KUL İHVANÎ CUMÂ SOHBETLERİ

Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

KUL İHVANÎ CUMÂ SOHBETLERİ

Mesaj gönderen fedai »

Resim


KUL İHVANÎ CUMÂ SOHBETLERİ


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİRRÂHMANÎRRAHİM

Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin Abdike ve Nebîyyike, ve Rasülûke ve Nebîyyi’l-Ümmiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi, vessahbihi ve ümmetihi...

Resim--- Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hilâfet Medine’de, saltanat (meliklik) ise Şam’dadır.” buyurmuştur.
(Ebu Hureyre (ra) dan; Buhârî-Tarihinde; Hâkim, Müstedrek’inde ve İbn Asakir; Ebu Nuaym)

Resim--- Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Benden sonra ümmetimde hilâfet 30 sene sûrecektir. Bundan sonra saltanat (melikler) devri gelecektir.”
(Sefine (ra) dan; İmâmı Ahmed; Taylâsî; Nâim; Ebu Yâ’lâ; Begavî; İbn Hibban; Tirmizî)


Dört Halife Devri 29 yıl 6 aydır.
Hilafet Hz.Hasan (as) la altı ay sürmüştür.
30 yıl dolduğu için hilafet görünmeze sürülmüştür.
Halk içine çekilmiştir, krallığa terk etmiştir yerini.
İmamette öyledir, onun için de Şiîler vs.ler gayb olan bir imamdan bahsederler.
Onikinci imam gaybdır derler.
Gelecektir, bu gün gaybdadır, gizlenmiştir vs. gibi.
Ama işin hakikatı şudur ki; Resullullah (sav) kendisinden 30 sene sonra hilafetin krallığa dönüşeceğini, imametin ise ilahî sistemin gereği olarak halkın elinde kullanmasını engellemesi açısından öbür âleme, aynanın arkasına geçmiştir.
Bugün şimdi gerçekten imam da vardır halife de vardır benim inancıma göre.
Ama bu ne Osmanlı halifesi idi, ne de şu anki herhangi birinin târif edeceği bir halifedir veya imamdır.
Allahu Zül Celâlin kendi manevî sistemi içerisinde yürüyen bir şekli vardır.
Biz dışarıdaki olaylara göre hareket ediyoruz.
Savaşlar insanlar şunlar bunlar, hâlbuki sistem kendi başına götürmektedir.
Çok basit bir misalle, eğer dünya saatteki 1600 km/saat hızını mazotla yapacak olsaydı, bu enerjiyi harcasaydı, kendisinin içi de mazotla dolsaydı, öyle zannediyorum ki üç beş güne kalmadan kendi kendini bitirirdi.
Bir başka ifade, atom korkunç bir hızla dönmektedir.
Eğer bu hızın enerjisini kendisinden alacak olsaydı, yiyecek olsaydı birkaç saniyenin belki kaçta kaçında kısa sürede yok olurdu bitirirdi atom kendini.
Fakat bu sistemin halk edilişindeki o ilahî tekliğin yaratışta görüyoruz ki sonsuz bir kâinâtta bizim enerji dediğimiz bir şey var.
İşte bu bir şey, enerjinin bir ötesi, belki iki ötesi, belki beş ötesi. Meşhur Einstein formülü
E= mc2
E eşittir m çarpı c üzeri 2 … enerji formülü.
Oysa bu genel formüldür ve E= mcn dir.
n= 0 dan sonsuza kadar rakamdır.
n=0 olduğunda E=m olur ki maddeye dönüşür.
n=1 olduğunda E=mxc olur ki kuvvettir.
n=2 olduğunda E=mxcxc olur ki enerjidir.
n=3…… n= sonsuz olduğunda neler olmakta?

Teknik bir konu ama çok önemli, ben anlayabilen kardeşlerim için söylüyorum.
Sıfır verdiğimiz zaman m c üzeri sıfır, c üzeri sıfır birdir m dir yani bildiğimiz maddedir, elimizdeki çay bardağı yani maddedir.
Mxc kuvvettir, c üzeri 1 yazdığımızda mc kuvvettir.
Mxc kare enerjidir, peki mc3 nedir? Bilmiyoruz.
Mxc üzeri sonsuz nedir bilmiyoruz .
Halbuki biz daha 3.basamağa bile geçmemişiz.
Halbuki o mc üzerindeki (n) sonsuza kadar gidecek bir şeydir.
Bundan şunu demek istiyorum, bu sistem bizim gördüğümüz kadar basit, insanın aklının ulaştığı kadar çözülür hallolmuş bir sistem değildir çünkü bize yansıyan bölümü, biz denizin dalgasını seyrediyoruz. Bu azamettir.
Hâlbuki denizin tümünde Kudret vardır potansiyel, gözükmeyen. Yani denizin dalgası kıyıları dövüyor, yıkıyor derken şehir birkaç saniyede yok oluyor, eee bu nerden çıktı?
Bu potansiyel güç, Kudret sergilemesi yaptı.
Daha önceki Azametti, rüzgârın esmesi vs.
Gözümüzün sürekli gördüğü şeyler zâhiren olanlar azametini sergilemektedir.
Yıldızları, göklerin derinlikleri, bilebildiğimiz hesaplar kitaplar.
Bir daha vardır ki kudret olarak Allah Zülcelâl’in kudreti olarak, zaman zaman sergileyiveriyor, dehşetler içinde kalıyoruz. İşte bütün bunlar allahu Zülcelâl’in “kunfeyekun” kelimeleridir, kelâmlarıdır.
Bu bize yansırken resuller kanalıyla geldiği zaman âyet olarak gelir, mânâ zuhurudur.
Ama kişi ve olaylar olarak yansıdığı zaman madde zuhurudur.
Onun için Allah Zülcelâl zâhirdir, bizzat kendisi zâhirdir.
Birisi dese ki: “Allah zâhir değildir!” küfreder.
El Zâhir Allahtır.
Zâhirdir de, ben gizliyim mi diyor.
Hayır hayır öyle demiyor açıkça söylüyor: “Gerçek zâhir benim!” diyor.
“Ezel, ebed, her an, her zaman her yerde, her halde zâhir olan birisi varsa ressam olarak Benim.
Resimleri değiştirebilirim!” gibi…
Dolayısıyla azamet sürekli kelimelerin görünen yüzleridir, zarftır.
Ama kudret kelimelerin batın yönüdür.
İsa a.s. ölüye kalk dediği zaman kaldırıyor, çamurdan şekiller yapıyor, kuş gibi öttürüyor.
Hiç çaresiz zannedilen büyük vebâ toplumlarını bir tek mesh etmekle tümünü iyileştiriyor.
Bütün bunlar neden çünkü kelâm madde ve mânâ kelimeleri ikisi de aynı anda zuhur ediyor.
Yani azamet ve kudret mucizesi gösteriyor insanları âciz bırakmak için.
Bu bakımdan da İsa a.s. Allahu Zülcelâl’in bir kelimesidir, kelâmıdır.
Ama kelime analizine girdiğimizde, bir kef görürüz, bir lâm görürüz bir mîm görürüz.
İşte mîm daima Muhammeddir (sav)..
Hiç şaşmaz bu çünkü, sadece mîm desek dahi o dur.
Her zaman böyledir.
Tasavvuf sisteminde mim daima Muhammeddir (sav).
Lâm tek olduğu zaman bizim yolumuza göre daima lutuftur ama lânette olabilir sapıklar için.
İşte tercihlerdeki bu şeyler bir kelimenin küfür ya da inkar ya da ikrar olmasında hemen aynı kelime bir anda, o lâmın değişmesiyle. Celâl deki cift L gibi lutuf veya lânet yapmak senin elinde dediği anda.
Ama Cemâlde öyle diyemiyorsunuz, Muhammedî bir lânet yoktur hâşâ.
Lutfa, Muhammedî olanına Cemâl denir.
Eee biz Cemâli nasıl göreceğiz, biz eşyayız.
Eşyanın ilk noktası nedir?
Nuru mimdir.
Allahu Zülcelâl nerden görülür?
Bütün her şeyler küllî şeyler ilk noktada cem’ olduğu zaman Muhammed a.s. gözüyle görülür.
İşte bizim hayatlarımızdaki bütün çabalarımız Ku’ân-ı Kerîm’in bütün emirleri.
Çok iyi okunması lâzım Ku’ân-ı Kerîm’in.
Ömür boyu ibadet edilmiş olunabilir, hiç alınlar yerden kalkmadan. 365 gün oruç tutulabilir, her şey yapılabilir.
Ama meşhur soru sorulur “neden yapıyorsunuz?” .
Onun için âyetlere dikkat ettiğimiz de bakıyoruz ki, kime yaptıysanız ona, neden yaptıysanız oraya gideceksiniz.
Belirtmeye çalıştığım şey şu yani, biz hiç alt yapı yapmadan, hazırlamadan taaa başa gitmek zorunda kalıyoruz.
Çünkü şu anda toplumda da öyle yapılıyor, tarikata girmek için şeriatın bitmiş olması lâzım hazmedilmiş olması lâzım fakat tersten gidiliyor, gidiyorlar.
Birçok büyüklerimiz öyle yapmıştır.
Çünkü neden, insanlar şeriatı bırakmışlar bilmeden tarikata heveslenmekteler.
Tarikata sokup da aşağı inip şeriatı öğretmeye çalışıyorlar.
Bu da bir metod ne kadar başarılı bilemem .
Ama biz İlahî öğretim ve Muhammedi eğitimde, anlayabileceğimiz noktalar şeklinde küçük parçalara bölüp çözmek istiyoruz.
Neyi yapmak istiyoruz?
1- Sistemi halk eden, Es Samed olan ressam, vacibü’l- vücud, vücudun gerçek sahibi, vahdet-i vücud sahibi Allahu Zülcelâl
2- O’nun mevcud kıldığı, eğreti olarak, geçici olarak zâhirî olarak, belli bir dönem için belli bir süre için kimlik ve kişilik giydirdiği, isim giydirdiği CANlar.
İnsanın dışındaki her şey aksesuar.
Oyunun parçası malzemeleri.
Aklı olan insan ise imtihanın tek sorumlusu.
İşte bunlar, bu imtihanda bizim nereden nereye gidiyoruzu anlayabilmek için baştaki ana kurguyu iyi anlamamız lâzım.
O da, Allahu Zülcelâl, vacübü’l- vücud, vahdeti vücud olan kendisinin vücududur.
Bu yüzden Muhiyydin Arabi Efendimiz anlaşılamadığı için suçlanmıştır.
Vahdet-i Mevcud diyor demesine ama adamın gözü var vücudda Orada kendi gözü var, illâ onunla birleşmek istiyor.
Halbuki Vahdet-i Mevcud bir noktadan halk edilen aklın imtihandaki gördüklerinin adıdır.
Bu kadar basit bir şey ki ve bunun için binlerce insanın ayağı kaymaktadır şu anda.
Efendim, dalga boyları, atomlar, şunlar bunlar.
Büyük bir şeymiş gibi.
Bırakın bunları, cennetleri, cehennemleri, arşları da alın,
Allahu zül celâlin dışındaki her şeyi alın, tümünü bir noktaya indirgeyin ki Ku’ân-ı Kerîm “küllî şeyin” der buna.
Bir kaleme indiriverir hepsini, küllî şeyin dediği anda.
Tek noktada Nur-u Muhammeddir.
İlk noktaya, bir noktaya bindiriverir, uğraşmamak için.
Saysa sonsuz sayacak çünkü.
Küllî şeyin dediği anda bir noktaya indirir, kalemin ucu gibi değdirir yani.
Bir noktayla konuşursun.
Bu bir nokta bile hiçbir şey değildir.
Arşta dâhildir bunun içine.
Cennet cehennem, melek dahildir.
Küllî şeyin dâhildir.
Bu hiçbir şey değildir Allah karşısında, sanki bir kişinin silgiyi çakıverdiği, siliverdiği tekrar yazıverdiği gibi basittir.
Ve gerçekten ilginçtir yani.
İşte biz, doğru tasavvufu, İslâmı doğru anlayıp doğru yaşamayı, hayali, satılık kiralık bir inancın dışına çıkıp, ellerimizden de gerçek, gözlerimizden de gerçek Allahu Zülcelâl’in muradını çok iyi anlarsak iki şey yapmış oluruz.
1. Bize verilen Allahu Zülcelâl’in aynası olan, ne demek istiyorum?. Şunu demek istiyorum, ne dağ vardır ne deniz vardır, ne de kimse vardır, ne yaratan, ne yaratılan vardır akıl sahnesine çekerseniz.
Akıl aynasını kaldırıverdiğiniz anda bütünü sıfırlar yerle bir olur.
Akıl korkunç bir nimettir.
Bu ne zaman problem olur?
Akıl imtihanda kendisini kral ilan ederse, nakli kabul etmezse, kendini ilâh kabul eder.
Firavun’laşır ve başı ebedi derde girer.
Hayır, Musa a.s. gibi sistemin sahibine: “Lebbeyke!” derse, o zamanda emri yerine getirmiş olur.
Muradullah gerçekleşir.
Zaten böyle demesi cennettir onun.
Böyle demesi en az cennettir.


فَادْخُلِي فِي عِبَادِي
وَادْخُلِي جَنَّتِي

Resim---"Fedhuliy fiy 'ibadiy. Vedhuliy cennetiy: Gir kullarım içine Gir Cennetime!”
(Fecr 89/29-30)

“kullarımın arasına gir” diye buyrulan budur.
O zaman cennetime de girdin yani.
Neydi cennet?
Cennet 2 NUN ‘du yani.
Nun neyin nuruydu.
Nur-u mim ve Nurullahın cem’iydi CENNET.
Nerde? Kim yarattıysa orda.
Çok basit bir şey demek istiyorum.
İnterral ve türev gibi.
Aşağıya indiğiniz zaman eşyaya kadar gelirsiniz, yukarı gittiğiniz zaman kara delikte yok olursunuz.
Kim halk ettiyse orda yok olur her şey.
Bu çok basit teknik bir konudur.
Basit bir konudur. Hakikat bir konudur.
Onun için de zaten kelâm, Ku’rân-ı Kerîm’e daima Kelâmullah der Allahu Zülcelâl.
Ku’rân, ne demek Ku’rân?
Nurullahın rüyete çıkışıdır, rızaya çıkışıdır.
Rüyet görüştür yani.
Ortaya geliş tarzıdır yani göreceğiz biz bakacağız.
Neyle bakacağız?
Kalple bakacağız.
Zâhirde Kâbe, bâtında kalbdir.
Kim bunlar?
Vallahi Allahın Nuruna şah damarımızdan girişin kapısıdır.
Gir içeri, Bahwa Hz. “Fuad” diye bahsettiği Ku’ân-ı Kerîm’deki fuad lübbü’l- lüb.
İbni Arabi Hz. “Özünözü” buyurduğu fuad.
Tüm bu sistem, bir fabrikanın dişlileri gibi, otomatik çalıştığında fabrikanın tümü çalışmış olur.
O çalışsın bu çalışsın değil yani.
Birlikte çalışmalılar…


Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin Abdike ve Nebîyyike, ve Rasülûke ve Nebîyyi’l-Ümmiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi, vessahbihi ve ümmetihi...

(22.03.2008 tarihli sohbet)
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
gullale
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 1292
Kayıt: 16 Oca 2008, 02:00

Mesaj gönderen gullale »

Değerli kardeşim Fedâi, her ne kadar sizleri takdir etmeye haddim olmasa da acizane dua ve dileğimi ifade etmek istedim. Kulihvani sohbetini bizlere yazılı olarak sunmada göstermiş olduğunuz gayret ve azminizi RABBİM bereketlendire ve mükafatlandıra inşallah. Bizlerin de nasiplenmemizi ihsan ede hakkıyla anlayıp, duyup uyanlardan olmamızı nasip eyleye. Elinize, yüreğinize sağlık.
En son gullale tarafından 24 Oca 2009, 07:19 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
Resim
Kullanıcı avatarı
nur-ye
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 8923
Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Konum: BURSA
İletişim:

Mesaj gönderen nur-ye »

Resim
Kastamonu'dan mehrican'ımızın vesilesiyle İzmir'den fedai'mize GÖNÜL BAĞlarını BAĞlıyan İMTİHAN dünyasının ekseni ve paraleli OL-AN; EVVELimiz-AHİRimiz-ZAHİRimiz ve BATINımızın İMKANı hörmetine ALLAHu TEALA Hazretlerimiz BAĞladı BİZleri!
Şükür verene - tanıştırana- aracı olana . BİZler senin dediğin gibi birbirimizi ALLAH ve RESULu adına çok seviyoruz. BİZden isteneni yerine getirme AZMi içindeyiz şükür.
Bursa'ya seminer için gelişinde ben ne yapabilirim MUHAMMEDİNUR KERVANı için demiştin de istişare yapmıştık.
Biriken KUL İHVANİ HOCAMIZIN CUMA SOHBETLERİnin yazılması aciliyetini konuşmuş 10 parmak yazarım EYVALLAH deyip canı gönülden HİZMETİ üstlenmiştin.
Fedâkâr anne, ŞİRİNim!
Fedâ OL-sun uğrunda savaş verdiğine CANın! FEDAİm!

Hizmet ile dest-i Kemâl
Himmet ile dest-i Cemâl

SEVGİ zincirinde daimi HALKA olmamızın DUAsı ile....



MUHAMMEDi MuHABBEtlerimİZle!.....
En son nur-ye tarafından 13 Oca 2009, 09:49 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
Resim
Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

Mesaj gönderen fedai »

Sevgili Can Dostlarım, Yol arkadaşlarım...

Yüreklendirici sözleriniz beni mutlu etti. Çok teşekkür ederim.
Sevgili Kulihvanımızın, sohbetlerinin, sözlerinin kıymet ve kadrini benim ifade edebilmem elbette yetersiz kalacaktır.. Onların hepsi öyle değerli, öyle bulunmaz ki.... Her sözcük bir inci , bir elmas...

Kulihvanımızın gönüllere ektiği bu tohumların yazılı olarak pek çok kişiye ulaşması hepimizin dileği. İnşallah nasibimiz kadarıyla bu hizmeti gerçekleştirebiliriz..

Birbirini ALLAH için, RESULLULLAH (sav) için seven yüreklerin buluşması ne güzel...

Hak erenler yar ve yardımcımız olsun inşallah ..
.
.
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
aNKa
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2706
Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00

Mesaj gönderen aNKa »

Değerli muhabbet ve hasbi hizmet Fedaisi kardeşimiz...
Sağolasın varolasın eline emeğine sağlık inşaallah.
Bendeniz de acizane bu sohbetleri yazıya dökme görevi yapmaktayım ancak dünya meşkuliyeti ne yazıkkı biraz ara vermeme neden olmuştu ki sen hızır gibi yetiştin maşaallah...
Hasbî ve Habibî hizmet bizim için şeref ve onur olduğu kadar hemde buna mecbur ve memuruz bilinciyle Muhammedi gayretkeşliğimizi her daim gösterelim BİZ BİRlikte inşaallah...

Muhammedi Muhabbet ve Selam-etle...
Resim
Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

Mesaj gönderen fedai »

Resim


KUL İHVANÎ CUMÂ SOHBETLERİ


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİRRÂHMANÎRRAHİM

Bunu temin etmek içinde biz bu en uç noktadan biraz sonra en başa döneceğiz.
Ama burada bir başka problem var. Nedir bu?
İki şey var ise, zâhirde ve bâtında, mutlaka ikisinin ara kesiti olur.
Yoksa birisi yoktur ya da ikisi de yoktur.
Yani biz bilemiyoruz, duyamıyoruz, göremiyoruz anlamında bir masal kahramanı olurlar.
Allah zülcelâl ilân ediyor, ben zâhirim, bâtınım, evvelim ve âhirim, varım!
Benim halk ettiklerimde vardır.
Benim imzamı taşır, firavunun her zerresi benimdir, her zerresi bana aittir.
Ben onun Rabbisiyim, o ne derse desin, imtihanı kaybeder /kazanır ayrı şey.
O zaman varlık bakımından değil, kimlik ve kişilik bakımından değil, sistemin işleyişi bakımından “Birisini” Allah Zülcelâl bahsediyor.
“Allaha ve Resûllullaha teslim olunuz” diyor.
Resûllullahı ortak olarak koşmuyor hâşâ.
Şunu görüyor, zâttan eşyaya gelinceye kadar, aradaki ara kesiti berzahı anlatıyor.
Ve bakıyoruz Resûllullah(sav)’ın bize dönük yüzüyle Arabistan’da kendi ifadeleriyle güneşte kurutulmuş et yiyen kadının oğlu Abdullah aleyhisseamı görüyoruz Muhammed aleyisselâm.
Taşa tutuluyor, kan bere içinde kalıyor.
Bedir’de ellerini kaldırıyor duada sırtından ridası düşüyor.
Ebu Bekir (ra) buyuruyor ki: “Yâ Resûllulullah Allah duyuyor, bizi koruyacaktır!”.
Bu denli dua ediyor.
Başka bir sürü örnekler var, Nuh’un (as.) âyetleri var. Eğer sen bunları böyle yapmaya devam edersen bütün iyileri kötü kesilecektir. Din çökecektir gibi vs. vs.
Neden bunlar hep beşer olarak konuşuyorlar beşer olarak.
Aynı Resûllulallah aleyhisslemın, Muhammed(as)’ın bize bakan yüzü sistemi var eden.
Allahuzülcelale bakan tek noktaya, ilk noktaya, ana noktaya, asıl noktaya, ümmî noktaya, doğurgan noktaya baktığımızda, Nur-i Mim Noktasına..
İşte kadınlara hürmet buradan gelir, Nur-u Mimden gelir.
Tesettürün aslı astarı, başına bir bez bağlamış bağlamamış değil, bağlasa ne bağlamasa ne?
İçinde bir şey olmadıktan ya da olduktan sonra.
Yani demek istiyorum ki, bağlamasın anlamında söylemiyorum, âyet vardır bağlayacaktır.
Bu farzdır, edebtir, güzelliktir, hoştur.
Fakat esas mânâ şudur; Kadın dediğimiz şey, Nur-u Mim in bizzât kendisidir.
Neden? Doğurgan olan odur, tekvin sıfatını o yüklenmektedir, ona yüklenmiştir bu görev.
Eee ne yapayım, gözüme görme görevi yüklendiyse, kulağıma duyma yüklenmişse, değiştirecek miyim, ressamıyım yani, ustamıyım ben?
Ben kaderi yazan birisi değilim demek istiyorum.
Bence avuçlarımın ortasında gözlerimiz olsaydı daha iyiydi, başkası diyor ki, gözlerim ayak tabanımda olsaydı.
Demek istiyorum ki, bunlar boş şeylerdir.
İşte Muhammed Aleyhisselat vesselâmın Allahu zül celale dönük yüzünde, Resûllullah görüyoruz.
Onun için Allahu zül celâl buyuruyor ki: “Allah'a ve Resûl'une teslim olunuz!”
Sizin gibi bir Abdullah olan Muhammed aleyhisselatvesselâmı duyunuz, uyunuz!
Hepiniz Resûllullah halkedildiği, kainat halkedildiği, halkedilirken Nur-u Mim olarak halkedilen Resûllullah kıyamette son olarak çekilecek nokta, ortadan son kaldırılacak en son nokta, ilk nokta zâten…
Çünkü aynen kara delik gibi hepsini absorbe edip yok edecektir.
Sistem yok olacaktır,
Allahu zül celâl kendi murad ettiği, ilân ettiği sistemini kuracaktır.
İmtihan bitmiştir, salon kapatılacaktır, basit bir şey.
İşte bu ara kesiti iyi anlamadığımız taktirde maalesef Resûlullah sav i tanıyamayız..
İşte geçen günkü TRT konferansında orada profesör arkadaşlarda vardı,
“Resullullah(as) ne zaman öldü?” dedim diye adam tarih bulmaya gitti!.
Bu dört tane âyet ne olacak?
Kime teslim olacağız,
Kime iman edeceğiz,
Kime tabi olup,
Kime itiat edeceğiz.
Ölmüş olarak mı edeceğiz bunları?
“Allah hayy” diyorsun, “Resûllullah öldü!” diyorsun, biz teslim olacak birini bulamayacak mıyız?
Ben açıkladım, “Abduhu ve Resûluhu” diyorsunuz
“Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden Abduhu ve Resûluhu”
Abduhu ve Resûluhu nedir?
Kuluna ve Resûlune!
Kulu kim, Abdullah (as) Ne yapmış, toprakla abdest almış.
Kur’ân-ı kerîm tatbik etmiş.
Benim gibi, senin gibi acıkmış, her şey olmuş ki ben de ona göre uyuyorum. Abduhu işte.
Ve Resûluhu nedir? Resûluhu Kur’ân-ı kerîm getirendir.
Allahu Zülcelali, peygamberimizin mübarek ağzından duyduk biz! Kur’ân-ı Kerîm’i de!.
Yazarak, çizerek değil Abdullah (as) ağzından duyduk. Ama aynı zamanda Resûllullah (as) kim, Allahtan sonra ilk Şey idi zâten.
İşte bunu kavram olarak iyi anlamamızı rica ediyorum.
Bunu anladığımız zaman taaa imtihanın başına döneriz.
Biz neyi anladık, arkadaş birileri imtihan ediyor bizi.
Niye imtihan ediyor kardeşim?
Şu sebepten ediyor.
Bu imtihan salonunda size sorular soracağız, en sonunda bu sistemin sahibi kimmiş?
“Rabb kim?” dendiğin de “sensin ya Rabbi” demiştiniz.
Çünkü eşya yoktu, imtihan yoktu, olay yoktu, yapacak bir şeyde yoktu!
Kâfir, müslim, küllî şey, var olan her şey “Rabbımız sensin!” demek zorunda ki ortaya çıkasın zâten.
Demiş ve çıkmıştır.
“Şöyle ki ben sizi bir salona soksam, akıllar versem, kimlikler versem, kişilikler, roller versem.
Bir tiyatro oynar gibi, kiminizi kral, kiminizi köle yapsam.
Ebedi kalacakmış gibi hisler versem.
Şehvetler versem, hased , fesad versem .
Siz bütün bunların arasında sistemin sahibi olan Bana şâhid olur musunuz? “
“Oluruz!.”
Ne diyor âyette: “ İnsan çok zalim ve cahildir.”
Hemen kabul ediverdi emâneti.
Neden? Bize kendisi böyle söylüyor?
Bize şunu söylüyor; ana kartınıza öyle yükledik ki sizin kendinize zulmedebilirsiniz ve cehalete düşebilirsiniz.
Onun için de zâten imtihana girerken: “Sakın gaflette kalma!”
“Olur kalmayacağım!”
“Sakın cehalete düşme!”
“Olur düşmeyeceğim!”
“Sakın sakın dosdoğruyu bilip de dalalete düşme!
Ben Allah zülcelâli bırakıp da şeytanın peşine düşen sapıklar gibi olma!”
Bitti mi?
Hayırrr!
“Ne kaldı?”
“Sakın akla ihanet etme, hainlerden olma!”
İşte bu dört tevhid, imtihan salonunun en ağır neticeleri.
İşte bunun için bu âlemde şu AN da varız.
Onun için bize elbiseler giydiriliyor bir tiyatro oynarcasına.
“Halim, sen kralsın şu kral elbisesini giy! Sana Halim ismini verdik!”
“Olur!”
“Sana çoluk çocuk verdik, bunlar senin çocukların!”
“Oldu!”
“Şu hanımefendi sizin eşiniz!”
“Oldu Efendim!”
“Şu rolleri şöyle oynacaksın!”
“Oldu efendim, oynarız efendim!”
“Dediğim gibi oynayacaksın!”
“Oldu efendim!”

Bir başka kişiye, ankakuşuna deniyor ki:
Sen de kölesin!”
“ Olur efendim ben de köle rolü oynayayım!”
Oynuyorlar şimdi bu oyunu.
Sahne bitince: “Tamam!” diyorlar,
“Çıkın sahnenin dışına, seyredin bakalım!”
Şimdi Kral, tiyatro salonundaki krallığının doğru olmadığını, hayal olduğunu biliyor.
Gerçek değildi bunlar çünkü tiyatroda giydirilmiş şeylerdi bunlar.
Onun için Muhammed (sav) buyurur ki: “İnsanlar uykudadır öldükleri gün ayıkırlar, uyanırlar!”
Ne demek bu?
“Mutü kable en temutu! “ ne demek?
“Ey bana tâbi olanlar!” diyor Muhammed aleyhisselatıvesselâm.
“Siz öldüğünüz gün ayıkmayın, gelin şimdi ölün tekrar dirilin de işe yarasın dirildiğiniz!”
Son nefeste uyansan ne, uyanmasan ne?
Zâten gidiyorsunuz yani.
İşte bütün bu acizâne anlatmaya çalıştığım şeyler, akıl ni’metinin bize veriliş sebebidir.
Bu imtihanın anası akıldır çünkü onun üstünde oyun oynanır.
Varlık-Yokluk, Yaratan-Yaratılan tüm hikâyeler akıl sahnesinde oynanır.
Onun için de mevcud aklın iki târifi vardır.
Birisi, Resûllullah (sav)i duyan-uyan ve hakkımda hayırlı olan aklın adı.
İkinciside, Allahu zülcelalın halkettiği, sisteme koyduğu, çok açık anlattığı, adüvvim mübiinn, çok bilinen, çok beyan edilmiş bir düşman olan ikilik şeytanıdır.
Akıl ikisinin ortasındadır.
Tercih etmesi için insana iki yol gösterilmiştir.
Beled suresini okumuşsunuzdur, her şeyler yapılmıştır. Ölenler doğanlar, geçen günler, ağaran saçlar, şunlar bunlar, şöyleler böyleler bütün bunlar yapma yapma yapma.
Yani lâzım ve lâyığı yap!
İlahî Sistemi duy ve uy!
“ İyyake na'budu ve iyyake nesta'in “ e sen de katıl!
Hayali, geçici, iğreti, yalan putlar arama!
Puta muta gerek yok, var eden zâten ortada!
Var edilen de ortada!
Eşya, olay, zaman ve zan tuzağından çık!
“Nasıl çıkayım?”
Aklımla soruyorum.
“Git Muhammed (sav) ın arkasında “Allahüekber “ de!”
“Dersem ne olur?”
“Dersen, izinden çıkmamaya çalış! İmam-ı Mutlak, Rehber-i Mutlak, Mürşid-i Mutlak, Muhtar-ı Mutlak Muhammed aleyhisselativesselâm ne yapacağını biliyor, çünkü Resûllullahtır!
Sen teslimiyetini yaparsın, istikameti sırat-ı müstakim üzerine yapacak olan, sırat-ı müstakimi getirendir.
Allahü zülcelalin seçtiği o Resûllullahtır.
Senin tek işin vardır, kasten öksüremezsin namazda, çıkarsın dışarıya, saat kaç diye bakamazsın çıkarsın dışarıya, ben kralım diyemesin çıkarsın dışarıya, yanımdaki köle bir şey bilmiyor diyemesin çıkarsın dışarıya!”
“Dışarı nere?”
“Şeytan, ikilik, itiraz, cehennem, güneşsizlik, nursuzluk, Nur-u Mim’sizlik!
İşte onun için Muhammed Resûllullah (sav) arkasında duran herkeste sadakat, samiyet, sabır varsa mutlaka Es Selâm selâmeti içindedir.
Fâtihayı bile bilmiyor adam.
Öğrenememiş efendim bilememiş, hiç bilmiyor.
Ama şunu biliyor yalnız, geldi, safın en arkasına “Allahuekber!” dedi, sesi kesti, iş bitti.
Hesabı Allah görecek, kuluyla kendi arasındaki hesabı ortaksız görecek Allah!
Mesele bundan ibaret!
Onun için biz, başta nasıl ortaya çıktıysa bu kelâm kelimesi, çok harika bir şeydir.
“Kelâm” daki lâm-mîm, aslında o elif, lâm, mîm dir.
Ne zaman?
Allah’tayken öyledir.
Bize gelince ne oldu?
Elif, Allah güzelliği..
Lâm, mîm o da “Kûn!” oldu işte.
Münir Hocamın sözleri vardır: “Vallahi bunları açıklayamam, açıklarsam şöyle olur, böyle olur gibi” Benim öyle bir hünerim yok ama, gerçekten açıklayamam.
Bildiğim şeyi esirgemem fakat yararı yok, zarar verir demek istiyorum.
Ama şunu söylüyorum Kelâm’ın başındaki kâf’ı kaldırmak lâzım.
Elif Lâm Mîm dir bu.
Ben kendi zevkimi söylüyorum, fakat bu Kaf nedir derseniz, bu Kevndir, Kûnfeyekûn dur yani.
Muhammedî Lutfun, Nur-u Mim Lütfunun “Kûn!” olması, ortaya çıkması, eşyaya dönüşmesi, şeye dönüşmesi, Kur’ân-ı Kerîm sayfalarına dönüşmesi, harflerin içine girmesi , elbette Kâf, Lâm, Mîm dir. Elif, Lâm Mîm değildir. Elif, Lâm Mîm Allahta gelir, Allahı ne bileyim ki ben, kim biliyor ki, kimse bilemez demek istiyorum.
Onun için Allahuzülcelâl , Kur’ân-ı Kerîme Kelimullah buyururken , âyet olarak söylediği için söylüyorum, bütün nebîlerini, peygamberlerini de kelime olarak ifade etmiştir.
Dahası, Firavun’un hücreleri de kelimedir yani.
Firavunun firavunluğu kendinedir ve yalandır zâten.
Boş konuşmadır.
“Ben sizi yarattım!” falan, hani derler ya bekâra hanım boşamak kolaydır, onun gibi bir laftır bu.
Geçersiz bir laftır.
Zararı kime, kendine, kendisine.
Ne gibi? İmtihan salonunda kağıdını yırtan bir öğrenci gibi. Ne olur, sıfır alır, çok kötü olur, okuldan bile atarlar yani. Bu kadar basit bir şey bu. Yapamamak başka bir şey, kopya çekmek başka şey, kağıdı yırtmak başka şey, hatta hocaya yumruk atmak başka şey. Hepsinde kaybetti de yani, burada suçlar…
Adamı öldürse, hocayı yani ki peygamberler çok öldürülmüştür hatta böyle âyetler vardır:
“Onlar zalimlerdir peygamberlerini öldürdüler” Allaha giden yollarını kestiler!.
“Kim bunlar?”
Şerri ve bâtılı tercih edenler, hakkı ve hayrı tercih etmeyenler.
Toplamaya çalışıyorum, taaa baştaki başta kalsın biz ordan şöyle bir baktık böyle bir şey gördük, zevk ediyoruz.
Biz ne Allahıngarib bir kuluyuz, ne âlimiz ne şuyuz ne buyuz.
Biz neyiz? Valla biz Resûllah (sav) in izine basa basa gitmeye çalışan sıradan basit insanlarız.
Biz asla dışarı basmayız, basmamaya çalışırız.
Biliriz ki dışarı basan kayacaktır.
Sadakatimiz bu noktadır.
Samimiyetimizde bu noktadadır.
İşin doğrusu da budur.
Allahın emri de böyledir.
Yani: “Allaha ve Resûlune teslim olayım ama arada sırada da gideyim Latif’e teslim olayım Barbaros’a teslim olayım!”
Hâşâ hâşâ böyle küfür işlerine giremeyiz!
Açıkça Allahuzülcelale ve Resulullaha teslim oluruz.
“Peki birbirimize, ne yapacağız?”
Hizmet edeceğiz hizmet.
Çocuk büyütür gibi yani.
Çocuğuna nasıl bakıyorsa Hizmetçi olan, eşyaya da bakacak, bize de bakacak, Allahın kullarına bakacak, bütün sisteme hizmet edecek.
Ondan daha iyi bir hizmetçi var, Allah Dostları.
Onda bir yukarı hizmetçi var Peygamber aleyhisselâmlar..
Esas hizmetçinin şahı en büyüğü Allahüzülcelaldir.
Çünkü sırat-ı müstakim de krallık değildir yücelik, hizmettir
Biz durmadan âcizane: “Aman aman hizmet eden kemal bulur, hizmet eden kemal bulur, hizmet eden kemal bulur!” demekteyiz.
Bunu anlamayan kişi zanneder ki, şöyle yapınca hoşuna gidiyor!
Yok efendim , ne hoşundan bahsediyorsun , biz doğru söylüyoruz.
Muhammed (sav) Şeriat-ı Garrasına hizmet etmek, hele bu devirde imanları bozmaya gerek yok, zâten kendi kokuşmaya başlamış, birilerinin gelip de buraya bir kötülük yapmasına lüzum yok, kendi kendini yok eder duruma gelmiş gençlerimiz.
Dışarıdaki tesettür kavgası beyinlerin içinde ne var diye hiç bakmıyor bile, çünkü ihtiyaç hissetmiyor.
Demek istiyorum ki, öyle korkunç yanlışlara düşmüş bir toplumun içinde yaşıyoruz ki bugün.
Peygamber (sav) buyurduğu: “Bir gün gelecek ki!” kendisiyle birlikte savaşmış, kendisine sahip çıkmış ve kendisinin de sahip çıktığı ve Allahü zülcelalin cennetle müjdelediği 10 tanesi açıkca belli olan kişilere söylüyor: “siz ben den duyduğunuz 10 şeyden 9 unu yapmasanız sorguya çekilceksiniz! Fakat öyle bir gün gelecek ki onlar (bugünü söylüyorum ben) benden duydukları 10 şey yapılmazkene birine sahip çıksalar sizin 50 tane sıddıkınızın sevabını alacaklar.”
“Neden?”
Öyle karambolde olacak o gün âlem.
Görüntüye bakacaksınız , sayısız şirketler, hanlar hamamlar, davullar zurnalar , cemaatler şunlar bunlar , akıl fikir duracak zâten!
Bir tarafta Allüzülcelalin: “Siz onların dinine geçseniz dahi sizi kabul etmezler, İsa Allah'ın oğlu diyenler kâfirlerin ta kendisidir, kâfirleri dost edenlerde kafirlerdir!”
Açık âyetler, ilkokul çocuğunun okuyacağı şekilde .
Diğer tarafta birisi diyecek ki: “Dinler diyaloğu için papazın elini öptüm, istavroz çıkarttım!”
Bu Kur’ân-ı Kerîmin mücahidi olacak.
Ben birine falan bir şey söylemiyorum, doğruyu söylüyorum!
Muhammed aleyhisselatü vesselâm bu değildir. Muhammed (sav) bütün sistem karşısındayken; ayakları çırılçıplak, kafaları çırılçıplak, yürekleri çırılçıplak dört tane köle ile ilk 6 yıl geçmiştir. Varlıkla değil.
Çok basitçe sormuştum ham sofu birisine iki üç sene önce Kadıköyde iken: “Senin mahallendeki yetimden haberin var mı, apartmanındaki yetimden haberi var mı?”
Bu nasıl Muhammedi duruştur böyle, mahallesindeki yetimi bırak, apartmandaki yetimden haberi olmayan, kapıdaki komşunun açlığından haberi olmayan ben nasıl konuşurum!
Yani şunu söylemek istiyorum, kimseye ne iyi ne kötü demiyorum, beni ilgilendirmiyor çünkü ama şunu söylemek istiyorum;
Muhammedi oluş; fişin pirizle el sıkışıdır.
Yani benim senin bizim elimizin Muhammed (sav) eliyle kenetlenmesidir. Nurullah almakiçin Nur-u Mim olarak.
Âyet vardır: “Ellerinin üzerinde Allahın eli vardır!” diye, onlar el ele, el ele, el ele, ellerinin üzerinde Allahın eli vardır. Çok açıktır.
İşte bu Allahu zülcelâl, işinin başındadır, hamdolsun. Resûllullah (sav), işinin başındadır.
İmtihan devam etmektedir.
Herkes için, bütün sistem için.
Dünya için de bir kader işlemektedir.
Yâ Sîn Sûresine bakın güneşinde bir kaderi vardır ve kaderine doğru koşmaktadır.
Küllî şeyle birlikte yüzmektedir, boşlukta.
Atomda yüzmektedir bomboş boşlukta!
Biz atoma dokunsak kıyamet kopar zâten.
Kürreler de hiç kimseye dokunmadan yüzmek zorundadır.
“Müstakarri'l leha!”
“Kendilerine takdir edilen bir yere” doğru yüzmektedirler her şey, her şey.
Benim bedenimdeki, senin bedenindeki trilyonlarca atom, hücrelerden bahsetmiyorum daha ötesinden.
Sonsuz hızla dönüp dağılmayanlar var ya.
Galaksiler gibi yürümekteyiz şu an sistemde.
Güneş kadar önemli bir vücud taşıyoruz. Korkunç bir şey.
İşte bütün bu muhteşem ve muazzam Kudretullah ve Muazzamallah seyrinde akıl;
Çok derine dalmadan, yıpranmadan , örselenmeden.
Çok basitçe anlamalı gerekeni..
“Niye geldik buraya kardeşim?”
İşte, Allahüzülcelalin bu Şehâdet Âleminde yaşayacaktık ve diyecektik ki:
“Eline sağlık çok güzel yapmışsın, hayran kaldım , vallahi sen var ya Allah sın, diğer aklımın uyduracağı kendim dahil her şey dahil bir hayaldir: “Eşhedü enlâ ilâhe illallah”.
“Dedim!”
“Ama Allahu zülcelâl başka bir şey daha buyuruyor: “Muhammede’r- Resûllullah söylesin de sen ona uy!”
“Eşhedü enl a ilahe illallah’ı sen söyleme, sen Allah nerde ne bilirsin, nerden biliyorsun sen bunları?”
“Efendim, Resûllullah (sav) dan duydum!”
Duydun mu çok güzel işte bak, ona uy işte .
Onun için Muhammed Resûllullah vardır.
Hâşâ ortağı olduğu için değil.
Resûlullahı olduğu için!..
Allahü zülcelâl diyor ki sanki: “Siz ancak o zaman anlarsınız ne dediğimi. Çünkü sizin gibi bir Abdullah olan Muhammed Aleyhisselemı duyun ve uyun!”
“Kâlu Semi'nâ: Duyduk!”
Kimi duyduk. Kimi duyduk Allah aşkına yaa?
Resûllullah (sav)’in neyini duyduk?
Allahu zülcelalin kelimesini-sözünü, Muhammed (sav)’in ağzından- sesinden duyduk!
İyi güzel!
“Ve eta'nâ!”
“O zaman itiat edin!”
Kime?
“Allaha ve Resûlune !.”


(22.03.2008 tarihli sohbet DEVAM EDECEK)
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
kulihvani
Site Admin
Site Admin
Mesajlar: 11799
Kayıt: 02 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Mesaj gönderen kulihvani »

Değerli ve altın yürekli fedai kadeşim,
Cuma günleri bazı kardeşlerimizle yaptığımız âcizâne gönül sohbetlerimizi,
yazıya döküp hizmete sunduğunuz için candan teşekkür ederim.
Muhammedinur ailemizin ana amacı Resûlullah sav'in adına hesabına,
Allah için Hasbi hizmetttir.
Siz de ne güzel omuz vermektesiniz.
İnşaallah hak ve hayr göreceksiniz..

Muhammedi Muhabbetlerimle..
Resim
Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

Mesaj gönderen fedai »

Çok değerli ve sevgili hocam

Yaşamımın bu döneminde böyle bir hizmetin ve lutfun nasip olmasının şükrü içindeyim.

Elimden geldiğince en güzel şekilde bu hizmeti yerine getirme gayretinde olacağım inşallah. Ancak sohbetlerin yazımı sırasında kontroller de olmasına rağmen gözden kaçarak düzeltilmeyen bazı yazım hataları olmaktadır. Tamamen bana ait bu hatalar için, sizden ve okuyan tüm dostlardan özür diliyorum.

Böyle değerli sözlerin, sohbetlerin aktarımı da, onlara layık olan en doğru, en güzel biçimde olmalıdır. Gayretimiz bu noktayı yakalayabilmek doğrultusundadır.

Dinlerken, yazarken ve okurken çok yararlandığım, gönlümü şenlendiren, ilmimi artıran, yeni açılımlar, farkındalıklar yaratan bu değerli sohbetleriniz için ALLLAH RAZI OLSUN SİZDEN .
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
MBurak
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
Mesajlar: 415
Kayıt: 12 Ağu 2007, 02:00
İletişim:

Mesaj gönderen MBurak »

Anlatanlardan, Dinleyenlerden, Kaleme Alanlardan, Okuyanlardan, Bilcümle bütün Allah yolunda sadece ve sadece ALLAH RIZASI için HİZMETTE Bulunanlardan ALLAH Celle Celalihu RAZI OLSUN...
RIZA BULANLARDAN OLUP, HAKİKATİ YAŞAYANLARDAN OLMAK NİYAZI ile...
Es-SELAM RESULULLAH S.A.V EFENDİMİZE, EHL-İ BEYTİ MUSTAFA Aleyhisselama, SAHABE-İ GÜZİNE, EVLİYAULLAHA, EHLULLAHA, CÜMLE HAKK DOSTLARINA ve BİZE OLSUN...

MUHABBET ve DUA ile
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/brk.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

Mesaj gönderen fedai »

Resim


KUL İHVANÎ CUMÂ SOHBETLERİ


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİRRÂHMANÎRRAHİM

(22 Mart 2008 tarihli sohbetin devamı)

Çok açık onun için zâten hep saygıdır İslam.
Kadına haram derler, adı haramdır Kâbenin de.
Gidin Arabistan da göreceksiniz, hiç Kâbe lafını bile duyamazsınız haram, haram, haram!
Kadına da haram der, Hurma diyor mesela: “Hurma, yallah hurma! yürü hurma!”
Ne demek “Kâbe” gibi hürmete lâyıklığı olan demektir.
Kâbe bir tane, dokunmayacaksın, yıkmayacaksın, yakmayacaksın, tek hürmeti vardır ama bir insanın dört Kâbe hürmeti vardır.
- Canına dokunamazsın,
- Malına dokunamasın,
- Irzına dokunamazsın,
- Asla aleyhinde olamazsın. Dört hürmet sahibidir.
Kadın altı hürmet sahibidir. Beşincisi tekvindir çünkü
Sistemin var edilişi gibi Allah-ü zül celâl “Hayy” Esmasını o tezgâhta dokur.
Allah Hayy Esmasını hak olarak ana rahminde tecellî ettirir.
Tüm peygamberlerin de bu kâinata çıkarlarken öptükleri eşik, ana eşiğidir, rahim eşiğidir.
Ne çare ki, şeytan işbaşına geçmiş işi bitirmiş .
Bir şehvet çılgınlığı cehennem çukuruna dönüştürmüş anayı.
Onun için cehennemi ne ile örtelim.
Vallahi ister örtün ister açın.
Ne yaparsanız yapın ne fark eder ki?
Demek istiyorum ki, içi, özü yandı.
Yani, özü yandı işin.
Es-Settar Esması ne olacak peki?
Erkekler mi setredecek? Neyi setredecek peki?
Erkekler mi doğuracak bundan sonra?
Kimi setr edecek?
Allahın sırrını setredecek.
Neydi bu sır ?
Onun için ne diyor Münir Derman Hazretleri:
- “Hak nerde gizlidir” diyen bir mollaya, yani kaba sofuya
- “Hak annenin en mahrem yerindedir” diyor.
Ve bu yüzden başına gelmedik kalmıyor.
Ve bilmiyor ki göbek bağı dediğimiz şey Âdem Aleyhisselâmın’ın göbek bağıdır.
Hiç makas yemeden bize gelen dirilik.
Bunu kesene Allah lânet etmiştir.
Onun için Allah ana karnına “er-rahim” ismini vermiştir.
Er-rahman bile değil. Kendi Er-rahim ismini vermiştir Hadis-i kudsî vardır,
“Ben kendi er- Rahim ismimi verdim”.
Kim ki sıla-yı rahimi kesiyorsa, Allah, melekler ve lânet edenler lânet etsin diye üçlü lanet vardır.
Bu var ya düşünülmeyecek kadar ağır bir suçtur.
Âdem Aleyhisselâm’ın yaradılışından bu güne şahâne gemilerde taşına taşına getirilip vakti geldiğinde aynı candan, tenden ve rahimden (aynı ana karnından) doğanların bu buluşma bağını (sıla-yı rahim) bilmeleri ve gözleri gibi hürmet edip korumaları da ALLAH Ü ZÜLCELÂL’in emri ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in tebliğ ve tatbik ettiği güzel ahlâkındandır:


Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Cennete sıla-yı rahimi kesen giremez.” buyurmuştur.
(Cübeyr b. Mut’im (radiyallahu anhu)’dan; Buharî; Müslim; Askalânî, Bûlüğü’l-Merâm 1483/1252)

Aynı şey yetim de aynı şey.
Çünkü Allahın rahimiyeti yine kesilir yetimde.
Bir beldede bir yetim açlıktan ağlıyorsa diye başlayan hadis-i kudsîler vardır.
Bütün bunlar Merhametullahın kesildiği anlamında olur.
Geçen söylemiştim şimdi Antalya’ya tekrar dönmüş bizim Deli Hüseyin’de.
Ben İstanbul’da, o Antalya ya gidiyor, oradan telefon ediyor bana,
-“ Çiğ köfte hazırladım falan. Bırak çiğ köfteyi, ben Antalya geldim sen niye gittin oraya?”
Ben ona şunu demiştim
- “ Kardeşim, oradan 3-4 deli gönder de Antalya’daki çöpteki ekmekleri toplayıp bari denize döksünler de balıklar yesin de Allah rahmet versin.
40 gün durmadan yağmur yağan, Türkiye’nin en yağışlı bölgesi olan Antalya’da bir rahmet damlası düşmüyor”
Neden? Neden olacak her yer otel oldu, tonlarca Allah’ın nimetleri insan kursağına düşmeden çöplüklere gitti.
Bu, Allah-u zül celâlin gücüne gitti. İşte bu ihanettir nimete karşı.
Bunu dengeleyen Allah dostları var.
Onun için şimdi bulunduğum İstanbul’un altındaki şehitlerin parmakları, üstündeki rezaletleri taşımaktan yoruldu artık ya. Büyük deprem, küçük deprem, bilmiyorum hangi deprem ama şunu demek istiyorum, her şeyin bir hududu vardır.
İşte bütün bunlar nereye geldi?
Nereye gelecek, keşke insanlar her şeyi bıraksalardı baştan orucu, namazı, dini, imanı her şeyi bıraksalardı.
İşin başında Muhammed Aleyhisselâmın kimliğini bilselerdi.
Abdullah Aleyhisselâm kim? Resûllullah (sav) kim?
Kim kimi DUYmuş?
Kime UYacakmışız?
Meseleyi bilseydik te biz imtihanı anlasaydık kâğıtları öyle dağıtsalardı bize.
Öyle bir karambolün içerisinde kim kimi imtihan ediyor, hâşâ beni şeytan mı imtihan ediyor, Rab mı imtihan ediyor, belirsiz yani!
Öyle bir saçmalık içinde, karman-çorman bir ortamda herkesin yüreğinden geçen şey, sanki her şeyi bitirdi, uçuverecekte kaçıverecekte, nereye uçup nereye kaçacak.
Bunlar bütün nefsin oyunları.
Şeytanın nefsi şaha kaldırmaları.
Ne yapalım yani.
Allah-u zül celâl kendisi yaratmış şimdi, diyelim ki:
“Barboros’la Latif yıldızı cehenneme koyacağım dedi, ne yapacağız biz Barbaros?”
Gitmeyecek miyiz yani.
Gideceğiz başka ne yapacağız.
Peki bize tercih yok mu?
- Var
- Nedir?
- Seç
- Seçiyoruz, biz Muhammediyiz hamdolsun.
- Buyur ya Rabbi “sok!’
Tercihimizi söylüyorum Muhammediyiz.
Ne demek istiyorum? Vallahi cehennemini söndürürüz demek istiyorum.
Çünkü İbrahimîyiz biz.
Çünkü cehennem Nur-u Mim’sizliktir, nur’suzluktur.
Şu anda İstanbul’da gece oluşu güneşin olmayışındandır. İstanbul aynı İstanbul.
Güneş geldiği anda cennettir, gittiği anda cehennemdir.
Başka bir cehennem ve cennet yoktur.
İki tane yoktur. Birinin olmadığı yerde öbürü vardır.
Bizans casusu soruyor: “ya Muhammed!se:


“Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” (Âl-i İmrân 3/133)
Demektesin. Müslümanları yeri göğü kaplayan bir cennete çağırmaktasın da cehenneme yer kalmadı! Nere gitti?” dediğinde;
Resûllullah (sav) ; “Fesubhanallah! Güneş doğdu diyorum, gece nereye gitti diyorsun!” buyuruyor

Ne cehenneminden bahsediyorsun!
Nur-u Mîm Doğmuş.. Cennet var sadece doğuşta Olanlara!
Allah-u zül celâl kendi yarattığı ile oyun oynamaz.
Kendi yarattığı ile bilmece kapmaca oynamaz hâşâ.
Açık hükümler koymuştur nettir.
Ben ortak değilim, illâ böyle yaşayacaksın, şart koşacaksın, kimmiş bu?
Böyle bir şey yok kardeşim.
Bizim buna ihtiyacımızda yok çok şükür!
Rabbımız Rabbımızdır, ne isterse yapar zâten yapar yani.
Ama bir şey var, bana ne yapmam emredilmişse onlar bellidir, ne yapacağı da bellidir.
Yeminlerle bellidir, vallahi şöyle yapacağım sizi, cennetlere koyacağım şöyle yapacağım falan.
Eee tabi bu toplumda binlerce akıl seviyesi var.
Soruyor: “Hocam 70.000 huri varmış, bıldırcın etleri varmış”
Bir başkası da sorar: “70.000 tane huri varsa demek ki 70.000 tane de delikanlı vardır!”
Bir bayan kardeşim için düşünüyorum.
Şunu demek istiyorum; Hur: Haram kelimesidir oradaki Hur. Herkesin anladığı gibi kafasından uydurduğu gibi çok güzel kadınlar anlamında değildir.
Allah’tan korkmak lazım, öyle olsaydı Allah orda “Nisa” derdi.
Allah-u zül celâl nerde ne diyeceğini çok iyi bilir.
Nisa Sûresi vardır Kadın Sûresi, cennette size 70.000 tane nisa vereceğim derdi.
Hür nedir?
Hür, rızanın hak oluşudur.
Yani tüm rızaların Allah rızasında yok oluşudur. Onun için Allah-u zül celâl: “Selâmün kavlem mir rabbir rahiym” buyurmaktadır.
Bizzât bizzât aktarma değil, kendi kelâmından işte Es-Selâm burasıdır.
Neresiyse işte göreceğiz inşallah.
İşte bütün bu arz etmeye çalıştığım hususlar bir bilmece falan değildir.
Muhammed Aleyhisselat-u vesselâmın gönül semasından gönül çöllerimize yağan rahmetlerdir.
Hangi buluttan yağdığının önemi yoktur.
Yunus Emre bulutudan yağar, Barbaros bulutundan yağar, Niyazi Mısrî bulutundan yağar.
Herkesten yağar, yağarda yağar yani.
Yağsında hepsi zâten bunların birdir.
Hepsi nin formülü H2O olan “SU” dur bunların.
Yani Nur-u Mim’dir.
Buzlarda öyledir. Erimediği için biz öyle söylemekteyiz, eriseler onlarda bulut olurlar.
Erimek onların görevi ama eritmek aynı zamanda bizim hizmet görevimiz yalnız.
Erimeyene: “Yuh olsun!” diyemeyiz biz, eritemediğimiz için bize: “Yuh olsun!” deriz BİZ!
Hakikat budur bizim için.
Onun niçin erimediğini Allah kendisiyle konuşacaktır benimle değil.
Ama benden şunu soracaktır: “Erimesi için hizmet ettin mi hani sen Rahmettin ya, yağdın mı tepesine yağmurlar gibi eritmek için, doğdun mu güneşler gibi, estin mi yeller gibi üzerine. Dışladın mı, horladın mı, dırladın mı ne ettin?”
Mutlaka soracaktır. Eğer ben ehli isem bana, siz ehli iseniz size de soracaktır.
Ne gibi hizmetiniz oldu birbirinize?
Ne olurdu elinden tutuverseydin.
Keban’la buluşturuverseydin elektrik direkleri gibi bağlayıverseydin cereyanını.
Senin miydi cereyan yani, direklerin miydi, Sahibimizin mi?
İşte Allah’tan korkmak Resûlunden (sav) utanmak, onun için insanlara merhamet göstermek Muhammedî Merhamette Muhammedî Muhabbette, Muhammedî Hizmette Muhammedî Gayret sahibi olmak!
Basit, ucuz, kolay, rahat herkesin yapabileceği çok basit çok.
Ne çare ki şeytan içerde, virüs içerde virüs.
İşte bu problem buradan kaynaklanıyor.
Bakınız Yâ Sîn Suresi’ne, şöyle bir göz atalım;


Bismillahirrahmanirrahim

Meşhur Yâ Sîn Suresi, Ey İnsan!
Ey yüzüp duran atomlar, kâinât, galaksiler, Ey akıl!
Yâ Sîn’nin bilmiyoruz ne olduğunu.

“Vel kur'anil hakiym”: Andolsun ki tüm bu gördüğün kelimeler, maddi manevî her şey, hakim olan hüküm sahibi olanın topladığı bir cem’dir. Kur’ân’dır, toplayandır yani şu
“İnneke le minel murseliyn” ;
Ya Muhammed Resûllullah vesselem, sen bir risalet sahibisin. Yani Allah’tan alıp Hakka götüren bağsın, ara kesittesin.
“Ala siratim müstekiym”; Senin böyle oluşun gerçekten istikameti gösterecek bir yoldur. Yani kim ki seni duydu ve uyduysa, teslim olduysa, sen istikamet gösterme yetkisi olansın.
Bugün toplumumuzda pek çok tarikat vs.lere bakıyoruz kendileri insanları köleleştirip, kendilerini kudsal ve mübarek ilan edip, akıl fikir ermeyecek şeytan oyunlarına düşmektedirler.
Muhammed Resûllullah (sav) de böyle bir şey yoktur!
Resûllullah Efendimiz gerçekten bir beyefendidir.
Çocuklar gibidir, köleler gibidir.
Hiçbir Allah’ın kuluna zerre kadar üstünlük, alçaklık hayatta olamamıştır mümkün değildir, haramdır çünkü.
Olamaz çünkü O’nda ana düstur: SEVİYEdir..
Onun için kim Muhammed Aleyhisselat-ı vesselâm-ı duymuş ve uymuşsa istikametini Muhammet Aleyhisselâm gösterecektir.
Ben peygamber aleyhisselâmın önüne bir adım geçer de namaz kılarım falan diyenler namazın dışındadır, şeytana yem olmuştur zâten o!
Bu dairenin dışındadır yani o Resûllullah Efendimizi terk etmiştir.
Mümkün değildir çünkü.
Bu Kur’ân-ı Kerim’e göre mümkün değildir,
Bu Resûllullah (sav) e göre mümkün değildir.
Bu Allah-u zül celâle göre mümkün değildir.
Kendileri bu kelimeleri kullanabilirler.
Ama korkunç bir hata yaparlar.

“Tenziylel aziyzir rahiym” : Bakın bu, “tenzilel” peyderpey inzal olmuştur. Azîz, gücü yeten ve Rahîm olan tarafından indirilmiştir.
Bu ne kadar ilginç bir şeydir ki, adeta bir çocuğun ana rahmindeki tenzili gibidir.
40 günlük oldu, 120 günlük oldu, 9 aylık oldu, 10 günü kaldı der gibi bir nurtopu gibi bir doğuştur.
23 yılda inen Kur’ân-ı Kerim gibidir, 23 yılda oturan İslamiyet gibidir.
Tenzilel, yavaş yavaş, yavaş yavaş…
Yani hazmede hazmede, doğru dürüst yani.
Efendim anladık, işte kadın hamileyim dedi.
Bir daha bunu konuşmayız. Öyle mi efendim?
Kadın öyle dedi de 9 ay 10 gün unuttu öyle mi, kitabı kapattı geçti gitti ha…
Ne gezer efendim ne alakası var.
Bu öyle basit bir şey değildir.
Tamam anladım Resûllullah (sav) buymuş, bitti mi?
Eşyada, Olayda, Zamanda ve Zannda devam etmiyor mu bu?


(22.03.2008 tarihli sohbet DEVAM EDECEK)
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
mehrican
Saygın Üye
Saygın Üye
Mesajlar: 297
Kayıt: 18 Kas 2007, 02:00

Mesaj gönderen mehrican »

CAN FEDAİM....

Sohbetleri yazdıgın bizlere duyurdugun için

ALLAH RAZI OLSUN...Anadolu deyişiyle duamız...

ELLERİN DERT GÖRMESİN.....
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/mihrican_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
fatmaana
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 199
Kayıt: 15 Eki 2006, 02:00
Konum: ANTALYA

Mesaj gönderen fatmaana »

sevgili şirincanım,

Kulihvani sohbetlerini dinlemekle beraber yeniden okuma fırsatı verdiğiniz için ellerinize sağlık ve yüreğinize selamet dilerim.
Allah razı olsun ve emeğini bereketli etsin!

sevgilerimle..
[url=http://www.muhammedinur.com][img]http://www.muhammedinur.com/photos/galleries/mesajresimleri/ftm11fh9.gif[/img][/url]
Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

Mesaj gönderen fedai »

Sevgili Fatmaanamız, Sevgili Kardeşim MBurak, Sevgili 786 ve Ankakuşu ve Can dost Mihricanım;

Bu sazı birlikte çaldığımız birlikte söylediğimizde zevkli oluyor, bereketli oluyor.

Elbirliği, dilbirliği, gönül birliği ve BİZ birliği zevki ile muhabbetlerimiz demleniyor yüreklerimizde...

En başta Kulihvanımız ve sonra hizmet eden, paylaşan tüm arkadaşlarımız, yoldaşlarımızdan Rabbım razı olsun inşallah.

Elele, gönül gönüle, birbirimizi çeke, tuta, kaldıra yürüdüğümüz zor yolumuzda, İNSAN olma gayretimizde HİDAYET; ŞEFAAT ve HİMMET diliyoruz.

En içten ve samimi sevgilerimle
...
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
Hacer
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye
Mesajlar: 477
Kayıt: 03 Nis 2007, 02:00
Konum: Solingen

Mesaj gönderen Hacer »

Kıymetli şirin hanım
kul ihvani abimin sohbet kasetlerini yazıya dökerek yaptığınız hizmet gerçekten çok güzel ellerinize sağlık. Gelecek nesilinde faydalanacağı çok güzel bir hizmet. Hizmetiniz daim olsun.

Muhabbetlerimle kardeşim....
Resim
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4285
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Mesaj gönderen Hakan »

Dosd Muhammedi Şirin Canımız!..
Allah razı olsun!
Gösterdiğin gayrete müteşekkiriz.
Allah cc tüm Dost Muhammedilerden razı olsun!
Gördüğümüz ve yaşadığımız gibi hizmetkârlar da AN lar yaşamaktadırlar.
AN ları yaşadığımızdaki hâl zevkleri de büyük bir huzurla sindirmeyle zevke dönüşmektedir.
Aynı hizmette bulunduğumuz için sohbetleri çekerken gönül hardiskine de kaydediyorsun.
Her zaman oradan gönülden dinliyorsun.
Ayrıca katmanlar bir bir açılarak güzellikler sunuyor.
Hayranlıkla ağzımız açık kalıyor.

BİZlik deryasındaki BİZ kardeşlerimizle birlikte hizmet etmekten ve Rasulullah sav. in hizmetçisi olabilmek şanı ve şerefi çok yücedir.
Allah tüm BİZlik içerisindeki kardeşlerimizden, tüm Ümmet-i Muhammedilerden razı olsun.
BİZ hamd olsun Rabbimizden razıyız.
İnşallah Rabbimizde BİZden razı olur...

Şirin Canım sağolasın var olasın.
Bu hizmete âmade olduğun için.
Çok hızlı bir şekilde kardeşlerimizin hizmetine sunduğun için.
Gönülden de diyorum ki BİZlik kardeşliği içerisindeki dostlara iyi ki varsınız.
Kuvvetimizi Rasulullah sav. in gönül menbağından alarak birbirimizde bâki tutuyoruz!..

Muhammedi muhabbetlerimizle.
Resim
Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

Mesaj gönderen fedai »

Resim


KUL İHVANÎ CUMÂ SOHBETLERİ


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİRRÂHMANÎRRAHİM

(22 Mart 2008 tarihli sohbetin devamı)

Yâ SîN’imize devam edelim İnşâallah…

“Li tünzira kavmem ma ünzira abauhum fehüm gafilun” (Yâ SîN 36/6)
Bunların bir sorunu vardır, kendinden öncekiler hakkı duyup hayra uymadıkları için, bu yüzden çocuklarını mahkûm etmemek için, babalarından aktarılanları, yanlışları, hataları çocuklara sormamak için Allahu zü’l celâlin indirdiği bir hükümdür.

“Le kad hakkal kavlü alâ ekserihim fehüm lâ yü’minun” (Yâ SîN 36/6)
Uluhiyetime “le kad,” en büyük yemin olsun ki,
“hakkal kavlü” söz hak oldu üzerlerine, çoğunun üzerlerine
“fehüm lâ yü’minun”, ne dersen de onlar inanmayacaklar.
Neden?
Onlar şerri tercih etmeyi, bâtıla inanıp şerri tercih etmeyi kararlaştırdılar.
Ne dersen de! “lâ yü’minun” inanmazlar!
Hatta âyetler var;
“Ya Muhammed kendini öldürecek misin inanmıyorlar diye!” “Sen söyle çünkü sen munzirinsin, inzar edicisin, uyarıcısın. Tebliğ edicisin, tebşir edicisin, müjdeleyicisin ve teşhid edicisin yani şahid olucusun!” dercesine..
Başka, başka yok.
Başka ne yapacaksın zaten, gerekmiyor demek istiyor Allah-ü zül celâl.
İşte bu, bunlar neden inanmıyorlar, bunu bilmemiz lâzım, çünkü biz de inanmayanlardan olabiliriz.
Bir sebep var yani.
Bu meçhul kalamaz, onun için Allahu zül celâl buyuruyor bak:

“İnne cealne fi a’nakıhim ağlalen fe hiye ilel ezkani fehüm mukmehun” (Yâ SîN 36/8)
Biz onların boyunlarına “ağlalen”, bir olta geçirdik olta .
Bu nedir?
Köy çocukları bilir, biz de biliriz, Hasan Dağı’na gelirseniz orada göreceksiniz.
Köpekler komşu köpekleri daima boğazından boğar öldürür. Köpek köpeğin boğazına saldırır ki, boğazına bir kere saldırdığı zaman sıkar öldürür onu.
Kurtlar da öyle öldürür zaten. Programları öyledir.
Bunu engellemek için kancaları olan bir çember geçirilir üzerinde çok kanca vardır.
Asla köpek oraya saldırmaz.
Bu “ağlel” i köpek kendisi takıp kendisi çıkaramaz, bir kere geçti mi boynuna tamam.
Bunu başka nasıl anlarız?
Başka, ben âcizane yazdığım o kitaplarda anlatmıştım.
Hasan Amcamın bir köpeği, tavuğun folluğuna alışmış.
Yuvarlak bir kesit küçük bir tavuk girecek kadar ama kendisi de küçük olduğu için ev köpeği, oraya giriyor yumurtaları içiyor.
Çok kıymetli bir köpek öldürmek istememekteler bu nedenle engellemek için boğazına bir sopa bağlamışlar.
Ben kendim yaşamıştım Adana da okuyordum o zaman.
Köpek oraya kafasını sokuyor ama sopa engelliyor içeri girmeyi, köpek ağlıyor, yeri göğü yıkıyor giremiyorum diye.
Neden yapıyor diye sordum da Amcamın Hanımı dediki:
“Hasan Amcan bunu öldürmek istemiyor, boğazına sopa bağladı ki içeri giremiyor, onun için ağlıyor bu da”.
“Ağlal” budur.
Çok istiyor İslam’a girmeyi, yanıyor tütüyor fakat boğazında bir engeli var. Geliyor geliyor takılıyor.
Bu iplikte bir düğüm var, bu iğneden geçmiyor Tevhid İğnesinden.
Bu var ya, bu çok yani talihsizlik mi diyeyim nasıl bir iştir ki, bu nasıl çözüm bekleyen bir düğümdür, bir bilmecedir, bir bulmacadır, insanın kendinde çözmesi gereken bir derttir. Anlatılamaz yani!

Neymiş bu?

“İnne cealne fi a’nakıhim ağlalen fe hiye ilel ezkani fehüm mukmehun” (Yâ SîN 36/8)İşte, onlar onun için çene kemiklerine dayanmış, boyunlarının altındaki bu oltadan-boyunduruktan dolayı boyunlarını aşağıya eğemezler, eğseler kancalar onlara batar, boyunduruk gerer kafalarını çünkü.
Boyunları devamlı boyundurukludur yukarıya doğru, aşağı bakmak için ayaklarının bastıkları yere somurtarak bakarlar çünkü göremiyorlar aşağıyı.
Yani bunlar kibir ehlidir. Gerçekte bunlar korkunç kibir ehlidirler.
Kendilerinden başka kâinatta hiçbir şey görmezler.
Hâşâ ne Allah görürler ne de başkasını görürler.
Böyle de yanlış bir tercihin içindedirler. Korkunç bir şey bu!
İşte bu düğümü çözmediğimiz sürece, çözülmediği sürece bu iplik bu iğneden geçmeyecek, değil deve, iplik bile geçemeyecek, hâlbuki deveyi geçirecektik güya bu delikten.

İşte böyle olursa ne olmuş?
“Ve cealna: Biz yaptık” buyuruyor Allah Teâlâ.
“Ve cealli: Ben yaptım” derdi derdi yüce Allah.
Öyle buyurmuyor, BİZ diyor, “Ve cealna”, biz yaptık, kıldık.
“min beyni eydihim sedden : önlerine bir sed yaptık.”
Sed, baraj demektir Türkçe’deki.
Türkçeye de geçmiştir sed.
Öyle bir sed yaptık ki önlerine yerden göklere kadar geleceği göremezler kardeşim.
Ne demek geleceği göremez?
Bunlar Muhammed Aleyhisselat-ı vesselamın, Kur’an-ı Kerim’in, Allah’ın dualarına iştirak edemezler.
Önlerinde korkunç bir sed vardır, hiç göremezler önlerini.
Sanki aynadan bir cam yapmışlar ön diyorsun, kendisinden başka bir şey göremiyor: “hiç ön diye bir şey yok!” diyor size. Böyle bir sed.
“Ve min halfihim sedden”
Arkalarına da bir sed yaptık.
Geçmişte ne yaptık biz, nerden gelip nereye gidiyoruz diye bir düşünce sahibi asla olamazlar.
Arkadan da hapis oldular.
Arka kilitlendi, ön kilitlendi.
Baraj içinde kaldı.
Bugün yok mu?
Bugün yaşamıyorlar mı yaşıyorlar.
O zaman ,
“fe ağşeynahüm fehüm la yübsirun”;
Başlarını “ ağşeyna’ aşağıya gaşyettik, başlarına bir torba-çuval geçirdik!
“la yubsirun” , onlar asla bugünü de göremezler.
Rica ediyorum bir düşünün,
Dünü görmeyen Muhammedi Tövbeye iştirak edemeyen,
Yarını görmeyen Muhammedi Duaya iştirak edemeyen,
Bugün yok olmuş başında bir torba var, ne güneşten haberi var, ne geceden ne gündüzden böyle bir benlik sarhoşluğu içinde.
Benlik zom uykusundaki insan Muhammedi Rızadan uzak, bugün yaşarken kimi razı ettiğinden bile habersiz, kimin uşağı olduğundan habersiz!
Şeytanın uşağı mı, Resûllullah (sav) in oğlu mu, kızı mı? Resûllullah (sav) in hâşâ uşağı olmaz.
Ya oğlu olur ya kızı olur.
Biz böyle bilir böyle inanırız.
İşte şimdi tövbesi yok, tövbe birliği BİZlikte yoksa, BİZliğe katılmamışsa, duası BİZ olmamışsa, rızası BİZ olmamışsa,
Allah aşkına bu kişi nasıl Muhammedi Şehadette BİR olacak söyler misiniz bana?
Neyin şehadetinde BİR olacak bu?
İşte hüsran buna denir.
Ömür sermayesini kâr etsin diye verdik, anayı şeytana teslim etti, ne kâr kaldı ne ana.
Cehennemin ateşi burada başladı zaten şehadetsizlik, burada iken çöktü zaten.
Bu bir ihanettir . Bu bir gaflet değildir.
Olabilir insan hali, gaflet her zaman olabilir Allah korusun, cehalette olabilir canım, Allame-i cihan olacak değiliz ya.
Hadi insan doğru giderken ayağı kayabilir, olabilir fakat ihanet etti mi ama ihanet etti mi işte o zaman külliyen gider artık.
Hainlik yaptı mı işte o zaman Allah korusun artık daha yapacak bir şey kalmaz demek istiyorum.
Allahu zü’l celâl bu âyetinde bakın önümüze bir sed gerdiğimizi söylüyor kendimize.
Allahu zü’l celâl böyle kimseye zulmetmez.
Kişi kendi önüne bir set geriyor.
BİZ diyor Allahu zü’l celâl, BİZİ duymadı ve uymadı diyor.
“İyya kenağbudü ve iyya kenastağin” demedi bu.
“semi'na ve eta'na” demedi yani.
“Yapmadı!” Ne demek yapmadı? Güneş doğmadı.
Ne oldu? Cehennem oldu, gece oldu, ne olacaktı?
İşte, geçmişte Tövbede, bugün Rızada, gelecekte Duada buluşmayınca bu kişinin bütün imtihanı, tümü kayboldu.
Neticede Şehadet sıfır. Sıfıra sıfır.
Ve hesap. “Sen kalbime bak orda görüşürüz!.”
Orda görüşürüz de, şu Kur’ân-ı Kerim’i ne zaman görüşeceğiz Allah aşkına!
Anladım orda görüşeceksin zaten herkes görüşecek.
Allahu zü’l celâl’le görüşecek hesaplaşacak da bu anayasa ne olacak?

Bu Yâ SîN’in bu âyetleri, böyle Fransızca, İngilizce hâşâ bir şarkı gibi mi okunuyor namazlarda yani?
Yâ SîN, Yâ SîN … Anladım Yâ SîN de, bakın ne diyor yalnız!
“Ve sevaün aleyhim” Onlar için aynı seviyededir
“e enzer tehum” uyandırsan da, uyarsan da
“em lem tünzirhum” ya da uyarmasan da fark etmez onlar için.
İster söyle ister söyleme fark etmez, aynı seviyededir.
Türkçe kelimeler bunlar.
“Fehum la yubsirun” Onlar inanmayacaklardır çünkü.
Neden inanmayacak bunlar?
Allahu zü’l celâl inandırmıyor mu hâşâ Allahu zü’l celâlin şerre rızası yoktur.
Hayra rızası vardır ve emri vardır.
Kuralları çok açık oynar Allahu zü’l celâlin, çok net.
Onun için Muhammed Aleyhisselatı vesselam, Resûllullah sallallahu aleyhi vesselem deyin!
Münir Hocamın bir şeyi vardı dikkat ederseniz: “Siz Resûllullah sallallahu aleyhi vesselem deyin! 3 Mim’li Muhammedi, rastgele kullanmayın, hele abdestsizseniz!”
Hele ağzınız temiz değilse,
Hele beyniniz temiz değilse,
Hele kalbiniz temiz değilse 3 tane Mim taşıyan Muhammed’e dikkat edin!
Ağız Mim’ine, Beyin Mim’ine, Kalp Mim’ine…
Çünkü Muhammed kelimesi öyle muazzam bir kelimedir.
İçinde Mahmud ve Ahmed’i cem’ eder.
Habibulullahı cem’ eder.
Tümünün ortaya çıkışı, bir bedene gelişidir, tekemmüldür, son halidir.
Ama tümünün içinde vardır o.
İşte Resûllullah sallallahu aleyhi vesselem’in kızı Fatmatü’z- Zehra annemize buyurduğu şey:
Bir sabah, sabah namazı kılıp yatmışlar Ali Efendimizle birlikte.
Resûllullah sallallahu aleyhi vesselem Efendimiz camiden çıkmış doğru gelmiş, bakmış ki sıcak orası biliyorsunuz, maşallah kızıyla damadı yatıyorlar.
Diyor ki: “Yastığımızın üzerine çöktü, oturur gibi yani.
“Fatma! Fatma!”dedi, sağ elinin iki parmağı ile mübarek gösterdi. İşaret etti böyle kırpıştırdı parmaklarını.
“Eğer kılmadıysan vallahi baban Muhammed’e güvenme!”
Sabah namazının iki rekâtını kılmadıysa diye böyle gösteriyor iki parmağıyla.
“Vallahi baban Muhammed’e güvenme!”
Vallahi ne demek?
Allah adına yemin etmektir.
Bu gerçekten hepimizin dikkat etmesi gereken bir husustur.
Hiç kimse, hiçbir canbaz tel üzerinde oyun oynayamaz.
Canbaz ne demek? Farsça oynayan demektir ‘baz’ .
Oyunbaz oyun oynayan demektir.
Canbaz canı ile oyun oynayandır.
Gösteri yapabilir fakat hatası neye mal olur canına mal olur.
Hepimiz anamızdan doğduğumuzdan beri bir telin üzerinde yürümekteyiz, onun için çocuklarımız düşmesinler diye ellerimizle, yüreklerimizle tutmaya çalışıyoruz, yetiştirmeye çalışıyoruz!
Belli bir yaşa gelince baba olarak telin üzerinde yürümeye bırakıyoruz onları.
Biz son nefese kadar yürüyoruz. Ne demek?
Her zaman, her yerde, her halde var, hazır ve nazır olan Allah Teâlâ’nın huzurunda hazır olmaya çalışıyoruz.
Zaten O hazır ve nazırdır.
Biz hazır ve nazır olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz.
Öyle hareket etmeye çalışıyoruz.
Bu bir kölelik değildir.
Ellerim benim işimi görüyor diye benim kölem değildir.
El zaten benim elimdir yani.
Bunu çok iyi anlamamız lâzım.
Bizim Allahu zü’l celâle kulluğumuz bir kölelik değildir.
Allahu zül’l celâl zaten bizim şah damarımızdan yakındır.
Yani ben bu kadar söylüyorum.
Bizim sohbetlerimiz;
Allahu zü’l celâl için sohbetlerdir çok hamdolsun,
Resûllullah sallallahu aleyhi vesselem içindir,
Allah Dostları içindir.

Geçen bir kardeşimiz diyor du: “Hocam ne kadar çok Veli tanıdığınız var!” dedi.
Çok doğru söylüyordu.
Bu benim çok iyi bir insan oluşumdan değil.
Muhammed Aleyhisselat-ı vesselam’ın iyilerin iyisi oluşundandır.
Benim ise sadece Onu tercih etmekten başka bir işim yok, bir hünerim de yok.
Bir marifetim de yok.
Bir tek bana tanınan hakkı yerine getirdim.
O’nu tercih ettim o kadar.
Şeytanı tercih etmedim.
Elbette şeytan dostları ile olmam mümkün değildir çünkü tercihim orda değil.
Bundan doğal bir şey olamaz.
Allah’a giden yolda Allah dostlarından başkaları bulunamaz.
Şeytanın dostları da buraya adım attıkları gün Allah’ın dostlarından olurlar.
Kirli ise Habibullah Hamamında yıkanırlar.
Hastalarsa Habibullah Hastanesine götürülürler.
Kimin sırtında gider?
İşte bütün bu arz etmeye çalıştığım şeyler bir noktaya gelmemizi sağlaması lâzım.
Resûllullah sallallahu aleyhi vesselem “Allahu ekber!” demiş hayat namazı kıldırıyor.
“Kıldırıyor kardeşim de çoluk var, çocuk var, uyuyanımız var, uyurgezerimiz var, sarhoşumuz var, anamız var, babamız var, kızımız, oğlumuz var, bacımız var , var da var.
Ne yani herkes “Allahu ekber!” mi desin!”
Değil değil öyle değil.
Namazın arka sahnesi var.
Hayat sahnesinde görüyoruz.
Bizim işimiz ne ? Bizim işimiz çok basit.
Muhammed aleyhisselat ı vessalam, Resûllullah sallallahu aleyhi vesselem olarak namaz kıldırıyor.
Buraya hizmetçiyiz biz.
Elbette yani. Allahın kullarını, Allah Teâlâ adına, Resûllullah sallallahu aleyhi vesselem’in adına, hesabına ve şerefine olmak kaydıyla kendi kimlik kişiliğimizi bir tarafa itip, şeref Muhammed aleyhisselatı vesselamın şerefidir.
Bunun dışındaki şerefler şerefsizliktir.
Bu kadar basit.
Kârlar zarardır. İyiler kötüdür. Çok açıktır, nettir.

Bu bakımdan, biz kardeşlerimize dostlarımıza, can dostlarımıza, kadın olsun erkek olsun doğru, en kısa, en hızlı şekilde aktararak onların gerçekten Resûllullah sallallahu aleyhi vesselem’in güvendiği, emin olduğu, betona çaksan betonu yarıp geçen yürekler sahibi insanlar olmasını istiyoruz.
Hele bu devirde ciddi olarak ihtiyacımız var!.
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

Mesaj gönderen fedai »

Resim


KUL İHVANÎ CUMÂ SOHBETLERİ


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİRRÂHMANÎRRAHİM

(22 Mart 2008 tarihli sohbetin devamı)

Allahu zü’l celâl El Hayy.
Resûlullah (sav) Hayy.
Hepimiz imtihan olmaktayız.
Öyle imtihanlar olmaktayız ki, Allahu zü’l celâl Yâ Sîn Sûresinde buyuruyor işte;
Yanlış tercihler yapmayın, önünüze setler germeyin, barajlar yapmayın, göklere, arşa kadar sed çekmeyin.
Allah’la yolunuzu kapatmayın!
Muhammedi duadan ayrılmayın!
Kendinizi çelik kasalara kilitlemeyin önden, arkadan da kilitlemeyin!
Başınıza çelik kasa geçirmeyin!
Allah’ın kâinatında kendi kendinizi cehenneme hapsetmeyin!
Şeytana uşaklığa gitmeyin!
Muhammed Aleyhisselat-ı vesselâm’a sultanlığa gelin!
Çok açık, ama Allahu zü’l celâl buyuruyor ki, eğer böyle bilerek, bilinçli olarak, isteyerek, arzu ederek şeytanı tercih etmişse: “ahhh ki ne ahhh!!!”
Aynı seviyededir, artık onlara desen de demesen de onlar o yola düşmüşler.
Sen diyorsun ki: “Edirneye doğru gitme, Ankara yolu bu tarafta değil!”
O diyor ki: “Ankara Edirne’de!” diyor sana.
“Sen bilmiyorsun!” diyor.
“Ve sevaün aleyhim e enzertehüm em lem tünzirhüm la yü’minun”
Ya Resûlullah , Allahu zü’l celâl böyle buyuruyor, “sen onları uyarsan da yapmayın desen de”
“em lem tünzirhüm” uyarmasan da aynı seviyededir, fark etmez.
“la yü’minun” onlar inanmayacaklar.
“innema tünziru menittebeaz zikra ve haşiyer rahmane bil gayb, fe beşşirhü bi mağfiretiv ve ecrin kerim”
“innema “, bir gerçek var ki, nedir o?
“tünziru menittebeaz zikra” Sen ancak zikre tabi’ olanları uyandırabilirsin, uyarabilirsin!
“ve haşiyer rahmane bil gayb” bakın bakın, çok ilginç.
Sen ancak zikre, zikir nedir kardeşim?
Zikir, Peygamber Aleyhisselat-ı vesselâm’ın mübarek iki dudağından çıkan ses ve sözdür.
Kur’ân-ı Kerim’dir, Hadis-i Şerif’tir, tesbihattır, salavattır, tümü.
Bu zikre tabi’ olanlara bakın duyanları da geçti, iman edenleri de geçti bir tabi’ olmak kaldı geride.
Tabi’ olanları “ve haşiyer rahmane bil gayb” O rahman Allah ki, gayb olan yani olduğu halde gözükmeyen imtihan gereği.
Var olduğu halde gözükmeyen , kayb olmuş, gitmiş, yok olmuş, yitik değil yani.
Var Fakat gözükmeyen o Rahman’a
“ve haşiyer”
Haşyet duyan, “ittika’ korkan değil, ‘hubb’’ta seven değil, “Haşyet” saygı da duyan yani.
Yani Burak, babası 90 yaşında diyelim, bu da boksör bir vursa dört takla attırır.
Ama babası çevire çevire dövüyor da kaşını kaldıramıyor neden?
Saygıdan saygıdan.
Saygı başka şeydir çünkü saygı, sadakatin, samimiyetin ve sabrın birleştiği şeyin adıdır.
Kolay kolay yenilmez, kolay kolay yere atılmaz, çiğnenivermez, tepelenivermez ahlaksız insanlar gibi.
Yani “innema tünzirumenittebeaz zikra ‘ Resûlullah (sav) ittika edenlerle bir de kime
“ ve haşiyer rahmane bil gayb” olduğu halde Muhammed Aleyhisselâm gibi ortaya çıkıp beşeri bir bedenle gözükmeyen Allah’a tabi’ olanlar.
Yani Resûlullah’a tabi’ olanlar ve Allah’a tabi’ olanlar başka bir ifadeyle anlatılmıştır, hepsi bu kadar.
Ha zikir, Kur’ân-ı Kerim’dir , haktır .
Biz Allahu zü’l celâli de zaten Resûlullah (sav) den duyduk zikir olarak.
Kendisini görmedik, bilmiyoruz, sadece ondan duyduk yani ve uyduk.
“fe beşşirhü bi magfirativ”, bakın ne ilginçtir.
İşte sen bunları “fe beşşirhu” müjdele.
“bi magfirativ” bir bağışlanma ile.
“ve ecrin kerim” ne ilginç değil mi?
Allahu zü’l celâl buyuruyor ki, bugün bugün şimdi sen bunların geçmişlerini bir bağışlanma ile müjdele.
Geçmiştekileri “kul hakkı hariç sıfırlandı de onlara.”
Ne zaman?
Ya Muhammed seni duydular bana uydular ya.
Evet, kulluk edip de benden istediler ya!
Evet!
İşte onların geçmişinin bağışlandığını bir müjdeleyiver.
Başka “ve ecrin kerim” El Kerîm olan Allah’tan yarın onlara çok büyük bir ücret vardır.
Bugün?
Bugün söylüyor bunu zaten.
Bu ne biçim cennettir ki bugün müjdelenmiştir insan.
Geçmişin affıyla geleceğin ücret iyle bugün müjdelenmektedir.
Kim bu kimseler?
Olduğu halde gözükmeyen Rabb’a haşyet duyanlar, derin saygı duyanlar, bu eserin sahibine karşı hayranlık duyanlar, Devranda, Seyranda ve Cevlanda Hayranda kalanlar.
Neden bunu yapıyorlarmış?
Onlar zikri duydular.
Hangi zikri?
Peygamber aleyhisselat-ı vessalâmın’ın buyurduğu zikri duydular, tabi’ oldular ve bu haşyet içinde kaldılar da onları cennetle müjdele.
Evet, bakın bu da ilginç, burada, bu sayfada bitiriyoruz zaten,
“inna nahnü nuhyil mevta” biz var ya biz meftaları diriltiriz.
“Ve nektübü ma kaddemu” insanların takdim ettiklerini, gönderdiklerini keteb ederiz, yazarız, yazdırırız.
“ma kaddemu ve asarahüm” geride bıraktıkları eserlerini de yazarız.
Kendilerinin gönderdiklerini, postayla gönderdiklerini, yörük göçü gibi önceden gönderdiklerini yazarız.
Geriye bıraktıkları eserlerini de yazarız.
Biz ölüleri diriltiriz.
“Ve külle şeyin ahsaynahü fi imaminm mübiyn”
“ve külle şeyin ahsaynahü “ O Allah tek tek saymıştır.
“fi imamim mübiyn” Açık seçik beyan edilmiş bir imam biçiminde yani.
Kur’ân-ı Kerim içinde, mahfuz olan kitapta, benim, senin hepimizin alın yazısındaki kitapta, alınyazısındakini parmak iziyle okuyup da yaşadığı hayatın kitabında tek tek yazmış, saymıştır.
Kaldı ki iki tane de videoya almaktadır.
Sağ taraftakiler hayır işlerin diyelim soldakiler de sol işlerini sürekli videoya almaktadırlar.
Onun için hesap çok basit görülecektir zaten.
Araştırmaya, soruşturmaya gerek yok, bir saniye bile zaman sürmeyecektir hesap.
Onun için elleri ayakları ileride göreceğiz.
Elleri, ayakları kendi bedenleri aleyhine şahidlik yapar yani.
Çünkü ilahî sistem böyle program böyle.
İşte bütün bunlar, bu sayfada gördüklerimiz bize o kadar açık bir şekilde Yâ Sîn Sûresinin Birinci sayfası.
“Neden ölülerinize okuyun!” buyuruyor Resûlullah (sav) ?
Gidin oraya mezarların başına oturun: “ay anam vay babam!” diye ağlayın!
Anladım, anladım da bizim diri sanılan ölü ne olacak?
Meşhur Necmeddin Kübrâ Hz. büyük veliyullahtır.
Bir Allah dostu vefat etmiş, o da çok sevdiği için yaşlı zamanında cenazaye katılmış.
Bu hikaye değil, gerçek.
Varmışlar mezarlığa , hakka yürümüş hak dostunu kapatmışlar toprakla.
Devrin alafranga imamlarından birisi de çıkmış, bağırıp çağırıyor.
İşte “vah kardeşim falan oğlu falan falan! “ derken, Necmettin-i Kübrâ Hz. gülmeye başlamış derken gülme daha artmış. Etrafındakiler demişler ki: “Efendim bakın dost var düşman var, siz çok büyük bir zâtsınız burada kahkaha atarak gülüyorsunuz!”
Demiş ki: “Ya gülmeyeceğim fakat ölü güldürüyor beni”
“Ne diyor?”
“Diyor ki, Necmettin, şu başımdaki ölüyü çek başımdan!”
Talkın veren imam için söylüyor bunu “başımdaki ölü” diye.
“Şu ölüyü çek başımdan Allah aşkına!”
İşte bu mesele.
Şehâdetini diriltenler.
“Eşhedü enla ilahe illallah” sözünü Muhammed Resûlullah ağzından söyleyenler, yüreğinden söyleyenler, kulağından duyanlar, saf Muhammediler, gerçek Muhammediler.
Allaha Allah için kulu olanlar, Resûlullah (sav) i, Resûlullah (sav) olarak sayan, seven, tanıyan haysiyet sahibi gerçek Muhammediler.
Bu inançta, amelde, ahlakta, halde olanlar.
Konuyu kapatmadan bir şey söylemek istiyorum, kendim için. Bizde bir tehlike vardır.
Başkasında noksan arayan Muhammedi mükemmeliyete giremez asla.
Çünkü başkasında noksan aramak İblis Ahlakıdır.
Bu dört kişi bundan müstesnadır.
Suçlanamaz dört kişi.
Kim?
1- Baban. Kimse babayı suçlayamaz noksan aradı diye. Çünkü noksanı bulup mükemmelleştirmek onun ana görevi, babalık görevidir. Bundan dolayı kınanamaz.
2- Koca. Kimse bir hanımın beyini, hanımında noksan görüyor diye kınayamaz çünkü onun noksanlarını gidermek kendi noksanlarını gidermekten önce farz-ı ayn’dir.
3- Muhammedi Hoca. Gerçekten Resûlullah (sav) adına ve şerefine bir hizmet veriyorsa kendisine candan bağlı, samimi olan, dost olan insanların noksanlarını onlara söylemesi lâzım. Yoksa aksi takdirde çok yanlış yapar. Başka bir şey söylemek istemiyorum çok hata olur. Zaten Muhammedi değildir o. Çünkü orda önemli olan onun noksanını görmek değildir, alışkanlık bile olsa, kemikleşmiş bile olsa ne yapıp ne yapıp onu eritmesi lâzım.
Yoksa Resûlullah Efendimize gerçekte geçemez yani.
Efendim birazda zikkeli kalsın diyemeyiz yani, takılır kalır çünkü o bir yere çakılı kalır.
Affedersiniz bir atı bir yere otlasın diye zikkeliyorsunuz 500 metrede de ipi var.
Yola çıkıyoruz, herkesten önce dört nala koşuyor, ne kadar? 500 metre!
Ondan sonra?
Kurşuna dizseniz bir adım attıramazsınız çünkü arkada zikkelii kalıyor.
Zincirini koparamazsa gidemez artık.
Bitti o iş.
E hocam zincirli kalsın diyemez kimse eğer hoca hoca ise, adam da adamsa.
Bu metod Muhammedi metod değildir.
Demek ki baba, koca, hoca.
Dördüncüsü?
4- İmam. Yani devlet başındaki kişi.
Bunda da kimse kınanamaz.
O toplumun eksiğini, noksanını bulmak zaten onun görevidir ve gidermekte görevidir.
Bunun dışındakiler, başkasında noksan arıyorsa çünkü görevli değiller, gerçekten bunları Muhammedi sistem içerisinde tutmak mümkün değildir zaten girmesi de mümkün değildir, hayalen olabilir yalnız.
Mesela şimdi desek ki, hepimiz kahve içiyoruz değil mi?
Bu bir hayaldir, içen vardır ama ben içmiyorum şahsen desem boş konuşurum, kahve içmedim ama kahve içsem de hiç konuşmasaydım haktır bu.
Onun için bu “ağlal” neydi bu ağlel, bu olta?
Ne oltasıydı bu böyle?
Sadece kibir deyip geçecek miyiz ki, kibir neymiş ki ?
Onun anası ne anası?
Gitsek gitsek gitsek bu hele hele desek bir kelimeye indir bunu desek, neydi bu?
Bunu nerden bulacağız?
İblisin ağlal’ine bakacağız. İblisi iblis yapan şey neydi?
Yalan mı hayır yalan değil.
Yalanı da doğuran haseddi.
Yani insan aklının ilk kepenti, ilk düşmanı hasedi.
Eğer bir kişinin boynunda hased varsa, bu iş en sarp iştir.
Bunu kesmek için demir testeresi lâzım, bundan kurtarabilmek için.
Çünkü hased korkunç bir hastalıktır.
Kibirlilik hasedden doğar, yalancılık hasetten doğar, aklınıza ne gelirse hasedden doğar.
Hased tümünün anasıdır çünkü.
Bunu bir dipnot olarak kırmızı kalemle yazmamız lâzım hepimizin avucumuza ikide bir bakmak için.
Hased, Allahu zü’l celâlin kaderine karşı geliştir.
Yani Allahu zü’l celâlin verdiğine razı olmayıştır.
Kadere karşı oluştur.
Karşıdaki kişi için asla iyi düşünemeyiştir.
Yani ne olmuş?
BİZE giremeyiştir, BEN’ de kalıştır.
Ben kim idi?
Şeytanın tâ kendisiydi.
Biz kim idi?
Muhammed Aleyhisselat-ı vesselâmın tâ kendisiydi.
Efendim birkaç damlada donuk kalsın.
Donuk kalırlarsa ben kalırlar, ben kalırlarsa şeytan yani yem olurlar, Akdeniz’i bulamazlar demek istiyorum.
Olsun mu? Olsunsa olsun ne diyelim yani.
Buz dağları da olacak dünyada Allah böyle yaratmış, tercih edenler olacaktır.
Ama biz BİZ diye konuşuyorsak, içimizde çocukta olacak, kadın da olacak, delimiz olacak akıllandırmaya çalışacağız, hastamız olacak iyileştirmeye çalışacağız, yürüyemeyenimiz olacak, gençler var aramızda güçlü onlar omuzlayacak.
Bu yolda giderken kimse geride kalmayacak aksi taktirde BİZ olamayız yalnız.
Dökülen dökülsün kalan sağlar bizimdir, bu Muhammed (sav) in metodu değildir.
Onun için hanımlar, “Ya Resûlullah her şeyi erkeklere söylediniz söylediniz söylediniz bize de bir şey söylemiyorsunuz. Yani sen yokmuşsun gibi” böyle demişlerdi,
“Yok yok eyy hanım milleti , “Nisa Kavmi” Siz var ya şu dört şeyi yapın ben sizin kefilinizim cennetin hangi kapısından istiyorsanız buyurunuz, girin!” Neydi bunlar?
1. “Beş vakit namazınızı kılın.
2. 30 gün orucunuzu tutun.
3. Müslüman olan kocanızı razı edin yani geçim ehli olun, âsî olmayın, isyankar olmayın. Hayâsız olmayın, olmayın! Fatmatüz Zehra olun yani.
Birde eliyle mubarek ağzını, dudaklarını işaret etmiştir,
4. Ağzınıza sahip olun!
Cennetin hangi kapısını istiyorsanız, buyurun gelin!”

Nereye gitti, hani bizim camiler, hanlar hamamlar yaptırmalar, şöyle yap, böyle yap, mahalle aralarında koşmalar, o dersten bu derse, şundan şuna .
Dışarılardan sesler duyuluyor zannedersin ki burada düğün yapıyorlar.
Bu ne bu?
Hiiçç! Gürültü, uyduruk şeyler.
Neresi Resûlullah (sav) ile ilgili bunlar hiçç.
Kim çıkardı bunu? Bilmiyoruz kim çıkardı.
Ama Resûlullah (sav) değil, onu biliyoruz yalnız.
Kim diyorsa öyle değildir, buyursun bize bir tek kelime göstersin, yüreğini görelim, buyursun. Resûlullah (sav) ne dedi, ne demedi elimizde bak.
Her gün yazıyoruz, kardeşlerimiz yazıyor, hadislerin tümünü. Mesela şimdi Allah razı olsun Kutub-i Sitte olduğu gibi yayınlanmaya başlıyor.
Bir başkası başka şey yapıyor.
Niye bunlar niye yapılıyor?
Okunsun diye.
Resûlullah (sav) biz rüyada mı hadislerini duyacağız.
Niye hadislerini okumuyoruz ki, nasıl tanıyacağız. Tanımadığımız Peygamber Aleyhisselatı vesselâm’ı niye sevelim biz?
İnsan tanımadığını sever mi, bilmediğini niye sevsin yani.
Lafla seviyor bak.
Canımı veririm, saçının bir telini vermiyor bu sefer.
Bu nereye kadar gider? Hiçbir yere gitmez.
Bu bir hayaldir, ama gerçek bu değildir yalnız.
İşte bütün bu arz etmeye çalıştığımız şeylerin tümü BİZ oluşumuz , kardeşlerimizin gerçekten Muhammedi bir cemaat, bildiğimiz cemaat değil, Peygamber aleyhisselatı vesselâm’ın arkasında “Allahu ekber!”diyen cemaat.
Hepsi bir can gibi yalnız.
“Allahu ekber!” dediğinde sanki bir kişi vardı “Allahu ekber!” deyişte. “Allahu ekber!” dediler, kalkıverdiler.
“Eh sen biraz şöylesin, yapma!.”
Ne alaka kardeşim.
“Ben senden daha bilgiliyim sen az biliyorsun!”
Ne diyorsun sen kardeşim?
Biz Resûlullah (sav) dediğini yapıyoruz, hesabı Allah görecek böyle bir şey yok.
Eğer az biliyorsam, sen çok biliyorsan gel bana öğret çok bildir yani eğer istiyorsan, hizmet et yani.
Efendim ben böyle algılıyorum.
Böyle algılama.
Çünkü bu cemaatın onuruna yakışmaz.
Burasına saygısızlıktır, bana yapacağına hizmet yap!
Beni yıkma, yakma, horlama, dırlama dışlama, atma, çatma! Neden?
Neden olacak yani Hakan sen benim neyimsin ki?
Soruyorum hani dört kişiden birimisiniz?
Hayır!
O zaman bana bir şey söyleme, söyleyeceksen güzel şey söyle.
Kimin hakkı vardı?
Baba olacaktı, koca olacaktı, hoca yani öğretmen olacaktı bir de devlet başında olacaktı.
Bunun dışındakiler değil.
İşte bütün bu arz etmeye çalıştığım şeyler canlar, ben canları çok kullanırım.
Canlar nedir?
Can HAYY Esmasıdır.
CAN cisim ve maddenin birleştiği noktadaki addır.
Ruhla nefsin yapıştığı yerdir.
Kalbin ortasıdır.
Bir tarafta soyut Ruh vardır, bir tarafta somut nefs vardır.
Yani CAN cisim giydi mi olur sana bir insan, buyurunuz, sahneye çıkar.
Ya da Hacer, sahneye çıkar.
Elbisesi değişik, biri yeşil giymiş Hacer olmuş, diğeri de kırmızı giymiş ya da başka bir renk giymiş..
İçindeki içindek El HAYY celle celâlihu, nerde?
Can da.
Başka ne can var, vallahi bir tane can var, kimin canı Âdem Aleyhisselâmın canı.
Bizim bildğimiz başka can yok ötekiler, ötekiler işte Keban’dan bağlanan hatlar.
Bize kadar geldi..
Tepe tepe kullanmaktayız farkında bile olmadan..
Bir yerimizi ağrırsa CANımız hatırlarız!..
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
Hakan
Moderatör
Moderatör
Mesajlar: 4285
Kayıt: 08 Eki 2006, 02:00
İletişim:

Mesaj gönderen Hakan »

Dosd Muhammedi Şirin Can...

Yine sohbetleri insanların hizmetine sunmuşsun. Zevkini almışsın. Yüreğini açmışsın. Eline, koluna ve yüreğine sağlık. Hizmette daim olma gayesiyle Muhammedi muhabbetlerimizle...
Resim
Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

Mesaj gönderen fedai »

Resim


KUL İHVANÎ CUMÂ SOHBETLERİ


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİRRÂHMANÎRRAHİM


Biz biraz sonra burada göreceğiz yani Yâ Sîn Sûresi öyle bir sure ki,
“Ve âyetül lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fil fülkil meşhun” (YâSîn 36/41)

Bizim bir âyetimiz daha var, “ leküm’ onlar için, “enna” Biz var ya Biz “hammelna” hamal gibi yükledik “zürriyettehum” zürriyetlerini “fil fülkil meşhun” şahane gemilere yükledik. Yapma ya!
Evet. Halim Kök, annesinin gemisinden hangi gün, hangi saatte indiği kaydında vardır.
Kızı İrem canımızında hangi gün hangi dakikada indiğini kendisi bilmektedir.
Makas yememiş dirilik, İremlerde beklemektedir kıyamete kadar makas yemeyecekleridir.
“El Hayy” Allah’taki Hay’dır ve devam etmektedir.
“Ve nefahtu”, Rahman Nefhası olarak Kur’ân bahseder.
Topraktan yarattık, Nefhamızdan üfürüverdik.
Ne biçim üfürüvermiş?!
Şah damarımızdan yakın gelen üfürük, hoş geldin, sefa geldin.
Bitmeyen nefes-soluk!
Onun için “Can” güzel kelimedir.
Allah hepimizi, hepimize lâzım ve lâyık kılsın!
Bizi Şeytanın BENlik Tuzağından uzak tutsun!
İçimizdeki Tevhid İpliğimizdeki “lâ ilâhe” düğümünü çözdürsün Allah!
“İllallah” iğnesinden geçirsin!
“Muhammede’r- Resûllullah” Tezgahında tevhidini dokusun inşallah.
Geçmişimize, Kur’ân-ı Kerim’deki tek âyet: “Ya Muhammed, sen tövbe istiğfar et, Allah senin ve mü’minlerin geçmişini affedecektir”


“Fa'lem ennehu la ilahe illellahü vestağfir li zembike ve lil mü'minine vel mü'minat vallahü ya'lemü mütekallebeküm ve mesvaküm : Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. (Habibim!) Hem kendinin hem de mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.” (Muhammed 47/19)

Bir tek âyet!
Bizi de oraya mazhar etsin!
Kul hakları varsa üzerimizde onlar için BİZi ayıktırsın, BİZe onlarla helalleşmek nasip etsin!
Allahu zü’lcelâl zâten kendi haklarından vazgeçeceğini ilan edip durmaktadır sürekli bir tövbe ile.
Bu kadar basit: “Ya Rabbi kusura bakma!” desek
“Canın sağ olsun!” buyuracak.
Çok âyet var öyle.
Gelecekte bize hakkı ve hayrı versin!
Şimdi de, şu anda da razı olacağımız şeyleri ve işleri Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem) in razı olduğu şeylerden-işlerden de kılsın!
Çekemeyeceğimiz yüklerden korusun!
Şeytan ve şeytanlaşmışların şerrinden, tuzaklarından, ayak kaydırmalarından, yön kaydırmalarından ve kendi içimizdeki dengesizliklerden, aile içindeki dengesizliklerden, toplumdaki ve kâinattaki dengesizliklerden korusun!
El Hayyu’l- Kayyum’un Muhammed Aleyhiselatü vesselâm’daki Dostluk Düzenine soksun hepimizi!
İç dengelrimizi Şeriat-ı Garra üzere perçinlesin!
Bunun için gereken, gözüken “Kuvvet” veya gözükmeyen potansiyel kuvvet “ Lâ havle” “velâ havle velâ kuvvete illâ billahü’l- aliyyü’l- azîm”
Gerçekten çok âli, yüce, anlatılamaz ve azîm gücü olan Allahtadır bu gözüken ve gözükmeyen güç- kuvvet!
Biz bunu kendi başımıza yapamayız!
Ne korunabiliriz, ne de iyi işler yapabiliriz.
İkisinde de “velâ havle velâ kuvvete illâ billahü’l- aliyyü’l- azîm”
İlan ediyor Allahu zü’l celâl!
“Siz bana sığının ben hallederim!” Buyuruyor, sahih hadistir bu!
“Yeter ki siz tercihinizi bir kullanın yani.
Hizbullah!
Hizbu’ş-şeytan!
Kur’ânı Kerim’deki, Muhammed Aleyhisselâm ile İblis arasında bir tercih yapın bakiiim!!!
Bak nasıl şakırdatıyorum!
Tetiğe bas, adamı öldür! Tercihini aklın ve cüz’i iardenle yap da, katil diye seni cehennemin zümerasına dünyada 3ahirette nasıl sokacağımı yaşa ve gör!” buyurur gibi..
“velâ havle velâ kuvvete illâ billahü’l- aliyyü’l- azîm” diyenin baş tacı olacağını Allahu zü’l celâlin ilân ediyor zâten.
Kişini hür tercihini açık bırakıyor.

İşte bütün bu BİZ oluşumuz, başkalarından üstünlük ya da alçaklık derdimizden gelmiyor.
Bu BİZe başkalrından yüksek olmamamızı asla sağlamaz!
Ancak böyle olamayışımız BİZe alçaklı getirir!
Biz insan gibi Muhammed Aleyhisselatü vesselâmı DUYmayı ve UYmayı arzu ediyoruz.
Bunun için bu âleme geldik, bunun için çolukla, çocukla, hayatla, elle, ayakla vesaire sorularla imtihana çekiliyoruz.
Oyunu adam gibi oynamayı istiyoruz.
Doğru oynamak istiyoruz.
Ve doğru ölmek istiyoruz, doğru dirilmek istiyoruz.
Doğru cennete gitmek istiyoruz.
Bu çok açık ve net.
Bu BİZe Allahu zülcelâlin Kur’ân-ı Kerim’deki açık emridir.
İlkokul çocuklarımız var okutun lütfen Kur’ân-ı Kerim’i, okuyacaklardır, anlayacaklardır hatta!
“Biz oyunun dışındayız!”
“Hangi oyunun?”
“Şeytan oyununun dışındayız!”
Bizim derdimiz kimseyle değildir kendimizle de değildir, nefsimizle de değildir.
Çünkü nefsimiz bizim çocuğumuz gibidir.
Hakkı ve hayrı BİZ öğreteceğiz ona!
“Ey tatmin olmuş nefis!” ne demek?
Tatmin olmuş tatmin, mutmain olmuş yani artık Allah var mı yok mu derdinden kurtulmuş, şöylesin, böylesin derdinden kurtulmuş, bütün kâinat seni övüyor da, sen “git işine “ diyor. Hepsi dese ki “ sen hiçbirşey değilsin!”
“Git işine ben Muhammed Aleyhisselatı vesselâmın sultanıyım!” diyor.
Yani iş bitmiş. Ne demek bu?
Şu demek; birisi, bütün insanlar bir Dervişe diyorlar ki: “Parmağının birisini keseceğiz senin değil o!”
O da diyor ki: “ Bu Allahın aynası olan akıl bende olduğu sürece bütün kâinattaki insanlar doğru konuşmuyor. Bu parmak benimdir kestirmiyorum!”
İşte mesele bu! Mutmain olmuş insan budur!
“Yani bu kadar insan doğru söylüyor o zaman parmaklarımın hepsini doğrayıverin be siz gelin ayağımı, bacağımı da doğrayın hadım edin mâdem!”
Bu ne demek bu?
Aklı sağlam değil demektir.
Mutmain olması mümkün değil bu aklın.
Cinnet getirmiş bir akıldır bu.
İşte nefiste böyledir.
İlahi İlim ve Muhammedî Edeb eğer satırlardan öğrenilecek olsaydı biz şu bir saatin içerisinde bütün bilgisayarı parmak başı kadar yere toplardık bilgilerini.
Ondan sonra Allahın ne ceryanı kesilir, fenafillahtan, şurdan buradan dem vururduk. Vururduk ta ne olurdu?
Hiiçç.
Sadırdan sadıradır Muhammedi Tasavvuf!
Satırtan satıra değildir!
Hiç kimsenin eline Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem) bir satır yazmamıştır, yazdırmamıştır hatta!
Yaa?
Sadırdan sadıra, sadr.. sadr..sadr..
Sîneden sîneye. Elden ele, dilden dile gönülden gönüle Allah’a giden yol kıyamete kadar. Allah dostlarının yüreklerinden geçiyor Allah’a giden yol, neden geçiyor, onlar sadıktır, samimidir, sabır ehlidir.
Bu yola sabrederler, Allahu zülcelâlle olmaya, Muhammed Aleyhisselatü vesselâm’la olmaya sabır ederler.
Her zaman, her yerde ve her haldedirler.
Bu konuda emindirler, sıdıktırlar, sadıktırlar, güvenilir.
Allah onlara güvenir ki onlar da Allah’a güvenir. Onlar Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem) güvenmiştir, o da onlara güvenir.
Kesinlikle 220 volt veren bir fiş bir prizle nasıl anlaşmışsa, onlar da öyle anlaşmışlardır.
Onlar iki değil BİR dir zâten. Ayrı değildir ki, BİR olan BİZ’dir onlar.
İki diyen şeytandır, o kişi dışarıdadır. O prizde değildir o.
Hikaye anlatıyordur, rüya anlatıyordur, masal anlatıyordur, korkunç bir oyundur bu.
Acı bir oyundur.
Bizim aklımıza ihanetimiz olur bu.
Çok ağır, onun için alışkanlıklara çok dikkat etmemiz lâzım.
Hased gibi kanserden de beter olan, iblisin ana ipi olan , kimin onunla bir bulaşığı varsa bir gün mutlaka imanını çeker alır, son nefeste çeker alır Allah korusun!
Bulaşığı, kokusu kalsa da yine çeker alır çünkü bu ötekileri bir günde doğuruverir.
Bir saniyede doğurur hatta.
Kibiri, garazı, öfkeyi, öteyi-böteyi birkaç dakikanın içinde doğuruverir o, çünkü anaçtır.
Hased, hased… Çare?
Çare çok basit.
Neyi hased ediyorsanız, kime hased ediyorsunuz, mesela ben Halime hased ediyorum. Neyine hased ediyorum?
Ne güzel saz çalıyor diyorum, çare şu : “Halim kardeş sen var ya sen geçen gün söylediğin türküde hiç hayalimden geçmezken, gerçekten gözümden kayan yaş sol yüzümü aşağı yukarı dudaklarıma kadar yüzümü asit gibi yakarak indi.
Böyle ağır bir acı hissettim demek istiyorum, gerçekten yani.
Ben onu Türkiye’nin en iyi sanatkarından dinleseydim bana vız gelir tırıs giderdi vallahi.
Hiç dinlemem de zâten.
Ama o kadar içinden, taaa derinden benim bana bizim bile söyleyiş biçimimizden çok samimi, çok sadık, çok saf ve gerçekten hoş, bizim sesimiz gibi geldiği için gerçekten çok muhteşem bir kelime dinliyormuşum gibi Kâinat Kur’ân’ından dinledim Halim! Bana daha çok ana sesi gibi geldi.”
Ben bunları niye söylüyorum Halim’e ?
Diyorum ki, mesela diyorum eğer Halim’e bundan dolayı hasedlik duyduysam bu duygularımı kendisine ifade ediyorum.
Ben kendi düğümümü kendim çözdüm bakın.
Halbuki ben bu düğümü bende gizleseydim kendi mikroplarını kendinde besleyen zavallı bir hasta-adam durumuna düşerdim.
Akılsız bir yaratık durumuna düşerdim.
Kendi kötülüklerimi, kendi cehennemimi, kendi içimde besliyor ve büyütüyor olurdum.
Muhammed Aleyhisselatü Vesselâm’da olmayan bir ahlâkı kendime yâr edip, gizleyerek kimden gizleniyorum?
Röntgen makinalarından mı?
Şu kâinat, NURundan halk edilenden mi gizlenmeye kalkacağınızı sanıyorsunuz?
Daha birinci kapıda zâten radar çalmaya başlar.
Siz giremezsiniz ki zâten, mümkün değil iblis ahlâkı ile buradan geçiş mümkün değil.
Say iblisin ahlâkını, iblisin ahlâkı çok ama ben anasını söyleyeyim mi size, haseddir diyorum işte.
Bunu söylüyorum demek istediğim bu.
Kötülüğün tümünü doğuran bir ana var, anaç!
İşte bu da HASEDdir!..
İşte bunu bilmemiz lâzım.
Hepinizi tenzih ederim böyle bir şeyden Allah korusun fakat bunu çok iyi bilmemiz lâzım.
Ve bende bu hastalık varsa biriniz bunu anlarsa bana merhamet göstermeniz lâzım.
Bana yardımcı olmanız lâzım.
Beni üzmeden, kırmadan, yakmadan, yıkmadan, atmadan, kesmeden, Muhammedî bir muhabbetle, Muhammedî bir merhametle, Muhammedî bir hizmetle beni Muhammedî hakikate taşımanız lâzım.
Hep beraber, aksi taktirde biz, bizim içinde ben olarak kalmış bir tas su var, içinde buz parçaları olan kap gibi oluruz. Bu yanlıştır.
Evet hepimiz bir anda erimeyiz, bir anda olamayız, çocuk var içimizde büyük var, şöyle var, böyle var.
Var ama ebedi buz mu kalacağız yani?
Muhakkak eriyeceğiz demek istiyorum.

Çünkü bu yol böyle bir yoldur.
İşte bu arz etmeye çalıştığım engelleyici şeyler hep “ağlal” dir.


“İnna cealna fi a'nakihim ağlalen fe hiye ilel ezkani fehüm mukmehun: Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır.” (YâSîn 36/8)

Olabilir, ne bileyim ben yalan söyleme hastalığı bana mikrop gibi, virüs gibi girmiştir.
Ne bileyim ben bir şeyler oluyordur, oluyorsa benim bundan kurtulmam lâzım.
İşte benim gönlümden geçenler bu zâten.
Geçen gün Nuriye kardeşimizde idik, Allah razı olsun gerçekten orada Bursa’da gördüğümüz o insanlar Mudanya’da gördüğümüz mesela Hatice Yıldız Hanımefendi, yine orda Renginaz Hanımefendi kardeşlerim.
Nuriye kardeşimiz, zâten Allah razı olsun gerçekten Allah için söylüyorum ki çok hoşuma giden günler geçirdim ve insanlarla tanıştım.
Ve gerçekten Muhammed Aleyhisselat-ı vesselâm’ın güzellik ve özelliğini taşımış insanları gördüm.
Bu devirde hele kadınlarımızın çoştuğu, taşdığı, sultanlık, annelik, ötelik-bötelik, bir takım saçmalık içinde kendilerini yok edişlerinin yanında böyle sapasağlam, Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin kızlarının taşıyacağı onurda, şerefte, haysiyette, hayâda, ahlâkta, edepte, güzelliklte ve özellikte olmaları beni şahsen çok sevindirdi, çok mutlu olduk demek istiyorum öyle olmalarından ki, bizim amacımız buydu.
Kendi Ahsen’imin nasıl cennete girmesini arzu ediyorsam şüphesiz suretle bütün bu kızlarımızın, bütün bu kardeşlerimizin, herkesin cennete girmesine candan yürekten bir arzumuz olması lâzım çünkü Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin özünde oluşumuz başka mümkün değildir. Hak budur ve gerçekte budur.
Gideceğimiz cennetler de inşallah Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin nurundan halkedilmiştir.
Bunu çok iyi anlamamız lâzım!..

Bütün bu arz etmeye çalıştığım şeylerin bir sonucu var.
Biz elimizden geldiği kadar kendi vicdanlarımızda Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem) i DUYmaya ve UYmaya çalışalım inşallah!.
Tövbemizde, Rızamızda, Duamızda ve Şehâdetimizde kardeşlerimizi, bütün ümmet-i Muhammed’le beraber İlahi Öğretim ve Muhammedî Eğitimdeki can yakınlarımıza yüzde yüz yalnız dualarımızı BİZ-BİRikte yapmalıyız.
Kendi evlerimizde Muhammedî düzen ve dengeyi bulmalıyız.
Muhammet aleyhisselatü vesselâm’ın onuruna ermeliyiz.
Bu hal bize üstünlük değil, insan olmamızdan dolayı peygamberimizin yaşayan adamları olarak mecbur olduğumuz bir husustur.
Bizi gören herkes: “Muhammed aleyhisselatü vesselâm’ın bir yakını geliyor!” demelidir. “Şeytanın uşağı geliyor!” dememelidir.
Bu hal, BİZim İnancımıza, Amelimize, Ahlâkımıza ve Hallerimize yansımalıdır.
“Yok efendim öyle yapmayalım, boyunlarımıza birer levha takalım falan Efendi Cemaatıdan, falan Efendi Tarikatındanız!” vs. şurada uçuyor, burada kaçıyor bunlar!.
Bu kimseler ve oralar o kadar açık ki zâten tellalla çağırıyorlar insanları, dileyen gitmekte!.
Gazete ilanları ile anlatıyorlar.
Bizim onunla oynayacak vaktimiz yok demek istiyorum.
Şahsen benim zerre kadar yok.
Ama diyelim ki ben 60 yaşındayım belli bir zamanım vardır!
Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz 63 yaşında geçmiştir, gitmiştir, Hakk’a yürümüştür.
İnsan ömrü sınırlıdır!
“Ee sınırlı da Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem) Yolu kapanır mı?”
Kapanmaz! Ben gidersem başka bir dilli düdük çıkar ortaya.
O da Muhammedî yoldur.
Ama onu kullanmak gibi bir ihanete Muhammedî sistem içerisinde imkan yoktur zâten. Şeytanın sahasında ise zâten bu tarafa bakamaz bile yani değil faydalanmak bakamaz, bakamaz! İletişim kuramaz zâten.
Öbür tarafta oyununu oynar yani, ne fark eder Firavun demiş ki: “Ben Rabbım!”
“Fekale ene rabbukumul'a'la: Ben, sizin en yüce Rabbinizim! dedi.” (Nâziât 79/24)
Desin, demişte ne olmuş, Rabb mı olmuş yani?
Ne alâkası var, insanların başını belâya sokmuş.
Onun ve ona uyanların hali için ise:
“Onları (Firavun ve yandaşlarını) ateşe çağıranların imâmı kıldık!...” (Kasas 28/41) buyurulmakta.
Firavun açıkça Hased ettiğinden İblisin ihânet ve hile esfeline düşmüştür.
Oysa Kulluk kemâlâtı Oyununda Bâtılın ve Şerrin baş rol oyuncusu olan İblis de netice olarak bir yaratıktır.
Hâliyle RABB’imizden korkar...
Onun derdi ve hasedi âdemoğluyladır...


“Tıpkı şeytânın meselesi gibi ki insana: “inkâr et!” dedi de inkâr edince: “ben senden uzağım; çünkü ben âlemlerin RABB’i olan ALLAH’tan korkarım” dedi. (Haşr 59/16)

Bunları size şunun için söylüyorum güvenilir insan olmak ve güvenmek.
Kime? BİZE…
Siz kimsiniz?
BİZ; Ehl-i Beytîyiz, Muhammedîyiz, Kur’ânîyiz ve Rabbanîyiz.
Asla şucu veya bucu değiliz, bu iyice biline!..
BİZ deniz gibiyiz.
Her birimiz denizde bir damlayız fakat bizde arasan bulamazsın binlerce damlanın biriyiz.
BİZim böyle bir şeye ihtiyacımız yok zâte şükür!.
Biz Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem)’e karşı hâşâ böyle bir hainliğimiz yoktur, deniz olalım demeyiz biz böyle bir cemaatın parçasıyız Allah bizi böyle halk etmiştir.
Bizi, Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem) olarak yaratmamıştır.
Bizim böyle bir denizde fırlayıpta havalara: ”Bana bak!” diyecek bir azgınlığımız falan olamaz.
Bir şaşkınlığımız, taşkınlğımız ve azgınlığımız olamaz!
“BİZ aklını Allahu zü’l celâlin yolunda kullanan insanlarız, şeytana peşkeş çeken uşak değiliz!” demek istiyorum.
Ben kendim için söylüyorum bunları.
Yoksa iş çok basit!.
Dört tane televizyona çıkarsın, bir o yana bir bu yana çakarsın, üç dört tane daha…
Ooo, şişirirler, sonra ya patlatırlar ya da uçururlar işte, seyret gümbürtüyü.
Biz hepimiz, ben sen o biz hepimiz hamdolsun Muhammedîyiz.
Bir grup olarak değil. Bir taraf olarak, bir şucu,bucu değiliz biz zâten O’nun nurundan halk edildik te ondan öyleyiz.
Bugün farkına vardığımızı söylüyorum.
O “semi'na ve eta'na: vallahi daha şimdi duydum ve uydum!”
Nasıl şimdi duyuyorsun Halim?
Sen 40 yaşındasın diyelim 40 senedir insan duymaz mı?
“Vallahi efendim hep duyuyordum ama duymuyordum, şimdi duydum da “Allahu ekber!” dedim. Ne yapayım yani yeni duydum da uydum işte, demek ki duymamışım da uymamışım işte!” demek istiyorum.
“Ezanlar dışarıda okunurdu, bugün İL KEZ içimde okundu!
Bugün Medine yüreğime geldi Muhammed Aleyhisselatı vesselâm bu ezanı yüreğimde okudu!”
Şimdi ezan okunuyor bak!
Yani sabah namazını kılıp kılmamaktan bahsediyoruz kardeşlerim az sonra!
“Benim içimde ezan okunuyor!” diyorum.
Muhammed Aleyhisselatı vesselâm artık içimde okuyor ezanı, kendi sesinden duyuyorum.
Kendi sesi, Allah’ın sesidir.
Şah damarımdan yakın olan, ezan okuyor ve ben namaz kılıyorum.
Mesele bundan ibaret!..

Bu saygı duruşudur, bir muhabbettir, bir hoşluktur bu!
Kulluk, kölelik anlamında kulluk değildir.
İşte Kul, Arapçada yazdığımda işte “Kul: De!” ki demektir, “De, söyle!”
“Kime?”
Muhammed aleyhisselatı vesselâm’a hitaptır.
Hiçbir zaman kullarım diye bir kelime bulamazsınız.
Kul sadece Muhammed aleyhisselatı vesselâm’a mahsustur.
Bizde köle anlamında kullanıldığı için maalesef yanlış bir yerdedir.
Kul: De ki.
Biz niye kul oluyoruz?
Biz şimdilerde kula kul oluyoruz, Allah korusun!
Ne demek?
“Kul : De ki!” diyeni DUYuyoruz.
Denileni DUYuyoruz daha doğrusu.
“Kâlu semi’nâ!” “Duyduk!”
“Kimi duyduk?”
Vallahi Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem)’i DUYduk.
“Ve eta’nâ!” itiat ettik.
Kime itaat ettik?
Vallahi Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem)’e itaat ettik.
Allah’a itaat ta buymuş zâten.


Deki Ya Muhammed: “De ki; Eğer ALLAH’ı seviyorsanız bana tâbi’ olun (uyun) ki ALLAH da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. ALLAH son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân 3/31) buyurdu Allahu zü’l celâl.

Biz de böyle inandığımız için böyle yaptık.
Bizim kitabımız budur, inanç sistemimiz böyledir.
Sen başka bir şekilde gidiyorsan sen oraya git!
Kilisede çan çal istersen. İstediğini yap!
Ama ben böyle inanıyorum, böyle yaşıyorum.
Benim sistemim ve tercihim bu!”
Ne yapacaksınız, yarın sabahleyin ben kalkar da: “Bundan sonra kediyim!” dersem!
Bütün insanlar gelip beni insan mı yapacaklar.
“Kediyim!” dedim diye beni Bakırköy Akıl Hastanesine götürürler başka ne yaparlar?
Çünkü bu benim seçimimdir.
İşte bakın ben seçimimi yapmışım!

Özgür yazmıştı sitede okumuşsanız eğer, orda ne anlatıyordu Özgür?
Kendisini tasavvufta senelerce oyalayan, yanlıştan yanlışa batıran feylozof kırıntısı birisine getirdiği yerde ağır şekilde isyan ediyor.
Kendisine zül kaldığını söylüyor.
Neye karşı tercihimi yaptım diyor.
Söylüyor tek tek. Çalakalem yazılmış bir yazıdır o. Bir şey haykırıyor yalnız.
İşte Allahu zü’l celâl katında biz birbirimizin şahidleriyiz, çok kısa bir süre sonra göz açıp kapayıncaya kadar bir gün mahşerde cem’ olacağız.
Hesaplarımız görülürken sorulacaktır: “Sizin tanıyanınız var mı hiç?”
“Var var!”
“Kim var?”
“Valla ben Halim Kök’ü tanırım.”
Halim : “Valla hocamda bizi gecelerde bizi millet herkes her şeyi yaparken biz senden bahsederdik. Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem) den bahsederdik ve bizim niyetimizde de dünya falan zerre kadar yoktu. Doğru dürüst yoktu. Sistemin aslını neslini öğrenip yaşamak ve ona göre yaşatmak için hizmetti işimzi gücümüz!”
“Ha öyle mi, siz beraberce buyurun cennetlere”
“BİZim hesap ne oldu Ya Rabbi?”
“Hesap bitti! Hesapsız cennete!”
İşte şefaat, birbirimize şefaat budur.
Ravza-yı Mutahhare’deki Ashab-ı Suffe gibi, Cennette de Su’k-i Suhbet var.
Sohbet Sokağı ya da Sohbet Çarşısı-Sohbet Meclisi.
Aynen bura gibi orada da toplantılar var, hadis-i şerifle sabittir.
Böyle sohbetler yapıyorlar burada sohbeti sevenler ve Allah için yapanlar..
Dünyada sevdiklerini zâten yaşıyorlar.
Hoşlarına giden şeyleri orda yine birlikte oluyorlar.
Ama bakıyorlar ki: “Bizim Hocamız bize anlatırdı ama bizim hoca yok burada!”
Dedikleri anda bir bakmışsın pat oradasın!.
Sadece alnında hafif bir ter görüyor.
Bunu bilen biliyor içinden, hafif bir sıkıntı geçirmiş yani, bir ateş banyosu yapmış.
Yani adamcağızın belik hased bulaşığı varmış, Müslüman olmasına rağmen, dünyada halletmemiş bu tarafa gelince de hased yüzünden cehennem ateşinde bir banyo yapmak zorunda kalmış, temizlenince cennete geçmiş!
Nerden anlaşılıyor, çok az ter gibi bir şey görüyor alnında bu işi bilenler.
O zaman diyorlar ki: “Haa Allah yardımcısı olsun bir şey-sıkıntı geçirmiş bu!”
Ama gelmiş ya, kim getirdi bunu?
Gönlünden geçiren: “Yahu, Halim’de olsaydı!” dedi ya, buyurunuz işte istediği olur ya cennetekilerin işte buyurunuz.

Başkası da var yani tersi.
Razı olmayanlara Allah hatırlatmayacaktır.
Allah korusun. Allah bizi, hepimizi korusun.
Razı olmayan eşler, razı olmayan babalar, çocuklar hatırlamayacak onlar orda birbirini.
Hiç aklına gelmeyecek, öyle bir şey olduğunu bile bilemeyecek ki şefaat edemeyecektir demektir bu.
Öyle bir şey hatırlamayacak ki: “Yok öyle bir şey!” diyecek.
İkisi de cennette olsalar dahi hatırlamayacak belki.
Razı olmamak korkunç bir şey!
Çünkü itiraz çok zordur.
Çünkü rızasızlıktır i’tirazdır.
Hele haksız i’tiraz çok korkunçtur.
Onun için Allah bizi daima Rızası ile etsin.
Beni dinlediğiniz için Allah razı olsun!
Allahu zü’l celâl BİZe merhamet etsin!
Es Salât ü ve’s- Selâm rahmetin kaynağı rahmetenli’l- âlemin Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize olsun!
Onun pak temiz ve yüce âilesine olsun. Annelerimize olsun!
Ehl-i Beyt aleyhumu’s- selâmın cümlesine olsun!
Kıyamete kadar gelenlerine de olsun!
Sahabe-yi Güzin Radyallahum Ecmain Hazretlerine olsun.
Efendimize o dar günlerinde sahib çıkan ve Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem) sahib çıktığı o yüce insanlara salât ü selâm olsun!
Allah dostlarının cümlesine salât ü selâm olsun ki onlar Allahu zü’l celâlden bize kadar elektrik direkleri gibi can cereyanlarımızı taşıyan, Muhammed aleyhisselatü vesselâmın dostları, Allah dostları, o yüceler yücesi insanların hepsinin ayaklarının altını öperim!
Onlara candan yürekten salât ü selâm ve saygılar sunarım, sunarız hepimiz BİZ!
Başka? Yeryüzüne gelmemize sebep olan atalarımız vardır, ebelerimiz, dedelerimiz şöyle böyle bir imtihan verip geçmişlerdir.
Onlara rahmetler dileriz, aflarını dileriz ki: “Geriden BİZim bir Muhammedî yavrumuz geldi desinler.
“Yanıyorduk su gönderdi!” desinler.
“Açtık yiyecek gönderdi!” desinler.
“Dua gönderdi, bizi çekip çıkardı!” desinler.
Bizi beklemeleri haklarıdır,
BİZ, bu canları onlardan aldık. Üzerlerinde emanetimiz var.
Kendi imtihanlarını kendileri verdiler, bize düşen onları hak ve hayır görmek.
Salih evlat budur.
Başka, diğer akrabalarımız, kız kardeşlerimiz geçmiştir öbür tarafa.
Komşularımız geçmiştir, arkadaşlarımız vardır bizim yaşımızda veya daha gençler.
Beklerler yani: “Bizi de bir ansalardı, bir salât ü selâm etselerdi, bir dua etselerdi arkamızdan!” derler.
Hiç bilmediğimiz insanlar vardır, konuşmuşuz, görüşmüşüz, demiştir yani: “Ha bana da dua ediverseydin!”
Ona da duamız olsun hep beraber salât ü selâmımız olsun!
Ve hiç kimsesi kalmayanlar olmuştur, duası kesilenler.
Kısacası: “Lâ ilâhe illallah Muhammede’r- Resûllullah!” diyenlerin cümlesine Resûllullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin adına, hesabına ve şerefine yaşayan bir Muhammedî insan olarak Efendimizin bir insanı olarak, adamı olarak candan yürekten inşallah salât ü selâm olsun!
Hepsi Allahu zü’l celâlin lütf ü keremine kavuşsun!
Ve herkes bir bir salâvat getirsin ve bir Fatiha okusun inşallah!

Es Selamün aleyküm ve rahmetullah!
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

Mesaj gönderen fedai »

Resim


KUL İHVANÎ CUMÂ SOHBETLERİ


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİRRÂHMANÎRRAHİM

(29.03.2008 TARİHLİ SOHBET)

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve selem) Efendimiz, fahri kâinat, kâinatın anası, kaynağı, ilk noktamız, varoluş sebebimiz, Allahın nuruna ulaşan prizimiz Efendimize, yüce peygamberimize sonsuz selat-ı selâm olsun!

Allah –celle celâlühü-, konuşan dillerimizi beden yani, düşünen akıllarımızı, zikreden kalblerimizi ve ruhumuzun çıkış kapısı olan fuadlarımızı, lübbü’l- lübümüzü, özümüzü ta içimizi, ruhumuzu Resûllulah (sallallahu aleyhi ve sellem).
Efendimizin ruhuna sıla ettirsin.
Sıla-yı rahim kıldırsın!
Böylece her şeyi, varından var eden Allah –celle celâlühü- ile BİZ, BİR olalım inşallah.

Ne buyuruyor, siz bir şey yaparken bir iş yaparken önce sizin imtihan aracınızda bir numarayı işgal eden, tevhidin zıttı olan ikilik demek olan şeytan, tevhidin zıttı olan iki şeylik.
Söylemiştim, birçok bazı dillerden, tekil vardır, ikil vardır, çoğul vardır.
Arapçada böyledir. “Şey”: bir şey demektir, tek şey demektir.. Neyse o.
“Şeyun”: çok şey demektir. Bu üçten başlar.
Bir de iki vardır, kalem dersiniz bir kalem, ‘kalemun’ dersiniz üçten fazla kalem, ‘kaleman’ demeniz lazım iki kalem demek için.
Arapça’da iki kaleme “kalemler” denemez, ikil söylemek zorundasınız.
Dişil ve erkek kelimeler var, dişil kelimeler ‘tan’ ile erkek kelimeler ‘an’ ile ekil yapılıyor.
Cennet, cenneh tek cennet.
‘Cennetun’ çok cennet.
Cennetan iki cennet. Çünkü dişil bir kelimedir.
İşte Şey’de dişil bir kelimedir.
‘Şey’: Bir şey,
Şeyun: üçten sonraki çok şey. (üç dâhil).
Şeytan: İki şey demektir.
Tevhid değil yani asla birlik olamaz. İkilikte Kalıştır. Zıtları ayrı görüştür. Tevhid edemeyiştir. İşte bu şeytandan, “bu ikilikten Allahu zü’l celâle sığının”, bu Allahu zü’l celâlin emridir.

O kadar açıktır ki ; “ Ey âdemoğlu biz seninle bir antlaşma yapmadık mı? Şeytana tapma diye.”

“Elem a'hed ileyküm ya beni ademe el la ta'büdüş şeytan innehu leküm adüvvüm mübiyn. Ve eni'büduni haza siratum müstekiym: «Ey Âdem oğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır» demedim mi? «Ve bana kulluk ediniz, doğru yol budur» demedim mi?” (Yâ Sîn 36/60-61)

“Bana tap bana. Ve sırat- mustakim! İşte sana emredilen yol budur!”
Yani iki olamaz, bu şeytandan Allaha sığınırız başlarken.
“Euzu billahi mineşeytanirracim”
“Recm” edilen yani insanın yüreğindeki tevhid nurunu ikiliğe dönüştüren mekanizma, oluş, yapan her şey şeytandır.
İki şeyliğe düşüren her şey.
Şeytanlaşmışlardan da Allahu zü’l celâle sığınırız çünkü şeytanın eli ayağı yoktur.
Hep başkalarını kullanır çünkü kendisi öyle izinlidir.

Sonra bana bir salâvat getirin buyurmuştur Resûllullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin Abdike ve Nebîyyike, ve Rasülûke ve Nebîyyi’l-Ümmîyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi, vessahbihi ve ümmetihi...”
Ey Rabbımız, bu sistemi yaratan varaden Allah -celle celâlühü- biz sistemin ilk noktası olan nurundan halkettiği nur-u Mim’e Muhammedi Nur’a sıla istiyoruz.
Ulaşım istiyoruz, kavuşmak istiyoruz. Bağlanmak istiyoruz.
Biz “bile” olmak istiyoruz et tırnak gibi.
Bu arzumuzu ve tercihimizi sunuyoruz.
“Allahümme salli” : Allahım sall et, beni sall et.
Allahümme sallena : Allahım bizi “sall’ et, irsal et, sıla et, ulaştır.
Teknik insanlar bilirler ki irsale hatları Keban’dan elektrik getiren ana hatlara irsale hatları denir, ulaşım hatlarıdır.
Su işlerinde falan ana kanallara irsale kanalları, ana kanallar denir.
İrsal, vasl, vuslat aynı kelime türevleridir.
“SALL “esastır, ulaşım…

“Allahümme salli ve sellim barik”
Ve bu bereketli olsun, bu bizim bütün ömrümüzü ve gönlümüzü dolduran bir nur olsun.
Biz bu âlemi cehalet karanlığında değil, kemâlat güneşinde her şeyi olduğu gibi, eşyanın hakikatına ererek, bizzât bilerek, bularak ve yaşarak Muhammedi bir insan olarak yeryüzünden gelip geçmek istiyoruz.
Önümüze gönderdiğimiz, buradan göndereceğimiz her şeyin Resûllullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e uygun olmasını istiyoruz.
Geride kalacak ayak izlerimizin, eserlerimizin de Muhammedi olmasını istiyoruz.
Tercihimizi söylüyoruz zâten.
Kaderi yazan ve yaşatan Allah’tır.
Biz tercihle me’muruz, mecburuz ve mahkûmuz ve muhtacız tercihe.
Olur olmaz, onu Allah bilir, biz sadece samimi olarak, sadık olarak ve sabrederek selâmeti tercih etmek durumunda olanlarız.

“Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin Abdike ve Nebîyyike, ve Rasülûke ve Nebîyyi’l-Ümmîyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi, vessahbihi ve ümmetihi...”
Allahım abdin olan yani her insan gibi yeryüzüne insan kılığında gelen ve Muhammed ismini (sallallahu aleyhi ve sellem)alan abdine ulaşmak, Abdullah aleyhisselâma ulaşmak istiyoruz.
Bizim gibi bedeni olan, dövülen, kovulan, övülen ve bütün imtihanın her türlüsünü veren ve hiçbir torpil yapılmadan hatta daha ağır şartlarda çok daha ağır şartlarda.
Uzun yıllar 4 yıl sadece Hatice Annemiz yanında panayırlarda insanları Allah’a çağrı yapıyor fakat kendi amcası Ebu Leheb taşa tutuyor: “Bu delimizdir bizim, cinlenmiştir, bunu dinlemeyin haşa bizim yüz karamızdır!” diye hakaretler yapıyor.
Dört yıl sadece bir kadın ve anne, annelerin sultanı, annelerin şahı Hatice validemiz varlığıyla tüm, servetiyle, canıyla, her şeyiyle:
“Ya Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) sen Allahın Resûlusun bunlar olacak!” diye bir sığınma yuvası olmuştur.
Abdullah Aleyhisselâm için bir eş, bir ana, her şey olmuştur.
Resûllullah sallahi vesselem onun için ONU, ömrü boyunca unutmamıştır. 25 yıl tek evlilik..
Belki Arap ülkesinde bir kadınla evli insan Muhammed Aleyhisselâm’dır.
Ve asla sağken başkasıyla evlenmemiştir.
Aynı şey Fatma Validemizde de olmuştur.
Sağken evlenilmemiştir bu Ehl-i Beyt Sırrıdır, kıyamete kadar da böyle gidecektir.
E Ehl-i Beyt kanı taşıyanlar Allah korusun boşanmaktan vs.den uzaktırlar.
Çünkü Resûllullah sallalahi vessellem efendimizin sünnetinde yoktur!

İşte “Abdike”, Abdullah Aleyhisselâma bizim selâmımızı , kavuşumumuzu ulaştır Ya Rabbi!
Şeriatta, söz âleminde, Kuran’ı Kerim âleminde Muhammed Aleyhisselâm,

Tarikatta nebîyike - nebî – haber getiren demektir, bize bilemediğimiz aynanın arkasından haber getiren ve Allahu zü’l celâle hamd etmemizi sağlayan Mahmud Aleyhisselâma bizi ulaştır, yani Makam-ı Mahmud’a ulaştır ki oraya çıkmayan hamd etmiş olamaz.
Lafını eder, sözünü eder ancak gerçekten hamd etmiş olamaz.
Nasıl ki insan kahve içmediği halde kahve içtim diyorsa, bu bir hayalse o da hayaldir.
Halbuki bu âlemde hayal yoktur. Asla yoktur.
Ellerimiz, gerçekte ellerimizi yaratan mı hayal?
Onun bunun söylediği sözler doğru da sistemi halk edenin sözleri mi hâşâ hayal?
Bunlar sadece yaşayamayan insanların yaşayamadıkları için uydurdukları, nefislerini oyalamak için aldatmak için bunun şakasına düşmüşlerdir.
Yoksa Yunus Baba gibi anlayanlar dağlarda türküsünü çağırmıştır ve güzelliğini yaşamıştır halada yaşıyorlar.
“Abdike, nebîyyike ve rasûlike”

Üçüncü aşamada Marifet Âleminde, Tarikat Âlemi de sohbet âlemidir biliyorsunuz makam-ı Mahmud sohbet âlemidir.
Onu azıcık açmak lazım.
Resûllullah sallallahi vessellem iki şey bırakmıştır.
“Kuran’ı Kerim ve Sohbet.”
Hiç kimseye bir şey yazmamıştır, sadece konuşmuştur.
Yaşayarak göstermiştir.
Sohbet çok önemlidir çünkü sohbete ermemiş söz ham sözdür.
Yanlış sözdür dağlardaki demir cevheri gibidir.
Ya da altın cevheri gibidir toprağın içindeki, mantıksızdır, işe yaramaz yani.
Vardır, çoktur fakat işe yaramaz.
Ne zaman ki Makam-ı Mahmud fabrikasından geçer, arıtılır, durutulur, bir şekle girer, temizlenir işte o zaman sohbet olur.
Üçüncü aşamada “Resûlike”
“Ya Rabbi senin Resûlün olan, bizzât görevlendirdiğin Ahmet Aleyhisselata Vessellam’a selâm ederiz.
İşte Marifet âlemi dediğimiz gerçek tanışım,bilişim noktası olan Ahmet aleyhisselatı vesselâma da selâmımızı ilet.
Nerede bu?
Kalbte.
Çünkü “Abdike” bedendedir.
Nebîike, Mahmud Aleyhisselâm nefistedir.
Makam-ı Mahmud’da hamd edecek olan nefstir.
Marifette zevk vardır. Konuşma vs. yoktur. Yani hissetmek gibidir.
İşte Ahmet Aleyhisselat-ı vesselâma selâmımızı ilet Ya Rabbi. Kavuşmamız var, dilememiz, arzımız var.
Tercihimizi böyle kullanıyoruz.
Bizim seçimimiz bu şekilde olacak.

Ve dördüncüsü, bu bahsettiğimiz bir hadis-i şeriftir, çok önemli bir hadis-i şeriftir.
Acizane ortaya çıkardığımız eserde göreceksinizdir, kaynaklarıyla beraber
“Kim ki bunu Cuma günü 80 kere söylerse 80 yıllık ömrüne kul hakkı hariç kefarettir” biçiminde hadis-i şerifler vardır.
Bundan daha muhteşem bir salâvat , yeryüzüne gelmemiştir.
Peygamber Aleyhisselat-ı vesselâm’ın buyurduğunu söylüyorum yani.
Onun tercihi bizim için çok önemlidir.
Bizim arşı avucumuza koysalar biz Muhammed Aleyhisselâm’ı tercih ederiz.
Bütün cennetleri verse Allahu zü’l Celâl yine Muhammed Aleyhisselâm’ı tercih ederiz.
Bizi cehenneme koysa da yine Muhammedi olarak koyar çünkü bizim tercihimiz budur. Hakkımız var ise tercihimiz budur.
Yani bu da bir tercih meselesidir hayat bir tercihdir.
Tevhid bir tercihtir zâten.
İşte dördüncü aşamada hakikatte, “nebîyyü’l- ümmî” “abdike ve resûluke nebîyül ümmî”
Nebîyül ümmîke değil yani Nebîyül ümmî.
Bizim Âmâ’dan haber getiricimiz.
Senin bilinemezlik, varılamazlık, anlaşılamazlık âlemin olan Ahadiyet karanlığından, uluhuyitinden, zâtına mahsusluktan bize haber getiren tek ana.
Bilinemezlik körlüğünden, âmâsından ümmüliğinden – ümmî: ana demektir – ama demektir.
Birçok saçlı sakallı, sucu bucu adamların dediği gibi hâşâ Resûllullah sallallahi vessellem cahildi, bir şey bilmezdi de onun için ümmî diyorlar dedikleri hep cahillerde bir şey bilmedikleri için ama gibi görülmüş ve onun için ümmî denmiştir.
Böyle dediler diye Peygamber Aleyhisselat-ı Vesselâma kadar bu kelimeyi götürmek sadece bizim Anadolu’ya mahsus bir aymazlıktır.
Bu bir yanlışlıktır. Yoksa Resûllullah (sallallahu aleyhi ve sellem) madde ve mânânın anasıdır.
Allahu zü’l celâlin dışındaki her şey iğnenin ucu gibi o noktadan doğmuştur.
O da Nur-u Mim’dir.
Allah nurundan, Nur-u Mim’i halk etmiştir.
Hareketinden bütün sistem var olmuştur madde , harekesinden mânâ doğmuştur.
Kullanmak ayrı şeydir.
Ateşi, evi yakmakta kullanırsınız!
Ateşi, ısınmakta, yemek pişirmekte kullanırsınız.
Mesele ateş değildir, mesele SİZsiniz.
Aklınızın öğretim ve eğitimi.
İşte biz Nebîyyü’l- Ümmîmiz olan Nebîyyü’l- Ümmîna , bizim haberde anamız olan , bize haber getirişte ilk kaynağımız olan hakikati Muhammedi olan Muhammed aleyhisselat-ı vesselâm’a selat ve selâm ediyoruz.
Selâmetimizi onda buluyoruz.
Sıla-i Rahimimizi onun yüreğinde buluyoruz.
İşte böyle bir selatla bana selâm ediniz.
Bir bağlantı kurunuz.
Şu anda hepimiz birbirimize bağlıyız çeşitli yerlerde çeşitli şartlardayız fakat özlerimizi duyuyoruz bir can gibi, bir bedenin parçaları gibiyiz hamdolsun.
İşte Resûllullah (sallallahu aleyhi ve sellem) öyle olsun ki bizi ne bağlıyorsa şu anda , hava devrelerimi bağlıyor, akımlar mı bağlıyor yada bilemediğimiz şeyler mi bağlıyor her ne ise tümü Nur-u Mim’dendir ve biz böyle bir bağlantı istiyoruz Resûllullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizle.
Buna neden ne Cennet sevgisi ki Cenneti çok severiz ama Cennet sevgisinden dolayı bunu demiyoruz.
Hiçbir zaman dünyada acı çekmeyi, ahrette acı çekmeyi istemeyiz ama bundan dolayı da demiyoruz.
“Ya Muhammed de ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah’ta sizi sevsin!”

“(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân 3/31)

Allah’a ve Resûlu’ne teslim olunuz!
İslam olmak için, Müslüman olmak için!..
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

Mesaj gönderen fedai »

Âyet : “İnnellahe ve melaiketehu yüsallune alen nebiyy ya eyyühellezine amenu sallu aleyhi ve sellimu teslima : Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salevât getirirler. Ey mü’minler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle salâm verin.” (Ahzâb 33/56)

Şimdi, şu anda Allah ve melekleri peygamberine salât-ı salâm ediyorlar.
Ey Allah’a inananlar siz de salât-ı salâm edin, dua edin anlamında çok ötesinde bu.
Siz de direkt bağlantı kurun!
“Ve teslima” hemen teslim olun, kesin teslim olun.
Bir fişle prizin uyuşması gibi olun.
Passız, pissiz, arı duru çırıl çıplak, net bir fişle prize girin.
Yalanla dolanla, öteyle böteyle bir takım bulaşıklarla bu akım geçmez.
Fiş prizi bulsa da geçmez bulmak ayrı bir hikaye, bilmek, bulmak ayrı bir hikaye.
Fakat bulunsa dahi olmak ve yaşamak için bire bir olmak lâzım.
Ne yani ?
Fişle prizin aynı olması lâzım.
Yani yüreklerimiz Muhammed Aleyhissalât-ı vessalâmın yüreğinde olması lâzım. İşin hakikati bu,doğrusu bu.
Oyunsuz, şusuz busuz gerçek bu.
Yalan yanlış olmayan hakikat bu, sırat-ı müstakim bu.
Hak olan bu.
Keşke mezar taşları konuşabilseydi bize bu hakikati çok başka şekillerde söylerlerdi biz çok çabuk anlardık.
Çünkü trilyonlarca insan bu köprüden ve bu imtihandan bizler gibi geçtiler.
Çok şeyler söylediler, çok şeyler yaptılar.
Yaptılar ama Resûllullah sallallahi aleyhi vesselem’i öldü sandılar.
Hayal içinde geldiler geçtiler.
Çünkü öbür tarafta göreceklerini sandılar.
İşte bizim diriden diriye elektrik direkleri gibi birbirimize aktaracağımız taze can nur-u mimdir.
İçimizde bilmeyenlerimiz olabilir.
Elektrik asla depolanamaz.
Yani Keban’da üretilen bir elektriği bir yerde depo edemezsiniz. Kullandınız kullanmadınız, kullanmadığınızı toprağa vereceksiniz.
Başka hiç çaresi yoktur,
işte Nur-u Mim’de böyledir.
Her an yenisi gelir, yoksa gelmez. Stok yoktur.
Onun için değişmeyen bir tarzda, her yerde,her zaman ve her halde ilahi ilmi ve Muhammedi edebi Allahu zü’l celalin ve Resûllullah sallallahi aleyhi vesselemin şerefine yakışır bir şekilde bizde taşımalıyız.
Bunun zıddı-tersi, gizli yada açık şeytanlıktır.
Bende sizler gibiyim emin olun bakın, siz nasıl hergün yeni şeyler öğreniyorsanız ben de her an yeni şeyler öğreniyorum ve hiçbir şeye bakmadan irticalen konuşuyorum.
Ve şuna çalışıyorum sözlerimin doğruluğunu yaşamak istiyorum.
Yani bir çeşmeden akan su gibi, arı duru, dosdoğru Resûllullah Sallallahi aleyhi vessellemin adına, hesabına, şerefine konuşmak istiyorum.
Sizlerde inşallah aynı şekilde Resûllullah sallalallahi aleyhi vessellemin’in adına, hesabına ve şerefine duyar ve uyarsınız.
Hep beraber aynı şeyi yaparız demek istiyorum.
Onun için dikkat etmemiz gerekiyor, hepimizin dikkat etmesi gerekiyor.
İşte böyle bir bağlantı kurulduğunda Allah ve Resûlu’ne teslim oluruz,
İslam oluruz,
Müslüman oluruz.
Bir başka âyet bu : “Allah ve Resûlune iman ediniz”
Dikkatinizi çekerim, Resûllullah Sallallahi aleyhi vesselem’i bulmadan olmadan ve yaşamadan hangi imandan bahsediliyor.
Nasıl oluyor bu iş?
Kimin adına, kimden duyulup da iman ediliyor?
Onun için Allah bizi bağışlasın, onun için sokaklara bakıyoruz, 70 yaşında 7 aylık çocuklar görüyoruz. Onun yaptığını yapmaz o.
Tüm bunlar nerden geliyor?
Temelde problem var.
Ya buzun üstüne ya tuzun üstüne bir şey yapmaya çalışıyor insan aklı.
Onun için biz ne uçmaya ne kaçmaya çalışmayız.
Biz adam gibi Muhammed Aleyhissalât ü vessalâmın arkasında dururuz, duyar ve uyarız. Burada da orda da hiç fark etmez.
Emredilende budur zaten.
“Allah ve Resûlune iman ediniz” i
Hiç değilse şunu söyleriz,
“Şimdi duydum daha ve uyuyorum.”
Bundan sonra yeni duydum ve uyacağım.
Bilerek bilmeyerek duymamıştım şimdi duyuyorum yani.
Duydum ve uyacağım.

İmanım Peygamber aleyhissalâmın imanı gibi olacak.
Çok fazla bir şey değil, aynı seviye deniz seviyesi gibi.
Alçak ve yükseği değil.
Emredileni söylüyorum.
Çok basit bu : “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Abduhu ve Resûluhu”
Eşhedü en lâ ilahe illallah’ı kim söyledi?
Muhammed Resûllullah söyledi.
Ben de imama uydum, bu kadar basit bir şey.
Bunun fazla öyle teferruatı falan yok.
Söz doğru mu ona bakılır.
Bir kelime ile İslam’a girilir, tersi bir kelime ile bir anda çıkılır.
Bir kelime ile insan öldürülür, bir kelime ile insan kurtulur, can kurtulur.
Söz çok önemli, sadakat sözde olur zaten.
İşte üçüncü grup âyetler: “Allah ve Resûlune tabi olunuz.”
İkinci grupta iman etmekle ne olduk?
Mü’min olduk. Allah ve Resûlune iman edinizle mü’min olduk.
Gerçek mü’min olduk, teslimin ötesinde.
Çünkü teslim duyandır. “Semigna” duyduk diyendir.
“Ve etağna “ uyduk diyendir.
Mü’mindir, amelleri ile hareketleri ile yaşayışıyla teslim oluyor, tatbik ediyor demektir.
Üçüncü grup Allah ve Resûlune tabi olunuz âyetleri.
Açık bu âyetler, aynen söylediğim kelimelerle.
Böyle tefsir falan değil. Ne oldu? Tabi olursak ne olur?
Evliyaullah oluruz. Yani Allah’ın dostu oluruz
Resûllullah Sallallahi aleyhi vesselemin dostu oluruz.
Bu bizim toplumumuzda çok pahalı bir şeydir.
Birisine deseniz ki “evliyullahsın” adam kendisini kabul etmez.
Ama aynı adam akşama kadar şeytanın evliyalığını kabul eder.
Yalan söyler, dedikodu eder, gıybet eder, öte yapar, böte yapar, şeytanın dostluğunu yapar.
Allahu zü’l celalin dostluğuna gelince kendini layık görmez.
Bu bir aymazlıktır, akılsızlıktır, ahmaklıktır.
Mü’min azizdir. Allahu zü’l celalin sevgilisidir.
Allahü zü’l celalin dostudur.
Böyle şeyleri bizim Muhammedi sistemimizde çok iyi bilmemiz lâzım.
Ve buna bizim hakkımızdan ötede emir vardır yani emir, emir.
“Allah ve Resûlune tabi olunuz, Allah ve Resûlunun dostları olunuz!” emirdir yani, tercihe bağlı değildir, emredilmiştir.
Elbette mârifet lâzım, kime lâzım değil ki yani?
Neden çocuklar üniversitelerde böyle kısım kısım ayrılıyor.
İlkokulda aynı okuyan çocuklar üniversitede paramparça oluyor, herkes çeşitli çabalar, gayretler, şunlar bunlar, imtihanlar sonunda görüyoruz ki çeşitli yerlere gitmişler.
Herkes tercihlerini yapmış, gerekeni yapmış yada yapmamış sonuçta ne olmuş?
Aradan yıllar geçiyor bakıyorsunuz ki birisi perişan bir hayat yaşamış birisi her bakımdan mükemmel yaşamış, birisi akılsızlıktan başını duvara vuruyor.
Dördüncü grup: “Allah ve Resûlune itaat ediniz!”
Yani Ehlullal olunuz. Yani Allahın ailesinden olunuz,
Allahiler olunuz,
Allahın ahâkı ile ahâklanınız.
Bunlar bir mertebe değildir.
Bunlar insan olmaktır.
Kul iken sultan olmaktır.
Allahu zü’l celalin gerçekten halifesi olmaktır.
Allahu zü’l celalin şerefini yaşatmaktır.
Yani neden yaratıldığımızı bilmemiz, bulmamız, olmamız ve yaşamamızı gerektirir.
İşte bu dört şey bir araya gelirse, Allahu zü’l celale ve Resûlu sallallahi ve aleyhi vesellem Efendimize teslim olur, iman eder, tabi olur , itaat edersek: “Lâ ilahe illa Allah” tamamlanmıştır.
Bu dört kelime. Kim?
Muhammed Resûllulalahın dediği gibi, bildiği gibi, bulduğu gibi, olduğu gibi, yaşadığı gibi biz de varız bu işte.
“Allahu ekber” dedik arkasına durduk, iman.
Efendim, işte şudur, budur, kadındır, erkektir, biliyor, bilmiyor, suçu vardır, yoktur, bunlar namazda konuşulacak şeyler değildir.
Bunu Allah kendisi konuşacaktır.
Herkesle tek tek konuşacaktır, iki kişiyle değil.
Kimse kimsenin müftüsü müfettişi değildir.
Dışarıya bakan içeriyi unutur.
Bizim dışarıyla bir işimiz yoktur, dışarıyla sadece Muhammedi muhabbeti, merhameti ve hizmeti kullanarak hizmet ederiz.
Hakkın kullarına Hak adına hizmet ederiz.
İşte Yunus Baba’nın buyurduğu gibi “Yaradılanı hoşgör Yaradandan ötürü” deriz.

Nerden geldik buraya?
Euzu besmele ile başlayın, başladık.
“Euzu billahimine şeytanirraciim Bismillahirrahmanirrahim”
Sonra bir Selavat getirin!
“ Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin Abdike ve Nebîyyike, ve Rasülûke ve Nebîyyi’l-Ümmiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi, vessahbihi ve ümmetihi...''
Sonra bir hamd edin?
Neye hamd edelim?
İyi anlamamız gerekir ki Allahu zü’l celalin aynası akıldır.
Nur-u Mim’in aslı Aklı küll’dür.
Aklı çektiğiniz anda ne yaratan ne yaratılan kalır.
Hiç bir şey kalmaz.Akılsız olan kul değildir.
Teklif yoktur. İmtihan yoktur.
Sadece tiyatro sahnesindeki aksesuar gibidir.
Ara eleman gibidir.
Etrafta gördüğümüz bütün bitkiler, hayvanlar, her şey imtihanımız için imtihan kağıtlarıdır. Bu nedenle halk edilmiştir.
Burada imtihan olan insan aklıdır.
Hamd etmesi gereken de insan aklıdır.
Şükrü her canlı yapar.
Susuz bir hayvana su verseniz bir anda dirilir, neşelenir, şaha kalkar.
Susuz bir bitkiye su verin yapraklarını açar, tomurlarını açar size çiçekler, meyveler sunar, çok teşekkür eder.
“Hamd” aklın gereği olan bir şeydir.
Hamd, sistemin sahibine saygı sunmaktır.
Korku değil, sevinç değil, kadir ve kıymetini bildiğini bildirmektir.
Anladım demektir.
Çok yüce bir yere, yüce birisi olarak yaratmışsın beni, gerçekten beni Halife olacak şekilde halk ettiğin için sana saygımı sunuyorum demektir.
İşte nerden geldi bu Hamd?
Nerden gelecek, Allahu zü’l celal zatında, uluhuyyitende tek iken, ahad iken, yokluk ve varlık söz konusu değilken ilk halk edilen nur-u mim halk edildiği andaki ismi Ahmed’dir.
Ne demek Ahmed?
Arapça Ahad diye yazarsınız.
Göbekten Mim’lerseniz, bir Mim harfi oturtursanız Ahmed olur.
Kısa kısa Arapça bilgiler vermek zorundayım çünkü anlaşılabilmesi için.
‘Kebir’ büyük demektir. Başına Elifi aldı mı “ekber” en büyük demektir.
Tek büyük demektir, daha büyük yok demektir.
Arapça’da bir kelimenin başına bir elif getirirseniz, o işin “en”ini yapar.
En çoğunu, dahasını, ondan başka olmayanını yapar.
‘Hamid’ Ahmed’in elifini çekerseniz, hamade kalır, “hamd etmektir”
Ahmed, ilk hamd eden, tek hamd eden, hamdin anası demektir.
Onun için bir Mim daha koyarsanız Mahmud olur ki, iki Mim’li olan kendisinden sonra hamd edenlerin hamd etme makamı, Makam-ı Mahmud olur.
Bir Mim daha koyarsanız, üç Mim’li ismi ile Muhammed Aleyhissalât ü vessalâm.
İşte şeriatta, tarikatta, mârifette mükemmel insan yani kemâl sahibi insan.
Mükemmil insan, kemâl sahibi yapan insan mükemmil.
İlahi eğiticiler, öğreticiler Muhammed Aleyhissalât ü vessalâmın sadık ve samimi hizmetçileri.
Onun adına, hesabına ve şerefine iş yapanlar.
Onun dışında kendilerinin adı, hesabı ve şerefi olmayanlar, kabul etmeyenler.
Saf insanlar, temiz, pak, güzel insanlar.
Onun için Münir Derman hocam ne diyor?
“İnsanı insan İNSAN yapar.”
Ama ortadaki İNSAN büyük harflerle yazıyor.
Kim bu insan?
Muhammed Aleyhissalât ü vessalâm ve Muhammedi olan insan
Muhammedi oluş ona üstünlük getirmez.
Ona normal olanı getirir.
Onun altında oluş alçaklıktır zaten.
İşte ‘Hamd’ Resûllullah sallahi aleyhi vessellem Efendimize şeriatta uyuş şerefidir. Muhammed olarak Muhammed Aleyhissalâma uyuş.
Bir kişi kabağı sevmeyebilir ama bir hadis duyduysa ki:
“Ben kabağı seviyorum” Resûllullah aleyhi vesselemden sevmiyorsa da sesini çıkarmayacaktır, itiraz yapmayacaktır.
“Ben gül kokusunu çok severim” buyurmuştur.
“Ben sevmiyorum!” diyemeyiz.
Muhammedi bir insan demez.
Sevmiyorsa bir arızası vardır Resûllulah efendimiz sevdiğine göre.
Uymak işte burada şeriat âleminde ki uyuşu söylüyorum.
Özelliklerini ve güzelliklerini şeriatta yaşarız.
Üç mim’lidir Muhammed Aleyhissalât ü vessalâm.
Tarikatta yaşarız ve mârifette yaşarız.
Bir anda bakın Ahmed’den, Mahmud’dan Muhammed den türev integral gibi hiç durmadan geçeriz.
Bunlar hepsini bilmeden de yaşayabiliriz
Nasıl kalbimizden, pankreasımızdan haberimiz yok yaşıyorsak bilmeden de yaşayabiliriz yani.
Bilerek yaşamak tasavvufta çok önemlidir.
Çünkü hayali kaldırır, şüpheyi kaldırır.
Yanlışları kaldırır, onun için bilenle bilmeyen bir olur mu âyetleri vardır.
Burada kör orda kör vardır.
Burada ölü orda ölü vardır.
“Ölü ölmüş!” diyor, ne güzel söylüyor ölüydü bir daha öldü.
Dirilecekte değil onlar da zaten bir daha...
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

Mesaj gönderen fedai »

İşte bir hamd ediniz. Elhamdülillahi rabbil âlemin.
Ben bildiğim ya da bilemediğim bütün âlemleri yaratan var eden Rabb, Allah’a değil bakın Rabb’e.
Rabb, bir şey terbiye edendir, yani yaratacak, geçmişini, geleceğini, şu anını yürütecek, terbiye edici öyle bir Rabb olacak ki aynı hücrelerden oldukları halde dişler uzamayacak tırnaklar uzayacak.
Hücrelere böyle bir terbiye verecek yani.
Kirpikler uzamayacak hemen yanında sakal uzayacak her gün traş etmek zorunda kalacağız.
Sistem müthiş kurulmuştur.
Tesadüf hâşâ değildir.
Atomun dönüşü ile bütün sistemin dönüşü aynıdır.
Eğer güneş enerjisini kendi yakıtından kullansın yerle bir olur.
Dünya 1640 km. hızla dönüyor.
Bu hızı eğer bir mazot motoru ile döndürecek olsa kendisi mazot olsa bir hafta kalmaz yada birkaç gün kalmaz.
Atom korkunç hızda dönmekte ve vücudumuzda trilyonlarca atom var.
Bütün bu sistemin devranı kendisinden kuruluşudur.
Daha teknik ve bilim, iki kademe bile yürüyememiştir.
Ben Barborosa’a söyledim, buradakilere söylemiştim Hacettepe’deki doçentlere, profesörlere de;
mc2, mc3 nedir? mc4 nedir ? diye.
Halbuki mc üzeri n’dir. n : Sıfırdan sonsuza kadardır.
Daha biz mc2 enerji diyoruz.
Mc0= M madde ise,
Mc1= Mc kuvvetse,
Mc2= Mc2 enerji ise,
Mc3=? nedir? mc4 nedir?..
Demek istiyorum ki, o kadar daha fakir ki, o kadar taze ki dünya bilgileri Allahu zü’l celâlin ilmi karşısında gerçekten sıfır.
Bu kadar zayıf bu kadar beride demek istiyorum.

İşte biz böylesi bir Allahu zü’l celâle, varlığı var eden ve terbiye eden Allahu zü’l celâle hamd ediyoruz. Yüzümüzün, gönlümüzün gördüğü şeyler azematullahtır.
“Velâ havle velâ kuvvete illâ billahil aleyyül azim”
Gözüken kuvvetler, azametin gösterdiği kuvvetler, dünyaların dönmesi, atomların dönmesi, galaksiler, öteler-beriler bütün bu gördüklerimiz Azametullahtır.
Bir de havl vardır, potansiyel, henüz ortada değil.
Atom bombasının aslı hayal bile edemeyeceğimiz kadar iki atomun, ikisinin arasındaki serüvendir, çarpışmadır.
Dengesinin bozulmasıdır, korkunç kıyametler koparmaktadır.
İşte bu potasiyel güçtür. Havl’dir.
Buna ne diyoruz tasavvufta Kudretullah diyoruz.
Allah’ın kudreti, şuna da benziyor demek istiyorum.
Bir yerde bir dozer bir ev yıkıyor, görüyoruz ama bir deprem oluyor, bir şehir yok oluyor.
Bir anda birkaç saniyede.
Kudretullah bir anda azamete dönüşüveriyor, hayretler içerisinde
kalıyoruz.
Yani çok fevkinde şeyler oluyor, gözükmeyen güçler kuvvetler.
İşte “hamd” kudretullaha saygıdır.

Yani kuvvetli bir sesten bütün hayvanlar ürker insanlarla beraber.
Fakat bir ilânat duysak ki şimdi, ne bileyim, Antalya’ya bir virüs atıldı. Tedbir almazsanız bir saat içinde bütün şehir yok olacak.
Bütün insanlar sokaklara üşüşürler, çare aramaya koşuşurlar.
Kediler, sokak köpekleri hiç aldırmazlar çünkü onların hiç böyle bir imkânı yok, yani akılları yok, yani Kudretullahı anlayamaz onlar, ancak Azametullaha göre hareket ederler.
İşte şükürle hamdın arasındaki farkı da arz etmek için söylüyorum.
Böylesi bir hamd, “Elhamdülillahi rabbil âlemin”
Elhamdü: ‘Hamd’ lillahi Allah içindir, ancak ona yapılır.
Kim bu Allahu zü’l celâl?
Rabbülâlemin!
Şu gördüğünüz âlemleri terbiye eden, tedbir eden, değiştiren, her saniye yok edip yeniden var eden O..
Şe’enullah, nabız atışı gibi: “Yok Ol!-Var Ol”
Sanki sinemadaki 20 tane 30 tane resmin arka arkaya hızla geçişinden hareket gördüğümüz gibi, aslında hareket yoktur, bizim gözümüze hızlı geçtiği için hareketli gözükmektedir.
Biz şu an saniyede sonsuz, “künfeyekün!” Var ol, yok ol, Var ol, yok ol! “Şe’enullah” diyor Kur’ân’ı Kerim.
Anında yok oluş, anında varoluş nabız atışı gibi.
Allah hiçbir şeyi iki kere kullanmaz.
İşte bütün bunlar ham de değer şeylerdir.
Hamdın sahibi Allahu zü’l celâl’dir, Allah’tır.

Şuna şaşarım ki, insanlar Allahu zü’l celâle “Allah vardır” diye kitaplar yazmaktadırlar.
“Allah vardır” diye zikirler vermektedirler.
Bunu anlatmaya çalışmaktadırlar.
Ama gerçekten hamdolsun bizim böyle bir sıkıntımız yok.
Allahu zü’l celâl var mı yok mu böyle bir şey bizim için komiktir yani.
Hava gibi her yerde olanı kuşatıcı..


“Ve lillahi ma fis semavati ve ma fil ard ve kanellahü bi külli şey'im mühiyta: Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Allah, her şeyi kuşatıcıdır.” (Nisâ 4/126)

Yemin olsun ki Allah her şeyi yutmuştur, her şeyi muhittir yani hava gibi yutmuştur dışarıdan.
İçerden ise şah damarımızdan da yakındır.


“Ve le kad halaknel insane ve na'lemu ma tuvesvisu bihi nefsuh ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verid: Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf 50/16)

Yani sizin içinizin içinizin içindekinden de yakındır.
Hepinizin ehliyeti vardır, çoğunuzun, araba kullanıyorsunuz. 100 km. hızla giderken, 1000 km hızla giderken tekerin göbeğinde bir nokta vardır ve tektir ve asla dönemez, sabit noktadır, her şey onun etrafında döner.
Merkez noktadır. Nur-u Mim’dir.
İşte bu muhteşemlik, bu muazzamlık, mukaddeslik, takdir eden yüce Allah celle cellaluhu.
Bunun için Muhammedi sistemin hedefi, Muhammedi Melâmetin hedefi insanları balon gibi şişirip, sonra gökyüzüne bırakıp ne yaparsa yapsın demek değildir.
Ya da patlatıp mahvetmek değildir.
Katildir bu çünkü katl’dir yani.

Ya bilye gibi yapmak, sağlam, emin, güvenilir.
Onu fabrikanın neresine koyarsanız, bütün fabrikayı çalıştırır, ya da dişlilerin arasına girer durdurur.
Muhammedi bir insan, Muhammedi Melâmi bir insan böyle sağlam, güvenilir ve emindir, pırıl pırıldır.
Ne baş olmak ister, ne ayak olmak ister.
Her noktası bilye gibi baştır, her noktası ayaktır.
Her birisi diğerinin aynısıdır denizin damlaları gibi.
Alçaklık yükseklik onlar için söz konusu değildir.
Şeytan pazarında olur o.
Senlik, benlik olmaz.
Muhammedi Sistemde sadece Muhammedi Seviye vardır, bileşik kaplar gibi..
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e Seviyelenirler..
Dediğim gibi bir denizin damlaları gibidirler.
Kimin kim olduğunu kimse bilemez ancak vardırlar o denizde ama deniz değildirler.
Hepsi Muhammed Aleyhisselatü vesselamda, Muhammedi Mahviyette mahvolmuşlardır.
Ordadırlar ama hangisi deseniz gösteremeyiz, sonsuz damladan birisidirler.
Zaten onların da böyle bir bir şeye ihtiyacı yoktur çünkü onlar denizin kendisidirler zaten.
Her birisi tek başına Akdeniz’dir ama kendilerinin değildir.
Resûllullah Resûllulah’tır yani…
B
İşte bu bir bilinç meselesidir.
Bu bilinç bazı hayalci, dinci-minci Feylosof kırıntısı insanların söylediği gibi B Boyutu!
İşte Bilinç Boyutu, Bilgi Boyutu gibi vs. uydurma şeylerle haşa.
O değil B boyutu.
B boyutu; Bizlik, Bilelik BİRlik Boyutudur.
Muhammedi bir boyuttur.
Resûllullah sallallahi aleyhi vesselemin dışındaki arayışlar şeytanın kucağındaki arayışlardır.
Adına ne derlerse desinler.

İki ayet vardır Kur’ânı Kerimde:


“Ya eyyühen nasü inne va'dellahi hakkun fe la teğurrannekümül hayatüd dünya ve la yeğurranneküm billahil ğarur: Ey insanlar! Allah'ın vâdi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın!” (Fatır 35/5)

“Yunadunehum elem nekun me'akum kalu bela ve lakinnekum fetentum enfusekum ve terabbastum vertebtum ve ğarretkumul'emaniyyu hatta cae emrullahi ve ğarrekum billahilğaruru.: Münafıklar onlara: Biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. (Müminler de) derler ki: Evet ama, siz kendi başınızı belaya soktunuz; fırsat beklediniz; şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok aldatan (şeytan) sizi, Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allah'ın emri gelip çattı!” (Hadîd 57/4)



Aynen söylüyorum : “Şeytan sizi Allah diye diye de kandırır: billahilğaruru”
Dikkat edin, o öyle bir kandırıcı halkedilmiştir ki, sizi Allah derken derken kandırıverir.
Yani, yanisi var mı bu işte!
“Var mı benim gibi güzel konuşan!” der, riyaya sokar, şeytan teslim alır.
Başka, Allah adına hanlar hamamlar yaptırır, alnına “falan oğlu falan” diye yazdırır.
Vesaire vesaire, bizim maksadımız kimseye bir şey demek değil, ancak hani var ya dalga boyutudur, hologram dır, bir sürü Amerika çevirileriyle, kilise çevirileriyle anlaşılmaz şeyleri insan aklını çeldirecek şekilde ortaya sokup atom Allah’tır, cehennem Güneştir vs.vs. gibi..
Resimlerin içerisinde RESSAMı var göstermeye çalışan şirkin ve şeytanın uşakları için söylüyorum.
Bu korkunç bir tehlikedir.
Ve bugün bizim gençliğimizin çoğunu yaralamıştır.
Bu yaralılar kudurmazsa benim bildiğim kadarıyla ancak Habibullah Hastanesinde kurtulur!
Başka bir hastane bilmiyorum çünkü.
Çünkü o kadar içerden vurmaktadırlar!.
Akıllarını çelmektedir, akıllarını köleleştirmektedir.
Buna çok dikkat etmemiz lazım.
Çünkü bırakın atomu, dalga boyunu, öteyi-böteyi, cenneti alın, arşı alın, bütün yaratıkları alın tümünün Allahu zü’l celâl karşısında hiçbir varlık değeri yoktur.
Bir ressamın bütün resimlerini bir saniyede yakması gibidir yeniden yapması gibidir.
Hiçbir alakası yoktur resimlerle Ressamın.
Bunları tekrar söylüyorum gibi gelir fakat çok dikkat etmemiz gerekiyor.
Basit gibi gözükür ancak çok önemlidir.
Çünkü biz bunların üzerine diğerlerini oturturuz.
Eğer bunları tam, iyi anlamazsak mutlaka yanlışın üstüne yanlış yapmak zorunda kalırız.
Yani adam buzun üstüne muhteşem bir saray yapmış ya da tuzun üzerine yapmış.
Allah bir rahmet yağdırıyor yerle bir oluyor saray.
Hani, Rahmet bize felaket getiriyor, neden, çünkü temelinde buz varsa eritir, tuz varsa da eritir.
Temel Muhammed Aleyhisselatı Vesselam’ın parmakları üzerine kurulur, eli içerisine kurulur onu demek istiyorum.
Buna çok dikkat etmemiz gerekiyor, bunu söylemek istiyordum bir zamandan beri yoksa birine karşı husumet vs. hâşâ, bizim açık düşmanımız şeytandır.
Şeytan, dediğim gibi bir varlık olmaktan ziyade İkiliktir, tevhidi engelleyen her şeydir.
Bizi korkunç yanlışa düşüren, ikiliğe düşüren, iki şeyliğe düşüren, teklikten, BİZlikten ve bBİRlikten ayıran her şey bizim için sonuçta son nefesi verirken göreceğiz ki eyvah ki ne eyvah!… Allah korusun!

Biz bu noktayı gelmeyi hiç düşünmüyorum.
Kaldı ki bizim için bütün varlık en yüksek üst seviyede ara kesit gibi olan ARŞ dahi olsa Allahu zü’l celâlin yarattığı şeylerdir.
Hiçbir zaman Allahu zü’l celâlin yerine oturacak değildir.
Bir imtihan salonundayız.
İmtihan kağıtlarını getiren Resûllullah Sallallahu vessellem de bizim gibi bir insandır Abdullah Sallallahu vessellemdir.
Resûllullah olarak görevlidir.
Ve işinin başındadır her an da yani.
Ölen Abdullah Aleyhisselam’dır.
Dünya halk edildiği zaman nuru var edilen Resûllullah İLK NOKTAdır. Kıyametin koptuğu günde çekilecek SON NOKTAdır.
Her şey onun nurundan halk edilmiştir.
Firavun? Evet.
Musa? Evet
Ne diyor adam, profosör:
“Hocam böyle şey mi olur!” diyor kahkaha atarak.
Anlamıyor. Şeytan başka şeyden yaratıldı diyor.
Neden? diyorum. ‘Ateş’ diyor.
Ateş neden yaratıldı diyorum.
İlk noktaya gel ilk noktaya.
Allah ilk nokta halk ettiğini söylüyor.
Nur-u Mim diye az mı buyuruyor Resûllullah Sallallahi vesselem.

‘Ve ma erselnake illa rahmetel lil alemin: (Resûlüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ 21/107) âyeti var.
Rahmet bulan, var olabilen , bu yer yüzünde gözükebilen her şey senden halk edildi diyor.
Sen rahmetlerin kaynağısın buyuruyor, âlemlerdeki her şey için.
İşte bunu çözemediği zaman, anlayamadığı zaman, nereye takılıyor?
Takıldığı yer: Firavunluk yani ikilik.
Musa, resim ve Ressam var diyor.
Şimdi resimlerden ressam olmaz diyor.
Söylenen “lâ ilahe illallah” bu.
Evet, Musa aleyhisselamın annesi ile Firavun’un annesi aynı özellikte kadındır.
Yani ikisinin de memesinin birisi rahmandır, birisi rahimdir.
İkisi de Allah’ın merhameti ile emzirmişlerdir.
Allahu zü’l celâl âdildir.
Kendi yapıp kendi suçlamaz hâşâ.
Ne zamana kadar ikisi de nurdu bu çocukların, 18 yaşına gelinceye kadar. Yani, beden, nefis, kalp, ruh, akıl rüşte erdi mi? Erdi!
Hani biz deriz ya, rüşte erdi, kız mı erkek mi belli oldu.
İşte rüşte erdi mi erdi, ne diyor?
Firavun: “Ben ressamım” diyor, resim...
Bu imtihan kâğıdını yırtmak gibidir.
Bırak imtihan olmayı. En ağır suçtur.
İşte Firavun oldu.
Öbürü Musa Aleyhisselam ne diyor?
“Olmaz öyle şey kardeşim!” diyor.
Yani ben emri dinlerim diyor sistemi var edenin emrini dinlerim.
Azgınlık yapmam, taşkınlık, şaşkınlık yapmam, sıratı mustakim üzere hareket ederim.
Adl ile hareket ederim, sadakatle hareket ederim.
Bana verilen imkâna teröristlik yapmam diyor.
“Evet, sen de Musa Aleyhisselamsın.”
Bunlar ne zaman? Doğduklarından çok sonra.
Taaa bunu yaratıldığı güne götürüp birini suçlu birini suçsuz gibi, sen ondan, iyiler bizden yaratıldı kötüler şeytandan.
Şeytan kim oluyor?
Şeytanın kendisi bile Nur-u Muhammed’den yaratılmıştır.
Ne zaman? Taaa aradan ne geçmiş bilmiyoruz.
Ne zaman Adem Aleyhisselam ortaya çıkınca diyor ki, haset , imtihan gereği bunlar.
İmtihan sorusu hazırlamaktır yani. Ne diyor?
“Onu diyor ne idüğü belirsiz topraktan yarattın, beni saf nurun anası nardan yarattın!” diyor.
Dikkat ediniz nurun anası nardan yarattın.
Nurdan da üstün olan Nardan yarattın diyor.
Çünkü eşya içerisinde nuru nar çıkarır.

Her kadının korkunç çığlıklarla atarak, beddualar ederek, üzülüp kızarak çocuk doğurur.
Acılar çekerek demek istiyorum yani, çok zor, bir daha olmayacak!
Ama, çocuğu doğurup da kucağına aldığı zaman bütün bunlar yerle bir olur, orada muhabbetin ve merhametin en şahı yaşanır.
Ana sevgisi, çocuk sevgisi çünkü Muhammedi sevgilerdir bunlar.
Onun için kadınlar Nur-u Mim tecellisine mazhardır, anadır yani, ümmîdir.
Onun için göbek bağlarımızla Allah’a bağlanırız.
Onun için analarımız, kadınlarımız gerçek Muhammedi edeble , Fatumatüz Zehrâ olurlar, Haticetül Kubrâ olurlar.
Cennet onların ayaklarının altına iner.
Bunun için ne diyor Münir Derman bilmem okudunuz mu, şu an hazırlamakta olduğum yayınlamadığımız Yazılmamış Sırların İlki Yazılacakların Sonunda diyor ki:
“anama dedim ki; “ana bu hadisi biliyorsun müsaade et de ayağının altını bir öpeyim!” dedim.”
Yani ana tabi onun annesi de, gerçekten ana yani.
Gümüşhânevî’nin torunu.
Çok necib bir aile zâten babası da anası da çok seçkin, iyi korunmuş.
Seçkinliği bu üstün değil, üstün demiyorum dikkat edin.
Şerefini haysiyetini korumuş, neslin kıymetini korumuş, insanlığın güzelliklerini korumuş, kirden, pastan, virüsten öteden-börtüden korunmuş.
İnsanlığını korumuş, geliştirmiş, güzellik ve özellikleri taşımış olarak söylüyorum.
İşte anası da öptürmüş sanırım, öyle anlaşılıyor yazıdan yani.
Böyle bir ananın çocukları, biz hepimiz öyleyiz, bu âlemde kötü yoktur.
Kötü insan yoktur. Kötü görüş vardır. Kötü iş vardır.
Bu âlemde herkes bir imtihan kağıdır birbiri için.
Bu âlemde herkes kalemi eline aldı mı imtihan olur.
Eşlerimiz, çocuklarımız tüm birbirimizin imtihan araçlarıyız.
İşte bu Hamd bu kadar önemli ve yerindedir.
Bundan sonra işiniz neyse yapın ve bitirirken daima bana salâtı selâm getirin.
İşte bütün bu, tabii buradan mesele annenin ayağının altını insanın dudaklarıyla öpmesi değil.
Aziz dost, zaten bu âlemdeki her can bir anadan doğmuştur.
Bu âleme çıkarken ilk öptüğü ana kapısıdır, ana eşiğidir.
Onun için Münir Hoca:
“Hak insanın insan için en ayıp görünen yerinde gizlidir” buyurmuştur.
Muhiddin Arabi, bütün esmalar kadın kapısından tecellî eder buyurmuştur.
Bundan kasıt açıktır.
Göbek bağıyla insan El Hayy’la Allah’a bağlanır da insan onun için. Hayatın sırrı daima göbek bağlarıyla sürer gider.
Sizden çocuklarınıza, çocuklarınızdan çocuklarına kesim yemeyen, makas yemeyen bir akımla bir birlik ve bir dirlik içerisinde akar gider sistem.
Bu bir hoşluktur ve güzelliktir...
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

Mesaj gönderen fedai »

Bismillâhirrahmânirrahim.

Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin Abdike ve Nebîyyike, ve Rasülûke ve Nebîyyi’l-Ümmiyi ve alâ âlihi, ehl-i beytihi, vessahbihi ve ümmetihi...

Bu hadis meşhur bir hadistir.
Çok önemli bir hadistir.
Salavattir, hadisi şerif olan bir salavattır. Onu da söylemiş olalım.
Bir dairenin merkezinde dursak, 360 derece etrafımızda vardır.
Bu 360 dereceden bir derecesi Kıbledir.
Tek bir derece Kıbledir.
Geri kalan 359 derece Kıble değildir.
Kulluk sırat-ı mustakimdedir, tek çizgidedir, doğru olan tek çizgidir.
Bunun dışındakiler batıya dönmüş gibidir.
Bütün Kuran’ı 1000 kere hatmetse dahi namaz kılıyor değildir.
Çünkü bir defa kesinlikle çizgi-kıble yanlıştır yani.
Onun için etrafımızda baktığımızda nice Müslüman kılıklı insanlar görürüz her şeyi yerli yerindedir ama haseddir ama yalancıdır ama şudur, ama budur. Yani çizgisi yanlıştır.
Bunun için yaptıkları başkasının adınadır.
Öfkesinin adına, kendi kirlerinin adına, başka insanlar içindir vs. vs. dir ama Allah için-adına değildir.
Burada Kıbleyi bir defa doğru ayarlamamız lazım.
Nasıl ayarlayacağız?
İmama uyacağız, İmam-ı Mutlak’a. Muhammed Aleyhisselatı vesellem’a uyacağız. Duyacağız ve uyacağız.
Ona buna şuna bir sürü etrafta türevden şeyler üretip, bunların arkasında bir şeyler yapıyorum zannedilmemeli
İşin gerçek emredileni, doğru olanı, Kıbleyi tam bildiğimiz halde ya da bulduğumuz halde olup yaşamamız gerekir.
Bizi bundan çeken her neyse yanlıştır.
Onun için Allahu zü’l celal “Dikkat edin şeytan sizi Allah diye diye de kandırır” diye buyurmaktadır.
Sebe Suresinde tek ayet vardır, “Şeytan davasında haklı çıktı, çoğunuzu yoldan çıkardı” diye.
Onun için biz kimseyle yarışmıyoruz biz sadece kendi işimize bakmaya çalışıyoruz.
Açlıktan ölüyoruz yiyecek bir şey aramayalım mı?
Susuzluktan ölüyoruz su aramayalım mı? Mesele bu.
Başkasıyla işimiz yok. Dokunursa hizmetimiz dokunsun.
Ama bunun dışında, o öyle yapıyor, bu böyle yapıyor, çok şey yapıyor.
Biz Resûllullah Sallallahi aleyhi vesselemin ne yaptığına ve ne yapmamız gerektiğine bakmak zorundayız.
Bunu ne zaman yapmalıyız?
Şimdi yapmalıyız.
Yarın?
Yarın Allahu zü’l celal’indir.
Şimdi, şu nefeste bize ait imtihan dakikalarıdır.

Ve iki tane video ile omuzlarımızdan kayda alınmaktadır.
Onun için bakın, kendi vicdanlarımıza bakalım
Kendi içimizdeki arızalara bakalım.
Nedir bizi Kıble’de alıkoyan?
Nedir Resûllullah Sallallahi aleyhi vesellem’ı duymaktan ve uymaktan alıkoyan.?
Kendi içimizdeki hastalıkları mutlaka kendimizin bulması lazım.
Çünkü bizden başkası bunu girip bulamaz.
Bulsa bile zaten bir şey yapamaz.
Sonra kendi evimize bakalım.
Bu hastalıkları olan çocuklarımızı gözlerimiz göre göre sanki kanserli gibi, sanki şu ve bu gibi bir korkunç ölüme terk edemeyiz.
Bunlar için yapacağımız şeyler var ise onları mutlaka yapmalıyız.
Topluma bakmalıyız, toplum moda halinde işler yapmakta.
Onlara ayak uydurmaya kalkıştığımızda bakın Kur’ân-ı Kerim’in yasakladığı her şeyi kanunen serbest bırakan bir sistem, emrettiği her şeyi yasaklayan bir sistem içerisinde, her şey normalmiş gibi, her şey serbestmiş gibi.
Sonuç?
Şunu demek istiyorum, ana değer yargılarını kaybedemeyiz.
Ana değer yargılarını kendi vicdanlarımızda kurmak zorundayız. Ailelerimizde, toplumda kurmak zorundayız.
İşte burada, geçende söylemiştim, bir kişinin vicdanındaki kötülüklerin çekirdeği haseddir. Yalan hasedden doğar.
Şeytan, yalanı hasedden dolayı söylemiştir.
İlk doğurduğu hasedin yalandır, kibirdir, kindir, nefrettir, uyuşmazlıktır, geçimsizliktir yani cehennemin zümerasıdır.
Birkaç saniyede, iki kere dört, dört dört onaltı, onaltı onaltı şu gibi süratle ürer bunlar çünkü. Çok hızlı ürer.
Bütün bunlardan kurtulmanın çaresi, hasedden kurtulmanın çaresi, Resûllullah Sallallahi aleyhi vesselemi duymak ve uymaktır.
Her şeyin çaresi budur çünkü.
Onun için anladım “Allahu ekber!” diyeceğiz, diyeceğiz karar verdikte bir divana duralım yani.
Hazır nazır olan Allahu zü’l celalin huzurunda: “Hazır ve nazır oldum diye yönüm Kıble!” diyelim bir defa.
Kıblemiz de Kâbe diyelim bir defa.
İmamımız da Muhammed Aleyhisselam diyelim bir defa.
Ondan sonra “Allahu ekber!” diyene duyalım da uyalım.
Resûllullah sallallahu aleyhisselam desin “Allahu ekber!” diye biz de diyelim arkasında, onun gibi bir hayat namazı kılalım.
Aksi taktirde hoşgörü, kime hoşgörü?
Şeytana hoşgörü mü olur, merhametsize hoşgörü mü olur?
Mikroba hoşgörü mü olur? Kötülüğe hoşgörü mü olur?
Tahammül olur.
Sabır da olmaz. Sabır iyiliğe olur çünkü.
İyi olmaya sabredilir, kötü olmaya, kötülüğe sabredilmez, tahammül edilir.
İşte bizim toplumumuzu özellikle kadın kesiminde en çok, ne buyuruyor Resûllullah sallallahi aleyhi vesellem :“Ey, siz kadınlar 5 vakit namaz kılın, 30 gün oruç tutun, kocanızı razı edin, geçim ehli olun yani ve ağzınıza sahip olun hangi kapıdan istiyorsanız cennete, ben kefilim gelin girin.”

Başka? Başka yok.
Ne engelliyor? Bence ağız engelliyor.
Neden?
Neden olacak, öyle değerler kaybedildi ki, kadındaki Es-Settar örtüsü kayboldu, zannedildi ki başörtüsü.
Hayır hayır yüreklerdeki örtü kalktı.
Habibullah hayâsı yerle bir oldu.
Çok yanlış bir yere çıktı kadın.
Çırılçıplak çıktı, anamız, bacımız, kızımız, gelinlerimiz, kız kardeşlerimiz. Bir millet ancak kadınıyla yok edilir.
Din dahil bütün varlıklar kadın üzerine kurulmuştur.
Hatice Validemizi çekerseniz Resûllullah sallallahi aleyhi ve sellem üşür, yapayalnız kalır.
Çok ters bir şey diyorum yani, gerçek bu yani.
Çünkü yardım meselesinin çok ötesindedir.
Resûllullah sallallahi aleyhi ve sellemi doğuran bir annedir.
İşte bütün bu, buradaki hani birisine diyor ki, beynini çıkaracağım senin, beynini çıkarırsan öldürür yani onu.
Böyle çok çok zor bir iş yapılmış demek istiyorum.
İşte o tekvin, el-tekvin, Allahu zü’l celalin yaratıcılık sıfatını taşıyan kadın, bugün şiddetle reddedilen, ağır cezalar getirilen, tehdit edilen, yapmayın denilen yerlerde kullanılmaktadır ve çok acı olmuştur ve olmaktadır.
Nasıl düzelecek?
Nasıl Resûllullah Sallallahi aleyhi ve sellemin dediği ve Kur’ân-ı Kerim’in emrettiği yere getirilecek?
Bu konuşmayan bir kadın, gülmeyen, sokağa çıkmayan, çalışmayan, kasada gizlenen bir kadın değil.
Tam tersine her zaman, her yerde, her halde olan ama ilahi ilim ve Muhammedi Edeb içinde olan bir kadından bahsediyorum.
Kıblemizi bozan etkenlerin başında geliyor.
Hased, kadın erkek herkeste vardır.
Ama dedikodu ve gıybet, ha diyeceksiniz ki, erkeklerde kadından daha beter, çok haklısınız.
Çünkü, işte böyle üzüm üzüme baka baka kimin ne olduğu meçhule girdi.
Ama bu içki içmek gibidir.
Bir büyük rakı açın, çoluk çocuk evde herkes içsin, bir saat sonra herkes sarhoş.
Hepsi hastadır, zehir içmek gibidir.
Hepsi insandır, hepsi aynı organlardandır.
Kötülük çok hızlı yayılan bir şeydir.
İyilik gerçekten zordur.
Hased, sadece yalanı doğurmaz.
Hased, hırsı doğurur, tamahı doğurur, doyumsuzluğu doğurur, geçimsizliği doğurur, benliği doğurur, şeytanlığı doğurur, doğurur da doğurur.
Kibiri doğurur, kini doğurur neticede nefreti doğurur, merhametsizliği doğurur.
Muhabbeti ve merhameti yok eder.
Ateş gibi yakar, kendi yerine oturur onların.
Nedir şeytanın adresi?
Merhametsizliktir.
Nedir Muhammed Aleyhisselam’ın adresi?
Merhamet ve muhabbettir.
Bunlar birbirlerinin zıtlarıdır çünkü.
Hizbullahın adresi Muhammed Aleyhisselam’dır.
Hizbulşeytanın iblistir.
İmtihan bu!..
Tercih edecek, ya İblisi tercih edecek ya Muhammed Aleyhisselam’ı.
Etmedim dese de edecek zaten.
Aklı varsa iki fırkadan birisi mutlaka olacaktır.
Son nefeste olsun yine olacaktır.
İşte bütün bu Allahu zü’l celalin insanları imtihan edişindeki ana unsurların içinde gördüğümüz tüm bunlar bizim Muhammedi ahlâktan yani Kur’ân-ı Kerim ahlâkından yani Kur’ân-ı Kerim tabiriyle Ahlâkullah’tan Allah’ın ından ayrılmamızın yüzünden olmuştur.
İkinci bir sebep, bu güzellikleri o kadar yüceltmişlerdir ki, insan ulaşmayacağını zannediyor yani.
O kadar demin söylediğim gibi yani, birine desen ki evliyaullah kardeşim nasılsın? Adam şaşırıyor. Ya Allah’ın dostusun dedim diye. Ya ne diyelim yani, Allah’ın düşmanımısın diyelim yani.
Böyle bir şey yok yok ama, öyle abartılmış, öyle değiştirilmiş öyle yanlışa götürülmüş ki ulaşılamaz gibi yani.
Bugün aynı şeyleri tarikatlerde vs. de görüyoruz. Bana gel ben seni Resûllullah sallallahi aleyhi ve sellem’e götüreyim, Allah’a götüreyim gibi yanlışlık içindeler.
Bunun bizim söylediğimiz kapımızın önündeki elektrik direği ile bu sözün bir alakası yok. Biz birbirimize Muhammed Aleyhisselatı ve sellamın Nur-u Mimine aktarsak bile, biz onun nuruna sahip çıkacak kadar hain değiliz hamdolsun.
Resûllullah sallallahi vesselemin olsak olsak sadık bir hizmetçisi oluruz.
Bunun bilincinde ve inancındayız.
Ama öyle ayırmak lâzım.
O zaman birbirimize minnet duymayız, o zaman birbirimize böyle köle gibi olmayız.
Hepimiz hür ve özgür olarak Allahu zü’l celalin emrettiği yerlerde kullanılırız.
Ayağımızı kullandığımız gibi, ellerimizi gözlerimizi kullandığımız gibi kullanırız.
Ne var yani? Halim’in eli ile benim elimin ne farkı var?
Ayşe’nin gözü ile benim gözümün ne farkı var?
BİZ BİR’sek, bir değilsek öyle desek ne önemi var?
Demesek ne önemi var? Hiiççç, boş.
İşte bu yazıp durduğumuz büyük harflerle BİZ kelimesi, eriyen buz dağlarının Akdeniz’de buluşması gibi BİZ oluştur.
Benliklerini kaybedip Muhammedi mahviyyet içerisinde, Muhammedi Maveradaki Nur-u Mim’liktir.
Bir oluştur yani TEVHİDdir.
Ne yapacak Allahu zü’l celal?
Allahu zü’l Celal, Resûllullah sallallahi ve sellem’in buyurduğu gibi, ona ne yapacaksa bize de onu yapacak.
Biz tercihimizi kullandık, gerçekten kullandık yani.
Canla başla kullandık, elimizden geldiği kadar Resûllullah sallallahi ve sellemin sözlerini duymaya ve uymaya, işlerini yapmaya, ahlâkıyla ahlâklanmaya, şeytanın pisliklerinden vicdanlarımızı temizlemeye, inançlarımızı temizlemeye, akıllarımızı temizlemeye gayret ediyoruz.
İşte bütün bunlar imtihan sahnesinde insanların Hayrı ve şerri seçmeleriyle ilgilidir.
Siz hangi makineyi kullanıyorsanız, o makine çalışır.
Eğer buzdolabı olacağım diyorsanız, buzdolabı olarak dizaynınız vardır, orayı kullanırsınız, dondurursunuz.
Fırın gibiyim diyorsanız, fırınlığı tercih edersiniz, yandırırsınız.
Daha, siz neyle emredildiyseniz onu yaparsınız.
Her şeyi hududu içinde kullanırsınız demek istiyorum.

Yani bir beden gibi, benim vücud sıcaklığım 40 dereceye çıkmasın kardeşim o zaman ben yanarım, ateşler içinde kalırım.
30 a inmesin, sıtma tutar, benim normal ateşim yani cennetim 37,5 derecedir.
Cennet ateşsizlik değildir.
Adam gibi ateşliliktir yani itidal oluştur, sırat-ı müstakim üzere oluştur.
Ateş vs. bütün bir rumuzdur.
İşte anlatabilmek için bunlar böyledir.
Yoksa bir tiyatro sahnesinde oyunlar oynuyoruz, herkes bir elbise giydi, isim verildi, kimi kral oldu, kimi köle oldu, tiyatroyu oynadık, çektiler sahneden, gidiyor seyrediyoruz.
Nasıl oynamışız diye kendimize gülüyoruz.
Şu andaki halimiz bu.
Çeşitli sıfatlar taşıyoruz ama başımıza mezar taşı dikilince biz de güleceğiz bu işlere, gerçek zannetmiştik diye.
Yani tiyatro sahnesindeki kral rolündeki adam yada filmdeki kral rolündeki adam ben gördüm geçende İstanbul’da Laz Ziya’yı gördüm Kurtlar Vadisindeki Laz Ziya’yı Beşiktaş’ta.
Adamcağız görüşmek konuşmak istedi belki, defalarca baktı falan yaklaştı ama ben konuşmak istemedim.
Fatma Hanım bana git konuş falan dedi ama istemedim konuşmadık yani. Şunu demek istiyorum, hâlbuki filmde Laz Ziya öyle değildi.
Filmdeki Laz Ziya çok başka bir insandı, filmde öyleydi.
Gerçek? Gerçek o değil.
Demek ki, bizim kendi şu anki bulunduğumuz pozisyonları çok iyi dikkat etmemiz lazım.
“Neden şöyle şöyle olmadım?” diye üzülen birisi varsa yani tiyatroda oynadığını lütfen hatırlasın.
Neden böyle böyle çok iyi oldum diyen birisi varsa tiyatroda oynadığını lütfen hatırlasın.
Bir oyun oynamaktayız.
Senaryoyu bir daha okuyun.
Nasıl oynayacağımız çok net belirtilmiştir.
Ve her olayı yaratan Allah’tır.
Biz sadece tercihlerimizi yaparız.
Şöyle şöyle yapayım, tedbirler alırız, elimizden geleni yaparız, doğru olanları hazırlarız olur yada olmaz Allah’ın bileceği iş.
Olsun deriz, olmayıverir, kıyamet mi koparacağız.
Olmasın deriz oluverir kıyamet mi koparacağız.
Bu hak bize mi bağlı olanlar yani.
Allah ne istiyorsa çıkartıyor bize mi soracak.
Böyle bir şey yok.
Dolayısıyla bizi kıbleden alıkoyan, kıbleyi şaşıran, yüreklerimizi yakan, mezarlarımızı yakacak olan bütün eksikler ve noksanlar Muhammedi oluş şuurundan habersiz oluşumuzdandır.
İşte can cereyanının gelmeyişindendir.
Nuru Muhammedi’nin yüreklerimize ulaşmayışındandır.
Bir evin elektriği kesilmişse oturup saymanın gereği yoktur hangi âlet çalışıyor diye hepsi çalışmıyor kardeşim.
Yani bir evde cereyan kesildiyse bu evdeki aletlerden bahsetmenin yararı yoktur.
Yani ana hat kopmuşsa, can cereyanı kesilmişse insanlar burada hayal üzere konuşurlar.
Aslında o evde ana yoktur, baba yoktur, çocuk yoktur, geçmiş gelecek, şu an yoktur. Karanlıktan başka, cehaletten başka bir şey yoktur.
Konuşabilirler boşa konuşurlar.
Bir şeyler yapabilirler bu güneşin aydınlığına bir şey yapış değildir.
Kâbeye götürseniz Kâbeyi bulamazsınız çünkü karanlıktır.
Yoktur yani zifiri karanlıkta eline bir şey değse Kâbe mi desem gülersiniz.
Ne bileyim ben ne olduğunu dersiniz.
Çünkü göremezsiniz.
İşte Resûllullah Sallallahi aleyhi ve sellemin can cereyanının, Nur-u Mim’in olmayışı böyle bir felakettir..

Nur-u Mim’imizi tez BİLelim ve BULalalım da, İçimizdeki Hakikat-ı Muhammediyyemizle tez OLup YAŞAyalım inşâallah…


Âmin!
Yâ Latîf!
Yâ Kerîm!
Yâ Rahîm!
Yâ Vedûd! (cc)…
Âmin! Âmin!

[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
safa-merve
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 649
Kayıt: 16 Eki 2008, 02:00

Mesaj gönderen safa-merve »

Nur-u Mim'imizi tez BİLelim ve BULalalım da, İçimizdeki Hakikat-ı Muhammediyyemizle tez OLup YAŞAyalım inşâallah.

Âmin!
Yâ Latîf!
Yâ Kerîm!
Yâ Rahîm!
Yâ Vedûd! (cc).
Âmin! Âmin!
Kıymetli Kul İhvani pas tutan Gönlümüzü cilalıyorsunuz Allah c.c razı olsun inşallah
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/safa_merve.jpg[/img]
Kullanıcı avatarı
fedai
Aktif Üye
Aktif Üye
Mesajlar: 142
Kayıt: 19 Kas 2007, 02:00
Konum: İZMİR

Mesaj gönderen fedai »

Resim


KUL İHVANÎ CUMÂ SOHBETLERİ


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİRRÂHMANÎRRAHİM

(29 Mart 2008 tarihli sohbetin devamı)

Bizim ısrarla üzerinde durduğumuz Resûllullah sallallahu ve sellemin ısrarla üzerinde durduğu imandan da önce gelen şey can cereyanıdır.
Nur-u Mim’dir.
Kişide Muhammedi bir muhabbet ve merhamet doğmadan neden yapsın bunları, yapsa ne olur, yapmasa ne olur?
Onun için bizim varsayılan, alışkanlık halinde olan, geçmişten bize kadar gelen, etrafımızda gördüğümüz ne idüğü belirsiz, bilinmez, kötülemek için söylemiyorum, şuursuz, sonucu da meçhul, her şeyi öbür tarafa atan bu tarafa hiçbir şey gerekmiyormuş gibi davranan, eh ne olur ne olmaz diyerek namaz falan da kılan bir düşünceyi biz kabul edemeyiz.
Peygamber Aleyhisselam kabul etmiyor zâten.
Her şey ciddidir.
Ekmek nasıl ciddiyse şehadet te böyle ciddidir.
Namaz da, ekmek yemek, su içmek kadar ciddi bir iştir.
Birisi midemizin, birisi kalbimizin yaşaması için var olan şeylerdir.
Acık ve nettir bu ve doğrudur. İnanç budur.
Böyle bir şey olur mu?
Bakın topluma, namaz yok, olmasın; oruç yok, olmasın; haç zâten yok, olmasın; zekat da yok o da olmasın, ne kaldı Allah aşkına!
Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûllullah!
Onun meçhul olduğu zâten belli.
Gerçekten belli yani Allah korusun!
İşte demek istiyorum ki, halbuki o ilk ana şarttı, onun üzerine ötekiler olurdu yani.
Biri evet önce cereyan bağlanırdı sonra denir ki: “Ne lâzım kardeşim?”
“Hava çok sıcak bir buzdolabı lâzım”.
O zaman bir buzdolabı alıveririz.
“Efendim kış ayı hava çok soğuk, donuyoruz, bir elektrik fırını!”
O zaman bir fırın alıveririz.
“Işık lâzım, akşam oluyor karanlık olacak!”
10 mumluk bir ampul bağlanır, 500 mumluk değil efendim 10 mumluk bağlanır, 20 mumluk bir ihtiyaç giderir demek istiyorum.
Körlük kalkar. Asgari, mecburi ihtiyaçlar giderilir.
E ozaman ne yapalım?
Tasavvuf simsarlığı mı yapalım Allah korusun?
Birbirimizi alalım satalım yani birbirimizin gözünde gözümüz var yani vurmak, kırmak, almak, yıkmak için böyle canavarlar gibi birbirinin peşinde, böyle bir şey yok Muhammedi sistemde.
Muhammedi sistemde bütün Müslümanlar bir beden gibidir. Parmak gibidir.
Ben bu bedenin ayağıyım, Halimcan ne bileyim ben sağ eli, Sufi sol eli. Bir bedeniz biz yani!
Evet bu bedenlerin bir kısmı bazen uyuşabilir ama kangren değildir.
Kesilmiş atılmış değildir, kesilen parmak benim değildir zâten, çöpündür.
İşte bütün bunlar protez yaşayamayız yani parmağımızdaki yüzük gibi İslam’la protez yaşayamayız!
Resûllullah sallallahu ve sellemle protez olamayız yani! Resûllullah sallallahu ve sellemle canımız istediği zaman buluşup parmağımızdaki yüzüğü çıkarır gibi çıkarıp bir kenara koyamayız!
Allahü zü’l celâlle de öyle!
Şah damarımızdan yakın olan Allahu zü’l celâli çıkarıp bir yere atamayız!

O zaman dosdoğru yaşayalım.
Et tırnak gibi yaşayalım.
Her yerde her zaman ve her halde hakikaten Allah ve Resûlune teslim olmuş, gerçekten Allah ve Resûlune iman etmiş, canla başla Allah ve Resûlune tâbi’ olan ve mutlaka Allah ve Resûlune itâat eden insanlar olarak bu âlemdeki varlığımızı imtihan salonundaki süremizi dolduralım.
Tüm bunları yaparken birbirimizin başına dert değil birbirimizin derdine çare, birbirimizin hizmetçisi, öp-öz Resûllullah sallallahu ve sellemin çocukları olmaya gayret edelim inşâallah! Hep beraber bu bilinci, bu şuuru yaşarsak BİZ hakikaten Muhammedi Melâmiler oluruz ve Melâmet ehli oluruz.
Peygamber aleyhisselatü ve selamın yüreğinde yer buluruz.
Bu Allahu zü’l celâlin bize hem emridir, hem vaadidir, hem de vaad ettiği bir güzelliktir ve özelliktir.
Burada: “Ben lâyıkım! Sen lâyıksın!” falan bunlar çoluk çocuk işidir.
Bize göre hâşâ değildir!
Bize göre her kim: “Ben de varım!” diyorsa o da vardır.
Hastaysa, olabilir insandır hepimiz hasta olabiliyoruz, tedavisine bakılır.
Açsa doyurulur, kirliyse kimse kirini sormaz kendisi girer hamamda yıkanır.
Zâten de öyle olacaktır.
“Ben yıkanmam!” diyenler ateş hamamına girecektir. Cehennem budur.
Kendi kirinin ateşinde yıkanacaktır çünkü şehâdet getirdiği için de cennete gidecektir ama o pislik, ancak o pisliği ateşiyle yıkanacaktır cennette yoktur öyle bir yer çünkü.
Pislik Hamamı yoktur cennette çünkü.
İşte bütün bunlar bizim insan olmamızı gerektiren şeylerdir.
İnsan üstü veya insan altı değil.
Hayvan yada hayvan aşağı değil, “bel hum edallun” değil.


“Ve le kad zera'na li cehenneme kesiram minel cinni vel insi lehüm kulubül la yefkahune biha ve lehüm a'yünül la yübsirune biha ve lehüm azanül la yesmeune biha ülaike kel en'ami bel hüm edall ülaike hümül ğafilun: Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (A2raf 7/179)

Esmaların tecellileri vardır.
Birisi Dalal esmasının fişini Dalal prizine sokuyorsa kendi öyle arzu etti, tercih ettiyse; adam öldüruyor demektir, zinâ yapıyor demektir.
Kimle? Birisinin anasıyla, bacısıyla, kızıyla, geliniyle, kızkardeşiyle, şunuyla bunuyla yani. Başka kadın mı var İslamda?
Bu adam bütün değer yargılarını sıyırmış birisidir.
İnsan değildir yani!
“Birini öldürüyor. Kim bu?”
Kim olacak bir insan yani. Ne bileyim ben!
Bütün reddedilen, yasaklanan işleri yapıyor çünkü El- Dalal Esmasını kullanıyor onu tecellî ettiriyor.
O makinayı kullanıyor yani.
O makine onu yapar hep çünkü.
Bıçak keser mesela. Bıçağın işi kesmektir yani. Kesme diyemezsiniz, bıçak kesmek içindir.
El- Dalal Esmasını kullandığı taktirde kişi zarar ve sapıklık esmasıdır.
El- Darr vardır mesela. İnletici, zar ettirici esma vardır. Onu kullandığı zaman, Allahu zül celâl imtihanda onu seçene onu kullandırır.
Çünkü aklıyla tercih ediyor insan bunu yani.
Bunlar çok değildir yalnız. Sanıyorum 6 tane 99 esmada.
Bu şiddet esması 99 un içinde 6 tane bildiğim kadarıyla. Vardı kitaplarda ama şu anda bakmadım.
Yani bu esmalar insanda galip oldu mu, egemen oldu mu başı derde girer.
Mesela adam işini gücünü bırakmış şirk peşinde koşuyor.
Din profesörü cübbesi giymiş sırtına bir de.
Zihniyeti nedir bilmiyorum.
Adam kiliseler birliğinin paralı, kiralık bir insanı halinde İslamı içerden vurmaya çalışıyor.
Çok güzel şeyler söylüyor ama içeriye öyle bir dinamit yerleştiriyor ki bütün Türkiye’yi yok edecek kadar.
Neden?
Çünkü El-Delal esmasını kullanıyor.
O esmanın mazharı haline dönüşmüş artık.
Ama bunun tersi diyelim ki 90 tane esma daha var.
Niye Es-Selam’ı kullanmıyor?
Herkese selameti, silm’i ne bileyim ben bir sürü esmalar sayılamayacak çok sayıda esmalar.
Bu esmaların her birisi insana mal edildiği zaman ilaç gibi içildiği zaman harika.
Mesela, El-Vedûd, sevgi esması yani muhabbet esması.
Kim ki El-Vedûd’a mazhar olsa değil dağlar taşlar bütün sistem onun dostu olur.
El-Muheymin kara sevda esması.
Yani aklın fikrin çok ötesindeki güzellik ve özellikleri yaşatan esmalar bunlar.
Ama bu esmalar kendi dozajında kendi ölçü ve edebi içinde alındığı zaman böyledir.
Yoksa kendisinin istedi diye birisi dedi diye öyle oluvermez.

Yani ne demek istiyorum.
Yazıdaki esmalar değil satırdaki esmalar çekildiği zaman söylendiği zaman işe yarar.
Boş tabletler, üzerinde yazıyor aspirin diyor gripin diyor ama tabletin içinde yok o, madde yok yani. İstediği kadar içsin bunu yani. Ambalaj içmiş olur o.
Onun için de bizim kıblemizi şaşırtan şeylerde ana reçetemiz daima: “Şimdi şu anda Resûllullah Sallallahu vesellem olsaydı ne buyururdu?”
Bir iş var başımızda, içimizdeki spiker diyor ki, hakkın ve hayrın spikeri “şimdi Resûllullah sallallahu vesellem olsaydı ne yapmamızı emrederdi?”
Bu ölçü çok önemli bir ölçüdür. Mesela kesinlikle: “Hased etme!” derdi.
Bilirdi ki, iblislik tek kelimeye indir dese iblisliği, bir kelime söyle desen: “Hased!” diyecek.
En son söyleyeceği kelime.
Bir daha söyle dese: “Yalancıyım!” diyecek.
Bir daha söyle: “Kibirliyim!” diyecek.
Bir daha söyle: “Kinciyim!” diyecek, “İnatçıyım!” diyecek, “Zalimim!” diyecek, diyecek te diyecek artık.
Neyi kullanıyor?
El-Dalal esmasını kullanıyor.
El-Darr’ı kullanıyor…
[img]http://www.muhammedinur.com/resimler/cicekler/sirin_1.jpg[/img]
Cevapla

“►Sohbetleri◄” sayfasına dön