ALLAH Dostu Der ki - II

Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

ALLAH Dostu Der ki - II - İçindekiler

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

MÜNİR DERMAN
kaddesallâhu sırrahu

Resim
ALLAH Dostu Der ki II



1-) ...:...:.....:..:...
2-) GİRİŞ
3-) ÖNSÖZ
4-) LEDÜN İLMİ
5-) iLiM
6-) PEYGAMBER
7-) NEBİLİK
8- ) RENK - SES - KOKU
9-) VELE ZIKRULLAHU EKBER
10-) SEMA - SEMAVAT -FEZA
11-) ARŞ
12-) İHLAS
13-) LA İLAHE İLLÂ ENTE SÜBHANEKE İNNİ KÜNTl MINEZZÂLİMİN. HASBİNALLAHU VE NlGMEL VEKİL NİGMEL MEVLÂ VE NlGMEL NASIR
14-) VAHİY
15-) SÜLEYMAN MUSA ÎSA PEYGAMBER'LER
16-) İSLÂMDA HİÇLİK VE YOKLUK MEVHUMU DÎYE BİR ŞEY YOKTUR, HERŞEY VARDIR.
17-) İSA PEYGAMBER
18-) HAZRET-İ İSA VE HAZRET-İ MERYEM
19-) LUT KAVMİ
20-) HALVET PENCERESİNDEN
21-) ÂDET KÂİNATIN TEKÂMÜL HAYATIN BiRLiK ALLAH'IN KANUNUDUR
22-) ALLAH RAB HAK
23-) ALLAH HER YERDE HAZIR VE NAZIRDIR
24-) SECDE
25-) MİHRAB MİNBER KURSİ
26-) Mi’rac NEDiR Mu’cize NEDİR BÜRHAN - DELİL NEDiR İSRÂ NEDİR
27-) İNSAN - BEŞER - ÂDEM
28-) ZAMAN - VAKİT
29-) NAMAZIN ESRARININ ESRARI
30-) EZAN
31-) RESÛLÜ EKREM'E ULAŞMAK
32-) MİSVAK
33-) (ATIS) AKSIRMAK - (TESAVEP) ESNEMEK
34-) YALAN ÜZERİNE
35-) KADIN
36-) KADIN 2
37-) CENNETDE OLAN KADINLAR
38-) FATIMA
39-) RESÛLÜ EKREM VE EHLİ BEYT
40-) LA YÜKELLlFULLAHU İLLÂ NEFSEN VUSAHA
41-) NEFİS
42-) CAN-CESED-RUH
43-) GÖRÜNEN GÖRÜNMEYENE ÎMAN
44-) CiN HAKKINDA MERCAN TEPELERİ
45-) Şeytan
46-) MÜNKlR VE NEKİR
47-) HURAFE
48-) BlT, PİRE VESAİRE
49-) GÜNAH - FARZ - VÂCİB - Mu’cize - BÜRHAN - SADAKA
50-) NAZAR HASED
51-) MAHREMİYET VE ÜMMÜ HÂLET
52-) ISLAMlYETDE MAHREMİYET
53-) AKIL NEDiR
54-) GÜZEL ÇİRKİN
55-) GÖZ - KULAK - EL
56-) ORUÇ = SAVM
57-) KADiR GECESi
58-) ÂYETLER
59-) HAMD
60-) Şehid
61-) HUDA
62-) DİMAĞ : Beyin = ilâhî Bilgisayar
63-) YAŞANMIŞ BiR HiKAYE
64-) CÜNÜB, CÜNÜBLÜK
65-) SEYRİ SÜLUK
66-) ŞEYH - MÜRŞİT - MÜRŞID-I KÂMİL
67-) İSTİHARE
68-) ALIN YAZISI
69-) TEREKET SELÂMI ANDARlR HlYANETÜN
70-) BÜYÜK İNSANLARIN GÖZLE GÖRÜLMEYEN PORTRESİ
71-) YUNUS
72-) CEBRE DENiZ ZAFERi
73-) CEBRE DENiZ ZAFERi
74-) BAŞ HÜNKARA EĞİLİR. BEL ALLAH'A EĞİLİR
75-) SELİMİYE SÜLEYMANİYE
76-) “FAŞ EYLEME KENDiNi İNSANDA SIRRULLAH VAR”
77-) RAMAZANDA TEYPDEN ALDIĞIMIZ BiR SOHBET KONUŞMASI
78-) OĞLUM! ...

Resim
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II - TAKDİM

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

ALLAH Dostu Der ki II
MÜNİR DERMAN

kaddesallâhu sırrahu

TAKDİM

“Efendime…”...
M. D.

“"Kün bahren Müteğayyiren…: Deniz gibi ol ki bulanmayasın!..”"
Bestamî


Resim
Takdim: Arzetmek. Sunmak.
Bahr: Diz, deryâ..
Mütegayyir: Değişen. Bir halden başka bir hale geçen. Bozulmuş, bozuk. Bualanık.

Resim

Yâ HU
celle celâluhu!..


Hep erenler Hû ile kaldırdılar "Hû Perdesi" n, GÖRdüler
Hû kaplamış onsekiz bin âlemi.. Zât-ı Hakk’ı buldular.. Buluştular bir Hû ile…


M. D..

: NEDiR?..



Resim


Resim

Zât-ı Hakk: Vâcibu’l- vüCÛDu mutlak olan ZÂTuLLaH..

El Hakku :
Resim

18 000 âlem:

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem : «ALLAHu Taâlâ'nın on sekiz bin âlemi var; sizin şu dünyânız o âlemin ancak biri sayılır.» buyurmuştur.
(Abdullah ibn Abbas radiyallâhu anhudan; Muhyiddin Arabî; Lübbü’l- LüB, Hazret-i Hamsa)

MuhaMMedî MeLÂMette 18 000 âlem, kesretten kinâyedir.
KÛN RABB SÖZÜn feyeKÛN SESi-Nefesi-Nefsi RASÛLuLLAH Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem dir..

Er RABB sıfatullahı KeVN Kaynağıdır.
RaBBu’l-Âlemin ÂLEMlerini;
Takdir-Tedbir-Tedvir-Terci’ eden/etmekte/edecek OL-AN ALLAH celle celâluhudur.
KeVniyyette Rubûbiyyet-Resûliyyet Sırrını iyi ANlamalıyız inşâe ALLAH!.


وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrihî vel ardu cemîan kabdatuhu yevmel kıyâmeti ves semâvâtu matviyyâtun bi yemînih(yemînihi), subhânehu ve te’âlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne): Onlar, ALLAH'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyâmet günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.
(Zumer 39/67)

Bezm-i Elest.. Şe’ÂN.. Mahşer-i kübRÂ…
ŞeÂN, maddî-manevî her Şeyin, her AN yeniden nESL-i Cedîd mevCÛDiyyet OLuşumudur.. NûR-u MîM Hakîkat-ı MuhaMMediyye Yaşayışıdır.
18 000 ÂLEMin MustaFÂsı SıRRI, akıllarımızın bu ıstıfa-sellekte- elemeleri tekemmülüyle mümkündür.
Akıl labirentelerinde kısır felsefe döngülerindekiler akıl ve mantık deyip ayak direrken,
AKLını nAKLuLlaha, mantıkını Mesned-i MuhaMMede kilitleyen MuhaMMedî Tasavvuf Hasbî Hizmetçileri,
Kur'ân-ı Kerîm ve Sahih Hadis-i Şerif şiFÂlarıyla şeHâdet Şerefini YAŞArlar..
18 000 âlemin AKL u NAKl AYNası Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için Kur'ân-ı Kerîm'imİZde pek çok âyet-i celîler vardır;


وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ

Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn: (Rasûlum!) Biz seni âlemlere- kâinâta ancak rahmet olarak gönderdik.
(Enbiyâ 21/107)

Ve diğerleri;
Sebe' 34/28; A'raf 7/158; Ahzab 33/21, 36, 40; Tevbe 9/128; Âl-i İmrân 3/31; Nisa 4/59; Nisa 4/ 65,80 ve başka âyetlerde Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem tanıtılmıştır.

Hadis-i şeriflerdeyse;
Kur'ân-ı Kerîm'imizin EMRiyle, Teslim olmaya, Îman etmeye, Tâbi olup İtâat etmeye Muhtaç-Mecbur-Me’mur ve Mahkum olduğumuz sevgili Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz kendisini 18 000 ÂLeMe Tanıtmaktadır:


Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Kıyâmet günü teb'ası en çok olan peygamber benim. Cennetin kapısını ilk açacak olan benim.buyrumuştur.
(Müslim)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Cennetin kapısına gelip çalarım. Cennetin bekçisi "Senden evvel hiç kimseyi cennete koymamakla emrolundumbuyurmuştur.
(Müslim)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Kabirden ilk kaldırılacak olan benim. İnsanlar toplanmaya başladıkları zaman onlara ilk hitap edecek olan benim. Onlar ümidsizliğe düştükleri zaman onlara ilk müjdeyi ben vereceğim. O gün Livau'l-Hamd benim elimdedir. Ben ALLAH indinde âdemoğlunun en şereflisiyim. fakat öğünmem!buyurmuştur.
(Tirmizî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Cenâb-ı HAKK tarafından bir melek gelip, ümmetimin yarısının cennete girmesi ile şefaattan birini seçmem husûsunda beni serbest bıraktı. Ben şefaatı tercih ettim. Şefaatım, ALLAH'a hiç bir şekilde şirk koşmayanlaradır.buyurmuştur.
(Tirmizî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Kıyâmet günü âdemoğlunun efendisi benim, öğünmem. Livau’l-Hamd benim elimdedir. O gün bütün peygamberler benim sancağım altında toplanacaktır. O gün ilk şefaat edecek olan benim, ancak öğünmembuyurmuştur.
(Tirmizî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Kıyâmet günü ben, bütün peygamberlerin imamı, hatibi ve hepsinin şefaatçisi olacağım, ancak öğünmem.buyurmuştur.
(Tirmizî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Ben Cevamiu’l-kelim ile gönderildim. Düşmanlarımın kalbine korku vermekle yardım olundum. Ben uyku ile uyanıklık arasında iken bütün yeryüzü hazinelerinin anahtarları getirilip elime konuldubuyurmuştur.
(Buharî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:ALLAHu Teâlâ Âdemoğlundan İsmail'i, İsmail'den Beni Kinane kabilesini, Beni Kinane'den Kureyş kabilesini, Kureyş'ten Haşimoğullarını, onlardan da beni seçerek peygamber göndermiştir.buyurmuştur.
(Tirmizî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:ALLAHu Teala beni, insanlara şiddetli davranmak ve onları zelil etmek için değil, daima kolaylaştırıcı ve öğretici olarak gönderdi."
(Müslim)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Ben peygamberlerin seyyidiyim, öğünmem. Peygamberlerin sonuncusuyum, öğünmem.buyurmuştur.
(Darimî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Ben, benden evvel gelen ve sonradan gelecek olan bütün insanların peygamberiyim.buyurmuştur.
(İbni Sa'd)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Cennetin kapısını ilk açacak olan benim. O kapıdan gelecek olan sesden daha güzel bir sesi hiç bir kulak işitmemiştir.buyurmuştur.
(İbni Neccâr)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:ALLAHu Teâlâ İbrâhîm aleyhi's-selâm'ı dost, Mûsâ aleyhi's-selâm'ı sırdaş, beni de habîbi olarak kabul buyurdu, ALLAHu Teâlâ, "İzzetim ve celalim hakkı için, ben habîbimi dostum ve sırdaşıın üzerine tercih ettim" buyurmuştur.
(Beyhakî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Beni RABBim terbiye ettiği için güzel terbiye etti.buyurmuştur.
(İbni Süm'anî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Âdemoğlunun en hayırlısı beştir: Nuh, İbrâhîm, Mûsâ, 'Îsâ ve Muhammed (Aleyhimu's-selâm). Bunların da en hayırlısı Muhammed'dir.buyurmuştur.
(İbni Asâkir)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Annem, benim doğumumda, Busra'nın saraylarını aydınlatan bir nur müşâhede etmiştir.buyurmuştur.
(İbni Sa'd)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Cebrâîl aleyhi's-selâm bana, "Yeryüzünde Hz. Muhammed aleyhi's-selâm'dan daha faziletli birini görmedim" buyurdu.
(ibni Asakir)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Benim nesebim ve sebebimden başka her neseb ve sebep kıyâmet gününde bitip tükenecektir.buyurmuştur.
(Taberanî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Yaratılanların en evveli, peygamber olarak da en son gönderileni benim.buyurmuştur.
(İbni Sa'd)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Ben, Âdem ruh ile cesed arasında iken nebı idim.buyurmuştur.
(Taberanî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:İki hasletle Âdem aleyhi's-selâm'ın üzerine faziletli kılındım: Âdem aleyhi's-selâm'ın şeytanı kâfirdi, benim şeytanım ALLAH'ın yardımı ile müslüman olmuştur. Onun hanımı hatâsına yardım etmişti, benim hanımlarım bana hayırda yardımcı oldular.buyurmuştur.
(Beyhakî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:ALLAHu Teâlâ beni, güzel ahlâkı ve güzel amelleri tamamlamak üzere peygamber olarak gönderdi.buyurmuştur.
(Taberanî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Sizin namazınızdaki rüku ve huşûunuz bana gizli değildir. Ben sizi sırtımın arkasından da görüyorum.buyurmuştur.
(Beyhakî).

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Yâ Âişe' ... (Kibrinden dolayı) Benim yüzüme bakmaktan mahrum olanlara çok yazıklar olsun. Mü'min ve kâfir herkes benim yüzüme bakmayı arzu eder.buyurmuştur.
(ibni Asâkir)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:ALLAHu Teâlâ'yı kıyâmet gününde ilk görecek göz, benim gözlerimdir.buyurmuştur.
(Deylemî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:İnsanların ve cinnlierin kafirlerinden başka her şey benim peygamber olduğumu tasdik eder.buyurmuştur.
(Taberanî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Yâ Âişe! ... Eğer dileseydim, dağlar altın ve gümüş olarak benimle berâber yürürlerdi.buyurmuştur.
(İbni Sa'd)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Dikkat edin! Vallâhi ben hem yeryüzünde, hem gökyüzünde "Emîn" kimseyim.buyurmuştur.
(Taberanî)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Vallâhi benden sonra size daha âdil davranacak kimse bulamazsınız.buyurmuştur.
(Taberanî)


Resim

HÛ: NEDiR?..:

AKıL-Mantık.. nAKiL-MeSNeD
ÖMRünce.. ÖMRümce Hocam
Kur'ÂN-Hadis.. HasBÎ Hizmet
GÖNLÜNce.. Gönlümce Hocamm.. kaddesallahu sırrahu

Kul ihvÂNi kıtMİRindir
BİLinmez BİRi.. BİRindir
Lâ HUVE İLLÂ HU.. ALLAH celle celâluhu..
ÖLmeden ÖL-sün.. DİRindir

ERvAHın cÜMMle CEM’i Ravza-yı Mutahhara Mukaddesliğinde mesKÛN RUH-una hayy es seLÂM olsun Azîz DERmÂN Hocam!..


Resim

Resim

O ALLAH ki O'ndan başka El İLÂH yoktur

Resim

ALLAH


ALLAH
LİLLAH
LEHU..
HUUU!..
Celle Celâluhu…


Resim

ZEVK
4285

SeBeBSeBBeHa DeVR-ÂN, BeDeN-lerin HâSLıALLAH celle celâluhu
SoN-UÇ MüNTeHası SeYR-ÂN, NeFiS-lerin FaSLı ALLAH celle celâluhu
cÂN cÂNÂN CeM’inde CeVL-ÂN, HâL-i HaZıR HuZuR HaYR-ÂN
NûR-u MîM-in M a Z H a R-ında,OL-ANların ASLı ALLAH celle celâluhu…


26.12.10 01:29
ResimResimResimnrm.alâim-i semâ…


HâSL:Peydâ oluş. Husûle geliş. Çıkış, meydana geliş.
MüNTeHa:Son, en son derece, en son yer, nihâyet. Son uç.
FaSL:Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kazâ.
ASL:Temel, esas, kök. Bidâyet. Mebde', dip, hakîkat. Hâlis, sâfi.
M a Z H a R:Bir şeyin göründüğü, izhar olunduğu yer. Oratya çıktığı yer.
SeBBeHa: tesbih eder. Yüzer. Döner durur. Akl-ı Silm bilir ki ATOM yaratıldığı günden beri durmadan dönmektedir ve kıyâmete kadar da dönecektir. Enerjiyi nerden almakta ve alacak sorusunun cevâbınınKun feyekunolduğunu materyalist fizik çok geç anlayacaktır sanırım.


يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ

Resim--- “Yusebbihu lillâhi mâ fî's-semâvâti ve mâ fî'l-ardı'l-meliki'l-kuddûsi'l-azîzi'l-hakîm(hakîmi) : Göklerde ve yerde olanların hepsi, mülkün sâhibi, eksiklikten münezzeh, azîz ve hakîm olan ALLAH'ı tesbih eder.”
(Cuma 62/1)


Kendisine verilen sınırlı, sorumlu, izâfi ve geçici nimetlerlerle (cüz'i akıl, cüz'i irade vd.) kulluk imtihanını nefes nefes yaşayan insanoğlunun AKLı;
Nakle (Kur'ân-ı Kerîm ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in sahih hadîsleri) ulaşırsa Murâdullah ve Emrullah gereği Sırat-ı Müstakîm üzere HAKK’a inanır, hayrı yaşar ve Ülûhiyyet Şâhidi olursa İlâhî lûtfa kavuşur.
Aklı, ham
(öğretimsiz ve eğitimsiz) kalır da Akl-ı Selim olmazsa şahsî, dünyevî, geçici ve yanıltıcı bir yol bulur, batıla inanır ve şerri yaşarsa açık ya da gizli müşrik olup İlâhî lânete uğrar.


أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا

Resim---E raeyte menittehaze ilâhehu hevâh(hevâhu), e fe ente tekûnu aleyhi vekîlâ(vekîlen) :Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?
(Furkân 25/43)

Kulluk imtihanının; her yer, her zaman ve hâlinde mutlak lütûf ve mutlak lânet etme hakkına sâhib olan ALLAH-U Zu'L-CELÂL…

Resim

ALLAH celle celâluhu İsm-i Şerîfi, İsm-i Zât, İsm-i Hass'tır. Lafzullahtır.
Sadece ALLAH celle celâluhu'ya âittir.
Harf-i Târifsiz tek esmâdır ve târifi de yoktur ve tüm târifleri yutar.
Varlığı zorunlu, lâzım ve hamde lâyık olan Zât-ı HAKK'ın özel esmâlarının tümünü kapsayan ZÂT ismidir.
Tüm Esmâu'l-Hüsnâ'yı cem’ eden bohçadır.
Tercüme edilemez.
Tefsir edilebilir.
ALLAH-LİLLAH-LEHU-HU...
Bütün sıfat-ı kemâliyeyi cem' eder.
ALLAH celle celâluhu, Kur’ân harfleriyle
Elif-Lâm-Lâm ve Heden teşekkül eder:
Zevk ediyoruz ve asla hükmetmiyoruz.

Böyledirdemiyoruz daböyle görüyoruz!diyoruz:

1-) Dört harfin tümü berâber ALLAH celle celâluhu’dur.
ALLAH” celle celâluhu lâfzının gerçek târifi hiç yapılamadı ve yapılamayacaktır da.
Çünkü “ALLAH” celle celâluhu İsm-i Şerîf kelimesi tüm Sıfatullah ve Esmâu’l-Hüsnâyı içinde toplayan câmi’dir.
Bohça gibi ve kapsayıcıdır.
ULÛHİYYET ismi olup gerçek ilmi Zâtına mahsus ve bildirdiği kadar bilinebilmektedir.
Herkes kendi oturduğu yer ve yönden gördüğünü söylese de aynı yer ve yönde sen otursan çok başka şeyler görüp söyleyebilirsin.

Onun için Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:ALLAH celle celâluhu’ya ulaşan yollar, nefeslerin sayısınca çoktur.
Anlamına hadis-i şerîfini okumuştum ama mesnedini şu anda bilemiyorum.

ŞERÎAT-ı Rasûlullah da yâni Şerîatullah’da ALLAH celle celâluhu ismi şerîfi esastır ve âyettir.
Âyette;
Elif, Elif ve Be, Be dir.
Yorum ve hikmet değil âyet esastır.
Bu ise sonsuz insan için ana ve yeterli şart olan şerîat kuralları için çok mükemmel bir yoldur ki sırât-ı müstakîmdir.


2-) Elifi kaldırırsakLİLLÂHi(lâm-lâm-he) kalır.
Ki bu
Herşey ALLAH içinanlamındadır.
Emânet ve İmânın esası olan şerîatten sonra halisen muhlisen ALLAH Teâlâ için soyut-somut fiil işlemek erdemi olan Târikat
(yollar) bölümüne geçilmiş demektir.
Elbette anlatma zorluğu var...
Vites değiştirir gibi 1. vitesden 2. vitese geçmek gibi değil de: Delikanlı Mehmet’den aklı başında olgun Mehmet’e geçiş gibi düşünmeliyiz.
Zâten şerîat diğerlerini kapsayan
Kabhükmünde olup, ağacın dış kabuğu gibidir ve mutlaka şarttır.

3-) BirLâmdaha kaldırırsakLehûkalır.
Ki
O’na âit,O’nundemektir. Bu ise MÂRİFETtir...
Herşey ve herkes O’nun mülkü ve malıdır. Mahlûkatın Meliki
(Sâhibi) ve Mâliki (yöneticisi); Mâliki yevmi’d-din veyâ meliki yevmi’d-din dir...
İki okuyuş da câizdir.
Lehûsırrını anlayan Âriftir.

4-) SonLâmı da kaldırırsak:Hû-Huve-Okalır.
Ki Hakku’l-HAKK’tır.
Biliyorsun günü gelince bu âlemde mahlûkat olup da muhatab olacak bir nefs kalmayınca El-KAHHAR
(Kahredici, gücü ile helâk edici, yok edici) olan ALLAHU Zu’l-CELÂL:


يَوْمَ هُم بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِّمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

Resim---Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li meni'l-mulku'l-yevm(yevme), lillâhi'l-vâhidi'l-kahhâr(kahhâri) :O gün, orta yere çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. (Allah sorar:) "Bugün mülk kimindir? Bir olan, Kahhar olan Allah'ındır."
(Mü’min 40/16)

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:ALLAH kıyâmet günü arzı (yer tabakalarını) Kudret eline alır (kabzeder) semâyı (gök tabakalarını) da sağ eline (içine) dürüp büker, sonra (mahşer ehline) MELİK BENİM (Kâinâtın Mâlikiyim) ! Nerede yeryüzünün melikleri (kralları?)buyurmuştur.
(Ebu Hureyre radiyallâhu anhu dan; İbni Mâce, Mukaddime, 192; Buhârî, Zümer Sûresi tefsiri; Müslim, Sıfatü’l-Kıyâme babı)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II - ÖNSÖZ

Mesaj gönderen Ahmed »

ResimÖNSÖZ

Hocamıza yine ısrarla ricâ ettik. Kitabları bastıralım...
Bana artık sormayın ben toplanıyorum. Otobüs biletleri pahalandı
Tren biletleri pahalı hem kalabalık. Uçak biletleri hele hele...
Mezar fiyatları bile akıl almayacak derecede.
Kitabları bastırmak hayali bir şey gibi. Ama istiyorsunuz siz bilirsiniz!..


Hocanın şeceresi hakkında kendisinden sormuştuk, çok kısa anlatmıştı... Biz de başkalarından öğrenmeye çalıştık...
Derman Hoca'nın 10 sene ilim ve mânevî terbiyesini almış, şimdi Hoca ile aynı yaşta istanbul'da bulunan mübârek bir zâtdan aldığımız mektupta o zât târif ediyor.
Hoca'nın mânevî resmini şöyle çizmiş o mübârek zât:

Derman Hoca, kendini diken ve çalılarla gözlerden gizleyen, gönüllere girmekten kaçan,
Zamânın, nokta hâlinde görünen en büyük Kutbu ve Sultânı'dır.
Hoca'nın tevâzu’u karşısında tevâzu’ erir.
Sabrı karşısında sabır erir yok olur. Kanaati karşısında kanaat utanır ağlar.
Hoca, görünür görünmez, görünmez görünür.
O, Ömer İnan Efendi rahmetullâhi aleyhin taa bu asırda görünüşüdür. Hoca, kendini görenlerin yanına sokulmaz. Göremeyenlerin yanına sokulur.
O'nun ilmi nereden gelir bilinmez. Bildikleri bir ömür boyunca öğrenilmez.
Nereden bunları almıştır o hiç bilinmez.
Maddî ve mânevî ilimlerin hepsi ondadır.
Yarın göçerse yerine geçecek kimse olmayacaktır.
Kendilerine sorulduğunda ise:
VAR ama söylemem!..demiş...
Hoca; taşı elmas, odunu gül, gülü gül yapanlardandır.
Her müşkülü hâlleden O'dur.
O'nu görenler bile yanaşamazlar O'na...
Zamânın Ebâ Hureyre'si...
Üç kalanların bağlandığı baş...
Ledünn ilmini nereden öğrendiği bilinmeyen velâyet ve tasarruf sâhibi Ârif-i Billah...

O zât hoca'yı böyle târif etmişti...

Hoca, Henüz basılmayan bir kitabında şöyle söyler:

Bana hocam söylemişti yıllarca evvel:Seni ancak ben görebilirim. Başkası göremez!.
Niçin?der gibi mübârek gözlerine baktım.
Gülerek bana:
Sen görünmezsin de ondan!demişti.
Hocam, görünmek istiyorum!..dediğimde:Sırası gelince görün!dedi...
Göründüm fakat görmediler... O zaman görünmez oldum!.. Kader böyle...
Bakanlar bana, gövdemi görürler.. Hâlbuki ben başka yerdeyim.
Günü gelince; gömerler beni, gövdemi gömerler! Orada bile başka yerdeyim.
Gel aç üstümü, ne görüyorsun?
Görünmeyeni, görebiliyor musun?
Doktor nerede?. Derman ne oldu?..
Sana bana olan ona da oldu!.
Kendi beyaz gömleği altında birden yok oldu…

Yıllar geçti. Dünyâ değişti. Hocam göç etti.
Ne var ne yok ufukta kayboldu perdelendi.
Ben öğüt tutarım. Hocamı kırmak da aklımdan geçmez.
Bir şeyler karaladım okusunlar diye!..


Gönlü sonsuzlukla dolu, ötelere bakan mübârek gözleri dâimâ yaşlı, mânevî feyz ve ilham kaynağı Derman...
Huzurlarında târiflere sığmayan huşû’ ve sessizliğin zevk veren, insanı bir anda bulunduğu sıkıntı ortamından sıyırıp alan büyüleyici havasına bürünür, âdetâ mânevî bir sarhoşluğun tatlı dünyâsına dalar insan...
O:
İnsanı insanİNSANyapar!der...
Bizler de insan olmak yolunda bilgi dağarcığımızı doldurabilmek, noksanlarımızı gidermek için bu pınara yanaştık...
HAKK kelâmı sözlerindeki engin güzelliğin, akıcı bir üslubla bilinmeyen mevzû’ların îzah ve anlatımı, günümüz insanını aydınlatan doyurucu bir ışık olacağından elde ettiğimiz not ve derlemelerle faydalı olacağımızı umuyoruz...
50 senedir yazılmış sandıklarda kitablar var. Hâlen depoda çürüyor.
Hoca'nın evi bile yok. Bir tek odada eşi ile kimseden habersiz yaşıyor.
Yardım istemez, emekli maaşı ile ne yer ne içer bilinmez.
Uzun çileli yıllara rağmen mütebessim yüzünde, sabır sükûn ve tevekkül her hâl ve tavrıyla birşeyler fısıldar...
Bilmeden, bilinmeyeni sezmeye öğrenmeye başlarsınız.
İlk emir
Oku!var ya!.. Derman Pınarından...

Yalnız tıp doktoru olarak değil, aşk yolunda çölde:
Su!..diye haykıranların, karanlıkta bunalmış yol arayan yalnız kalan gönül dostlarının Dermanı'dır O!..

Yakından tanıyan ve sevenleri arasında Melek Hoca'dır...
Çölde insanın terinden başka
Suyok...
SUdan gelen bu kitab da çölde sana ırmaklar akıtır… ANlayarak okursan!..

SU, nankör değildir. Değerini bilmeyenler nankörlerdir.
Sudaki cömertlik ALLAH'a âit bir cömertliktir, bunu anlamak büyük rûhî ve mânevî bir başarıdır.


Pâdişâh-ı âlem olmak kuru bir kavga imiş
Bir velîye bende olmak cümleden evlâ imiş.

Yavuz Sultan Selim

Her asırda peydâ olur velâyet makâmın işgal eden, kimse bilmez ol mübârek zâtın kim olduğun...
Derd-i devâsın olur dertliye, kendü derdün bilmez Lokman bile.
Gel bulursan derdinin dermanını ol zaman
Kadru kıymetin olan insan, insanı İNSAN yapar!.

Kim, demişler;


Arz-ı vâsi ister isen gir velînin kabzına
Arşı kürsi Kâbe kavseyn den geniştir ol velînin âyesi

Ol makamda gizlidir sûr-u sırrel- yakîn
Kul huvallahu ahad yükseltir insanı, Makâm-ı Mahmûd'a

Ol makamda perdelenmiş Ahad, Ahmed, Nûr-u Muhammed..
Emrolundu Mustafa'ya Ve minel- leyli fe tehecced

Ol namazın kıymetin bil etme hatâ!..
Yükselirsin sen de mirac ile Makâm-ı Mahmûd'a

Gâfil olma büyü velâyet makâmın alan namzeddir
Ahad, Ahmed, Mahmud, Muhammed Nûrun görmeye...


Resim

Tevazu’: Alçak gönüllülük. Kibirsizlik. Mahviyet hâli.
Ledünn: (İlm-i ledünn) Garib bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat ve hafâyayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrar-ı İlâhiyyeye de ıttıla' kesbeder. Bu ilm-i şerifin hocası ve sultanı Fahr-i Kâinat Aleyhi Ekmelüttahiyyât vessalâvât Efendimiz Hz. leridir. Bu ilmin ehli ise, Enbiyâ-ı izâm (A.S.) ve Ehlullâh-i Kiram Efendilerimiz Hazretleridir.
Ârif-i Billah: ALLAH celle celâluhu husûsunda ârif olan, ÖZü Anlayan MuhaMMedî İrfÂN Sâhibi. Mürşid, ermiş, evliyâ. HAKKın nûru ile Cenâb-ı HAKK'ı bilen. Âlemi, hâdiseleri İlahî feyz ve ilim ile gören veli.
Feyz: (C.: Füyuz) Bolluk, bereket. * İlim, irfan. Mübâreklik. * Şan, şöhret. * İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak. * Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su. * Bir haberi fâş etmek. * İçindeki düşüncesini izhar etmek
Üslub: Tarz, yol. Biçim. İfâde tarzı. Dizmek.
Arz-ı vâsi: Genişyer, genişlik.
Sûr-u sırre’l- yakîn : Sırre’l-yakîn sûru
Mi’rac : Merdiven, süllem. Yükselecek yer. En yüksek makam. Huzûr-u İlâhî. Peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhi's-selâm Efendimizin, Receb ayının 27. gecesinde Cenâb-ı HAKK'ın huzûruna rûhen, cismen, hâlen çıkması mu'cizesi ki; en büyük mu'cizelerinden birisidir.(Rasûl-i Ekrem aleyhi’s- salâtu ve’s- selâm, nasıl ki Arz ahâlisine inşikak-ı Kamer mu'cizesini göstermiş; öyle de: Semâvat ahâlisine, Mi'rac mu'cize-i ekberini göstermiştir.
Ayesi : Beyazlığı, aklığı,nûrluluğu.
Âyesi : Avuç içi.
Makâm-ı Mahmûd : Şefaat-ı Uzmâ. En yüksek şefaat makâmı. Peygamberimizin aleyhi's-selâm kavuşacağı, ALLAH tarafından vaad edilen makam.
Namzed: (Nâm-zed) f. İsteyen veyâ istenilen kimse. * Sözlü. Nişanlı. * Bir vazifeye tayin edilmesini isteyen veyâ istenilen kişi. Aday
[/b]

Resim

kâbe kavseyni:

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

Fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ: O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.
(Necm 53/9)

Ve mine'l-leyli fe tehecced:


وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَّحْمُودًا

Ve mine'l-leyli fe tehecced bihî nâfileten lek(leke), asâ en yeb’aseke rabbuke makâmen mahmûdâ(mahmûden): Gecenin bir kısmında da sâdece sana mahsus bir nâfile olmak üzere uykudan kalk, Kur'ân ile teheccüd namazı kıl, RABBinin seni makâm-ı mahmûd'a (şefaat makamına) göndermesi kesindir.
(İsrâ 17/79)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II - Manevî Âlemden Yağmur Damlalar

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

ResimMANEVÎ ÂLEMDEN YAĞMUR DAMLALARI…

Ruh vardır!” derler…. Ruh yoktur!” derler…. Her ikisi de birdir.
“Yok!” dediler, varlığından şüphe ettiler ki yok demişler.
“Var!” dediler, var olduğunu sezdiler. Yok olandan hiç bahsedilir mi?
Ruh, bir vardır ki yok görünür!..”
Bir ALLAH dostu böyle söylemiş…
Yok diyenler dışı süslemek için uğraşanlar.
Dışlarını süslemek isteyenler, içlerini harabetmeden bunu başaramazlar…
Fakat içi süslemek çok güç ve çok zor bir iştir…

Manevî âlemden gelen bu yağmur damlaları içinizi ıslattıkça, ruhunuzda bir başkalık, bir huzur duyacaksınız…
Bu satırları; münakaşa etmeden, sual sormadan,gökte bir hayal seyreder gibi okumak yeter.. Hiss olarak okuyun, akıl olarak değil… Hiss olarak takib ederseniz tatlı bir rüya zevki içine dalarsınız… Akıl olarak devam ederseniz, nefsin gaflet zincirinden çıkamazsınız… Gülünç olursunuz!...

Aklın ötesinde şuhûd âleminin dışında, zaman zaman manevî seyehatlere çıkan, içleri aydın kimselerin seyehat notlarıdır bunlar da, ondan böyledir…
İnsan özü kokan toprakta yeşermeye başlayan buğday çimleri, gün ve haftalar geçtikçe boy atar, toprağı kaplar…
Simsiyah toprak yemyeşil bir derya olur.
Rüzgâr, bu yeşil ni’met namzeti denizde, sâkin ve her an değişen, muntazam ve yek diğeri içinde biden bire kaybolan dalgalar husule getirir.. bir gün gelir ni’met olma amacında bulunan yeşil deniz sararır…
İçi azîz ni’met dolu başlarını öne eğerler, kendilerini o hâle sokana âdetâ huşu’ ile rukû içindedirler…
Buğdayın bu hâlinden kimse haberdâr değildir. İşte küçük hikayedeki hoş çile gibi satırlarımızı okuyun, içinizde kalsın kimseye söylemeyin….
Okuya okuya siz de ruhca buğday gibi olgunlaşırsınız.…
Buradaki olgunlaşmada ruhen bir cehde lüzum yok.…
İnsan topluluğu içinde binbir renkle yoğrulup bitkin bir hâle gelen insan ruhunu yıkamak, hem de bütün şüphe ve batıl düşüncelerini, hırslarını, kötü arzu ve heveslerini silip süpürmek, maddî cesedi ve maddî refahın bir şey ifade etmeyip, ruhun manevî huzur içinde ancak rahat ve mes’ud olaağını da en güzel, en cazib, en hakikat yoldan öğretmek manevî sevabına kavuşarak mukaddes ve her şeyden münezzeh varlığın rızasına bahane arıyor bu yazılar.…
Muhtelif kitablardan alınmış veyahut bir tahsilin neticesi akıl ve mantıkla sıralanmış laflar değildir…
Kalb penceresine akseden ifadelerin insan özü ile ifadeleridir….
Yazan, yazmamıştır.… Yazana, kalb maverasından yazdırılmıştır da ondan bir kıymet taşıyor…

Yağmur gökten toprağa düşer. Bir çok hoş ve iyi işler görür. Tekrar göğe buhar hâlinde yükselir.
Bu güzel işleri yapan; bazen bulut, bazen kar, bazen buhar, bazen insan şeklinde bir rahmet olur.
Bu değişiklite rahmet kalıptan kalıba, şekilden şekile giriyor.

İşte gayemiz budur…!
Biz, bunları anlatacağız, söyleyeceğiz okuyanları da rahmet denizinde seyehatlere çıkaracağız…
Manevî hazla dolu gönüllerin her an çevrildiği, ruhî arzuların kabul edildiği “YER”e doğru seyehate çıkmışlardı.…
Uzun maddî bir meşakkat, sabır, tahammül, kanaat hasletlerinin seferber edildiği bir kafile yavaş yavaş yol alıyordu….
Binbir renk ile süslü kervanı gâh rüzgâr, gâh sıcak, gâh susuzluk, gâh açlık okşuyor geçiyordu… vücud ve ruhlarında bu güçlükler bir te’sir yapmıyordu…
Gönülleri dolu, akılları doymuş, vücudları pişmiş durmadan yürüyen bu kervan; sabır, kanaat, tahammül, fazilet, adalet, doğruluğun sembolü yekpâre bir kütle hâlinde yoluna devam ediyordu…
İçlerinde öyle gönülleri dolu, öyle ateşin, öyle manen zengin insanlar vardı ki bunlar zaman zaman kervandan ayrılıyor, hedeflerine kervanları henüz ulaşmadan gidip gidip geri geliyorlardı…
Kervanın geceleri konakladığı yerlerde, yıldızlı semâlarda ruhen gezenler, karanlıkların içinde nûr bularak oraya gidip gelenler var….
Bu kervan kütle hâlinde maddî bir varlık, bir ihtişam arzederken, manen yerinde durmayan ve daima dalgalanan bir nûr menba'’’ı idi….
Çünkü gayeleri nûrun çıktığı yere varmaktı…. Zâten onun için yola çıkmışlardı…
Hele içlerinde bir tanesi vardı ki konuştuğu zaman etrafındakilere ümit, fazilet, doğruluk, manevî bir huzur dağıtıyordu….
Bu zâtın cildi şeffaflaşmış, âdetâ insan şeklinde bir nûr yığını hâlini almıştı….
İşte, bir gün bu kervana tesadüf ettik…. Sohbetlerinde bulunduk…. Onları dinledik….
Bize bir çok hakikatler anlattılar…
Biz de onları okuyucularımıza bu yazılarımızda analatacagız…

Mütevazi küçük bir kasabada, gayet temiz ve şirin bir evde otururdum… Gündüzleri hastalarla uğraşır, manevî ve ruhî tarafımı takviye için, insan olmak şükrünü, küçüklüğümden beri kıymetli annemin telkin ve öğretimi ile ALLAH emirlerini harfiyen yerine getirmek arzu ve hevesim, akademik bir ilim gözü ile taassub denecek dereced düzgün ve sarsılmaz bir hâlde idi….
Ruhiyat tahsilim ve doktor olmam, bu düşünce ve inanma kabiliyetimi sarsmak değil, manevî tarafımı takviyeye hizmet etti.…
Her türlü hurafe ile karışık din bilgilrinin üstünde, bana inanma zevki ve kabiliyeti verdi. Bu lütuftan dolayı fekalhat memnun ve bir huzur içindeyim.…
Hayatta çok maddî sıkıntılara, aylar ve yıllarca düçâr oldum….
Fakat bunlar ruhiyatım üzerine te’sir değil, küçük bir leke, bir toz bile konduramadılar…Bundan dolayı büyük ve tatlı bir şükür, târif edilmez bir huzur, sarsılmaz bir inanış içinde dünyada iş ve gücümle meşgulüm….
Bu hasletlerin muhassalası üzüntü vermeyen, bunaltı hissettirmeden bir sabır mecmuası hâline getirdi beni….
Bu basit görünen hasletlere insanı kavuşturan yolları, tatlı çilelerin hikâyeleridir bunlar….

Günlerden bir yaz günü idi….
Kazadan ayrılmış tek başıma kırlarda dolaşıyordum…
O mıntıkada çok bulunduğum için beni herkes tanır, hürmet eder ve çok severdi…. Ben de onları severdim…
Çoban köpekleri bile tanırdı, kuyruklarını beni gördükleri zaman sallarlar yanıma gelirlerdi.
Ben hayvanları çok severim zâten.… Onlara arasıra ekmek de götürürdüm…
Çok eski devirlerde yaşamış bir olgun, en faziletli canlının köpek olduğunu söyler….
Bir dilim ekmeğe hayatı boyunca sadakat… kolay iş değil!..
İnsan fazileti kendininki gibidir, menfâatına dokundun mu elinizi çırmıklar….

Birden bire karşıma o mıntıkanın yabancısı olduğu elbisesinden, yüzünden, her türlü hareketinden belli, yaşlı, beyaz sakallı başında yeşil bir sarık bir adam çıktı….
Bana doğru eğildi: “"Doktor Bey!.."” diyerek selâm verdi…. Sağ omzumu öptü.
Târif edilmez güzel bir koku içinde yıkanmış gibi kokuyor….
Gözleri siyah zeytin gibi parlaki insanın görmediği yerleri gören bir bakışı ve insana huzur ve emniyet veren bir tavrı vardı….
"“Oğlum Doktor bey! Yolumu şaşrırdım! Bana D..D.. Küyü’nün yolunu gösterir misin?"” dedi.
Bu köy bulunduğumuz yerden a’zamî birbuçuk kilometre yokuşta idi.
“Ben sizi oraya kadar götürürüm.” dedim. Yürümeye başladık…
Havanın güzelliğinden, tarlaların bereketinden, gögün temiz maviliğinden bahsediyordu.…
On dakika ancak yürümüştük…. Etrafıma baktım bulunduğumuz mıntıka değişmişti….
Belli etmeden hayret içinde kaldım.…
Karış karış bildiğim bu yerler, tanımadığım bambaşka bir mıntıka idi….
Gök aynı, güneş aynı, ihtiyar aynı, ben aynı….. Fakat mekân ve yer, o yer değildi…
İçimden annemden öğrendiğim bir çok yardım ve istimdad âyetlerini okumaya başladım…
Korkmuştum fakat bunu belli etmiyordum.…
Birden bire: "“Oğlum Doktor Bey! Merek etme, hayret etme, korkma!.."
"Ben zâten senin bütün bu hâllerini senden gidermek, korkunu kaldırmak için vazifeliyim!”" dedi.
İsmini söyledi, söylememe izin vermedi….
Mekânı bildirdi, târif ve isimlendirmeme müsaade etmedi….
Nereye götüreceğini anlattı, kimseye bildirmeme aman vermedi….
Tepeyi aştık tatlı bir meyil ile yeşil bir vâdiye doğru iniyorduk.…
Bir göl kenarına geldik…. Göl uzun, bir kilometre kadar, dar ve suyu tatlı idi….
Gölü, nasıl oldu bilmiyorum yürüyerek su üzerinde geçtik.
Hayret içinde idim, ayaklarım suya batmıyordu.… Su üstünde iz bırakmıyordu…
Zâten ayak izleri “SU” kenarına kadar varır, sonra o da kaybolur….

Tatlı bir huzur içinde idim….
Karşı sahile tekrar çıktık…. Biraz gittik.…
Kesif yemyeşil ağaçlık bir yere dahil olduk… .
Orada yüzlerce kişi oturmuş beni götüren zâtın aynısı gibi zâtlar.…
İçlerinde hiç birisine benzemeyen her tarafından nûr ve emniyet veren (birisi vardı).
İnsan içine yayıldıkça insanı hafifleten bir koku yayılıyordu.…
Bana ikram ettiler….. Oradakileri anlatmama izin verilmedi….
Gördüklerimi söylememek için yemin ettirdiler….
Bana, ben sormadan birçok şeyler öğrettiler….
Öğrettiklerini değil de anlattıklarını ben de yazılarımla anlatacağım.… Bunda hilâf yoktur, hepsi hakikattır!..
Suyu tatlı gölün öte tarafındaki meclisden ve yerden ayrıldıktan sonra gölü bana aynı zât geçirtti…
Yokuşa çıktık….
Tanımadığım o mekânda, geçtiğimiz yerleri aynen görerek yürüdük…..

İhtiyar durdu: “"Oğlum, artık ayrılacağız! Sen uzun senelerden beri mideni boş bıraktın!.. Buna da sebeb midendeki hastalıktır.… Bir de çocukluğundan beri aldığın terbiye ve teneffüs ettiğin temiz havanın şükrüne bağlı olman ve bunu hiç unutmamandır!.. Mideyi boş bırakmak, hikmet ve manevî âlem hazinelerinin kilididir…. Bâtın gönül pınarları açlık ve oruç bereketi ile fışkırır…. Bununla herkesin aynada gördüklerinden daha fazlasını bir tuğla parçasında görebilirsin.… Biraz evvel meclislerine götürdüğüm yerlerde gördüklerin –birisi müstesnâ- yük çeken develer gibidirler. Ağır yükler çekmiş, çok sıkıntılı yollar çiğnemişlerdir…. Sayısız konaklar ve merhaleler aşmışlar.… Ağır yükün altında adım atmış, az yemiş, dar boğalı olmuş zayıflamışlardır….
Bu gün Ramazandır. Sen oruç tutuyorsun. Gördügün yerde sana ikram ettiler, yemedin, verdiklerini yanına aldın… Akşam onunla iftar edersin!..” dedi.
Gözlerimi öptü. Göğsümü meshatti. Tekrar sağ omzumdan öptü: “Arkana bakmadan yürü oğlum!..” diyerek benden ayrıldı…..

Ben yürümeye başladım, küçük bir yokuş çıkıyordum. Tepeye vardım. Tekrar yürüyordum.
Bir aralık yol üstünde bir karınca yığını gördüm. Merakla eğilerek onlara baktım.
Yuvaları başında toplanmışlardı. Biraz o çalışkan ve mübârek hayvanları seyrettim….
Doğruldum, ortalık kararıyordu.… Saatime baktım akşama 45 dakika vardı…
Semt-i meçhule doğru yürüyordum….
Yalnız; kasbama, eski yerimde (hâlimde) olsaydım şimâle doğru yürümem icabediyordu…
Ben de tanımadığım mekânda şimâle doğru yürümeye başladım.
Tekrar saate baktım, 15 dakika iftara vardı…. Yorulmuştum da….
Yolun sağ tarafına oturdum. Biraz dinleneyim ve ne yapacağımı da şaşırmıştım…
Bir iki dakika geçmişti ön taraftan iki kişi belirdi: “"Merhaba Doktor Bey!”" dediler. Bunlar kasaba köylülerindendi. Kendilerini tanıdım.
“"Yoruldunuz mu? Nereden geliyorsunuz?”" dediler.
“"Aşağıya iniyorum, biraz gezmiştim!”" dedim…. Yoluma devam ettim.

İftar olmuştu. ALLAH’ı anarak ikram ettikleri gıdalarla iftar ettim.
İçime bir ferahlık, vücuduma bir şey yayılır gib oldu. Târif edemiyorum….
Biraz sonra tanımadığım mekân değişmeye ve tanılmaya başladı. Kasabaya yanaşmıştım.
Eve geldim. Ailem ve annem: "“Nerede idin?"” dediler. Merak etmişler…
"“Biraz kırlarda dolaşıyordum!"” dedim…
Annem: “"Oğlum! Saat 11 de evden çıktın, şimdi saat 7!.. Yüzün niçin solgun yine midene ağrı mı girdi?.."” dedi.
Sedire uzandım. Bana dokunmadılar. Annem alnımı okşuyor, ailem ayak ucumda idi….
“"Sahur oldu!”" dediler…
Bu hakiki macerayı anneme ve aileme anlattım…
Ailem hayret etti… Annem güldü ve: “"Bak ne güzel yemekler hazırladım sahura!”" diye söyleyerek: "“Yarın gece, Kadir Gecesi oğlum! Mübârek Ramazan da çıkıyor bir daha Yâ kısmet!..”" dedi…

Bu hadise böylece kapandı…. Aradan seneler geçti….
Bir çok çilelere düçâr olduk.… Kıymetli ağabeyimi kaybettik….
Şimdi o mübârek ağabeyimin azîz hatırasına ithaf için bu satırları, hafızamda dün gibi aydın duran o hadiseyi ve orada bana anlatılanları anlatacağım.…
Bu anlatmada sizi âdetâ sisli bir hava içinde gezdireceğim.
Çünkü, buna mecburum ve böyle kapalı anlatmaya da söz vermiştim….


Resim

Hiss : Duymak. Farkına varmak. Duygu. * Bir kimsenin hâline acıyıp rikkat ve şefkat eylemek. * Bir şeyi idrak edip şuur hâsıl eylemek. Bedendeki his uzuvlarından birisini müteessir eden bir şeyin mevcudiyetini idrak eylemek.
Rüya : (Rü'ya) Uykuda görülen misalî âlem. Düş.
Şuhud-Şühud : şâhidler. * Görme, şahid olma. * Müşahede etme. * Görünecek hâlde şekillenme.
Manevî : (Ma'nevi) Mânaya âit. Maddî olmayan. Mücerred. Ruhanî.
Namzed : (Nâm-zed) f. İsteyen veya istenilen kimse. * Sözlü. Nişanlı. * Bir vazifeye tayin edilmesini isteyen veya istenilen kişi. Aday.
Ni’met : (Nimet) İyilik, lütuf, ihsan. Saâdet. Hidayet. * Giyecek şeyler. * Yiyecek faydalı şey, rızık.
Huşu’ : Alçak gönüllülük. Hayâ etmek ve mütevazi olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hâl. Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Sükun ve tezellül.
Rüku : Namazda Rabbü’l-âlemine saygıyla eğilme.
Hâl : Durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Suret. Keyfiyet. * Cezbe. * Dert, keder, elem. * Mecâl. Kuvvet. * Gr: Fâili, mef'ulü veya her ikisinin durumunu bildiren sözdür. Hâlin sâhibine zi-l hâl denir.Meselâ : $ Reeytuhu mâşiyen: (Onu yürürken gördüm) cümlesinde Mâşiyen (yürürken) kelimesi, cümledeki mef'ulün hâlini bildirir. şimdiki zamanda olan fiilin durumuna da hâl denir.
Cehd : Fazla çalışma. Güç ve kuvvetini sarfetme. İnsanın nefsine hâkim olması. * Azim, gayret, fedakârlık.* Takat.
Batıl : Hakikatsız, hurafe. Hak ve doğru olmayan, yalan. Şartlarını yapmamakla kabul olmayan ibâdet ve muâmele. Meselâ: Bir özür bulunmaksızın taharetsiz kılınan namaz gibi. (Bak: Fasid).
Hırs : Aç gözlülük. Tamahkârlık. * Kızgınlık. * Şiddetli istek, arzu. * Azgınlık.
Cazib : Çekici, cazibeli. * Hoş görünüşlü olup dikkati çeken.
Münezzeh : (Nezahet. den) Tenzih edilmiş, teberri edilmiş. * Pâk, kusur ve noksanlıklardan uzak. Hiç bir şeye muhtaç olmayan. Kötülükten, kusurdan ve noksanlık gibi şeylerden tenzih edilen.
Bahane : f. Vesile. Sebeb. * Yalandan özür. * Kusur. Noksan. * Garaz.
Muhtelif : Çeşitli. Bir türlü olmayan. Birbirine uymayan.
Mantık : (İntak. dan) Konuşturan, söyleten. * Doğru muhakeme ve doğru düşünceyi öğreten ilim. Akıl kaidesi. * Akıl, nutuk, söz.
Mavera : Bir şeyin gerisinde, arkasında veya ötesinde bulunanlar.
Rahmet : Merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek. * Mc: Yağmur.
Meşakkat : Zahmet. Sıkıntı. Güçlük. Zorluk. (Bak: Himmet)
Kanaat : Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak
Haslet : Huy. Ahlâk. Yaradılıştan olan tabiat.
Seferber : f. Harbe hazırlık hâli. * Sefere hazırlık içinde olan asker ve bu askerin durumu.
Kafile : (A, uzun okunur) Birlikte sefere çıkanların cemaatı. Kervan.
Gâh : (Geh) f. Yer. (Yer ve zaman bildiren “ek” dir.)
Te’sir : Bir şeyde eser ve nişane bırakma. * Vasıfları ve hâlleri değiştirme. * İşleme, dokuma, iz bırakma. * İçe işleme. * Kederlenme.
Yekpâre : Tek parçadan meydana gelen. Bütün. Parçasız.
Kütle : (Kitle) Bir cismi terkib ve teşkil eden kısımların bütün hey'etine denir. Toplu şey. Deste. Yığın. Külçe.
İhtişam : Debdebe. Şanlı görünüş. * Etbâ dairesi ve takımının kalabalığı.
Menba’ : Kaynak. Nimetin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer. Suyun çıktığı yer. Pınar.
Zâten : Esâsen, aslında, asıl olarak.
Şeffaf : Işığa mâni olmayan, ışık geçiren parlak cisim. Saydam.
Âdetâ : Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.
Yığın : Birlikte olanların kümesi, pek çok.
Düçâr : İçine düşmüş.O işi yaşamış.
Ruhiyat : Ruh ilmi, psikoloji.
Muhassala : (Husul. den) Elde edilen netice, hâsıl olan sonuç. * Fiz: Bileşke.
Mecmua : Toplanıp biriktirilmiş, tertip ve tanzim edilmiş şeylerin hepsi. * Seçilmiş yazılardan meydana getirilen kitap. Risâle. * Kolleksiyon.
Mıntıka : (Mıntıka) Muayyen bir yer. Havali. Taraf. Kısım. Kuşak. Kenar. Yeryüzünde bir kısım. Bölge.
Fazilet : Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemâl ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet.
Çırmık : Kedinin tırnaklaması, çizik atması.
Sarık : Başa sarılan şey.
Tavır : (Tavr) Suret. Hareket, hâl, vaziyet. * Bir kerre, bir defa. * İki şey arasındaki had ve fasıla. * Kader. * Miktar.
İstimdad : Medet ve yardım istemek.
Âyet : Eser. * Kimsenin inkâr edemiyeceği açık delil. Nişân. Alâmet. İşaret. * Menzil, mekân. * Kur'ân-ı Kerim'deki her bir cümle. Mânen uyanmağa, intibâha sebeb olan hâdise. (Kur'ân-ı Kerim'de 6666 âyet vardır.)
Müsaade : İzin, elverişli bulunma. * Yardım.
Meyil-Meyl : Ortadan bir tarafa eğik olmak. * İstek. Yönelme. Arzu. * Sevme, tutulma, âşık olma. * Gönül akışı.
Vâdi : Düzlük, dağlar arası yer.
Kesif : Koyu. Çok sık ve sert. Şeffaf olmayan.
Dahil : Koyu. Çok sık ve sert. Şeffaf olmayan.
Zât : Hürmete lâyık kimse. * Kendi. Öz, asıl. * Ehil. Sâhib. (Zu'nun müennesi)
Hilaf : Ters, karşı, zıd. Karşı koymak. Muhalefet etmek.
Bâtın : İç, dâhilî. Gizli. İçyüz. Sır, esrar. Künh ve zâtı itibarı ile gizli. (Zıddı: Zâhir'dir) (Bak: Batn)
Konak : Menzil, yolculukta gece vakti inilen yer. * Yolculukta bir yerde durma, dinlenme. İki menzil arasındaki yol. * Büyük ev, zengin ve mükellef ikâmetgâh. * Resmi dâire.
Merhale : (Rihlet. den) Menzil. Konak. * İki konak arası mesafe. * Bir günlük yol. * Derece, kademe.
İftar : Oruç açmak. Oruç açılırken yenen yemek. (Zıddı: İmsak)
Sahur : Temcid yemeği. Ramazan'da şafaktan önce yenen yemekr.
Semt-i meçhul : Bilinmeyen yer.
Şimal : Sol, sol taraf. Sağın ve cenubun zıddı. Kuzey.
Mübârek : İlâhi hayrın bulunduğu şey. Bereketlenmiş, çoğalmış. Bereketli, uğurlu. Hayırlı. Mes'ud. * Beğenilen, kendisine kızılan ve şaşılan kimse veya şey.
Azîz : İzzetli. Çok izzetli. Sevgili. Çok nurlu. * Dost. * Şerif. * Nadir. * Dini dünyaya âlet etmeyen. * Sireti temiz. * Ermiş. Mânevi kudret ve kuvvet sahibi. * Mağlup edilmesi mümkün olmayan ve daima galib olan manasında Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir. * Hristiyanlıkta kudsî kabul edilen daimî reis.
Hatıra : Hatıra gelen. Hatırda kalan şey. * Bir kimseyi veya bir hâdiseyi hatırlatması için yazılan veya saklanan veya birisine verilen şey.
İhtilaf : (Hulf. den) Anlaşmazlık, uyuşmazlık, karışıklık, ikilik. * Birisinin halifesi olmak.
Mecbur : Zor görmüş. Zorla bir işe girişmiş. İcbar görmüş. * Hatırı alınmış, gönlü yapılmış. (Hakiki manası: Kırıldıktan sonra bütünlenmiş.)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II - LEDÜNN İLMİ

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

LEDÜNN İLMİ

Ben, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den iki çeşit ilim aldım, bunlardan biri size anlattığım ilimlerdir, ikincisini ise söylersem boğazımı keserler, ikinci ilim esrar ilmidir. Herkes bunu anlayamadığı gibi ALLAHu Tealâ da onu herkese vermez.
Ebu Hureyre

İnsan aklının son idrak hudûdunda olan ilm-i ilâhîyenin sır perdesi ilm-i ledünn…
İnsan mantığının hudûdunu aşan mantıksız bir mantık ile anlatılan perde arkası...
Fizik, Kimyâ kânunları gibi değişmez sâbit kânunları vardır buranın aynen...
İnsanlar maddeye tapmaya başladığı devirden itibâren ALLAH'a sıfat aramaya başlamışlardır.
Bu sûretle insanlar aklın peşine takılmış şuûrsuz bir hâlde gidiyorlar nereye?
Kendi çöküşlerini içlerinde taşıyorlar habersiz olarak.
Bence
hiçolan; duyup işitip, görüp anlamaya çalıştığım ruha te’sir eden her şeyin karalamalarından ibaret olan kitablarımı okuyan olgun bir zât geldi, sordu :Ledün Nedir?
Bilmem!dedim.

Rasûlu Ekrem'in iç âleminde feveran eden ötelerin ötesinin insana kadar uzanan ilmi, Rasûl kimseye bilidirmemiş. Yalnız Hz. Ebû Hureyre'ye bâzı ledünnî şeyler bildirmiş.
Soranlara:
Eğer bu az bildirilen sırlardan size söylersem kâfir oldu diye başımı vurursunuz!buyurmuştur o.

Hz. Mûsâ'ya Hızır söylemiş bâzı sırları. Mûsâ peygamber bile buna tahammül edememiştir.
Hızır aleyhi's-selâm, Rasûlu Ekrem'e edeben mülâki olmamıştır.
Çünki ledünnün hakîkî Sultânı Rasûlu Ekremdir. Öğrenecek bir durumu yoktu.

Ben neyim ki ledün bileyim.
Hazreti Hüreyre'den sıkıp aldığım ma’lumata göre ben de anlayamadım.
Rasûlullah efendimizin HAKK’ın esrârına çevrili nûrlu iç âlemidiye buzlu bir târif yapabiliriz.
Ledün hakkında birçok sızma bilgiler ve mırıltılar birçok ulemâ tarafından bildirilmiş, hattâ kitablara bile geçmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm'de kullara birçok âyetlerle bilgiler, HAKK’a yanaşmak usulleri bildirilmiştir.
Bir de Kur’ân-ı Kerîm'de bildirilmeyen birçok hududsuz âyetlerde sünnetullah ile kâinatta câri her türlü hâdisâtın aslı gizlidir.
Onun için:

Alleme’l- insâne mâ lem yâlemâyeti ile bilmediğini insana öğretir. Kim?
ALLAH'ın kâinatda câri Kur’ânda bildirilmeyen âyat ve bürhanları...

Resûlü Ekrem efendimiz:
Beşikten mezara kadar ilim peşinde koşunuz. Çin'de bile olsa arayınız, kâfirde bile olsa istifâde edinizbuyurmuştur. Kâinatın yaratılışını dünyâyı gezerek, evreni tetkik ederek bulabilirsiniz âyetleri vardır.
Kur’ân-ı Kerîm'in bâzı sûrelerinin başında
Huruf-u Mukattaa:kırpılmış âyetlermânâsına gelen, bunlar birçok ledünnî, kâinatda câri bilinmeyen âyetlerin anahtarı mesabesindedir.
Nitekim geçenlerde kaptan Kusto'nun Septe boğazındaki Akdeniz suyu ile Atlas Okyanusunun suyunun karışmaması ve balıkların bir taraftan öte tarafa geçmemesi, tuz kesâfetinin ayrı olduğu hâlde fizik ve kimyada bulunan kesiften hafife doğru olan ozmoz hadisesinin olmaması meselesi Rahmân Sûresi’ndeki âyetle ortaya çıkmıştır.
Bunun niçin böyle oluşundaki sır ledünnîdir. O sırrı herkes bilemez tahammül de edemez.

Âyet:
iki denizi salıvermiş birbirine kavuşuyorlar. Birbirine karışmaya engel bir perde var. Bu da mı yalan? ...
Kâinatda câri fizikî, kimyevî, jeolojik, meteorolojik hadiselerin bir kanun dahilinde oluşu sünnetullahtır.
Cenab-ı ALLAH niçin bu kavuşmamayı murad etmiştir? Sebebi nedir?
Söylenemezlerdendir

Şimdi bir izah yapalım:
Amma bunu, sızıntılı hakiki bilgi, sözleri ile bir tasvir yaparak anlatalım:
Nasıl ki radyo dalgaları makinada sese, şekle, renge tahvil oluyorsa bu kelimelerle anlatacağımız resim de öyledir, iyi düşünüp hâlletmeye savaşın.
Bundan birşey çıkarabilirseniz
Ledünü hiç olmazsa buzlu cam arkasından seyretmiş gibi bir bilgi hasıl olur.
Kelimelerle resim şu:

Boyu 10 m. genişliği 5m. derinliği yarım metre olan küçücek bir göl... İçine simsiyah lâğım karışmış. Küçük büyük ölü hayvan leşleri kokuyor.
Üstünden yeşil leş sineği geçse bile kokudan bayılıp aynı pisliğe düşüyor. İşte bu birikintiye kızgın güneş aksetmiş.
Pis kokulu su buhar olup yukarı doğru çıkıyor yavaş yavaş ...
Buhar yerden göğe doğru yükseliyor.

Nasıl yükseliyor buhar?.. Niçin yukarı çıkıyor?
Efendim buhar havadan hafif, arz çekimi buna te’sir etmez.
Bununla bana izaha kalkma! Ben bunları pek iyi bilirim herkes gibi.
Sünnetullahda gizli fizikî kimyevî kânunlar bunlar.
Buhar da pis kokulu. Yükselmeye devam ediyor göğe doğru.
Su birikintisi nihâyet kuru bir hâle geliyor. Koku da kalmıyor artık.
Buhar muayyen bir mesâfeye yükseldikten sonra orada bulut oluyor.

Gökteki bulutlar da muhtelif mesâfelerdedir.
Ne çok yukarı çıkarlar ne çok aşağı inerler.
Meteoroloji dili ile söylersek kümülüs, stratus bulutlarının yükseklik ve şekillerini biliriz..
O pis buhardan olan bulut müsbet ve menfî elektrikiyet taşıyor.
Birbirine çarptığı zaman yıldırım şimşek oluyor.
Amma niçin buharda müsbet-menfî elektrik var. Bu hâdise niçin oluyor?
Onu da bilmiyoruz. Sünnetullah deyip sıyrılmak istiyoruz.
Buradaki sıyrılmak ledün hudûduna yanaşmak ve oraya akıl erdirememenin bir ifâdesidir.

Bulut nedir bilir misin?..
Sonra bu bulut yağmur oluyor... Tekrar aşağı düşüyor..
Ağzını aç bu rahmeti doldur. Göz yaşından berrak ve temiz. Kokusu yok.
Nedir bu tadı olmayan su tadı?
Düşünemezsin bile o pislik dolu su yığınındaki vaziyeti...
Göldeki vaziyeti düşün şimdiki duruma bak. Düşün!..
Fakat niçin bu böyle. Kimse bilemez. Bu rahmettir.
Şu küçücük pislikten temize doğru huruç, temizlikten aşağı rahmet...
Bu resmi hâlledersen Ledün târifinden birşey anlayabilirsin.

Hayır!.. Hayır!..diyeceksin.
Anlayabilirsen Ledün kelimesinin
Lharfini belki anlarsın...
Son harfi olan
Nharfine dön! Oradakün!gizli.OL!gizli. Anlarsan gel konuşalım!
Anlamazsan o benim mâvi kaplı üstünde kırmızı yazılı kitabı evinde bir rafa bırak. Belki anlayan olur. Ben başka birşey bilmem. Anladığın zaman Ledün hakkında konuşmak mümkün olur.

Soruyu soran muhterem zât ben bunu anlatırken gözünden sessiz yaş geldi. Benim gözüm de yaşlı idi...
Sessizce kalktı, söz söylemeden kendi gönül havzına çevrilerek ayrıldı gitti.

Hani anlatırlar. Hızır bir çobana raslamış ona birşeyler öğretmiş ve gitmiş. Çoban birşey sormak için Hızır'ın peşinden koşmuş. Hızır göl üzerinde yürüyormuş.
Çoban Hızır'a yetişmiş:
Amca şu nasıldı unutdum!dediğinde, Hızır bakmış ki çoban da suda yürüyor.
Hızır çobana :
Haydi git oğlum git bildiğin gibi yap!demiş.
Fakat çoban su üzerinde gittiğinin farkında değil...
İşte gaflet hâlindeki sırrî, ledünnî mânâları görünürde normal addederiz onları.
Onun için eskiler söylerler :
Gaflet çok iyi bir haslettir.
Es-selâmu aleykum...

Rahmân Sûresi:
iki denizi salıvermiş birbirine kavuşuyorlar. Birbirine karışmaya bir perde var”. Âyet 19 - 20...
Bunun kavuşmaması sırrî bir hâdisedir.
Bu sırrı ledünnî olarak Kusto öğrense çıldırır. Sebebi nedir?

Söylenemezlerdendir.
Sen biliyor musun?diye bir sual sorma bana. Bilmesem mırıldanmam.
Ben onu öğrendiğim zamanlarda kendimi kaybettim. Günlerce bayırlarda dolaştım ağam...
İnsan aklının varamadığı, kavrayamadığı Lâ mekânı içine almış bir mekândır.
Kâinatın kusursuz ve akıl yoran düzeninde asıl hakîkat gizli gibi görünür. Fakat âşikârdır.
Düşünmeden, aklı kullanmadan hareket etmek ALLAH'ın verdiği akla hakâret olur ki bu küfürdür.
Akıl ALLAH tarafından yanlış ve doğru terazisi olarak verilmiştir. Onda kabiliyetsizlik, kusur yoktur.
Bir de aklın eremediğini akla sokmağa çalışmak da akla hakâret olur,
sersemlermüstesnâ...

ALLAH'ın yarattığı şeylerde ALLAH'ın kudretini görmeye çalış.
ALLAH'ı isbata kalkmak şüphe etmenin tam kendisidir.
ALLAH'ı yarattığı şeylerle varlığını isbata kalkma. Kime isbat etmeye uğraşıyorsun.
ALLAH'ın dışında değilsin ki O'nu göresin.
Siz kendi kendinizi dışarı attınız aklınızla!.. Sonra o akıl ile ne arıyorsun?
Aklın durduğu ve boşlukta kaldığı hudud ötelerin ötesi...
Fakat akıl yine çırpınıyor. Nedir o ötelerin ötesi?..
Aslanım, hiçlik ve yokluk mevhumu diye birşey yoktur. Her şey vardır.
Ne evveli var ne sonu... Bu iki kelime arasında dolaşmasını öğren.
Başa, sona akıl
ermezdeğilyetmez...

Kusto Kaptan senelerce ilmî tetkik yapıyor. Şâyânı takdirdir...
Tabiatda raslanan her taşın altını kaldırıp bakmalıdır.
Çünki bâzen caddelerde değil patika yollarda çok şeylere raslanır.
Bu zât kâinatdaki intizamdan, işleyişten bir şey çıkaramıyor, intizamsız gayrı tabiî gördüğü bir olaydan:
ALLAH vardır!diyor...
Öleceği zaman yüzü sararmış.
Ölümden korkuyor musun?demişler.
Hayır! Ölümden korkmak bir nev’î bâkilik iddia kokusunu taşır ki küfre ve şirke kadar gider.
O hâlde niçin sarardın?
Be gâfiller!.. Güneş batacağı zaman sararır. Bunun farkında değil misin? Her gün görürsün!...

Maddeyi rûhun emrine al!..
Ruhu maddeye bağlayarak şekillendirmek, maddîleştirmek insanın
Âdemiyetine hürmetsizliktir. Ve birşey ifade etmez.
Son asırda kitabların yazdığı ve nasihat hâlinde nesilden nesile gelen
iyi ve kötüinsanlar ta’biri kalmadı.
Artık bugün ne kötü insanlar var ne iyi insanlar var. Hepsi bir oldular ve karıştılar birbirleri ile...

Bir zaman toprak üstünde iken: Şimdi toprak altında olanların toprak üstünde iken yaptıklarından bahsetme. Onları rahmetle an!..
Şimdi toprak altında ne yaptıklarından biliyorsan bana da onlardan
bir ip ucu ver. Ona göre hareket edeyim. Veremeyecek, söyleyemiyeceksen beni dinle o hâlde, bir şey kaybetmezsin.

Günahdan sakınmak tövbede uğraşmaktan kolaydır.
Bunu unutma!. Çok büyük bir lâftır bu.

Gönülderler nedir bu?
Gönül, Hakk olana bağlanmanın ismidir. Bunu unutma!..
Düşün, ne demek istiyoruz. Hemen anladığını sanma!..
Bu gönül ile ALLAH'tan istemek en büyük ibâdet olur.
İbâdet, bu isteme temizliğine kavuşmak olduğunu unutma!.
ALLAH'ın kapısı kapalı gibi görünürse de alınteri ile müracaat edenin
elindeki kabı boş çevirmez.
Aksini düşünmek küfürdür. Alın terinin kirlisi yoktur. Onu dinle!..
Yalan, haram ile kirletme. ALLAH'ın helâl hazînesinin hudûdu yoktur.
Şunları öğren:

Fezkurunî ezkurkum : Beni anarsanız Ben de sizi anarım!
Er rasihune fi’l-ilim : İlimde râsih olanlar.
Ennallâhe rabbî ve rabbikum : ALLAH benim de RABBim ve sizin de RABBinizdir.
Ve lakad kerremnâ benî âdeme : Biz Âdem’e keremle kerâmet verdik.
Ve lezikrullâhi ekber : En büyük zikir ALLAH’ın zikridir.
Bunların mânâlarını öğren, bütün incelikleriyle…

Ve’s-semâi zâti’l- buruci” “Ve’s-semâvâtdeğil.
Rabbi’s-semâvâtdır.Rabbi’s-semâdeğil.
Rabbu’l-arddır.Rabbi’l- şems, Rabbi’l- kamerdeğil.
Rabbu’l- mağribdeğil.Rabbu'l maşrık”değil. “Rabbu’l- mağribeyn. Rabbu’l- maşrıkeyn.”
Rabbı Âdem,Rabbi’l- insandeğil.Rabbi’n- nas.
Bunları da iyi düşün, anla, bu anlama kudreti insanda var.
Akıl ALLAH tarafından verilmiştir. Onda kâbiliyetsizlik kusur yoktur.
Aksini düşünmek akla hakâret olur ki, bu da küfürdür…

Ledün ilmini öğrenmek için Şunlan Bilmek Gerek:

1 –Er-râsihune fi’l- ilmi…:
2 –Fezkurûnî ezkurkum :
3 –Ve lekad kerremnâ benî âdeme...
4 –İnnellâhe rabbî ve rabbukum :
5-Fe lillâhi’l-hamdu rabbi’s- semâvâti ve rabbi’l- ardi rabbi’l- âlemîn. velehu’l- kibriyâu fi’s-semâvâtı ve’l- ardi ve huve’l- azîzu’l- Hakîm.:
6 - Bilmez misin ki göklerle yerin yegâne sahibi “ALLAH” dır. Ve sizin ALLAH'dan başka bir yarınız ve yardımcınız yoktur.

KÜN!” : Emir kime verildi. Hitabı ilâhî kime?..FEYEKÜN” : Emiri kime verilecek?..

Rabbi’s-semâvât, Rabbi’l-ard, rabbi’l-maşrikeyn, Rabbi’l-mağribeyn, Rabbi’l-arş,rabbi’l-felak, Rabbi’n-nas, Rabbi’- âlemîn.

Lâ mekân diyoruz: Maddenin ötesini madde âlemine bağlayan nokta... Aklın gidemediği hudud.

SULTAN:
S :Subhanellezî isrâ…
L : Katiyen söylenemez. Bilen söylese dili vurulur.
T : Tâ-Hâ. Tâ. Sîn. Mîm
A : Elif. İkra bi ismi rabbikellezî hâlak.
N :Nûn vel kalemi mâ yesturûn:KÜNde buNÛNnun içindedir. Fazla açıklanmasına müsaade edilmemiştir.

Hızır Derler. Vardır. Kimdir?
Mûsâ peygambere Ledün yâni var olan akla zorlanmadan sokulamayan kudret âleminin sırlarının ilmi...
İlim var olan bir şeyin künhüdür, esasıdır, vardır demektir.
Hakîkî inanç âlemine kavuşanlar bilirler, sezerler, inkâr edemez,
etmezler.

İmkân âleminde bunalanlara yardıma koşan mübârek bir zât-ı şerîf var mıdır yok mudur?sözleri inanmayanların veya inanamayanların sözleridir bunlar...
Halk gönlünde yaşıyor ya!.. İnanıyorlar ya, bu inanana da inanmayana da yeter.

Hızır Ab-ı hayat suyu içmiştir.derler.
Devamlı olduğunun güzel inancının delilidir bu...
Bizce Hızır Aleyhi's-selâm vardır. Bunaldığımızda yardıma HAKK nasib etsin diye duâ ederiz.
Bir de İlyas vardır. Onun hakkında denizlerde Hızır, karalarda İlyas…
Âlemin her yerinde HAKK’ın kullarına yardımının mümessilleri...

Senede bir defa buluşurlarmış!sözü halk arasında yaşar.
Bu gönülleri hürmete bürümenin timsalidir.

Hızır ilyas... Günü diye anarlar, dilekler yaparlar.
Gün doğmadan bu diyarda Hızır'a rastlamak ümîdi vardır.

Bir kul rastlamış Hızır'a konuşmuş.
Ondan dinledim ben de naklediyorum güzel bir mülâkat.. İster evet, ister hayır de.
Efsâne, hurâfe, menkîbe olamaz, inananla inanmayanların saldırışlarından çıkar menkîbe, efsâne, hurâfe...
Biz redd ederiz bu lafları. Efsâneyi hurâfeyi araştırın aslına varın. Hikâye diyelim bunlara.
Güzellikleri insana hitab eder o kâfi değil midir.
Rüyâda gördüğünü inkâr edebilir misin?
Bu ne demektir?..diye sorar durursun.
Rüyâda kudret âlemine âit olan Ruh'la imkân âleminde dolaşmaktır… Rüyâ bu…

ALLAH kulunun biri, günün birinde Hızır'a rastladı senelerce evvel. Sonraları da Hızır ona rastladı.
Hızır konuştu o kul dinledi. Hızır'a sordu, Hızır söyledi.
Günün birinde Hızır o kulu götürdü bir yere.
O kul bu tesâdüflerden utandı. Kimden utandı?
Kendinden...
Ben kimim ki Hızır bana rastladıdiye...

Başka bir gün de o kul ormanda kırklarla görüştü. Yaylalarda yedilerle buluştu. Geceleri onbirleri dinledi...
Aradan yine seneler geçti.. Bu kul konuşuyordu diğer bir kul ile...
Hızır'ın kendisine söylediğini o rastladığı kula dedi...
Ne dedi bana bilir misin?

Kul arkadaş, üçler kalmadı bugün... Yediler iki kişi kaldı... Kırklar onbir kişiye indi... Hamdolsun ki onbirler bâki...
Hızır'ın rastladığı kula o kul sordu :
Beni bir yere götürdüdedin.Nereye götürdü?..
Hemen cevap verdi:Beni değil. BİZi... Ben başka, BİZ başkadır. Ma’lum ya... Sözlerimi anlayamadın. Hem bunları sualle uzatma. Anlattığımı anlarsan yeter!.

1.6.1982: Salı
[/font]


Resim

Ledün : İnd kelimesi gibi, zaman ve mekân zarfıdır.Hel-i istifhâmiye mânasına geldiği de vaki'dir. Kâmus Müellifine göre ledün ile leda, aynı şeydir. Başkaları ise tefrik etmişlerdir. Demişlerdir ki: Ledün kelimesi zaman ve mekânın evvel ve ibtidâsından mûteberdir. Onun için ekseri harf-i cer olan “min” kelimesine mukarin olur. “Ledâ” kelimesinde ise, ibtidâ mânası lâzım değildir. Ve “inde” kelimesinin “min” yerinde tasarrufu daha umûmîdir. “Ledün” kelimesi mâba'dını izâfetle cerr eder. (L.R.)
Ledünnî : Ledünn ilmine mensub ve müteallik. Ledünne dâir ve âit.
Esrar : (Sır. C.) Sırlar. Gizli hikmetler ve mânalar. Bilinmeyen şeyler. Keyif veren zehir. Uyuşturucu madde. Elinde ve el ayasında olan hatlar.
Câri : Akan, akıcı. Geçmekte olan. İnsanlar arasında mer'i ve mûteber ve mütedâvil olan.
Bürhan: Delil, hüccet, isbat vâsıtası. * Man: Yakînî mukaddemelerden meydana gelen kıyas. * Red ve inkâr için itiraz kabul edilmeyecek sûrette isbat-ı hakîkat eden kavi hüccet.
İstifâde : Faydalanmak. Faydalanmağa çalışmak. Anlayıp öğrenmek. Tahsil etmek.
Huruf-u mukatta : Kur’ân-ı Kerîm'deki sûre başı kesme harfleri.
Mesâbe : Faydalanmak. Faydalanmağa çalışmak. Anlayıp öğrenmek. Tahsil etmek.
Sünnetullah : İlâhî kânunlar. Kânun, âdet. (Bak: Âdetullah)
Tahvil : Bir hâlden başka bir hâle getirmek. Değiştirmek. Döndürmek. Fâizli borç senedi.
Mesâfe : Uzaklık. Uzunluk. Ara. Bir nev’î uzaklık ölçme usulü.
Kesâfet : yoğunluk
Kesif : Koyu. Çok sık ve sert. Şeffaf olmayan. Yoğun.
Müsbet ve menfî : olumlu ve olumsuz.
Huruc : Çıkma. Dışarı çıkma, çıkış. Ayaklanma, isyan etmek.
Havz : Suya girme. Sakınılacak işe girişmek. Başlamak.
Sırrî : (Sırriyye) Sır ile, gizlilik ile ilgili.
Müracaat : (Rücu'. dan) Geri dönmek. Baş vurmak, izin almak için veyâ bir iş için alâkadarlarla görüşmek. Mütalâa istemek, danışmak.
Kibriya : Azâmet. Cenâb-ı ALLAH'ın azâmeti ve kudreti, her cihetle büyüklüğü.
Ademiyet : yokluk.
Âdemiyet : İnsanlık.
Künh : Bir şeyin aslı, cevheri, mikdarı. Dip. Kök. Özü, nihâyeti, vechi. Vakit, zaman.
Âb-ı hayat : Ebedî hayâta sebep olan hayat suyu.
Efsâne : Masal. Uydurulmuş yalan hikâye.
Hurâfe : Uydurma, bâtıl inanış. Masal. Efsâne. Yalan hikâye.
Menâkib : (Menkıbe. C.) Menkîbeler. Hayat hikâyeleri.


Resim

Ebû Hureyre’nin şöyle söylediği rivâyet edilmiştir:
"Rasûlullah’tan iki kap (ilim) aldım. Birisini söyledim. Diğerine gelince eğer onu söyleseydim şu boğazım kesilirdi.
(İbn Sa’d, Tabakât, II, 362; IV, 331; Buhârî, el-Câmiu’s-sahih, İlim, 42, I, 38.)

Ebû Hureyre, insanların kendisineEy Ebû Hureyre rivâyeti çok fazla yaptın!dediklerini söylemiştir. OnlaraNefsim elinde olana yemin olsun ki, eğer Rasûlullah’tan duyduğum her şeyi rivâyet etseydim, bana süprüntü –y3ani çöplük– atardınız. Sonra da benimle münâzara yapmazdınız (konuşmazdınız)karşılığını vermiştir.
(İbn Sa’d, Tabakât, II, 364; IV, 332; Ahmed. Musned, II, 539, 540; Ebu Nuaym, Hılyetu’l-evliya ve tabakâtu’l-esfıya, I, 381.)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:İlim Çin’de de olsa alınızbuyurmuştur.
(Deylemi, Taberânî, Beyheki, İbni Adiy, İbni Abdilber, Riyâzu’s-Sâlihîn)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:İlim öğrenmek,beşikten mezara kadar farzdır.buyurmuştur.
(Riyâzu’s-Sâlihin, Türkiye Diyânet İşleri Yayn. Seçme Hadisler)


Resim

Rahmân Sûresi’ndeki âyetle ortaya çıkmıştır.:

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ

Merece'l-bahreyni yeltekıyân(yeltekıyâni): Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi.
(Rahmân 55/19)


بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَّا يَبْغِيَانِ

Beynehumâ berzehun lâ yebgıyân(yebgıyâni): İkisi arasında bir engel (berzah) vardır; birbirlerinin sınırını geçmezler.
(Rahmân 55/20)

فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân(tukezzibâni): O halde RABBinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?
(Rahmân 55/21)


وَالسَّمَاء ذَاتِ الْبُرُوجِ

Ve's-semâi zâti'l-burûc(burûci): Burçları olan göğe andolsun,
(Burûc 85/1)


رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرحْمَنِ لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا

Rabbi's-semâvâti ve'l-ardı ve mâ beynehume'r-rahmâni lâ yemlikûne minhu hitâbâ(hitâben): O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların RABBidir. O, rahmândır. O gün insanlar O'na karşı konuşmaya yetkili değillerdir.
(Nebe’ 78/37)


رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ

Rabbu'l-meşrikayni ve rabbu'l-magribeyn(magribeyni): (O,) iki doğunun ve iki batının Rabbidir.
(Rahmân 55/17)


قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ

Kul eûzu bi rabbi'n-nâs(nâsi): De ki: Sığınırım ben insanların RABBine.(Nâs 114/1)

لَّكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَالْمُقِيمِينَ الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا

Lâkini'r-râsihûne fî'l-ilmi minhum ve'l-mu’minûne yu’minûne bi mâ unzile ileyke ve mâ unzile min kablike ve'l-mukîmîne's-salâte ve'l-mu’tûne'z-zekâte ve'l-mu’minûne billâhi ve'l-yevmi'l-âhir(âhiri). Ulâike se nu’tîhim ecran azîmâ(azîmen): Fakat içlerinden ilimde derinleşmiş olanlar ve müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene îmân edenler, namazı kılanlar, zekâtı verenler; ALLAH'a ve âhiret gününe inananlar var ya; işte onlara pek yakında büyük mükâfat vereceğiz.
(Nisâ 4/162)


فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ

Fezkurûnî ezkurkum veşkurû lî ve lâ tekfurûn(tekfurûni): Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.(Bakara 2/152)

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً

Ve lekad kerremnâ benî âdeme ve hamelnâhum fîl berri ve'l-bahri ve razaknâhum mine't-tayyibâti ve faddalnâhum alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlâ(tafdîlen): Biz, hakîkaten insanoğlunu şan ve şeref sâhibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vâsıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.
(İsrâ 17/70)


إِنَّ اللّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ

İnnallâhe rabbî ve rabbikum fa’budûh(fa’budûhu), hâzâ sırâtun mustakîm(mustakîmun): ALLAH, benim de RABBim, sizin de RABBinizdir. Öyle ise O'na kulluk edin. İşte bu doğru yoldur.
(Âl-i İmrân 3/51)


فَلِلَّهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَرَبِّ الْأَرْضِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Fe lillâhi'l-hamdu rabbi's-semâvâti ve rabbi'l-ardı rabbi'l-âlemîn(âlemîne): Hamd, göklerin RABBi, yerin RABBi bütün âlemlerin RABBi olan ALLAH'a mahsustur
(Câsiye 45/36)


وَلَهُ الْكِبْرِيَاء فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

Ve lehu'l-kibriyâu fî's-semâvâti ve'l-ard(ardı), ve huve'l-azîzu'l-hakîm(hakîmu): Göklerde ve yerde büyüklük O'nundur. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sâhibidir.
(Câsiye 45/37)


سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ

Subhânellezî esrâ bi abdihî leylen mine'l-mescidi'l-harâmi ile'l-mescidi'l-aksallezî bâreknâ havlehu li nuriyehu min âyâtinâ, innehu huve's-semîu'l-basîr(basîru): bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.
(İsrâ 17/1)


طه

Tâ, hâ: Tâ. Hâ.
(Tâ Hâ 20/1)


طسم

Tâ, sin, mim: Tâ. Sin. Mim.(Şuarâ 26/1)

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ

Ikra’bismi rabbikellezî halak(halaka): Yaratan RABBinin adıyla oku!(Alak 96/1)

ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ

Nûn ve'l-kalemi ve mâ yesturûn(yesturûne): Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.
(Kalem 68/1)


عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

Alleme'l-insâne mâ lem ya’lem: İnsana bilmedikleri şeyi öğretti
(Alak 96/5)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II - İlim

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

ResimİLİM

Kâinatın kanunlarını, nizamını, hadiselerini tetkik, akla sokup idrak
etmeye, bunlardan bazı hakikatları çıkarmaya İLİM diyoruz. Bu ilimlere tecrübe, tetkik ve akıl ile varılıyor.
Bunun hududu (yani ilmin) yokmuş gibi görünürse de aklın durduğu bir hudud var gibidir. Görünen de ve görünmeyen de doğrudur. Maddeden görünmeyen atoma kadar ve atomdan maddeye kadar hep ilmin ve aklın dolaştığı hududlardır.
Bir de bu hududların ve aklın, idrakin dışında ulaşılmayan ilimler vardır.
Burada aklın hududuna sokulamayacak sözler hadiseler vardır.
Bunlara yani bu ilme varılıp, anlaşılmaz, öğrenilemez. Metodu vardır, denemez.
İnsanda meknuz kudret âleminin bazı farkında olunamayan kuvvetleriyle bilinir. Bu da ruhun o âleme mensup olduğundandır.
En basit kaba bir misal, rüya diyelim...
Rüya hâlledilemez. İnsan rüyada uçar. Her şeyi görür işitir, bazı haberler alır.
Rüyada gölge, koku ve küfretmek yoktur. Başka her şey vardır.
Bu; “gölge yoktur. Koku yoktur. Küfür yoktur” kelimelerini hakkıyla araştır yokla…
Sözümüz doğrudur. Bunlardan başka rüyada her şey vardır...
Rüyalar hakkında ta’birler, tefsirler yapıyorlar.

Bir de fevkalâde hâller vardır. Bunlara genel olarak keramet diyorlar. Kim?. Herkes...
Tayy-i mekân, tayy-i ses, tayy-i renk, tayy-i eşya, bu olaylar vardır. Öğrenilmez, öğretilmez ancak varılır...
Bir çocukta nasıl görünmez, görünür “hassalar” hareketlerle çocuk büyüdükçe ortaya çıkarsa bu da onun gibidir.
Biz buna, muhtelif isimler veririz. Tekâmül, inkişaf daha bir çok sözler yeni moda aşama...
Buna varılmadan anlaşılmaz. Var olan anlaşılamayan bu ilim nedir?.
1- – İlm-i ledün...
2- – İlm-i ercül (ayak ilmi), yürüme ilmi...


Rahmetullahi aleyh hocam bunlardan bahsederken şöyle söz ederdi:“"İnsan, ilâhî azameti ruhunda hissettiği gibi konuşmak yetkisi ile yaratılmamıştır. Hisseder o kadar. Anlayamaz. Akıl, nihâyet ALLAH'ı bulamayacağını anladığı dakikada da insan ALLAH'ı bulmuştur. Kendi kendini bilen ve kıymetini yükselterek benliğini kaybeden kimse bir ilme yanaşabilir!"
”
Aleyhisselâm : Kendisine selâm olunan. Canı güvenilen.
Radyallahi anh: ALLAH'ın kendisinden razı olduğu.

Hazret: Hazır bulunan. Hakk emirlerine her an âmâde. Huzur. Zât
İslâm:” ALLAH için teslim olan, canını esirgemeyen demek. Felemma eslemnâ..
Sultan: Bürhan demektir. Bürhan sahibi olan. Saltaya mâlik. Emr ü ferman elinde olan.
S : Subahanellezî isrâ.
L : Katiyyen söylenemez..
T : Tâ Hâ. Tâ Sîn Mîm.
A : İkrâ
N : Nûn ve'l- kalem. “"Kün!”" de “Nûn”un içindedir.

Kaddese sırru : Sırrı mukaddes olsun demek.
Kaddesallahu sırrıhu : Cenab-ı Hakk sırrını takdis eylesin.
Emr ü ferman elinde olan. "Felemma eslemnâ.."


Resim

Meknuz : Gömülü define, örtülü, gizli. Hıfzedilmiş, mahfuz.
Ta’bir : (Tâbir) İfade, anlatma. Söz. Mânası olan söz. Deyim. * Terim. * Rüya yorma. (Ubur. dan) Herhangi bir şeyden ve hâdiseden, başka bir hak ve faydalı mânaya geçmek, intikal etmek ve ibretlendirmek ve ders almak.
Tefsir : Mestur, gizli bir şeyi aşikâr etmek. Mânâyı izhâr etmek. * Anladığını anlatmak. Bildiği kadar açıklamak. * Kur'ân-ı Kerim'in mânâsını anlatan kitab. * Ehl-i Hadis ıstılahında Tefsire dâir hadis-i şeriflere Tefsir denilir. (Bak: İctihad)
Fevkalâde : Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde. Müstesna ve yüksek bir surette.
Nizam : Sıra, dizi, düzen. Dizilmiş olan şey, sıralanmış. * İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide. * Bir işin sebat ve kıyamına medâr, sebep olan şey ve hâlet.
Tayy : Bükmek, sarmak, dürmek. * Kaldırmak. * Geçmek. * Açmak. * Çıkarmak. Bir haberi ketmetmek. Kasten açtırmak. * Atlama, üzerinden geçme.
Tayy-i mekân : Mekânı ortadan kaldırmak. Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi.
Tekâmül : Kemâl bulma. Olgunlaşma.
İnkişaf : Açılma. Meydana çıkma. * Yetişme. * Terakki etme, ilerleme. * Gizli sırların bilinmesi.
Âmâde : Açılma. Meydana çıkma. * Yetişme. * Terakki etme, ilerleme. * Gizli sırların bilinmesi.
Ledün : İnd kelimesi gibi, zaman ve mekân zarfıdır.Hel-i istifhâmiye mânasına geldiği de vâki’'dir. Kamus Müellifine göre ledün ile ledâ, aynı şeydir. Başkaları ise tefrik etmişlerdir. Demişlerdir ki: Ledün kelimesi zaman ve mekânın evvel ve ibtidasından muteberdir.
Felemma eslemnâ : Biz teslim olunca, İslam olunca.
Saltaya mâlik : Saltanat. Kudret, kuvvet. * Hâkimiyet, padişahlık. * Tantana, gösteriş, debdebe. * Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik.
Takdis eylesin : Mukaddes eylesin.


Resim


فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ
Resim---''Fe lemmâ eslemâ ve tellehu lil cebîn(cebîni).:Fakat ikisi Allah'ın emri (olarak gördükleri)ne kendilerini teslim edince ve (İbrahim) onu yüzüstü yatırınca,
(37/SÂFFÂT-103)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

ResimPEYGAMBER

Peygamber: Farsçadır.
Kitabı olsun olmasın Cenab-ı Hakk’ın emirlerini, nehiylerini tebliğ memuriyeti mânevîsiyle taraf-ı ilâhîden gösterilen zât-ı şerîf...
Nebî: Tarafı ilâhîyeden kullara tebliği ahkâm eden zât-ı şerîf. Kitabı olmayabilir.
Resûl: Elçi. Cenab-ı Hakktan kitabı ile gönderilen zât-ı şerîf. Peygamber.
R i s a l e t : Resûllük. Peygamberlik. Hakk izni ile kendisine verilen vazifenin makamı. Hakk nûrunun kudretinin, güçlerinin hakikatini bildiren Resûlde tecellî eden makam...
Cesedleri bu nûrun makesi olan mekândaki varlığı kul olarak “Nebîlik” bu nûrun icaplarını izhar ve tebliğ ettikleri müddet-i nübüvvet. Dünyadan çekildikten sonra sona erer.
Ruhları her iki lâ mekân ile mekânı kelâm ile birleştiren Hakk’ın nûrunun makesi ALLAH'ın elçisi olması. Bu bâkidir.
İNZAL : indirmek, defaten indirmek
NÜZUL : Yukarıdan aşağı inmek
TENZİL : Tedricen indirilmek, inzal bu mânâda kullanılmaz.

Cenab-ı ALLAH kelâmında “Ben” ve “Biz” lâfızlarını kullanır.
BEN : Zât-ı ahadiyetleri
BiZ : Esmâları ile tecellî şekilleridir.
VAHİY : “Ben” zât-ı ahadiyetinden sudur eder.
BiZ : Kudret ve güçlerinin devamlı tezahurlardır.
MESELÂ : Orucun mükâfatını bizzât ben vereceğim buyrulması hususîdir demektir.
Diğerlerinin mükâfatını kim veriyor?
Burada “Ve ila rabbike fergab : Rabbına rağbet et! “ âyetindeki sır gizlidir. Burada vahyin şekillerini düşünmek gerek...
1 - Dağa vahyettim BEN
2 - Ağaca vahyettim Ben
3 - Arıya vahyettim Ben
4 - Meryem'e vahyettim Ben
5 - Resûlü Ekrem'e vahyettim Ben
6 - Nebîlere vahyettik BiZ.
Âdem göğe bakarak,
Bütün peygamberler göğe bakarak,
Musa Tur'da alev ve ağaca bakarak,
İsa göğe ellerini kaldırarak Tur'da vahiy alırlardı.
Resûlü Ekrem ise; zaman ve mekân ta’yin etmeden her yerde mübârek kalblerine çevrilerek vahyi Cebrail vasıtası ile alırlardı.
“Lâ nüferriku beyne ahadin min rusulih” âyeti kerimesi “Ben” ve “Biz” lâfızlarında gizli Hakk’ın murad ve arzusundaki hikmetin ifadesidir.
Biz: Cesedde câri Hayy’ın husule getirdiği bütün havas ve hassalar.
Her türlü işleme. Değişmeyen ahenk.

13.3.1982 Cumartesi


Resim

Tebliğ : Ulaştırmak. Götürmek. * Bildirmek. * Eriştirmek.
Ahkâm : (Hüküm. C.) Hükümler. Kanunlar. Nizamlar.
Ma’kes : Akis yeri. Akseden yer. (Ayna, güneşin ma'kesi olduğu gibi.)
Sudur : Olma, meydana gelme. Sâdır olma. * (Sadr. C.) Göğüsler, sadırlar.
Tezâhur : Zâhir olma ,ortaya çıkma.
Lâfız : Ağızdan çıkan söz, kelime. * Bir şeyi atmak.[/color]
Cesed :Ten, gövde, Vücud, beden. Ruhsuz vücud.
Havas : hevesler, Gelip geçici istek. Nefsin hoşuna gitmek. Devran edip gezmek. Akıl ile olmayıp nefis ile olan istek.
Hassa : (C.: Havass) İnsanın kendisine tahsis ettiği şey. Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan şey. Bir şeye mahsus kuvvet. Te'sir. Menfâat. * Âdet ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni.


Resim

وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ
Resim---''“Ve ilâ rabbike fergab” : “Ve yalnız Rabbine yönel.”'' (İnşirâh 94/8)

......لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ……
Resim--- ''“Lâ nüferriku beyne ahadin min rusulih” : “ALLAH'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız...” (Bakara 2/285)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II (NEBİLİK)

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

ResimNEBÎLİK

Nebîlik:
ALLAH'ın: “Kendi sûretimde yarattığım esmâlarımın akisleri ile süslediğim insanı” kendimi bildirmek için ve kendimi tesbih ve tezkir etmek için insanla benim aramda görünür ve görünmez bir vasıta olarak “Nebî” lik nübüvvet murad ettim.
Ve bu âletle yani nübüvvet ile insanlarla temas edip konuşmak istedim.
Bu temasım Nebî ile olur ki bu muradımdır. Buna Nebîlik ve nübüvvet denir. Bu muradım kime nasib olursa ona nübüvvet verilmiştir.
Bundan dolayı insanı ahsen-i takvim yarattım. En güzel şekilde endamda, ahlâkda...
Bu yarattığım insanlarla temas vasıtası olan “Nebî” yi yani kendi vahyimi verdiğim makamı “ben ve melâikelerimle tesbih eder onu ta’zim ederim, ona salât getiririm”. Bu benim şanımdandır.
Ey inananlar siz de tesbih ve tezkir ediniz!”

Kimi?
“Nebî” yi...
Bu emirdir.
Kimse, bütün yarattıklarına bu tesbih farz olur.
Kâinattaki her zerre buna inkıyad eder.
Nebatlar. Hayvanlar, Cemadat.
İnsanı da serbest bıraktım. Ona bunu emrettim, farz kıldım.
Diğerleri kendiliklerinden bu tesbihatı yapmaya elverişli olarak halk edilmiştir.
Nebî: Söyler. İrşad eder. Harb etmez.
Helak için beddua eder, duası kabul olunur…
Nuh. Musa. Lût...
Resûl: Harbeder, beddua etmez

12.03.1982

Resim

Ahsen-i takvim : En güzel kıvama koyma. * Cenab-ı Hakk’ın her şeyi kendisine lâyık en güzel kıvam, sıfat ve surette yaratması. İnsanın en yüksek ve câmi isti'dâd ve kabiliyetlerde ve en güzel surette yaratıldığı.
Nübüvvet : (Nebi. den) Peygamberlik, nebi olmak, nebilik. Allah'ın (cc) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak.
İnkıyad : Boyun eğme. Mutî’ olma. Teslim olma. İtaat etme. İmtisal.
Cemadat : Katı cisimler, cansızlarrı


Resim
إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا
Resim---'' “İnnellahe ve melaiketehu yüsallune alen nebiyy ya eyyühellezine amenu sallu aleyhi ve sellimu teslima : ALLAH ve melekleri, Peygamber'e çok salevât getirirler. Ey mü’minler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”'' (Ahzâb 33/56)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II RENK-SES-KOKU

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim


RENK - SES - KOKU

Renk ve renkler vardır. Bunlar gözün seçtiği ve ruha bildirdiği mefhumlardır.
Fen labaratuvarının raporuna göre yedi renk vardır.
Bir menşurdan (kristalden) geçirilen ziyâda görülür.
Tabiî olarak da bu tahlil ebe kuşağında görülür.
Renk, madde değildir. Maddede görüntüdür.
Dünya yüzünde nebatlarda, madenlerde bütün canlılarda görünür.
El ile tutulmaz. Görünür.

Kokular da aynıdır. Yalnız göz ile görünmez. Burun ile duyulur.
El ile tutulmaz. Ama renk ve koku vardır.

Çirkin ve güzel vardır. Görünür, el ile tadılmaz.
Ses vardır, göz ile görünmez, el ile tutulmaz. Kulak ile duyulur. Amma vardır.
Karanlıkta renk görünmez. Koku duyulur. Ses de duyulur. Karanlıkta...
Koku ve ses hava olmayan yerde duyulmazlar, hissedilmezler.
Gözün görmediği renkler kulağın duymadığı sesler, burnun alamadığı kokular da vardır. Bu ne demek?
Evet öyledir. Vardır.
Maddede görünen renkler, bazılarında devamlıdırlar. Bazılarında değişirler.
Sararırlar, Solarlar. Kaybolurlar. O hâlde renkler de fânidirler. Kokular da öyledirler.
Yalnız sesler bâkidirler. Sesler, kelâmın duyuluşudur. Kelâm kadîmdir.
Yani evveli âhiri yoktur. Ezelden vardır. O hâlde bâkidir. Fâni değildir.

Bütün kâinat ezeli ve kadim olan ALLAH'ın kudret ve kuvvetlerinin takdir olunan müddet zarfında mekânda görünüşüdür.
Sözü bitirmeden şunları biraz düşünmenizi dilerim.
Bazı çiçekler vardır, kokar. Bazıları vardır kokmaz.
Bütün meyyaların meyvaya dönecek çiçekleri kokmaz. Bazıları kokar.
Yer altı ve yer üstü nebati yiyecekler de öyledir. Bunları tedkik ediniz.
Sessiz sözsüz, görünür görünmez bir şey fısıldar. Bu fısıltı olanı duymaya çalışınız.

30.10.1978

Resim

Menşur: Prizma.
Ziyâ: ışık
Nebat: (C: Nebatât) Topraktan yetişen, biten her çeşit şey. Bitki.
Kadîm: Eski zaman. * Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan. * Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet.
Bâki: Ebedî, dâimî. Sonu gelmez. Ölmez. * Sonsuz. * Cenab-ı Hak. * Artan. Geri kalan. * Bundan başka.
Fâni: Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II (NAZARiyeler)

Mesaj gönderen Ahmed »

NAZARiyeler…

Uçsuz Bucaksız kâinatın maddî oluşu hakkında bir çok ilmî nazariyeler vardır; Şahab-ı Muz'i, Kant Laplas, Aranyus, Monat, Atom…
Canlılık hakkında nazariyeler de vardır; Protoplâzmadan tek hücre. Sularda hayat. Jeolojik devirler. Bu devirlere göre canlılık. Nihâyet maymun nazariyeleri... Nihâyet insan..? Bunların hepsi maddî ve canlılık.

Nebat, Hayvan, İnsan, Madde oluşlarının mırıltılarıdır bütün bunlar...
Meçhullerle meçhul nazariyeler fikirler, düşüncenin esir oluşudur.
Bütün bunlar, kâinatın nasıl olduğu düşüncesi ile meçhullerin kavgasından başka birşey değildir.

Herşey vardır!demekle bu düşünceden beşer ancak kurtulur.
Havanın içinde yaşarız. Havayı göremeyiz.
Balık su içinde suyu görmez.
Ne tuhaftır, balık görmediği sudan çıkarsa ölür.
İnsan görmediği hava içindedir. Havasız kaldı mı ölür.
Suda yaşayan hayvanlar vardır. Sudan çıkarlar yaşarlar...
Havada yaşayanlar vardır, suya girerler yine yaşarlar.
Foklar. Yunuslar. Karabataklar. Kurbağalar. Timsahlar...
Balık bâzen suda boğulur.
Havada yaşayanlar da bazen havada boğulur.
Bunların hepsi bir zincirin halkalarıdır ki bâzı halkalar görülmez, tutulmaz akla girmez...
Ve uzatmayalım sözleri... Dinleyin!..

Çoban deriz...
İnsanlar kendi aralarında onu hakir görürler.

Bilgisiz ma’lûmatsız insanın en basiti çobandır!derler.
Hâlbuki çoban ve çobanlık alçak görüldüğü kadar yüksek, hafif görüldüğü ve kimsenin farkına varmadığı kadar mübârek bir meslektir.
Bir çobana sormuşlar:
ALLAH var mıdır?
Derhâl düşünmeden cevap vermiş:Ben deli değilim. Deli bile bu suale güler geçer ve soran için zavallı der! Onun için de gözünde yaş belirir!

Ağaca sor bu suali: Ağaç ALLAH'ın kelâmında:Ve'n-necmu ve'ş-şeceru yescudân: Ağaç ve çemenler secde ediyorlar siz bunu göremezsiniz...cevâbını verir.

Karıncaya, böceğe sor:
Hemen suali soranın yanından kaçar...

Arıya sor:Sen insan mısın, bana dokunsan bile tenezzül edip seni iğnemle sokacak kadar küçülmedim!der.
ALLAH Üniversitesi’nden me’zun, mütehassıs...
Riyâziye
(matematik). Hendese (geometri). Mühendis. Mimar. Kimyâger. Farmalog. Nebâtata büyük tahlilci…
Lokman Hekim bilgisiyle mücehhez. Çalışkan değişmeyen bir disiplin ve intizam içinde bir topluluğa bağlı; vücûdu akıl yoran bir laboratuvar olan ARI...
Her çiçekteki hassayı bilip usâre alıp çiçekleri biraz hırpalayan ARI...
Aynı zamanda çiçeklere cinsiyet bakımından meyva tohumu için sağdıçlık yapar.
Ayaklarına bulanan çiçeklerdeki polenleri erkeğinden dişisine taşır.
Vücud laboratuvarında i’mal ettiği nesne bal, bin derde devâdır...

Akrebe sor:
Derhâl intihar eder.
Akrep, yaratıklar içinde en onurlu hayvandır.
ALLAH'ın küçük bir ihtizazını duyduğu insanı sokmaz. Soksa bile derhâl ölür. Etrâfına ateş çemberi konsa derhâl intihar eder.
Sebep: Cenâb-ı ALLAH hayvanların tekrar dirilmesine murad etmemiştir. Onlar için cehennem yoktur.
Ateş çemberi içinde kaldığı zaman, Cenâb-ı ALLAH'ın:
Ateş yoktur!emrinin yalan ve ona inanmamak meselesi ortaya çıktığından o inkâra katılmamak için intihar eder.

Yılana sor:
Ben, Sevir mağarasında topuğunu yuva deliğime koyan Rasûlu Ekrem'in refikini niçin ısırdım?der... Ve kıvrılır gider.
Örümceğe sor: Ağını paramparça eder.
Bu yumağı ne kadar sararsan sonu gelmez biraz düşün!..

Güle sormuşlar:
ALLAH var mı?
Gül birden solmuş, erimiş toprakla bir olmuş.
Bir tek kuru yaprağının üstünde bir damla şebnem görülmüş...

Yanan fırın yanında ekmek kırıntıları yiyen bir serçeye sormuşlar aynı suali...
Birden dalmış yanan fırının içine serçe. Yanmış kül olmuş...

Otlayan eşeğe sormuşlar aynı suali...
Gerilmiş orada bulunan yardan aşağı dört nala atmış kendini...

Meşhur Alman filozofu Kant, kitabında:ALLAH vardır!der isbat eder. ALLAH yoktur!der isbat eder.
Bu çelişkilerin içinde birşey gizlidir...
Kâinata tabiat deyip kendi nefis ve gaflet zincirinin içinden çıkamayan okumuşlar düşünmelidirler ki, insanoğlu ALLAH'a inanmak mekanizması ile yaratılmıştır. Bunu bilmezler...
Aslında inkâr diye bir şey insanlara yaraşmaz. Herşey, görünür görünmez ALLAH'ı tesbih ediyor.

ALLAH var mıdır? ALLAH'a inanıyor musun?gibi sual insanoğluna yakışır bir sual değildir.
Var olmayan bir şey hakkında böyle sual mevzu bahis değildir...
Var, yok kelimeleri bile var olan birşey hakkında söylenemez.
ALLAH yoksa hiçbir şey yoktur. Ve bu düşünce de olmazdı...
Bu gibi sorular tamamiyle şirktir.
Ve bunların hepsi ALLAH'ın var olduğunun en büyük delilidir.
Herşey ne varsa ALLAH'ın görünüşüdür. Her şeyde ALLAH'ı görmek mümkündür.
Ciğerlerine doldurduğun hava ALLAH'ın var olduğuna kâfi delil değil midir?..

Herşey kâinata perdedir. Perdelerin sonu yoktur.
Amma milyarlarca perde bir sigara kâğıdı kadar değildir.
O incelerin incesi perdeyi bir üfleme bile açar.
Fakat bu perdeleri örten insanın gafletidir...

Rasûlu Ekrem mescidden sabah namazı kılındıktan sonra çıkıyorlardı.
Yaşlı bir sahâbe namaza yetişemedi…
Sordu.
Namaz kılındı!dediler…Fakat vakit henüz geçmemişti.
Sahâbe derin bir vahh, off çekti… Sendeledi…
Bir genç yanaştı yanına:
Amca ben cemâatte idim. Üzülme ben sana veriyorum Rasûlun peşinde kıldığım sabah namazını... Sen o ahı, ofu bana verir misin?dedi...
Göz yaşlarıyla:
Verdim gitti!dedi...
Genç bir
off!çekti hemen oracıkta rûhunu teslim etti.
Bu hâdiseyi Rasûl'e anlattılar. Rasûlu Ekrem ağlamaya başladı.
İki âlemi gören mübârek gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı.
İçini çekti...

Nedir bu Yâ Resûlallah?dediklerinde.
İşte o vahh! Off! yok mu, ne varsa onda gizli... O genç ALLAH'ı gördü cemâline dayanamadı kavuştu gitti!buyurdu.

Her şey ALLAH'da hazır ve nâzırdır. O yoksa, hiçbir şey yoktur…


30.04.1982 Cuma


Resim

Tahlil: (Hâll. den) Sirkeleştirme. Ekşitme. Dişlerini hilâllamak. Gerçek yere yemin etmek. Açmak.
Tedkik-Tedkik: Hakîkatı anlamak ve meydana çıkarmak için inceden inceye araştırma.
Me’zun: İzinli, izin almış. Salâhiyetli. Diplomalı. İcâzetli.
Mütehassıs: Bir işin hakîkatını, içyüzünü çok iyi bilen. Bir meslekte mahir olan. Has ve mahsus olan.
Mücehhez: Noksanları tamamlanarak hazırlanmış, lüzûmu olan silâh ve sâir şeylerle donanmış. Cihazlanmış.
Refik: Ortak, arkadaş, eş, yardımcı, yoldaş.
Yar: Uçurum.
Mekanizma: Lât. Bir şeyin makina kısmı. Mc: Oluş ve işleyiş. Meydana çıkış.
Mevzu’bahis: Bahsetme, konuşma konusu.
Hakir: Küçük. Ehemmiyetsiz. Kıymetsiz. İtibarsız. Kudretsiz.
Usâre: Vücud bezlerinden akan faydalı su. Sıkılmış şeylerden çıkan su. Öz su.
Sağdıç: Evlilikte yardımcı olan.
İhtizaz: Titreşim. Haz duymak. Ferahlamak.


Resim

Bilgisiz ma’lûmatsız insanın en basiti çobandır!derler:

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:ALLAH Teâlâ’nın gönderdiği her peygamber, mutlakâ koyun gütmüştür.buyurdu.
Bunun üzerine sahâbîleri:Siz de mi koyun güttünüz, yâ Rasûlallâh?diye sordular.
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:
Evet, ücret karşılığında Mekkelilerin koyunlarını güderdim.buyurdu.
(Buhârî, İcâre, 2, Enbiyâ, 29; İbn-i Mâce, Ticâret, 5)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:En hayırlı maîşet yolunu tutanlardan biri, bir tepenin başında veyâ vâdinin içinde koyunlarını otlatan kimsedir. Bu zât namazını kılar, zekâtını verir, ölünceye kadar RABBine ibâdet eder ve insanlara hep iyilik yapar.buyurdu.
(Müslim, İmâret, 125; İbn-i Mâce, Fiten, 13)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Sükûnet ve vakar, koyun besleyenlerdedir.buyurmuştur.
(Buhârî, Menâkıb, 1; Müslim, Îman, 84/52)


Resim

وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ

Ve'n-necmu ve'ş-şeceru yescudân(yescudâni): Bitkiler ve ağaçlar secde ederler.
(Rahmân 55/6)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II

Mesaj gönderen Ahmed »

Ve Le Zikrullâhi Ekber!

En büyük zikir ALLAH'ın kendini, Zât-i Ahadiyyetini zikrettiği zikirdir. Durmadan kâinat tesbihat hâlindedir.
İnsan da bu tesbîhata devamlı olarak
(hücreler, bütün organların mikroskopik kısımlariyle birlikte) kalb ile devam etmektedir.
Bütün mahlükat canlı cansız herşey tesbih hâlindedir dedik...
Atomlardan tutun da bütün vücud hücrelerinde devam eden bu tesbihatı kalb hissettiği zaman HAKK’ın zikri o zaman cesedde ortaya çıkar.

ALLAH'ındemiyoruzHakk’ın
Bu kelimeleri anlamak en güç meseledir.
Bundan dolayı Mansur:
Enel Hakk!diye bağırdı.Enallah!demedi.
Ben ALLAH'ım!zâten kimse söyleyemez. Söylediklerim kuru lâf değildir.
Mansur'u anlayamadılar. Katline ferman verdiler...
ALLAH da bu sırrı söylemesin diye ona katlolmak nasib etti.
Başa gelecek her türlü belânın altında bir hayır vardır.
Bunu unutmayınız. Ben söylemiyorum. Rasûlu Ekrem söylüyor.
Bunu milyonda bir fark eder.
İnsan belâların altındaki hayrı tefrik edemedi mi isyana, küfre kadar sürüklenir…

Bir zaman toprak üstünde iken şimdi toprak altında olanlardan, toprak üstünde iken yaptıklarından bahsetme!. Onları rahmetle an!..
Şimdi toprak altında iken ne yaptıklarından biliyorsan bana onlardan bir ip ucu ver. Ona göre hareket edeyim…

Bütün bu tesbihat ve zikirlerin hepsinde hedef ALLAH'tır. Zikredici ALLAH'tır.
Bütün zikirlerde söylenen kelimeler, lâfızlar âlettir.
Bunlara hulûs ile devamla, kalbde târifi mümkün olmayan bir hâlet hasıl olur.
İşte asıl zikir
Odur. Dikkat etbudur!demiyoruz.
Söylenecek kelimeleri âlet olarak kullanarak kalbin harekâtına girmek lâzımdır.
O zaman kalb bilinmeyen bir intizama girer.
Senin haberin olmayan zikre, haberli habersiz girmektir.

Âyet-i Kerîme
veile başlar.
ve le zikrullâhi ekberin mânâsı:Yâ Habîbim! O zikir var ya ALLAH'ın zikri, en büyük zikir odur.
Yoktan yaratılan kâinattaki intizam, idrak hudûdunun dışında bile durmadan tesbih hâlinde atomuyla protonuyla işlemektedir.
Yıldızlar döner, gece gündüz olur. Birbirlerinin etrâfında dönerler.
Mütemâdiyen bu tesbihat devam eder ki bu ALLAH'ın güçlerinin
Hakkolarak ALLAH'ı zikretmesidir.
Senin kalbin de bu tesbihat içinde durmadan doğuştan son gününe kadar çalışmaktadır.
Bu senin ALLAH'a en yakın olmak hasebiyle ALLAH'ın zikrine iştirak etmeni sağlar.
O zaman
Hakkdan ALLAH'ın zikrine girmiş olursun.
Erirsin, ya Mansur gibi bağırır kafan vurulur veyâhut denizdeki bir damla gibi denizle bir olursun.

Ne söylemiş Rasûlu Ekrem ona bak! O ne yaptı ise onu yap!
ALLAH Kur’ân'da ne söylemişse onları kendi malın gibi bil!
O zaman bütün mürşidlerin, büyüklerin, gelmiş geçmiş velîlerin isimleri saymakla bitmez.
Dedikleri ve öğrettikleri şeylere bu yukarıda anlatılan şekilde girmeye çalış!

Ölmeden evvel ölün!hadîsinin derin mânâsı da budur.
Dünyâ yüzünde iken Ahad’da eriyin!
O'nun yarattığı kâinatın en kıymetli mahlûku olduğunuzu bilin!
Bu kelime, lâfız ve sözlerin gizli ve açık birçok yolları vardır!
Kuru lâflar üzerinde kalma! Kendini örseleme!
En basit en âciz bir kulun söyleyeceği ve anlatacağı:

ve le zikrullâhi ekberin mânâsı budur!..


Resim

Tesbihat: (Tesbih. C.) Cenâb-ı HAKK'ı Celle Celâluhu sıfatına lâyık ifâdelerle yâdetmeler.
Hulus: Hâlislik. Saflık. Samîmiyet. Hâlis dostluk. İçden davranmak. Her hayırlı işi ve ameli ALLAH rızâsını niyet ederek yapmak.
Hâlet: Sûret. Hâl. Keyfiyet.
Âlet: Bir işte veyâ bir san'atta kullanılan vasıta. Bir makinayı vücûda getiren ve işlemesine yardım eden parçalardan her biri. Sebeb, vesile, vesâit. Edevat. Avadanlık.
İntizam: Tertib, düzen, düzgünlak ve nizam üzere olmak.
Mütemâdiyen: Devamlı sûrette.
Tefrik: Birbirinden ayırmak, seçmek, ayırdetmek, ayrı kılmak.



Resim

Ölmeden evvel ölün!”:

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:Mûtû kable en temûtû: Ölmeden önce ölünüz!buyurmuştur.
(Aclunî, Keşfü’l-Hâfâ II-291-2669)

Resim

Durmadan kâinat tesbihat hâlindedir:


يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ


Yusebbihu lillâhi mâ fî's-semâvâti ve mâ fî'l-ardı'l-meliki'l-kuddûsi'l-azîzi'l-hakîm (hakîmi): Göklerde ve yerde olanların hepsi padişah, mukaddes, azîz ve hakîm olan ALLAH'ı tesbih etmektedir.
(Cuma 62/1)


اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

Utlu mâ ûhıye ileyke mine'l-kitâbi ve ekîmı's-salât(salâte), inne's-salâte tenhâ ani'l-fahşâi ve'l-munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne): (Rasûlum!) Sana vahyedilen Kitab'ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. ALLAH'ı anmak elbette (ibâdetlerin) en büyüğüdür. ALLAH yaptıklarınızı bilir.
(Ankebut 29/45)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II - SEMÂ- SEMÂVÂT-FEZÂ

Mesaj gönderen Ahmed »


SEMÂ- SEMÂVÂT-FEZÂ

SEMÂ: Mekân dâhilindeki gök.
SEMÂVÂT: Mekânı kaplayan hududsuzluk.
FEZÂ: Lâ mekâna âit semâ.

Sonu olmayan semâ hakkında düşünceye ve onu tasavvura verilen isimdir.
Rabbi’s-semâvât. Rabbi’l-ard
Ey semâ suyunu kes!” “Ey arz suyunu yut!âyet...
Semâ dâhilinde duâ, istek yapılabilir. Duâ edilir, semâvât için.
Çok düşün... Kelimeye sokmadan idrak edebilirsin.

Ve's-semâi zâti’l-burûc.âyet. Ve's-semâvâti zâti’l- burûcdeğil dikkat et!
Rabbi's-semâvâtdırRabbi's-semâdeğil. Yine dikkat et! Dikkat kesil!..Rabbi’l-ard, Rabbi’ş-şems, Rabbi’l-kamerdeğil.
Rabbi’l-mağrib, Rabbi’l-maşrikdeğil.Rabbi’l-maşrikeyn. Rabbi’l-mağribeyndir.
Rabb-i âdem, Rabb-i insan değil.
Rabbi’n-nâstır.
Bunlara dikkat et, düşün!. Aradaki büyük farklara tefekkür et!..


Dünyâ cem’i olmaz. Arz cem’i olmaz!.
Âlemin cem’i vardır: Âlemun, âlemin, avâlim.

Duyulmayan kelâm ihtizazları Rasûlde sese çevrildi.
Sesler kelimelere. Kelimeler mânâlara. Mânâlar harflere gizlendi.
Duyulmayan vahiy sese, ses kelimeye, kelime harflere bürünerek yazı oldu.
Harften kelime, kelimeden mânâ, mânâdan tekrar ihtizaza gidilerse aslına,
vahye varılır.

Asıl ile de Ledünnî Hudûda girilir. Ledünnî Mânâ harflere gizlenmiştir.
Sarf ve nahiv bunun anahtarıdır.
Bir harf açıldı mı en az üç harf olur. Ve bir mânâlı kelime olur. Buna sülâsî denir.
Bir mânâlı kelimenin sülâsîsini bilmeden ondan çıkacak kelimelere varılması güç olur. Kelimeler bundan iştikak eder.
Kelimeler; üstün, esre, ötre. Sağ ve sol, uzatılır hafif olur.
Mânâda hâl değiştirir. Bu mânâlar da harflerin okunmasını değiştirir. Bunları tam bilmeden mânâya yanaşmak mümkün değildir.
Harfler bir tohum gibidir. Açıldı mı mânâ kapıları da açılır.
Tohumda gizli olan ne ise ortaya çıkmaya başlar.


Vav, edât-ı râbıttır. Kur’ân'da mühim bir hakîkatin ifâdesidir.
Bunu anlamayanlar Kur’ân'da
Vavharfinin çok geçtiğini mesele ederler. Hâlbuki bu harf Ledünnî Mânânın kapı aralığı ve anahtarlarından biridir.
Bâzı âyetlerde vav yoktur.
Bâzı âyetlerde sayılıdır. o bâzı âyetlerde de çoktur.
Bâzı âyetler vav ile başlar. Bu da başka bir anahtardır.
Bu yazı birçok muhtelif tefsîrî yorumlara yol açmıştır.
Uzak ve buzlu cam arkasında sezilen bu hakîkat eski hattatlarımız tarafından şu şekilde levhalandırdmıştır.


(Büyük ve uzun bir vav harfi içinde 6 adet küçük ve yan yana vav)
Bu yazı birçok muhtelif tefsirî yorumlara yol açmıştır.

Resim

Ihlâs sûresinde : 2 tâne vav vardır.
Âyete’l-kursî'de : 7 vav vardır.
Kevser'de : 1 tâne vav vardır.
Kul eûzu felak'ta : 3 vav vardır.
Fâtiha'da : 2 tâne vav vardır.

Vavharfinden sonranûngelir....
Her harfin bir gidiş yolu olduğu gibi kelimelerde bulunduğu yerin de mânâsı vardır.
Âyetler harf harf yazıldığı zaman b3azı ses itibarı ile gizli
İNCANTATİONler ortaya çıkar ki bunlar daima oluş hâlinde bulunan emirlerdir.
Kur’ân'da tecvid ve kıraat bu emirlere hürmetin ses hâlindeki ifâdesidir. Kur’ân-ı Kerîm'deki hurûf-u mutakatta ise bambaşka bir husustur.


Kul huvallâhu ahad,söyle!dir,söyleyiniz!değil.
Tek olarak söyle!demektir. O kendisi ALLAHAhaddır...
Ahad: Eşi, benzeri, evveli ve sonu olmayan Ahaddır.
Bu sûrenin mânâsı, ALLAH'ın olduğunu ilân eder. Ondan
İhlâs Sûresidenilmiştir. İhlasın hakiki mânâsıAhadda, ahad olmak, onda erimektir. Kâinatta ne varsa Ahad’dandır. Ahad’a dönecektir.
ALLAH Vâhid değildir,
Ahaddır.

Basit kuru bir misal verelim:

Felân cesur, kahraman, pehlivan adamı vahid yenemez!dedik.
Burda daha çok olursa yenebilir düşünülebilir.
Fakat
ahad yenemez!dediğimizde hiçbir kuvvet yenemez demektir. Onun için ALLAH Vahid değildir. Ahaddır.
Fakat bazı âyetlerde
Vâhidu’l-Kahhar.
Burda esmâların kudret ve gücü ifâde edilmiştir.
Zât-i Ahadiyyet değildir”.
Âyetlerde ALLAH'a şirk koşmayın diye birçok defâlar tekrar edilmiştir.
Bu da cem’i olarak
Koşmayınız!buyrulmamıştır.
Müfred olarak
koşmayın!denildiğine göre teker teker yani gurur ve kibire varmayın mânâsı gizlidir.
Bu,
Ahadı unutmayınız! ALLAH Ahaddır…
Şirk bir nev’î ALLAH'ın Ahad olduğunu bilmeden tasdiktir.
Var olmayan birşeye şirk koşulmaz.
ALLAH'ın var olduğunun âdetâ açık delilidir.


lâ nuferriku beyne ehadin min rusulihRasûlleri de ayırmayınız.
Yani onların bildirdikleri şey
Ahaddandır.
Hepsi aynıdır. Söyledikleri vahiy bakımından...
Kur’ân'da âyetle de bildirilmiştir.
lisânin arabiyyininmiştir.
Musa'ya, İsa'ya diğer peygamberlere inen âyetler de hangi dil konuşuyorlarsa o dilde inmiştir.
Fakat o kitablarda şu dil ile indirildi diye bir haber yoktur.
Vahiy yani sessiz sözsüz kelâm hangi peygambere vâsıl olmuş ise ne ise odur aynıdır.
O peygamberin diline kendiliğinden otomatik olarak çevrilmiştir.
Rasûlleri ayırmayın lâfzı bu bakımdandır,
(icâzen)...
Vahiy ALLAH'çadır. Nasıldır. Bilinmez.
Ahad en büyük esmâdır. ALLAH'ın
, kendisinin ALLAH veAhadolduğudur.

Kelâm-ı İlâhî ALLAH'cadırdedik.
Bu Mûsâ'da İbrânîce, Îsâ'da Süryânice'ye kendi dillerinde çevrilmiştir. Yalnız Rasûlu Ekrem'de
lisânin arabiyyinbuyrulmuştur. Bu da aslıAhaddır.
Resûlleri tefrik etmeyin âyeti budur.
Vahiyleri söyledikleri muhtelif dilleri tefrik etmeyin. Hepsi ALLAHın kelâmıdır.
Yoksa peygamberler arasında azim farklar var..


Resim

Sarf: (C.: Süruf) Harcama, masraf, gider. Fazl. Hile. Men’ etme. Bir kimseyi yolundan ve işinden ayırıp başka tarafa yöneltme. Farz. Gr: Bir lisanı meydana getiren kelimelerin değişmesinden, birbirinden türemesinden bahseden ilim şubesi. Kelime bilgisi. Kelime şekli bilgisi. Morfoloji. Tasrif çeşitlerini, isim ve fiil nev’îlerini öğreten ilim. Para bozma.
Nahv: (Nahiv) Yol, cihet. Etraf, yön. Misâl. Miktar. Kasd ve azmeylemek. Gr: Kelimelerin birbirine rabt, izafet ve amel eylemeleriyle ilgili olan kaideleri içine alan ilim. Nahiv ilmi ile Arapça kelimelerin yeri ve usûlü bilinir, yâni cümle tahlili yapılır.
İştikak: Türemek. Bir kökten ayrılan kelimelerin asılları ve birbirleri ile olan münâsebetleri, meydana gelişleri.
Cem’i: Çoğul.
İNCANTATİON: i. büyü, afsun, sihir, büyülü sözler, sihirli formül. okuyup üfleme. MuhaMMedî melÂMetteyse leduNNî DUYuş-UYuş -LUŞa İştiraktir..İÇçekişi..CERR u CeZB ara kesitinde TİTREşim..
Cem’i: Çoğulu.
İhtizaz: Titreşim. Hafif titremek. Deprenmek. * Şevk ile meyil ve hareket. Harekete geçme. * Sallanma, sıçrayıp oynama.
Ledünn: (İlm-i ledünn) Garib bir ilim ismidir. Ona vâkıf olan, mestûrât ve hafayâyı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrâr-ı İlâhiyye'ye de ıttıla' kesbeder. Bu ilm-i şerifin hocası ve sultanı Fahr-i Kâinat Aleyhi Ekmelu't-tahiyyât ve's-salâvât Efendimiz Hz. leridir. Bu ilmin ehli ise, Enbiyâ-ı izâm (A.S.) ve Ehlullâh-i Kiram Efendilerimiz Hazretleridir.
Ledünnî: Ledünn ilmine mensub ve müteallik. Ledünne dâir ve âit.
Sülâsî: Üçlü. Üçe mensub. * Gr: Harf-i aslîsi üç harf olan kelime.
Edât: Sebep. Âlet. Avadanlık. * Gr: Kendi başına mânâ ifâde etmeyip, kelime veyâ fiillerle birlikte mânâ ifâde eden kelime veyâ harf. İsim ile fiilden gayri kelime.
Rabt: Bağlamak, bitiştirmek, bir şeye bağlamak. * Nizam vermek, intizam bulmak. * Gr: Cümleleri lüzumlu edatlarla birbirine bağlamak.
Edât-ı rabt: Bağlama edatı.
Tecvid: (Cevdet. den) Bir şeyi güzel yapma. Süsleme. * Kur'ân-ı Kerîm'i usûlüne uygun olarak okuma ilmi ve buna dâir yazılan kitap.
Kıraat: Okuma. Düzgün ve çabuk okuma. * Okuma kitabı. * Fık: Namazda Kur'ân-ı Kerîm'den bir miktar okumak.
Hurûfu’l- mutakatta: Gr: Kur'ân-ı Kerîm'de sûre başlarında bulunan, kesik kesik, ikisi üçü birleşik veyâ tek başına yazılı hafler. Elif Lâm Mim, Yâ Sin, Elif Lâm Râ... gibi. Bunlar İlahî birer şifre olup, mânalarını anlayanlar Rasul-u Ekrem sallallâhu ve sellem efendimiz ve O'nun vârisleridir.
Müfred: (Müfred) Tek, yalnız. Müteaddid olmayıp yalnız birden ibâret olan. Basit, mürekkeb olmayan.
İ'câzen: (İ'câz) Edb: Az söyle çok şey anlatmak. Sözü muhtasar söylemek. Çok mânaya gelen kısa cümlenin hâli.


NoT:
Aziz HocamınALLAH Vâhid değildir,Ahaddır.Sözünü doğru olarak anlamalıyız!En uçta-son uçtaolarak Ahadiyyetin, Vahidiyyetten de en sonra olduğunu anlatımdır. Yoksa el Vâhiddir de ALLAH celle celâluhu:

El Vâhidu :
Resim

El Ahadu :

Resim

Resim

سُبْحَانَ رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ

Subhâne rabbi's-semâvâti ve'l-ardı rabbi'l-arşi ammâ yasıfûn: Göklerin ve yerin RABBi, Arş'ın RABBi (olan ALLAH), onların nitelendirdiklerinden yücedir.
(Zuhrûf 43/82)


وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءكِ وَيَا سَمَاء أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاء وَقُضِيَ الأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْداً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

Ve kîle yâ ardu'ble'î mâeki ve yâ semâu akli'î ve gîda'l-mâu ve kudıye'l-emru vestevet ala'l-cûdiyyi ve kîle bu'den li'l-kavmi'z-zâlimîn: Denildi ki: "Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut." Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cudi (dağı)üstünde durdu ve zâlimler topluluğuna da: "Uzak olsunlar" denildi.
(Hûd 11/44)


وَالسَّمَاء ذَاتِ الْبُرُوجِ

Ve's-semâi zâti'l-burûc: Burçları olan göğe andolsun
(Burûc 85/1)


رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ

Rabbu'l-meşrikayni ve rabbu'l-mağribeyn: O, iki doğunun da RABBidir, iki batının da RABBidir.
(Rahmân 55/17)


قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ

Kul eûzu bi rabbi'n-nâs: De ki: İnsanların RABBine sığınırım.
(Nâs 114/1)


آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ وَقَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

Âmene'r-rasûlu bimâ unzile ileyhi min rabbihî ve'l-mu’minûn(mu’minûne), kullun âmene billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve rusulih(rusulihî), lâ nuferriku beyne ehadin min rusulih(rusulihî), ve kâlû semi’nâ ve ata’nâ gufrâneke rabbenâ ve ileyke'l-masîr: Peygamber, RABBi tarafından kendisine indirilene îmân etti, müminler de (îmân ettiler). Her biri ALLAH'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine îmân ettiler. "ALLAH'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey RABBimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır" dediler.
(Bakara 2/285)


بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ

Bi lisânin arabiyyin mubîn:Apaçık Arapça bir dille.
(Şuarâ 26/195)

Âyete’l-kursî'de 7 vav vardır:
اللّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
Allâhu lâ ilâhe illâ huve'l-hayyu'l-kayyûm(kayyûmu), lâ te’huzuhu sinetun Ve lâ nevm(nevmun), lehu mâ fî's-semâvâti Ve mâ fi'l-ard(ardı), menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih(iznihî) ya’lemu mâ beyne eydîhim Ve mâ halfehum, Ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî illâ bi mâ şâe, Vesia kursiyyuhu's-semâvâti Ve'l-ard(arda), Ve lâ yeuduhu hıfzuhumâ Ve huve'l-aliyyu'l-azîm(azîmu): ALLAH... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Ve (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiç birşeyi kavrayıp kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır.ve Onların korunması O'na güç gelmez.ve O, pek yücedir, pek büyüktür.
(Bakara 2/255)

Ihlâs sûresinde 2 tâne vav vardır:
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
Lem yelid ve lem yûled: O, doğurmamış ve doğmamıştır.
(İhlas 112/3)

وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ
Ve lem yekun lehu kufuven ehad: Ve Onun hiçbir dengi yoktur.
(İhlas 112/4)


Kevser'de 1 tane vav vardır:
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
Fe salli li rabbike Ve'nhar: Şu halde RABBin için namaz kıl ve kurban kes.
(Kevser 108/2)


Kul eûzu bi RABBi'l-felak'ta 3 vav vardır:

وَمِن شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ
Ve min şerri gâsikın izâ vekab: Ve Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden
(Felak 113/3)

وَمِن شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ
Ve min şerri'n-neffâsâti fî'l-ukad: Ve Düğümlere üfüren kadınların şerrinden(Felak 113/4)
وَمِن شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ
Ve min şerri hâsidin izâ hased: Ve hased ettiği zaman, hasetçinin şerrinden.
(Felak 113/5)


Fâtiha'da 2 tâne vav vardır:

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
İyyâke na’budu Ve iyyâke nestaîn: Biz yalnızca Sana ibâdet eder ve yalnızca Sen'den yardım dileriz.
(Fâtiha 1/5)

صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ
Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayri'l-mağdûbi aleyhim Ve lâ'd-dâllîn: Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, İZ'ine ilet, gazâba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.
(Fâtiha 1/7)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II -ARŞ

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

ARŞ…

ARŞ: ALLAH'ın zâtının aydınlığıdır. Bu aydınlık ilâhî güçlerle yaratılmamıştır.
ALLAH'ın aydınlığıdır arş... ALLAH'ın ZÂTını örten kendi ışık örtüsüdür.
Bu ışıktan bir nebze ayrıldı ve yok oldu...
Bir ampul sönerse odada ziyâ nasıl karanlıkta kaybolursa öyle yok oldu.
O yokluktan nûr gücü ile sonsuz uzaya uzaklaştırıldı. Ve onu varlığa döndürdü.
Buna İslâmda “Nûr-u Muhammedî” ismi verilir.
Kâinatta ne varsa bundan halk edilmiştir. Yaratılmıştır.

ALLAH'ın “VâCİD” ismi vardır. Maddesiz varlıklardan maddeli varlık yaratma gücü mânâsındadır..
Bütün Hakk’ın esmâları, kudret ve güçleri bunun içindedir. Bunda mevcuddur.
Onun için “Tebarekellezî biyedihi mülk ve hüve alâ külli şey'in kadîr” âyeti nâzil olunmuştur.
İşte arş bu güçlerin sudur yeridir.
Arşın altında bizim bildiğimiz su yoktur. O başka “Su...
Mekân değil orası...
Su kitabımızın “SU” ismini alması, bu SU olmayan “SU”yu gizli kapaklı
anlatıyor. Anlamaya çalış...

27.2.1982 Cumartesi
Resim

Zât: Hürmete lâyık kimse. Kendi. Öz, asıl. Ehil. Sâhib. (Zu'nun müennesi)
Vâcid: Vücuda getiren. Varlıklı. Fâtır. Gani ve zengin. Mevcud olan.
Nâzil: (Nüzul. dan) Nüzul eden, inen, yukardan aşağıya inen, bir yere konan. Bir yerde konaklayan.


El Vâcidü :
Resim

Resim

Resim---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “ALLAH’ın yarattığı şeylerin ilki, benim nûrumdur.” buyurdu.
(Aclûnî, Keşfü’l- Hafâ 1, 309, 311, 827, İmam Suyutî, Kastalanî)

Resim---Câbir radiyallâhu anhu: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver" dedim: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle dedi: Ey Câbir! ALLAH Teâlâ, eşyâyı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebinin nûrunu yarattı. Bu nur, ALLAH'ın dilediği şekilde onun kudretiyle deveran ediyordu. Bu vakitte, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Mülk, Semâ, Yer, Güneş, Ay, Cin ve İnsan ortalarda yoktu.
Ne zaman ki ALLAH, mahlûkatı yaratmayı diledi; bu nûru dört parçaya böldü. Birinci bölümden kalemi, ikincisinden levh'i, üçüncüsünden de Arş'ı yarattı. Sonra da dördüncü bölümü tekrar dört parçaya ayırdı. Bunun ilk parçasından Hameletu'l-Arş'ı, ikincisinden Kürsi'yi, üçüncüsünden de kalan melekleri yarattı. Sonra da dördüncü parçayı tekrar dört kısma ayırdı. Bunların ilkinden gökleri, ikincisinden yerleri; üçüncüsünden de Cennet'i ve Cehennem'i yarattı. Dördüncü kısmı tekrar dörde böldü. Birinci bölümle müminlerin gözlerinin nûrunu, ikincisiyle ma'rifetullah (ALLAH bilgisi) olan kalplerin nûrunu, üçüncüsüyle de Kelime-i Tevhîdi yarattı".

(Aclûnî'nin Keşful-Hafâ’da naklettiği bu hadisi Abdurrezzak, İbn Câbir'den rivâyet etmiştir. Aclûnî, Mevâhib'de de hadisin aynı şekilde rivâyet edildiğini kaydetmektedir.)

Resim

تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---Tebârekellezî bi yedihil mulku ve huve alâ kulli şey’in kadîr: Mutlak hükümranlık elinde olan ALLAH, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter.” (Mülk 67/1)

Arşın altında bizim bildiğimiz su:

وَهُوَ الَّذِي خَلَق السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَلَئِن قُلْتَ إِنَّكُم مَّبْعُوثُونَ مِن بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ
Resim---Ve huvellezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin ve kâne arşuhu alel mâi li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ(amelen), ve le in kulte innekum meb’ûsûne min ba’dil mevti le yekûlennellezîne keferû in hâzâ illâ sihrun mubîn(mubînun): O'nun arşı su üzerinde iken amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur. Andolsun onlara: "Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz" dersen, inkâr edenler mutlaka: "Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir" derler.” (Hûd 11/7)

başka “Su...”:

أَوَلَمْ يَرَ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ
Resim---E ve lem yerel insânu ennâ halaknâhu min nutfetin fe iza huve hasîmun mubîn(mubînun): Bizim, kendisini bir damla sudan, spermden, yumurtadan yarattığımızı insan görmüyor mu? Yaratıldığı şeye bakmıyor da, hiç olmayacak şekilde bize karşı, aklınca deliller ileri sürerek, kalbindekini, kafasındakini ustaca ortaya dökerek açıkça düşmanlık ediyor.” (YâSîN 36/77)

أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ
Resim---E ve lem yerellezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ retkan fe fetaknâhuma, ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy(hayyin), e fe lâ yu’minûn(yu’minûne): O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?” (Enbiyâ 21/30)

Ve SUu! Ve de Su..iLLÂ SUuu..
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II - 1'ler

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
“1” leR!..


EL VâHİD: “1” demektir. “Bir” lerin “1” i Sıfatdır.
AHAD: Eşi olmayan 1, tek demektir, İsm-i Hasdır.
ALLAH AHAD: Tek olan yalnız O... Kim?
“ALLAH.” Hakk’ın sıfatlarının benzeri değil de İZleri insanda vardır ki onlardan ALLAH'ın sıfatları sezilir ve iman edilir.

“Lâ ilâhe illallah” demekle puta tapanları inkâr etmiyoruz. Bunların Hak olmadıklarını söylüyoruz.
Güneşe, insana, mahlûka, taşa tapanlar vardır. Onları ilâh yapar ona tapar.
Böyle yapmakla ALLAH'ı inkâr etmiş değillerdir.
ALLAH'ın yarattığı her hangi bir mahlûku mâbudlukta ona ortak tutmuş olurlar.
Bu işi kendi kendilerine yapmış olurlar. Yoksa buna ne ALLAH'ın emri var ne de peygamberin tebliği...
ALLAH insanların şirk bataklığında kalmalarına razı değildir.
Peygamberler bu şirkin sapıklığını kaldırmak için gönderilmiştir.

Puta tapan Hristiyanlar, ALLAH'ın üç olduğuna inanırlar. Fakat bu kitablarında yoktur.
“İznik Kongresinde toplanan papazların verdiği karardır.”
4 muhtelif İncil karşılaştırıldı ve Hristiyan ilmihâli yapıldı.
Bugün İznikte papazların kongre yaptıkan kilise iznik gölünün derinliklerindedir. Açık havada su altında görülür.
Bunun su altında kalması ilâhî bir hikmeti, kudreti haykırmaktadır.
Bu batmalara tabiî hadise jeolojik olay zihniyeti ile bakarsan hiçbir şey anlayamazsın!.

Her hadisenin mânevî bir illeti vardır. Bu söz münakaşa ve izaha gelmez!.
Bir makam bir derece meselesidir.
“Bu makama nasıl çıkılır?” diye de sorma... Çıkmak usulü yoktur.
Bu makama çıkartacak insanlar vardır, bu kubbe altında... Onlardan dost bulmak gerekir...
Ama, şüphe ve samimiyetsizlik içinde bunları, tesadüf değil rüyada bile bulamazsın!.
Amma... Ne kadar zavallı olduğunu birgün anlayacaksın, fakat iş işten geçtikten sonra... Yazık!..
Tek, görünmez. Tek zaman ve mekân içinde kesret hâlinde görülür.
Bu da cins cins, bölük bölük, nev’î nev’î görünür, isimler alır.
Hiç bir yaratık tıpatıp aynı cins olduğu hâlde birbirine benzemez. Bulamazsın. Fark vardır. Bu, “TEK” ligi haykırmaktadır.

Cumartesi, 30.1.1982

Resim

İlle: (İllet) Esas sebeb. Vesile. Herhangi bir şeyin var olması için lâzım gelen sebeblerin tamamı. Bu sebebler var olunca neticesinin vücuda gelmesi bizzarure ve bilvücub iktiza eder.
İsm-i Has: özel isim.

El Vâhidu :
Resim

El Ahadu :
Resim

İznik Konsili:

Birinci İznik Konsili M.S. 325 yılında İmparator Konstantin tarafından Roma İmparatorluğu'nda resmi din olacak Hıristiyanlığın içerisinde tartışılan bazı konuları netleştirmek amacı ile toplanmıştır.
İznik Konsili'nin ana konusu Mesih İsa'nın gerçek Tanrı olup olmaması idi. Mısır'ın İskenderiye kilisesinde başlayan anlaşmazlıkta o kilisenin bir presbüterosu (ihtiyar) olan Arius ünlü oldu. Arius'un öğretisine göre Mesih İsa Dünya'nın kuruluşundan önce Tanrı tarafından yaratılmıştır. Arius'a karşi çıkanlardan en meşhur isim o zaman İskenderiye kilisesinin bir diakonu (hizmetkarı), daha sonra ise kilisenin piskoposu olan İskenderiyeli Athanasius idi. Athanasius, Mesih İsa'yı yaratılmamış, ezelden beri var olan Tanrı Baba ile aynı özü olan gerçek Tanrı olarak kabul etti. İki grup İsa Mesih'in dünyanın tek kurtarıcısı olarak kabul etti ve İncil'e dayanarak fikirlerini savunmaya çalıştılar.
İznik'te toplanan kilise önderlerin büyük çoğunluğu Mesih İsa'nın gerçek Tanrı olduğu fikrini pekiştirdiler. Konsilde bu konuda onaylanan İznik İnanç Bildirisi bugüne kadar Katolik, Ortodoks ve Protestan Kiliselerin ortak olarak kabul ettiği metinlerdendir.
Konsilin konuştuğu başka konulardan bazıları şunlardı: Paskalya (Diriliş) Bayramı'nın tarihi, Roma ve İskenderiye Patriklerinin özel yetkileri, piskoposların atanmasıyla ilgili bazı prosedürler ve saire. İncil'in içeriği bu konsilin konusu değildi.
Ardından bir çok konsil daha yapılmış, günümüz Katolik ve Ortodoks görüşlerinin temellerini oluşturan kararlar alınmış, buna uygun olan ve olmayan yazılı kaynaklar sınıflandırılmıştır.
İznik Yemini yayınladığı tarihten sonra Hıristiyan inancının temeli, hatta inanç esası haline geldi ve bu yemine bağlı olmayan herkes sapkın sayıldı. Roma Katolik Kilisesi "Tanrı'nın iradesinin bu konsülde tecelli ettiğini" ilan etti, dolayısıyla İznik Yemini de bir vahiy gibi kutsal ve hatasız bir metin sayıldı. Libya kökenli Mısırlı bir ailenin oğlu olan Arius, dönemin önemli kenti İskenderiye'de büyümüş ve 312 yılında da Kilise'ye katılarak rahip olmuştu. Arius'un fikirlerinin gelişiminde en önemli ilham kaynağı ise, Antakyalı Lucian olarak bilinen ve "Hıristiyanlığın monoteist Yahudi kaynaklarına önem veren", yani Nasrani öğretisine yakın olan bir başka ünlü rahipti. Arius Yeni Ahit kitaplarını Antakyalı Lucian kanalıyla kendisine ulaşan Nasrani öğretisine uygun olarak yorumladı. Vardığı sonuç, o sıralarda Roma Kilisesi tarafından kabul edilmiş olan ve İsa'yı Tanrı sayan öğretinin yanlışlığıydı. Arius'a göre İsa için kullanılan "Tanrı'nın Oğlu" sıfatı tamamen mecazi bir anlama sahipti ve onu asla ilahlaştırmıyordu. Bunu ispatlamak için Matta İncili'ndeki "ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Tanrı oğulları denecek" âyetini gösteriyor ve Tanrı'nın isteklerine uygun davranan herkes için bu sıfatın geçerli olduğunu, bunun İsa'ya özel bir kavram olmadığını vurguluyordu. "Aslında biz de Tanrı'nın oğulları haline gelebiliriz" diye yazmıştı. Arius'a göre İsa'yı diğer insanlardan üstün kılan özelliği, "Tanrı'nın seçilmiş Mesihi" olmasıydı.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II

Mesaj gönderen Ahmed »

NûR..

Şeyh Necmeddini Kübra, Fahreddini Razi'ye:
“Hakk’ı ne ile bilirsin?” dedikte Fahreddini Razi: “100 kadar bürhan ile” demiş.
Şeyh: “bürhan izaley-i şüphe için olur. ALLAH benim kalbime öyle bir nûr vermiştir ki onun yanına katiyen şekk ve şüphe uğrayamaz!.”
İmamı Razi müteessir olarak şeyhe intisab etmiştir.

Cumartesi, 16.1.1982


Resim

Bürhan: Delil, hüccet, isbat vasıtası.
İzaley-i şüphe: Şüpheyi yok etmek.
İntisap: (Nisbet. ten) Bir yere, bir kimseye mensub olmak. Mâiyyetine girmek. Bağlanmak.
Şekk: (C.: Şükuk) Şüphe, zan. Bir şeyin varlığı ile yokluğu arasında tereddüt etmek.


NecmeDDin-i Kübr kaddesallahu sırrahu:

Türkistan ulularından Ahmed bin Ömer (1145-1221)
Ebû’l-Cennab Necmeddin-i Kübrâ el-Hivakî el-Harezmî

Resim

“Allah’a ulaştıran yollar, mahlûkâtın nefesleri adedincedir.”
Ticaretle meşgul bir ailenin çocuğu olarak 1145 yılında Harezm’in Hive şehrinde dünyaya geldi. Harezm, Nîşâbur, Hemedân, Isfahân, Mekke ve İskenderiye gibi o dönemin ilim ve irfan merkezlerinde tahsil ve terbiyesine devam eden Kübrâ, İskenderiye’de iken rüyasında Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisine “Ebu’l-Cennâb” (dünyanın cazibedar güzelliklerinden ve ahirette rüsva olmaktan kaçınan) künyesini vermiş, hadis ilmiyle meşgul olduğu için kendisine iltifat etmiş ve gecelerini Kur’ân okumaya ayırmasını tavsiye etmiştir.
Yaşı kırka yaklaştığında medrese ve tekke ilimlerinin tevhidini yapmış seyr û sülukunu tamamlamış kamil bir mürşid olarak tekrar Harezm’e dönmüştü. Dergahında öğrendiklerini öğretmeye tecrübelerini aktarmaya başladı. Vaaz ve irşadları büyük bir rağbet gördü.
Türkistan bölgesinin en meşhur sufilerinden biri olan Ahmed bin Ömer ikinci lakabını “Şeyh Veli-tıraş” (Veli yetiştiren şeyh, Allah dostu yetiştiren mürşid) oldu. Şöyleki Necmeddin Kübra Hazretleri bazen manevi coşku ile kendinden geçerler; bu sırada mübarek nazarIarı her kime ilişirse, onu “Velilik” mertebesine eriştirirlerdi.
Necmeddîn-i Kübrâ Hârizm’de irşâd faaliyetlerini sürdürürken, Moğollar Hârizm’i istila eder ve katliamlara girişir. Bunun üzerine Kübrâ, altı yüz kadar mürîdini toplar, ölüm tehlikesinden dolayı şehri terk edip, kendi ülkelerine giderek Allah yolunda hizmete devam etmelerini emreder. Kendisi ise, ilerlemiş yaşına rağmen ülkesini savunmak üzere düşmanla savaşmaya karar verir. Hârizm’in merkezi olan Gürgenç (Köhne Ürgenç)’in istilası sırasında, orada kalan bir grup mürîdiyle birlikte düşmana karşı savaşırken şehit düşer. Böylece, nefis ve şeytana karşı ömrü boyunca gerçekleştirdiği “manevî cihâd”ın, büyük cihadın yanında, “küçük cihâd” denilen, dış düşmana karşı vatan savunmasını da bilfiil icra ederek, şehitlik payesiyle Rabbi’nin huzuruna çıkma bahtiyarlığına ulaşır.
Moğollarla “dişe diş” mücadele ederken harp meydanında şehit olan hazretin son anlarını tarihçiler şöyle naklederler:
Moğol askerini saçından yakalayan Kübrâ, bir üçüncü kişinin kılıç darbesiyle şehid olurken hiç kimse elini açıp askerin saçını kurtaramamıştır. Nihayet saçının kesilmesiyle hedeflerine ulaşabilmişlerdir. Hz. Pir Mevlânâ da şu beytiyle bu olaya telmihte bulunmuştur:


Bir elden nûş edip iman şarabın
Bir elde perçem-i kâfir tutarlar...


Resim

Na’şı harab olan Dergah’a defnedilmiştir. Daha sonra kabir ve dergah külliye haline gelmiştir. Günümüze ulaşan Köhne Ürgenç yakınındaki türbesi Türkistan bölgesinin en çok ziyaret edilen mekanlarından biridir. Necmeddin-i Kübra, Türkistan’daki insanların dini hayatlarına yön verirken şeriat, tarikat, hakikat dengesine özellikle dikkat etmiş, tartışmalı konular girmeden rehberliğin gereklerini yerine getirmiştir.

FahreDDin RÂZi kaddesallahu sırrahu:

Horasan’da yetişmiş, meşhur din ve fen alimi. İsmi, Muhammed bin Ömer bin Hüseyin bin Hüseyin bin Ali et-Teymî el-Bekrî’dir. Künyesi Ebû Abdullah ve Ebü’l-Me’alî, lakabı Fahrüddîn’dir. Allame, Şeyhülislam ve Fahr-i Razî denilmiş, İbn-i Hatîb-ir-Rey (Rey Hatîbi’nin oğlu) diye tanınmıştır. Soyu Kureyş Kabîlesine ulaşır. Aslen Taberistanlıdır. 1149 (H.544) senesinde Rey şehrinde doğdu. 1209 (H.606) senesinde Herat’ta vefat etti.

Fahrüddîn-i Razî, önce büyük bir alim olan babası Ziyaüddîn Ömer’den ders aldı. Babası, Muhyissünne Muhammed Begavî’nin talebelerindendi. Razî fen ilimlerini Necd-i Cîlî’den, fıkıh ilmini Kemal Simnanî’den öğrendi. Bunlardan başka asrının büyük alimleriyle görüştü ve onlardan ilim öğrendi. Şeyh Necmeddîn-i Kübra hazretlerinin sohbetinde bulunmak sûretiyle tasavvufta olgunlaştı.

Tahsilini bitirip, ilimde yüksek derecelere kavuştuktan sonra, bazı seyahatler yaptı. Harezm’de bozuk îtikad sahibi Mûtezileye mensup kimselerle münazaralarda bulundu. Daha sonra Maveraünnehr’e gitti. Buradan memleketine dönen Fahrüddîn-i Razî, daha sonra Gazne’ye, oradan da Horasan’a gitti. İlimdeki yüksekliği sebebiyle, Sultan-ı Kebîr Alaüddîn Muhammed Harezmşah’ın sevgi ve saygısını kazandı. Sultan sık sık onun ziyaretine giderdi. Bir müddet Herat’ta kalan Fahrüddîn-i Razî, bozuk bir inanca sahib olan Kerramiyye mensuplarının îtikatlarının yanlış olduğunu delilleriyle ispatladı.

Fahreddîn-i Razî, yalnız Arabî ilimlerde değil, zamanın bütün ilimlerinde mütehassıs idi. Bu yüzden gittiği her yerde sultanların iltifatını kazandı. Sultan Gıyaseddîn Gûrî onun için, Herat’ta bir medrese yaptırdı. Kerramiyye îtikadında olan halk, sultanın ona olan iltifatlarını çekemeyip fitneye sebeb olduklarından, buradan da ayrılmak zorunda kaldı ve gittiği her yerde ilimle meşgûl oldu. İlim ve irfana susayanlar, alimler, gittiği her yere peşinden gittiler.

Pekçok alim yetiştiren Fahrüddîn-i Razî 1209 (H.606) senesinde Heret’ta vefat etti.
Fahrüddîn-i Razî hazretleri; tefsir, fıkıh, kelam ve usûl-i fıkıh gibi dînî ilimlerde çok derin bir alim olduğu gibi, edebî ilimler, matematik, kimya, astronomi, tıb gibi zamanın fen ilimlerinde de söz sahibiydi. O zaman İslam aleminde ortaya çıkan bid’atleri, yanlış îtikad sahiplerinin ve filozofların bozuk düşüncelerini en ince teferruatına kadar araştırarak, onların bozuk ve yanlış olduğunu delilleriyle ispat etmiş, Müslümanları onların sapık ve yanlış sözlerine aldanmaktan kurtarmıştır.

Fahrüddîn-i Razî de, İmam- Gazalî ve İmam-ı Beydavî gibi Ehl-i sünnet îtikatında, yani Eshab-ı kiramın ve onların talebelerinin yolundaydı. Bunların zamanında türeyen bid’at fırkaları ilm-i kelama felsefeyi karıştırdılar. Hatta, îmanlarının esasını felsefe üzerine kurdular. Bu üç imam, bozuk fırkalara karşı Ehl-i sünnet îtikadını müdafaa ederken ve onların sapık fikirlerini çürütürken, felsefecilere de geniş cevaplar verdiler. Onların bu cevapları, Ehl-i sünnet mezhebine felsefeyi karıştırmak olmayıp, kelam ilmini, kendisine karıştırılmak istenen felsefî düşüncelerden temizlemektir.

Din ilimlerindeki otoritesi yanında, fen ilimlerinde özellikle fizik ve tabîat ilimleri sahasında asrının bir tanesiydi. Bu ilim dallarının gelişmesinde büyük katkıları oldu. Fiziğin temel konularından olan hareket, sürat, zaman-mekan ve enerji konularını derinlemesine araştırdı. Aralarında sıkı münasebet bulunduğunu belirtti. Kuvvetin, şiddet ve süre îtibarıyla arz ettiği farklılıkları gösterdi. Ağır bir cismin uzayda durabilmesi için kendi ağırlığına eşit bir kuvvete muhtac olduğunu ve bu kuvvet devam ettiği sürece cismin uzayda durabileceğini delîllendirdi. Mekaniğin temellerinden olan birinci ve üçüncü hareket kanunlarını da, gayet açık ve esaslı bir şekilde ortaya koydu. Ayrıca, ışık ve ses konularını da inceledi. Görme olayının ışık vasıtasıyla gözde teşekkül ettiğini, renklerin de ışık sebebiyle meydana geldiklerini ve ışıksız cisimlerde herhangi bir rengin mevcud olamayacağını söyledi. Ona göre suda dalgalanma olduğu gibi, havada da dalgalanma meydana gelmekte; bundan da ses ortaya çıkmaktadır.
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II - İHLAS

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim
İHLAS

“Kul!”: Söyle, bağır, anlat, haykır, tesbih et!
“Neyi tesbih edeyim?
“Hû”:”O” -zamir-

“ALLAHu ahad”: ALLAH ahad'dır. ALLAH, kendisinin ismi olduğunu söylüyor. Niçin lüzum görmüş?
“Baba-Ana-Oğul” ta’bir edilen Hristiyanlıktaki 3 teslis (trinife) akidesinin küfür olduğunu ilân etmektedir.
“ALLAHu’s- samed”: ALLAH yoksa hiçbir şey yoktur. Herşey ALLAH'da hazır ve nazırdır.
Dünyada ne görüyorsan bu tüm kâinatdaki nizam, ALLAH'ın Samed güçlerinin görünüşüdür.

O Ahad, Ahad olduğuna nazaran; ne doğmuştur, ne de doğurmuştur.
Bu ne demektir?
“Ben gizli bir hazine idim kendimi seyretmek için kâinatı halk ettim “ Hadîs-i kudsînin karşılığı olan âyettir.

Doğmadı ve doğurmadı…
Hristiyan akidesinin - teslis (trinife), küfür olduğunu ilân ettiğinden İHLÂS sûresi denir.

IHLÂS: Doğrudan doğruya Cenâbı-ı Hakk'ta erimektir. Ahad'da yok
olmaktır.

ALLAH:
Ben: Zât-ı Ahadiyyettir.
Biz: O'nun esmâları güçleri...

Resim

AHAD: İnsan aklınca asla bilinemezlik-anlaşılamazlık tekliği.. HuDuDun yaratanı..
Samed: Her şeyin kendine muhtaç olup, kendisi hiç kimseye ve hiç bir
şeye muhtaç olmayan.. Daimeyetin mutlak SAHİBi..
Zamir: İsmin yerine geçen kelime.
Teslis: Üçleme. Hristiyanların sonradan uydurdukları ve dinlerinin esasında olmayan bir akidedir ki; bazılarının hâşâ, Cenâb-ı Hakk Üçdür, bazıları da Üçü birdir diyerek, Allah'a şerik ve ortak tanımaları. Cenâb-ı Hakk'ı Üç Unsurdur diye tevehhüm etmeleri. (Ekanim-i selâse de denir.)

Ahadiyyet: ALLAHÜ ZܒL-CELÂL’in gerçek şahsiyetinin, kişiliğinin, zâtlığının, insanın akıl kapasitesiyle kavranamayacak, anlaşılamayacak ve kaldırılamayacak oluşunun EL AHAD celle celâluhu olarak buyurduğu zifiri karanlık ve bilinemezlik perdesinin arkasında bulunup bize perdeli olmasında “Tek” oluşudur. Bu bakımdan “Bir” tane, eşsiz ve benzersiz oluşudur.

El Ahadu :
Resim

Es Samedu :
Resim

Resim

Resim---Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâla hazretleri şöyle buyurdu: "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek için mahlukatı yarattım" buyurmuştur.

Bu hadisin kaynağı:
1. Ed-Dürerü’l-Münte’sire, Celâlettin-i Suyuti,125
2. El-Esraru’l-Merfua, Aliyyu’l-Kâri, 273
3. Keşfu’l-Hafa, Aclunî, 2:133
4. El-Fetevâ, El-Halîlî, 1:72
5. Mesnevi, Celâleddin-i Rumî, 5:104
6. Divan-ı Mevlânâ Câmî, 37
7. Divân-ı Niyaz-i Mısrî, 2
8. Divân-ı Şeyh Ahmet Cezerî, 1:190
9. İşârâtu’l-İ’câz, Bediüzzaman Said Nursi, 23


Resim

قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ
Resim---Kul huvallâhu ehad(ehadun): De, o: Allah tek bir (ehad)dir” (İhlâs 112/1)

اللَّهُ الصَّمَدُ
Resim---Allâhus samed(samedu): Allah, o eksiksiz sameddir (İhlâs 112/2)

لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
Resim---Lem yelid ve lem yûled: Doğurmadı ve doğurulmadı(İhlâs 112/3)

وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ
Resim---Ve lem yekun lehu kufuven ehad(ehadun): a bir küfüv (denk) de olmadı!” (İhlâs 112/4)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

Lâ İlâhe İllâ Ente Subhâneke!

Lâ İlâhe İllâ Ente Subhâneke İnnî Kuntu Minez Zâlimîn!.
Hasbunâllâhu ve Ni’mel Vekîl. Ni'mel Mevlâ ve Ni'men Nasîr!..

ALLAH'ın kula verdiği bir yardım ve isteme duasıdır.
Tercümesi: “Yâ ilâhî! Beni zâlimlerin hareketlerinden koru!”

Zâlim, ALLAH'a karşı geldiğinin farkında olmadan ALLAH tarafından kendisine verilen esmâları, kudret ve güçleri kullanarak; insana, hayvana, nebata karşı fenalık yapan ve kendi temiz ruhunu arzu heves ve nefsiyle tekmeleyen insan demektir.
Başkalarına karşı bana verdiğin esmâları kullanarak senin esmâlarına verdiğin her türlü maddî ve mânevî ni’metlere hakaretten beni koru.
Her türlü hakarete, zulme ma’ruz kalırsam senin ne güzel vekil olduğunu bilirim.
“Yâ Rabbi! Sana sığınırım. Sana havale ediyorum. Benim avukatım sensin. Esmâlarınla bana verdiğin güzelliği muhafaza edeceğim YÂ RABBÎ!” demektir.

Resim

Lâ İlâhe İllâ Ente Subhâneke İnnî Kuntu Minez Zâlimîn. Hasbunâllâhu ve Ni’mel Vekîl. Ni'mel Mevlâ ve Ni'men
Nasîr: Senden başka ilâh yoktur. Subhân olan Sen’sin. Ben zâlimlerden oldum. Karşılıksız veren ALLAH Vekilimiz, Mevlâmız ve Yardımcımızdır!.

Havale: Gönderme.
Ma’ruz: Bir şeyin etkisine uğramak veya uğratmak. * Arzolunmuş, arzolunan. * Serilmiş, yayılmış. * Verilmiş, sunulmuş. * Anlatılmış. * Bir şeye karşı siper alan.
Hakaret: Küçüklük. İtibarsızlık. Hor ve hakir görmek. Küçümseme. Küçük görme. Tâzimsizlik.

er RABB:
Resim

El Mevlâ :
Resim

En Nasîru :
Resim

El Vekîl :
Resim

Resim

وَذَا النُّونِ إِذ ذَّهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ أَن لَّن نَّقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَن لَّا إِلَهَ إِلَّا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
Resim---Ve zennûni iz zehebe mugâdıben fe zanne en len nakdire aleyhi fe nâdâ fiz zulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn: Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir hâlde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: «Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum!» diye niyaz etti.” (Enbiyâ 21/ 87)

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
Resim---Ellezîne kâle lehumun nâsu innen nâse kad cemeû lekum fahşevhum fe zâdehum îmânâ(îmânen), ve kâlû hasbunâllâhu ve ni’mel vekîl: Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir.” (Âl-i İmrân 3/173)

وَإِن تَوَلَّوْاْ فَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَوْلاَكُمْ نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ
Resim---Ve in tevellev fa'lemû ennallâhe mevlâkum, ni'mel mevlâ ve ni'men nasîr: Geri dönerlerse, bilin ki gerçekten Allah, sizin mevlanızdır. O, ne güzel mevladır ve ne güzel yardımcıdır.(Enfâl 8/40)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II VAHİY

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

VAHİY

Harfsiz kelimesiz sözsüz sessiz, Cebrâil ile dile getirilen nasıl olduğunu bilemediğimiz ve ismine “Vahiy” dediğimiz bu ihtizazların hepsi “ALLAH” çadır. Resûl'de Arap lisanı üzere kelimelere âyetlere tahavvül etmiştir.
Yani; Resûlü Ekrem'in söylediği Cebrâil'den aldığı “ALLAH” çanın Arapça'ya tercümesidir.

Musa, dağda: “Yâ Rabbi bana kendini göster!” dedi.
Kendi dilinde ona “ALLAH”ca hitap geldi. Bu ses nece idi?...
Hayır. Musa'nın içinde kendi diline tercüme olan “ALLAH”ça idi. “Beni göremezsin!”
Bu hitabı yani “ALLAH”çayı Musa'dan başka kimse anlayamazdı ve duyamazdı.

İnsan kulağı bir diyapozunu saniyede 14 defa ihtizaz yaptıran müessirin sesini duyar.
Aşağı düştükçe ihtizaz yani frekans hızlanıp küçüldükçe sıfıra kadar gider. Atomlardan böcek ve karıncalara, daha küçük hayvanata kadar ses duyamayız. Bu, insana bir şey fısıldar. Anlarsanız, incelir, proton olur diyelim.
O zaman bütün atomların ve protonların durmayan raksı başlar ki buna “tesbihat” ismi verilir ALLAH dilinde...
Bu, ta “ALLAH”caya kadar yanaşır. Bu sözleri biraz düşünün, bir şeyler anlayabilirsiniz!..
Kur’ân-ı Kerîmde “lisânen arabiyyen” buyrulması Resûlü Ekrem'in “ALLAH”çayı Arapça ile söylediği vahiylerin ve Resûl'ün doğru söylediğini Cenâb-ı ALLAH “lisânen arabiyyen” âyeti ile tasdik ediyor.
Söylediği doğrudur, insan lisanı kelimeleri izaha kâfi gelmez ise de bu sözler insana birşey fısıldar. Onu kavramaya çalışınız…

13,2.1982,Cumartesi


Resim

Vahiy: Bir fikrin, bir hakikatın veya emrin Allah (C.C.) tarafından Peygambere bildirilmesi. Lügatte vahiy: Kelâm, kitap, işaret, irsal, ilham, ifham, emir, teshir, bir şeyi harfiyyen i'lâm, bazı hususi maksadları tebliğ gibi mânalara gelir. Şeriatta vahiy: Dilediği ahkâmı, esrar ve hakaikı Peygamberan-ı Zişanına rüya, ilham, kitap, irsal-i melek yollarından biriyle Cenâb-ı Hakk'ın bildirip ifham buyurması demektir.
Tahavvül: (Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek.
Müessir: Te'sir eden. İz bırakan. Te'sirli. Dokunaklı. Hükmünü yürüten. Eserin sahibi.
İhtizaz: Titreşim.
Tesbihat: (Tesbih. C.) Cenâb-ı Hakk'ı (C.C.) sıfatına lâyık ifadelerle yâdetmeler.
İzah: Açıklamak. Bir şeyi anlaşılır hâlde söylemek veya yazmak.
Kâfi: Kifayet eden. Vâfi, başka şeye ihtiyaç bırakmayan. Yeten, yetişen, elveren.
Proton: Atomların çekirdeğini meydana getiren iki temel tanecikten biri. Çekirdeği meydana getiren diğer tanecik nötron olup, elektrik yükü yoktur. Fakat proton artı (+) yüklü taneciktir
Yunancada ilk anlamına gelen proton, 1886 yılında E. Goldstein tarafından kanal ışınlarında keşfedildi. 1911 yılında Ernest Rutherford, atomun ağırlığının bir yerde mevzilendiğini söyledi ve bu yere çekirdek, dedi. 1920 yılında hidrojen çekirdeğinde yalnız bir tane taneciğin olduğunu belirterek buna proton ismini verdi.
Özellikleri: Elektrik yükü elektronun yüküne eşit fakat ters işaretlidir ki, bu yük 4,80298x10 -10 e.s.y.b. veya 1,602x10 -19 coulomb’dur. Protonun kütlesi 1,6725x10 -24 g olup, elektronun kütlesinin 1836,15 katıdır. Protonun yarıçapı yaklaşık 1,37x10 -13 cm’dir. Atom çekirdeğindeki proton sayısı atom numarasına eşittir. Nötral atomda proton sayısı kadar elektron bulunur. Proton, p veya H + şeklinde
gösterilir. Hidrojenin çekirdeğinde nötron yoktur. Yani yalnız bir tane proton vardır. Bundan dolayı
iyonlaştırılmış bir hidrojen (H + ) proton demektir ve proton bu şekilde elde edilir.
Hızlandırılmış protonlardan nükleer reaksiyonlarda faydalanılır. Güneş ve yıldızlarda proton-proton reaksiyonları sonucu He meydana gelirken 26,7 MeV enerji açığa çıkar. Hızlandırılmış protonlar tıp, ziraat, fizik ve kimya alanlarında kullanılır. Kanserli hücrelerin tedavisinde X ışınlarından daha iyidir. İnsan vücudundan geçen protonlar, vücut yoğunluğuna duyarlı olduğundan kanserli bölgenin teşhisinde kullanılır.

Resim

وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَن تَرَانِي وَلَكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ موسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ
Resim---Ve lemmâ câe mûsâ li mîkâtinâ ve kellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyk(ileyke), kâle len terânî ve lakininzur ilel cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe terânî fe lemmâ tecellâ rabbuhu lil cebeli cealehu dekkan ve harra mûsâ saıkan, fe lemmâ efaka kâle subhâneke tubtu ileyke ve ene evvelul mu’minîn: Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca «Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!» dedi. (Rabbi): «Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!» buyurdu. Rabbi o dağa tecellî edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim.”” (A’raf 7/143)

وَمِن قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً وَهَذَا كِتَابٌ مُّصَدِّقٌ لِّسَانًا عَرَبِيًّا لِّيُنذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَبُشْرَى لِلْمُحْسِنِينَ
Resim---'' Ve min kablihî kitâbu mûsâ imâmen ve rahmeh(rahmeten) ve hâzâ kitabun musaddikun lisânen arabiyyen li yunzirellezîne zalemû ve buşrâ lil muhsinîn: Bundan önce de, bir rehber (imam) ve bir rahmet olarak Musa'nın kitabı var. Bu da, zulmedenleri uyarmak ve ihsanda bulunanlara bir müjde olmak üzere (kendinden önceki kitapları) doğrulayıcı ve Arapça bir dil ile olan bir kitaptır.” (Ahkâf 46/12)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II - SÜLEYMAN-MUSA-ÎSA PEYGAMBERler

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

SÜLEYMAN-MUSA-ÎSA PEYGAMBERler..

Süleyman, Musa, İsa peygamberler Kudüs havalisinde yaşamışlardır.
Hiçbiri Kâbeye, kendilerinden binlerce sene evvel Kâbe ibrahim aleyhisselâm tarafından kurulduğu hâlde o tarafa dönmemişlerdir, gitmemişlerdir, gidememişlerdir...

İbrahim peygamber yüz üstü yere yatarak dua ederlerdi.
Vahyi muayyen bir yıldıza bakarak geceleri alırlardı.

Musa, Tûr'da geceleri bir alev şeklinde görünen ağaçtan vahyi ses hâlinde alırlardı.
Yani kulağı ile işitir bu sesi başkası duymazdı.
Gece diz üstü çökerek alırlardı. (Tâ-Hâ sûresi)

İsa, Sina dağında göğe bakaraktan gece ellerini kaldırarak ayakta vahyi alırlardı.

İbrahim peygamber müstesna Resûle kadar diğer hiçbir peygambere Cebrâil görünmemiştir.
Resûlü Ekrem'e gece ve gündüz her yerde vahiy gelirdi.
Cebrâili bazen aslı ile, bazen insan şeklinde, bazen de görmeden alırlardı.
İnsan seklinde sahabenin en genci ve güzeli olan DlHYE (radyallahu anh) şeklinde görünürdü ki sahabeler bunu görürlerdi.

Diğer peygamberlerin mu’cizeleri daima dünya yüzünde vâki’ olmuştur. Hepsi vahyi kuvvetli ilham şeklinde alırlardı.
Mu’cizeleri hep ilham ile tebliğ edilir.
A’sanın yılan oluşu, Kızıl Denizin asa vurarak açılması,
İsa'nın ölü diriltmesi hastalanın iyi etmesi, haberleri bildirmesi hep böyle vâki’ olmuştur.

Hızır Aleyhisselâm yalnız peygamber olarak Musa ile mülâki olmuştur.
(Resûlden sonra, tabiînden sonra ancak Hızır'la bulunanlar, görüşenler hâlen mevcuddur.)

Şeytanın diğer peygamberlere insan şeklinde göründüğü, konuştuğu rivâyet edilmektedir.
Resûlü Ekrem'e şeytan yanaşamamıştır. Hatta kaçmıştır.

Resûlü Ekrem ile Hızır aleyhisselâm mülâki olmamıştır.
Musa'ya ilm-i Ledün öğretmiştir.
Hızır, Resûlullah İlm-i Ledün Sultanı olduğu için ona edeben yanaşmamıştır.

Şeytanın Resûlü Ekrem'e yanaşmaması ve kaçması; şu âyeti düşününüz: “İnsanlar hep doğru dürüst olsalardı fenalık yapacak bir kavim yaratırdım!”
Resûlullah, rahmetenli’l-âlemîn olduğu için şeytan Resûlü kıskanmıştır.
Ve kendisi de yukardaki âyetin yerine geçerek sapıttırdıklarına bir nev’î tövbe etsinler diye rahmet dağıtmaktadır.

15.5.1982

Resim

Mu’cize: İnsanların, yapmasında âciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından peygamberlere nasib olan hârika. Kerametten yüksek, fevkalâde hâdise. Mu'cize, Hâlik-ı Kâinat tarafından peygamberlerin hakkaniyetine ait bir tasdiktir. Sahih hadislerle mu'cizeler haber verilmiş ve tesbit edilmiştir.
Vâki’: Olan, düşen, konan. Mevcud ve var olan. Geçmiş olan, geçen.
İlham: Allah tarafından kalbe gelen mâna.
Mülâki: Buluşmuş, Kavuşmuş.
Tabiî: Hazret-i Muhammed Aleyhi’s- salâtü ve’s- selâm'ı sağ iken görmüş olan mü'minlerle yani Ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar. (Bak: Ashab)
Ledünnî: (İlm-i ledünn) Garib bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat ve hafâyayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrar-ı İlâhiyyeye de ıttıla' kesbeder. Bu ilm-i şerifin hocası ve sultanı Fahr-i Kâinat Aleyhi Ekmelüttahiyyât vessalâvât Efendimiz Hz. leridir. Bu ilmin ehli ise, Enbiyâ-ı izâm (A.S.) ve Ehlullâh-i Kiram Efendilerimiz Hazretleridir.

Dıhyetü’l-Kelbî radıyallahu anh: Dıhye, Medineliydi. Asıl ismi “Dıhye bin Halife” idi. Fakat o, “Dıhyetü’l-Kel-bî” ismiyle meşhur olmuştu. Sima olarak Ashâbın en güzel olanıydı. Cebrail birkaç defa Peygamberimize onun suretinde geldi. Sahabiler onu gördükleri zaman Dıhye mi, yoksa Cebrail mi olduğunu ayırt edemezlerdi.

Resim

Resim--- Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı." buyurdu
(Ebu Eyyub radıyallahu anh’dan; Müslim, Tevbe, 9, (2748); Tirmizî, Da'avât 105, (3533)

Resim--- Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Nefsim kudret elinde olan Zat'a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi." Buyurdu.
(Ebu Hüreyre radıyallahu anh’dan; Müslim, Tevbe 9, (2748)

Rezîn şu ziyadede bulundu:
Resim--- Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb'e düşeceğinizden korkarım." Buyurdu.
(Bu rivayet, Münzirî'nin et-Terğîb ve't-Terhîb'inde kaydedilmiştir (4, 20)
Resim

وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَن تَرَانِي وَلَكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ موسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ
Resim---Ve lemmâ câe mûsâ li mîkâtinâ ve kellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyk(ileyke), kâle len terânî ve lakininzur ilel cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe terânî fe lemmâ tecellâ rabbuhu lil cebeli cealehu dekkan ve harra mûsâ saıkan, fe lemmâ efaka kâle subhâneke tubtu ileyke ve ene evvelul mu’minîn: Musa tayin edilen sürede gelince ve Rabbi O'nunla konuşunca: "Rabbim, bana göster, Seni göreyim" dedi. (Allah:) "Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de beni göreceksin." Rabbi dağa tecelli edince, onu param parça etti. Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: "Sen ne yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim" dedi.” (A’râf 7/143)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II-HİÇLİK ve YOKLUK

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim


HİÇLİK ve YOKLUK


İslâmda Hiçlik Ve Yokluk Mevhumu Diye Bir Şey Yoktur, Herşey Vardır...

Madde, mâbud değildir.
Ancak mâbed ve mescid olabilir.
Müslüman maddeye mâbud olma değil, mâbed olma şerefini vermiştir.
Bu sözden sonra hatırına gelecek birçok fikirler var. Kafan karışacak!
Herşey kendi koşullarına göre değerlendirilmemelidir.
İnsanların hepsinin iyi olmasını istiyorsun değil mi?
Dünyayı tapınak yapabilir misin?
Huzuru ancak yüreğinde bulabilirsin. Başkasına karışma!.
Bazı kitab adamları bağırıp durur şeriat diye, Şeriat nedir?
İslâm dininin bir mü'mini dışardan kuşatmasıdır.
Cuma sûresinde el tezkiye diye bir kelime vardır.
Nefsin tezkiyesi, bütün kötülüklerden arınması, ruhun tezhibi ve faziletle süslenmesi, milletin bir türlü târif edemediği, boşuna binlerce sayfa yazdığı tasavvuftur.
Cesede göre ruh ne ise, şeriatın zâhirine göre bâtını da odur.
Fıkhı’l- bâtın; Bâtın fıkıhı, Bâtın bilgisi demektir.

El ihsan, ALLAH'ı görüyormuşçasına, eğer sen onu görmüyorsan o seni görüyor.
“ekımis salâte li zikrî”: Benim zikrim için namaz kıl, Cennet için değil!.
“ve le zikrullâhi ekber”: “En büyük zikir ALLAH'ın zikridir”. ALLAH bütün yaptıklarımızı biliyor.
“Ene celisü men zekerelî”: Ben beni zikredenle hembezmim.
ALLAH kelimesi mânâ itibarı ile yokdan var edendir.

Cumartesi, 30.1.1982
Resim

Mâbud: ibâdet edilen Zât.
Mâbed: ibâdet edilen yer.
Mescid: secde edilen yer.
Şeriat: Doğru yol. Hak din yolu. Büyük ve geniş cadde. Nur, aydınlık, ışık. Kur'an-ı Kerim ve Hazret-i Peygamber Aleyhi’s- salâtü ve’s- selâm'ın târif ettiği ve bildirdiği yol. Allah (C.C.) tarafından Peygamber Aleyhisselâm vâsıtasiyle vaz' ve tebliğ olunan hükümleri hâvi İlâhî kanunların hey'et-i mecmuası. Şeriat, aynı zamanda din mânâsına müsta'meldir ki, ahkâm-ı asliye denen itikadiyâtı ve ahkâm-ı fer'iye denen ibâdet, ahlâk ve muâmelât yâni, İslâm Hukukunu ihtivâ etmektedir..
Tezhib: (Zeheb. den) (C.: Tezhibât) Yaldızlama işi, yaldızlama sanatı. Süsleme. Altın sürme. Dişlere altın dolgu yapma, çürümüş dişleri altınla doldurma.
Hembezm: Aynı mecliste olma.

Resim

“Ene celisü men zekerelî” ;“Beni zikredenle beraber otururum”:

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “ALLAH celle celâluhu: “Beni kendi kendine ananı (zikredeni), ben de kendi kendime anarım, Beni bir toplulukta ananı, ben de ondan daha hayırlı bir toplulukta anarım”: “Ben beni zikredenle beraber otururum” buyurmuştur.
(Suyuti, Düreru'l-mensure, 26, Hakîm, el-Müstedrek, IV/246; Zebidî, Ithafu'ssade, III/124)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “ALLAH celle celâluhu: “…Ben, beni zikredenle beraberim…”buyurmuştur.
(Buhârî, Tevhîd, 15)

Resim

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
Resim---Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn: (Çoğu okuma yazma bilmiyen) Arablar içinde, soylarından bir peygamber gönderen O’dur. (Bu Peygamber Muhammed Aleyhisselâm) üzerlerine O’nun ayetlerini okuyor, onları (şirk kirinden) temizliyor, kendilerine Kur’an ve şeriat (dinî hükümler) öğretiyor. Halbuki bundan önce (Peygamberin gelişinden evvel) açık bir sapıklık içinde idiler” ( Cum’a 62/2)

إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي
Resim---İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa’budnî ve ekımis salâte li zikrî: "Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Ben'den başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl." (TâHâ 20/14)

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
Resim---Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn: Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tir. Allah, yaptıklarınızı bilir.(Ankebût 29/45)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II -İSÂ (A.S.) PEYGAMBER

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

İSÂ aleyhi’s-Selâm PEYGAMBER


Bugün elimizde bulunan tarihi dokümanlar, Rivâyetler, Tahminler, Semâvi kitablar, Düşüncelere göre İsâ peygamber Nasıra'da Hazreti Meryem'den doğmuştur.
Saçma ve mantıkî rivâyetleri karıştırarak ortaya muhtelif düşünce, inkar, hurafe, hakikat gibi görünen, hakikat olmayan düşünceler çıkmış ve bunlar sürüle sürüle şu neticeye varmıştır;
Bugünkü Hristiyanlığın Mesih ve İsevî dini ile münasebeti yoktur.
Kuvvetli rivâyetlere göre İsâ'ya 30 yaşında iken peygamberlik gelmiş ve 3 sene peygamberlik yaptıktan sonra;
1 - İsâ öldürülmüştür
2 - Çarmıha gerilmiştir (yahudi teşviki ile Romalılar tarafından)
3 - İsâ'nın Meryem'in Pars isminde bir Yahudi ile temas ederek İsâ’yı doğurduğu, (hâşâ) piç olduğu yahudilerin söylediklerine göre piçten peygamber olmaz inkârı...
Bu yukarıdaki anlatılanların hepsi yahudi düzmesi ve hepsi yalan ve inkârdan başka birşey değildir.
Kur’ân-ı Kerîmde İsâ'nın öldürülmediği, asılmadığı ve İsâ'ya benzeyen Yahuda isminde birinin çarmıha gerildiği ve İsâ, Cenâb-ı Hakk’ın onu ref’ ettiği kayıtlıdır. Başka tafsilât yoktur.

Aslında dünyaya bilhassa Avrupa'ya bu günkü hristiyanların, kabul ettiğine göre Tarsus'da doğan Sempol isminde güya havarilerden biri olduğu ileri sürülen zât, Meryem ile beraber Anadolu'ya gelmiş ve Meryem Efes'de ölerek oraya defnedildiğini bir hakikat olarak kabul ederler ve Efes'i Hazreti Meryem'in kabiri olarak kabul ederler.
Bu düşünce külliyyen yalandır.
Ne Kur’ân-ı Kerîm'de ve ne de hadîs-i Resûlde ve tarihlerde Hazreti Meryem Anadolu'ya ayak basmamıştır.
Güya Sempol Roma'ya gidiyor dönmek istediği zaman Hazreti İsâ'nın ruhaniyeti beliriyor: “Nereye gidiyorsun!” sözü üzerine Roma'da kalıyor. Akıbeti ma’lum. İsâ'nın ruhaniyetini gördüğü yer bugünkü Roma'da Vatikandır, Güya...

Aslı, Avrupa'ya Nasraniliği sokan Tarsuslu “Smuli” namındaki heykel yapan bir yahudidir.
Bu Yahudi, ne İsâ devrinde yaşamış ve ne de onun yüzünü görmüştür. Tarsusda heykel yapıp satardı. Kendisi Yahudi dininin Mitra mezhebine sâlik idi.
Tarsus, o zaman Romalıların elinde olduğundan Roma'ya giderse sanatının geçeceğini ve yahudi Mitra mezhebini İsâ'ya izâfetle yürütebileceğini düşündü ve kararını verdi. Roma'ya gitti. İyi bir karşılamaya nail oldu.
Mitra mezhebi nasranî rengini ve ismini aldı. Mitranın heykelleri İsâ heykeli diye satılmaya başladı.
Bu devirde Romada imparator meşhur Nörondu.
Bu yahudi, Neron'un iltifatına bile mazhar oldu.
Ve dinsiz Neron'u Mitra mezhebine baş eğdirdi.
Fakat Neron hiylesini anladı, gazaba gelerek idamını emretti.
Bu cezâ yerinde bir cezâ idi. Bu da takdir...
Neron'un o devre göre en hayırlı emri yahudinin idamı idi. Fakat geç kalmıştı…
Bu yahudiye tabi’ olanlar çoğalmış bulunduğundan kendisi azîz (sen) telâkki edilmişti.
Mitra'nın İsâ'nın vekili şeklinde gösterilerek azîzler meyanına girdi. (Abostolun) imparator Neron'un ölümünden sonra Tarsuslu yahudiye bir vekil ta’yin ettiler. Bu vekil “papalık” namı ile hâlâ devam ediyor.
İsâ'nın doğum günü diye kabul ettikleri bu günkü hristiyanların, yahudi Mitra'nın doğum tarihidir. Romaya yutturulmuştur.
Avrupa'ya Hristiyanlık böyle girmiştir.

Bugün İncil diye meydana attıkları:
1 - Markos
2 – Luka
Birer yahudi oldukları İsâ ile hiçbir münasebetleri olmadığı aşikârdır.

Biz Müslümanlar, İsâ zamanında Hazreti İsâ'ya inen İncil'i kabul ederiz. Kur’ân-ı Kerîm'de zikredilen İncil hakiki İncildir.
Yoksa Meta Markus, Luka ve Yohanna'nın İncilleri değil. Bunların hiçbirini İslâm kabul etmez.
İsevî dini İsâ'nın ortadan kalkması ile gurub etmiştir.
Bunu müdafaa için: “Bernabe İncili yok. Hakiki İncil gizlidir!” diye söylenen rivâyetlerin hepsi propoganda ve yahudi düzmesidir. Zira ALLAH kelâmı kaybolmaz.
Bunlar böyle takdir edildiği için Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem son olarak gönderilmiştir. Bugünkü Hristiyanlık ve ondan çıkan bütün mezheb ve inanışlar ve yahudi dini tamamıyla hurafe saçma, hepsi birden küfürden başka birşey değildir.

Resim

Hâşâ: Aslâ. Kat'iyyen. Öyle değil. Allah korusun...(mânasına söylenir.)
Ref’ etmek: Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma.
Tafsilât: (Tafsil. C.) Açıklamalar, izahlar.
Havari: Yardımcı. Hazreti İsâ'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 zâttan her biri.
Külliyen: Kâmilen, tamamen. Cüz'î olmamak üzere. Büsbütün. Tamamıyla, toptan, kâffesi.
Ruhaniyet: Ruhen olan. Cismen değil.
Ma’lum: Resul-i Ekrem'in aleyhi’s-selâm.) bir nâmıdır. Onun geleceği, melekler, resuller ve nebiler tarafından mâlum olduğundan ve dünyaya teşriflerinden evvel kendilerinin ta'zim edilmesi ve ona intisab dileklerinden dolayı bu isim verilmiştir. Bilinen, belli olan.
Akıbet: Takibeden sonuç.
Güya: f. Sanki. Ke-ennehu. Söyle. Tut. Farzet. Söyleyen.
İzâfet: Bir şeyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etmek, yakın etmek.
İsnâd etmek. Katmak, katıştırmak. Bir şey üzerine meylettirmek, havale olmak, bağlanmak. Mal etmek. Gr: İki isimden meydana gelen bağlılık tamlaması.
Nail: Muradına eren, nâil olan, ele geçiren. Erişmiş.
Mahzar: Sahib olma, nâil olma. Şereflenme. Bir şeyin göründüğü, izhar olunduğu yer. Çıktığı yer.
Ta’yin: Yerini belli etmek. Vazifeye göndermek, vazifelendirmek. Ayırmak. Tayın, erzak.
Gurub: Batma, batış. Batıda görünmez olma. Gözden kaybolmak. Uzaklaşmak. Irak olmak.
Sâlik: (Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. * Bir tarikat yolunda olan.
Telâkki: Karşılamak. Almak. Kabul etmek. * Şahsi anlayış ve görüş.
Hurafe: Uydurma, bâtıl inanış. Masal. Efsane. Yalan hikâye.

"Nereye gidiyorsun? Quo vadis!”: İsâ aleyhi's-selâm etrafından dağılıveren 11 havarisine sormakta ki: “Quo vadis!”…
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II HAZRET-i İSA ve HAZRET-i MERYEM

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

HAZRET-i İSA ve HAZRET-i MERYEM

Babasız bir çocuğun doğması, hakîki Müslüman için, şüpheler, inkârlar itirazlar, gayri mümkün görünen düşünce ve mütalâalar bir cümle ile derhâl hâllolur:
“Ve huve alâ küllü şey'in kadîr” âyet-i kerimesi bu büyük hadiseyi fehme kâfi ve vâfidir...
Diğer cihetten inanmayanlarla, mu’terizler için bu hadiseye karşı bir hücum cephesi vardır...
Kur’ân-ı Kerîmin bu haberi Resûlullah ın Hatemü’n- Nebî olduğunu ısbata en büyük ve çok derin ince mânâlı bir delildir...
Zira hakiki İncil'de Hazreti İsa'nın babasız olduğu bildirilmiştir.
İncil-i şerîfi tahrif eden hristiyan âlemi bu hadiseyi “ Baba, Ana, Oğul” hikâyesi hâlinde mütalâa ederek küfre dalmışlardır.
Hakıyki ruhban ve keşişler İslâm akıydesine inanırlar... Zira hakıyki İncil ile amel ederlerdi...
İslâm dini intişare başladığı tarihten itibaren bir çok menfaatlar İncil'i tahrife sebeb olmuştur... “ Kur'ân’ı yalanlamak maksadıyle”
Zira hakıyki İncil'e uysalardı Hristiyanların İslâm dinine girmek hem bir emir hem de bir tekâmül merhalesi olacaktı...

Nastura, Buhayra, Habeş imparatoru As'ama, o zaman İncil ile mevhiddiler...
Nasture, Resûl'ün dünyaya teşriflerinden evvel talebesi Buhayra'ya söylemiş: “Yaşasam da Resûl'ün dinine girsem!”...
Buhayra Resûl'ün çocukluğuna yetişmiş ve Mühr-ü Nübüvvet'i Öpmüştür... Hazreti As'ama ki Resûl'ü görmeden iman eden Ashab-ı kiram’dan; Tabiîndir...
“Bizim kitabımız Resûlullah'ın kitabından ne geridir, ne ileridir. Biz de aynı akıyde içindeyiz” söylemiştir...
Kendisine gelen Kureyiş elçilerinden müşrik Ömer übn-ül As, As'ama'nın huzurunda İslâm olmuştur. Diğer elçi Amiyr'e ise As'ama beddua etmiştir...
As'ama: “Ben seni beşeriyetten tard ediyorum” demiştir, bir kerâmet göstermiştir..
Amiyre, insanlara yanaşmadan korkup dağlarda başı boş yalnız gezmeğe başlamış ve kaybolup gitmiştir..
Hazreti As'ama'nın ölümünde Resûl'ü Ekrem Medine'den namazını kılmıştır..
Bu hadiseleri, tarihleri bilen ruhban ve keşişler inanmışlardır.
Diğerleri küfür içinde kalmışlardır...

Asıl mes'ele, madde ile uğraşıp duran diğer zümreye bunu kabul ettirmek mes'elesi gelir...
İnkâr edene bizim beyhûde sözümüz yoktur...Muayyen ruhî tekâmül ile bu iş izah edilebilir...
Ruhanî âlem kanunları “lâ yetegayyer” dir...

Bu ulvî hakikatleri, içki masaları, maddenin mülevves muhitleri, haram içinde yüzen, ALLAH ve Resûl'ün ne demek olduğunu bilemeyen, münevver diye geçinen materyalist kafalara anlatmak niyetinde değiliz...
Bunlar gül kokan bir cesed, semâlar kadar temiz bir ruh, büyük nehirler gibi coşkun iç âlemleri olanlar içindir...
Leş böceğinin, pislik sineğinin gül veya bal üstünde işi ne!.. Zâten onlara konmazlar, sevmezler...
Arının leş üzerine konduğunu gördünüz mü? işittiniz mi? Onların işi hep çiçeklerdedir...
Leş yiyen böcek vücudundan yine pislik çıkarır... Çiçek yiyen arı vücudundan bal çıkarır...
Arada deryalar kadar fark gökler kadar azamet ve heybet gizlidir...

Rızıkların hepsi Esmâ ile doludur. Bu rızıklar vücudda HAYY Esmâsının bulunduğu müddetçe Kuvvet, Kâdir esmâlarının zikrini aklın haberi olmadan yapmağa devam ederler...
Rızıklarda muayyen miktarda esmâ mevcuddur. Geri kalan görünür kısımlar vücuddan dışarı atılırlar...
Bu atılan kısımların bir kısmı kana geçtikten sonra kıymetsiz kısımlar dışarı çıkar... Pislik gibi... Kandan idrar süzülür.
En azîz ni’met olan suyun kanı yıkadıktan sonra kandaki fena ve muzır maddeleri dışarı atan rızk olduğu anlaşılır...
Kan guslediyor demektir.. Gusul suyu pistir. Ondan dolayı idrar hakkındaki Hadîs-i Resûl çok acıdır... Ve çok müdhiştir...
Tıbbî bakımdan idrar pislikten kıyas kabul etmeyecek kadar temizdir. Fakat kandan geldiğinden idrar hakkında lâf çoktur... Kan dahilindeki bütün dert idrarda belli olur. İdrar tahlilleri akıl durduracak kadar tıpta çok büyük hastalık hakikatlerini ortaya koyar... Vücudda, insanın hissedemiyeceği kadar gayri tabiî bir hastalık başlarsa derhâl idrarda bu izhar olunur... Tabiî idrardan bu gün tıpda bulunan ve miktarları daima sabit olan elliden fazla madde ıtrah olunur...
Mezarda sualin idrardan sorulacağı sözleri kokudan değil, idrarın pis oluşundan da değil... İdrar zâten pis değildir. Tıbta muazzam addedilmektedir. Başka bir hikmetin onda mündemic olduğundandır. Bu hikmet içindir ki idrar abdesti bozar.
Bazı büyük ve herkesin fehmedemiyeceği hikmetler mevcuddur ki, görünüşteki her hangi nahoş bir vasfı ile ondan kaçarız... Bu nahoş vasıf hem tıbbî hem aklîdir. Bu yine bize kâfidir...
Zira hikmetin esasına ve hürmet vazifemize bir halel gelmemiştir...

Bütün Emr-i ilâhî ile haram olan şeylere itirazlar, aklın hürmetten uzaklaşması neticesi küfre düşmeden ileri gelir...
Riba, Faiz, Zina, Kan, Domuz eti, ölü eti, içki bunlar kat'iyyetle haramdır...
Belki görünüşte, haramiyetlerine itirazlar ve bazı düşünceler ileri sürenler bulunur. Ve variddir de.. Bunun hiç bir türlü cevazı yoktur...
Emr-i ilâhî ile nehyedilmiş şeylerin üzerinde düşünce ve mütalâa olamaz. Yürütmek küfre gider, İslâm'a yakışmaz..
Bu bir hürmet ve inkıyad mes'elesidir. İnkıyadda ve hürmette hiç bir zarar olmadığına göre... Aksi doğrudur demektir...

Bunların büyük hikmetleri fehmedilirse, itiraz değil insan nefes bile alamaz...
Doktor olmayan doktorun tavsiyelerine tamamen riâyet ederse şifâ izn-i ilâhî ile muhakkaktır.. Yok bundan ben birşey anlamıyorum. Böylelikle nasıl iyi olur diye o tavsiyeleri aklına sokamaz, yapmazsa şifâ bulamaz. Anlamadım diye bir hakikat inkâr olamaz...
Zâten haramların oluşu, uzun ve meçhul yolların kapatılarak hakikat yoluna insanları yürütmek için bir ikazdır. Yapan yapar, dinleyen, itaat eden felah bulur...

Çocuk bir çok şeyler arzu eder onları hoş görür. Yahud zevk duyar.
Baba onu ikaz eder meneder. Çünkü neticeyi babanın tecrübe ve aklı bildiğinden fenalığı da bilmiştir... Çocuk ise farkında değildir...

Onun için haramiyet insanın arzu ettikleri şeylerdendir. Nefret ettiği şeylerden değil.
İnsanlardaki aklın bu mıntıkada çocuk oluşu haramiyeti ortaya koydurmuştur... Bunu hududlamak için azab haber veriliyor...
Kumar, içki, kadın, fazla yemek, hangisi lezzet vermez hepsi... Bunlardan nefret edilemez. Sonunu akıl idrak edemez... Eder demeyiniz!.. Etse idi, en akıllı insanlar bile bunları yapıyor!..O hâlde akıl erdiremiyor demektir.

Ateş yakıyor... Deli bile ateşe elini sokmaz...
Nefret hissi vardır. Akıl nerede kaldı. Cevap veriniz... Veremezsiniz!..
Gül dikenlidir. Bilmiyor musun? Çiçek kokuludur, mest edicidir.. Arı onu bal yapıyor...
Bilmiyormusun, bal tadarak büyük bir lezzet ve zevk duyarak yiyiyorsun...
Fakat sonu ne oluyor?.. Onu da tatsana!..
İşte sözlerimizin derin mânası bu son cümlede gizli...
Artık sana düşünmek, bize susmak gerek!..
Selâmlar..

12/10/1955

Resim

Vâfi: (Vefâ. dan) Tam, elverişli, kâfi, yeter. Sözünün eri. Va'dini mutlak yerine getiren Cenâb-ı Hak.
Mu’teriz: İtiraz eden. Kabul etmeyen. Bir şeyi beğenmeyip bozulmasını isteyen, aksini iddia eden.
Tahrif: (Harf. den) Harflerin yerini değiştirmek. Bozmak. Kalem karıştırmak. Kendi menfaati veya başkasının zararı için bir ibârenin mânasını değiştirmek. Başka tarafa meylettirmek.
Ruhban: Korkmak, çekinmek, yılmak. Rahib, Hristiyan din adamı.
Akide: İnanılan ve itikad edilen esas. İmân. Bir nev’î şeker adı.
İntişar: Dağılmak. Yayılmak. Üremek. Tıb: Yorgunluktan damar şişip kabarmak. Umumîleşmek.
Mevhid: Birlik olan.
Zümre: Bölük, cemaat, grup, takım, sınıf. Cins.
Muayyen: Görülmüş olan, kat'i olarak belli olan, belli, ölçülü, tayin ve tesbit olunmuş, karalaştırılmış.
Lâyetegayyer : Değişmez, bozulmaz.
Mülevves: Kirli. Pis. Bulaşık. Bulaştırılmış.
Tezahür: Meydana çıkma, belirme, görünme.
Muzır: (Muzırra) Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
Itrah olunmak: (Tarh. dan) Çıkarma, tarhetme, dışarı atma.
Mündemic: İndimac eden, dürülüp sarılan, içine sokulmuş olan. İçine alınmış olan.
Nahoş: Hoş olmayan.
İnkıyad: Boyun eğme. Mutî’ olma. Teslim olma. İtaat etme. İmtisal.
Riâyet: İyi karşılamak, ağırlamak, hürmet etmek. Uymak, tâbi olmak. Otlamak veya otlatmak. Hıfzetmek, korumak.

Resim

تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---Tebârekellezî bi yedihil mulku ve huve alâ kulli şey’in kadîr: Mülk elinde bulunan (Allah) ne yücedir. O, her şeye güç yetirendir.” (mulk 67/1)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II LÛT KAVMİ

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

LÛT KAVMİ

Tetanozdan ölen taş kesilir. Adaleleri sertleşir.
Kuduza yakalanan İnsan, köpek sudan korkar.
Dut pekmezi kaynarken içine fındık, ceviz bâtırlırsa, fındık ipini kaplar donar küme olur.
Yıldırıma, cereyana kim yaklaşırsa kömür olur ölür.
Lût'un karısı arkasına baktı taş kesildi.
Pompei ateş püskürdü insanları kapladı.
Dış gebelikte bebek zar içinde taş kesilir. Donan herşey de taş kesilir.
Akik taşında karınca vardır. Taş kesilmeden olur. Jeolojide fosil dediğimiz...
“Cehennemde insan ne yaşar ne ölür” haber.
Su buharı çok soğursa kar olur fakat hendesî şekillere döner.

Tuzlu suda yaşayan hayvanın terkibinde tuz yoktur.
Lût Denizi tuz oldu.
“Ey arz suyunu yut!.......”
Tuzsuz insan yaşayamaz.
Tuz denizden alınır.
Kaya tuzu billûrlaşmış tuzdur.
Tuz birçok şeyin bozulmasına mâni’dir.
Bazı cesedler toprakta bozulmaz, erimez niçin?
Bazıları fennen, bazıları mânen açıklanır ve insanı doyurur.
Tuzlu su dondu mu tatlı olur.
Kâinattaki herşeyi anlamak daha sonra bu malzeme ile mânevîyatı anlamak...
Kur’ânda; herşey insana müsahhar kılındı.
“Hilkati anlamak için arzı dolaşınız” buyrulur.
Er Rahman sûresinde tekrar edilir.
“Bunu da mı yalan zannediyorsunuz” Ne demek istiyor?..

Hakiki ilimle mücehhez bir mürşid bul gafil olma.
O zaman başlarsın sonun sonunu da görürsün.
Bundan dolayı Kur’ânda: “Bu kitab gayba inananların kitabıdır” buyrulur.
Aslında gayb yoktur. Bir çınarda tohum, bir tohumda çınar gizlidir.
Hüve’l-Bâtın ve’z-Zâhir. Hüve’z-Zâhir ve’l-Bâtın.
Çınar çıktı mı tohum yoktur.
Bu söylediklerim ALLAH için doğrudur. Ondan daha aşağı bir tevazu’ içinde söylüyorum. Ben sonum.

Kadrini seng-i musallada bilip ey Bâki
Durup el bağlayalar yaran saf saf
.”

Allahümme! Ente’l-Mennan Bediü’s-semâvâti ve’l-ard.
Yâ Hayy! Yâ Kayyum! Yâ ALLAHu! Celle Celâlehû.

Elhamdülillah.

Kitablarla çok meşgul olmayın. Herşeyi bildiğin ile karıştırma.
Onları bir müddet için, içinden at. Onların sende hakiki yerine hakikisini doldurmaya çalış.
Halvet boş olarak girilen boşluktur. Orada insan dolar. Bunu da unutma!..
“İnsanı halvete sokamayan kâmil değildir!” diye büyüklerin kelâmı vardır.

İki melek geldi; Lût, iki kızı ve karısını aldıar. Şehirden çıkardılar.
Lût’a: “Katiyen arkaya bakmayın!..” (Sebebi nedir bakmayının?..)
Yalnız Lût’un karısı baktı ve taş kesildi…
Niçin baktı, niçin taş kesildi? Sebeb ve hikmeti nedir?
Bu olaydaki ALLAH’ın bildirmek istediği murad nedir?
Meleklerden birisi Lût kavmini küçük bir işaretle büyük bir tarraka, gürültü, alev ile şehri batırdı ve bu batan şehir yerinde Lût Denizi teşekkül etti.
Lût Denizinin suyu çok tuzludur, insan batmaz, içinde canlı hayvan yoktur.
İsraillilere bu mıntıka Tevrata göre arz-ı mev’ud, vaad edilmiş arazi veyahut Arz-ı Kenan ismi verilir.
Yahudiler bugün o mıntıkada toplanmışlardır.
Semâvî kitabların, Resûlullah'ın Kur’âna dayanarak söylediği haberler, bugün tecellî etmiştir.
Düşünmek gerek, niçin yahudilere burası vaad edilmiştir ve burada toplanmışlar...

Lût kavmi battıktan sonra buraya hücum eden tatlı su bendlerinin suları niçin tuzlu olmuştur?
Tuz büyük bir nimettir. Her canlıya lâzımdır. Aynı zamanda kokmaya, çürümeye engeldir.
Bu gölün birden tuzlu olması ALLAH'ın bizzât verdiği âfetlerin altında “ALLAH'ın mağfireti gazabını yener. ALLAH zâlim değildir, merhametlidir.” âyetlerini düşünmek gerek.

İnsan tarihi karıştırır saçma gibi görünen hadiselerin altındaki gizleneni anlamaya çalışırsa saçma birşeyin olmadığı hakikatine varabilir.
Hatta mitolojilerin altında abartılmış veya küçültülmüş hakikatlerin olduğunu anlamak güçtür.
Bunlar şekil değiştirerek hakikatleri gizleyen hurafe kisvesi altındaki hakikatlerdir.

Platon'un Atlantis hakkında kesinlikle söylediği sözleri anlamak gerek. Sahneyi biz de küçülterek hatırlatalım...
Platon, Atlantis denilen oldukça büyük bir kıtanın varlığından bahseder.
Bu kıta üzerinde güçlü, gösterişli bir krallık hükümran sürmektedir. Medeniyet çok ilerlemiştir.
Ancak ne olduysa olmuştur. Herşey bir gecede bir anda olmuştur.
Atlantis, okyanus sularının derinliklerine gömülmüş kaybolmuştur.
Plâton'un dediği bir gecede ve bir anda...
Yine Plâton'un düşüncelerine göre; bir gece gökyüzünde büyük bir
gürültü olur. Dev bir meteor taşı alevler saçarak kıtanın üstüne düşer.
Dağlar parçalanır, kayalar erir ve kraterler hâlinde lâvlar püskürerek
Atlantis'in parçalanıp batmasına sebep olur.

23.01.1982

Resim

Mâni’: Men'eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür.
Hüvel bâtın vez zâhir: O Bâtın ve Zâhirdir.
Hüvez zâhir vel bâtın: O Zâhir ve Bâtındır.
Seng-i musalla: Ölülerin cenaze namazının kılındığı Musalla Taşı.
Allahümme entel mennan bediüs semâvâti vel ard. Yâ Hayy.Yâ Kayyum.
Yâ ALLAHu Celle Celâlehû. Elhamdülillah
: ALLAHım! Sen Mennansın, semâları ve yeri eşsiz örneksiz yaratansın! Dâim diriliyle kâim olan! Celâli yüce olan ALLAH! Hamd ALLAH içindir.
Tarraka: Gümbürtü.
Teşekkül: Şekillenme. şekil alma. Meydana gelme.
Arz-ı mev’ud: Söz verilmiş. Vaadedilmiş. Vâdeli arz, yer.

Resim

Cehennemde insan ne yaşar ne ölür:

ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَى
Resim---Summe lâ yemûtu fîhâ ve lâ yahyâ: Sonra o, ateşte ne ölür ne de yaşar.” (A’lâ 87/13)

Ey arz suyunu yut!.......”:

وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءكِ وَيَا سَمَاء أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاء وَقُضِيَ الأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْداً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
Resim---Ve kîle yâ ardubleî mâeki ve yâ semâu akliî ve gîdal mâu ve kudıyel emru vestevet alal cûdiyyi ve kîle bu'den lil kavmiz zâlimîn: (Nihayet) "Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut!" denildi. Su çekildi; iş bitirildi; (gemi de) Cûdî (dağının) üzerine yerleşti. Ve: "O zalimler topluluğunun canı cehenneme!" denildi.” (Hûd 11/44)

Kur’ânda; herşey insana müsahhar kılındı:

أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ
Resim---E lem terev ennellâhe sehhare lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı ve esbega aleykum niamehu zâhireten ve bâtıneh(bâtıneten), ve minen nâsi men yucâdilu fîllâhi bi gayri ilmin ve lâ huden ve lâ kitâbin munîr: Allah'ın, göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de, insanlar içinde, -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah hakkında tartışan kimseler vardır.” (Lokmân 31/20)

Hilkati anlamak için arzı dolaşınız:

قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Resim---Kul sîrû fîl ardı fânzurû keyfe bedeel halka, summallâhu yunşîun neş’etel âhıreh(âhırete), innallâhe alâ kulli şey’in kadîr: De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah ahiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşa edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.(Ankebut 29/20)

Bunu da mı yalan zannediyorsunuz:

فَبِأَيِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Resim---Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân: Şimdi Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?(Rahman 55/23)

Bu kitab gayba inananların kitabıdır:

الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
Resim---Ellezîne yu’minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn: Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.” (Bakara 2/3)

Hüve’l-Bâtın ve’z-Zâhir. Hüve’z-Zâhir ve’l-Bâtın:

هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---Huvel evvelu vel âhiru vez zâhiru vel bâtın(bâtınu), ve huve bi kulli şey’in alîm: O ilktir, sondur, zahirdir, batındır. O, her şeyi bilendir.” (Hadîd 57/3)

Lût’a: “Katiyen arkaya bakmayın!.:

فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِّنَ اللَّيْلِ وَاتَّبِعْ أَدْبَارَهُمْ وَلاَ يَلْتَفِتْ مِنكُمْ أَحَدٌ وَامْضُواْ حَيْثُ تُؤْمَرُونَ
Resim---Fe esri bi ehlike bi kıt’ın minel leyli vettebı’ edbârehum ve lâ yeltefit minkum ehadun vamdû haysu tu’merûn: Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından yürü. Sizden hiç kimse, sakın dönüp de ardına bakmasın, istenen yere gidin(Hicr 15/65)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II HALVET PENCERESİNDEN

Mesaj gönderen Ahmed »

Resim

ResimHALVET PENCERESİNDEN

Halvette insan ezel ve ebed arasında kendinde gizli esmâ süslerini seyreder. Ya görür ya görmez...
Ezel: Başlangıcı olmayan başlangıç...
Ebed: Sonu olmayan son...
Bu kelimeler halkeden Hakk Tealâ hakkında kullanılır. İnsan idrakinin son hududlarıdır...
Bu idrak hududu içinde ne varsa görünür görünmez zevceyndir. Yani çifttir.
Bunu müsbet ve menfi kelimeleriyle ifade ederiz. Dişi, erkek de diyebilirsiniz...
Bu iki zıt diyebileceğimiz kutuplar, “Ol!” “KûN!” emrine tabi’dirler. Yanaştılar mı o ne ise hemen olur. Veya yavaş yavaş olurlar.
“Olma!” emrine tabi’ olarak da yekdiğerinden yavaş yavaş birden ayrılırlar, idrakimize göre kaybolurlar. Aslına dönerler...
“Ol!” ve “olma!” emri her an câridir. Kâinat bu iki emrin tezahürüdür.
Efe ayînâ bil halkil evvel bel hum fi lebsim min halkin cedîd” kelâmı budur.
KûN feye KûN: Herşey aslına dönecektir!..
Burada asıl nedir, idrak ve akıl dışı bu söz...
ALLAH” bu Ezel ve Ebed kelimeleri içinde idrak edilir...
inanmamak veya inanamamak aklın ve idrakin hududları..
Zorlama!.. Edeb dışıdır... Sakın, kendini ıslâh etmeye ulaş!..
Ezel: Bilinmeyen kudret...
Ebed: Bilinmeyen güçler...

Tabiat, dediler şimdi doğa diyorlar.
Tabiat, var olan herşeyin işlemesi, nizamı..
Doğa bir şeyden doğma mânâsınadır. Yoktan vücud bulduğunu haykırıyor bu kelime.. Hâlbuki bu sözcük içinde bilmeden tasdik gizli...
Bu kelimelere kızmayın, hiddetlenmeyin! Bu kelimeler ezelle ve ebed arasında var olan şeylerin idrak hudududur. Yani tabiat, doğa...
Hakk Teâlâ, insanları haberi olmadan ebede dâvet ediyor. Bunlarla akıl ve idrak hududu bildirilmiştir.
Herşey sudan halkedildi. Bunu kabul edin!.
Akıl ve idrak hududuna dönün bu hudud içinde tefekkür edin düşünün... Bütün dahi kafalar, filozoflar düşünce ve akıllarını seferber etmişler, bir çok nazariyeler kurmuşlar...
“Bunlar da hududa tecâvüz etmeyin, buralarda durun!” demişlerdir...
Monat Nazariyesi.
Kant Laplace Nazariyesi. Aranyuz Nazariyesi. Kuvanta Nazariyesi, İzafiyet Nazariyesi. Daha binlerce Nazariyeler...

Düşünce ve aklınızı görünen ve idrak ettiğiniz şeylerde durdurun.
Bu malzeme ile kendinizde gizli ilâhî süs ve kuvvetlerle görünmeyen, bilinmeyen şeylere yönelebilirsiniz...
Bu sözleri dinle! Sen bana yetişemezsin! Ben de sana yetişemem.
Bu makam ve bilgi meselesi değildir. Tekebbür hiç değildir.
Zira daima dönen yuvarlak bir dünya yüzündeyiz.
Kimin kime yetişeceğini bu yuvarlaklık içinde düşünmek lâzımdır...

Topraktan yaratıldık diyorlar. Toprağa yalınayak ile bas. Alnın toprağa değsin.
Yalnız ayaklarına iyi bak. Temiz tut! Nasırlanmasın.
Abdestde ayaklarını aşık kemiklerine kadar yıkarsın.
Meshedeceğin zaman ayağının altına meshetmek yok, yasak edilmiştir. Niçin? Bunu sorma! Öğrenirsen toprak ayağını yakar.

Hakiki anaların ayağının altını cehennem ateşi ne ise yakmaz.
“Böyle anaların cennet ayağının altındadır!” buyrulmuştur.
Bunları ben söylemiyorum. Resûlü Ekrem söylüyor.
“Erkeklerin ayağının altını cehennem ateşi yakmıyacak!” diye bir haber yok... Bir düşünce yok!..
Yalnız: “Çabuk geç yâ mü’min ateşimi söndürüyorsun!” söylüyor.
Kim?
(Dabbe… Dabbeden ayakla geçilir. Uçarak değil...)

Ezel ve ebed arasında hiç birşey yoktu. Yokluk bile yoktu.
ALLAH, “OL!” emriyle kime, neye hitap ediyor?..
Buna cevap var ama büyük tehlikedir burası.
Tımarhâne ile cehennem arasıdır bu sualin cevabı...
Sorma, düşünme, hemen secdeye kapan?..
Hatta bu secde farzdır. Ne secdesidir bu bilirmisin?...
Bağışlayın bilemem! Bilsem de söyleyemem.
Aklımdan bile geçiremem. ALLAH'a sığınırım o kadar!..

Toplandılar gece yarısı.. O YILDIZ göründüğü zaman, ben de onlardan duydum.
Rica ettiler: “Gösterme KENDİni artık!..

Resim

Halvet: Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhaya çekilme. Gizlilik.
Ezel: İbtidası ve başlangıcı olmayan, her zaman var olan.
Ebed: Ebedîlik. Zevalsizlik. Sonu olmamak.
Zevceyn: Karı ile koca. Kadın ile erkek çift. Zıttı da olan.
Tabi’: Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden.
Cari: Akan, akıcı. Geçmekte olan. İnsanlar arasında mer'i ve muteber ve mütedavil olan.
Dahi: Eşine ender rastlanır, hârikulâde zekâ, fatanet ve hikmet sâhibi.
Tekebbür: Kibirlenmek. Kendini büyük saymak. Nefsini büyük görmek. (Bak: Taabbüd, Tevazu')
Dabbe: Yürüyen mahluk. Debelenen.

Resim

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Cennet annelerin ayakları altındadır." Buyurdu.
(Nesâî, Cihad, 6)

Resim---Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Anne, cennet kapılarının ortasındadır." Buyurdu.
(İbn Hanbel, Müsned, V, 198);

Resim---Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem: “Cehennem ateşi mü’minlere der ki: “Ey mü’min, üzerimden çabuk geç, senin nurun ateşimi söndürüyor!.” der” buyurdu
(Taberanî)

Resim

أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِّنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ
Resim---E fe ayînâ bil halkıl evvel, bel hum fî lebsin min halkın cedîd: “İlk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler.(Kaf 50/15)

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Resim---İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehu kun fe yekûn: Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir.” (YâSîn 36/82)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kullanıcı avatarı
Ahmed
Admin
Admin
Mesajlar: 928
Kayıt: 27 Şub 2010, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Re: ALLAH Dostu Der ki - II

Mesaj gönderen Ahmed »

ResimÂDET, KÂİNATın;
TEKÂMÜL, HAYATın;
BiRLiK, ALLAH'ın KANUNUDUR


Delfes Mâbedi kapısına Pisagor'un altın harflerle yazılmış sözüdür.
Pisagor da peygamber velvelesinden çok evvel ilham-ı ilâhî ile bu sözleri söylemiştir.
Bu mâbede girer, günlerce mâbedde kalır.
Az yer, uyumaz, tefekkür eder, bir nev’î inziva, yalnız kalmak...

Peygamberler de dağlarda gezerler. Mağaralarda kalır çobanlık yaparlardı, inziva ve tefekkür...

Resûlü Ekrem gençliğinde yalnızlığı sever.
Dağlarda gezer daima dünyaya bakar, göklere, yıldızlara bakar, derin düşünür, tefekkür ederdi.
Nihâyet Hira Dağında mağaraya çekilir. Az yer. Uyumaz. Tefekkür eder.
Günlerce kalırdı mağarada... 40 gün kaldığı vâki’ idi... Arbain buradan ismini almıştır.
Halktan yalnızlığa, yalnızlıktan cesede, ruha çevrilme hâlveti... Cesedi nefisten ayırmak için...
Ondan sonra ruhla ruha dönmek... Ve ruhla birlikte kalmak...

1 – Hâlvet-i ebyaz (beyaz hâlvet)
2 – Hâlvet-i ahtar (yeşil hâlvet)
3 – Hâlvet-i nûr-u esved (siyah nûr)

Bu hâlvetlerde göz yaşı. Ter, tad ve koku değişir.
Göz yaşı tuzlu. Ekşi. Tatlı. Nihâyet tatsız. Bunu kendisi hisseder...
Ter kendine has kokusu. Kokulu. Herkeste ayrı ayrıdır. Kendisi bunları duyamaz. Hiç kimse kendi kokusunu alamaz, alırsa çıldırır.
Barsaklarda fena kokulu gaita mevcuddur, kendisi insan, alamaz.

Gözler kapalı iken muayyen bir esmâ söyledik de renk görür.
Bu renkler beyaz. Muhtelif renkli. Karışık, kırmızı. Yeşil. Reng-i guzah (ebe kuşağı renkleri). En son siyah. Karanlık, bir müddet sonra siyahın ortasında parlaklık görünür ve parlaklık saniyede şekil değiştirir...
İzah için: Güneşe bak. Gözün kararır. Her şey siyah olur. Ortasında siyah nûr görünür.
Bu, siyah nûr renk kadrosuna giremez târif de edilemez.

Burada dur! Söylediklerimi unut ve dinle:
Suale dikkat et: Dünya, Yıldızlar, Seyyareler, Sabiteler kendi etraflarında dönüyorlar. Hepsi aynı cihete dönerler... Aksi tarafa dönen yoktur.
Hepisi fennî, ilmî ve bilebildiğimiz ma’lumata göre güneş sabittir.
Hepsi birden onun etrafında dönüyorlar.
Bütün bu manzumede güneş de dahil (sabit) bir yıldızın etrafında dönerler. Onu takip ederler. Yol alırlar, cihetsiz bir cihete doğru...

“Kur’ân” bir gece ki ismini ya Kur’ân indiği için aldı, yahut o isimde bir gece vardı. O gece tamamen indi. Nereden? Nereye?
Oradan da kalb-i Resûl'e cesde cesde 22 senede indi.
Nereden indi? Nereye indi? Bunu düşünme, ne yapacaksın?
Hira'dan sonra ilk “İkra” sûresinin beş âyeti Hira'da indi.
Diğer 9 âyeti Mekke'de inmiştir.
Ondan sonra Resûlü Ekrem Hira'ya çıkmadı. Niçin?..
Sonraları mi’rac vuku’a geldi.
Hicrette Sevir mağarası. Mecburi ikinci hâlvet.
Bunlar Resûlün arzusu ile olmadı. Kendisi istemedi.
Bir nehir nasıl devamlı akarsa, mânevî ve ledünnî ayırmak icabı böyle oldu...

Resûlün hayatı:
Hüve’l-Evvel: Nûr-u Resûlullah
Hüve’l-Zâhir: Nübüvvet
Hüve’l- Âhir: Ümmeti
Hüve’l- Bâtın: Resûlün ledünnî.


Hüve’l-Evveli hüve’l-Âhiri hüve’z-Zâhir hüve’l-Bâtın” âyeti diğerlerini gizlemek içindir.

19.08.1981 çarşamba


Resim

Velvele: Gürültü, patırtı. Birbirine karışık bağrışmalar. Şamata.
İnziva: Feragat edip bir tarafa çekilmek. Bir işe karışmamak. Dünya işlerini bırakmak. Süfli ve hevesi işleri bırakıp ilm-i Kur'an ve imanla, ibâdet ve taatla, Kur'ân ve imana hizmetle vakit geçirmek.
Arbain: Erbain, Kırk. Kırk gün devam eden.
Hâlvet: Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhaya çekilme. Gizlilik.
Gaita: Necaset, neces, insan pisliği. Çukur yer. Düz ve geniş yer.
Manzume: Tertibli, ölçülü yazı, şiir. Vezinli ve kafiyeli olan söz. Sıra, dizi. Sistem.
Ceste: f. Azar azar, bir parça. Sıçrayış, atlayış. Hatve.

Pisagor:
Pisagor ya da Pythagoras, MÖ 570 - MÖ 495 tarihleri arasında yaşamış olan İyonyalı filozof, matematikçi ve Pisagorculuk olarak bilinen akımın kurucusudur.
En iyi bilinen önermesi, kendi adıyla anılan Pisagor önermesidir. "Sayıların babası" olarak bilinir. Pisagor ve öğrencileri her şeyin matematikle ilgili olduğuna, sayıların nihai gerçek olduğuna, matematik aracılığıyla her şeyin tahmin edilebileceğine ve ölçülebileceğine inanmışlardır.
Kendisini filozof, yani bilgeliğin dostu olarak adlandıran ilk kişiydi. Pisagor, düşüncelerini yazıya dökmediği için onun hakkında bildiklerimiz öğrencilerinin yazılarında anlattıklarıyla sınırlıdır. Pisagor'a athfedilen birçok eser gerçekte onun öğrencilerinin olabilir.
Pisagor Yunanistan'da, Ege Denizi'nde, Dilek Yarımadası'nın karşısında bir ada olan Sisam adasında doğmuştur. Yüzük taşı yapımcısı Mnesarkhos'un oğludur.İlk eğitimini doğduğu adada aldı.Ticaret için babasıyla farklı şehirlere gitti.Tales'in öğrencisi oldu. Tales, Pisagor'un daha iyi gelişmesi için Mısır'a gitmesini istiyordu çünkü Mısır, dönemin matematikte öncü ülkesiydi. Yurdundan ayrılarak Mısır'a geldi. Antiphon'un "Erdemde Sivrilenler Üzerine" adlı eserinde söylendiğine göre, Mısır dilini öğrendi. Daha sonra Sisam adasına geri döndüğünde yurdunun tiran Polykrates'in baskısı altında olduğunu görünce İtalya'nın güneyindeki bir Yunan kenti olan Kroton'a gitti. Burada efsanevi şarkıcı Orpheus'un kurduğu Orfeusçuluğun etkisinde gizli dinsel bir topluluk kurdu. Kroton'da kurduğu bu topluluk siyasi bir rol de üstlenmişti. Topluluktakiler kendilerini matematikçiler olarak adlandırıyorlardı. Bunlar okulda yaşıyorlardı ve kişisel hiçbir şeye sahip değillerdi. Ruh Göçü öğretisi etkisinde et yemiyorlardı. Komşu bölgelerde yaşayan öğrencilerin de okula katılmalarına izin veriliyordu. Bu öğrenciler ise dinleyiciler olarak adlandırılıyordu. Matematikçilerin tersine dinleyicilerin et yemelerine ve kendi eşyalarına sahip olmalarına izin vardı.

Resim

هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Resim---Huvel evvelu vel âhiru vez zâhiru vel bâtın(bâtınu), ve huve bi kulli şey’in alîm: O ilktir, sondur, zahirdir, batındır. O, her şeyi bilendir.(Hadîd 57/3)
***"En Kötü KÖRlük, gÖZünü GÖRmeyiştir!.." Kul İhvani
Kilitli

“► Münir Derman(k.s) Eserleri” sayfasına dön