Muhammedinur

Üzme, Üzülme, Sev, Sevil
Zaman: 09 Nis 2020, 21:41

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 4 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: EBU'D-DERDÂ (R.A) HAZRETLERİ
MesajGönderilme zamanı: 28 Eyl 2009, 12:31 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8923
Konum: BURSA
Bu konuyu facebook'ta paylan!
EBU'D-DERDÂ (R.A) HAZRETLERİ



Rasûlullah (s.a.s)'in, Kur'ân, fıkıh ve hadis ilimlerinde önde gelen ashâbından biri. Asıl adı Uveymir'dir. Hazrec kabilesine mensuptur. Hicrî ikinci yılda müslüman oldu. Vâkıdî'nin naklettiğine göre, Ebû'd-Derdâ ailesi içinde en son müslüman olandır. Onun örtüyle örttüğü bir putu vardı. Kendisini İslâm'a dâvet eden dostu İbn Revâha bir gün putunu o evde yokken parçaladı ve gitti. Ebû'd-Derdâ eve gelince önce çok kızmış, sonra şöyle demiştir: "Eğer putta bir hüner olsaydı, kendini koruyabilecekti. " Ve sonra Peygamber efendimize giderek müslüman oldu (Hâkim, el-Müstedrek, III, 336).

Ebû'd-Derdâ önceleri ticaretle uğraşırken müslüman olduktan sonra kendini tamamen zühd ve ibâdete vermiştir. Şam fakihi diye meşhurdur. Kendisi bunu anlatırken şöyle der: "Peygamber efendimiz risâletle geldikten sonra hem ticaret, hem ibadet yapmak istedim. Fakat ikisinin bir arada olamayacağını anlayınca, ticareti bırakıp ibadete yöneldim."

İslâm'a girişinden önce meydana gelen Bedir gazasında bulunmayan Ebû'd-Derdâ, Uhud'da büyük fedakârlık ve şecâat gösterdi. Bu gazadan sonra Rasûlullah (s.a.s.)'in bütün gazalarında bulundu. Ebû'd-Derdâ'nın kardeşliği Selmân-ı Fârisî'dir. Ebû'd-Derdâ, Rasûlullah'ın vefâtından sonra Hz. Ömer'in ona ısrarla bir görev vermek istemesine rağmen o "Bana müsaade et, gidip halka Rasûlullah'ın sünnetini öğreteyim, onlara namaz kıldırayım" demiş, Hz. Ömer de ona müsaade etmişti. Hz. Ömer daha sonraları Şam'ı ziyaretinde Şam valisi Yezid b. Ebî Süfyân, Amr b. el-As, Ebû Musa el-Eş'ari'yi teftiş ettiğinde bu zatların kapılarının kilitli olduğunu, odalarının ipekle kaplı bulunduğunu, huzurlarına girenlerin kim olduklarını sorduklarını, müreffeh yaşadıklarını görmüş; Ebû'd-Derdâ'ya gittiğinde ise onun kapısında kilit bulunmadığı, odasında ışık olmadığı, elbisesi hafif, soğuktan muzdarip, gelenin selâmını alan, kim olduğunu sormadan içeri kabul eden, altında bir keçe parçası bulunan bir durumda görmüştü. Hz. Ömer, Ebû'd-Derdâ'ya, "Ben seni Medine'de hoş tutmadım mı?" deyince o, Rasûlullah'tan duyduğu şu hadisi hatırlatmıştır: "Sizin dünyadan metâmız bir yolcunun azığı kadar olsun " (Kenzü'l-Ummâl, I. 78). Kendisine misafirliğe gelen arkadaşları, yatak yerine yerde yatıp da şikâyet ettiklerinde şöyle demiştir: "Bizim bir başka evimiz var ki, hepimiz orada toplanacağız" (Sıfatü's-Safve, I, 263).

Hz. Ömer, Bedir'de bulunmamasına rağmen -çünkü o sırada müslüman olmamıştı- Ebû'd-Derdâ'ya da Bedir gazası tahsisatı bağlamıştır. Hz. Osman -veya Ömer- zamanında Ebû'd-Derdâ Şam kadılığına getirilmiş ve hicretin 32. yılında vefât etmiştir.

Bütün ömrünü takvâ içinde geçiren Ebû'd-Derdâ'nın güzel yüzlü, esmer, sakalını boyayan, başına takke geçirip üzerine sarık saran bir zat olduğu zikredilmiştir.

Ebû'd-Derdâ fıkıh ve hadis ilimlerinde ileri gelenlerden idi. Rasûlullah'tan bütün öğrendiklerini, bütün duyduklarını, anladıklarını müslümanlara öğretmeye çalışmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemiş ve mescidde her gün Kur'ân dersi vermiştir. Şam'da yüzlerce hâfız yetiştirmiştir. Zevcesi Ümmü'd-Derdâ es-Suğrâ, Kur'ân kırâatinde sözü geçen tâbiîndendir. Ebû'd-Derda'nın, tefsir ilminin gelişmesinde de emeği vardır. Rasûlullah'a bir gün, "Onlar ki, iman ettiler ve takvâ üzere bulundular; onlara bu dünya hayatında müjde vardır'' (Yunus, 10/64) âyet-i kerimesindeki "büşrâ''dan, yani "müjde"den maksat nedir? diye sormuş, Rasûlullah da, "Bundan murad sâlih rüyadır" buyurmuştur (Ebu Davûd ed-Tayâlîsî, Müsned, 131).

Ebû'd-Derdâ, Rasûlullah (s.a.s)'den birçok hadis rivâyet etmiştir. Ondan hadis öğrenenler arasında Enes b. Mâlik, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbâs, Ümmi'd-Derdâ... gibi râviler bulunmaktadır. Tâbiin'in meşhur zatlarından Saîd b. el-Müseyyeb, Alkame, Kays, Cübeyr b. Nadir, Zeyd b. Vehb, Muhammed b. Sırın vb. onun talebeleridir. Ebû'd-Derdâ yetmiş dokuz kadar hadis rivâyet etmiştir. Bunlardan en önemlileri şöyledir:

''Bir insan ilim kazanmak için bir yola girerse, Cenâb-ı Hak ona cennete doğru bir yol açar. Melekler ilim peşinde koşanlardan hoşnut oldukları için kanatlarını onun altına gererler. İlim sahipleri için yerdekiler ve göktekiler mağfiret niyaz ederler... Peygamberlerin vârisleri âlimlerdir" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V. 128).

Bir gün Rasûlullah Cuma hutbesinde âyet okurken, Ebû'd-Derdâ yanında bulunan Ubey b. Kâ'b'a, "Bu ayet ne zaman nâzil oldu?" diye sormuş. Übey cevap vermemiş; hutbe bittikten sonra, "Cuma'nı şu boş sözünle iptal ettin" demiştir. Ebû'd-Derdâ, Hz. Peygamber'e giderek onun bu sözünü aktardığında Rasûlullah (s.a.s) şöyle demiştir:

"Übey doğru söyledi. İmam hutbede konuşurken sözünü bitirinceye kadar sus ve onu dinle" (Müsned, V. 190).

"Rasûl-i Ekrem her hadis söyledikçe tebessüm ederdi."

"Kıyâmet günü insanın mizânında en ağır basan şey iyi ahlâktır, yani güzel huydur."

"Size namazdan, oruçtan, sadakadan, faziletçe bir derece yüksek birşey söyleyeyim mi? İnsanların arasını barıştırmak."

Ebû'd-Derdâ fıkıhta reyine başvurulan bir fakihti. Şam'da bulunduğu sırada Kûfe'den ve başka yerlerden gelenler onun görüşlerine başvururlardı. Zikir konusunda da hadisler rivâyet etmiştir:

"Her namazdan sonra otuz üç defa tesbih, otuz üç defa tahmid, otuz üç defa tekbir getir" (Müsned, V, 1 96).

"Ezansız-namazsız köylerde oturma; böyle bir köyde oturmaktansa şehirde kal" (Müsned, VI, 145).

Rasûlullah (s.a.s.)'in ashâbı arasındaki karşılıklı saygı ve yardımlaşmayı İslâm ümmeti için bir örnek olarak ifade eden bir hadisi Ebû'd-Derdâ zikretmiştir. Bu hadiste Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer arasındaki bir münâkaşada Ömer'e haksızlık eden Ebû Bekir'in sonradan pişman olarak Ömer'e gittiği; ancak Ömer'in onu affetmediği ve Ebû Bekir'in Rasûlullah'ın huzuruna çıktığı; arkasından da Ömer'in huzura girdiği; bu esnada Rasûlullah'ın Ebû Bekir'i dinledikten sonra Ömer'e dönüp itab etmesinden korkan Ebû Bekir'in, münâkaşada kendisinin ileri gittiğini öne sürmesi üzerine Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Allah beni size peygamber göndermişti. Bunu size tebliğ ettiğimde hepiniz beni yalanlamıştınız da Ebû Bekir inanmış, uğrumda canını, malını, fedâ etmişti. Şimdi ashâbım, siz dostumu bu nisbetiyle ve bu husûsiyetiyle bana bırakırsınız değil mi?" Ebû'd-Derdâ o günden sonra hiç kimsenin Ebû Bekir'i incitmediğini nakletmektedir (Sahih-i Buhâri Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 333-334)

Ebû'd-Derdâ hastalandığı bir sırada arkadaşları yanına gelerek "Ey Ebû'd-Derdâ, nerenden şikayetçisin?" demişler; Ebû'd-Derdâ, "Günahlarımdan" diye cevap vermiş; "Canın birşey istemiyor mu?" sorusuna, "Canım Cennet istiyor" demiş; "Sana bakmak için bir hekim çağırmayalım mı?" diyen arkadaşlarına şöyle demiştir: "Esasında beni yatağa düşüren hekimdir" (El-Hilye, I, 218; et-Tabakat, VII, 118). Hizâm b. Hakım, Ebû'd-Derdâ'nın şöyle dediğini nakleder:

"Eğer öldükten sonra neler göreceğinizi bilseydiniz, iştahla ne bir yemek yiyebilir, ne bir şey içebilir ve ne de gölgelenmek için bir eve girebilirdiniz. Hep avlularda oturup göğsünüze vurur ve hâliniz için ağlardınız. Vallahi isterdim ki ben kesilen ve meyvesi yenen bir ağaç olaydım" (El-Hilye, I, 216).

"Bir saatlik düşünce ve tefekkür bir gece sabaha kadar ibâdet etmekten iyidir" (et-Tabakat VII, 392) diyen Ebû'd-Derdâ sevinç ve bollukta Allah'ı unutmaz; insanlara, konuşmayı nasıl öğreniyorlarsa, konuşmamayı da öyle öğrenmelerini, gereken yerlerde susmanın büyük bir ilim olduğunu, insanların cennete veya cehenneme dillerinin söylediklerinden götürüldüklerini öğütlerdi.

Ebû Nuaym'dan Heysemî'nin Sâbit el-Bünânı'den naklettiğine göre, Ebû'd-Derdâ Selmân el-Farisi'ye Leysoğulları kabilesinden bir kız istemek üzere gitmiş, Selmân'ın üstünlüğünü anlatmıştı. Kızın babası, kızını Selmân'a veremeyeceğini, fakat Ebu'd-Derdâ isterse ona vereceğini söyleyince, Ebû'd-Derdâ o kızla evlenmiştir. Daha sonra bunu Selmân'a utanarak naklettiğinde Selmân ona, "Senden çok ben utanmalıyım. Zira Allah bu kızı sana nasib etmişken ben ona talib oldum" demiştir. İşte ashâbın birbirlerine karşı olan olgun davranışları böyleydi.

İlim hakkında Ebû'd-Derdâ şöyle demiştir: "İlim ancak arayıp öğrenmekle olur. İlim için sabah çıkıp akşam dönmenin cihad olmadığını sanan kimsenin aklı eksiktir" (Câmi'ül-Beyani'l-İlim, I, 31, 32, 100).


Şamil İA

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 03 Eki 2009, 23:10 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
Mesajlar: 4814
yolcu yazdı:
Ebu’d-Derda -radıyallahü anh- diyor ki:
“Üç haslet olmasaydı dünyada kalmak istemezdim:
- Alnımı yere koyarak gece gündüz Yaratan’ıma secde etmek ve bu şekilde ebedî hayatıma hazırlanmak.
- Günün en sıcak anlarında (oruç tutarak) susuzluğa katlanmak.
- Meyvenin iyisi seçildiği gibi sözlerin iyisini seçen kimselerle oturmak.”
(Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, II, 11/1193)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 05 Eki 2009, 11:07 
Çevrimdışı
Özel Üye
Özel Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 08 Eyl 2007, 02:00
Mesajlar: 8923
Konum: BURSA
nur-ye yazdı:
KISSADAN HİSSE

Ebû'd-Derdâ hastalandığı bir sırada arkadaşları yanına gelerek "Ey Ebû'd-Derdâ, nerenden şikayetçisin?" demişler; Ebû'd-Derdâ, "Günahlarımdan" diye cevap vermiş; "Canın birşey istemiyor mu?" sorusuna, "Canım Cennet istiyor" demiş; "Sana bakmak için bir hekim çağırmayalım mı?" diyen arkadaşlarına şöyle demiştir: "Esasında beni yatağa düşüren hekimdir"

(El-Hilye, I, 218; et-Tabakat, VII, 118)

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
 Mesaj Başlığı:
MesajGönderilme zamanı: 08 Eki 2009, 09:44 
Çevrimdışı
Moderatör
Moderatör
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Haz 2009, 02:00
Mesajlar: 4814
Resim

Alıntı:
« EBÛ'D-DERDÂ

Ebûd-Derdâ dünyayı, elleri ve göğsüyle kendinden uzaklaştırdı...»[1]


Künyesi Ebûd-Derdâ olan Uveymir İbn-i Malik el-Hazrecî, erkenden uykudan kalkıp evinin en yüksek yerine diktiği putuna gitti. Onu say­gıyla selâmladıktan sonra, büyük ticarethanesinden getirdiği en güzel kokulardan sürdü ve üzerine has ipekten yeni bir örtü örttü. Bu ipek örtüyü dün ona, Yemen'den gelen tacirlerden birisi hediye etmişti.

Güneş yükselince Ebûd-Derdâ, ticarethanesine gitmek üzere evin­den çıktı. Bir de ne görsün! Yesrîb'in cadde ve sokakları, Bedir'den dönmekte olan ve önlerinde de Kureyşli esirler bulunan Muhammed'in taraftarlarıyla dolup taşmıştı. Onlara hiç bakmadan çekip gitti. Fakat az sonra, onların arasındaki Hazredi bir gence yönelip Abdullah İbn-i Ra-vaha'yı sordu.

Hazredi genç ona şöyle cevap verdi :

«— Abdullah harpte güzel bir döğüş çıkardı. Sağ-salim ve ganimet kazanarak döndü». Genç onu böyle savuşturmuştu.

O gence, Ebû'd-Derdâ'nın Abdullah İbn-i Ravaha'yı sorması garip gelmemişti. Çünkü onları birbirine bağlıyan kardeşlik ilgisinden her­kesin haberi vardı. Ebû'd-Derdâ ile Abdullah İbn-i Ravaha Cahiliyye çağında birbirlerini kardeşlik edindikleri İçin Ebû'd-Derdâ onu sormuş­tu. İslâm gelince, İbn-i Ravaha onu (İslâm'ı) kabul etmiş, Ebû'd-Derdâ ise reddetmişti.

Ancak bu durum aralarındaki sıkı ilişkiyi bozmamıştı. Çünkü Ab­dullah İbn-i Ravaha, zaman zaman onu ziyarete gelir, İslâm'a davet eder ve ömründen müşrik olarak geçirdiği her güne üzülürdü.

Ebû'd-Derdâ ticarethanesine girip yüksek koltuğuna kuruldu. Alıp -satmaya, kölelerine şöyle yapın, böyle yapmayın diye bağırıp çağır­maya başladı...

Ama evinde cereyan eden olaylardan haberi yoktu...

O saatlerde Abdullah İbn-i Ravaha birşey yapmaya niyet ederek, arkadaşı Ebû'd-Derdâ'nın evine gidiyordu.

Eve varınca kapıyı açık buldu ve Ebû'd-Derdâ'nın karısı.Ümmü'd-Derdâ'yı avluda gördü ve ona şöyle dedi :

«— Es-Selâmü aleyki». Kadın şöyle cevap verdi :

«— Ve aleyke-s-Selâm Ebû'd-Derdâ'nın kardeşi!»

— Ebû'd-Derdâ nerede?»

«—Ticarethaneye gitti, az sonra döner».

«— İçeri girmeme izin verir misin?»

Tabiî, memnuniyetle» deyip ona yol gösterdi ve odaya gö-

türdü.

Kadın, işi ve çocuklarıyla meşgul olmaya başladı.

Abdullah İbn-i Ravaha, Ebû'd-Derdâ'nın put koyduğu odaya girdi ve yanında getirdiği keseri çıkarıp putun üzerine eğildi ve keserle onu parçalamaya başladı. Bîr taraftan da şöyle diyordu :


«— Allah(c.c)'ın ismi yanında her şey batıldır... Allah(c.c)'ın ismi yanın­da her şey batıldır...»

Putu parçaladıktan sonra evden ayrıldı.

Ummu'd-Derdâ putun bulunduğu odaya girdi, onu kırık ve parça farını dağınık bir halde görünce şöyle diyerek döğünmeye başladı :

«—Mahvettin beni İbn Ravaha...

— Mahvettin beni İbn Ravaha...»

Az sonra Ebü'd-Derdâ evine döndü. Karısını putun bulunduğu odanın kapısına oturmuş, ağlayıp sızlanırken gördü. Yüzünde de kendisin­den çekindiğini gösteren belirtiler vardı. Ebû'd-Derdâ :


«— Ne bu hal?» dedi. Karısı :

«—Sen yokken Abdullah İbn Ravaha evimize gelip putunu gör­düğün hale getirdi».

Ebû'd-Derdâ putu parça parça görünce öfkesinden ateş püskürdü ve ondan öc almaya niyet etti. Fakat az sonra öfkesi dağıldı. Olanları düşündü ve şöyle dedi :


«— Eğer bu putta bîr hayır olsaydı, bu kötülüğü kendinden de-federdi».

Hemen Abdullah İbn Ravaha'nin yanına gidip beraberce Rasûlül-lah'a (s.a.v.) vardılar. Ebû'd-Derdâ, Allah(c.c)'ın dînine girdiğini açıkladı. Böylece o, kabîlesinden İslâm'a en son giren oldu.

Ebû'd-Derdâ -ilk andan itibaren- vücudunun her zerresine karışmış bir şekilde
Allah(c.c)'a ve Rasûl'(s.a.v)üne îman etti.

Kaçırdığı iyi işlere çok pişman oldu. Arkadaşlarının Allah'ın dinini anlama, Kur'ân-ı ezberleme ve Allah katında kendileri için ayırdıkları ibadet ve takvada onu geçmelerine derin bir anlayış gösterdi.

Kaçırdıklarını, çok çalışmak suretiyle telâfi etmeye ve onlara ye­tişip öne geçinceye kadar gece-gündüz hiç durmadan çalışmaya karar verdi.

Dünyadan el etek çekercesine ibadete sarılıp, susamış gibi ilme atıldı. Sözlerini ezberlemek, ayetlerini derinliğine incelemek üzere Al­lah'ın Kitab'ına yöneldi.

Ticaretin kendisinde ibadetin tadını bulandırıp, ilim meclislerini kaçırttığını görünce, hiç tereddüt etmeden ve üzülmeden onu bıraktı.

Birisi ona bunu sormuş, o da şöyle cevap vermişti :


«—Allah(c.c)'ın Rasûl(s.a.v)'üne inanmadan önce tacir idim. Müslüman ol­duğumda, hem ticaret hem de ibadet etmek istedim. Ama benim için istediğim şey gerçekleşmedi. Ben de ticareti bırakıp ibadete yöneldim.

Daha sonra bu soruyu soran kişiye bakıp şöyle dedi :

«— Ben, Aziz ve Celîl olan Allah(c.c) alış-verişi haram kıldı demiyorum. Fakat ben, ticaret ve alış-verîşin kendilerini Allah(c.c)'ın zikrinden alakoy-mayan kimselerden olmak istiyorum».

Ebû'd-Derdâ sadece ticareti terketmedi. O dünyayı terketti. Dün­yanın süs ve zinetlerinden yüz çevirdi. Dünyalık şeyler arasında nes­lini meydana getirecek katı bir lokma, vücudunu örtecek kaba bir el­biseyle yetindi. Soğuğu şiddetli, dondurucu bir gecede bir topluluk ona misafir oldu. Onlara sıcak bir yemek ikram etti. Fakat yorgan ver­medi. Yatmak istediklerinde, yorgan isteyelim mi? istemeyelim mi? diye aralarında tartışmaya başladılar. Birisi :

«— Ben gidip söyleyeceğim» dedi. Bir başkası :

«— Bırak gitme» dedi ama o gitti.

Ebû'd-Derdâ'nın kaldığı odanın kapısına vardığında; onun yatmış, karısının da yanında oturmakta olduğunu gördü. Fakat karısının üzerin­de sıcağa ve soğuğa faydası olmayan hafif bir elbise vardı. Adam Ebû'd-Derdâ'ya şöyle dedi :

«— Senin de geceyi bizim gibi geçirdiğini görüyorum».

«— Eşyalarınız nerede?» Ebû'd-Derdâ şöyle cevap verdi


«—Bizim, ötede bir evimiz var, kazandığımızın hepsini hemen oraya gönderiyoruz. Eğer onların bir kısmını buradaki evimizde bırak­mış olsaydık, mutlaka verirdik,

— Ayrıca, bizim ötedeki evimize gideceğimiz yolda hafifin ağır­dan daha iyi olduğu çetin bir yokuş var. Biz ağırlıklarımızı atmak iste­dik ki belki geçeriz».


Arkasından adama :

—Anladın mı?» dedi. Adam :

«— Evet, anladım. Allah sana iyilikle mukabele etsin».

Halifeliği sırasında Hz. Ömer, Ebû'd-Derdâ'nın Şam valisi olmasını istedi. Ama o, kabul etmedi. Ömer'in ısrarı üzerine :


«— Onlara Rablerinin Kitab'ını, Peygamber'lerinin sünnetini öğ­retmek ve onlara namaz kıldırmak için gitmeme razı olursan, giderim».

Ömer buna razı oldu ve o Şam'a gitti. Oraya varınca halkın konfora merak sardığını ve refaha daldıklarını gördü. Bu durum onu endi­şelendirdi. Halkı mescide çağırdı. Orada toplandılar, aralarında ayağa kalkıp şöyle dedi.

«— Ey Şamlılar! Siz din kardeşlerisiniz, yurt komşularısınız. Düş­manlara karşı birbirlerinizin yardımcılarısınız.

Ey Şamlılar! Beni sevmekten ve nasihatimi kabul etmekten ala-koyan nedir? Halbuki ben sizden hiçbir şey ummuyorum. Nasihatım sizedir. Benim geçimimi sağlayan da siz değilsiniz.

Bu ne hal böyle! Alimlerinizin öte dünyaya göç ettiklerini ve ca­hillerinizin ise hâlâ ders almadıklarını görüyorum. Allah'ın sizin için tekeffül ettiklerine yöneldiğinizi ama size emredileni yapmadığınızı görüyorum.

Yiyemeyeceğiniz şeyleri topladığınızı, Oturamayacaklarınızı bina ettiğinizi,

Erişemiyeceklerinizi düşündüğünüzü görüyorum.

Sizden önceki kavimler topladılar ve ümitlendiler. Çok geçmedi onların toplulukları yok oldu. Ümitleri aldanmaya, evleri kabirlere dö­nüştü.

İşte dünyayı para ve çocukla dolduran Ad kavmi [2] Bugün benden Ad'ın mirasını iki dirhem karşılığında kim satın almak ister?»


Halk ağlamaya başladı, öyle ki hıçkırıkları mescidin dışından du­yuluyordu.

O günden itibaren Ebû'd-Derdâ, Şam halkı arasında ve çarşılarda dolaşmaya başlamıştı.

Her münâsebetten istifade ederek ve her fırsatı ganimet bilerek soru soranlara cevap veriyor, bilmeyenlere öğretiyor ve gafilleri uyan­dırıyordu.

Bir defasında birkaç kişiyle karşılaşmıştı. Onlar bir adamın başına toplanmışlar, ona hem vuruyorlar, hem de hakaret ediyorlardı. Yanla­rına gelip sordu :


«— Ne oluyor?»

«— Bu adam büyük bir günâha düşmüş» dediler.

«— Ne dersiniz? Eğer bîr kuyuya düşmüş olsaydı oradan çıkar­maz mıydınız?»

«— Evet, çıkarırdık».

«— Ona kötü söz söylemeyin, onu dövmeyin. Ona ancak öğüt ve­rip öğretin ve sizi onun günâhına düşmekten koruyan Allah(c.c)'a hamde-diniz».

«— Sen ona kızmıyor musun?»

«— Ben sadece onun yaptığı işe kızıyorum. Eğer onu terkederse, o benim kardeşimdir».

Bunun üzerine adam tevbe ettiğini açıklayarak ağlamaya başladı.

İşte bir genç Ebû'd-Derdâ'ya gelip şöyle diyor :

«—'Bana tavsiyede bulun, ey
Rasûlüllah'ın (s.a.v.) sahabisl!» Ebû'd-Derdâ da ona şöyle diyor :
«— Oğlum! Bolluk zamanında Allah(c.c)'ı an ki, sıkıntıda o da seni ansın.

Ya alim, ya öğrenci, ya da dinleyici ol, dördüncüsü olma [3] çün­kü helak olursun.

Yavrum, mescid evin olsun».
Rasûlüllah'ın (s.a.v.) şöyle buyurdu­ğunu duymuştum :

«Mescidler her Allah(c.c)'tan korkanın evidir. Aziz ve Celîl olan Allah(c.c), m'escidleri evleri haline getiren kimseler için, rahatlık ve rahmet ver­meye, sıratı da Allah(c.c)'ın hoşnutluğuyla geçmeye kefil olmuştur».

Birkaç genç yol kenarına oturmuş, hem sohbet etmekteler, hem de gelip geçenlere bakmaktadırlar. Ebû'd-Derdâ yanlarına gelip şöyle, dedi :

«— Çocuklarım! Müslüman kişinin oturacağı yer evidir. Orada kendini ve gözünü kötülüklerden korur. Çarşı ve pazarlarda oturmaktan sa­kının. Çünkü böyle bir hareket insanı boş şeylerle meşgul edip oyalar».

Ebû'd-Derdâ Şam'da oturduğu sıralarda, Muaviye Îbnl-Ebû Sufyan onun kızı Derdâ'yi oğlu Yezîd'Ie evlendirmek istedi. Ebû'd-Derdâ kızını Yezîd'e vermeyi kabul etmedi. Dinini ve ahlâkını beğendiği, halktan müslüman bir gence verdi. Bu halk içinde yayıldı. Şöyle konuşulmaya başlandı ;

«— Muaviye'nin oğlu Yezîd, Ebû'd-Derdâ'nın kızıyla nişanlanmış, kızın babası kabul etmeyip, onu halktan bir müslümanla evlendirmiş».

Birisi Ebû'd-Derdâ'ya böyle yapmasının sebebini sorduğunda şöy­le cevap verdi :


«— Bu davranışımla sadece Derdâ'nın iyiliğini düşündüm». «— Nasıl?»

«— Derdâ'nın huzurunda hizmet eden köleler beklerse ve o pa­rıltıları göz kamaştıran saraylarda oturursa siz onun hakkında ne dü­şünürsünüz...?

O zaman dîni nerede olur?!»


Yine Ebû'd-Derdâ Şam diyarındayken, durumlarını araştırmak üze­re Mü'minlerin Emîri Ömer İbnu'i-Hattab onların yanına geldi. Arkada­şı, Ebû'd-Derdâ'yı geceleyin evinde ziyaret etti. Kapıya gitti. Gördü ki, kapı kapalı değil, evin ışığı da yoktu. Ebû'd-Derdâ Ömer'in sesini du­yunca, kalkıp yanına geldi, hoş geldin dedi ve onu bir yere oturttu.

Karanlıkta birbirlerini görmeksizin, karşılıklı konuşmaya başladılar.

Hz. Ömer araştırdı ki, Ebû'd-Derdâ'nın yastığının bir eğerden, ya­tağının çakıl taşlarından, elbisenin ise Şam'ın soğuğunda hiçbir fay­dası olmayan ince bir elbiseden ibaret olduğunu anladı.
Ömer :

«— Allah(c.c) iyiliğini versin, sana geçimini sağlamak için maaş bağ­lamadım mı? Sana göndermedim mi?» dedi.


«— Ömer! Rasûlüllah'ın (s.a.v.) bize söylediği bir hadisi hatırla­mıyor musun?»

«—Hangisi o?»

«— Rasûlüllah(s.a.v) : «Sizin dünyadaki malınız bir yolcunun azığı I dar olsun» demedi mi?»

«— Evet».

«_ Ondan sonra biz ne yaptık ya?»

Ömer ağladı, Ebû'd-Derdâ ağladı. Sabaha kadar hiç durmadan ağ ladılar...

Ebû'd-Derdâ ölünceye kadar, Şam'da halka vaaz vermeye ve on­lara Kitab'la hikmeti öğretmeye devam etti. Ölmeden önce, hastalan­dığında arkadaşları yanına girip şöyle sordular :

«— Şikayetin nedir?»


«— Günahlarım».

«—Canın birşey istiyor mu?»

«— Rabbimin affını».

Sonra etrafındakilere :

«— Bana Lâ ilahe îlla'llah, Muhammedün Rasûlüllah, deyiniz Bunu tekrar ede ede hayata gözlerini yumdu.

Ebû'd-Derdâ Rabbine kavuşunca, Avf İbn Malik el-Eşcaî [4] sinda, yeşil, geniş ve gölgeli bir çayırlık gördü. Çayırlıkta deriden ya­pılmış büyük bir çadır vardı. Çadırın etrafında da gözün öylesini asla görmediği yatan bir koyun sürüsü.

«— Bu kimin?» dedi.
Ona :

«— Abdurrahman İbn Avf in» denildi.

Abdurrahman İbn Avf çadırdan çıkıp yanma geldi ve şöyle dedi :

«— Ey İbn Malik! Bu,
Azîz ve Celîl olan Allah(c.c)'ın Kur'ân'da bize va-dettiği şeylerdir. Eğer bu yolun üzerine çıkıp baksaydın, gözünün gör­mediğini görür, kulağının duymadığını duyar, aklından geçirmediğin şeyleri görürdün». İbn Malik sordu :
«— Bütün bunlar kime ait? Ey Ebu Muhammedi» Abdurrahman İbn Avf şöyle cevap verdi :


«— Azîz ve Celîl olan Allah, bunları Ebû'd-Derdâ için hazırlamış tır. Çünkü o, dünya sıkıntılarını elleriyle (sadakayla) ve göğsüyle (kur­banla) defederdî».[5]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Abdurrahmâm İbn-İ Avf (R.A.)

[2] Hûd Peygamber'in kavmidir. Peygamberlerine isyan ettikleri için, Allah helâk etmiştir

[3] Dördüncü ile cahil'i kasdetmektedir

[4] Kahramanliğıyla meşhur bir Sahâbi'dir

[5] Ebu'd-Derda hakkında geniş bilgi için aşağıdaki eserlere bakınız

1- El-İsabe, biyografi no: 6117

2- El-İstîab (Et-İsabe'nin hamişinde), İTİ/15, İV/159

3- Üsdu'l-ğabe, İV/159

4- Hılyetu'i-evliya, I/308

5- Husnu'-sahabe, s, 218

6- Sıfetu's-safve, 1/257

7- Ez-Zehebî, Tarîhu'l-İslâm, K/107

8- Hayatu's-sahabe (fihristlere bakınız).

9- El-Kevakibu'd-durriyye, 1/45 10-Ez-Zirİklî, el-Â'lâm, V/281

Dr. Abdurrahman Re’fet el-Bâşâ, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 1/161-169.


http://www.enfal.de/sahabelerinhayati/indexana.htm

_________________
Resim


Başa Dön
 Profil  
Alıntı ile cevapla  
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 4 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 69 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
POWERED_BY

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye