktur: "Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz..."(86)
"Mü'min bir erkek mü'min kadına kızıp darılmasın. Eğer onun bir huyundan hoşlanmazsa öbüründen memnun olabilir." (87).

Hakikaten bir insanın her işi, her huyu hoşumuza gitmeyebilir. Fakat iyi niyetli ve ülfet edilir insan, başkasında, özellikle kendi zevcesinde hoşa gidecek nice huylar bulacaktır. Onlarla kendini memnun ve mes'ud etmelidir.
Rasulü Ekrem'in başka bir hadisleri şöyledir: "Mü'minlerin iman yönünden en kamilleri ahlaken en güzel olanlarıdır. Sizin en hayırlınız kadınlarına karşı en iyi ve en nezaketli olanınızdır." (88).

Hz. Esma binti Yezîd'in rivâyetine göre Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) kadınlara rastladığında selâmla mükabelede bulunmuştur. (89).

(84) (Tirmizî: 3/466)
(85) Kur’ÂN-ı Kerim, Nisa Suresi: 19.
(86) Buharî ve Müslim
(87) Müslim
(88) Mişkatü’l-Mesabih, C.2, S. 202, 204
(89) Ebu Davûd, Sünen 2/185, H.No: 1905. Tirmizî: 1/171-172.


4-) Annelik-Emzirme Hakkı.:

“Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer. Nihâyet insan, güçlü çağma erip kırk yaşına varınca der ki: Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın yararlı iş yapmamı temin et. Benim İçin de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben sana döndüm. Ve elbette ki ben müslümanlardanım.” (90)

“Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi baba tarafına aittir. Bir insan ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle, hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara uğratılmamalıdır. Onun benzeri (nafaka temini) vâris üzerine de gerekir. Eğer ana ve baba birbiriyle görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek istediğiniz takdirde, süt anneye vermekte olduğunuzu iyilikle teslim etmeniz şartıyla, üzerine günah yoktur. Allah’tan korkun. Bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı görür. ” (91)

“Onları gücünüz ölçüsünde oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun, onları sıkıştırıp (gitmelerini sağlamak için) kendilerine zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hâmile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin, aranızda uygun bir şekilde anlaşın. Eğer anlaşamazsanız çocuğu, başka bir kadın emzirecektir. ” (92)

(90) Kur’ÂN-ı Kerim, Ahkaf: 15.
(91) Kur’ÂN-ı Kerim, Bakara: 233.
(92) Kur’ÂN-ı Kerim, Talak: 6.


5-) Kadının Namusunun Korunması.:

“Namuslu kadınlara zinâ isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şâhid getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şâhidliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.”
“Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir."
“Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zinâ isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. Yapmış olduklarına, dilleri, elleri ve ayaklarının, aleyhlerinde şâhidlik edeceği gün onlar için çok büyük bir azab vardır. ” (93)

(93) Kur’ÂN-ı Kerim, Nur: 4-5-23

6-) Mehir.:

Kadın, evlenirken damat adayından istediği kadar "mihir" alır.
“(Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesnâ, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zinâ etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda bize günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.” (94)
“İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur).

Öyle ise iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı ve sahiplerinin izni ile onları (cariyeleri) nikahlayıp alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı (uygulanır). Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. ” (95)
“Nikâhtan sonra henüz dokunmadan veya onlar için belli bir mehir tayin etmeden kadınları boşarsanız bunda size mehir tayin etmeden kadınları boşarsanız bunda size mehir zorunluğu yoktur. Bu durumda onlara müt’a (hediye cinsinden bir şeyler) verin. Zengin olan durumuna göre, fakir de durumuna göre vermelidir. Münasip bir müt’a vermek iyiler için bir borçtur. "(96)
“Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz kadınları, temas etmeden boşarsanız, tayin ettiğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır. Ancak kadınların vazgeçmesi veya nikâh bağı elinde bulunanın (velinin) vazgeçmesi hali müstesna, affetmeniz (mehilden vazgeçmeniz), takvaya daha uygundur. Aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür. ” (97)
“Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (yahudi, hrıstiyan vb. nin) yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mü’min kadınlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu olmak, zinâ etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir. Kim (İslâmî hükümlere) inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, ahirette de ziyana uğrayanlardandır. ’’ (98)
Mehir; “evlenirken erkeğin nikâh öncesinde kadına verdiği ya da daha sonra vermeyi taahhüt ettiği para ya da maldır.
Mehir, İslam Hukuk Doktrininde nikâh akdinin bir şartı değil, akdin doğal ve hukuksal sonucu olarak görülür ve kadının temel hakları arasında yer alır.

Kur’ÂN’da kadınların mehir hakkından veya evlenecek erkeğin mehir ödeme yükümlülüğünden değişik vesilelerle sıkça söz edilir. Bu âyetlerle Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in ve sahabenin bu konudaki zengin uygulama örnekleri, daha sonraki dönemde mehrin tanımı, mahiyeti ve hükümleriyle İlgili olarak geliştirilen ayrıntılı hukuk doktrininin de temelini oluşturmuştur.
Nikâh akdinde erkek tarafından kadına ödenen mehir, erkeğin evlenme konusundaki ciddi niyetini ve o kadınla ömür boyu birlikte yaşama arzusunu simgeleyen, kadını da bir bakıma bu evliliğe hazırlayan ve
onun için ekonomik bir güvence oluşturan sembolik bir davranış ve maddî bir fedakârlık olarak algılanır.
Mehrin, erkeğin evlenme konusundaki kararlılığını göstermesi özelliğinden çok, kadın için güvence oluşturması özelliği daha ağır basar.
Bu yönüyle, klasik doktrindeki konumu itibariyle mehir, erkeğe tanınan boşama hakkına karşılık kadına tanınan bir hak niteliğinde olup, akitte taraflar arası hakları belli seviyede dengeleyici bir fonksiyon üstlenmektedir.
Mihir, kadının Allah’ça belirlenmiş en tabii hakkı ve hayat garantisidir. Harcama sahası, meşrû çerçevede tamamen kendi iradesine bağlı olmakla beraber, kocası ile istişarede bulunması da aile saadeti için daha uygundur. Mihrini ya da varsa diğer mal varlığını, hayır yolunda harcayabileceği gibi ticari işletmelerde kullanabilir. Şirketler kurar, şirketlere hisse senetleriyle ortak olur, kazanır ve kazandığını da istediği yerde harcar. Çünkü kendi sosyal güvenliği, kocaya varmakla garanti altına alınmıştır. Ev için ve kendisi için gerekli bütün zaruri harcamalar erkeğin sırtınadır.
Görüldüğü gibi İslâmî bir sistemde kadın, geçim konusunda hiçbir derdi ve endişesi olmayan, yani alabildiğine sosyal güvenliği bulunan bir insandır. Ve bütün bunlar bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda, mahkeme kararı ile belirlenecek olan kanunî haklardır. Yoksa İslam'da karı-koca birbirinden devamlı hak koparmak için çekişip duran iki düşman kutup değildirler. Birbirlerini tamamlayan, birbirlerine yardım eden, destek olan, huzur ve moral kaynağı oluşturan, bir bütünün İki yarım parçasıdırlar.
Tıpkı Peygamberimizin ev işlerine yardım etmesi, Hz. Ali ile eşi Fatıma arasında işbölümü yapması gibi. Geniş bilgi için bu kitabımızın nikâh bölümündedir.

(94) Kur’ÂN-ı Kerim, Nisa: 24.
(95)Kur'ÂN-ı Kerîm, Nisâ: 25.
(96) Kur’ÂN-ı Kerim, Bakara: 236.
(97) Kur’ÂN-ı Kerim, Bakara: 237.
(98) Kur’ÂN-ı Kerim, Mâide: 5.


7-) Kadınları dövmemek.:

Koca, eşini dövmemeli, kadın da kocasına eziyet etmemelidir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu durumlardan hoşlanmadığını açıkça bildirmiş ve bunîan yasaklamış;
“Ne oluyor kocalara, karılarını köle gibi dövüyorlar, halbuki aynı günün sonunda belki onlarla birleşecekler.” buyurmuştur. (99)
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) savaş hariç kimseye vurmamış, hayatında kimseyi, hatta hizmetçisini bile dövmemiş, “Allah’ın kadın kullarına vurmayınız.” buyurmuştur, (100)

Hakim b. Muâviye el Kuşeyrî, babasından naklen diyor ki: Ben: “Yâ Rasulellah! Bizden birinin karısının kocası üzerindeki hakkı nedir?” diye sordum. Rasulüllah (sallallahu aleyhi vesellem): “Yediğinden ona yedirmen, giydiğinden de ona giydirmendir. Sakın yüzüne vurma, onu kötüleme ve onu evin dışında yalnız bırakma!" (101)
Hadis metnindeki “Onu kötüleme!” cümlesi, “Ona hakaret etme, ona çirkin bir söz söyleme, ona sövme, Allah seni çirkin yaratmış, deme!” gibi mânâlara da gelir.
Yine hadisi şerifte anlatıldığına göre, erkek, kendisinin yiyecek ve giyeceğine nasıl özel gösteriyorsa, karısının yiyecek ve giyeceğine de itina göstermelidir. Kadın zengin ve varlıklı bir ailenin kızı olsa bile nafakası kocasına aittir. Koca yiyecek, giyecek ve barınma (mesken) hakkı olan karısı ve çocuklarına Allah rızası için yaptığı harcamadan dolayı sevap da kazanır.
Sevgili Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem), kişinin evine, ailesine ve çocuklarına yaptığı harcamanın en faziletli infak olduğunu ifade eder.
"...(Evlilik yükümlülüklerini reddederek) itaatsizliklerini gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onlara (hafifçe) vurun. Eğer İtaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın." (102)' deki âyetinde belirtildiği gibi itaâtsiz kadınların bazı metodlarla terbiyesi istenmiş ve en son çâre, incitmeden hafifçe vurmaya izin verilmiştir...

(99) Buharî: 6/83. Müslim: hadis no: 2191. Ahmed b, Hanbel: 4/17.
(100) Darimi: 2/147
(101) Ebu Davûd, Nikah: 40. ibn Mace.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 13 May 2018, 09:45 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
ResimKur’an-ı Kerim’in Tavsiye Ettiği Yollar:

1-) Birinci Yol:
Âyeti kerimede geçen “vaaz” kelimesi, öğüt vermek, tavsiyede bulunmak ve bir işin kötü sonuçlarını hatırlatmak gibi anlamlara sahiptir. Sahabeden sonraki tabiin büyüklerinden Muhammed b. Şirin şöyle der: "Vaaz, mükafaat ve cezâyı insanın kalbini yumuşatacak bir şekilde hatırlatmaktır."
Bir hanımın kalbinin neyle yumuşayacağını ve gösterdiği isyankârlıktan nasıl vazgeçeceğini en iyi kocası bilir. Bu yüzden kadını doğru olana ve aklı selimin gereğine ulaştırmak herkesten çok kocasının görevidir.
Vaaz ve öğüt metotları kişiden kişiye farklılık gösterir. Bir metot bir kadında başarılı olurken, diğerinin daha da kötüleşmesine yol açabilir. Bu yüzden erkek, hanımını ıslah edecek vaaz yöntemini seçmeli, kusurlarını, nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığını iyi bilmelidir.


2-) ikinci Yol:
Yatakta yalnız bırakmaktır. Bunu yanlış anlamamak gerekir. Burada kastedilen erkeğin başka bir yatakta yatması veya başka bir odada yatması değildir. Bilâkis aynı yatakta fakat sırtını dönerek, ona iltifat etmeyerek yatmasıdır. Âlimlerimiz şöyle demişlerdir: Bunun hikmeti, kadına kendisinden uzak kalabileceği ve nefsine hakim olabileceğini göstermektir. Bir erkeğin hanımını yatakta yalnız bırakması, onun nefis muhasebesi yaparak halini düzeltmesi ve kocasının gönlünü alması için de iyi bir yoldur.
Aynı yatakta yatmaması veya başka bir odada yatması, aradaki gerilimi arttıracak, mesafeyi daha da büyütecek bir harekettir. Böyle bir tavır, kadının huysuzluk ve itaatsizliğini daha da arttırabilir.
İslamda aile reisi erkektir. Aile reisi disiplini temin etmek için yaralayıcı, fazla acıtıcı olmamak şartiyle hanımını dövebilir mi?.


3-) Üçüncü Yol:
İffetsizlik gibi gayri ahlâkî üzücü bir hadiseden dolayı en son çare olarak eşini hafifçe dövme mecburiyetinde kaldığında, (hanımının yüzü, karnı ve canını yakabilecek yerlerine vurmamak şartıyla), erkeğin hanımına incitmeyecek biçimde vurmasına izin verilmiştir.
İslam, kadının yüzüne ve kafasına vurulmasına izin vermemiştir. Çünkü yüz, Allah’ın insana lütfettiği en şerefli yegâne uzuvdur. Herkes tarafından görülmekte ve göz, kulak, burun gibi çok hassas/hayâtî duyu organlarına sahip bulunmaktadır. Ayrıca yüzün ve başın darbe alması halinde, sinir sisteminin merkezi olan beynin zarar görmesi ve ardından tüm bedenin felç olma tehlikesi de vardır. Bundan dolayı Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şu hadisiyle de yüze vurulmasını yasaklamıştır:.


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Sizden biriniz (dövülmesi gereken birini) dövdüğü zaman, yüze vurmaktan sakınsın!.” buyurdu.
(Ebu Davûd, Hudud, 38)

Burada kastedilen acıtma amacıyla vurmak, halk deyimiyle dayak atmak değildir. Bu yola, ancak önceki iki yolun fayda etmemesi durumunda başvurulur.
İslam Cezâ Hukukunda yüz, baş ve mahrem bölge, vurma mekanının dışında tutulmuştur.
Nitekim Hz. Ali’ye suçlu bir adam getirildiğinde, ona verilen cezâyı tatbik edecek olan kimseye şöyle demiştir: “Vur ve bedenin her azâsının payını ver (vücudun belli yerine devâmlı vurarak adamı sakat bırakma) Ancak yüz ve mahrem yerlerden sakın!”
(Cessas, Ahkâmu’l- Kurân, 5/101)

Ciddi hiçbir gerekçe olmadan, mesela yemeği lezzetli bulmamak gibi sudan bahanelerle eşini döven sadist ruhlu insafsız kocalar da olabilmektedir. Zâlim ve de ahmak olan bu garib insanlar için Rahîm ve Kahhâr olan Allah Teâlâ’dan akıl ve insaf niyazı dışında yapılabilecek pek bir şey maalesef yoktur. Böyle bir durumda kadınlar, haksızlık ve mağduriyetin giderilmesi için gerekli hukuki yollara başvurabilirler.
Kadın kocasına karşı isyan etmiş, evlilik birliğini doğrudan doğruya veya dolayısiyle yıkmaya koyulmuşsa erkeğe açıklandığı şekilde incitmeden hafifçe eşine vurma izni verilmiştir. Bu vurmanın başka hikmetleri
de vardır.
Terbiye ve irşad mahiyetindeki hafifçe dövmek, kadının zevcelik vazifesini yapmaması, mahrem olmayan (nikahlanılabilen) kimselerle oturup kalkması, kocasının izni olmaksızın uygunsuz yerlerde gezip dolaşması,
onun malını israf derecesinde harcayıp savurması gibi hallerdedir. Fakat bu hallerde de koca hemen, hafif de olsa vuramaz. Önce nasihatte bulunacak, tatlılıkla söyleyecek, sonra ona sertçe ihtar edecek, hoşnutsuzluğunu ve dargınlığını bildirecek. Bunlar da kâr etmezse hafif sûrette vurabilir. Fakat hafif sûrette vurmanın fayda vermeyeceğini tahmin ederse yine vuramaz. Çünkü maksat kadını dövmek değil, eğitim ve terbiye etmektir. Bu, hasıl olmayacaksa vurmak tecavüz sayılır. Kadının işlediği hata veya suç gerekli resmî makamlara intikal etmişse yine ona vuramaz.
Vurmanın hedefi hanımı ıslah etmek olmalıdır. Eğer daha kötü etkide bulunacaksa kesinlikle bu yola başvurulmamalıdır.
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdular ki: "Hayırlılarınız eşlerini dövmeyenlerdir." buyurmuştur.

Bazı hanımlar kocasının vurmasından etkilenerek düzelirken bazıları daha da azıp itaatsizlik edebilirler. Bunlara fiske bile vurmamakta yarar vardır. Çünkü umulan gaye değil, tam tersi gerçekleşmiş olacaktır.
Erkek, bu yolların hepsini denedikten sonra hanımı yine düzelmez ve isyankârlığına son vermezse, aile içindeki huzursuzluklar son bulmaz, hatta daha da derinleşirse, eşler belli bir anlaşma zemini bularak yuvayı
ayakta tutmayı başaramaz hale gelirlerse sondan bir önceki yola başvururlar. Bu yol, tarafları temsil eden birer akıllı zatın hakemliğinden başkası değildir. ALLAHu zü’L- CELÂL buyurdu ki: “Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf (arayı) düzelt mek isterlerse, Allah da onları uzlaştırır.” .


وَإِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُواْ حَكَمًا مِّنْ أَهْلِهِ وَحَكَمًا مِّنْ أَهْلِهَا إِن يُرِيدَا إِصْلاَحًا يُوَفِّقِ اللّهُ بَيْنَهُمَا إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيمًا خَبِيرًا
Resim--- "Ve in hıftum şıkâka beynihimâ feb’asû hakemen min ehlihî ve hakemen min ehlihâ, in yurîdâ ıslâhan yuveffikıllâhu beynehumâ. İnnallâhe kâne alîmen habîrâ (habîren).: Ve eğer ikisinin (karı-kocanın) arasının açılmasından korkarsanız, o taktirde erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. İkisi de (karı-koca) arayı düzeltmeyi isterlerse, Allah onların aralarının düzelmesinde onları başarılı kılar (muvaffak eder). Muhakkak ki Allah Alîm’dir (en iyi bilendir), Habîr’dir (haberdar olandır).” (Nisâ 4/35)

Boşanmadan bir önceki adım olan tahkimde, erkek ve kadın tarafından birer hakem gelir. Erkek kendi hakemine, kadın da kendi hakemine geçimsizlik nedenlerini anlatır. Bu hakemler, eşleri dinledikten sonra oturup meseleyi görüşmeye başlarlar. Eşlerden birinin diğeri hakkında bilmediği bir şey burada ortaya çıkarak sorunun çözümüne katkıda bulunabilir.
Seçilen hakemler eşlerin akraba veya yakınlarından sır emanet edilebilecek kişiler olmalıdır. Aksi takdirde eşlerin sırlan kısa sürede ifşâ olacak ve işler çığırından çıkarak iki tarafa da zarar verecektir. Taraflar kendi hakemlerine utanıp sıkılmadan her şeyi ayrıntılı bir şekilde anlatmalıdırlar. Bir şeylerin gizli kalmaması, sorunların çözümüne yardımcı olması bakımından önemlidir.
Eğer niyetler samimi ve yapıcı ise, ALLAHu zü’L- CELÂLeşlerin arasını buldurarak onları tekrar aynı çatının altında bir araya getirecektir. Bu çerçevede hakemlerin de evliliğin devâmını savunan ve kayırmacılık yapmayan kişiler olmaları gerekir. Aksi halde eşler arasındaki tartışmaların bir devâmı hakemler arasında yaşanacak ve sorun çözülmeyecektir. Bu yüzden hakem seçilecek kişiler hakkı kabullenme noktasında kibirlenmeyecek olgunlukta olmalıdırlar. Unutmamak gerekir ki “tahkim” bir savaş ve galebe meydanı değil, bir çözüm ve arabulma girişimidir. Hakemler bu bilince sahip olmalıdırlar.
Koca, eğer hanımını terbiye etmek, irşad emek ölçüsünün ötesinde, acıtıcı, yaralayıcı, kan akıtıcı, iz bırakıcı, bir yeri zedeleyici... tarzda döverse cezâ görür. Buraya kadar İzah edildiğinde görülen o ki; dayağı İslam getirmemiş, aksine onu hafifleterek ortadan kaldırmaya yönelmiştir.
İbadetlerdeki cezâlarda öncelikle köle affedilmesi sonra 60 fakirin doyurulması... vesair cezâlarla, köleliği de kaldırmaya yöneldiği gibi... Ayrıca İslam, kadına da kocasından şikâyetçi olması halinde hakem ve mahkemeye başvurma, hakkını arama imkanı vermiştir.
Bu konuda; .


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Erkeğin en hayırlısı, kadına en iyi davrananıdır.” buyurdu.
(Buhari, Nikah, 43; Müslim, Fedail, 68.)

Buyurmakla müslüman erkeğin kadına yaklaşımını açıkça belirtmiştir.

Erkek kendisi için nasıl saygınlık, şeref ve haysiyet istiyor ve bunlara ihtimam gösteriyorsa, karısının onuruna da özen göstermeli; onur kırıcı, aşağılayıcı, horlayıcı söz ve davranışlardan mutlaka kaçınmalıdır. Karısındaki doğuştan veya sonradan meydana gelen sakatlık veya rahatsızlıktan dolayı onu kötülememek, bilâkis “Yaradandan ötürü" onu daha da hoş görmeli ve sevebilmelidir. Böyle durumlarda erkek bir an için kendini karısının yerine koyarak düşünmeli ve ona göre hareket etmelidir.
Fizik itibariyle kadının yüzüne karşı çirkin olduğunu veya güzel olmadığını söylemek, onun ince ruh dünyasının yıkılması demektir. Erkeğin karısına bu zulmü revâ görmeye hakkı yoktur. Bu noktada iman ve İslam iddiasında bulunan koca, Rasûlüllah’ın edeb ve nezâket dolu şu sözlerine kulak vermelidir;.


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en iyi olanınızdır. Sizin ailesine karşı en iyi olanınız da benim!.” buyurdu.
(İbni Mâce, Nikah, 50)

Erkek, hastalık kıskançlığından kaynaklanan şüphesinden Ötürü karısını anî baskınlarla rahatsız edemez. Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde ailesinden uzun zaman ayrı kalan birisinin, haber vermeden gece ansızın eve gelmesini yasaklamıştır. Bu yasaklamada ayrıca koltuk altı, etek traşı ve süslenip taranmayla kocasına hazırlık yapabilme imkanı bulması da, sebep olarak zikredilmiştir. Bu konuda bir hadisi şerifin meali şöyledir;.

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “(Uzaklardan) geceleyin geldiğinde hanımının yanıma girme ki, bıçak kullanıp tıraş olsun, dağınıksa tarasın (gelişine hazırlansın).” buyurdu.
(Buharî, Nikah, 121, 122; Müslim, Radâ: 58, İmaret, 181,182; Dârimî, Nikah, 32. Cihad, 163; Müsned: 3/298)

8-.) Kadınların Kocalarına Eziyet Etmemeleri Emredilmiştir:

"...Mûaz b. Cebel (radiyallahu anhu)’den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Her hangi bir kadının (mü'min) kocasına eziyet ettiğinde, adamın hûrül-iyn’den olan karısı (bu kadına): Allah senin canını alsın, adama eziyet etme. Çünkü şüphesiz o, senin yanında misafirdir, senden ayrılıp yanımıza gelmesi yakındır, der." buyurmuştur.
(İbn Mâce, Sünen, 5/518, H, No; 2014)

“Hangi kadın daha hayırlıdır?” sorusuna cevaben;.


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Kocası kendisine baktığı zaman onu hoşnut eden, emrettiği zaman kocasına itaat eden, kendisini arzuladığı zaman ona muhalefet etmeyen ve eli altındaki malı kocasının istemeyeceği bir şekilde harcamayan kadındırz.” buyurdu. (Ahmed b. Hanbel 2/434; İbn Mâce, nikah, 5)

Bir başka hadislerinde de: “Kadın beş vakit namazını kılar, yılda bir ay orucunu tutar, ırzını muhafaza eder ve kocasına itaat ederse, cennet kapılarının dilediğinden girer.” buyurmuşlardır.
Kocası da karısını aldatmamak, karısından beklediği iffet olgusuna kendisi de özen göstermelidir.


9-) İslâm'da Kadın Ve Çocukları Öldürme Yasağı:.

Kur'ÂN-ı Kerîm'de;.

وَلاَ تَقْتُلُواْ أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍ نَّحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَإِيَّاكُم إنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْءًا كَبِيرًا
Resim--- "Ve lâ taktulû evlâdekum haşyete imlâkın, nahnu nerzukuhum ve iyyâkum, inne katlehum kâne hıt’en kebîrâ (kebîren).: Yoksulluk korkusu ile evlâtlarınızı öldürmeyin! Onları ve sizleri sadece Biz rızıklandırırız. Muhakkak ki onların öldürülmesi, (kasıtla işlenen) büyük suç oldu.” " (İsrâ 17/31)

قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ قَتَلُواْ أَوْلاَدَهُمْ سَفَهًا بِغَيْرِ عِلْمٍ وَحَرَّمُواْ مَا رَزَقَهُمُ اللّهُ افْتِرَاء عَلَى اللّهِ قَدْ ضَلُّواْ وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ
Resim--- "Kad hasirallezîne katelû evlâdehum sefehan bi gayri ilmin ve harramû mâ razakahumullâhuftirâen alâllâh (alâllâhi), kad dallû ve mâ kânû muhtedîn (muhtedîne).: Ve bir ilmi olmaksızın akılsızca (aptalca) evlâdını öldürenler hüsrana uğramışlardır. Ve Allah’a iftira ederek, Allah’ın onları rızıklandırdığı şey(ler)i haram kılan kimseler, dalâlette kalmışlardır ve hidayete ermiş değillerdir.” " (Fâtır 35/8)

İslâm hukukunda savaş esnâsında bile kadın ve çocukların öldürmesi yasaklanmıştır..

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “(İslâmî terbiye ile) İki kız büyütüp yetiştiren(ler)le Ben, Kıyamet gününde (iki parmaklarını birleştirerek) şöyle olacağız.” buyurdu.
(Müslim, Kitabü'l- birr ve’s- sıla; İbn Mâce, Edeb,31)

10-) Kadın ve İlim Öğrenme Hakkı:

Kurân ve Sünnette ilme teşvik eden hiç bir nass, kadınları bundan ayırmaz. Kurânın ilk âyeti olan "oku" emri kadın-erkek ayrımı yapmamaktadır. Tersine, ihmale uğrayacaklarını bildiği için, Peygamberimiz özellikle kadın eğitimini tavsiye etmiş, haklarının korunmasını emretmiştir. Onun devrinde muhaddis ve müctehid olan kadınlar yetişmiştir. Farzı âyn ilimleri öğrenmek kadın ve erkek her müslümana farzdır..

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “İlim, her müslüman kadın ve erkeğin üzerine farzdır.” buyurdu.
(İbni Mâce)

Çocuğun ilk eğitimcisi anne olduğundan, annenin çocuğa sosyolojik, psikolojik, ahlâkî ve dînî kültürünü öğretecek seviyede kültürlü olması, değilse kendisini bu konularda yetiştirmesi gerekir.
Kadınların eğitimi ve öğretiminde iki merhale takip edilmelidir..


1. Merhâle:
Kızın erginlik çağına kadar olan iki merhâledır. Bu devrede ileride kadın olarak kendisini ilgilendiren şeyleri öğrenmelidir. Kadının öğrenmesi gereken hususlar: Ev işleri, çocuk bakımı ve bir eş olarak sorumluluklarıdır. Yine bu devrede Kurân ve sünnet'ten dersler alır. Dini bilgilerini genişletir. Bu devrede eğitilecek kız, örnek bir eş, şefkatli bir anne ve idareli bir ev hanımı olarak yetiştirilir..

2. Merhâle:
Bu devrede bazı kadınlar için söz konusudur ki, ümmetin ihtiyâçlarına göre öğrenilmelidir ve yerine getirilmelidir. Kadın hastalıkları doktorluğu, hemşirelik, öğretmenlik gibi bazı ilim dallarında ihtisas
ve eğitim, tesettüre riâyet ederek yapılmalıdır. Genç kızlara mutlaka fıtratlarına uygun bir meslek öğretilmelidir. Eğitim ve öğretimin kız-erkek karma olarak yapılması mahzurludur. Karma eğitimin mahzurlarına da Avrupa ve dünyanın her yerinde müşahede edilmektedir.

Batılı yazarlardan Corc Baluvşı, "Cinsel Ataklık" adlı kitabında şunu yazıyor: "1962 yılında Amerika Başkanı Kennedy şunu açıklıyordu: “Amerikanın geleceği çok karanlık ve tehlike arz etmektedir. Çünkü ülke
deki (karma eğitim gören) gençler boğazlarına kadar şehvet bataklığına gömülmüşler, omuzlarına yükletilecek hiçbir sorumluluğu taşıyacak güçte değillerdir. Her yedi gençten ancak biri askerliğe elverişli görülmekte, altısı ise işe yaramamaktadır. İçine gömülüp kaldıkları şehvet bataklığı bunların sağlık ve fiziksel yeteneklerini bozup ifsad etmiştir."

Yine 1962 yılında Rus devlet adamı Kruçef, Kennedy’in açıkladığı gibi şunu açıklıyordu: "Rusya'nın geleceği endişe vericidir. Çünkü gençler alabildiğine cinsel konularla uğraşıp, şehvetin içine gömülmüşlerdir."

Dr. Ediş Huker, Cinsel Kanunlar adlı kitabında diyor ki: "Hiç de garip karşılanmamalıdır ki, günümüzde özellikle kültürlü aile kızlarından yaşları yedi, sekiz civarında olanlar kendi yaşıtları erkek çocuklarla sevişmekte ve çoğu zaman bu işi fahişeliğe kadar götürmektedirler."

Şikago Gizli Polis Teşkilâtının kayıtlan bir araya getirilip 13 cilt halinde neşredilince, şu kayıtlara rastlanmaktadır: "Şu bozuk hürriyet düzeni sadece aileyi ifsad etmekle kalmadı. Amerika’ya öyle bir kültür getirip soktu ki bunu ne polis ne de mahkeme önleyebilir."
(İslamda Aile Eğitimi, Abdullah Nasuh Ulvan, Konya, Uysal Y. C.1, S. 306 v.d.)

İslâm'ın ilk devrinde yazı yazan ve okuyan kadınlarda eksik değildi.
Meşhûr sahâbiye; Eş-Şifa bint Abdillah el-Adeviyye İslâmiyyetten evvel de okuma yazma biliyordu. Bu, daha sonra bir çok sahabiyelere de okumayazma öğretmiştir. Ve ilk sahabiye öğretmeni olmuştur.
(İslamiyette Kadın Öğretimi, M. Tayyib Okiç, Ankara, 1978, S.22)

Yine okuma-yazma bilen sahabiyeler arasında; Hz. Aişe, Hafsa, Ümmü Seleme, Kerîme bintu’l Mikdal, Ümmü Külsüm bint Ukbe, Aişe bint Sa’d vardır.

Hadis Rivâyet Eden Ravî Sahâbiyeler: Hz. Aişe, Ümmü Habîbe bint Ebi Süfyan, Ümmü Abd, Esma bint Ebi Bekir, Şevde bint Zem’a, Fâtıma bint Kays, Durre bint Ebî Lehep, Safiyye bint Abdilmuttalib, Zeynep bint Cahş, Meymûne bint Haris, Ümmü Haram bint Milhâm, Ümmü Ferve...

Şair sahâbiyelerden: Hz. Fâtımatüz-Zehrâ, Peygamberimizin kardeşi: Eş-Şeymâ bintü’l-Haris eş-Şâdiyye...
(İslamiyette Kadın Öğretimi, M. Tayyib Okiç, Ankara, 1978, S, 23-24)

İslâm tarihinde de âlime kadınlar çoktur. İmam Malik'den rivâyette bulunan kadın: Abide el-Medeniyye'dir.
Tasavvuf sahasında: Rabia el Adeviyye en meşhurudur.
Evliya Çelebi'ye göre: 17. asırda İstanbul’daki 9 bin hafızdan üçte biri yâni 3 bini kadın hafızadır.
(Seyahatname, C:l, S: 524)

Hz. Peygamberin Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Kadınlara Ayırdığı Dersler:

Medine-i Münevvere'de kadınlar toplanıp Rasulüllah'a gelmişler ve: "Erkekler her zaman yanınıza gelip sizden ilim öğrenirler, bilmediklerine vakıf olurlar. Biz ise onlardan fırsat bulup yanınıza gelemiyoruz. Bize
kendiliğinizden müstakil bir gün tahsis edin, gelip sizi dinleyelim ve bilmediklerimizi öğrenelim" demişler. Rasulü Ekrem de onlara bir gün tahsis etmişti. O gün kadınlara va’z eder, emirler verirdi. Bu hadisin şerhin
de Aynî, kadınların dinî müşkillerini sormaları ve bu mevzuda erkeklerle konuşmalarının -hadise istinâden- câiz olduğunu kaydeder. İşte Medine de müslüman kadınlar her türlü müşküllerini Hz. Peygamberden sorar öğrenirlerdi. Kadınların tahsil ve terbiye görmeleri günah olsaydı Hz. Peygamber bunu yapar mıydı?
Hz. Aişe şöyle der: “Ensar kadınları ne iyi kadınlardır, sıkılganlıkları dinlerini öğrenmelerine mani olmamıştır.
Görüldüğü gibi, ilim öğrenmek için kendisine yapılan müracaatı Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem müsait karşıladı ve kadınlara ayrı ders vermeyi kabul ederek buyurdu ki: "Filân gün, filân yerde toplanınız" onlarda toplandılar.
Hz. Peygamber de onlara gelip Allah’ın kendisine öğrettiğinden öğretti. Ve böylece İslâmiyet'te kadınlara ait ilk dini okul kurulmuş oldu.
(İslamda Kadın, Bekir Topaloglu, İst. 1984. Yağmur Y S, 248 v.d.)

Cahiliyet duygularının insanlarda zaman zaman depreşeceğini bildiği için, Efendimiz kız çocuklannın, eğitimini özellikle vurgular ve;.


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “(İslâmî terbiye ile) İki kız büyütüp yetiştiren(ler)le Ben, Kıyâmet gününde (iki parmaklarını birleştirerek) şöyle olacağız.” buyurdu.
(Müslim, Kitabü’l- Birr ve’s- sıla; İbni Mâce, Edeb, 3)

11-) Kadınların Nafaka ve Geçim Hakkı:

Nafaka: “Kişinin aile fertlerinin ve yakınlarının, normal ölçüler içinde, yiyecek, giyecek, barınma vb. asgari gereksinimlerini karşılamasıdır.
Erkek, kendi varlığı ölçüsünde kadının ve çocuklarının nafakasını sağlamak zorundadır. Sağlayamayacaksa evlenmez. Kadının nafakası gibi, tedavi, ilâç ve meşrû süslenme masrafları da kocasına aittir. "Rıc'î" ya da "bâin" talakla boşanan kadının her türlü nafakası, iddeti (boşanmış kadının şerî bekleme müddeti) içerisinde erkeğe aittir. (Kitabımızın nikah bölümünde iddet genişçe izah edilmektedir).
Kadın ölünce kefeni yine kocasına aittir.

ALLAH celle celâlihu Kur'ÂN-ı Kerîmde;.


وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلاَدَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ أَرَادَ أَن يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ وَعلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ لاَ تُكَلَّفُ نَفْسٌ إِلاَّ وُسْعَهَا لاَ تُضَآرَّ وَالِدَةٌ بِوَلَدِهَا وَلاَ مَوْلُودٌ لَّهُ بِوَلَدِهِ وَعَلَى الْوَارِثِ مِثْلُ ذَلِكَ فَإِنْ أَرَادَا فِصَالاً عَن تَرَاضٍ مِّنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِمَا وَإِنْ أَرَدتُّمْ أَن تَسْتَرْضِعُواْ أَوْلاَدَكُمْ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِذَا سَلَّمْتُم مَّآ آتَيْتُم بِالْمَعْرُوفِ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
Resim--- "Ve’-l vâlidâtu yurdı’ne evlâdehunne havleyni kâmileyni li men erâde en yutimme’r- radâah (radâate), ve ale’l- mevlûdi lehu rızkuhunne ve kisvetuhunne bil ma’rûf (ma’rûfi), lâ tukellefu nefsun illâ vus’ahâ, lâ tudârra vâlidetun bi veledihâ ve lâ mevlûdun lehu bi veledihî ve ale’-l vârisi mislu zâlik (zâlike), fe in erâdâ fısâlen an terâdın min humâ ve teşâvurin fe lâ cunâha aleyhimâ ve in eradtum en testerdıû evlâdekum fe lâ cunâha aleykum izâ sellemtum mâ âteytum bi’l- ma’rûf (ma’rûfi), vettekullâhe va’lemû ennellâhe bi mâ ta’melûne basîr (basîrun).: Anneler, (nikâhlı olsun veya boşanmış olsun, doğan) çocuklarını tam iki sene emzirirler. (Bu hüküm) süt emzirmeyi tamamlamak isteyen kimseler içindir. (Annelerin) yiyecekleri ve giyecekleri marufla (örf ve adete uygun olarak) kendisi için doğurulmuş olanın (babanın) üzerinedir. (Hiç) kimse kendi gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef (sorumlu) tutulmasın. Ne bir anne çocuğu ile, ne de kendisi için doğurulmuş olan (baba), çocuğu ile zarara uğratılmasın. Ve mirasçının üzerindeki (sorumluluk) da bunun gibidir. Fakat eğer (ana ile baba) müşavere ederek (görüşerek) rızalarıyla çocuğu sütten kesmek isterlerse, o taktirde onların ikisi üzerine bir günah yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek isterseniz, vereceğinizi (taktir ettiğiniz emzirme ücretini), marufla (örf ve adete uygun olarak süt anneye) teslim ettiğiniz zaman artık sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve Allah’a karşı takva sahibi olun. Allah’ın yaptıklarınızı çok iyi gördüğünü bilin!” " (Bakara 2/233)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Kadınların üzerinizde olan hakkı; onlara iyi yiyecek ve giyecek vermenizdir.” buyurdu.
(Tirmizî)

Kadın zengin ya da gayri müslim bile olsa nafakası kocasına aittir. Bu konuda geniş bilgi, bu kitabımızın nikah bölümündedir..

12-) İslama Göre, Saygı ve Hürmette Kadın, Erkekten Öncedir:

İnsanlar arasındaki saygınlık ve hürmette kadın, erkeklerden geri değil, tersine bazı hallerde ileridir.

"İnsanlar içerisinde iyilik ve hürmet yapmama en layık olan kimdir?" diye soran sahabîye Efendimiz: "annendir" cevâbını vermiş ve arkasından, "sonra kimdir?" diye iki defa daha tekrarlanan bu soruya, "annendir" dedikten sonra, dördüncüde "babandır" buyurmuştur. (Buharî, Edeb,2; Müslim, Biml)

İslâm'da ananın hakkı o kadar gözetilmiştir ki, ana müşrik bile olsa bu hakkını kaybetmiyor. (Buharî). Kadının haftada bir kez anne-babasını ziyaret hakkı vardır. Erkek buna engel olamaz. Yalnız ana-baba evladına veya kocası hanımına İslâm dışı emir ve telkinde bulunursa o konuda anababaya ve kadının kocasına itâatı yoktur. Allah'a isyan konusunda başkasına itaat edilmez.
Bu da şu Hadisi Şerifte açıkça belirtilmiştir:

"... Allah'a isyan eden kimseye İtâat etmek yoktur.”

Yine başka bir Hadisi Şerifte şöyle buyrulmuştur:
"... Onlar (Yani başınızdakiler)'den kim size Allah'a isyân etmeyi emrederse sakın (o hususta) o kimseye itâat etmeyiniz."
(İbni Mâce, Cihad, 40; Müslim, İmaret:39; Ebu Davûd, Cihad, 87.).


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Cennet annelerin ayaklan altındadır.” buyurdu.
(Nesâî, Cihad, 6)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Bir kişi, kaderin, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmadıkça, mü’min sayılmaz.” buyurdu. (Tirmizî)

İslâm, câhiliye ve diğer sistemlerde olduğu gibi, boşanan kadını hemen sokağa atmıyor. İddeti (boşanan kadının beklemesi gereken zaman) içerisinde, bakımının kocasına ait olduğunu belirtiyor ve boşanan kadının nafakasını ve çocukların bakımını belli bir müddete kadar tesbit ediyor.

Kurân-ı Kerîmde: “(Boşadığınız) o kadınları, gücünüz ölçüsünde oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun ve onları sıkıştırıp (evden çıkmağa zorla) mak için kendilerine zarar vermeğe kalkışmayın. Şâyet gebe iseler, bırakıncaya (doğuruncaya) kadar onları besleyin. Sonra sizin için (doğan çocuğu) emzirirlerse (emzirme) ücretlerini verin ve aranızda güzellikle konuşup danışın (da emzirme, ücret ve diğer hususları çözümle
yin. Anlaşmakta) güçlük çekerseniz (o zaman) çocuğu, başka bir kadın emzirecektir. " (125)

Kur'ân-ı Kerîm, zinayı ve çok evliliği yasaklarken, dört evlilik müessesesini
adalet şartı ile açık bulundurmakla (126) dul ve evlenmeyen kadınların cemiyette başı bozuk kalmasını ve ahlâksızlığı önleyerek kadınların hakkını korumuştur.
“Namuslu kadınlara (zinâ suçu) atıb da sonra (bu suçlamalarını isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şâhitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir." (127)..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 11 Haz 2018, 01:11 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89

Bu âyeti kerîme ile Allahü Teâla; namusu hakkında iftiraya uğrayan kadınların hakkını korumaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm: “Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahmân’a kul olarak gelecektir" Kuran-ı Kerim, 19/93 âyeti ile bir bakıma ve yoruma göre, iman esaslarında ve diğer helâl haram konulannda kadın ve erkeğin eşit şekilde Allah’ın huzuruna çıkacağı bildirilmektedir.


13-) Evde hanımıyla şakalaşmak, eğlenmek, onu eğlendirmek ve cinsel yönden tatmin etmek kocanın görevlerindendir:

Peygamberimiz (s.a.v.), cinsel ilişkide kansını düşünmeden, işini bitirerek hemen inen insanlan horoza, yani hayvana benzetmiş ve sevişip okşama olmadan cinsel ilişkiye geçilmemesini tavsiye etmiştir. (İhyau Ulûmiddin Tercümesi, 2/129.)
Çünkü erkek bakmakla hemen tahrik olabilir, ama kadın ancak uzun bir okşanma döneminden sonra cinsel ilişkiye hazır hale gelebilir. İyi bir erkek, kansını bu işe hazırlamayı başarabilen ve kendi doyduğu gibi onu
da doyurabilen erkektir. Cinsel ilişkide sadece kendisini düşünen erkekler, karşısındakine zulmettiklerini ve işkence ederek zevk aldıklarını unutmamalıdırlar.
Evlendikten sonra bir yıl içerisinde hiç cinsel ilişki yapamayan erkekten kadının ayrılma hakkı vardır.
Kadın kocasının yakınlarını istemediği takdirde, kocası onu müstakil bir evde oturtmak zorundadır. Buna sebep olarak, kocasıyla oynaşmak ve yararlanmak arzusuna, onların bulunmasının engel olacağı gösterilmiştir. Hattâ cinsel ilişkiyi bilmeyecek kadar küçük olan çocuğu dışındakiler için de aynı sebeple ayn odalar istemek, kadının hakkıdır.'
Evli kadınların hakkını korumak için, evli olupda ailesiyle ilgilenme yenleri Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem nehy etmiştir.

İbni Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: "Hanımımın nasıl benim için süslenmesini arzu ediyorsam, benim de onun için süslenmemi severim. Çünkü Cenâbı HAKk: "Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır" buyurmuştur.
(İbn Kesir Tefsiri, Bakara Sûresi: 228. Âyetin Tefsiri.)


وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ ثَلاَثَةَ قُرُوَءٍ وَلاَ يَحِلُّ لَهُنَّ أَن يَكْتُمْنَ مَا خَلَقَ اللّهُ فِي أَرْحَامِهِنَّ إِن كُنَّ يُؤْمِنَّ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَبُعُولَتُهُنَّ أَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ فِي ذَلِكَ إِنْ أَرَادُواْ إِصْلاَحًا وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذِي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكُيمٌ
Resim--- "Ve'l- mutallakâtu yeterabbasne bi enfusihinne selâsete kurûin, ve lâ yahıllu lehunne en yektumne mâ halakallâhu fî erhâmihinne in kunne yu’minne billâhi vel yevmil âhır(âhıri), ve buûletuhunne ehakku bi reddihinne fî zâlike in erâdû ıslâhâ (ıslâhan), ve lehunne mislullezî aleyhinne bil ma’rûf (ma’rûfi), ve lir ricâli aleyhinne dereceh (derecetun), vallâhu azîzun hakîm (hakîmun).: Boşanmış kadınlar üç kur (üç ay hali müddeti) kendi kendilerine beklerler (hamile olup olmadıklarına bakarlar). Eğer Allah’a ve yevm’il âhire îmân ediyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yaratmış olduğu şeyi gizlemeleri onlar için helâl olmaz. Şâyet onların kocaları barışmak (arayı düzeltmek) isterlerse, bu (bekleme süresi) içinde onlara tekrar geri dönmeye (başkasından) daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin, kadınları üzerinde (hakları) olduğu gibi, kadınların da erkekleri üzerinde maruf (hakları) vardır. Erkeklerin, kadınların üzerindeki (hakkı) bir derece daha üstündür. Ve Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir. " (Bakra 2/228)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kişinin oynadığı bütün oyunlar boştur, yersizdir. Ancak yayı ile ok atması, atma idman yaptırması ve zevcesi ile oynaması müstesnâ.
Bunlar haktandır, doğrudur. "
buyurur.
(Et-Tâc)

Resim---Sahâbi Osman İbn Mazun (radiyallahu anhu), zevcesinden uzak durarak bir nevi ruhbaniyet hayatı yaşayınca karısı Hz. Aişe'ye kocasını şikâyet edince Peygamberimiz Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Ey Osman, muhakkak ruhbaniyet bizim üzerimize yazılmamıştır. (Bizde ruhbanlık yoktur)”[/b] buyurmuştur..
(İslamiyette Kadın Öğretimi, M. Tayyib Okiç, 1978, Ankara, S:14)

14-) Kadının Çalışması ve Iş Hayatı.:

Her kadın için, yaratılış fıtratına uygun işlerde çalışma ve mülk edinme hakkı vardır. Yeter ki çalışma ortamı uygun olsun. Hz. Peygamber Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem döneminde kadınlar çeşitli işlerde çalışıyorlardı. Hz. Peygamber Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in ilk hanımı Hz. Hatice (r.a.)’nin ticaretle uğraştığını hemen hemen herkes bilir. Birkaç örnek daha vermek gerekirse şunlar söylenebilir:

Hz. Zeyneb bizzat kendisi çalışıp para kazanıyor ve kazancından sadaka veriyordu.

Resim---Hz. Aişe, onunla ilgili olarak şöyle demiştir: “Aramızda en cömert olan Zeyneb’dir. Çünkü o, çalışır, kazancından da sadaka verirdi.” buyurur.
(Müslim: Kitabu Fazaili’s-Sahâbe, Hz. Zeyneb’in Fazilet Babı, 7/144. İbn Hacer, Hz. Zeyneb’in deri tabaklayıp diktiğini belirtir. (Fethu’-Bâri: 4/29,30 uysal yayınevi 63)

Çağımızda “Kadının Çalışması” konusu en çok tartışılan konular arasındadır. İslam Hukuku açısından genel anlamda, kadının çalışma zorunluluğu yoktur. Evli kadınların nafakaları kocalarına aittir. Muhtaç olan baba, dede ve annelerin nafakaları evlat ve torunların üzerindedir. Fakir olup, kocası bulunmayan kadının nafakasını çocukları karşılar. Kız ve erkek çocukların geçimi babalarının sorumluluğundadır.
Kadın çalışamaz ya da şu işte çalışır şunda çalışamaz şeklinde bir kısıtlama söz konusu değildir.
Ancak kadın açısından, çalışmanın istenildiği ya da zorunlu olduğu durumlarda uyulması gereken bir takım koşullar vardır.

Kadının Çalışma Şartları:
1- Tesettüre uyulmalıdır.
2- İhtilat ve halvet’ten kaçınılmalıdır.
3- Kocanın veya veli’nin izni gerekir.
4- Meşru ve yaratılışına uygun bir işte çalışılması gerekir.
5- Ev ve varsa çocuğun ihmal edilmemesi gerekir.
Batıda kadın çarşıya, sokağa düştü, fabrikalarda uygunsuz şartlarda çalıştırıldı, barlara gitti. Buralarda hor kullanıma uğradı. Kadın ticaret için istismar edildi, satıcı ve manken oldu. Para için kadınlığı, kişiliği pazara çıkarıldı. İzzeti nefsi, muhteremliği yok edildi. O şimdi hür bir köledir, ihtiyaç ve fakirlik kamçılan altında canbazlar pazarına sevk edildi.
Açık ve samimi olalım... Batılı feminist hareketler ve kadını sokağa dökmek İsteyenler, kadını ve haklarını savunmaktan ziyade amaçlan kadını kolayca ve ucuzca ele geçirmek içindir, yoksa hürriyete kavuşturmak için değil..

Kadının Aslî ve Kutsal Vazifeleri ile Çalışan Kadının Sorunları:
Ağır iş hayatı ve memuriyet, kadının yaratılışına, ruh bünyesinin tekamülüne uymayan şeylerdir. Evinden ve aile muhitinden uzaklaşan kadın ya kadınlık vasıflarını kaybeder veya iş yerini ve memuriyet vazifesini bir ev muhitine çevirir. Bürosunun başında mütemadiyen çocuklarından
ve ev işlerinden bahseden, mesai saatleri içinde örgü ve benzer işlerle meşgul olan kadınlar az değildir.
Şunu da söyleyelim ki biz mutlak "İslam kadını"ndan bahsediyoruz. Asrımızın herhangi bir İslam memleketini nazarı itibara almıyoruz. İslam'ı bütün olarak düşüneceğiz. 'İslam cemiyeti" deyince İslâmî hükümlerin tatbik edildiği müslüman kadın haklarının korunduğu cemiyeti kastediyoruz. Böyle bir cemiyette kadını tacir, tabib... olmaktan meneden bir şey yoktur. Ancak tekrar edelim ki bunları yaparken İslam ahlakına uymak mecburiyetindedirler.
Mekkeli müslümanlardan olan ve Hz. Peygambere bey'at eden, ilk muhacirlerden Kureyş'li Şifa hatun, Asn Saadet kadınlarının ileri gelenlerinden idi.
Hafza validemize okuma-yazmayı öğretmişti. Halife Hz. Ömer, Şifa Hatunun fikrine önem verir, hatırını sorar, değerini takdir eder ve çok defa çarşı ve pazarlan kontrol vazifesini ona verirdi.
İslam'ın bu konudaki talimatı dahilinde kadınlann, başarabilecekleri fıtratlarına uygun memurluktan yapmalarında bir mahzur yoktur.

Yukanda izah ettiğimiz ve ileride de yeri geldikçe izah edeceğimiz gibi, yaratıcı, insanı üretici olarak yaratmış ve yaratılışına uygun da vazife taksimi yapmıştır. "Erkek olsun kadın olsun kim mümin olduğu halde iyi iş işlerse, ona güzel bir hayat yaşatınız. Onlara ecirlerini işlemiş olduklarının
en güzeliyle öderiz."


مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ
Resim--- "Men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu’minun fe le nuhyiyennehu hayâten tayyibeten, ve le necziyennehum ecrehum bi ahseni mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).: Mü’min olan kadın ve erkekten kim salih (nefsini tezkiye ve tasfiye edici) amel işlerse, o taktirde ona mutlaka tayyib (temiz, helâl) bir hayat yaşatırız. Ve onları, mutlaka yapmış oldukları amellerin ecirlerinden (bedellerinden), daha ahseni (güzeli) ile mükâfatlandıracağız." (Nahl 16/87)

Bu âyete göre kim, kadının çalışmakla görevlendirilmediğini ve çalışmasının karşılığını alamıyacağını iddia edebilir ki?
Kadın ve Erkeğe Verilen İlahî Görevler:
Yaratanın yaptığı vazife taksiminde, vücut teşekkülü ve ruh muhtevası bakımından taşıdığı özellikler sebebiyle kadına dört büyük vazife (iş) verilmiştir ki bunlarda kendisiyle kimse rekabet edemez.:

1-) Hamile olmak,
2-) Doğum yapmak,
3-) Çocuk emzirmek ve,
4-) Terbiye etmek.

İlk üç vazifeden her birinin kendisine ait hususiyetleri, hatta tehlikeli tarafları vardır. Kadının bunları başarabilmesi için ağır ve yorucu işlerde yıpranmaması gerekir. Görüldüğü gibi kadın, en kıymetli ve en kutsal üretim olan insanı üretmekle ve eğitmekle görevlendirilmiştir. İnsan ölünce ameli kesilmektedir. Kesilmeyen amellerden biri de, salih bir evlat yetiştirmektir. İnsan yetiştirmekten, eğitmekten, ilk öğretmenlikten daha kutsal bir görev ve iş var mıdır? Kadının yaptığı bu dört kutsal şeyler iş değil mi? Bunlardan daha zor iş var mı? Bu zor işler bazan kadının ölümüyle neticelenmiyor mu? Bundan dolayı da doğum anında ölen kadını İslam şehid kabul etmiyor mu?
İşte kadının ası! çalışması budur. Fakat kadın sömürücüleri bunları bir türlü iş saymıyorlar. Onlara göre iş, ancak fabrikada, dairede, bankada v.s. yerlerde yani ev dışında yapılanlar iştir... Bunlara göre: "Kadın, hem
dışarda çalışsın, hem de gebelik, doğum ve emzirme gibi aslî görevlerini yapsın!." demeleri kadına zulümdür.
Eğer böyle diyecek olurlarsa kadının evde boş durmadığını, evde de yaratılışına uygun çalıştığını itiraf etmiş olurlar..
Görüldüğü gibi kadının, çocuk doğurmak ve gereği gibi bakımını ve eğitimini yapmak öyle sanıldığı kadar kolay değildir. İşte kadını daha çok bu görevleriyle baş başa bırakmak için İslam kadını genellikle ev işleri ile
yükümlü tutmuş, savaş gibi zor ve dışarda yapılacak işlerden affetmiştir.
Kadına Cuma ve bayram namazlarının farz olmaması, cenaze defnetmemeleri gibi evden dışarı çıkmayı gerektiren ağır işlerden muaf tutulması, hep bu maksada yöneliktir.
Cenabı Hak, kainattaki her yaratığı kendine has ilahi kanunlar ve görevlerle mükellef tuttuğuna göre, kadın da tabi olduğu bu ilahi görevlerle görevlidir. Erkek de evin dışındaki çalışmalarla görevlidir. Eğer bunlar
yer değiştirecek olursa, kanunların da değişmesi gerekir. Bu; çekim kanununun ağırlık kanununun, yahut yüzme kanunun manyetik kanununun yerine konmasına benzer, bu da imkansızdır. Çünkü Cenabı Hak:
"Sen Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın” buyuruyor.


اسْتِكْبَارًا فِي الْأَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِ وَلَا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا سُنَّتَ الْأَوَّلِينَ فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلًا وَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلًا
Resim--- "İstikbâran fî'l- ardı ve mekres seyyii, ve lâ yahîkul mekru's- seyyiu illâ bi ehlihî, fe hel yanzurûne illâ sunnete'l- evvelîn (evvelîne), fe len tecide li sunnetillâhi tebdîlâ (tebdîlen), ve len tecide li sunnetillâhi tahvîlâ (tahvîlen).: Yeryüzünde kibirlendiler ve kötü hile düzenlediler. Oysa kötü hileler, sahibinden başkasına isabet etmez (ulaşmaz). Öyleyse onlar, evvelkilerin sünnetinden başkasını mı gözlüyorlar (bekliyorlar)? Halbuki Allah’ın sünnetinde asla bir tebdil (değişiklik) bulamazsın. Ve Allah’ın sünnetinde asla bir tahvil (değişme) bulamazsın." (Fâtır 35/43)

Zevcelik ve annelik öyle iki kanundur ki, hayatın en kutsal değerini meydana getirebilir de, çalışmaya gelince aciz gösterir. Bu yüzden kadın, erkeğe beğeni ve hayranlıkla bakar. Onun gücünü görerek ailenin reisi olmasını Özünde hisseder. Erkek de kadında huzur ve güven emareleri görür. Bu da ailenin bağlannı güçlendirir ve toplumu kudsallaştırır.
Son araştırmalar, kadının görünüşünden tutun da organlarını, hatta doku hücrelerinin proteinlerine kadar erkeklerden farklı olduğunu isbat etmiştir.
(bkz. Dr. M.Aii Et-Bar, Kur’an-ı Kerim ve Modern Tıbba Göre İnsanın Yaradılışı, Diyanet
Vakfı Y. S: 46 v.d.).


Çocuğun ruhî kabiliyetleri üzerinde gebelikten itibaren anne hayatının tesiri büyüktür. Terbiyenin zekâ, karakter, kişilik, huy ve ahlâk üzerinde tesiri şüphesizdir.
Çocuk doğar doğmaz terbiye edilemez; duygu aletleri yavaş yavaş sinirleri terbiye etmeye başlar. Çocuk ana rahminde iken annenin vaktinde yemek yiyişinin, uyuyuşunun, dinlenmesinin helal ve temiz gıdalarla beslenmesinin, sosyal ve psikolojik duygularının yani ruhsal yapısının çocuğa ilk terbiyeyi verdiği biliniyor. Dünyaya gelince bu terbiyenin tesiri görülüyor.
Çocuğun Doğumundan Önce Annenin Yapacağı Ruhsal Terbiyenin Önemini Anlatan Bir Kıssa:
Küçük bir kız okula yazıldıktan sonra, devamlı arkadaşlarını iğneler.
Öğretmen elinde iğne gördükçe alır, azarlarsa da askıdaki paltolara, oturacakları yerlere iğne koymak huyundan bütün ceza ve ikazlara rağmen vazgeçmez. Okuldan atılmak üzere iken, civar semtlerde çocuklar üzerinde tetkikler yaparak eser hazırlayan bir ruh alimi, hadiseyi duyunca hemen ilgilenir. Çocuğu ve ailesini sıkı bir teste tabi tutar. Nihayet meselenin çözüm noktası, annesinin anlattığı bir hadise ile ip ucu verir.
Kadın der ki:
"Efendim, bundan önce biz büyük bir konağın bekçisiydik. Konağın sahibi o derece cimri biriydi ki, bahçedeki ağaçlardan meyve koparmak değil yerden çakıl taşı almak bile imkansızdı. Hamile olduğum zaman, küçük nar ağacındaki sayılacak kadar az narlara o kadar imrendim ki, koparırsam işimizden olmak korkusu ile, elime bir iğne alıp, gece gidip narları iğneleyip suyunu emerdim."
Bu durumu dinleyenler hayrette kalırlar.
Ruh âlimi: "Evet, der. Allah ALLAH celle celâlihu ana ile evladı o derece bağlamıştır ki, doğduktan sonra her varlığı ile evladına örnek ve destek olduğu gibi doğmadan önce, ananın yaptıkları hareketler ve ruhunun iniş çıkışları çocuğunun ruh tablosunda da aynı grafik çizgilerini verir."

İş hayatına atılmış bir kadının bunca işleri yapmasına imkan yoktur.
Zaten iş hayatında kadın maddeten ve manen yıpranır. En tabii vazifelerini yapamayacak hale gelir. "Meslekten doğrudan doğruya müteessir olanlar eskiden beri erkeklerdir. Son zamanlarda kadınlar da, erkekler gibi hayat kavgasına atılmak zorunda kaldı. Tabii mesleğin tesirinden erkekler gibi onlar da zarar görecektir. Şimdi en çok histerik nevrastenik, melâncolik olanlar çalışan kız ve kadınlardır. Bir kadın için en tabii ve sıhhî meslek zevcelik ve anneliktir. Çocuk yetiştirmek, öğretmenlik, hasta bakmak, bahçe ve ev işleri kadın için en uygun işlerdendir.
Mukayeseli biyoloji isbat etmektedir ki insan yavrusu dünyaya gelince en aciz, en çaresiz bir varlıktır ve "çocukluk" devresi en uzun süren canlıdır. Bundan dolayı Claparede: "Çocukluk neye yarar?" diye sorar. Uzun gelişme devresinde çocuğa anasından daha itinalı kim bakabilir? Çocuğun daima değişken ihtiyaç, istek ve arzularına kim cevap verir? Hakikat şu ki yavruya anasından daha samimi bir yar bulunamaz. Ona anadan başka gerektiği kadar merhamet eden olamaz. Serbest hayata, işe ve memuriyete atılan anne ise çocuğuna bu itinâyı gösteremez.

Kadının iş hayatına atılmasının bir mahzuru da çocukların cinsî terbiyesine önem verememesidir. Bu çocuklar ya başıboş, gelişigüzel büyür veya ehliyetsiz kadınların elinde his oyuncakları olur.
Bir ev kadının memuriyet ve iş hayatına atılmasının büyük bir iktisadi faidesi de yoktur. Zira kazanacağı para; ev işleri ve çocuk bakımı, ayrıca daima dışarıda, insanlar arasında bulunacağından- giyimi ve diğer hususları için yapacağı masraftan pek fazla olmayacaktır. Diğer taraftan işsizlik yüzünden boş kalan erkekler, mesleksizlik ve işsizliğin ruhta yaptığı tahribat ile cemiyetin başına bela kesilen zararlı bir unsur haline gelmektedir.
Kadın ev ve aile muhitinden uzaklaştıkça evlilik bağlan da gevşemektedir. Yirmi dört saatin mühim bir kısmını başkalarının emri ve kumandası altında çalışmakla geçiren, hayat mücadelesinin dalgalan arasında
yıpranan narin yapılı ve ince ruhlu kadın, yavaş yavaş hırçınlaşmakta ve sinirlenmektedir. Akşamleyin yorgun-argın evine gelince kocasına kafa tutar, çocuklarıyla kavga eder. Kimseye minnet edecek değildir. Kendi ekmeğini kendi eliyle kazanmaktadır. İstediği zaman eve gelir, istediği zaman çıkar, arzu ettiği meclis ve eğlencelere iştirak eder.

Londra’da çıkan Orta Doğu adlı derginin 15/7/1979 tarihli sayısında deniliyor ki: "Avrupa'da genellikle evli erkeklerle evli kadınlar eşlerine ihanet etmekteler. Bunların pek azı gizli, çoğu ise çekinmeden bu ilişkisini sürdürmekte ve eşlerin birbirlerinin ihanetinden haberi olmaktadır.
Bununla beraber evlilik şeklen devam etmektedir.”

Almanya’da çalışan işçilerimizin aile hayatına bakıp, kadınlarının masumiyetini, huzur ve saadetini gören bir Alman profesör kadını şöyle itirafta bulunmaktadır: "Keşke ben de şu Türkiye’den gelen mutlu ev kadını gibi olsaydım. Bunların hayatına imreniyorum. Çünkü bunların beyleri işe gidiyor, kendileri ev işleriyle ve çocuklanyla meşgul oluyorlar. Beylerinden şüphe etmiyorlar. Beyleri de bunlardan şüpheye kapılmıyor. İki taraf da bütün gün zihnen rahat ve huzurlular... Ya benim halim? Kocamın hali? Sabah ben bir tarafa işe gidiyorum, kocam da bir tarafa işine gidiyor. Akşama kadar birbirimizden habersiziz... Ne ben ondan eminim, ne de o benden. Çünkü Alman hayatı emin olmamak için her türlü kötülüğe müsaittir. Akşam eve gelince ben ona şüpheli gözlerle bakıyorum. Acaba kimlerle beraberdi, şüpheciliği beni kemiriyor. Aynı şey kocam için de geçerlidir. O da bana aynı gözle bakıyor. Böylece birbirimizden emin olamıyor, yarınımızın nasıl olacağını bilmeden yaşıyoruz... İşte bu hayat beni mahvediyor. Müslüman işçilerin şüphelerden emin olan hayatlarını gördükçe keşke diyorum, ben de Türk kadını gibi rahat ve emin olsaydım. Beyim de bu cahil işçi gibi sağlam ve evine bağlı bulunsaydı..
(15 Ekim Zaman Gazetesi, Almanya baskısı).

İstatistikler ekseri boşanma vak'alarının, çocuk olmadan ve çalışan kadınlarda vuku bulduğunu göstermektedir. Çocuk yapmamanın en mühim sebeplerinden biri de kadmın serbest hayata ve çalışma hayatına atılmasıdır.
Kuran-ı Kerim'de Hz. Peygamberin zevcelerine ve bu suretle bütün mü'min kadınlara vakar, sükûn ve huzur ile evlerinde oturmaları emr olunur.


وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا
Resim--- "Ve karne fî buyûtikunne ve lâ teberrecne teberrucel câhiliyyetil ûlâ ve ekımnes salâte ve âtînez zekâte ve atı’nallâhe ve resûlehu, innemâ yurîdullâhu li yuzhibe ankumur ricse ehlel beyti ve yutahhirakum tathîrâ (tathîran).: Ve evlerinizde karar kılın (oturun). Evvelki cahiliyye zamanındaki gibi (ziynetlerinizi) açmayın. Namazı ikame edin ve zekâtı verin. Allah ve O’nun Resûl’üne itaat edin. Ey ehli beyt! Allah sadece sizden günahları gidermek ve sizi tertemiz temizlemek istiyor." (Ahzâb 33/33)

Bu, kadınlar İçin evin normal, tabiî bir çevre ve vazife yeri olduğunu ifade eder. Fakat kadın için hiç bir şekilde evden çıkamaz, demek değildir. Hz. Peygamber kadınlara:

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Allah size ihtiyaçlarınız için çıkmanıza izin verdi" buyurmuştur.
(Müslim.)

Şimdiye kadar verilen izahtan anlaşılacağı üzere İslam cemiyetinde kadının kayıtsız şartsız serbest hayata atılması tasvip edilmemiştir. Aynı zamanda kadının, ev içindeki terbiye ve idare vazifesi pek önemli olduğu
ve zaten ailenin masrafına katılmakla mükellef bulunmadığı için iş hayatına da katılması âdet değildir. Ancak aslî vazifelerini ihmal etmemek ve İslâm ahlak hududlarını aşmamak şartiyle kendini fazla yormayacak işlerde çalışmasında ve bir üretimde bulunmasında bir mahzur yoktur.
(İslamda Kadın, Bekir Topaloğlu, İst. Yağmur Y. S:252 v.d.)

* Kadın kocasının evinde bir bekçidir, muhafızdır. Kocasının malını, çocuklarını muhafaza etmekle mükellef olduğu gibi nâmusunu da haramdan koruyacaktır. Hz. Peygamber Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, bir hadislerinde erkeklerin kadınlar üzerindeki haklarını,


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Yatağınızı başkalarına çiğmetmemeteri, haşlanmadığımız kimselerin evlerinize girmelerine izin vermemeleri." diye özetler. .
(Et-Tâc, C:5 S:339.)

Kur ânı Kerimde ise: "İyi kadınlar itâatli olanlardır. Allah kendi haklarını nasıl korudu ise, onlar da öylece göze görünmeyeni koruyanlardır" buyurmaktadır.

الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاء بِمَا فَضَّلَ اللّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ وَبِمَا أَنفَقُواْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِّلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّهُ وَاللاَّتِي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ فَلاَ تَبْغُواْ عَلَيْهِنَّ سَبِيلاً إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا
Resim--- "Er ricâlu kavvâmûne alân nisâi bi mâ faddalallâhu ba’dahum alâ ba’dın ve bi mâ enfekû min emvâlihim. Fes sâlihâtu kânitâtun hâfizâtun lil gaybi bi mâ hafizallâh(hafizallâhu). Vellâtî tehâfûne nuşûzehunne fe ızûhunne vahcurûhunn (vahcurûhunne) fîl medâcıı vadrıbûhunne, fe in ata’nekum fe lâ tebgû aleyhinne sebîlâ(sebîlen). İnnallâhe kâne aliyyen kebîrâ(kebîran).: Erkekler, mallarından (kadınlar için mehir ve nafaka olarak) harcamaları sebebiyle ve Allah’ın, onların bir kısmını, diğerlerine üstün kılmasından dolayı, kadınların üzerinde daha çok kâimdirler (koruyup gözetici, idare edicidirler). Bu bakımdan salih amel (nefs tezkiyesi) yapan kadınlar itaatkârdırlar, Allah’ın (onların haklarını ve iffetlerini) korumasıyla, onlar da gaybde (kocalarının yokluğunda hem kendilerini, hem kocalarının mal ve şerefini) koruyucudurlar. İtaatsizliklerinden (baş kaldırmalarından) korktuğunuz (kadınlara) ise (önce) nasihat ediniz. Ve (sonra da) yataklarında yalnız bırakınız. Ve (hâlâ itaat etmezlerse) onlara vurunuz. Bundan sonra eğer size itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Muhakkak ki Allah Âli’dir (yücedir), Kebîr'dir (büyüktür).” (Nisâ 4/34)

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Kadın beş vakit namazını kılar, yılda bir ay orucu tutar, ırzını muhafaza eder ve kocasına itâat ederse Cennet kapılarının dilediğinden girsin." buyurdu.
(Mişkatu'l- Mesabih, C:2 S:202)

* Kadın kocasının meşru {helâl ve İslâm’a uygun) olan bütün isteklerine uyacaktır.
* Kadın, kocasından gereksiz boşanmak talebinde bulunmamalıdır.
Meşru olmadan boşanmak isterse, Cennet kokusu o kadına haram olur.
* Kadın, kocasına karşı zevcelik (kadınlık) vazifesini yapmaktan kaçınmamalıdır.
Atalanmız:
"Erkek evinden dışarı çıkarsa bahtı açılır. Kadın, evden dışarı çıkarsa eteği açılır" demişler ve kısaca ne güzel ifade etmişlerdir..

İş Yerinde ve İmalathanede Kadını İşçi, Müstahdem ve Sekreter Olarak Çalıştırmak Câiz midir?
İslâm dini çalışmak veya çalıştırmak hususunda erkek île kadın arasında fark gözetmemektedir. Yani bir erkek çalışabildiği gibi bir kadın da çalışabilir. Bir erkek iş veya imalathene sahibi olabildiği gibi kadın da
olabilir. Bunun için bir fabrikaya sahib olan bir kadın ihtiyaç ve maslahatına göre hem erkek hem kadın işçi çalıştırabilir. Hele dul ve yetim sahibi bir kadını işe alıp çalıştırmak ve bu yol ile ihtiyacım karşılamak büyük
bir sevaptır.
Bir erkek de sahibi olduğu fabrikasında ve imalathânesinde hem erkek hem kadın çalıştırabilir. Fabrikada veya imalathanede çalışan işçilerin hepsi kadın veya hepsi erkek iseler ortada herhangi bir mesele yoktur. Bir kısmı kadın bir kısmı da erkek ise ve fakat çalışma yerleri ayn ise yine herhangi bir sakınca yoktur. Fakat halvet (yabancı erkek ve kadının yalnız kalmasıdır. Nikah bölümünde genişçe bu konu izah edilmektedir.) ve birbirine yabancı olan erkekle kadınların kanşık olarak bir arada çalışmaları ve gayrı meşru yaşamaya sebep olacak şekilde bir arada bulunmaları, özellikle de kadınların İslâmî tesettüre rivayet etmemeleri kesinlikle haramdır.
Kadın sekreter tutmak meselesine gelince, onu tutan kimsenin durumuna göre değişir. Yani kadın sekreter bir kadın tarafından tutulmuşsa ortada bir problem yoktur. Meselâ bir kadın doktor bir sekreter tutmak isterse kadın olması daha uygundur. Yabancı bir erkek tutması halvete ve yalnız başlanna kalmalarına vesile olacağı için caiz değildir. Sekreter tutmak isteyen kimse erkek ise bir kadını yanında halvet şartlan meydana gelecek şekilde sekreter olarak çalıştıramaz, haramdır. Halvet şartlan Öğrenilmelidir.
Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Bir erkek yalnız olarak bir kadınla kaldı mı mutlaka onların üçüncüleri şeytandır. "(144).
Netice olarak; kadın her işte çalışır demek yanlıştır. Kadın çalışamaz demek de yanlıştır, lslamın görüşü kadın isterse, erkeğin haklanna zarar vermeyen ve kendi fıtratına (yaratılışına uygun olan) meşrû işlerde, ve
meşrû çerçevede (yani, halvet oluşturmayacak şekilde ve tüsettüre uygun olan) bazı işlerde çalışabilir. Ticaret yapar. İslam, kadının çalışmasına değil, ezilmesine ve sömürülmesine karşıdır.
İslamda kadın adetli ve lohusa iken, namazdan, oruçtan, cinsel ilişkiden ve çalışmaktan muaftır yani izinlidir.
Bu yasaklara itaat etmek de ayrıca ibadettir, sevaptır.

Ameller Niyetlere Göredir:
İnsanın niyeti Hâlis, Allah'ın ve resülünün emirlerine uygun olursa her işi aslında ibâdettir. Helâl rızık için çalışmak, nefsi ve nesli korumak için evlenmek ve daha nice günlük hayatımızdaki işler niyetlerimize göre
ibâdet olabilmektedir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuşlardır: "Ameller ancak niyetle

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 20 Tem 2018, 20:42 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Resim

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse, kimin hicreti Allah’a ve Resûlüne ise, onun hicreti Allah’a ve Resûlünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikahlayacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” buyurdu.
(Buhari, İmam; 41, Nikah; 5, Müslim, İmaret:153, Ebu Davud, Talak, ll, Tirmizi, Fazaili Cihad:16)

Amellerimizin niyetimize göre ibâdet olduğuna en güzel delil yine Fahri Kâinat Efendimizin bir hadisi şerifidir.
Zinâdan kaçınmanın ve helâl yoldan ailesiyle sünnet üzere cinsel iliş kide bulunmanın ibâdet olduğunu sahâbî Ebû Zerr (radiyallahu anhu) şöyle anlatıyor;


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Sübhânellah" şeklindeki her bir tesbihde, "Elhamdülillah" şeklindeki her bir tahmidde, "Allahü Ekber" şeklindeki her bir tekbirde, her bir hakka çağırmada ve her bir bâtıldan sakındırmada sadaka sevabı vardır. (Bunlar bir tarafa) Sizden birinizin eşi ile cinsel ilişkide bulunma sında bile sadaka (sevabı) vardır.
Ashabı Kiram (hayret ve merakla) sordular: “Yâ Rasûlallah! Bizden biri cinsel arzularını tatmin eder de bu sebeple ona nasıl sevab verilir?”
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “(Pek tabii ki verilir. Ya sizlerden biri) Zinâ yapacak olsaydı yaptığı zinâdan ötürü günaha girmiyecek miydi? Buna ne dersiniz? Bunun gibi nikâhlı eşiyle tatmin bulduğu zaman da kendisine sevab verilir. "
buyurdu.
(Mişkitül Mesabih, Hadis No: 1898. Müslim, Zekat: 52. Ebu Davud, Tatavvu: 12, Edep: 160, Müsned;7/168)

Kadınlar Adetli İken Namazı Terketmekle de Sevab Alırlar:

Hz. Havva validemiz, Cennet'te yaşarken şeytanın teşvikine aldanmış ve kendisine yasaklanmış olan meyveyi yemişti. Yemekle de kalmamış babamız Hz. Adem (aleyhisselâm)’a da yedirmiştir. Bu hadise her ikisinin de Cennetten çıkmasına sebep oldu.
Bunun üzerine Yüce Allah Hz. Havva validemizin gebelik, doğum gibi hallere uğramasına ve her ay özür hali (ay hali) olmasına hükmetti. Bu hal bütün kadınlar için İlâhî bir imtihan olup kaldı.
Kadınlar, ay hali olmadığı günlerde beş vakit namazlarını Allah'ın emri olduğu için kılarlar ve sevab alırlar. Fakat hayız (âdet) ve nifâs (lohusalık) hallerinde namaz kılınmaz. Niçin? Çünkü hayız ve nifâs hallerinde namazı terketmeleri Allah'ın bir emridir. Allah'ın emrini yerine getirenlerin sevab kazanacaklarında şüphe yoktur..
(Umdetü’l- Kari: 2/99, Keşfü’l- Gümme: 1/53 Uysal yayınevi 73.)

Ey müslüman kadınlar! İnancınız ve islâmınız ne güzel ki, namazı kılıyorsunuz sevab alıyorsunuz. Özür hallerinde Allah'ın emri ile namazı terk ediyorsunuz, bu hallerde Allah'ın namaz kılmayın emrine itaat ettiğinizden yine sevab alıyorsunuz.
İnsanın yaratıcısı olan ve yarattığını en iyi bilen Cenabı Hak, kadına da ortalama her ayda 3-10 gün arası âdet görmelerinden dolayı ibadetlerinde izinli sayarak, dünyadaki hiçbir beşeri sistemlerin ve feministlerin ulaşamıyacağı şekilde kadını korumuştur. Halbuki çağdaş geçinen bütün beşerî sistemlerde kadın, bu adetli günlerinde hasta sayılmayıp çalıştırılmaktadır. Beşerî sistemlerin mi, Allah'ın nizamı îslamın mı kadını koruduğu ve haklarına riâyet ettiği izah ettiğimiz gibi açıkça görülmektedir..


15-) Sosyal Güvenlik Hakkı:

Sosyal Güvenlik yeni bir kavram olup, ekonomi edebiyatında “devlet ya da onun adına bir kamu tüzel kişisi tarafından üstlenilen ve bir vatandaşın yaşamı boyunca karşılaşabileceği hastalık, kaza, işsizlik, ihtiyarlık, Ölüm gibi olaylarda kişinin yaşam koşullarının güven altına alınmasını sağlama amacını güden, bu amaca yönelik çeşitli araçları içeren güvenlik sistemi” anlamını dile getirir.
Birey, muhtaç olup dilerse, geçimini devlet sağlayacaktır, İslam toplumunda, müslüman olsun olmasın, bütün şahıslar öncelikle kendi çalışmaları ve kazançlarıyla geçimlerini sağlayacaklardır. Bu gerçekleşemiyorsa, sıra akrabanın nafaka yükümlülüğüne gelir. Sonra, zekât, bütçe ve zenginler sırasıyla devreye girerler, İslam toplumunda hiçbir ferdin açlıktan ölmesi caiz ve mümkün değildir. Çalışamayan ya da çalışmayan, yaşayacak kadar ihtiyaçlarını, yukarda sayılan kaynaklardan temin hak
ve hürriyetine sahiptir. Ülkenin fakirlerini doyurmaya bütçe ve zekât yeterli gelmezse, devletin bu amaçla zenginlerden, zekât dışında vergi alma hakkı vardır.:


لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
Resim--- “Leysel birre en tuvellû vucûhekum kıbelel maşrıkı ve’l- magrıbi ve lâkinnel birre men âmene billâhi ve’l- yevmi’l- âhırı ve’l- melâiketi ve’l- kitâbi ven nebiyyîn (nebiyyîne), ve âtel mâle alâ hubbihî zevi’l- kurbâ ve’l- yetâmâ ve’l- mesâkîne vebne’s- sebîli, ves sâilîne ve fî’r- rıkâb (rıkâbi), ve ekâme’s- salâte ve âte’z- zekât (zekâte), vel mûfûne bi ahdihim izâ âhed (âhedû), ve’s- sâbirîne fî’l- be’sâi ved darrâi ve hîne’l- be’si ulâikellezîne sadakû, ve ulâike humu’l- muttekûn (muttekûne).: Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.” (Bakara 2/177)

وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا
Resim--- “Va’budûllâhe ve lâ tuşrikû bihî şeyen ve bi’l- vâlideyni ihsânen ve bizi’l- kurbâ ve’l- yetâmâ ve’l- mesâkîni ve’l- câri zi’l- kurbâ ve’l- câril cunubi ve’s- sâhıbi bi’l- cenbi vebni’s- sebîli, ve mâ meleket eymânukum. İnnallâhe lâ yuhıbbu men kâne muhtâlen fehûrâ (fehûran).: Ve Allah'a kul olun. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ve ana-babaya, akrabaya, yetimlere, miskinlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa (eşlere), yolda kalmışa ve elinizin altında sahip olduklarınıza (köleye, câriyeye, işçilere) ihsanla davranın. Muhakkak ki Allah, kibirli olan ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisâ 4/36)

İslam Hukukunda, Sosyal Güvenliği gerçekleştiren ve uyulması zorunlu olan “nafaka, zekât, adak (nezir), fidye keffâret, kurban” unsurları vardır. Ayrıca bu zorunlu unsurların dışında bir takım ihtiyarî unsurlar da söz konusudur. Nafile hayır ve sadakalar, vakıflar, vasiyetler, ziyafetler, hediye, hibe, komşu hakkı, karzı hasen gibi...


16-) Kadının Siyasî Hakları:

Kadın, acaba, ruh sahibi bir varlık mıdır? Eğer onun bir ruhu varsa bu, insan ruhu mudur, yoksa hayvan ruhu mu? İnsan ruhu olduğunu farz etsek, bu takdirde acaba, erkeğe nisbetle
onun durumu bir kölenin durumu gibi midir, yoksa ondan biraz üstün mü?" İşte "kadın" telakkilerinin esasını bu zihniyetin teşkil ettiği Avrupa memleketinde kadın, mücadeleye girişmiş ve insanlığını kabul ettirinceye kadar savaşını devam ettirmiştir. Geçmiş haksız ve zalim asırların intikamını alırcasına o, yaratılış gayesi ve ruh kabiliyetlerinin ötesindeki şeyleri bile istemiştir. Kadın bu mücadelesinde erkekle mutlak eşitliği talep etmiş ve bunun teminatı olarak da siyasî hakları kabul ettirmiştir.
İslam memleketlerindeki kadın hakları mücadelesine gelince, bu tamamen Avrupa özentisinden başka bir şey değildir.
Tarih boyunca siyasetle uğraşan, ordulara kumanda edip devlet idare eden kadınlar vardır. Bunlann örneklerini İslam âleminde de görmekteyiz. Fakat bugünkü anlayışa göre bir siyasî hakka sahip olmak için çetin mücadeleler yapmak icap ediyordu. Bu mücadele kadın için olduğu kadar erkek için de bahis konusudur, erkeğin de bu mevzuda mücadelesi az değildir.

Burada üzerinde ehemmiyetle durulması gereken nokta kadınların siyasî haklan elde etmeleri ve siyasetle uğraşmalarından ziyade, onların, gerçekte bu hayattan hoşlanıp hoşlanmadıkları ve bu haklara sahip olduktan sonra da mesud olup olmadıklarıdır. Çok makul bir ilim zihniyetiyle kadın psikolojisini inceden inceye tetkik ettiği kabul edilen Madam Gina Lombroso'nun tahlillerine dayanarak bu konuda yapılan izahları aynen alıyoruz.:
"Bütün kadın psikolojisiyle uğraşanlar kadının siyasal işlerden hoşlanmadığı düşüncesinde birleşmişlerdir. Bunun en birinci delili, kadınlar tarafından yapılan muhtelif kurullarda meslek, ücret, tahsil ve terbiye, din ve çocuk meseleleri üzerinde bir hayli münakaşalar yapıldığı halde finansal
ve uluslararası meselelerle siyasal program üzerinde az uğraşmalarıdır.
Rusya'daki kadın gazeteleri kendi cinslerini siyasal işlere teşvik ettikleri halde daima zorlu bir mukavemetle karşılaşmışlardır. Umumiyetle tahsil gören serbest kadınların güzel san'atlarla, şiir, roman, müzik ve terbiye, ahlak ve dinle uğraşanları tarih, coğrafya ve ekonomik bilgiler
le uğraşanların dan pek fazladır."

Madam Gina Lombroso bizzat İtalya’da "L’associazionedi- vulgatrice Donne İtaliane" adlı bir kurul tesis etmiş ve İtalyan kadınlarında siyasal ihtiraslar uyandırmak için bir hayli teşebbüslerde bulunduğu halde muvaffak olamamıştır. Hattâ bu husustaki kurulun neşrettiği kitaplar, risaleler... satın alınmadan geri gelmiş, fakat aynı kadınlar psikoloji, filozofi gibi daha çok zor olan genel kültür mevzularına büyük bir hırsla İlgilenmişlerdir. Almanya’da da aynı neviden bir kadın kurulunun yapmış olduğu tecrübeler de bu neticeyi vermiştir. Ve hemen seçmek ve seçilmek hakkını haiz olan yerlerde kadınların pek azı bu seçme hak ve ödevini kullanmışlardır. Mesela İtalya'da 60.000 kadar nüfusu olan şehirlerde iki, azamî üç binden fazla kadın seçime iştirak etmemiştir. Hattâ bazı İtalyan şehirlerinde buna iştirak edenler hiç yok derecede az olmuştur. Biz burada bunun sebeplerini sayacak değiliz."

Demek ki, siyasî haklara kavuşmuş olmak, kadın için, haklarım elde etmesinin zirve alameti olması bakımından ehemmiyeti haiz bir şey ise de tatbikatta kadına saadet bahşeden bir nesne değildir.
Erkeğe nisbetle farklı bir ruhî karaktere sahip olduğunda şüphe olma yan kadın, gösterişe ve kendisine itibar edilip ehemmiyet verilmeye erkekten çok daha meyillidir. Bundan dolayıdır ki, bilginlere göre, siyasî işlere karışmış olan kadınlar daha çok gördükleri saygı ve şereflerine yapılan iltifâtlardan aldıkları zevk İçin bu işe katılmışlardır. Yoksa siyasî faaliyet gösterme arzu ve ihtiyacından değil.
Bir kadını kötüleyen adam, hangi fiziksel ve ruhî meziyetlere sahip olursa olsun kadın için iğrenç bir mahlûktur. Ve onu hiç bir gün affedemez.
Fakat onu metheden, takdir eden adam da ne kadar aşağı durum ve düzeyde olursa olsun, kadın için aziz bir mahlûk haline gelir.
Fikirler kadınların dimağına değil, kalbine işlerler. Ve bu yoldan onlara tesir ederler. Tarafsız olamamak, muhakemeden ziyade duyguları ile hareket etmek kadının tabiatındandır. Kadının inatçılığı ve muhatabını dinleyememek zaafı buradan gelir. Karşısındakinin ancak kendi işine ve temayülüne uygun olan sözlerini işitir ve tenkit olunmaktan daha büyük bir fenalık tanımaz. Ve kendisini tenkit etmiş olanları da hiç bir vakit affetmez. Kendi nefsine itimat ve tarafgirlik kadını hoş görmeden tamamen uzaklaştırır. Bu hal, onları tedricen kendilerine bağlı olanlara karşı baskı ve otorite tesis etmeye sevkeder. Erkek düşünmek itiyadını kazandığı için daima şüphe eder. Fakat kadın gibi şüpheleri üzerinde devam etmez. Kadın, daimî bir emniyetsizlik, itimatsızlık ve etrafındakilerin kendisiyle olan ilgisinde bir gevşeklik hisseder. Veyahut böyle bir halin vuku bulup bulmamakta olduğunu kontrol edip durmak azabıyla kararsız bir halde bulunur. Kadının genelde sürekli olan hoşnutsuzluğu, eksikliği ve titizliği bu şüphelerde saklıdır.
Kadın psikolojisi hakkında yapılan bu tahliller, onun bilhassa zamanımızda hayli maceralı bir iş haline gelen siyasetle doğrudan doğruya ve ciddi bir şekilde meşgul olmaya fıtraten müsait olmadığını açıkça ifâde etmektedir.
Bugün, bir çok memleketlerde kadının siyasî haklan erkeklerinkinden farksız bir şekilde tanınmış bulunmaktadır. Fakat realitede görüyoruz ki kadın olsa olsa, bir dereceye kadar seçme hakkını kullanmaktadır. Seçilen ve seçildikten sonra da siyaset alanında büyük işler gören kadınlar
yoktur. Varsa pek azdır. Evet, millet vekili veya bakan kadınlar var. Hattâ devlet reisliği, başbakanlık veya bakanlık makamını işgal eden bir kaç kadın bulunabilir. Fakat bunlar daha ziyade bu makamları sembolik olarak işgal etmekte, asıl mühim işleri etraflarındaki erkekler yürütmektedir.
Bundan dolayı, bu tatbikat da kadının siyaset alanında başta ve etken bir rol oyanayamadığını gösterir.

İslam Hukukunda Kadının Siyasî Hakları Kadının siyasî haklarına dair Kur’ÂN-ı Kerim’de açık beyanlar yoktur.
Ancak dolayısıyle temas eden âyetler mevcuddur. Gerek Kur'ÂN ve Sünnetteki deliller, gerek İslam'ın ilk devrelerindeki tatbikat çeşitli şekillerde yorumlandığı için birbirinden farklı hükümler meydana konulmuştur.
Kadının siyasî haklan hususunda ortaya çıkan üç görüş var:

1-) Devlet reisliği de dahil, kadın bütün siyasî haklara sahiptir.
2-) Seçme hakkına sahiptir, fakat seçilmeye değildir..

Şimdi bu görüşleri deliller çerçevesinde tahlil ve tenkit edelim.:

a-) Devlet reisliği:


وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Resim--- "Ve’l- mu’minûne ve’l- mu’minâtu ba’duhum evlîyâu ba’din, ye’murûne bi’l- ma’rûfi ve yenhevne ani’l- munkeri ve yukîmûne’s- salâte ve yu’tûne’z- zekâte ve yutîûnallâhe ve resûlehu, ulâike se yerhamuhumullâh (yerhamuhumullâhu), innallâhe azîzun hakîm (hakîmun).: Ve mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin dostlarıdır. Ma’ruf ile emreder ve münkerden nehyederler (yasaklarlar) ve namazı ikâme ederler ve zekâtı verirler. Allah ve O’nun Resûl'üne itaat ederler. İşte onlar, Allah, onlara rahmet edecek. Muhakkak ki Allah; Azîz’dir, Hakîm’dir." (Tevbe 9/71)

Bu âyet-i kerimede "emri bil maruf, nehyi anilmünker.: İyiliği emretmek, kötülükten vazgeçirmeye çalışmak" vazifesini mü’min erkekler gibi, mü'min kadınların da îfâ edebileceği beyan edilmektedir.
Devlet reisliği de dahil siyaset, bu işi millet adına ve memleket çapında yapmaktan başka bir şey değildir. Bundan dolayı kadın bunu yapabilir.
Kur’ÂN-ı Kerim’de Sabâ melikesi Belkıs'dan ve onun Süleyman Peygamberle münâsebetlerinden bahsedilmektedir.. (Kur’ÂN-ı Kerim, Neml 27/17-44)

İşte bu kadın, bir devlet reisidir. Prof. Muhmmed Hamidullah, İslam Araştırmaları Enstitü
sündeki konferanslarında bu âyete istinaden kadının devlet reisi olabileceğini ifâde etmişlerdi.
Tenkidi: Kadının devlet reisi olabileceğine dair delil olarak ileriye sürülen âyetlerin hiç biri bu mevzuda sarih bir hüküm ifâde etmez. "Emribi’l- ma'ruf, nehyi ani’l- münker" vazifesi her mümine, kendi kudreti dahilinde terettüb eden bir vazifedir. Bir hadisi şerifte de belirtildiği gibi bu, elle yapılır, ona imkan bulunamayınca dil ve kâlem ile yapılır, bu da olmazsa kalben hoş görmemekle îfâ edilir. Bundan devlet reisliğini yapabileceğini ileri sürmek mümkün değildir.
Sabâ melikesi Belkıs, Süleyman aleyhisselam'a tâbi ve teslim olmadan önce bir devlet reisi idi. Fakat o zaman hak dinde olmayıp güneşe tapardı. Süleyman Peygamber'e teslim olunca müslüman olmuştu. Bundan sonra yine melike olması Kur'ÂN-ı Kerîmde bahis konusu değildir. Bundan dolayı, ateşperest olan bir kadının durumu müslümanlara delil olamaz.
Kaldı ki, Hz. Peygamberin bu konuda sarih hadisleri mevcuttur. Şu hadis kadının devlet reisi olamıyacağını açıkça ifâde etmektedir.


Resim---Ashabdan Ebu Bekre der ki: “Cemel Harbi günlerinde, daha önce Peygamberden duyduğum bir sözle Allah beni faidelendirdi (Cemel harbine iştirakimi önledi). Hz. Peygamber İran Kisra'sının kızı (Boran)'nın devlet reisliğine getirildiğini duyunca: "İşlerini kadına tevdi eden bir millet asla felah bulamaz." buyurdu.
(Buharî; Tirmizî; Nesaî; Ahmed b. Hanbel.)

b-) Seçilme Hakkı:

Yukarıda tercemesi geçen Ebu Bekre hadisi kadının devlet reisi olamıyacağını ifâde eder. Hz. Peygamber aleyhisselâm bir başka hadislerinde:


Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Başkanlarınız en hayırlılarınız, zenginleriniz de cömertleriniz olunca ve işleriniz aranızda meşveretle yürüyünce yerin üstü, sizin için yerin altından hayırlıdır. Fakat reisleriniz en kötüleriniz, zenginleriniz de cimrileriniz olur ve işleriniz kadınlarınızın emir ve havalesinde bulununca o zaman yerin altı, sizin için, üstünden daha hayırlıdır" buyurur.
(Et-Tâc)

Kadın askerlik yapmakla mükellef değildir. Harbe iştirak etmez. Ailenin nafakasını temin için çalışmaya mecbur değildir.
Kur’ÂN-ı Kerim'de Hz. Peygamber'in zevcelerine ve dolayısıyle bütün müslüman kadınlara evlerinde sükûn ve huzur ile oturmaları, ilk câhiliyet devrinde olduğu gibi laubali bir şekilde erkekler arasında gezinmemeleri emr olunmaktadır.:


وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا
Resim--- "Ve karne fî buyûtikunne ve lâ teberrecne teberruce’l- câhiliyyetil ûlâ ve ekımne’s- salâte ve âtîne’z- zekâte ve atı’nallâhe ve resûlehu, innemâ yurîdullâhu li yuzhibe ankumu’r- ricse ehle’l- beyti ve yutahhirakum tathîrâ (tathîran).: Ve evlerinizde karar kılın (oturun). Evvelki câhiliyye zamanındaki gibi (ziynetlerinizi) açmayın. Namazı ikâme edin ve zekâtı verin. Allah ve O’nun Resûl’üne itaat edin. Ey ehli beyt! Allah sadece sizden günahları gidermek ve sizi tertemiz temizlemek istiyor.” (Ahzâb 33/33)

[b]Cuma ve bayram namazları, cemaatle namaz kılmak gibi ibadetlerin kadınlara borç kılınmayışının da sebebini teşkil eden "cinsî ahlâkı koruma" prensibine göre umumî ve erkek meclislerine iştirak etmeyi gerektiren hususlar kadın için pek tavsiye edilmemiştir.

c-) Seçme Hakkı:

Kadının devlet reisi olmasını meneden delillerde onun seçmen olmasına engel olan bir şey yoktur. Eşyada asl olan mubah olmaktır. Kadının seçmen olması onun tabiî bir hakkıdır. Bunu kaldıran bir delil olmayınca bu hak bakî kalır.
Hz. Peygamber zamanında ve ondan sonraki devirlerde devlet reisinin seçilmesi bey'atle olurdu. Bey'at bir musafaha (tokalaşma) dır. Devlet reisliğine kabul edilişin işareti ve merasimidir. Peygamber Efendimiz ashabın kadın ve erkeklerinden defalarca bey at almıştır. Bu, ilkin Mekke devrinin son zamanlarında Akabe'de olmuştur. İslam Tarihinde "Akabe Bey'atleri" diye meşhurdur. Bu bey’atte kadınlar da hazır bulunmuştu.
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in kadınlarla bey'ati Medine'de ve Mekke'nin fethi gününde olmak üzere bir kaç defa tekerrür etmiştir. Bu bey'atlerin siyasî değil, dînî oldukları ileri sürülürse de doğru değildir. Zira Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in kadınlarla bey'atini emreden âyette bazı dînî hususlar sayıldıktan sonra Peygambere hitaben buyurulur ki:


يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا جَاءكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَن لَّا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ أَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
Resim--- "Yâ eyyuhâ’n- nebiyyu izâ câeke’l- mu'minâtu yubâyi'neke alâ en lâ yuşrikne billâhi şey'en ve lâ yesrikne ve lâ yeznîne ve lâ yaktulne evlâdehunne ve lâ ye'tîne bi buhtânin yefterînehu beyne eydîhinne ve erculihinne ve lâ ya'sîneke fî ma'rûfin fe bâyı'hunne vestagfir lehunnallâhe, innallâhe gafûrun rahîm (rahîmun).: Ey nebî (peygamber)! Mü’min kadınlar; Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâda bulunmamak, evlâtlarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira uydurmamak, maruf bir iş konusunda sana asi olmamak üzere, sana tâbî olmak için/ biat etmek üzere geldikleri zaman, artık onların biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Muhakkak ki Allah; Gafur’dur (mağfiret edendir, günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (Rahîm esması ile tecelli edendir).” (Mümtehine 60/12)

İşte bu, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in devlet reisliği ile alâkalı emirlerini ifâde eder. Esasen Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ile Peygamber olması hasebiyle bey'at etmek onun risaletine inanmak demektir ki buna bey’at değil, iman denir. Halbuki âyet ve hadislerde "bey'at" maddesi vardır.
Ayrıca ashabı kiramdan: "Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem kadınlara bey’at ettiği gibi bizimle de bey'at etmiştir..." tarzında sahih rivâyetler mevcuddur. (Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in kadınlarla bey'atı musafaha (tokalaşma) ile değil, başka şekillerde olmuştur. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'ın eli asla yabancı bir kadının eline değmemiştir.)

Netice olarak; kadın, seçme hakkına sahiptir. Tarih boyuncu ve bu gün kadın, siyaset alanında bazı makamlar elde etmişse de bu konuda büyük işler görmüş değildir. Varsa da çok azdır. Kadının siyasetle uğraşması daha çok sembolik bir durum arzetmektedir..
(İslamda Kadın, Bekir Topaloğlu, İst. 1984. Yağmur Y. s. 269 v.d. Kur’ÂN-ı Kerim: 60/12
âyeti ve tefsiri. Muhammed Hamiduİlah, İslam Müesselelerine Giriş, İst- 1981, s. 112.)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 07 Ağu 2018, 18:02 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Resim

4-) Evlilikte karşılıklı sevgi ve cazibenin devamı için gereken şeyleri ihmal etmemelidir. Evlenmek her şeyden önce karşılıklı sükûna (rahatlanmaya, tatmine kavuşmaya) dayanır. Kadın kocasına karşı zevcelik vazifesini yapmamazlık edemiyeceği gibi, erkek de zevcesine karşı kocalık vazifesini yapmaktan geri duramaz. Cinsî iktidar hususunda normalin altına düşmek veya üstüne çıkmak gibi hastalık halleri erkeklerden çok kadınlarda mevcuttur. Cinsî iştihaya insanın duygu alemi, tasavvur ve hayalleri de tesir eder. Bu konuda başkalarından, diğer eşlerin cinsiyete dair hususî hayatlarından duyulanların da tesiri vardır. Bundan dolayıdır ki evliliğin pek mahrem bu gibi hadiselerinin başkalarına nakledilmesi yasak edilmiştir.
Eşler cinsî iktidar konusunda birbirini tanımalı ve ona göre hareket etmelidirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Erkek zevcesini yatağına çağırdığı zaman zevce gelmezse sabahlayıncaya veya kocasının yatağına dönünceye kadar melekler ona lanet eder."


Resim---Hz. Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Kocası, kadını yatağına çağırdığında kadın mazeretsiz reddederse, melekler sabaha kadar ona lânet ederler. ” buyurdu.
(Buharî, 11/205. Müslim: 4/157)

Resim---Hz. Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Adam ihtiyacı için karısını çağırdığı zaman, karısı fırında ekmek pişiriyor olsa bile gitsin." buyurdu.
(Tirmizî: hadis no:927)

Hadisler hastalık, rahatsızlık ya da herhangi bir geçerli neden olmadıkça kocanın reddedilmemesi gerektiğini ifade etmektedir. Asl olan eşlerin birbirlerinin istekli oldukları zamanı gözetmeleri ve birbirlerini hoşnut etmeleridir.
İslam, kocayı da karısının hakkını yerine getirmeye teşvik etmektedir. (Buharî: 5/112,121, 217,472,)

Bir gün Peygamber Efendimizin huzuruna bir kadın gelir ve kocası Safvandan: "Namaz kıldığımda beni dövüyor, oruç tuttuğum zaman orucumu bozduruyor..." diye şikâyette bulunur. O anda Hz. Safvan da
orada idi. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem kendisine sorunca şöyle cevap erdi: “Ey Allah'ın elçisi,
namaz kıldığımda beni dövüyor, sözünün aslı şudur: “O, namazında iki sûre okuyor, ben ise bunu men'ettim.”
Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem aleyhisselâm: "Bir tek sûre olsaydı insanlara kâfi gelirdi" buyurdu.
Safvan devamla: “Oruç tuttuğum zaman bana orucumu bozduruyor” sözüne gelin
ce, o devamlı oruç tutmak ister. Ben ise genç bir adamım, sabredemem,
(yani cinsî münasebetten).”


Resim---Buna da Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Kadın kocasının izni olmadan (nafile) oruç tutmasın." buyurdu.
(Mişkatü’l- Mesabih, c. 2, s. 206)

O halde farzları yerine getirdikten sonra, kadının, nafile ibadetleri zevcelik vazifesine mani olmamalıdır.
Bu durum aynen koca için de söz konusudur. Koca vazifesini yapmalıdır. İbni Hazm, eşlerin birbirlerine karşı olan bu vazifelerinin, üzerlerine farz olduğunu söyler. Bu konuda çekimser kalmak dindarlık değildir.
Bilakis nefse, yaratılıştan mevcut kabiliyetlere zulüm ve haksızlıktır. Zevceye zulümdür. Zinâya, meşru olmayan hallere sebep olmaktır. Erkeğin cinsel ihtiyacını gidermemek erkeğe, kadının sevilmek ve değer verilmek ihtiyacını umursamamak kadına yönelik bir şiddetttir. Şiddet sadece fiziksel bir unsur olarak düşünülmemelidir.
Bir gün ashabı kiramdan üç kişi bir araya gelmiş, şöyle andlaşmışlar:
Birisi: "Ben, yaşadığım müddetçe geceleri devamlı namaz kılacağım.”
İkincisi: "Ben de ömrüm boyunca oruç tutacağım, hiç aralık vermeyeceğim."
Üçüncüsü: "Kadınlardan uzak kalacağım, hiç bir zaman evlenmeyeceğim."


Resim---Peygamber aleyhisselam bundan haberdar olunca yanlarına gider ve şöyle buyurur: "Şöyle şöyle diyenler siz misiniz? Dikkat ediniz! Allaha yemin ederim ki Allah'dan en çok korkanınız ve ona karşı gelmekten en çok sakınanınız benim. Böyle iken ben bâzen oruç tutuyor, bâzen de tutmuyorum. Hem namaz kılıyor, hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." buyurdu.
(İbni Kesir, el-Maide, 87 tefsirinde; Buharî ve Müslimden)

Abdullah ibni Amr ibni'l-As, zühd ü takvâsı ile meşhurdu.
Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ona: "Senin gündüzleri oruç tuttuğunu, geceleri de namaz kıldığını haber aldım, öyle mi?" buyurunca, “Evet, yâ Resûlullah!” dedi.
Hz. Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu: "Öyle yapma. Bâzen oruç tut, bâzen tutma. Geceleri hem namaz kıl, hem de uyu. Çünkü cesedinin üzerinde hakkı vardır, gözünün üzerinde hakkı vardır, zevcenin de sende hakkı vardır."
buyurdu.
((Buharî)

Şüphe yok ki bu hadisler de bahis konusu edilen namaz ve oruçlar farz ibadetlerin dışında kalanlardır. Farzlar elbette yapılacaktır.
(İslamda Kadın, Bekir TopaJoğlu, İst. Yağmur Y. S. 84 v.d.)

Kısaca; kadının kocasına itaat etmesi, yatağını terk etmemesi, kocası için süslenmesi, ev işlerini yerine getirmesi, namusunu ve evini koruması, kadının yaratılışına uygun ve aile saadetinin temel şartlarıdır.


KADIN VE ERKEĞİN YARATILIŞTAKİ FARKLILIKLARININ SONUCU SORUMLULUKLARININ FARKLI OLDUĞU YERLER.:

1-) Dört Evlilik.
2-) Miras.
3-) Şâhidlik.
4-) Kadının Siyasî Hakları. (Daha önce anlatıldı)

Zerâfette, duygusallıkta, nezâkette, şefkat ve merhamette, erkek kadına yetişemez. Aklî muhakemede, soğukkanlılıkta, fikrî tahlil, yani çözümlemede kadın erkeğe yetişemez. Tarihte; Aristo, Sokrat, Beydaba, Şekspir, Mevlânâ gibi kaç tane kadın düşünür vardır? Hangi önemli buluşu kadınlar gerçekleştirmiştir? Dünyada iki yüze yakın devletten kaç tanesinin başı kadındır? Demek ki bu konular da, erkeğin görev sahasıdır.
Fiziksel olarak da kadın ve erkeğin görev ve sorumlulukları farklıdır. On beş yaşından doksan yaşına kadar teorik olarak hergün birkaç tane çocuğun tohumunu atma gücüne sahip olan erkeğin yanında bir kadın, yine teorik olarak ömrü boyunca en fazla kaç çocuk doğurabilir?
Niçin hastabakıcılar, hemşireler, çocuk yuvalan gibi şefkat ve merhamet isteyen kurumlarda çalışanların çoğu kadınlardır?...
Demek ki kadın ile erkek görev ve misyon açısından da birbirinden farklıdırlar. Tıpki fiziksel ve psikolojik bünye açısından farklı oldukları gibi.

Demek ki, kadınla erkek arasında mutlak bir eşitlikten söz etmek imkansızdır. Bunu savunmak, ya psikolojik hastalıktan, ya da başka sinsî duygulardan kaynaklanır...
Peşin fikir ve kabullenişlerden uzak olarak düşünebilen herkes; mutlak anlamda kadın erkek eşitliğini savunanların, bu tür bir eşitliği bir türlü gerçekleştiremedikleri gibi, kaş yaparken göz çıkardıklarını ve bu uğurda insânî eşitliği de ortadan kaldırdıklarını kabullenmek zorunda kalacaktır. Çünkü girift bir makinede, kendi yerinde çok büyük görevler yapan bir dişliyi, aynı makinedeki bir başka dişliye benzemiyor diye yerinden alıp, onun gibi yapmaya çalışmak, hem her iki dişlinin görevini aksatmak, hem de makineyi bozmak demektir. Çünkü bu her iki dişlinin de, kendi yerinde çok önemli görevleri vardır. Hiçbiri diğersiz olamaz.
Ve bu onların birinin diğerinden mutlak üstünlüğünü de göstermez.
Bunlar eşit yapacağız diye sokaklara döktükleri kadını erkek yapamamışlar ama, kadınlığından da çıkarmışlar ve maskaraya çevirmişlerdir.
Kadın, bu gayretlerle tavus kuşuna özenen karga durumuna düşmüştür.
Bu durumdan kadınlar da razı, onlar da kendilerine bu tür hakların verilmesini istiyorlar, denirse; insan, haklarına kavuşmakla mı, yoksa haklarını elden çıkarmakla mı daha huzurlu olur? diye sorarız? Cevabın ne olacağı elbette bellidir; öyleyse bu tür hakların en ileri düzeyde verildiği İskandinav ülkelerindeki ahlâkî çöküntü niçin? Niçin dünya üzerinde kadınlar arasındaki en ileri düzeyde intihar olayları oralarda görülüyor?
Kırkını geçmiş kadınların % 12'si intihar ediyor? Kırk yaşına gelince bunlara hayatı çekilmez kılan nedir? Elde ettikleri haklan mı? Buna kargalar bile güler. Niçin batı, ekonomik sahada bunca ilerlemişken, her aradıkları maddî gereci otomatik olarak elleri altında bulurlarken, Doğu İslam Dünyası, İslam'dan da teknolojiden de uzak olmasına rağmen, her yıl yüzlerce, binlerce batılı kadın bu ülkelerin insanlarıyla evleniyor? Söz konusu edilen haklarına kavuşmak için mi? Demek ki, samanda protein ya da A vitamini yok diye ata et vermek, ya da ite saman vermek eşitlik olabilir ama, adalet ve akıllılık asla!
Bu çelişkileri ciltler dolusu olacak kadar çoğaltmak mümkündür. Ama burada anlatmak istediklerimiz bunlar olmadığından, bu konuyu son olarak çarpıcı bir örnekle bitireceğiz. Bu örnek bize, tabiîliğe karşı çıkmanın insanı hangi noktaya götüreceğini, mutlak eşitliği savunanların ne gülünç durumlara düştüklerini göstermeye yetecektir. Bu örnek; Amerika’da kadın haklarını savunan derneklerden SCUM (Society For Cutting Up Men)'ın, eşitliği bozduğu için erkeklerin "şeylerinin kesilmesini öneren tutumudur. Bu tür bir eşitlik savunulunca, bunu daha ileriye götürmek kaçınılmazdır, hatta gereklidir. Erkeğin "şey"i kesilince onlar da kadınların mesela memelerinin kesilmesini isteyecekler ve insanlık tek cinse doğru yol alacaktır. Ama şimdilik buna AIDS müsaade etmiyecek gibi görülüyor. Demek ki, fıtrat onu bozmaya kalkışanlara dersini veriyor.
Demek ki, kadınların hukukunu korumak, onlara her istediklerini yapma hürriyeti vermek demek değildir. Bu, elbette erkekler için de aynıdır. Hürriyetler eğer başka hakları engelliyorsa, ikisi arasında bir tercih yapmak gerekir. (Hanımlara Özel İlmihal, Dr. Faruk Başer, İst. s. 16 v.d.)

Kadın ve Erkeğin Sorumluluklarının Farklı Olduğu Yerlerden Birincisi: ÇOK EVLİLİK:

Yunan ve Roma hukukuna nisbetle kadına bir çok üstün hak tanıyan eski Mısır hukukunda, zevce ruhban sınıfına mensup değilse, koca, bazı şartlar altında birden fazla kadınla evlenebilirdi.
Bâbil hukukunda Hammurabi Kanunlarına göre zevce çocuk doğurmazsa veya ağır bir hastalığa tutulursa koca odalık alabilirdi.
Çin hukukunda ise kocanın serveti müsait olursa ikinci derecede zevceler alabilir. Şu kadar kİ bu kadınlardan doğacak çocuklar birinci ve asıl zevcenin çocukları sayılır.
Eski Brehmenlerde Vichnou Kitabına göre erkekler, bulundukları sınıflara göre bir, iki, üç veya dört kadınla evlenebilirler. Apastamba Kitabında ise bu konuda tahdit görülmektedir: Bir kadın, üzerine düşen vazifeleri yerine getirebiliyor ve erkek çocuğu da oluyorsa, kocası, ikinci bir kadınla evlenemez. Aksi takdirde evlenebilir. Manu Düsturlarında bir adam ilk zevcesini kendi kastında seçmeye mecburdur. İkinci zevce olarak madunu (alt seviyede) bir kadın alabilir. Ve nihâyet Narada enstitülerine göre yine kast durumuna bağlı olarak erkek bir, iki ve üç kadınla evlenir. Bu enstitülerin bazılarınca kadın da birden fazla erkekle evlenebilirmiş.

Eski İran'da da çok evlilik kabul edilmişti.
Roma hukukunda istifraş, yani kanunî bir birlik olmayarak kadınla beraber yaşamak mevcuttu.
Eski Ahid’de Davûd (aleyhisselâm)ın bir kaç kadınla evlendiği zikredilir. Babanın malını oğulları arasında tevzi etmekte takip olunacak esaslar beyan edilirken de iki zevceden normal olarak bahsedilir, ayıplanmaz. Bundan dolayı Musevîlikte çok evlilik mevcuttur.
Yeni Ahid’de birden fazla kadınla evlenmeyi yasak eden bir madde yoktur. Ancak Polis Resul un sözlerinde dünyadan elini eteğini çekmiş bir kimse için tek zevce ile yetinmenin iyi olacağı tavsiye edilir. Birden fazla evlenme Hrıstiyan aleminde 16. asra kadar normaldi. Westermarck, tarihinde misaller vererek bundan bahseder. Hrıstiyan aleminde kölelikle birlikte istifraş (odalık kullanmak) da bulunduğunu biliyoruz.
İslamın doğuş ve yayılış sahası olan Arabistan yarımadasında bu konuda hiç bir kayıt yoktur. Erkek istediği kadar kadınla evlenebildiği gibi, erkekler arasında zevce mübadelesi de yapılırdı. Bunlardan başka orta malı olan düşük kadınlar da vardı.
İslamda Taaddüdi Zevcât (Çok Evlilik):


وَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تُقْسِطُواْ فِي الْيَتَامَى فَانكِحُواْ مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاء مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تَعْدِلُواْ فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلاَّ تَعُولُواْ
Resim--- "Ve in hıftum ellâ tuksitû fî’l- yetâmâ fenkihû mâ tâbe lekum mine’n- nisâi mesnâ ve sulâse ve rubâa, fe in hıftum ellâ ta’dilû fe vâhideten ev mâ meleket eymânukum. Zâlike ednâ ellâ teûlû.: Ve eğer yetimler konusunda adalete riâyet edemeyeceğinizden korkarsanız, o taktirde hoşunuza giden (size helâl olan diğer) kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Fakat, eğer (onlara da) adaletle davranamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir tane ile veya elinizin altındaki sahip olduklarınızla (câriyelerinizle) yetinin. İşte bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.” (Nisâ 4/3)

Müslümanlık Nisâ 4/3 âyetiyle birden fazla kadınla evlenmeye müsaade etmiştir. Bu âyetin meâli şöyledir: "Eğer yetim kızlar hakkında adaleti yerine getiremiyeceğinizden korkarsanız sizin için helal olan diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikah edin. Şâyet (bu suretle de) adalet yapamıyacağınızdan endişe ederseniz o zaman bir tane İle, yahut mâlik olduğunuz câriye ile iktifa edin. Bu (tek zevce veya câriye) sizin, haktan eğrilip sapmamanıza daha yakındır." Bu âyette "yetimler hakkında adaletin yerine getirilememesi”nden bahsedilmektedir.
Görülüyor ki birden fazla iki, üç ve nihâyet dört kadınla evlenmek mutlaka yapılması gerekli farz, vâcib kabilinden bir emir değil, zinâdan kaçınma zaruretine bağlı bir müsaadedir. Fakat bu müsaade de adaletle şartlanmıştır. Âyet, bir tek zevce ile evlenmenin adaleti gözetmeye daha yakın olduğunu beyan etmekle evlenmede asl olan bir tek zevce ile yetinmek olduğunu bildirmektedir.
İslamın doğuşu zamanında hiç bir kayda bağlı olmayan Taaddüdi zevcât konusunda yaptığı inkılâbı

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 07 Ağu 2018, 18:08 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Resim
Aded tahdidi.:
En az dört kadınla evlenilebilir. Yukarıda tercümesini verdiğimiz âyet Arap dili özellikleri uyannca bunu ifade eder. Bu âyete istinat ederek dörtten fazla kadınla da evlenmenin caiz olduğunu söylemek yanlıştır, Arap dilini bilmemektir. Hz. Peygamber, dörtten fazla ka dına sahip olup yeni müslüman olan kimselere dörtten fazlasını boşamalarını emretmiştir.
2-) Adaleti şart koştu,
3-) Adalet gözetilmeyecekse bir tane ile yetinmeyi emretti.
Zevceler arasında adalet, yedirme-içirme, giydirme, barındırma, zevciyet muamelesi, sevgi ve sâirede gözetilecektir. Bunların hepsi bir yana şu sevgiyi ele alalım. Acaba psikolojik olarak güzeli, çirkini, genci, ihtiyarı ile birlikte zevceleri müsavi olarak sevmek mümkün mü? Değilse adalet yok demektir. Adalet olmayınca da bir tane ile yetinmek gerekir. Bu takdirde taaddüd olamaz.
Bu tarz düşünceden yürüyerek İslam’da, bir taraftan birden fazla kadınla evlenmeye müsaade edilirken diğer yönden bunu mümkün kılmayacak şartlar koşularak bu müsaade kaldırılmıştır, diyenler vardır. Halbuki bu, yanlış bir kanaattir. Zira taaddüd halinde gözetilmesi emr olunan adalet hakkında inen âyet bu düğümü çözmüştür. Artık zaruret halinde birden fazla ve en çok dört zevceyi aynı zamanda saklayacak kimse yedirme, giydirme, barındırma ve hatta geceleri onların yanında bulunma gibi maddî hususlarda aralarında tam eşitlikle muamele ettikten sonra elinde olmayan gönül işini bu âyete göre yürütecektir: "Kadınlar arasında adalet (ve müsavâtı tatbik) etmenize, ne kadar hırs gösterseniz, asla güç yetiremezsiniz. Bari birine büsbütün meyledip de ötekini (ne dul, ne kocalı bir durumda) askılı gibi bırakmayın.
Eğer nefsinizi ıslah eder, haksızlıktan sakınırsanız şüphe yok ki Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.


وَلَن تَسْتَطِيعُواْ أَن تَعْدِلُواْ بَيْنَ النِّسَاء وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلاَ تَمِيلُواْ كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ وَإِن تُصْلِحُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا
Resim--- "Ve len testatîû en ta’dilû beynen nisâi ve lev harastum fe lâ temîlû kullel meyli fe tezerûhâ kel muallakah (muallakati). Ve in tuslihû ve tettekû fe innallâhe kâne gafûran rahîmâ (rahîmen).: Ve kadınlar arasında adaleti sağlamaya gayret etseniz bile asla güç yetiremezsiniz o halde birine tamamen meyledip (ilgi gösterip), böylece diğerini muallakta (boşta) gibi terketmeyin. Ve eğer arayı düzeltir ve takva sahibi olursanız, o taktirde muhakkak ki Allah, Gafur’dur ve Rahîm’dir.” (Nisâ 4/129)

Sadece sevgi gibi elde olmayan hususlar hariç, diğer bütün davranışlarında koca, zevcelerine karşı eşitliğe riâyet eder. Hz. Peygamber buyurur ki: "Bir erkeğin nikahında iki kadın bulunur da aralarında adaleti gözetmezse kıyamet gününe bir tarafı düşük, felçli olarak gelir." ." Zevcelerden biri gayri müslim olsa ona da aynı adaleti tatbik edilir.

Taaddüdi Zevcâta Luzüm Var mıdır?.:
Taaddüd'ün Fıtrî, Fizikî ve Sosyal Sebepleri:

Bilindiği gibi İslam'da evlilik mutlak zevk ve keyfe değil, sükûn ve huzura, sevgiye, şefkate, iffete ve nesilleşmeye dayanır. Hz. Peygamber aleyhisselâm da: "Evleniniz, fakat boşanmayınız. Zira Allah Teâlâ, zevkine düşkün kadın ve erkekleri sevmez" buyurmakla evliliğin aşağı zevkler lehinde istismar edilmesini yasaklamıştır. O halde İslam'ın taaddüdi zevcâta müsaade etmesine bakarak onun, kadınları erkeklerin zevk ve keyfine esir ettiğini iddia etmek doğru değildir. Tekrar edelim ki taaddüdi zevcât İslam'da farz, vâcib gibi yapılması mecburi bir emir olmayıp ancak bazı zaruretler karşısında zinâdan korunmak ve dolayısıyle cemiyeti ahlaksızlıktan kurtarmak için bir izindir. İleride de açıklayacağımız gibi İslam dini bir taraftan zinâya, idama kadar varan cezâlar tertip ederken, diğer yönden ona vesileler bıraksaydı haksızlık olurdu.

İslam alimleri taaddüdi zevcâtı zaruri kılabilecek bazı sebepleri şöylece sıralamaktadırlar:
1-) Kadının, yaratılıştan cinsî iktidarsızlığa ve iştihasızlığa maruz bulunması.
2-) Zevcelik vazifesini görmesine mani müzmin bir hastalığa yakalanması.
3-) Kadının çocuk yapmaması.
Bu hallerde kadını boşamak, üzerine evlenmekten daha çok zarar ve felaket getirir. Bu talihsizliklere uğrayan kadın boşandığı takdirde başkası ile de evlenemiyecek, perişan olacaktır.
4-) Kadın, ortalama ayda bir hafta hayız, her doğumdan sonra takriben kırk gün nifas (lohusalık) hali geçirir. Bu müddetler içinde cinsî münasebette bulunmak İslamda haramdır. Bundan başka, gebeliğin bilhassa son zamanlarında zevcelik vazifesi ifa edilemez. Halbuki bazı kocalar bu müddetler zarfında tahammül edemezler, zinâya kaçabilirler.
5-) Kadının cinsî kudreti umumiyetle erkeğe nisbetle 10-20 yıl evvel zayıflar. Halbuki bu zamanlarda ailenin durumuna göre bâzen çocuk bile istenebilir.
6-) Başta harp olmak üzere zuhur eden büyük felaketlerde meydana gelecek erkek kıtlığı. Bunun en güzel misali İkinci Dünya Harbinden sonra Almanya’dır. Alman kadınlarının düştükleri acıklı halleri, hattâ "erkek ithalatını arzu ettiklerini” biliyoruz.
Mûsa (aleyhisselâm) devrindeki Firavun da İsrâiloğullanmn erkek çocuklarını öldürtür, kızlarını bırakırdı. Bu muvâzenesizliği Kur'ân-ı Kerim, "acıklı azap, büyük azap, bozgunculuk" diye vasıflandırır.


وَإِذْ نَجَّيْنَاكُم مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوَءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ أَبْنَاءكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءكُمْ وَفِي ذَلِكُم بَلاء مِّن رَّبِّكُمْ عَظِيمٌ
Resim--- "Ve iz necceynâkum min âli fir’avne yesûmûnekum sûe’l- azâbi yuzebbihûne ebnâekum ve yestahyûne nisâekum ve fî zâlikum belâun min rabbikum azîm (azîmun).: Ve sizi firavun ailesinden kurtarmıştık ki (onlar), size kötü azap ediyorlar, oğullarınızı kesip kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Ve bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.” (Bakara 2/49)

إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِّنْهُمْ يُذَبِّحُ أَبْنَاءهُمْ وَيَسْتَحْيِي نِسَاءهُمْ إِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ
Resim--- "İnne fir’avne alâ fî’l- ardı ve ceale ehlehâ şiyean yestad’ıfu tâifeten minhum yuzebbihu ebnâehum ve yestahyî nisâehum, innehu kâne minel mufsidîn (mufsidîne).: Firavun, gerçekten yeryüzünde (Mısır’da hükümdardı) ve halkını gruplara ayırdı. Onların bir kısmını (yahudileri) güçsüz bırakıyor, onların oğullarını boğazlatıyor, kızlarını (kadınlarını) canlı bırakıyor(du). Muhakkak ki o, fesat çıkaranlardandı.” (Kasas 28/4)

İslamdaki taaddüdi zevcâta ağır hücumlarda bulunan Avrupa bütün bu saydığımız zaruretleri tek bir şeyle halletmek istedi: "zinâya göz yummak". Zinâ, fahişe kadın, piç çocuk; meşru nikaha, meşru zevceye, meşru evlada tercih edildi. Maamafih, Avrupa’da, kadın-erkek sayısındaki bu dengesizliği, metreslerin erkek hayatında ve malında meydana getirdikleri tahribatı, evlâdı zinânın çoğalması ile cinâyetlerin, çocuk düşürmenin fazlalaştığını gören düşünürler taaddüdi zevcât hakkında tasvipkâr davranmaya başlamışlardır.
VVestermarck, tarihinde der ki: Taaddüdi zevcât Batıda yasak edildikten sonra tatbikattan kalkmış değildir. Sonra, acaba tek zevce ile yetinmek insanlığın dönüp dolaşarak en son başvuracağı en mükemmel nizam mıdır? Bunun cevabı muhteliftir. H. Spenser’e göre son nizam tek zevce nizamıdır. Le Bon’a göre Avrupa kanunları yakında taaddüde müsaade edecektir. Geçmiş Hrıstiyan dünyasında da müsaade edildiği gibi...
Taaddüdi zevcâtta ilk zevce, kocasının başka bir kadınla evlenmiş bulunmasından kıskançlık ve üzüntü duyacak, izzeti nefsi kırılacaktır. Fakat buna mukabil gayri meşru taaddüdde, yani zinâ ve metres hayatında mesela şu zararlar bahis konusudur:
Zinâ eden erkeğin ve kadının iffetlerinin yok olması,
Zâni kocanın eşinin, iffetsiz bir erkeğin eşi olmasından göreceği zarar ve kocasından intikam almak için onun da zinâ yollarına düşme ihtimali ve bu takdirde kocasının göreceği zarar.
Diğer taraftan zinâ eden kocanın meşgul olduğu kadın evli ise, onun kocasının göreceği hiyanet, hatta zâni kocadan intikam alacak olan zevcenin meşgul olacağı erkeğin eşinin göreceği zarar. Bütün bu gayri meşru birleşmelerden meydana gelecek çocuk cinâyetleri, zührevî hastalıkların bulaşması, taraflar arasında belirecek düşmanlıklar...
Görülüyor ki ihtiyaç ve zaruret halinde çok evlilik menedilince, çorap söküğü gibi birbirine bağlı felaketler ardarda gelmektedir.
Taaddüdi zevcât dünyanın birçok yerlerinde resmen kaldırılmıştır. Fakat realitede o yine devam etmektedir. Bu yüzden zaman zaman, doğan çocukların nesebini idari yoldan tashih için kanunlar çıkarılır. Türkiye'de 30/4/1945 ve 7/2/1950 ve diğer yıllarda aralıklarla çıkarılan kanunlar gibi...
Şu anda çok eşli evlilikler kalmasa da çok ilişkili evlilikler yaşanıyor.
Evliliğin en önemli unsurları güven ve sadakattir ve evlilik bu kavramlar üzerine kurulur. Fakat pek çok insanla yaşanan cinsellik, sadakati zedelemiştir. “Cinsel özgürlüğümüz olsun, dilediğimiz kişiyle birlikte olalım, fakat aynı evde yaşayalım.” düşüncesi kadının doğasına aykırıdır. Yaşanan, cinsel özgürlük değil, mizaçtan sapmadır. İdeâl olan ise, ailede sadakatin devam etmesidir.
Fahişelerle ilgili yapılan araştırmalarda, hiçbirisinin yaşadığı hayattan memnun olmadıkları, bu yaşam tarzını onaylamadıkları görülüyor. Geleneksel ali tipini, özgür olduğunu düşündüğümüz hayat kadınları da istiyorlar. Hiç tanımadığı insanlarla cinsel beraberlik yaşayan kadının hayatına “özgürlük” demek hiç gerçekçi değildir. Ayrıca bu durum, kadınlığın kötüye kullanılmasıdır.
Kadın haklarını düşündüklerini iddia ederek taaddüde karşı çıkanlar, vücudunu satarak geçinen binlerce, hatta yüzbinlerce kadını yoksa zaten insan saymıyorlar mı? İnsanın değerine hiç önem vermeden, ahlak ve sağlık kurallarını da çiğneyerek icrayı faaliyet eden bu ten taciri kadınlar, acınmaya muhtaç değil mi? Taaddüd olsaydı onlann en fazla dörtte biri bir kocanın ikinci karısı olacaklardı ve hergün bir sürü kirli, paslı, hastalıklı ve ne idüğü belirsiz erkekle değil, istediği zaman ve biçimde, psikolojik tatminde duyarak bir erkekle yatacaklardı ve himaye göreceklerdi.
Bu ikisi arasındaki farkı görmemek için geri zekalı ya da kör inatçı olmak lâzım.

İslamın İnsanlığa ve özellikle kadına verdiği değeri şâir Muhammed İkbal şu mısralarıyla ne güzel ifade etmiştir:


"Bizim zaferimizden kimseler gocunmasın.
Biz rahmet unsuruyuz, ihyalara memuruz.
Yıkmaya değil billah, yapmaya geliyoruz.
En kötüye en fazla faydamız dokunacak.
Düştüğü bataklıktan onu kurtaracağız.
Hakkı, hayatı, ilmi ahlâkla toplayarak.
İnsanlığa Allah’tan düzen getiriyoruz.
Ver elini kardeşim, kalk da Allah'a dayan.
Uyan derin uykudan, derin uykudan uyan!.."


Taaddüdi Zevcât Hakkında Batılı Sosyologların Teklifleri:
İslam ülkelerinde taaddüdi zevcât, talak ve gençlerin evlenme yaşı meselelerinde dinin tavsiyeleri yenilik namına baltalanmak istenirken Avrupa’da bir mütefekkir zümresi, sosyal ve kültürel seviyeleri fevkalade yüksek bir çok alim ve sosyoloğ taaddüdi zevcât lehine propagandalarda bulunuyor. Resmî makamlara müracaatla kanunun bir an evvel ıslah ve tadilini istiyor.
Mesela Anquetil: "Tadil için tereddüt edilecek bir nokta yoktur. Geçen her saat sosyal bir cürümdür" diye haykırıyor.
Napolyon'un, bir meydan muharebesini müteakip ölüleri seyrederken söylediği gibi bütün bu zayiatı bir karnaval gecesi telâfi ederiz...
Meşhur edip Victor Margueritte umumî harpten sonra Fransa’nınuğradığı nüfus kıtlığına parlamentonun nazarı dikkatini celbederken diyor ki: "On sekiz milyon Avrupalı kadın, eşleri öldüğü için tek zevcelik usûlünün hodbinliğine kurban olarak bekar hayatının İktisadî ve Ahlâkî sefaletine mahkûm oluyorlar. ’’
Meclis üyesi Gogs Lero: "Resmî tedkikata göre bu sene Fransa'da dört hanım kıza muadil evlenecek bir erkek düşüyor. Bundan dolayı, taaddüdi zevcâtı meneden Fransa Cezâ Kanununun 340. maddesi değiştirilmeli." diyor.
Dörtte biriyle evlenince üçü ne olacak? Biri bütün mânâsıyle izdivaç kanunlarının faydalarından nimetlenecek, diğer üçü ahlak zabıtasının takibatı altında erkeklerin birer gecelik eğlencesi, fuhşun meşakkatli hizmetine mahkum olacak. Çocuklardan kimi, anası papazın duasiyle evlendiği için meşru çocuk olacak, babasının mirasına konacak, aile ismi taşıyacak; diğeri piç sayılacak, mirastan ve pederinin isminden mahrum kalacak, ona göre refah ve terbiye de göremiyecek, hülasa cemiyetin başına belâ bir serseri yetişecek... Hele bekar hayatının, zührevi ve AİDS hastalıklarının genişlemesindeki tesirini kim inkar edebilir. Doktor Ravolt’un dediği gibi beşerin ölümüne en çok sebep olan kesbî (sonradan elde edilen) ve ırsî zührevî hastalıklar.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 01 Eyl 2018, 17:26 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Resim

İlgili âyet delil gösterilerek “bir erkeğin yanında iki kadın şâhid bulunması” şart koşulmuştur.
Şunu da eklemek gerekir ki, malî haklar ve borçlar konusunda kadının şâhidliği ile ilgili yukarıda meali verilmiş bulunan âyet, şifahî şâhidlikle ilgilidir. Yazı ve imzanın yaygın olmadığı bir dönemde başvurulan usûl de budur. Kadının dikkat, ilgi, etkileşim konulanndaki farklı psikolojisi hem konuşulan ve görülen hususun zaptı, hem de zamanı geldiğinde hakkın isbatı için ifade edilmesi bakımından ihtiyatı gerektirebilir. Yazı ve imzalı şâhidlik yaygın ve geçerli hale gelince, meselâ bir borçlanma, alım-satım, kira akdi yazılı hale getirilip kadın da bunu okuduktan sonra şâhid olarak altını imzalayınca, şâhidlik konusu olayda yanılma, unutma, onu ifade ederken şaşırma ihtimalleri ortadan kalkar ve âyet, bu manadaki şâhidliği kapsamaz.

Bütün bunlarla birlikte şunu da özellikle hatırlatalım ki, bu, iki kadının, bir erkeğe denk sayılması, daha çok erkeklerin ihtisas sahalarına giren hususlardadır. Erkeğin şâhidliğinin kabul edilmediği yerlerde vardır.
Buralarda erkeğin şâhidliğinin kabul edilmemesi, erkeğin hakkını kısma veya noksanlığından değil, konunun ihtisas gerektirdiğindendir. Bu da İslamın adalete verdiği önemdendir.

Erkeğin Şâhidliğinin Kabul Edilmediği Yerler:

İslam hukukunda, tamamen kadınların ilgi sahası olan doğum, bekâret, emzirme gibi konularda erkeğin değil, kadının şâhidliği geçerlidir. Bu konulara kadınlar çokça şâhid olduklarından, onların ihtisas sahaları olduğundan, bu konularda erkekten fazla gözlem ve tecrübeleri olduğundan tek kadının bile şâhidliği geçerlidir. Fazla bilgi için fıkıh kitaplarının bu bölümlerine bak.


وَإِنْ أَرَدتُّمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَّكَانَ زَوْجٍ وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنطَارًا فَلاَ تَأْخُذُواْ مِنْهُ شَيْئًا أَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَاناً وَإِثْماً مُّبِيناً
Resim--- "Ve in eradtumustibdâle zevcin mekâne zevcin, ve âteytum ihdâhunne kıntâren fe lâ te’huzû minhu şey’â (şey’en). E te’huzûnehu buhtânen ve ismen mubînâ (mubînen).: Ve eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz ve onlardan birine kantarlarca mal (mehir) vermiş olsanız dahi, artık ondan (verdiğinizden) bir şeyi geri almayın. Onu (verdiğinizi), iftira ederek ve apaçık günah işleyerek mi alacaksınız?” (Nisâ 4/20)

Bu saydıklarımız kadın haklarından bazı Önemli maddelerdir. Daha geniş bilgi İslam fıkhı kitaplarında mevcuttur. Bugün bazı İslam ülkelerinde kadın haklarına riâyet edilmeyip, horlanıyor ve eziliyorsa, suç İslamın değil, câhil ve günahkâr müslümanlanrın ve İslâmî hayattan uzaklaştıranlarındır..

Eş ve Çocuklar Üstünde Mutlak Otorite Kurmak.:

Bazı erkekler, Yüce Allah’ın erkeklere tahsis ettiği idarecilik sıfatını, baskı ve otorite kurmak olarak anlayıp ev hayatını ilgilendiren konularda bile eşlerinin fikir ve görüşlerine iltifat etmezler. Evle ve aileyle ilgili kararlan diğer aile üyelerine danışmadan alırlar.
Alınan bu kararlar, çoğu zaman hanımı ve çocukları açısından sürpriz olur. Geleceklerini ilgilendiren bir çok konuda önceden bilgileri olmadan tam bir emri vaki ile karşılaşırlar. Tabii ki bu, hanımı
ve çocukları aşağılayan, bir anlamda onları hiçe sayan bir tutumdur.
Bunun îsiami değerlerle alakası yoktur. Çünkü dinimiz kadınların fikir ve görüşlerini hafife değil bilakis dikkate almayı emretmiştir.
Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi vesellem) evlilik hayatında da bunun yansımalarını görmek mümkündür. O, evle, hatta kendisiyle ilgili bir karar alacağı zaman bütün aile üyelerinin görüşlerine başvururdu. Bu konuda tarihe geçmiş bir sahneyi sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem eşi Şevde’nin Görüşünü Uygulaması Hakkında Tarihî Bir Olay:

Hudeybiye anlaşması ilk bakışta ağır şartlar içeren bir anlaşmaydı. Sahabenin Hacca gitme hayalleri de kursaklarında kalmıştı. Hepsinin sinirleri gergindi. Hz. Ömer dayanamadı. Peygamberimizin huzuruna gelerek: “Sen Allah’ın Peygamberi değil misin? Bizim dinimiz hak değil
mi? Neden bu zilleti kabul ediyoruz, neden?” diye söylendi.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 16 Eki 2018, 22:40 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Resim

Eş ve Çocuklar Üstünde Mutlak Otorite Kurmak.:

Bazı erkekler, Yüce Allah’ın erkeklere tahsis ettiği idarecilik sıfatını, baskı ve otorite kurmak olarak anlayıp ev hayatını ilgilendiren konularda bile eşlerinin fikir ve görüşlerine iltifat etmezler. Evle ve aileyle ilgili kararlan diğer aile üyelerine danışmadan alırlar.
Alınan bu kararlar, çoğu zaman hanımı ve çocukları açısından sürpriz olur. Geleceklerini ilgilendiren bir çok konuda önceden bilgileri olmadan tam bir emri vaki ile karşılaşırlar. Tabii ki bu, hanımı ve çocukları aşağılayan, bir anlamda onları hiçe sayan bir tutumdur.
Bunun îsiami değerlerle alakası yoktur. Çünkü dinimiz kadınların fikir ve görüşlerini hafife değil bilakis dikkate almayı emretmiştir.
Allah Resûlü’nün (s.a.v.) evlilik hayatında da bunun yansımalarını görmek mümkündür. O, evle, hatta kendisiyle ilgili bir karar alacağı zaman bütün aile üyelerinin görüşlerine başvururdu. Bu konuda tarihe geçmiş bir sahneyi sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.v.) eşi Şevde’nin Görüşünü Uygulaması Hakkında Tarihî Bir Olay:

Hudeybiye anlaşması ilk bakışta ağır şartlar içeren bir anlaşmaydı. Sahabenin Hacca gitme hayalleri de kursaklarında kalmıştı. Hepsinin sinirleri gergindi. Hz. Ömer dayanamadı. Peygamberimizin hu
zuruna gelerek:
-Sen Allah’ın Peygamberi değil misin? Bizim dinimiz hak değilmi? Neden bu zilleti kabul ediyoruz, neden? diye söylendi. Hz. Peygamber (s.a.v.):
-Evet ben Allah ’m Peygamberiyim. Bu yaptığım işlerde Allah ’a isyan etmiş de değilim. O, benim yardımcımdır, diye cevap verdi. Fakat Hz. Ömer'in üzüntü ve öfkesi devam ediyordu.
-Sen bize Kabe’yi tavaf edeceğiz, demedin mi? diye sordu. Efendimiz:
-Evet, dedim. Fakat bu sene ziyaret edeceğimizi söylemedim.
Tekrar ediyorum, Kabe'yi hep beraber tavaf ve ziyaret edeceğiz, buyurdu.
Anlaşmanın imzalanmasından sonra Allah Resûlü (s.a.v) ashabına:
-Haydi, artık kurbanlarınızı kesin, sonra tıraş olup ihramdan çıkın, emrini üç defa tekrarladığı halde, hiç kimse yerinden kıpırdamadı. Efendimiz, sahabenin bu ilgisizliğine üzülerek, eşi Ümmü Seleme’n'ın yanma gitti. Ümmü Seleme:
-Yâ Resûlallah, onlar üzüntülerinden ilgisiz görünüyorlar. Siz kimseyle konuşmadan kendi kurbanınızı kesin, tıraş olun. Onlar size uyacaklardır, dedi.
Sahabe Peygamberimizin kurbanını kesip tıraş olduğunu görünce, hemen onlar da kurbanlarını kesip birbirlerini tıraş etmeğe başladılar. (eİ-Bidaye ve’n-nihaye, 2/806)
Sahabei Kiram da hanımlarına danışır, onların görüşlerine saygı duyarlardı. Evlilik hayatlarıyla ilgili olarak Siyer kaynaklarında okuduklarımız, evlerinde otoriter ve baskıcı olmadıklarını göstermektedir. Örneğin Hz. Osman in devlet işlerini hanımı Naile ile istişare ettiği bilinmektedir. Kadınların çok değerli görüşleri olabileceği unu
tulmamalıdır.
Bazı kadınlar vardır ki bir çok bakımdan kimi erkeklerden üstündürler. Ümame binti îyasin gerdeğe girecek kızma yaptığı öğütler, bilge şair Hansa hanımın Kadisiye savaşma giden dört oğluna öğütleri ve hepsinin şehadet haberlerini metanetle karşıması kaç erkeğin göğüsleyebileceği bir olaydır. Çoğu erkekten üstün sıfatlan olan bu
hanımların daha bir çok örneği mevcuttur. Bunlar aklı başında, aydınlık fikirli hanımlardır.

Sevgili Peygamberimizin kadınlar hakkında söylediği rivayet edilen ”Akıl ve din bakımından eksiktirler" hadisini, akıl gücü ve dini emirleri uygulama bakımından erkeklerden aşağı ve eksiktirler şeklinde açıklamak çok büyük bir hatadır.
Hanımları Allah Resûlü 'ne (sav) sordular: "Ey Allah Resûlü! Dinimiz ve aklımızdaki eksiklik nedir?"
Efendimiz sorularına soruyla cevap verdi: "Kadının şahitliği erkeğin yansı kadar değil mi?" ‘Evet ey Allah’ın Elçisi dediler. Allah Resulü (sav) devam etti: "Kadının aklındaki eksiklik budur. Aybaşı olduğunda namaz ve orucu bırakmaz mı?" ‘Evet ey Allah’ın Elçisi’ dediler. O da ekledi: "İşte dininizdeki eksiklik de budur." (Sahihi Buhari)
Kadının aklındaki eksiklik, düşüncesindeki zafiyet, zekasındaki kıtlık, anlayış veya algılama gücündeki bir kusur, yahut analiz ve yorumlama gücü bakımından erkekten eksiklik değildir. Aklının eksikliği, erkeğin şahitliğinin yarısı sayılmasından kaynaklanmaktadır.
Alimler bunu açıklama babında şöyle demişlerdir: Kadın, erkeğin aksine olayları unutmasına yol açacak bir çok meşguliyete sahiptir.
Özellikle erkek toplumunda yaşananları zihninde tutmakta zorlanır.
Kendi hemcinsleriyle ilgili bir konudaki şahitlikleri ise tam şahitlik sayılıp mahkeme tarafından aynen erkeğin şahitli
ği gibi kabul görür Örneğin hamilelik, emzirme ve benzeri konulardaki şahitliği böyledir.

Kadının Şahitliğinin Tam Kabul Edildiğine örnek Tarihî Bir Olay.:
Ukbe b, Haris, Allah Resûlü'ne gelmiş ve bir hanımın kendisini (Ukbe’yi) hem de hanımını emzirdiğini sonra da bunları everdiğini iddia ettiğini söylemişti.
Bunun üzerine Allah Resûlü (sav), Ukbe’ye hanımından boşanmasını emrederek şöyle buyurdu: "İkinizi de emzirdiği iddiasında bulunan biri varken evli kalmanız nasıl olur?" (Müsnedi îbni Hanbel)
Allah Resûlü’nün (sav) son ifadesi söz konusu kadının bunu en iyi bilecek kişi durumunda olduğunu, onun iddiasının en azından şüpheye yol açtığını göstermektedir. Her iki halde de eşlerin şüt kardeşi olma ihtimalleri mevcut olduğundan evli kalmaları dinen yasak olduğundan boşanmalarını emretmiş, Ukbe de başka bir hanımla evlenmiştir.
Emzirme konusunda tek bir kadının şahitliğini delil kabul eden alimler, bu hadisi şerife dayanırlar. Bazı alimler ise bunu mendubiyete yorup tek bir kadının şahitlini yeterli görmemiş ve en az iki kadı nın şahitliğini şart koşmuşlardır. Buna gerekçe olarak da yalancı bir kadının, karı kocanın arasını açmak gibi bir gayesi olabileceğini söylemişlerdir.
Sonuç itibarıyla söylemek istediğimiz, kadının aklı açısından her hangi bir kusur ve eksikliğinin bulunmadığı, bu tür iddialarda bulunanların görüşlerinin tutarsızlığıdır. Bunun dışında ‘Kadınlara danışın, fakat dediklerinin aksini yapın ’ sözü de hadis değildir.
Kadın da erkek gibi bir varlık ve insanlık bakımından onunla eşittir. Sahih bir hadisi şerifte Allah Resûlü ’nün (sav) buyurduğu gibi "Kadınlar; erkeklerin kardeşleridir." (Müsned-i îbni Hanbel)
Mükafat ve ceza bakımından da eşittirler. Nitekim Yüce Allah bunu haber vererek şöyle buyurmuştur: "İster erkek, ister kadın, mümin olarak salih bir amel işleyen kimseye güzel bir hayat yaşatırız. Onlara yaptıklarına karşılık ödüllerin en güzelini veririz." (Kur’an-ı Kerim, Nahl/97)
Aralarındaki fark, yaratılış fonksiyon ve amaçlarındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır. İlişkileri bir üstünlük ilişkisi değil, bir dayanışma ilişkisi olmalıdır. Kadının görevleri, erkeğin görevleri için tamamlayıcı niteliktedir. Erkek, güçlü fizik ve kalın kaslara sahip kararlı, azimli ve dayanıklı bir varlıktır. Olayları, duygularla değil akıl
la değerlendirir.
Hayat mücadelesinde ayakta kalabilmesi, ekmeğini kazanabilmesi ve yeryüzünün iman görevini yerine getirebilmesi için bu özelliklere sahip olması gerekiyor.
Kadın, daha narin yapılı, duygusal ve yumuşak başlı bir varlıktır.
İlgileri erkeğinkinden farklıdır. Bütün bunlar her iki cinsin aslında birbirlerini tamamlamak için yaratıldıklarını göstermektedir. Kadın, erkeğe duygusal destek ve sevgi verirken çocukların bakım ve terbiyelerini sabırla yerine getirir, evi çekip çevirir.
Hiç kuşkusuz kadının sorumlulukları, erkeğin hayattaki rolünden hiç de aşağı değildir. Aytıca onun üstlendiği işler de akıl ve zekâ gerektiriyor fakat duygusallığa olan ihtiyacı ağır basıyor. Kadın elbette zeki ve sağlıklı düşünebilen bir canlıdır. Fakat zekâ yapısı, erkeğin zekâ yapısından farklıdır. Kadın elbette aptal değildir. Ama aşırı müşfik ve duygusaldır. Başkasının dinlenebilmesi için yorulabilir.
Başkalarının uyuyabilmesi için uykusuz kalabilir. Kadının bu eşsiz yapısı olmasaydı hayat bütün canlılık ve güzelliğinden yoksun kalırdı.

KADININ HÜRRİYETİ MES’ELESİ ve SÖMÜRÜLMESİ.:

Kadının sömürülmesi çağlara göre farklılaşarak devam ediyor. Önceki yıllarda küçümsenerek, şiddet uygulanarak sömürülen kadından, şimdi övülerek ve iltifat edilerek çıkar sağlanmaya çalışılıyor. Bu anlamda çok sıkça gündeme gelen cinsel özgürlük konusu, onun daha fazla erkekle beraber olmasının kendisi için özgürlük olacağını ifade ediyor. İlk bakışta kadın haklarını savunmak gibi gözüken bu durum, aslında ona zarar veriyor. Oysa kadının sosyal hayattaki konumunu çok dar kalıplara sokmak, doğasına aykırı ve zaten psikolojisi bu durumu reddediyor. Sömürüyü ortadan kaldırmak için de kadının dişiliğini değil, kişiliğini kullanması gerekiyor. Çünkü şu anda kadını sömürmek isteyenler, onu kimliksizleştirerek cinsel cazibesini ön plâna çıkarıyorlar.
Bu asırda kadın, izzet, şeref ve haysiyetini kendi elleri ile benliğinden koparıp, şehvet tâcirlerinin ayaklan altına serecek kadar şuursuzlaştırılmış, şahsiyeti çalınmış, iradesi elinden alınmış ve satılık bir meta gibi sere serpe sokaklara salınmış, kat kat soyundurulmuş ruhsuz bir robot haline getirilmiştir. İşte bundan dolayı, bugün kadın, günümüzün en ziyâde acınacak en zavallı kurbanıdır.
Bugün kadının namus, şeref ve iffetine pek ağır bir darbe indirilmiştir, ona yaratılışı ile bağdaşmayan ters bir istikâmet verilmiştir. Aile müessesesi zayıflatılmış, fuhûş kolaylaştırılmış, israf yayılmış, annelik ve zevcelik vazifesi aksattırılmış, çocukların terbiyesi unutturulmuş ve bunun adına da "Çağdaş Hürriyet" denmiştir. Kadın çağdaş hürriyeti gibi yaldızlı lafızlarla kandırılıp güya hakkı veriliyormuş gibi gösterilerek erkeklerin ve şehvetperestlerin kölesi haline getirilmiştir.
Vahşî kapitalizmde kadın, üretimde ucuz bir işçi olarak kullanılmakta ve aşırı tüketimi teşvik için de, cinselliği sömürülen bir'-reklam vasıtası olarak kullanılmaktadır. Yani Kapitalizm, kadını üretimde ve tüketimde sömürü vasıtası olarak her şekliyle kullanmaktadır...
Kadına gerçek değerini veren ve ona mutluluk yollarını gösteren İslamdır.
İnsanı sadece maddî yönüyle ele alan ve bâtıl düşünceler üzerine kurulan materyalist Batı medeniyeti, kadını Ortaçağ cehaletinden daha beter bir esaretin kucağına atmıştır.
Modernizmin biçtiği tek elbise olan salon kadınlığı, kozmetik ve moda aksesuvarlarıyla tamamlanmıştır. Neticede kadın, tüketim ekonomisinin, çıkarları için kullandığı hedef kitleye dönüşmüştür.
Kadın bugün, basit bir reklam aracı olarak şehvetin kölesidir. İnsanlık haysiyetini yitiren zavallı kadın, moda mostrası ve sosyete soytarısı durumuna getirilmiştir. Hergün bir başka erkeğin kollarında oynamayı, her gece bir başka erkeğin koynunda sabahlamayı hürriyet zanneden, açılıp saçılmayı medeniyet zanneden bu ruhen ölmüş ve ahlaken çürümüş zavallıları yeniden hayata ve huzura kavuşturacak İslam nizamına ne kadar muhtacız!...
Kadınımızı kocasından ve sıcak aile yuvasından koparıp sokaklara düşürmek, fuhuş bataklığında çürütmek ve herkesin ortak malı haline getirmek için televizyonlar, sinemalar, gazeteler, modaevleri, sosyete salonları ve fuhuş simsarları yarış halindedir.

Uç-beş yıl sonra gençliği ve güzelliği kaybolacak, her yerden kovulacak ve dışlanacak olan bu kadınlar ya bunalımlara düşüp akıl hastanelerine veya modern hapishane diyebileceğimiz huzur- evlerine kapatılacak, mutsuz ve umutsuz bir zindan hayatına mahkum olacaklardır. Böylece analık şefkatinden, hanımefendilik şerefinden, çocuk sevgisinden, akraba ve arkadaş ilgisinden ve samimi bir koca himayesinden ebediyyen mahrum kalacaklardır.
Bunların geride bıraktıkları çocuklar da haliyle huysuz, huzursuz ve soysuz bir nesil oluşturacak ve milletimiz içinden yozlaşmış ve yıkılmış olacaktır.
Moda ve medeniyet adına kadınlarımızı, neslimizin ve milletimizin devamı için çocuk yapmaktan ve çocuğuna bakmaktan nefret eder hale getirenler, onları finolara hizmetçi yapmıştır. Bebeklerini kreşlere, yurtlara terkedenler, gecede birkaç kere kalkıp köpeklerini çişe götürmektedirler...
İşte sahte kadın haklan savunucularının varmak istedikleri netice budur..

* * *

Çağımızdaki kapitalist düzenlerde zincirli kölelik görülmüyorsa da, ruhen ve manen kadın paranın, şöhretin lüksün kölesi yapılmıştır. Bu amaçla bu sahalarda kullanılan kadınların hiçbirinin iradesi elinde değildir. Ya patronların kölesi, ya da rejisörlerin veya diğer kirli güçlerin kölesidir. Bu güçlerin kirli emel ve arzularına göre hareket etmeyen kendisini teşhir edip, satmayan kadınların yükselme ve hatta hayatta yaşama şansları bile yoktur.
İslâm, kadınlarımıza en uygun giyim ve yaşam tarzını emretmiştir.
Onu kapitalist düzenlerde olduğu gibi, vitrinlere, ilanlara ve reklâmlara vasıta ve şehvetleri tahriklere maşa olarak kullanılması yerine, (Cennet'in annelerin ayaklan altında olduğunu) belirterek kadına layık olduğu en
güzel yeri vermiştir.
“Hanımların ilk tezyinatı (süsü) ilim ve edep tahsilidir. Gümüş ve altın gibi tezyinât ikinci derecede kalır."
Kadın, dişiliğini değil, kişiliğini geliştirmelidir. Alçalırsa kadın, beşer alçalır. Yükselirse kadın, beşer yükselir.

OKUMA PARÇASI
RASULÜLLAHIN HANIMLARINA SEVGİSİ, SAYGISI,
ADÂLETİ VE HAKLARINA SAYGI GÖSTERMESİ.:

Abdullah îbni Ömer (r.a.) demiştir ki: "Hz, Aişe'ye Resûlüllah'dan gördüğün şeylerin en acâibini bana haber ver" dedim, bunun üzerine ağladı ve uzun bir müddet ağladı da sonra dedi ki: "Onun her işi acâib şeylerden idi. Bir gece bana geldi, yorganıma girdi, hatta cildini cildime bitiştirdi, sonra da buyurdu ki:
- "Ya Aişe bu gece bana Rabbıma ibâdet etmek için izin verir misin?" Ben de:
- "Ya Resûlallah! Ben senin yakınlığım severim muradınıda severim izinlisiniz" dedim.
Kalktı, odadaki su kırbasına (deriden su kabına) vardı, abdest aldı, suyu çok da dökmedi, sonra namaza durdu, Kur’ân okudu ve ağlıyordu. Sonra iki elini kaldırdı, yine ağlıyordu.
Hattâ göz yaşlarının yeri ıslattığını gördüm. Daha sonra Bilâl geldi, kendisine sabah namazını bildiriyordu. Baktı ki Rasûlüllah ağlıyor, "Ya RasOlallah! dedi, Allah (c.c.) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiş olduğu hal
de ağlıyor musun?” Rasûlüllah şöyle cevap verdi: "Ben şükreden bir kul olmayayım mı?" Sonra da buyurdu ki: "Nasıl ağlamıyayım, Allah Teala bu gece şunu indirdi: "Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip-gelişinde elbette aklı selîm sahipleri için ibret verici deliller vardır." (Kur'ân-ı Kerim, Al-i İmrân, 190.) buyurdu. (Hak Dini Kur'an Dili Tefsiri, Elmalılı Hamdi Vazır İst. C, 2r S. 1256)
Rasûlüllah (s.a.v.), her gece bir ailesinin yanında gecelediğinden ve o gecenin hakkı o hanıma ait olduğundan nafile ibâdet etmek için gecenin hak sahibi hanımı Hz. Aişe'den izin istemiştir. (Farz ibadetler için izin alınmaz).
Tüm kâinatın yüzüsuyu hürmetine yaratıldığı sevgili peygamberimiz, kul hakkına ve hanımlarına karşı çok dikkatli ve saygılı idi. Ve ümmetine de "Sizin hayırlınız, kadınlarına hayırlı {sevgili, saygılı, hakkını koruyan) elanınızdır" buyurmuştur. İnsanlara ve kadınlara karşı sevgili saygılı ve adaletli davranmakta sadakadır ve sevaptır.
İslam ve Rasulüllah (s.a.v.) böyle buyurduğu halde; bazı cahil ve yobaz erkekler, erkeklik ve kazaklık adına kadına zulmetmektedirler. Meşrû isteklerine ve kişiliğine hiç dikkat etmeyip evinde ve toplum içinde kadı
nı horlayıp azarlamakta ve hakaretler etmekte ve bunu da (İslamın emri zannıyla) erkeklik taslayarak bu zulmüyle gururlanmaktadırlar...
İşte Rasûlüllühın hayatı ve hanımlarına saygısı ibret alanlara...

ALLAH'IN (c.c.) RAZI OLDUĞU KADINLAR:

Herhangi bir kadın ki, kocası ondan razı, memnun olduğu halde ölürse, Allah (c.c.)’ da o kadından razıdır. Ve Cennete girmeğe hak kazanmıştır.
Bir kadın, beş vakit namazını kılar, orucunu tutar, (tesettüre uyarak) ırzını korur ve kocasına (Allah’ın emirlerine aykırı olmıyan konularda) itaat ederse, (Allah'ın emirlerine aykm olan konularda ne kocaya ne de ana-babaya itaat edilemez) ona: "Dilediğin Cennet kapısından gir" denilir.
Kocasına itâat eden kadına havadaki kuşlar, sudaki balıklar, gökdeki melekler, güneş ve ay günahının bağışlanması için Allah’a yalvarırlar.
Kocası ondan razı olduğu müddetçe o kadına istiğfar ederler.
Hz. Peygamber (s.a.v.): "Eğer bir peygamber olarak birinin diğerine secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim."
Herhangi bir kadın kocasına karşı katı yüzlülükte bulunursa, kocasının rızâsını alıp onu güldürünceye kadar Allah'ın gazâbındadır.
Herhangi bir kadın ki, kocasına kızarak evini terkedip, haksız yere boşanmak isterse -boşanma davası açarsa- Cennet o kadına haramdır.
Bir kadın kocasını danlttığmda, özür dileyerek yanma vanp, ellerini tutarak, yüzüne bakıp kendilerini affettirmezse, tuttuğu oruç ve kıldığı namazları yüce Allah kabul etmez...
Böyle kadınları da ancak İslâm ahlâkı yetiştirir.

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 27 Eki 2018, 01:42 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Resim

ALLAH celle celâlihu’ın RAZI OLDUĞU KADINLAR.:

Herhangi bir kadın ki, kocası ondan razı, memnun olduğu halde ölürse, Allah (c.c.)’ da o kadından razıdır. Ve Cennete girmeğe hak kazanmıştır.
Bir kadın, beş vakit namazını kılar, orucunu tutar, (tesettüre uyarak) ırzını korur ve kocasına (Allah’ın emirlerine aykırı olmayan konularda) itaat ederse, (Allah'ın emirlerine aykırı olan konularda ne kocaya ne de ana-babaya itaat edilemez) ona: "Dilediğin Cennet kapısından gir" denilir.

Kocasına itâat eden kadına havadaki kuşlar, sudaki balıklar, gökteki melekler, güneş ve ay günahının bağışlanması için Allah’a yalvarırlar.
Kocası ondan razı olduğu müddetçe o kadına istiğfar ederler. Hz. Peygamber Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: "Eğer bir peygamber olarak birinin diğerine secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim." (Mişkatü’l Mesabih, C:2 S;203).

Herhangi bir kadın kocasına karşı katı yüzlülükte bulunursa, kocasının rızâsını alıp onu güldürünceye kadar Allah'ın gazâbındadır.
Herhangi bir kadın ki, kocasına kızarak evini terkedip, haksız yere boşanmak isterse -boşanma davası açarsa- Cennet o kadına haramdır.
Bir kadın kocasını darılttığında, özür dileyerek yanma vanp, ellerini tutarak, yüzüne bakıp kendilerini affettirmezse, tuttuğu oruç ve kıldığı namazları yüce Allah kabul etmez...
Böyle kadınları da ancak İslâm ahlâkı yetiştirir.

ALLAH’IN RAZI OLDUĞU ERKEKLER.:

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Aranızda en hayırlı kimseler, kadınlarına, zevcelerine karşı huyu en İyi olanlarınızdır." (Buharî, Nikah: 43, Müslim, Fedai: 68).
İzah ettiğimiz konular ışığında erkeklere de aile saadeti İçin birkaç altın öğütler verelim:
Yuvanıza, eşinize ve çocuklarınıza harcadığınız paranın sadakadan efdal olduğunu unutmayınız.
Her öfkeli anınızda "boşanma" sözcüğünü kullanmanın ağır mesuliyetini düşünerek, bu kelimeyi kullanmamaya özen gösteriniz.
Geç saatlere kadar siz dışarıda kalırken evinizi ve sizin yolunuzu gözetleyenler olduğunu unutmayınız.
Eşinizin yuvanızdaki fedakârlıklarını, çırpınış, gayret ve çalışmalarını arada bir de olsa takdir ediniz.
Eşinizin yorgun, hasta yada sıkışık olduğu durumlarda, hatta bunların hiç biri olmasa bile arada da olsa gönül almak için ev işlerinde ona yardımcı olunuz.
Mümkün olduğunca evinizin kapısını çalarken günlük kaygı, keder, kızgınlıklarınızı bir kenara atın. Atın ve evinizin kapısını öyle çalın.
Eşinizin size Allah tarafından bir emanet olarak verildiğini unutmayınız.
Arada sırada da olsa eşinizi hatırlayın. Ufak bir hediye. Çam sakızı, çoban armağanı... Sevindirin kısacası...
Eşinize Allah ve Rasûlünün rızasını kaybettirecek şeyler asla emretmeyiniz.
Evinize getirdiğiniz her lokmanın helâl olmasına gayret ediniz.
Onun size gösterdiği sevgi, saygı ve hürmete karşılık veriniz...
Eşinizle istişare ediniz ve kendisine kıymet verdiğinizi gösteriniz.
Kendi aile ve yakınlarınıza gösterilmesini istediğiniz sevgi ve hürmetin aynısını eşinizin yakınlarının da beklediğini unutmayınız.
Ne kadar yorgun ve meşgul olursanız olun, onun evde akşama değin sizi beklediğini hatırlayınız ve ona ayıracak vakti mutlaka bulunuz.
Evin nafakasını temin muhakkak ki erkeklerin görevidir. Bunu bilerek eşinizi çalışmaya zorlamayınız. Çarşı, pazarda alış verişe, dış işlere onu itmeyiniz.
Kimsenin kusursuz olmadığını bilerek, küçük kusurlarını görmezlikten geliniz...

ÇOCUĞUNA SÖZ GEÇİREMEYEN ANNE VE BABALARA.:

Bir adam, Hz Ömer (radiyallahu anhu)’ya gelerek, oğlunun serkeşliğinden, ana-babasına karşı geldiğinden şikâyette bulundu. Bunun üzerine Hz. Ömer (radiyallahu anhu) onun oğlunun huzuruna getirip ana-babasına karşı gelmesi ve onların haklarını unutması hususunda dikkatini çekti. Oğlan şu cevabı verdi: “Ya Emira’l- Mü’minin, çocuğun ana-babası üzerinde haklan yokmudur?"
Ömer (radiyallahu anhu) "Evet vardır," diye cevap verdi. Oğlan: "Onlar nelerdir?" diye sorunca, Ömer (radiyallahu anhu) şöyle cevap verdi:
1-) Evlenirken anasını araştırıp seçmesi,
2-) Çocuğu doğunca ona güzel bir isim koyması (müslüman ismi)
3-) Allah ’ın Kitabını ona öğretmesi bu haklardandır."
Oğlan bunları dinledikten sonra dedi ki: “Ya Emira’l- Mü'minin. Doğrusu babam bunlardan hiç birini yerine getirmemiştir. Anama gelince, zenci bir kadındır ve aynı zamanda mecûsidir. Benim ismimi Cuâl yani "kara böcek" koymuş ve Allah’ın kitabını da bana öğretmemiştir, bir harf olsun belletmeyi akletmemiştir. Şimdi benden ne saygı ve terbiye bekliyor?"
Bu sözler üzerine Hz. Ömer (radiyallahu anhu) o adama dönerek dedi ki: "Be adam! Bana gelip oğlunun serkeşliğinden, ana-babasına âsi olduğundan şikayet ediyorsun; oysa ondan önce sen ona âsi olmuş, haklarını çiğnemişsin, o sana kötülük etmeden sen ona kötülükte bulunmuşsun.

İşte Hz. Ömer (radiyallahu anhu); Günümüzdeki cahil ana-babalar gibi, çocuğunun dünyası için her türlü imkanını hazırlayıp da maneviyatını, imânını, ahlâkını ve ahiretini unutan ve çocuğunun da asi ve ahlâksız yetişmesine seyirci kalan anne ve babaya asıl sorumluluklarını ve vazifelerini hatırlatmış ve çocuğu haklı bulmuştur.

Çocuğun Doğumundan önceki Annenin Yapacağı Ruhsal Terbiyenin Önemi:

Küçük bir kız okula yazıldıktan sonra, devamlı arkadaşlarını iğneler.
Öğretmen elinde iğne gördükçe alır, azarlarsa da askıdaki paltolara, oturacakları yerlere iğne koymak huyundan bütün cezâ ve ikazlara rağmen vazgeçmez. Okuldan atılmak üzere iken, civar semtlerde çocuklar üzerinde tetkikler yaparak eser hazırlayan bir ruh âlimi, hadiseyi duyunca hemen ilgilenir. Çocuğu ve ailesini sıkı bir teste tabi tutar. Nihayet meselenin çözüm noktası, annesinin anlattığı bir hadise ile ip ucu verir.
Kadın der ki: "Efendim, bundan önce biz büyük bir konağın bekçisiydik. Konağın sahibi o derece cimri biriydi ki, bahçedeki ağaçlardan meyve koparmak değil yerden çakıl taşı almak bile imkansızdı. Hamile olduğum zaman, küçük nar ağacındaki sayılacak kadar az narlara o kadar imrendim ki, koparırsam işimizden olmak korkusu ile, elime bir iğne alıp, gece gidip narları iğneleyip suyunu emerdim."
Bu durumu dinleyenler hayrette kalırlar. Ruh âlimi: "Evet, der. ALLAH celle celâlihu ana ile evladı o derece bağlamıştır ki, doğduktan sonra her varlığı ile evladına örnek ve destek olduğu gibi doğmadan
önce, ananın yaptıkları hareketler ve ruhunun iniş çıkışları çocuğunun ruh tablosunda da aynı grafik çizgilerini verir."

Ey anneler!. Bu kıssalar da da görüldüğü gibi, çocuğunuzun eğitimi ve saadeti sîzlerin davranışınıza göredir. Sizler çocuklarınıza örnek olabilecek şekilde İslâmî nefsinizde ve ailenizde yaşayınız ki, çocuklarınıza güzel örnekler olabilesiniz...

Din; Lügatte: Ceza, mükâfat yol, âdet... demektir.
Şeriâtte din: Akıl sahibi insanları kendi istek ve arzularıyla iyiliğe ve saadete ulaştıran İlâhî bir kanundur.
Din, Allah tarafından konulur, Ondan başkasının din koyma hakkı olmadığı gibi, dini hükümleri değiştirme ve kaldırma hakkı da yoktur.
Meselâ; bugün hristiyanlığın bir çok hurafelerle dolu olması (Hz, İsâ'nın Allah'ın oğlu olması ve ilahlığa ortak olması gibi) tamamen insanların kendi keyiflerine göre hükümler koymalarının sonucu olmuştur.
Din Allah'tan gelen bir vahye dayanır. Allah u Teâlâ, büyük melek Cebrail vasıtasıyla Peygamber olarak seçtiği insana, dilediği her şeyi gizli, süratli, emniyetli bir şekilde ulaştırır. Buna Vahiy denir. Her önüne gelenin peygamberlik iddiasına kalkmasını Önlemek için de Peygambere kimsenin benzerini yapamayacağı bir mûcize verilir.

însanın Dine Olan İhtiyacı:

Din insanların vazgeçemiyeceği bir ihtiyacıdır. Çünkü aslında Allah'a inanmayanlar bile, bunaldıkları zamanlarda 'Allah'ım!.." demeğe başlarlar ve kendilerine bir dayanak ararlar.
İnsanın bir bedeni, bir de ruhu vardır. Yemek, içmek... bedenin ihtiyacıdır. Bunlar yerine getirilmezse hastalık başlar. Ruhunda ihtiyaçları vardır, bu ihtiyaçların başında da dine bağlanma ve Allah'a inanma gelir.
Ruhun ihtiyaçları da giderilmediği zaman ruhi hastalıklar başlar. Bedeni hasta olanın zararı çoğu zaman kendine, ruhu hasta olanın zararı bütün toplumadır...
Kısaca din; insan için ruhî ve zarûrî bir ihtiyaçtır. Din beşeriyetle doğmuş ve onunla kıyamete kadar devam edecektir, insanlardaki din duygusunun kaynağı, fitridir (yaratılıştandır.) Yani; insanın yaratılışı ile birlikte ortaya çıkmıştır. Nerede ve ne zaman bir insan yaşamışsa onunla birlikte hakk veya bâtıl bir inanç ve ibâdet de var olmuştur.

DİNLER İKİYE AYRILIR.:

1-) İLAHÎ DİNLER.:
İlâhî bir kaynaktan fışkıran ve Tevhîd (bir Allah'a İnanmak) esasına dayanan "İlâhî Din” demektir.
A-) Yahudilik. (Tahrîf edilmiştir).
B-) Hristiyanlık. (Tahrîf edilmiştir).
C-) İslâm. (Kıyamete kadar bâkidir).

2- BÂTIL DİNLER.:

Allah tarafından gönderilmeyen, İlâhî kaynağa dayanmayan, Allah, Peygamber ve ahiret inancı olmayan, insanların kendi inanç, düşünce ve kanaatlarıyla ortaya çıkardıkları dinlerdir.
1-) Animizm: Ruhlara tapmak,
2-) Naturizm: Tabiata tapmak,
3-) Totemizm: Kişinin koruyucu hayvânî ruhuna tapmak,
4-) Şamanizm: Türklerin eski dini,
5-) Taoizm: Çinlilerin dini,
6-) Budizm: Hintilerin dini,
7-) Mecûsilik: Ateşe tapma,
8-) Müşriklik: Allah'a ortak koşmak, v. s.
9-) Bugünkü insanları Allah’ın hükmü dışında yönlendirmeyi amaçlayan beşerî görüşler ve ideolojiler de bâtıl görüşlerdir. Meselâ: Kapitalizm, Komünizm, Faşizm, Laisizm, Demokrasi, Milliyetçilik v.s. gibi.

MÜKELLEF İNSAN VE GÖREVLERİ.:

MÜKELLEF: Sorumlu demektir. Akıllı, bülûğ çağma eren ve Allah’ın emir ve yasaklarıyla sorumlu olan müslümanlara mükellef dinir.
Mükellef olan kimse emr olunanı yapmakla, yasaklanandan da kaçınmakla yükümlüdür.
Bir kimsenin Allah Teâlânın emir ve yasaklarından sorumlu sayılması yani mükellef olması için aranan şartlar şunlardır:
1-) Müslüman olmak: İnsanlar önce Allah'a imanla mükelleftir, Müslüman olmayanlar ibâdetle mükellef değildir.
2-) Akıllı olmak: Akıl hastalan, deliler mükellef değildirler. Çünkü bu kimseler iyiyle kötüyü ayırt edemezler. Nitekim bir hadisi şeriflerinde Rasûlüllah sallallahu aleyhi vesellem'in şöyle buyurduğu bilinmektedir: "Kimin aklı yoksa, dini de yoktur."
Âkil insan: Aklı başında, sözü sohbeti yerinde ne yaptığını bilen bir insan demektir.
3-) Bülûğ (ergenlik) çağma gelmek: Ergenlik, kişinin kendi cinsiyetini, şahsiyetini anlaması demektir. Bu devre erkeklerde on iki ile on beş kadınlarda ise dokuz ile on beş yaş arasındadır. On beş yaşına girdiği halde bülûğa ermeyen kadın ve erkekler, İslâm'ın emirleriyle yükümlüdürler. Baliğ Kimse: Çocukluktan çıkıp, (meni gelmesi ile) erkeklik veya (hayız-âdet ve nifas -lohusalık- ile) kadınlığa ermiş kimse demektir.

MÜKELLEFLERİN İŞLERİ.:

FARZ: Allah'ın kesin olarak işlenmesini emrettiği hükme denir. "Namazı dosdoğru kılınız, oruç tutunuz, zekât veriniz, kadınlara başınızı örtünüz..." v.s. gibi emirler farz'a örnektir. Farzın terki haramdır. Farzın işlenmesine sevap, özürsüz terkedilmesinde Allah'ın azâbı vardır. Farzı inkâr eden kimse dinden çıkar.

Farz ikiye ayrılır:
a-) Farzı Ayn: Mükelleflerden her birinin yapması lâzım gelen farzlardır. Bir kimse diğerinin yerine namaz kılamaz. Bu tür farzları herkesin bizzat yapması gerekir.
b-) Farzı Kifâye: Mükelleflerden bazılarının yapmalarıyla diğerlerinden düşen, onlar için yapmak mecburiyeti kalmayan farzlardır. Cenâze namazı kılmak gibi. Müslüman bir kimsenin cenâze namazının kılınması
o beldede yaşayan müslümanlara farzdır. Bir kişi dahi kılmış olsa farz yerine gelmiş olur. Kılınmazsa orada oturan kimselerin hepsi günahkâr olurlar. Kılan sevabını alır, kılmayan günahkâr olmaz.

VACİP: Yapılması şer'ân kat’i bir delil ile sabit olmamakla beraber kuvvetli bir delîl ile sabit olan şeydir. Sadaka vermek, bayram namazı kılmak... gibi. Farzda olduğu gibi vacibi işleyene sevap, özürsüz terk edene günâh vardır. İnkâr eden dinden çıkmaz. Şâfiîlere göre farz ile vacip eş anlarfılı kelimelerdir, aynı hükmü taşırlar.

SÜNNET: Lügatte, gidiş, yol demektir. Şeriâtte; Farz ve vacib olmayarak Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in, ibâdet suretiyle çoğu zaman işleyip pek az terk ettiği ve bize de tavsiye ettiği sözleri, fiilleri ve takrirleridir.

Fiili Sünnet: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bizzat yaptığı davranışlarına denir. Kavli Sünnet: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin herhangi bir mesele hakkındaki şifahi beyanına kavli (sözlü) sünnet denir. Takriri

Sünnet ikiye ayrılır:

a-) Sünneti Müekkede: Peygamber Efendimizin devam edip nadiren terk etmiş oldukları sünnettir. Meselâ; sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri gibi.

b-) Sünneti Gayri Müekkede: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in ibâdet maksadiyle arasıra yapmış oldukları şeylerdir. Yatsı ve ikindi namazlarının ilk sünnetleri gibi.

Bütün bu sünnetleri yapanlar, farz ve vacipden az sevap kazanırlar, bile bile terk edenlere de Hz. Peygamber aleyhisselâm'in tekdiri vardır. Sünnetleri terketmeyi alışkanlık haline getirenler Hz. Peygamberin sallallahu aleyhi vesellem şefaatine nâil olamazlar.

MÜSTEHAB: Lügatte: Sevilmiş şey demektir. İşlenmesinde sevap olan, terkinde günâh olmayan şeylerdir. Nafile namaz kılmak ve oruç tutmak, fakirlere sadaka vermek v.s.

MÜBAH: Yapılmasında sevap olmadığı gibi terkinde de günah olmayan fiillerdir. Yemek, içmek, oturmak, uyumak v.s. gibi. Bu işler mubah (serbest) ise de sağlığa zarar vercek kadar yemek, içmek, uyumak ve israf etmek mubah değildir.

HARAM: Mükellefin yapmamasını isteyen ve kafi bir delil ile yasaklığı sabit bulunan şer'i bir hükümdür. "Adam öldürmek, İçki içmek, zinâ etmek, kadınların başını açması v.s. gibi hükümlerdir." Haramı terkeden sevap kazanır, işleyen günahkâr olur. İnkârı dinden çıkarır.

MEKRUH: Lügatte: Sevilmeyip kerih görülen ve hoş olmayan şey demektir. Allah'ın haram kadar kesin olmayan yasaklandır. İki kısma ayrılır:
a-) Tahrîmen (harama yakın) mekruh: Vaciblerin terkediimesi bu kısma girer.
b-) Tenzîhen (helâle yakın) mekruh: Sünnet ve müstehapları
yapmamak bu bölüme girer. Sağ elle sümkürmek gibi.
(188) Fiili Sünnet: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bizzat yaptığı davranışlarına denir. Kavli Sünnet: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin herhangi bir mesele hakkındaki şifahi beyanına kavli (sözlü) sünnet denir.

Takriri Sünnet: Sahabe tarafından söylenen bir sözü veya işlenen bir fiili Hz, Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin reddetmeyip sükut etmesi, güzel karşılaması veya tasdik etmesidir. (Hadis Usulü: Prof. Dr. Talat Koçyiğît, S: 15

MÜFSİT: Başlanmış bir ibâdeti bozan işe müsfit denir. Namazda gülmek, konuşmak, oruçlu iken bile bile yemek içmek gibi... Çünkü, gülmek ve konuşmak namazı, bilerek yemek, içmekte orucu bozar.

İSLAM DÎNİNİN KAYNAKLARI (Şer’i Deliller).:

1-) KİTAP: Kur anı Kerim: Allah tarafından, Peygamberimize Cebrail aracılığı ile vahiy sûretiyle 23 senede gönderilen ve günümüze kadar bozulmadan tevatüren nakil yoluyla ulaşan İlâhi emirler topluluğudur.

2-) SÜNNET: Tarifini önce yaptık.

3-) İCMA: Peygamberimizin vefatından sonra gelen asırlardan birinde ve aynı asırda yetişen İslâm müctehitlerinin dini bir hüküm üzerinde birleşmeleridir.
4-) KIYAS: Hakkında âyet ve hadis bulunan konunun hükmünü, aralarındaki illet benzerliği sebebiyle hakkında âyet, hadis bulunmayan ko nuya tatbikidir.

* * *

ŞERİAT: Doğru yol, hakk din yolu. Din manasınadır.
Şeriat: Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamberin tarif ettiği, bildirdiği ve kulların uyması istenen İslam’dır. Şeriat, din, millet, İslam aynı manaları ifade eden kavramlardır. Şeriatı inkar eden İslam'dan çıkar.

MEZHEB: Gidilen, uyulan yoldur. Dinin esaslarında ve esas temel meselelerde bir olmakla beraber, teferruatta bazı muhtelif meseleler olması sebebiyle birbirinden az farklı müctehidlerin yollarıdır.
Müslümanların inanç ve fiillerinde uyacaktan iki mezhebi vardır.
İtikatta Mezhebimiz: “Ehli sünnet ve’l- cemâat" mezhebidir.
Ehli Sünnet demek: Hz. Peygamberin gösterdiği yoldan ve ashabının yolundan gidenlere denir.

Hanefilerce :
1-) İ’tikatta mezheb imamımız: Ebû Mansur Maturîdîdir.
Amelde mezhebimiz: Hanefi mezhebidir. Kurucusu: İmamı Azam Ebû Hanife'dir. Adı: Numan b. Sâbit'tir.

Bugün amelde uyulması gereken 4 hak mezheb vardır:

1-) Hanefi mezhebi: Kurucusu: İmamı Azam Ebu Hanife.
2-) Şafii mezhebi: Kurucusu: İmamı Şafii.
3-) Mâliki mezhebi: Kurucusu: İmamı Mâlik.
4-) Hanbeli mezhebi: Kurucusu: Ahmed b. Hanbel.
Bu dört mezhebten başka mezhebler de vardır. Ama bunlar kendilerince Hz. Peygamberin sünnetine ve şeriatına başka düşünce ve davranışlar kattıklarından, bunların mezhebleri ehli sünnetçe muteber sayılmamaktadır.

HER MUSLÜMANIN BİLMESİ GEREKEN FARZLARDAN SEÇİLEN 32 VE 54 FARZLAR.:

32 FARZ SIRASIYLA ŞUNLARDIR.:

İmanın Şartı: 6
1-) Allah Teâla’nın varlığına ve birliğine inanmak.
2-) Allah Teâla’nın meleklerine inanmak.
3-) Allah Teâla'nın gönderdiği kitaplara inanmak.
4-) Allah Teâla’nın peygamberlerine inanmak.
5-) Ahiret gününe ve öldükten sonra dirilmeye inanmak.
6-) Hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak.

İslâm'ın Şartı: 5
1-) Kelime'i Şahadet getirmek.
2-) Ramazan ayında Oruç tutmak.
3-) Her gün beş vakit namazı kılmak.
4-) Şartların haiz olması halinde ömründe bir defaya mahsus olmak üzere Hacca gitmek.
5-) Zenginlerin senede bir defa malının zekatını vermesidir.

Abdestin Farzı: 4
1-) Bir defa yüzünü yıkamak,
2-) Kollarını dirsekleriyle beraber yıkamak.
3-) Başın dörtte birini meshetmek.
4-) Ayaklan topuklarla birlikte yıkamak.

Guslön Farzı: 3
1-) Bo! su ile ağzı çalkalamak.
2-) Genze kadar su çekip burnu temizlemek.
3-) Bütün vücudu, hiç kuru bir yer kalmayacak şekilde yıkamak.

Teyemmümün Farzı: 2
1-) Önce teyemmüme niyet etmek,
2- İki elini temiz toprağa vurup yüzüne sürmek, ellerini bir daha vurup kollarına sürmektir.

Namazın Farzı: 12
(Altısı şart ve altısı rükündür. Şartlar namazın dışında, Rükün ise na
mazın içindedir).

Dışındakiler:
1-) Abdestsizlikten abdest almak,
2-) Bedenini, elbisesini ve namazgâhını pislikten arındırmak,
3-) Görülmesi şer’ân caiz olmayan yerlerini örtmek,
4-) Namaz kılarken kıbleye dönmek,
5-) Her namazı vaktinde kılmak,
6-) Kılacağı namaz için niyet yapmak,

İçindekiler:
1-) Namaza {Allah-ü Ekber) diyerek başlamak,
2-) Namaz kılarken (özrü yoksa) ayakta durmak,
3-) Namazda Kur’ânı Kerim okumak,
4-) Rukûya varmak,
5-) Secdeye varmak,
6-) Namazın sonunda Ettehiyyâtü okuyacak zaman kadar oturmak..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 08 Kas 2018, 22:04 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Resim


54 FARZ.:

54 Farz'ı gayet çabuk ve kolay tertipledik. öğrenmeniz için, alfabe sırasına göre:

-A-
1- Allah'a ve Onun Rasûlüne itaat etmek,
2- Allah'ı bir bilip daima hatırdan çıkartmamak,
3- Abdest ve boy abdesti almak,
4- Allah'ın sevdiğini sevmek, sevmediğinden daimâ kaçıp uzak durmak,
5- Akraba ve komşuları ziyâret etmek,
6- Aleme ibret gözü ile bakmak,
7- Allah’ın azabından daima korkmak,
8- Allah'ın rahmetinden hiçbir zaman ümidini kesmemek,
9- Allah için sevmek; her şeyi Allah için yapmak.
10- Adet ve lohusa halinde bulunan kadına yaklaşmamak,
11- Allah’a ortak koşmamak, küfre sürükleyen sözlerden dâima sakınmak,

-B-
12- Beş vakitte diğer farz namazları kılıp, âile va çocuklarına namaz kılmayı öğretmek,
13- Belâlara sabretmek,
14- Babaya ve anaya iyilik edip, onları hiçbir zaman darıltmamak,
15- Baliğ olmamış yetimlerin malını korumak,
16- Bütün kötülüklerden kalbini temizleyip, din kardeşlerine üç günden fazla dargın durmamak,
17- Beş vakit namaza devam etmek,
18- Büyü yapmamak, büyücülerin ve kâhinlerin sözlerine inanmamak,

-C-
19- Cenabı Allah’tan gelen kazaya razı olmak,

-D-
20- Dâima Allah'tan korkmak,
21- Dilini kötü sözlerden korumak,

-E-
22- Emânete hıyânet etmeyip her işte âdilâne hareket etmek,

-F-
23- Fakirlere sadaka varmek ve dâima yardım etmek,

-G-
24- Günâhlardan, bir daha yapmayacak şekilde tevbe etmek,
25- Günâhlardan kaçıp ibâdetle maşgul olup, iş güç sâhibi olmakla tembelliği bırakıp, israf etmemek,

-H-
26- Helalinden yemek ve içmek,
27- Herkesin rızkına Allah'ın kefil olduğunu hak bilmek ve Allah'ın verdiği nimetlere dâima şükretmek,
28- Helalinden temiz elbise giymek,
29- Hakka tevekkül edip, hayâtını bile bile tehlikeye atmamak,
30- Harpte düşmandan kaçmamak ve hiç kimse ile alay etmemek.

-İ-
31- İhlâs üzere ibâdet edip, gösteriş için yapmamak,
32- iyiliği emredip yaptırmak ve kötüyü bıraktırmak.
33- İlim okuyup, san'at ve fende düşmanları geçecek şekilde çalışmak.

-K-
34- Kazançlara kanâat etmek, sahtekârlığa teşebbüs etmemek.
35- Kur'âm Kerim’in bütün âyetlerine inanıp bir harfini bile inkâr etmemek.
36- Kalbini fena düşüncelerden temizleyip, hiç kimse için kötülük düşünmemek.
37- Kulakları fena sözleri dinlemekten koruyup, kötü sizleri konuşan arkadaşlarla arkadaşlık etmemek.
38- Kalbini her türlü kinden, fesatlıktan ve hasetlikten temizlemek.

-L-
39- Livata, cinsi sapıklık yapmamak.

-M-
40- Müminlerin sözlerinde sâdik olmaları.
41- Malının kırkta bir zekâtını fakire vermek.

-N-
42-) Nimetlerin mukabilinde Allah'a şükretmek.
43- Nefis ve şaytana uymamak.

-Ö-
44- Ölümü hak bilmek.

-R-
45- Rüşvet alıp vermemek.

-Ş-
46- Şeytanı ve nefsi dâimâ düşman bilmek.
47- Şarap ve içki içmemek, az dahi olsa.

-T-
48- Tefekkür (yaratıkların hepsine ibretle bakıp düşünmek).
49- Tartı âletlerini doğru tutup teraziye hile katmamak.

-U-
50- Ulu'l-Emre (Allah’ın emirlerine itaat eden ulû'l-emre) itâat edip, büyükleri sayıp, küçükleri sevmek.

-V-
51- Vakârlı, terbiyeli olup, kibirli olmamak.

-Y-
52- Yok yere yemin edip, yalan yere şehâdet etmemek.
53- Yaramaz fena işler yapmayıp, başkalarının ırzına tecâvüz etmemek.

-Z-
54- Zinadan kaçınmaktır.

İşte size 32 ve 54 farzların özetleri. Okuyup ezberlemeye gayret ediniz.

İslâm'ın emirlerini içerisindeki farzların hepsi bunlarla sınırlandırılamaz. Daha nice farzlar vardır. Ancak bunlar itikadca öncelikle bilinmesi gerekenlerin özetidir.
Bunları ve diğer farzları yaşayabilmemiz için ticâretimize, evliliğimize ve tüm hayâtımıza İslâm'ı hâkim kılmamız için, nefsî, malî, siyâsî ve kültürel cihâd etmek de müslümanlar üzerine farzdır.

CİHAD: Allah'ın kanunlarının her yerde uygulanması yolunda düşman ile (ilimle, sözle, fiille, malla ve canla) bütün kuvvetini sarfederek mücâdele etmektir.
Cihad: Allahın ve Rasûlünün emirlerinin küfrün, müşriklerin ve tağutların hakimiyetinin üstünde olması için bütün gücüyle çalışmaktır.
Allah (c. c. ) Yolunda Cihadın Fazileti:
"Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın (evlerinde) oturanlarla Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlar bir olamaz. Allah (c.c.), mallarıyla, canlarıyla savaşanları, derece itibariyle, oturanlardan çok üstün kıldı. (Gerçi) Allah (mü'minlerin) hepsine de cenneti va'd etmiştir. (Fakat) Allah, savaşanlara oturanların üstünde daha büyük bir ecir vermiştir." (Kur'an-ı Kerim, Nisa, 95).

1- Cihâdı asğar: Küçük savaş. İslam için silahla savaşma.
2- Cihadı ekber: Nefis ile mücadele.

CİHAD METODLARI:
1- Mal ile cihâd: Malın Allah (c.c.) yolunda harcanması.
2- Tebliğ ve yayın yoluyla cihâd: İslâmî basın ve yayının basılması, satın alınması, (zekat ve sadaka olarak) dağıtılması.
3- öğretim yoluyla cihâd: Kadın ve erkek için ayrı ayrı İslâmî okulların açılması.
4- Siyasî cihâd: Siyasî alanda İslamın hakim kılınması.
5- Savaşarak cihâd: Çağın savaş metodlanyla İslamın tebliği ve hakim kılınması için mücadele etmektir.

Çağımızdaki emperyalist ve haçlı zihniyetinin İslam ümmeti üzerinde ki ekonomik ve sosyal saldırıları karşısında, aynı metodlarla fert fert cihad etmek her müslümana farzdır.
İngiliz misyoner ajanlarından Hampher, "İslâmî Nasıl Yok edelim" adlı hatıralarında müslümanları içten yıkma metodları hakkında şu itirafı yapıyor:
"Müslümanların kalbindeki cihad duygularını söküp atabilmenin en büyü başarı olduğu, gerisinin çorap söküğü gibi geleceği, yetiştirildiğimiz misyoner (casus) okullarında bizlere özenle öğretilmiştir."

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 08 Kas 2018, 22:08 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Resim

OKUMA PARÇASI/ALLAHTAN KORKAN BİR KADININ NEFSİNE HAKİM OLMASI

İkinci Halife Ömer (r.a.) devrinde işte Allah'tan (c.c.) korkan bir kadın!
Kocası kutsal savaşa gitmişti. Uzun süre kocası dönemedi. Böylece yalnızlığın verdiği vahşet bir çadır gibi üzerine çöktü; tek kalmaktan doğan bir südrü düşünce onun üzerine saldırdı. Kadınlık kanı damarlannda sıçramaya başladı. Cinsel duygunun ateşi alev alev tutuştu. Bu durumda onu harama meyletmekten alıkoyan tek şey iman engeli ve ilahi murakabenin frenleyici inancı idi. İşte bu kadıncağız bir gecenin karanlığının belirsizliğin içinde şu mısraları söylerken Halife, Ömer (r.a.) tesadüfen onun kapısının önünden geçiyordu. (Tabiiki o zamanki evler şimdiki gibi muhkem ve sağlam değildi.)
"Bu gece uzadıkça uzadı, her yanı karanlığa bürüdü. Uyutmadı beni, oynaşacağım bir sevgili yok mudur?
Vallahi, işin neticesinde Allah korkusu olmasaydı, Herhalde sevgilinin yanlan bu kanepede hareket edip dururdu."
Ömer (r.a.) bu sözleri duyduktan sonra ikinci gün kızı Hz. Hafsa’nın yanına uğradı ve ondan sordu: "Kızım, bir kadın, kocası ayrılıp bir yere gittiğinde ne kadar bir süre buna sabredebilir?" Hz. Hafza (r. anha) şu cevabı verdi:
"En çok dört ay..."
Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) serhadlarda düşmana karşı duran ve nöbet bekleyen, savaşan kumandanlara şu emirnameyi gönderdi: "Hiç bir askeri, çoluk çocuğundan dört aydan fazla ayrı tutmayın."
İşte bir cinsel fitne ile Allah (c.c.) korkusu, sözü edilen mü'mine kadının kafasında karşılaştı; günah ve hayasızlık ile iman çarpıştı. Fitne ve hayasızlık hezimete uğradı, iman başarıya erişip zafer buldu.
Ne mutlu imanı galip gelenlere ve Allah'tan (c.c.) korkanlara...

OKUMA PARÇASI Âsi/MÜSLÜMAN KADININ, KENDİSİYLE EVLENMEK İSTEYEN ERKEĞİ İSLAM'A DAVETİ

Hz. Peygamber devrinde Ebû Talha müslüman olmadan önce, Ümmi Süleym (Rumeysa)'ya evlenme teklifinde bulunur. Ümmi Süleym:
-Doğrusu ben de sana hevesliyim, senin gibisi kaçırılmaz. Fakat sen kâfir bir adamsın, bense müslüman bir kadınım, seninle evlenmem doğru olmaz, der.
Bunun üzerine aralarında şöyle bir konuşma cereyan eder:
Ebû Talha :
-Sana ne oldu Rumeysa?
-Ne olmuş bana?
-Sarı ve kırmızıdan (altın ve gümüşten) ne haber?
-Ben altın ve gümüş aramıyorum. Sen bir adamsın ki; işitmeyen, görmeyen sana hiç bir faydası dokunmayan şeye tapıyorsun. Falanlann siyah kölesinin dağdan sürükleyip getirdiği, yerden biten bir odun parçasına (puta) tapmaktan hiç sıkılmıyor musun? Eğer sen müslüman olursan, işte o benim mehrim olsun, evlenelim, başka bir şey talep etmeyeceğim.
-Bana müslümanlığı kim telkin eder, Rumeysa?
-Rasûlüllah (s.a.v.) telkin eder, ona git.
Bunun üzerine Ebû Talha Hz. Peygambere doğru ilerlemeye başlar.
Rasûlüllah, ashabı içinda oturuyorken onu görür ve: "Ebu Talha, İslâm'ın aydınlığı iki gözü arasında parlayarak geliyor." buyurur. Ebû Talha Hz. Peygamberin huzurunda iman eder ve Rumeysa'nm şartı üzere nikâhlarını
kıyar. (İslamda Kadın, Bekir Topaloğlu, İst, 1984. Yağmur Y. îst. S. 40).
İşte böyle bir mücahide için Hz. Peygamber buyurur: "Gördüm ki Cennete girmişim, önümde bir ayak sesi, bir de baktım ki, Rumeysa.’'
Bu kıssada olduğu gibi müslüman kadını evleneceği erkek de onun dindarlığına öncelik tanımalıdır. Zira başka bir hadiste Rasûlüllah (s.a.v.) ölçüyü şöyle belirtiyor:
- "Size, dininden ve huyundan memnun olduğunuz biri gelince, ona kızınızı veriniz. Eğer yapmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat çıkar."
- Yâ Rasûlallah, dediler, eğer onda (fakirlik ve asaletsizlik) varsa?
- "Size dindarlığını ve huyunu beğendiğiniz bir adam (kız istemeye) gelince onu evlendiriniz" buyurdu. Ve bunu 3 defa tekrar etti. (et-Taç, C.2 S. 284).

Ey müslüman genç kızlar! Ümmü Süleym (Rumeysa) gibi, sizler de sizi isteyen erkeklerden isteyeceğiniz ve aradığınız özelliklerin en başında müslüman ve İslâm'ı yaşayan biri olmasını arayınız ve bunda İsrar ediniz.
Eğer mutlu ve huzurlu bir yuva kurmak isterseniz. Mal ve şa'şalı lüks hayat sizi aldatmasın.
Zira, Hz. Peygamber (s.a.v.), evlenecek erkek ve kadında aranacak özelliklerin başında dindar olanın tercih edilmesini tavsiye ediyor. Dindar olan, Allah’tan korkar, zulüm ve ihanet etmez, mutluluğu yuvasında arar.

İMAN ESASLARI (AMENTÜ).:
1-) Allah'dan (c.c.) başka tanrı olmadığına, Muhammed (s.a.v.)’in Onun kulu ve Peygamberi olduğuna,
2-) Allah’ın (c.c.) meleklerine,
3-) Allah’ın (c.c.) kitaplarına,
4-) Allah’ın (c.c.) peygamberlerine,
5-) Öldükten sonra dirilmeğe (âhiret gününe).
6-) İyilik ve kötülüğün Allah’ın takdiri ve yaratması ile olduğuna inanmaktır. (Buharî. Müslim.)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı: Re: islam kadın ilmihali
MesajGönderilme zamanı: 20 Kas 2018, 22:27 
Çevrimdışı
Dost Üye
Dost Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 02 Haz 2011, 15:51
Mesajlar: 89
Resim

Bu kıssada olduğu gibi müslüman kadını evleneceği erkekde onun dindarlığına öncelik tanımalıdır. Zira başka bir hadiste Rasûlüllah (s.a.v.) ölçüyü şöyle belirtiyor:
- "Size, dininden ve huyundan memnun olduğunuz biri gelince, ona kızınızı veriniz. Eğer yapmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat çıkar."
- Yâ Rasûlallah, dediler, eğer onda (fakirlik ve asaletsizlik) varsa?
- "Size dindarlığını ve huyunu beğendiğiniz bir adam (kız istemeye) gelince onu evlendiriniz" buyurdu. Ve bunu 3 defa tekraretti. (et-Taç, C.2 S. 284).
Ey müslüman genç kızlar! Ümmü Süleym (Rumeysa) gibi, sizler de sizi isteyen erkeklerden isteyeceğiniz ve aradığınız özelliklerin en başında müslüman ve İslâm'ı yaşayan biri olmasını arayınız ve bunda İsrar ediniz.
Eğer mutlu ve huzurlu bir yuva kurmak isterseniz. Mal ve şa'şalı lüks hayat sizi aldatmasın.
Zira, Hz. Peygamber (s.a.v.), evlenecek erkek ve kadında aranacak özelliklerin başında dindar olanın tercih edilmesini tavsiye ediyor. Dindar olan, Allah’tan korkar, zulüm ve ihanet etmez, mutluluğu yuvasında arar.

İMAN ESASLARI (AMENTÜ)
1- Allah'dan (c.c.) başka tanrı olmadığına, Muhammed (s.a.v.)’in Onun kulu ve Peygamberi olduğuna,
2- Allah’ın (c.c.) meleklerine,
3- Allah’ın (c.c.) kitaplanna,
4- Allah’ın (c.c.) peygamberlerine,
5- Öldükten sonra dirilmeğe (ahiret gününe).
6- İyilik ve kötülüğün Allah’ın takdiri ve yaratması ile olduğuna inanmaktır. (Buhari. Müslim).

İmânın lügat manası: İnanmak, tasdik etmek, bir şeye tereddütsüz ve kesin olarak inanmaktır.
İmânın şer'i manası: Kalb ile tasdik ve dil ile ikrardır. Yani, Peygamber Efendimizin, Allah’dan getirdiği her şeyi kalbi ile (doğrudur diye) tasdik etmek ve bu inancını dili ile de açıklamaktır.
İman konusunda "kalb İle tasdik" en ön planda yer alır. Kalbinde tasdiki bulunmayan insan, hiçbir zaman mü'min sayılmaz. İnanmadığı halde: "Ben Allah'a inanıyorum" diyen bir kimsenin, bu sözü, Allah Teâlaya göre bir değer taşımaz. Şu kadar ki, biz bir insanın kalbinde nelerin bulunduğunu bilmediğimiz için, bu adamı müslüman sayarız. "İnanmıyorsun" diyemeyiz. Eğer yalan söylüyorsa cezasını biz değil, Allah (c.c.) ve
recektir.
Allah rızası için yapılan işlerde gizlilik daima iyidir. Ancak kalbinde imanı olanın ömründe bir defa olsun inandığını söylemesi farzdır. Dilsiz olanların yapacakları işaretler veya müslüman olduğu kendisinden duyulmayan bir insanın camide namaz kılması gibi hususlar, onun Müslüman olduğuna delildir. Çünkü namaz, müminlere aid bir ibâdettir.
İmân bir bütündür: Daima bu bütünlük korunmalıdır. Yani inanılması emredilenlerin hepsine birden inanmalıdır. Yarısına inanıp yansını kabul etmemek, bütün peygamberleri kabul ettiği halde, "Musa ve İsa diye peygamber yoktur" demek veya 20. asırda artık kadınların başını örtmelerine gerek yoktur, demek veya yine 20. asırda faizsiz ticaret yapılamaz vesaire demek, imanın gitmesine sebeb olur. Diğer inanılacaklara ne derece kuvvetle inanırsa inansın, bu iman Allah Teâlâya göre makbul iman değildir.
İman edilmesi istenen hususlar Allah ve Rasûlü tarafından haber verildiği için -gözle gördüğüne inandığından daha kesin bir inançla- inanmalıdır. Çünkü göz yanılabilir, kulak yanlış duyabilir. Ama Allah Teâlâ ve O'nun Rasûlü yanlış haber vermez.

İMAN İKİ ÇEŞİTTİR.:

a-) İcmâlî İman: İman edilecek şeylere sebeb ve hikmeti araştırmadan kısaca ve toptan iman etmektir.
b-) Tafsîlî İman: İman edilecek şeylerin her birerlerinde açık ve geniş bir sûretle iman etmektir.

KELİME-i TEVHÎD ve KELİME-i ŞAHADET.:

a-) KELİME-t TEVHİD:

Tevhîd, sadece Allah'ın birliğine inanıp dile getirmektir.
"Lâ ilâhe illallah, Muhâmmedün Rasûlüllah"
Manâsı; "Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur, Muhammed (s.a.v.) Onun Rasûlüdür."

b-) KELtME-î ŞAHADET.:

"Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühü"
Mânası: "Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh -tanrı yoktur.
Yine şehâdet ederim ki, "Muhammed (s.a.v.) Onun kulu ve Peygamberidir."
Yeni müslüman olanın, Kelime-i Tevhîd veya Kelime-i Şehâdet'i bir kerre söylemesi farzdır.
Bu iki cümle Tevhid inancının temelidir ve manâsı İslâm Dininin i'tikad esaslarını tamamen ihtiva edecek kadar geniştir. Bunu biraz izâh edelim:

Kelime-i Tevhîd ve Şehâdetin İzahı:

Eşhedü: Lügatte Üç manaya gelir.
1-) Hazır bulunmak,
2-) Şehâdet etmek,
3-) Yemin etmek.

İnsan şehâdet ederken bu üç manayı içine alarak ve kastederek -Allah'a ve Rasulüne şehâdet edip- inanmaktadır.
Kelime-i Şehâdet'le Allah tan başka bir ilah olmadığını söyleyen bir kimse, bu kelime ile ne söylediğinin farkında olmazsa, söylediği şehadetin ne anlama geldiğini, neleri kabul edip, inanıp, neleri reddedip, dışlaması gerektiğini bilmeyen kimse olarak birkaç sözü tekrarladığından söz edilirse de "şehâdet" ettiğinden söz edilemez. Yani İslam’a ters fikir, düşünce ve zihniyetlere inanmakla ve hayatına onları hakim kılmakla beraber, onları reddetmeden bu sözleri tekrarlamak bir şey ifade etmez. Bilerek ya da bilmeyerek Kur’an'ın farzlarından birini inkar ederse kafir olduğu gibi...
Eşhedü en lâ ilâhe illâllah: "Düşündüm, anladım, kalbimde kabul ettim ve dilimle söylüyorum ki; Allah'tan başka ilah, yani güç, yani sonsuz iktidar sahibi, yani kainat ve içindeki insanlar için yasa koyan ve kendisine kulluk edilen bir başkası yoktur. Ve "Allah’a rağmen ben varım" diyen varsa, onu inkar ediyorum, onu tanımıyorum!..." demektir.
Lügatte ilâh: Isınmak, güvenmek, sevgiyle yönelmek ve kulluk etmektir. Buna göre ilah; güvenilen, sığınılan, sevilen ve tapılandır. Bunlar tanrılar, tağutlar, putlar ve buna benzer beşerî ilahlardır...
Lâ ilâhe: "Tağutu ve kendini ilahlaştıranlan tanımayıp inkar edeceğime, onlarla ilişkimi keseceğime, kalbimi bu pisliklerden temizlemek için bütün gücümü kullanacağıma dair Allah'a söz veriyorum... Bu ilah ve tağutlardan temizlediğim tertemiz kalbimi, yalnız Allah'a ve nizamına hazırlıyorum..." demektir. Çünkü kirli kalbe, temiz Allah inancı yerleşemez.
Çürük temel üzerine sağlam bina inşa edilemeyeceği gibi...
İllâllah: "İbadetimde ve ibadetimin gerektirdiği şeylerde tam anlamıyla ihlaslı olacağıma, ilim, akide ve amelde sadece ve sadece tek olan Rabbim Allah'ın rızasını hedef kabul edeceğime bütün amellerimi, ibadetlerimi, ihlasımı Rasulüllahın öğrettiği şekilde yapacağıma Allah'a söz veriyorum ve yalnız Allah'ı ilah kabul ediyorum..."
Muhammedün Rasulüllah: "Rabbime olan ibadetlerimi insanların düşüncelerine, kendi arzu ve hevesime ve bid'ate göre yapmıyacağıma, fakat bütün ibadetlerimi Allah'ın sevdiği, Kuranda gösterdiği, Rasulüne öğrettiği ve Rasulüllah'm bizlere gösterdiği şekilde yapacağıma Allah'a söz veriyorum..." demektir.

Kelime-i Şehâdete inanan Kimsenin Allah (c. c. ) ile Yaptığı Sözleşme:

Bir insan İslam’a girerken inandığı ve şartlarını kabul ettiği "Kelime-i Şehâdet"i söylerken Cenabı Hakka "Pyalû Belâ" da (madden yaratılmadan önceki ruhlar aleminde) iken verdiği sözü, dünyada tekrarlayarak şu üç ana konuda ahdini ve verdiği sözü şöyle yenilemektedir:
1-) İnançta Kulluk: Müslüman Kelime-i Şehâdetle inancında Rabbına kul olacağına dair söz vermektedir. İnancına hiçbir şekilde şirk karıştırmadan yalnız Allah'ın varlığına, birliğine, gücüne, hakimiyetine, nizamına, hukukuna, adaletine, helallerine, haramlanna, ve diğer emir ve yasaklarına tam inandığına dair söz vermektedir.
2-) İbadette Kulluk: Müslüman "Kelime-i Şehâdet" le, şeytanlara, tağutlara, ilahlara, putlara, ölü veya diri tanrılaştınlan insanlara çeşitli şekillerle ibadet etmeyeceğine ve yalnız Allah'ın emrettiği şekilde ibadet edeceğine dair de söz vermektedir...
"...Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.."
3-) Muâmelâtta (Uygulamada) Kulluk: Müslüman "Kelime-i Şehâdet" ile; şeytanların, tağutların, ilahların ve tüm beşerî sistemlerin ekonomik, hukuk ve sosyal hayata dair emir ve yasaklarına inanmayacağı gibi itaat edip, hayatına bunları hâkim kılmayacağına ve yalnız Allah'ın ve Rasutünün getirdiklerine, sistemine inanıp, itaat edip, hayatına hâkim kılacağına dair söz vermektedir...
Müslüman Kelime-i Şehâdet ile; bu üç ana konuda Rabb'ına kulluk edeceğine, İslam'a inanıp, hayatında ve ailesinde uyguladığı gibi, başkalarına da tebliğ için malıyla, canıyla cihad edeceğine dair söz vermekte
dir. Çünkü müslümana göre hayat; iman ve cihaddır.
Lâ ilâhe illâllah: "Bütün ilahlara, tağutlara, beşerî sistemlere (Kapitalizm, Komünizm, Sosyalizm, Faşizm Laisizm, Milliyetçilik, Demokrasi... v.s.), tanrılara, putlara, azgın nefsime hayır, sadece Allah'a ve Rasulüne evet. Sadece Onun gücüne, kuvvetine, iktidarına evet. O'nun dışındaki tüm ilahlara ve ilahcıklara hayır..." demektir.
Ancak bugün müslümanlann içinde yaşadığı hayat "Lâ İlâhe iltâllâh"ın manâ ve gereklerini bilmediklerini ortaya koymaktadır.
Bu gerçek, kendilerinden önceki müslüman nesillerde görülmemiş bir cehaletin Örneğidir. Çünkü onlar dilleriyle "Lâ İlâhe illâilâh" diyorlar.
Sonra da ruhlannda hiçbir sıkıntı duymadan Allah'tan başkasının buyruklarına uymaktan çekinmiyorlar. Bu sebeple bu nesle "Lâ İlâhe illâllâh"ın anlatılmasına ve gereklerinin bildirilmesine son derece ihtiyaç var dır. Biz bu nesle namazdan, oruçtan, zekâttan, hac’dan Önce "Lâ ilâhe illallah"! anlatmalıyız ve işe onunla başlamalıyız.
Kafirlerin Kelime-i Tevhid inancına gösterdikleri düşmanlık kadar müslümanlar da kendi inançlarında aynı gayreti gösterselerdi bugün bu zelil durumda olmazlardı.
Günümüzde bazı cahil müslümanlar, doğrudan Allah’tan başka birini tanrılaştırmamakta ve ona resmen tapmamakta ise de, Allah'a inanmakla beraber Allah'ın hükmüne değil, insanların koydukları hükme, paraya,
mala, kadına, makama, modaya vesaireye tabi olmakla, Allah'tan başkalarını mâ'büd (tanrı) edinmiş oluyorlar. Böylece Allah'ı bırakıp şeytanları, Tağutları mabüd edinip, onlara itaat ediyorlar. Ve onların bâtıl sistemlerini hayata hâkim kılıyorlar ve hayatlarını bu bâtıl sistem ve düzenlere (Kapitalizme, Sosyalizme, Laisizme, Demokrasiye, Milliyetçiliğe.. . v.s.) göre tanzim ediyorlar. Böylece Allah'la birlikte bâtıl ilahlara ve düzenlere de
inanıp itaat edenler, iki ilahlı ve iki dinli durumuna düşmüş oluyorlar.
Müslüman asla iki ilahlı ve iki dinli olamaz. Allah (c.c.) kendisine ortak kabul etmez... Cenabı Hak böyle bir imanı Kuranında şu ayetle yasaklamaktadır: "İki ilâh edinmeyin, O, tek bir ilahtır..." (Kur an-ı Kerim, Nahl, 51).

İnsanlığın Önünde İtâat ve İbâdet Edeceği İki Yol Vardır:
1-) Allah’ın ve Resulünün yolu,
2-) Şeytanların ve tağutların yolu.

Kuranı Kerimde bu yollar açıkça şöyle belirtilmektedir :
"Kim İslâm’dan başka din (yol, sistem, görüş) ararsa, bilsin ki, (o din) ondan kabul edilmeyecek ve O, ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Kuran-ı Kerim, 3/85).
"İnananlar Allah yolunda savaşırlar. İnkar edenler de tağut (şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır." (Kur’an-ı Kerim, 4/76).
Allah (c. c. ) insanlara diyor ki:
Ey kulum bir Allah'a inanın.
Ahirete inanın,
Kur'an'a ve sünnete uyun,
Namaz kılın, oruç tutun,
Zina etmeyin, içki içmeyin,
Ey kadınlar örtünün, açılıp, saçılmayın. Haram yemeyin...

Şeytan, insanlara diyor ki:
Ey insanlar, bana ve uşaklarıma inanın,
Dünyaya inanın, yaşamaya bakın,
Aklınıza ve uydurduğunuz şeylere inanın,
Kadınlardan sınırsız istifâde edin,
Ey kadınlar, güzelliğinizi herkese teşhir edin. Her şeyi olabildiğince yeyin, için..,

Kâinât: Allah'ın irâdesine teslim olmuş, onun emirlerine boyun eğerek devranına devam etmektedir.

İnsanın görevi de: Allah'ın irâdesine ve emirlerine boyun eğip, İslâm'a teslim olmaktır.
Görülüyor ki, Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şahadet cümleleri, kısa olmakla beraber imân ve i’tikat esaslarının hepsini içine alıyor. Bundan dolayıdır ki, bunları dil ile söyleyen ve kalben de inanan insanın Müslüman olduğu ve Ahiret'te günahı var ise cezasını çektikten sonra Cennet’e gireceğini Hz. Peygamber {s.a.v.J şöyle müjdelemektedir:
"Kim, ihlâsla ve (kalben inanarak) "Lâ İlâhe illallah" derse, Cennet'e girer."
Bu Tevhid ve şehâdet cümlelerinin pek çok faziletleri olduğundan her fırsatta ve her an dilimizden düşürmememiz gerekir.
Allah-ü Teâlâ cümlemizi, bu cümlelerin ihtiva ettiği iman ve itikat esaslarından ayırmayıp, bu iman ve itikat üzere ölmemizi ve son cümlemizin bu cümleler olmasını hepimize nasib eylesin... Amin. •
İman ile Amel Arasındaki İlgi İmân etmek, amel etmeyi gerektirir. Müsîümünm inandığı ile amel etmek ve inandığını yaşamak mecburiyeti vardır. Eğer inandığını yaşamazsa bu sefer yaşadığı, İslâmî olmayan hayatın kurallarına inanmak zorundadır ve inanır da.
Kalpteki amelsiz iman, meyvesiz ağaç gibidir. Amel edilmediği müddetçe iman zayıflar, beslenmeyen vücûdun hastalandığı ve neticede öldüğü gibi, amelsiz iman da tehlike içine girer. İman etmek Allah'ın emri olduğu gibi, amel etmek de Allah’ın emridir. İman, ancak amel ile değer kazanır. Amel etmeyip, sonunda: "Benim yaşayışıma değil de kalbime bak, kalbim çok temizdir" demek, kişinin kendisini aldatmasından başka bir şey değildir. Kalbi temiz olanın ameli de yaşayışı da temizdir. Yaşanan hayat kalbin aynasıdır. Yaşayış amelsiz ve imansız ise kalp de aynıdır. Benzinsiz motorun çalışmıyacağı ve bir kıymet ifade etmiyeceği gibi, amelsiz iman da benzinsiz motor mesâbesindedir. Süper benzinle motor daha düzenli ve randımanlı çalıştığı gibi, çok ve güzel ibâdet ile ameller
de Allah (c.c.) nezdinde daha makbuldür.

ALLAH'A (c c.) İMAN.:

Allah’ın (c.c.) Varlığı ve Birliği:

Allah (c.c.) hakkında bildiklerimiz Kuranı Kerim ve Hz. Peygamberin bildirdikleri kadardır. Bu bilgiler, Allah’ın sıfatları ve fiilleri hakkındadır.
Zâtı hakkında bilgi yoktur. Yani Allah nedir, onun varlığını meydana getiren nedir? Bunu bilmiyoruz. Meselâ bizim varlığımızı meydana getiren şeyler et, kemik, kan... gibi şeylerdir. Bir binayı meydana getirenler de demir, çimento, kum, tahta vesairedir. Ama Allah Teâlâ hakkında hiçbir bilgiye sahip değiliz. Çünkü bu konuda Kuranda ve Hadiste bilgi verilmemiştir. Düşünmemizde doğru değildir.
Aklı başında bir insan için, evvelâ kendi varlığından başlayarak, kâinatın bütününü ve bir de göklerde ve yerlerde mevcut şeylerden herbirini, bunların nereden ve nasıl geldiklerini ibret ve dikkatle düşünmek, bunları yaratıp var eden Allahü Teâlâ Hazretlerinin varlığını ve birliğini anlamak ve bilmek için yeter. Çünkü gerek kâinatın bütünü, gerek onu teşkil eden zerrelerden her biri ve gerek bunlar arasında cereyân eden nizâm, bunlar üzerinde ezeli bir yaratıcının hâkim olduğuna, Allah'ın varlığına ve birliği ne, ilim ve kuddetine şehâdet eden bir delildir. Kâinat, her satırında, her kelimesinde Allah'ın varlığı ve birliği okunan açık bir kitabdır.
Kur’ânı Kerim de Cenabı Hakk "Üstlerindeki göğe bir kerre bakmıyorlar mı, onu nasıl yaptık, nasıl donattık? Onda bir yarık, bir bozukluk, bir çatlak var mı? Yeri nasıl yaptık, nasıl döşek gibi uzattık ve ona ağır baskılar oturttuk ve her çeşitten bakımına doyum olmıyan çiftler bitirdik."(Kur’an-ı Kerim, Kaf Suresi: 6-7).

Bütün varlıklarda mükemmel bir düzen vardır. Güneşin ayın yıldızların hareketleri tam bir intizam içinde devam eder. Öyleki bundan 100 sene sonra güneşin hangi saat, dakika ve saniyede doğacağı batacağı, tutulacağı hesap edilebilir. Çünkü onu şaşmaz bir düzen İçinde yaratan Allah Teâlâdır.
Eğer birden fazla ilâh olsaydı, varlık aleminde bu düzen bulunmazdı.
Kuranı Kerim'de de şöyle buyurulur: "Eğer yerde, gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de (yerde, gökler de) harâp olur giderdi." (Kur’an-ı Kerim, Enbiya Suresi; 22).

Allah’a inanan insan, inandığının düşmanlarını dost edinemez. Allah’a inananıh Allah’ın dostlarını dost bilmesi, düşmanlannı düşman bilmesi gerekir. Allah ancak bütün mü'minleri dost ve kardeş yapmıştır.
Müslümanlan bırakıpta kafirleri dost edinen, müslümanlar hakkında iyilik düşünmeyen bir insan Allah'a inandığını iddia edemez. (Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi: 55-56-57).

ALLAH’IN SIFATLARI.:

Allah Teâlâda mutlaka bulunması gereken sıfatlar vardır. Bunlara vacip sıfatlar denir. Ve iki kısma ayrılır: "1- Zâtı sıfatlar, 2- Subûtî sıfatlar.
Bir de bunlann tam tersi' ve zıddı olan, hiç bulunmaması gereken sıfatlar vardır. Bunlar kusur ve noksanlık olduklarından bulunmamaları gerekir.
Bulunmaları düşünülemez. Bunlara da ’Mümtenî sıfatlar" denir.

A-) ZATÎ SIFATLAR:
Bunlar altı tanedir.:
1-) Vücud: Var olmak demektir. Allah u teâlâ vardır. Hiçbir şekilde O'nun yokluğu düşünülemez. O daima vardır.
2-) Kıdem: Varlığının başlangıcı olmamaktır. Yani evvelce yok iken sonradan var edilmiş olmamaktır. Allah’ü Teâlâdan başka her şeyin var olmasının bir başlangıcı vardır. Allah’ın yokluğu düşünülemediğinden
varlığının başlangıca da düşünülemez.
3-) Bekâ: Varlığının sonu olmamasıdır. Allah Tealadan başka her varlığın bir sonu olur. Meselâ, insanlar ölecek, ağaçlar kuruyacak vesaire... Herşeyin mutlak sonu olacak, yalnız Allah Teâlâ daima var olacaktır.
4-) Vahdaniyet: Bir olmak demektir. Allah Tealanın her bakımdan bir olmasıdır. Yani Onun sıfatlarını ve fiillerini bir başka varlıkta bulmak imkansızdır. Kur’ânı Kerimde bu açıkça şöyle belirtiliyor: "Hiç bir varlık O'nun dengi ve benzeri değildir. ” (Kur’arn Kerim, Ihlas Suresi: 4).
5-) Muhalefetün lil havadis: Sonradan var edilenlere benzememek demektir. Allah’tan başka var olan her şey, önce yok idi, sonradan Allah tarafından yaratılmıştır.
6-) Kıyam bi nefsihi: (Kıyam bizatihi): Allah Teâlânın varlığı kendindendir. Varlığının devamı da yine kendindendir. Başka bir varlığa muhtaç değildir. O hiç bir şeye muhtaç değildir, her şey Ona muhtaçtır.

B-) SUBUTt SIFATLAR.:
Bunlar sekiz tanedir.:
1-) Hayat: Diri olmak demektir. Allah Teâlâ kendine mahsus bir hayat sahibidir. Diğer varlıklara da hayat veren O'dur.
2-) îlim: Bilmek demektir. Allah Teâlâ her şeyi bilir. O'nun bilmediği, bilmeyeceği hiçbir şey düşünülemez. Olmuşu bilir, olacağı bilir. Kur’ânı Kerim’de şöyle açıklanıyor: "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır, O'ndan başkası gaybı bilmez. Karada ve denizde olanı O bilir, O’nun bilgisi olmadan ber tek yaprak düşmez. Yerin karanlıklarında bulunan bir tane (buğday, arpa) ve yaş-kuru ne varsa mutlaka apaçık bir kitapta yazılı bulunmaktadır." (Kur’an-ı Kerim, En-am Suresi: 59).
3-) Semî: İşitmek demektir. Allah Teâlâ her sesi duyar. Hiç bir şey duymasına engel değildir.
4-) Basar: Görmek demektir. O her şeyi görür. Görmesi için uzakta veya yakında, aydınlıkta veya karanlıkta olması neticeyi değiştirmez. Hiç bir şey görmesine engel olamaz.
5-) İrade: Dilemek demektir. Allah Teâlânın iradesinin Önüne geçecek, durduracak hiç bir kuvvet ve irade olamaz.
6-) Kudret: Allah Teâlâ kudret sahibidir. Dilediğini var eder, dilediğini yok eder. Kudretinin önüne duracak bir kuvvet ve kudret yoktur.
Kur anı Kerimde "Göklerde ve yerde hiç bir kuvvet, Allah'ı aciz bırakamaz..." (Kur’an-ı Kerim, Fatır Suresi. 44).
7-) Kelam: Allah Teâlânın konuşma sıfatı vardır. Ancak O'nun kelâmı kendi zatına mahsus bir kelâmdır.
8-.) Tekvin: Var etmek yaratmak demektir. Yarattığının rızkını vermek, dilediğine nimet vermek, azab etmek, öldürmek... gibi.

Bu sıfatların Allah Teâlâ'da bulunması mutlaka gereklidir. Bu sıfatlardan birinin bulunmaması kusurludur. Bu sıfatların aksi olan (ölmek, körlük, sağırlık, cahillik...) gibi sıfatlar ise Allah Teâlâ’da asla bulunmaz..

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 19 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ GITZ ]


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye