2007 Eylül Haber Arşivi

2007 yılına ait aylara göre haber/makaleler.
Cevapla
Kullanıcı avatarı
aNKa
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2706
Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00

2007 Eylül Haber Arşivi

Mesaj gönderen aNKa »

Tarih: 01.09.2007 Saat: 15:58 Gönderen: goekhan

ANADOLUM!..

zahidzenderun

Ağustos ayının başlarıydı..
Memlekete gitmemiz gerekiyordu

Amcam hastaydı..ve belki son görüşüm olur diye memleketini görmek istiyordu..

Amca baba yarısıdır.. gitme yollarda daha kötü olursun diyemedik.. ve yolla çıkmaya karar aldık.. ilaçlar, nefes âleti.. alındı besmeleyle çıktık yola

Yol temiz .. rahat yol alıyoruz.. bolu tüneli ilgimizi çekiyor.. bir yandan Neşet Ertaş çalıyor..

Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyo
Hiç bir tabip bu yarama melhem olmuyo...


Memleket havaları dinliyoruz.. sık sık konaklıyoruz.. akşama doğru Ankara’ya varacağız.. Buradaki akrabaları görüp devam edeceğiz..

Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyo
Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen...


Ankara’ya vardık.. Ertesi gün “size Ankara’yı gezdirelim .. nereye gitmek istersiniz” dediler.. Hem fikir olarak Anıtkabir’e gitmeyi istedik.. Anlamadılar.. ne yapacaksınız bu sıcak da orada dediler.. Amcam nerdeyse 50 yıl önce geldiğini söyledi ve isteğimizi destekledi...Anıt Kabir’e gitme kararını böylece almış olduk

Anıt kabir’in ana giriş kapısında arabalar ve insanlar ayrı ayrı kontrolden geçirildik.. Arabasız gelenler için taşıma arabalarının mevcut olduğunu gördük.. Girişte ve gezmelerde ücret ödemedik.. Ana kapıdan merdivenlere kadar her tarafın ağaçlı ve yeşillik içinde olmasını takdir ettik.. Değişik ağaç ve çiçekler güzel bir düzen içinde ekilmişti.. Yeşil görmek bu sıcak havada insanın içini açıyordu doğrusu..

Merdivenlerden aslanlı yola ilerlemek üzereyken baktık nöbet değişimi yapılacak... Seyretmeye bir yandan töreni kaydetmeye başladık...
O aslan parçası asker evlatlarımız doğum yerlerini adlarını söyleyerek büyük bir ciddiyetle nöbeti devredip aslanlı yoldan anıtkabire doğru yürümeye başladılar.. tabii bizde...
Eskiden askerler uzun boylu gençlerden seçilirmiş.. acaba nesil mi küçüldü diye düşündük...
Çünkü askerlerin hepsi 1.60 civarıydı..
Ders kitapların da gördüğümüz yolun aslını görmek güzeldi..
Amcam ben elli yıl önce askerdeyken gelmiştim.. ne kadar zaman geçmiş diyordu..
Biz yorulur mu gene öksürük krizine tutulur mu diye düşünüp bir gözümüz onda endişeyle bakarken o gayet iyi yaşama sarılmış yürüyordu..
Daha sonra epey bir merdivenden çıkarak kabrin olduğu yeri gezdik ve duvarlara, tavanların süslemelerine, yazılmış yazılara baktık..
Sonunda çıkmadan Atanın ruhuna bir fatiha okuyalım dedik .
Yanımızda bulunan arkadaşlarımızdan biri elinizi açıp dua eder gibi yapmayın yanlış anlaşılır dedi.. Anlamadık..
Hayretle ne demek istiyor diye yüzüne baktık fakat sorgulayamadık da.. Atamın ruhuna biraz buruk biraz şaşkın gizli gizli dua ederek fatiha gönderdik..
Dışarı çıkınca sol tarafımızdaki merdivenlerden inmeye başladık... Sergi ve gezilecek yerler olduğunu gördük bir bakalım dedik...

İçeride Çanakkale Meydan Muhaberesi, Sakarya meydan muhaberesi, ve Büyük taarruzu konu alan resimli canlandırmalar, savaş sahneleri vardı..
O ışıklar ve ses efektleriyle canlandırılmış savaş sahnelerinin sergilendiği odaları gezerken insanların yüzündeki direnci ve vatanı için nasıl canını feda ettiğini görüyorsunuz...
O yokluk içinde yapılan savaşlar..
Kadın erkek demeden.. bu vatan için neler yapıldığını bir kere daha anlıyor insan...
Bir ülke bu kadar mı özgürlüğü için mücadele eder.. bu kadar mı sürekli savaşır..
Liderin liderliği Allahın alnına yazdığı kaderidir...
Ve bu halkın liderinin peşinden giderek ne kadar özgürlüğüne düşkün olduğunu ve bunun için sürekli savaşması insanı çok düşündürüyor..
Bizler şimdi hazır bulmuş bir vatanda yaşıyoruz.. çekilenler unutulmuş.. hatta ülkemizi ülke olmaktan çıkaracağız nerdeyse..

Bakıyorum o nenelerin, dedelerin yüzüne.. o küçük çocukların gelinlerin yüzündeki saflığa ve ne varsa ellerinde askerlere erzak olsun diye verişlerine..
Kim katlanır günümüzde böyle yokluğa..
Hem de yok zamanda olmayanı paylaşmaya.. yarını düşünmeden Allaha teslim olmaya.. inancına sığınmaya..
Böyle gönüller olmasaydı o savaşlar biter miydi.. Kazanılır mıydı... Ecdat yadigarı bu topraklar için çok kan dökülmüş Bu halk özgürlüğüne ekmeğe suya ihtiyaç duyduğu gibi ihtiyaç duymuş sahip çıkmış.

Kadınlar cefakar.. kadınlar sabırlı..
Dedeler torunlarıyla aynı cephede savaşıyor..
O gözler o merhametli yüzler.. ve memleketinden bilmedikleri yerlerde vatan toprağı için savaşan eşine evladına geri dönemeyeceklerini bilerek inanç uğruna, vatan uğruna savaşan insanlar..
Ne kadar çok savaşmamız gerekmiş ne kadar çok kendimizden vermemiz gerekmiş..
Yokluk içinde didinip duran bir halk..
Bu halkın inancından ve özgürlük isteğinden başka bir şeyi olmamış..
Ata bu halkı bilen insan, onları toplamış.. yaptığı savaş planları.. haritalar.. not defterleri .. ucu bıçakla açılmış boyu kısalmış fakat arkasına uçluklar takılarak uzatılmış kalemler..
Komutanlar.. kadın kahramanlar.. savaş sahneleri.. geçen koca bir tarih.. daha bir çok şey var sergide.. okları takip ederek o koca meydanı farkına varmadan gezmiş oluyorsunuz ..
Çıktığımızda bir yandan üzgün bir yandan da hayranlık duyar haldeydik.. güzel bir düzen vardı güzel bir anlatım vardı.. üzgündük çünkü o eski silahlarla tüm kıyı boyunca saldıran değişik ülkelerin insanlarıyla savaşan ecdadımız gözlerimizin önündeydi..
Yetim kalan çocuklar.. gideni ardından geçim derdinde tek başına mücadeleye başlayanlar.. biri bitip diğeri başlayan savaşlar...

Kimse düşünmüyor artık bu fedâ edişler olmasaydı bu inanç olmasaydı bir tekimiz bu vatanın evladı olarak böyle bir miras yedi hayatını yaşaya bilir miydik..
40 lı yaşların altındakiler sıkıntıyı gerçek sıkıntıyı bilmezler.. sarı defterlere yazı yazdığımızı hatırlayan var mıdır.. matematik defteri yapardık .. ucuz diye alınırdı..
Kalemlerimizi ne dikkatle kullanırdık..
Şimdi her şey var ve her şey parayla ölçülüyor..
Ne inanç ne iman ne özgürlük o kadar önemli.. sadece zahmetsiz acı duymadan yaşama isteği her şeyin önünde...
Atamıza .. ölen kadın erkek Er kişilerimize.. ecdadımıza bir kez daha dualar ederek içimiz sızlayarak ayrıldık oradan...

Daha sonraki gün devam ettik yolumuza.. koyduk gene Neşet Ertaşı..

Niye çattın kaşlarını
Bilmiyom yâr suçlarımı
Ölürsem ben saçlarını
Yolma gayrı yolma leyli leyli...


O ışıklı yollar.. o mahsulü toplanmış buğday tarlaları..
Taşı toprağı her anı ilginç gelen dağlar.. uçsuz bucaksız topraklar...
sarı sıcak yollar.. yollar.. ilden ile geçerek bizi memleketimiz KAYSERİ ye getirdi....
Erciyes dağının o muhteşem görünüşü...
Tepesinde kar kalmamış diye endişe ettik.. kar kalmazsa kuraklık olur derler çünkü....
Akrabaları ziyaret ettik.. mezarlığa gidip ölülerimizin ruhlarına dualar okuduk.
Ve ve... musluktan su içtik..evet musluktan .. çünkü Kayseri de musluğu açtın mı tertemiz bir su akıyor ve şaşkın şaşkın baktıktan sonra yavaşça tadına bakıyorsun ve fark ediyorsun ki içilebiliyor... arada unutup şişe suyu aradığımızda hatırlatıyorlar ve musluğu açıp içiyorsun..
ne güzel nimet SU.. ve ne güzel bir şey musluktan SU içmek..

Sonunda şehir merkezindeki akrabalardan ayrılıp köyümüze doğru yola çıktık..
Halamı da yanımıza aldık.. ne işiniz var o kötü köyde diyerek kötülene kötülene katıldı bize..
Çünkü kıtlığı hatırlıyordu, yoksulluğu hatırlıyordu kıraç toprak da yiyecek bir ot bulamadığından yavrularını atan davarları hatırlıyordu... devlet tarafından savaşa girmemek için alınan buğdayları ve peşinden gelen sefâleti hatırlıyordu....
Yetimliğini ve başkalarının yardımıyla sürdürülen eziyetli bir garip yoksulluğu hatırlıyordu...
Evlenmiş çıkmış ve elli yıl köyüne gelmemişti..

Sadece gözüyle bakana çorak gözüken yollar bize aydınlık, ışıklı, mucizevi düzgünlükteki kayalıklarıyla bi hayli ilginç geldi ..
Yollar bize güzel yollar olarak gözüküyordu...her tepenin bir adı vardı emmim anlatıyordu (emmi amca demektir ben amcama emmi derim).. çok soruyoruz diye aksileşiyor .. kim bilir neler düşünüyordu..
Bir yandan Neşet Ertaşı dinlemeye devam ediyoruz..
.................................
Hezeli de deli deli gönül hezeli
Çiçekdağı da döktü m’ola gazeli....


Kim önce görürse diğerlerine gösteriyordu.. “tarlaya bakın kavunlar küçücük kalmış büyümemiş yazık susuz kalmışlar!..”

Dolaştım âlemi oy gurbet gezeli
Bulamadım Zahidem’den güzeli ..
.

“.. Bakın bu dikenden sakız çıkardı.. kengel sakızı... hııı evet hatırladık... Yusuf abi çocukken geldiğimizde dikenin dibini kesmişti de bir akşam durmuştu.. sonra sabah bakmıştık beyaz bi şey birikmişti..”

Gurbet ellerinde oof esirim esir
Zahide gurbanım hep bende kusur...


“..yıkamıştık da çiğnemiştik hatırladınız mı....Tabii fakat insana iyi bir diş gerekir.. nerde bizde artık kengel sakızı çiğneyecek diş..”

Eğer anan seni seni bana verirse
Nemize yetmiyor el kadar hasır...


“..Hah bak mezarlar gözüktü.. Emmi me dönüp burda niye iki mezar var emmi!...” diye soruyorum..
Yatır felan mı diye merak ediyoruz..
“Onlar eski mezarlar ilk mezarlıktan kalanlar...
yenisi tepenin ardında...”
Her köyün olduğu gibi bizim köyünde girişinde mezarlık vardı.. Müziği kapattık emmimi dinliyoruz..
“Bak burası bizim DULKADİROĞLU sülâlesinin mezarlığı.. .şurası da köydeki diğer gelip yerleşen dört sülâlenin....
Allah Allah sanki kaç hâne ki şu el kadar köy, dört sülâle .. beş sülâle nerdeymiş.. nerede bu halk.. bu insanlar...”


Filimler de ki gibi bir ıssızlığın ortasında sâkinlik içinde olan köyü bir baştan bir başa gidelim de bir görelim dedik...
Hayvanlar için fiğ yapılmış.. kırmızı biberler kurutulmak da... bir yerden patos sesi gelmek de..
Çatısız kerpiç den düz damlı evler..
Fakat ilginç bir durum var durumu iyi olanlar güneş enerjisinden yararlanmak için damlarına tesis kurdurmuşlar güneş enerjisinden yararlanıyorlar...
İnsan aranıyoruz ortalık yerde kimse yok.. tavuklar ve horozlardan birkaç civciv den başka kimse yok.. onlarda kaçmıyorlar bile... bahçelerde tezekler yapılmış görüyoruz.. hava sıcak , fakat nedense sıcak bize dokunmuyor..
İstanbulun lepiş lepiş nemli sıcağından sonra nerdeyse terlemiyoruz bile...

Herkes hiç bir şeyi kaçırmadan bakmak görmek istiyor.. çünkü köyde az kalacağız ve vaktimiz olmayacak bir daha gezmeye.
Geri dönüyoruz köyün başına.
Amca çocuklarında konaklayacağız..
Haberliler zaten sevgiyle kucaklıyorlar .. “gadasını aldığım napıyonus, nasılsınıs!” diyorlar... “ne keleş olmuşsun!” diyorlar.. tüm dişlerimizi göstererek sırıtıyoruz.. sevinçliyiz güzel karşılanmaktan...
Hemen ayranlar geliyor.. soğuk.. kendi sütlerinden yapılmış yoğurdun ayranı içiyoruz .. oooh diyor rahatlıyoruz....
Tuvâleti de mi içeri aldınız .. bak ne güzel olmuş diyoruz..
Eskiden geldiğimizde elimizde gaz lambaları evden az uzaktaki dışarıda olan tuvalete giderdik .. yıldızlara mı baksan önüne mi baksan kafan karışırdı.. tuvaletdeki delikten düşeceğiz sanırdık .. tuvalet denilen yere girdiğimizle dışarı çıkmamız bir olurdu...

“...Aferin Yusuf (Babalarımız amca çocukları) muhtarda olmuşsun... yenilikleri de uyguluyorsun.. azim var sende.. köyü terk etmedin”
“... yok hiç düşünmedim ev var tarla var durum iyi şehrin nimetlerini de getirdik mi ne olsun!” diyor...
İmreniyorum köyde yaşamasına..
Bilgisayar bile almış...
PTT hatları kursun diye bekliyor..
Bir aya kadar köye ADSL bağlanacakmış...

Bu dağ köyü de mi ma’sumiyetini kaybedecek diye düşünmüyor değilim..
Fakat insanlar hayatlarını kolaylaştıracak şeyleri istiyorlar doğal olarak..
Eskiden elektrik yoktu.. gelmiş.. buz dolapları süs gibiydi çalışır olmuş.. toz duman içinde süpürgelerle ortalık süpürülürdü.. elektrikli süpürgeler gelmiş de kullanılır olmuş..
Yusufun anası Fatma ana anlatıyor.. ”ben çok çektim.. çok mal güddüm davar baktım kendi başıma.. şuncağızlara (çocuklarını ufaklık hallerini eliyle tarif ediyor) bir fiske bile vurdurmadım.. herifime de kıyamazdım bütün işi ben görürdüm.. şimdikilere ne ki bir sıkıntıları yok.. oğlum kazada öldü.. ölmeyeydi... oğlum öldü böyle hasta oldum!...” anlatıyor .. anlatıyor.. .
Fatma ananın hafızası nasıl kuvvetli .. o yaşta hiçbir şeyi unutmadan.. anlatıyor.. .içini döküyor... dinliyoruz..
Gece oluyor sülâleden kalanlar geliyorlar toplaşıyoruz..
Dulkadiroğlu muhabbeti başlıyor...
Dulkadir Beyliği Maraş’ta kurulmuş ordan kalkmış üç kardeş Kayseri’ye gelmiş biri Gülverene biri buraya gelmiş biri vefat etmiş.. siteler yapıyormuş akrabalar... bizden bahsetmiyorlarmış, yakınıyorlar... gelecek sene de burada toplanacağız ya da yakın köydeki diğer akrabaların köyünde.. gelin diyorlar... otağ kuracağız diyorlar...
“Geliriz inşallah!” diyoruz.. sizi kamerayla çekelim de anlatın diyorum.. elimizdekiyle çekmeye çalışıyoruz ... .hafıza kartı bitiyor.. aktarma yapamıyoruz.... yarım yarım kalıyor her şey içimiz biraz buruk.. tedbirli olamadık diye....
Üzgünüz…

Akşama özel bir şey yapacağız.. bekliyoruz yaşlılar uyusun hava biraz daha kararsın diye
Gece 24.00 den sonra köyün yamacında ki tepeye tırmanmaya başlıyoruz...
Nasıl hamlamışım ... ne kötü bir şeymiş bu kilolar bir kere daha anlıyorum..
O güzelim sessizlikte köyün köpekleri varlığımızı sezip gezindiğimizi anlıyor.. uzaktan havlıyorlar
Tepeye geldik.. durdum bir derin nefes aldım..
Babam rahmetliyle de gelmiştik ruhunu yâd ettim ...
Köy ayaklarımızın altında... sarı mavi sokak lambaları ışığı içinde damsız köy evleri.. köyün kuyusu .. camisi,okulu.. şu şurda oturuyor.. şu tarafta şu sülâle var..
Yusuf anlatıyor .. arada biz soruyoruz..

Köy çekim yapılacak bir sinema platosu sanki.. doğal bir güzellik.. dere yatağı içinde bir baştan başa sessiz ve derin uykuda ışıklar içinde bir güzellik.. dere zamanında kurumuş insanlar gelip yerleşmiş .. kalmışlar.. bu civarlar böyle köylerle doluymuş..
Yusuf bir yandan anlatıyor.. biz hayretle dinliyoruz nasıl bu dağlarda yaşam sürdürülmüş.. çünkü biliyoruz bundan önce geldiğimizde o elektriksiz zamanlarda sebze yetişmediği için kasalarla domates veya sebze meyve Tomarza’dan ilçeden alınıp getirilirdi.. köyün bir minibüsü vardı.. millet toplaşıp biner Tomarza’nın pazarına alış verişe giderlerdi..
Gitmesi bir dert gelmesi ayrı bir dert.. şimdilerde çerçiler geliyor ekmeğine kadar satıyorlarmış.. güzelim köy ekmeklerinin neden sofrada olmadığını da böylece anlamış olduk...
Artık insanlar uğraşmak istemiyorlar.. her şey ayaklarına geliyor ...
Daha eskiler ne yapardı artık onu sormaya cesaret bile edemiyoruz.. sadece gözlerimizi kocaman kocaman açıp tahmin etmeye .. sessiz dinlemeye çalışıyoruz...

Ve benim buraya çıkma amacımı gösteriyorum herkese ...
...“Başınızı kaldırın” diyorum.. ve başlar gökyüzüne çevriliyor.. iyice tepeye bakıyoruz...
Sanki saatler duruyor.. zaman akmıyor..
Yıldızlar kocaman kocaman..
Samanyolu ne kadar yakın ve net gözüküyor.. dilim döndüğünce kutup yıldızını, büyük küçük ayı takım yıldızlarını gösteriyorum...
Allahım ne güzel bir yer burası.. ne güzel bir âlem seyrediyorum ben burada..
Ayrılmak istemiyorum.. ev yapmaya yer almaya karar veriyoruz.. konuşuyoruz..
Keşke bir şeyler getirseydik de burada yatsaydık diyorlar..
Sabahları çığ düşer ancak çadır olur diyorum..
Hafiften esinti ayaz başlıyor.. sanki gündüz kavrulmuyordu sıcaktan bu topraklar.. birden ceket giyilecek kadar soğuk oluyor..
Kimse aşağıya inmek istemiyor..
Gökyüzü zifiri karanlık ve o karanlık da elmaslar gibi parıl parıl parlayan elinle tutacakmış hissi veren yıldızlar...
Kocaman kocaman yıldızlar..
Samanyolu’nun tüm detayını görüyorsun başını ve sonunu görmek için ha bire kafamızı oynatıyoruz .. o kadar yakın hissediyoruz kendimizi...
Ve sürekli yıldız kayması görüyoruz
İçimdeki güzelliği ve coşkuyu anlatamam...
Ben buraya keşke bir gözlem evi yaptırsam yada gözlemciler için tur ayarlasak da görseler diyorum...Aslında böyle bir şeyi çok istiyorum .. Çünkü biliyorum yıldızlar abartısız burada çok net gözlemlenecek güzellik ve netlikde ...
Önce ev yapalım da gerisini o zaman düşünelim diyorlar..
Ah o yıldızlar o yıldızlar...
Yüreğime işlendiler... aklım orada kala kala tepeden inmek zorunda kalıyorum..

Ruhumun bir yanı babamın fakir yetim çocukluğunun geçtiği bu köyün o yıldızlı tepesinde kalarak aşağıya iniyorum .. üzgün.. üzgün
Keşke yaşasaydı da ev yapmayı bile düşündüğümüzü görüp sevinseydi... beraber köyünde yaşaya bileceğimizi bilseydi..
Benim babacığım kalp hastasıydı.. ve ikinci kez hastalanmış ameliyat aşamasındaydı .. o da emmim gibi tutturmuş “memleketime gideyim bir göreyim belki bir daha göremem!” demişti...
Yani anlayın mâ aile, hatta sülale olarak duygusal ve bir arada yaşayamasak da köklerine bağlı insanlarız.. duygularımızı içimizde ağır ağır ve derinden tek başımıza yaşıyoruz....
İşte benim sevgili babam ameliyatımdan önceki yapmak isteğim dedi memleketine geldi ..
Kurban bayramıydı.. herkesi dolandı,gezdi.. .. üzüldü.. ve olan oldu bir kriz geçirdi son isteği diye getirdiğimiz memleketinde öldü.. Yüzünde bir gülücükle öldü gitti..
Yetim babam .. birçok sıkıntıyla büyüyüp evlendikten sonrada sıkıntıları devam eden ve bunları bizlere hiç göstermeden
Yaşatan, okutan babam.. keşke yanımda olsaydı.. köyünü bir daha görseydi....
Yıldızlar altında uyusaydı...
Gözlerime yaşlar doluyor.. içim acıyor.. hüzünle içimi çekiyorum..
Allah mekanını cennet yapsın diyorum..

Gündüz bir daha bakıyorum Toroslar karşımda.. arkasında Mersin ili varmış.. “Te şu karşıdaki yol Mersin yoluna çıkar” diyorlar.. uzakta bir ara yolu gösteriyorlar..
Allahım o Toroslar o dağlar ne güzel.. bak bak doyamazsın .. ne biçim bir yücelik ve denge var onlarda..
Halamın yüzü gülüyor artık..
O günlerin geçtiğini gördü.. anladı.
Ahbaplarıyla konuştu .. ölmüşleri rahmetle, çekilenleri acıyla yad edip yüreklerini tazelediler..
Havasının temizliğinden, nasıl ağrılarının geçtiğinden, derin uykusundan bahsetti durdu..
İyiki getirdin dedi .. sayende geldim dedi..
Gene tüm dişlerimi göstererek mutlu mutlu güldüm.. sevindim…

Değerli Arkadaşlar;

Ailelerinize sahip çıkın..
Köklerinize sahip çıkın..
Taşı toprağı kanla sulanmış şu vatan topraklarına bedavadan bulmuşuz gibi davranmayın...
Nice kimseler yetim kaldı.. kıtlıklar yaşandı.. analar evlatlarını bağrına taş basarak kaybetti..
Allaha sığındı.. inancını yitirmedi.. Tevekkül etti..
Biz bu hayatı çok rahat yaşıyoruz ve halan son moda bulaşık makinaları derin dondurucular almaya çalışıyoruz.
Toprağınızla .. köklerinizle aranızda uçurumlar oluşturmayın..
Biraz üstünüz başınız kirlensin..
Biraz Anadolu toprağına elinizi sürün..
Biraz korunaklı evlerinizden çıkıp gökyüzüne bakın .. âlemi dinleyin.. Rüzgar yüzünüzde essin içiniz mutluluk dolsun
..
Geceyi gündüzü sıcağı soğuğu birazda Anadoluda görün..
Her türlü sıkıntıya ve doğal yoksunluklara rağmen.. evet bütün bunlara rağmen şikayet etmeden yaşamak nedir gidin görün.. bilin ki
Anadoluda böyle yürekli yaşamlar yaşanmakda.. .
Ailenize, Yaşlınıza, Vatanınıza,Toprağınıza hürmet edin..
Bu toprağın aşıklarını dinleyin...halk ozanlarını dinleyin.. içlerindeki aşkı görün ..
AŞK içinde yaşayan İNANÇLI insanların toprağı bu topraklar..
Allah aşkını bilenlerin inançlı kadın ve erkeklerin diyarı buralar..
Emeksiz yaşam olmaz..
Emek verin ve geçmişinize sahip çıkın..
Düzgün temiz evlerinizden doğaya çıkın.. unuttuğunuz yeşile kıraç toprakta ki direnen enerjiye gözlerinizi açın ..
bakın bakın.. iyice bakın.. gönlünüzle bakın.. yeşile doyun sarıya doyun .. güneşe rüzgara doyun
..temiz mutfaklar uğruna öldürüp durduğunuz karıncaların doğada nasıl yaşadığına bir bakın.. o ufacık karıncanın doğa için ne kadar gerekli olduğunu görün

İmanınıza, İnancınıza, Atanıza, Ceddinize sadık olun..

Vatan evladı olun.. Has olun .. Öz olun..

Anadolu’ya hakkıyla sahip çıkan Er kişiler olalım...



ALLAH HEPİNİZİ KORUSUN...

SEVDİKLERİNİZE BAĞIŞLASIN

YÜREKLERİNİZDEN İMANI VE İNANCI EKSİK ETMESİN...



http://www.youtube.com/watch?v=YXXZf0ro ... ed&search=

Resim
Kullanıcı avatarı
aNKa
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2706
Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00

Re: 2007 Eylül Haber Arşivi

Mesaj gönderen aNKa »

Tarih: 01.09.2007 Saat: 16:16 Gönderen: kulihvani

AH BİLSEM!..

Halim KÖK

“Gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır.
Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine örtüyor.
Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir.
Bunların her biri belli bir zamana kadar akıp gitmektedir.
İyi bilin ki, o mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Zümer 39/5)


Gündüzler sevinç ve mutluluğumuz ise geceler dert ve kederlerimizdir.
Sevinçlerimizin üzerini kederler örtmüştür, kederlerimizde örtülü sevinçlerimiz gizlidir.
Biri diğerinin varlık nedenidir.
Öyle ise sevinçler kadar dertler hüzünler de gereklidir.
Gereklidir diyorum ama ZÂT’en gereksiz bir şey de yoktur ki.
O’nun nazarında her şey olması gerektiği gibidir.
O noksan sıfatlardan eksikliklerden münezzehtir…

Eksiklik ve noksanlık O’nun hikmetlerini göremeyen kulundadır.
Kul O’ndan uzaklaştıkça ancak kendi bulunduğu yerden görüleni görür…
O’nun gördüğünü göremez.
O zaman da sanır ki olanlar kendi istemesiyle olmaktadır.
Bizim sandığımız her işimiz O’nundur ve O’nun hükmü: “OL!” demesi iledir.
Yapan ve yaptıran O’dur…
FÂİL-i MUTLAK O’dur.

ZÂTen O kimdir biz kimizdir ki?

“Attığın zaman sen atmadın ALLAH attı.” (Enfâl 8/17) Âyetinde:

“Kulum, fâili olmadığın şeyi yap.
Yaptığın işin fâili Benim.
Ben de ancak seninle yaparım.
Çünkü onu kendi kendime yapamam,
Onu yapmak için sen lazımsın.
Senin yapman için de Ben lazımım”.
“Böylece işler bana ve O'na bağlı oldu.
Ben de hayret ettim, hayret de şaştı.
Hayret içinde hayret oldu.”


Der Muhyiddin İbnu’l-Arabi ve şöyle devam eder:

“Nice zamanlar olmuş ki şöyle demişimdir:
“Rabb Haktır, kul Haktır, ah bilseydim, mükellef kimdir?
Kuldur dersen o yoktur, Rabb'dır dersen o nasıl mükellef olur ?”

“Nice zaman da şöyle demişimdir:
Kendisinin yaptığı bir şeyi bana teklif etmesinde hayret ettim.
Benim yaptığım bir iş yok (bende o iş hep) O’(nun yaptığı) nı görüyorum.
Ah bilseydim mükellef kim oluyor? Her yerde ancak ALLAH (eserlerinde) var, O'ndan başkası yok.”
“Böyle söylemekle beraber bana denildi ki: "Yap!”.

“Cümle yerde Hakk nazır , göz gerektir göresi...”


Görecek göz, işitecek kulak, bilecek akıl, hisseden bir yürek varsa OL-AN O’ndan gayrı değildir.

“Ben gizli bir hazine idim...
Bilmekliğimi istedim Âlem’i yarattım.
Bilinmekliğimi istedim Âdem’i yarattım”
buyurur.

O bilinmekliğini istemiştir.
Bilmek için o zaman önce bilmiyor olmak gereklidir.
Bilmeyerek doğarız, bilmeyerek yaşarız.
Kısmetimizde varsa O dilemişse günü geldiğinde biliriz.

O zaman anlarız ki O bizi sevgiden yarattı…
O’nu sevince O’nun her yarattığını da sever oluruz.
O’nun yarattığını sevmek bu anlamda O’nu sevmektir.

“Yaradılanı severiz Yaradan’dan ötürü...”

O zaman geceleri de severiz gündüzler kadar, dertlerimizi de severiz sevinçlerimiz kadar.

Gündüzün ardından geceler gelir.
Gökteki yıldıza sırdaş olurum.
Aklıma Yunus’tan heceler gelir.
Kuzuya kurda kardeş olurum.

Kendimle baş edemediğimde, kendime kızdığımda bunlar gelir aklıma,
kızdığım kimdir,
affetmediğim kimdir,
affeden kimdir.
Seven kimdir sevilen kimdir?..

Ah bir bilebilsem kim olduğumu… zâten benim aradığım da O derim....
Ben hayalim O asıl...
Ben Aslımı severim,
Aslım da beni sever…
_________________
O, kulunun nesi olur,
Sessizlikte sesi olur.
Gönül olur da kuluna,
Kendine hevesi olur.
Resim
Kullanıcı avatarı
aNKa
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2706
Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00

Re: 2007 Eylül Haber Arşivi

Mesaj gönderen aNKa »

Tarih: 02.09.2007 Saat: 20:27 Gönderen: kulihvani

NE FAYDA!..

Aziz KURTULUŞ

Sevgiyi almadan deme sevda
Vermeden almak olmaz bunda
Canı Cânân''a etmezsen feda
Dokuz canın olsa ne fayda!..

Yatmaktaysan her seherde
Dâimi değilsen zikirde
Tad ararsan hep şekerde
Ballar senin olsa ne fayda!..


Gafil kaldınsa selâmetten
Yani Muhammedi Melâmet’ten
Kalbin boşsa merhametten
Köşkün yalın olsa ne fayda!..

Hep huzurda değilsen
Sonsuz Nurda değilsen
Hamd-ü şükürde değilsen
Nice malın olsa ne fayda

Ne hâllerle hâllensen
Âlim diye bellensen
Bülbül gibi dillensen
Ali şanın olsa ne fayda!..

Otursan dahi nice handa
Benzeri yoksa da cihanda
Allah Aşkı yoksa canda
İki cihanın olsa ne fayda!..

Aziz şimdi ver son sözüne
Âlemler görünmesin gözüne
Allah Aşkı gerek özüne
Tüm insanın olsa ne fayda!..



elifdostu
02.09.07
İZMİR
Resim
Kullanıcı avatarı
aNKa
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2706
Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00

Re: 2007 Eylül Haber Arşivi

Mesaj gönderen aNKa »

Tarih: 03.09.2007 Saat: 00:35 Gönderen: kulihvani

NEYLERİM!..

Halim KÖK

Sen dersin de Ben derim
Seversin de severim…
Görmezsem Cemâl’ini
Cennetini neylerim…

Canlanmışken canınla
Titrerken heyecanınla
Yanıyorken aşkınla
Cehennemi neylerim…


Olamam ol demesen
Bilemem bil demesen
Ne olmam ki istesen
İstemezsen neylerim…

Kurban olduğum Allah’ım
Sen olsan da essahım,
Benimdir her günahım
Affetmezsen neylerim…



31.08.2007
_________________
O, kulunun nesi olur,
Sessizlikte sesi olur.
Gönül olur da kuluna,
Kendine hevesi olur.
Resim
Kullanıcı avatarı
aNKa
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2706
Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00

Re: 2007 Eylül Haber Arşivi

Mesaj gönderen aNKa »

Tarih: 05.09.2007 Saat: 16:32 Gönderen: kulihvani

XLIV ŞİİR
Niyâzi Mısrî

İnile ey derdli gönül inle
Ehl-i derdin inleyecek çağıdır
Gel timâr et yârene sen aşk ile
Yârelerin onulacak çağıdır


İnle ey derdli gönül inle ki!
Derdi olanların inleyecek zamanı bu zamandır
Gel sen yaralarını Aşk ilacı ile merhem sür, tedavi et!
Cehâletin ilâcı akıl sahibi herkes için tektir ve Kemâlâttır..
Yaraların iyileşeceği zaman bu zamandır…

Şu kimse ki gafletle yatıp cehâlet uykusu uyumakta İlâhi sevice katılamamakta..
Gövdesinde canı mı yok yoksa bilmem ki
İşte bak vahdet gülleri açılıp durmakta hepside tek tek!
Her zere, her hücre ve her kalb her an,her yer ve her hâlde: “ALLAH! ALLAH!..” deyip durmakta..
Sadece körler görmemekteler ve sağırlar duymamaktalar..
Hakk Teâlâ’yı bilen, anlayan ve geregini yaşayan Muhammedî Bülbüllerin bu Gülbağında-Şe’enulla şeehrinde hayranda kalıp ah ve feryâd edecekleri zamanı bu zamandır…

Bakınız Kelâmullahtaki Hükmullah’a:

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَـكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.” (İsrâ 17/44)

Sen nedîm idin ezel ol Şah ile
İmtihân için gelüpsün bu ile
İnlemek sana yaraşır derd ile
Hem gözün kan ağlayacak çağıdır


Sen “Allahu zü’l- Celâl vardı.” Denilip nokta konulduğunda, başka varlık ve yokluk yok iken,
Allahu zü’l- Celâl, Nurullah’tan Nur-u Mîm’i var etmeden,
Ezelde o Şah (cc) ile BİR iken İlminde..
İki can bir tende ise Nedîm olurlar birbirilerine…
Yüklendiğin İlâhî Emânet gereği Kulluk İmtihanı için Uluhiyyet Şehâdetine iştirakın denemek için geldin bu âleme..
Şimdi işin aslını anlayınca Dost Derdiyle inlemek gerçekten sana yaraşır ve işinde bu zâten..
Ağlanacak bir husus var ise işte budur ve zamanıdır bu zaman…

الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk 67/2)

Yok kararı gönlümün bilmem neden
Kasdeder bin pâre ola bu beden
Var ise gitmek diler bu areden
Aslına azmeyleyecek çağıdır


İşte bütün bunları Aziz ustam Ümmî Sinan Ereni’nden anlayınca;
gönlümün düzeni, dengesi ve kararıkalmadı, bilmem neden?
Bu bedenimin bin parça olup Fenâ bulmasına kasdetmiş durumda,
Geldiği ASIL Vatanı ile gideceği ASIL Vatanı arasındaki bu ara yerden, imtihan sahasundan bir yolunu bulup tez gitmek diler bu gönül!
Kısacası kendi “ASL” ına gitmek için kesin karar vererek işe girişmek zamanıdır bu zaman…


Ey Niyâzî dünyada eyler huzur
Şol kişi kim olmaya ehl-i gurur
Hakk'ı anla etmeden bundan ubur
Mevtin elçisi gelecek çağıdır.


Ey Niyâzî!
Bu dünyada huzur bualyım diyen kimse,
Şu kimsedir ki asla gurur sahiplerinden birisi olmaya!
Şimdi sen durma da Hakk'ı anla!
Bu âlemden hesab ve karşılığını bulacağın âleme atlayıp Geçmeden aklını başına topla!
Çünkü Ölümün elçisi olan;
Hastalıkların sık sık gelmesi,
Sıhhatin ve organların elden uçup gitmesi yaşlılıkla arttı gitti bak..
Ölümünde ha geldi ha gelecek zamanıdır bu zaman…
Oku bak

(Açıklamalar : Latif YILDIZ . Sitemizde açıklanıp yayınlanması devam eden Niyazi Mısrî Divanı'ndan)
Resim
Kullanıcı avatarı
aNKa
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2706
Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00

Re: 2007 Eylül Haber Arşivi

Mesaj gönderen aNKa »

Tarih: 12.09.2007 Saat: 15:23 Gönderen: kulihvani

Öz Tasavvuf

Latif YILDIZ

Allahu Teâlâ'nın İhsan izniyle,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellim'in Ekrem ikramıyla,
Ve gerçekten himmetlerini hep göre geldiğim Azîz Eren Baba'larımın duasıyla düşünürdüm hiç durmadan...
Muhammedî Tasvvuf ne idi, nerelere götürüldü, günümüzde ne hâlde?
Ve en önemlisi ise fıtrî meşrebinde Rabb’ısıyla tanışmak aşkı olan bir gencimiz;
Kimlere baş eğmeli ya da eğmeden nasıl kendini ve Rabb’ını bilmeli, bulmalı ve yaşayabilmeli idi??...

İşte bu sorular sonucunda;
Zâhiren Lâtif YILDIZ, Bâtınen KUL İHVANÎ çeşmesinden akan İlâhî İLİM ve Muhammedî EDEB "SU" yunun kaynağı sadece ve sadece Muhammedîdir.
Muhammedî oluşu zâten kapsayan, Kur'ânî Ve Rabbânî oluş ise hâliyle birliktedir biledir...

Bu Çile çeşmesi;
Allahu Zü'l- Celâl için herkese selsebildir,
Muhammed aleyhisselâm adına hesabına ve şerefine O'nun özellik ve güzelliklerini arz etmekten başka olan; amaç, çıkar vs.ler kendisine haramdır..
Yiğitliği ise, 4 mevsim yıkılmadan ayakta kalabilmek ve Hasbî Hizmet Kıyamı’nda sürekli durabilmektir...
Zikr-i dâim, Fikr-i dâim, Şükr-ü dâim ve Sabr-ı dâim köşelerini yere indirmemek için;
Muhammedî Melâmet içinde merhamet ve muhabbetle her gelene :
"BUYURUNUZ EFENDİM! SİZİNDİR!!" alın yazısını okutabilmektir…
Bir yudum içenin “BEN”likten “BİZ” liğe geçiş kemâlâtını kutlayabilmektir..

Bu çeşmeden "Aslı pâk SU"yun akışında;
Görülecek, sanılacak veya tesbit edilecek her yanlış ve hata Çeşmeye-Bana aittir.
İncelenir yanlış ise derhal düzeltilir...

Bir zamanlar çala kalem ve çok kısa sürede yazılan "Muhammedi Tasaavvuf"u;
İlgi duyan değerli gençlerimizle birlikte yeniden elden ve gönülden geçirelim istedim.
Forumda açılan Tasavvuf köşemizde BİRlikte ve BİZlikte İnşâallah…

Her yeni konu da anlatamadığım, anlaşılamayan kısımları yeniden düzenlemeliyiz..

Bizler hamd olsun alışılmış piyasa işi bir tarikat çemberinde cem' değil de,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem' in mutahhar yüreğinde BİR ve BİZ olmayı ve "Şu an ki şehâdeti"ne fiilen iştirak şerefini hayat , din ve âhiret gâyemiz bilmekteyiz..
Hepimiz biribirimizin sadece hizmetçisiyiz.
Şişen, şişirilen, şişirtilen basit balon mübârekliklerinin nasıl patlayıp, çatladığına veya elden kaçanlarının nasıl yok olup gittikleri acı sonuçlarını görmekteyiz...
İmam-ı Mutlak, Rehber-i Mutlak ve Mürşid-i Mutlak Muhammed aleyhisselâm...
Söz bitti.. hepimiz cemâatıyız.. ve ne yaptığımızdan eminiz çok şükür...

Bize, "Muhammedî Tasaavvuf" taki "Muhammedî" kelimesini çok gören 40 yıllık tarikat arkadaşlarıma ise diyecek çok sözüm yok!
Ancak;
İmanında, âmelinde, ahlâkında ve hâllerinde Muhammed aleyhisselâmı duyup da uyanlar mutlaka “Muhammedî” dirler ki,
Bu her müslüman için Emrullahtır hatta Muradullahtır..
Gerçek böyle değil ise "Muahammedîyim!" sözü korkunç sonuçlara gebe boş bir kuru gürültüdür ve görüntü ambalajı bomboştur..
Ben isem de, sen isen de, o ise de... fark etmez…


Dingin bir Bedenle Zikret ve Üzme!
Singin bir Nefsle Fikret ve Üzülme!
Yungun bir Gönülle Şükret ve Sev!
Yangın bir Ruhla Sabret ve Sevil!..


Es Selâm ve Muhabbetlerimle…
Resim
Kullanıcı avatarı
aNKa
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2706
Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00

Re: 2007 Eylül Haber Arşivi

Mesaj gönderen aNKa »

Tarih: 22.09.2007 Saat: 23:31 Gönderen: kulihvani

NASİHAT

Es Seyyid Osman Hulûsi (ks)

Âlemi sen kendinin kölesi sanma!
Sen Hakk için âlemin kölesi ol, kulu ol!

Nefsin hevâsı ile mağrur olup aldanma!
Yüzüne bassın kadem, her ayağın yolu ol!

Garazsız hem ivazsız hizmet et her canlıya
Kimsesizin düşkünün ayağı ol eli ol!

Allah için herkese hürmet et de sev sevil
Her göze diken olma sünbülü ol gülü ol!

İncitme sen kimseyi, kimseye incinme hem
Güler yüzlü tatlı dil, her ağızın balı ol!

Nefsine yan çıkıp da Kâbe’yi yıksan dahi
İncitme gönül yıkma, ger uslu ger deli ol!

Güneş gibi şefkatli yer gibi tevazû’lu
Su gibi sehâvetli merhametle dolu ol!

Gökçek gerek dervişin sanı yoksula baya
Suçluların suçundan geçip hoş görülü ol!

Varlığından boşal kim yokluğa erişesin
Sözünü söyle gerçek, HULÛSi’nin dili ol!

Es Seyyid Osman Hulûsi (ks)
Somuncu Baba’nın torunlarından.


Kadem : Ayak.
Garaz : (C: Ağraz) Maksat, niyet, gaye, kasıt. Kötü niyet. Kin. * Ok atılan nişan. * Izdırab. Acı. * Zelillik.
İvaz : Karşılık olarak verilen şey. Bedel.
Yan çıkıp : Ondan taraf olup.
Ger : f. Türkçedeki "eğer" kelimesinin kısaltılmış şekli. Eğer, şayet mânasındadır.
sehâvet :Sahavet. Cömertlik, el açıklığı, muhtaç olanlara çok ihsan etmek.
Gökçek : Güzel.
San : Zann, sandığı şey.
Bay : Zengin.
Resim
Kullanıcı avatarı
aNKa
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2706
Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00

Re: 2007 Eylül Haber Arşivi

Mesaj gönderen aNKa »

Tarih: 26.09.2007 Saat: 10:09 Gönderen: kulihvani

FATIMATÜ’Z-ZEHRÂ (aleyha’s-selâm)

Latif YILDIZ

Bismillahirrahmânirrahîm

Fatımatü’z-Zehrâ vâlidemiz; Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ilk zevcesi olan Hz. Hadîce validemizden doğan dört kızının en küçüğüdür.
Hicretten 18 yıl önce miladî 605’te Mekke’de doğmuş ve hicretten 11 yıl sonra miladi 632’de çok genç yaşta HAKK (cc)’a yürümüştür.
18 yaşında evlenmiştir.
Hasan, Hüseyin, Ümmükülsüm ve Zeyneb (ra)’ın anneleri olan validemizin kabr-i şerifi Medine’deki Cennetü’l - Bâki’nin girişindedir.
Elhamdülillah 3 kerre ziyaretiyle şereflendim..
Hepsine salât-ü- selâm olsun.

Fatımatü’z-Zehrâ vâlidemizden Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in nesli devâm etmiştir.


Fatımatü’z-Zehrâ vâlidemizden Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in nesli devâm etmiştir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den önce vefât eden kızı Rukiye (radiyallahu anha)’nın oğlu Abdullah ile Zeynep (radiallahu anha)’nun oğlu Ali çoçukken ölmüşler, Ümmü Kûlsüm (radiallahu anha) ise hiç doğum yapmamıştır.

Fatıma (aleyha’s-selâm) vâlidemiz hayâ timsâli olup vasiyeti üzere;
Esmâ binti Ümeys ile Hz Ali (keremullahi veche) küçük bir çadır içinde yıkanmasında bulunmuş ve geceleyin görülmeden defnedilmiştir.
Bu inceliğe dikkat çeken Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kıyâmet günü olunca, perde gerisinden bir münâdi şöyle seslenecek:
“Ey Mahşer halkı gözlerinizi kapayın Fatıma binti Muhammed geçecek!” denileceğini buyurmuştur...
Namazını İmâm-ı Ali (keremullahi veche) kıldırmış hicretin 11. yılı Ramazanın üçünde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den 6 ay sonra Hakka yürümüştür.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ailesine, Ehl-i Beytine, ashabına ve ümmetine selâm olsun.

Asil ve Vefâkâr Annemiz Hatice Binti Hüveylid (Aleyha’s-Selâm) dan da Bahsedelim:

---Ebu Hureyre (radiyallahu anhu) anlatıyor:
Cebrail (aleyhi’s-selâm) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelerek:
“Yâ Resûlullah” dedi. “İşte Hatice geliyor. Beraberinde bir kab var, içerisinde katık mevcûd. O yanınıza ulaştığı vakit, Ona RABB’inden selâm söyleyin ve onu gürültü ve yorgunluk bulunmayan cennette, içerisi oyulmuş inciden mâ’mul bir evle müjdeleyin...”
(Buhârî, Menakibü’l-Ensâr 20; Müslim Fezailü’s- Sahabe 7 (2432)

---Aişe (radiallahu anha) anlatıyor:
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hanımlarından hiçbirine Hz. Hatice’ye karşı duyduğum kıskançlığı hiç duymadım. Hâlbuki onu hiç görmüşlüğüm de yok. Ancak, Aleyhi’s-salâtü ve’s- selâm onun yâdını çok yapardı. Ne zaman bir koyun kesip parçalara ayırsa Hatice’nin dostlarına da gönderirdi.
Bazen Ona: “Sanki dünyada Hatice’den başka kadın yok!” derdim de bana: “Onun gibi var mıydı, o şöyleydi, o böyleydi! Benim çocuklarım ondan oldu” diye karşılık verirdi.
Aişe (radiallahu anha) devâmla: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hatice’den üç yıl sonra benimle evlendi.”
(Buhârî, Nikah 108; Müslim, Fezailu’s- Sahabe 73 (2434); Tirmizî, Menakib 3885)

---İmâm-ı Ali (keremullahi veche) anlatıyor:
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Âhiretin en hayırlı kadını Meryem bintu İmrandır. (Dünyanın) en hayırlı kadını Hatice bintu Hüveylid’dir.” Ravi bunu söylerken eliyle semâya ve arza işaret etti.”
(Buhârî, Menakibü’l-Ensar 20; Müslim Fezailü’s- Sahâbe 69 (2430)

Hatice vâlidemizin dünyadaki fâzileti, Ehl-i Beytin devâmı;
Meryem (aleyha’s-selâm)’ın âhiret fâzileti ise İsa (aleyhi’s-selâm) ile âhiret mükâfâtıdır.
Hatice vâlidemiz Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile 25 yıl birlikte yaşamış ve ilk imân eden olup dört yıl tek başına onun yanında çile ashabı olmuştur.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise Onun üzerine hiç evlenmemiştir.
Salât-ü-Selâm olsun!

Azîz kardeşim,
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) meclisinde ve evinde kimse için ayağa kalkmaz idi.
İstisnâsı sadece Fatıma (aleyha’s-selâm) vâlidemiz olup; o girince kalkar, alnından öper ve kendi yerine oturturdu.
Fatıma vâlidemiz elini öperken aynı anda (sağ eller birleşik iken) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’de Fatime annemizin elini öperdi ki bunun tasavvufî adı “naz-niyâz”dır.
Genellikle de alnından öperdi ki sünnet olan budur.
(Ben de bu sünnete uyarım ve çok yakınım olan kızımı, gelinimi, kız kardeşimi alnından öperim.)
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu ilgisine sebeb;
Fatıma vâlidemiz kıyâmete kadar gelecek olan Ehl-i Beyt’in; Bedenen-Nefsen-Kalben-Ruhen ve diğer letâifleriyle birlikte saf, arı ve korunmuş Muhammedî zinciri, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e bağlayan ilk halka olmasıdır.

Seyyidlik ve Şerîflik sebebi Fatımatü’z-Zehrâ vâlidemizdir.
İmâm-ı Alî (keremullahi veche) ise tevhidin tamamlayıcısıdır. Kâinâtta; mübârek neslin annesiyle anıldığı;
Bir Meryem (aleyha’s-selâm) ve İsa (Meryem’in oğlu) (aleyhi’s-selâm) vardır,
Bir de Fatimatu’z-Zehrâ validemiz (Fatıma’nın oğulları) Halifetu’r-Resûl Hasan (aleyhi’s-selâm) ile İmâmü’r-Resûl Hüseyin (aleyhi’s-selâm) dir.
Dikkat buyurunuz ki biz;
Meliklerin, padişahların, kralların devlet politikası hırsı ve emeliyle oluşturduğu ve devâm ettirdiği hilâfet ve imâmetten bahsetmiyoruz.
Hava, su, toprak ve ateş gibi, o gün de, bugün de ve yarın da var olacak Muhammedî Sistemin zâhir ve bâtınından anlatıyoruz.
Devletlerin kurduğu hilâfetler, imâmlıklar ve tarikatlar ne acıdır ki onların oyuncağı olmakla kalmayıp güzelim dinimizi de oyuncak ettirdiler...
Söyleyecek çok ama, insaf ve vicdan sahibi yok...
Bilemiyorum, ne demeli...

İnançlarında, amellerinde, ahlâklarında ve hâllerinde; İlâhi ilim ve Resûlî irade, idrak ve iştirak edebi içinde kıyâmete kadar Bedenen-Nefsen-Kalben-Ruhen ve diğer letâifleriyle birlikte saf, arı ve korunmuş Muhammedî zincir olan Ehl-i Beyt’i ifrat ve tefritten uzak i’tidal içinde bilmemiz, bulmamamız ve örnek alıp yaşamamız bi mü’min olarak hepimize şarttır.

RESÛLULLAH (SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM) NECİB NESLİ İÇİN NELER BUYURMUŞTUR :

---Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ni’metleriyle sizi beslediği (gıdalandırdığı) için ALLAH’ı sevin. Beni de ALLAH sevgisi için sevin. Ehl-i Beytimi de benim sevgim için sevin.” buyurmuştur.
(İbni Abbas (ra) dan; Tirmizî, Menâkib 3792; Taberanî, Kebir; İbn Hibban)

İlâhî, fıtrî, kevnî ve Muhammedî sevgi zinciri!


---Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “ALLAH (cc)’yu kendi ni’metleriyle sizi beslediği için seviniz, beni ALLAH’a olan muhabbetinizle seviniz. Ehl-i Beytimi de bana olan muhabbetiniz sebebiyle seviniz.” buyurmuştur.
(İbn Abbas (ra) dan; Hasen olarak; Taberani-Kebir; İbn Hibban ve Tirmizî)

---Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hayber günü: “Yarın sancağı öyle bir kimseye vereceğim ki o, ALLAH’ı ve Resûlünü sever, ALLAH ve Resûlü de onu sever.” buyurunca Râvi devâmla derki: Bu söz üzerine (kendilerini seçsin diye sahabe) boyunlarını uzattılar. Ama, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bana Alî’yi çağırın!” buyurdular. Alî (kv) getirildi ama gözlerinden rahatsız idi. Hemen gözlerine tükürdü ve sancağı ona verdi.ALLAH Tealâ Hazretleri onun eliyle fethi müyesser kıldı. Râvi devâmla Âl-i İmrân 3/61 âyeti indiği zaman “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı çağıralım...” buyurup hemen Alî’yi, Fatıma’yı, Hasan ve Hüseyin’i çağırdı ve “ALLAH’ım bunlar benim ailemdir (ehlimdir).” buyurmuştur.
(Müslim, Fezâilü’l-Ashâb 32 (2404); Tirmizî, Menâkib (3726)

---Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e: “Sana bu ilim geldikten sonra kim seninle bu hususta mücâdele edecek olursa de ki: “Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendinizi ve kendimizi çağırıp toplanalım, sonra niyet edelim ki ALLAH’ın lâneti yalancılar üzerine olsun!” (Âl-i İmrân 3/61) âyet-i celilesi indiğinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali (keremullahi veche)’yi, Fatıma (aleyha’s-selâm)’ı, Hasan (aleyhi’s-selâm) ve Hüseyin (aleyhi’s-selâm)’ı çağırdı ve: “ALLAH’ım bunlar da benim ehlim (ailem) “ buyurmuştur.
(Sâd İbn Ebi Vakkas (ra) dan; Tirmizî, Tefsir Âl-i İmrân 30021)

Aklı olan anlar ki hazreti Ali (keremullahi veche) ve evlâdları Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in evlâdı hükmündedir :

---Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Her peygamberin, mensub olduğu yakınları vardır. Fatıma evlâdı böyle değil (onlar benim mensubum). Ben onların velîsiyim ve yakınlarıyım (Bir ağaç ve dalları), onlar benim ıtretim (neslim-zürriyetim) dir. Benim tıynetimden (tabîat, huy, cibillet, yaratılış) yaratılmışlardır. Onların fazlını (iyilik, fâzilet, erdem, lütuf) yalanlayanların vay hâline. Onları seveni ALLAH (cc) sever. Onlara buğz (kin, nefret, sevmeme) edenlerden ALLAH (cc) de nefret eder.” buyurmuştur.
(Câbir (ra) dan; Hâkim-Müstedrekte ve İbn Asakir)

---Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “İnnî târikûn fikümü’s sâkaleyni kitâballahi ve ıtretî: Ben sizin içinizde iki ağırlık bıraktım biri ALLAH’ın kitâbı biri de ıtretim (zürriyetim, ehli beytim)” buyurmuştur.
(Müslim Fezailü’s- sahabe 36, 37; Darimî, Fezâilü’l-Kur’ân 1; İ. Ahmed III/14, 17-4/367, 371; Şeybe; Hatîb)

---Zeyd ibn-ü-Erkâm (radiyallahu anhu)’dan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ben size temessük edip (tutunup) sıkı sarıldığınız takdirde dalâlete (sapıklığa) düşmekten korunacağınız iki şey bırakıyorum: Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür: Kitâbullah. Bu, semâdan arza uzanan ALLAH’ın ipidir. Diğeri Ehl-i Beytim olan yakınlarımdır. Bu iki şey, Kevser Havzının başında buluncaya kadar birbirlerinden ayrılmayacaktır. Bu iki şey hakkında benden sonra nasıl davranacağınıza iyi bakın.”
(Kütüb-i Sitte, Muhtasar C.12/499)

---Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Aranızda bulunan Ehl-i Beytim, Nûh (as)’un gemisinin misâlidir. Ona binen kurtulur, binmeyen boğulur.” buyurmuştur.
(İbn Abbas (ra) dan; Darimî, Tabaranî-Kebirinde; Ebi Zerr (ra) dan; Hâkim-Müstedrekinde ve Hatîb tarihinde)

---Aişe (radiallahu anha) anlatıyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), üzerinde siyah nakışlı bir kumaş olduğu hâlde sabahleyin (evinden) çıktı. O sırada Hasan geldi, onu örtünün altına soktu. Sonra Hüseyin geldi, onu da soktu. Sonra Fatıma geldi onu da soktu. Sonra Alî geldi onu da örtünün altına soktu ve sonra da: “Ey Ehl-i Beyt ALLAH günâhlarınızı (kulluk kirinizi) giderip sizi tertemiz yapmak istiyor!” âyetini okudu. (Ahzâb 33/33) buyurmuştur.
(Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe 6/ (2424)

---Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Erkeklerinizin en hayırlısı Alî, gençlerinizin en hayırlısı Hasan ve Hüseyin, kadınlarınızında en hayırlısı Fatıma’dır.” buyurmuştur.
(İbade (ra) dan; Deylemi; İbn Mâce; Tabarânî-Kebirinde; Hâkim-Mustedrekinde; İbnu Mes’ud (ra) dan İbn Asâkir; Hatîb, tarihinde)

---Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Dikkat ediniz! (Ey Ali ve Fatıma) bana sorduklarınızdan daha hayırlısını bildiriyorum. Cebrâil bana onları öğretmiştir. Her namazın ardında, on kere “Subhanallah”, on kere “Elhamdülillah”, on kere “Allahü ekber” deyiniz. Yattığınızda da 33 kez “Subhanallah” 33 kez “Elhamdülillah” 34 kez “Allahü ekber” deyiniz.”
(Ali (kv)’den İmâm Ahmed Süneninde)

---Enes (radiyallahu anhu) anlatıyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e: “Ehl-i Beytinden hangisini en çok seviyorsun? Diye sorulmuştu. “Hasan ve Hüseyin!” diye cevap verdi ve Hz Fatıma (as)’a “Benim oğullarımı bana çağır!” diye emreder, onları getirtip koklar kucaklardı.”
(Tirmizî, Menakib-3774)

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ciğer pâresi Fatıma vâlidemiz için:

---Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Miraca götürüldüğüm gece, Cebrail (a.s) bir cennet ayvasını bana getirdi; ben onu yedim ve Hatice, Fatıma'ya hamile oldu. Bu yüzden ben cennet kokusuna iştiyak duyduğumda Fatıma'nın boynunu kokluyorum.” buyurmuştur.
(Sa'd İbn-i Malik'ten; Hakim, Müstedrek Cilt III-Shf 156)

---Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Fatıma benden bir parçadır, onu öfkelendiren beni öfkelendirmiş olur!” buyurmuştur.
(Buhârî)

---Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Fatıma, benim bir parçamdır. Onu sıkan beni de sıkar, onu ferah tutan beni de ferah tutar. Şüphesiz ki kıyâmet günü; benim nesebim, sebebim ve sıhrımdan başka nesebler kesilecektir.”
(El Mesur (ra) dan; İmâm Ahmed; Tabâranî-Kebirinde; Hâkim-Müstedrek’inde; Beyhakî- Sünen’inde)

---Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kıyâmet günü olunca, bir münadi şöyle seslenecek:”Ey Mahşer halkı gözlerinizi kapayın, Fatıma Bintü Muhammed (as) geçecek!” buyurmuştur.
(Kütüb-i sitte şerhi 13/44)

---Cemî’ İbn Umeyr et Teymi anlatıyor: Halamla birlikte Hz. Aişe (radiallahu anha)’nın yanına gittim. Hz Aişe (radiallahu anha)’ya: “Hangi kadın Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e daha sevgili idi?” dedim. “Fatıma” dedi. “Ya erkeklerden?” dedim. “Fatıma’nın kocası! Zirâ bildiğim kadarıyla (Alî (kv)) çok oruç tutar. Çok namaz kılardı!” dedi.
(Tirmizî, Menakib-3873)

---Ûmmi Seleme (radiallahu anha) anlatıyor: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Fetih senesinde Fatıma’yı çağırarak hususî (sır) konuştular. Fatıma ağladı. Sonra tekrar hususî konuştular. Fatıma bu sefer güldü. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vefât edince, Fatıma’dan o ağlama ve gülme hususunda sordum. Dedi ki: “Önce Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana öleceğini haber verdi, ben de ağladım. İkinci konuşmamazda benim İmran Kızı Meryem hâriç diğer kadınların cennette efendisi olacağımı müjdeledi, bunun üzerine güldüm.”
(Tirmizî, Menâkıb 3872)

Bu hususta en kavi delil ise şu hadis-i şerîftir:
“Fâtıma, Meryem hariç cihân kadınlarının efendisidir.”

---Aişe (radiallahu anha) anlatıyor: Ben, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve selem)’ in kızı Fatıma kadar oturup kalkmasında, davranış, tutum ve vakarında Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e benzeyen birisini görmedim”
(Sahih-i Tirmizî, c.II, s.319, hadis no: 3807)

---Aişe (radiallahu anha) anlatıyor: “Fatıma, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve selem)’ in yanına geldiğinde, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve selem) yerinden kalkıp ona doğru gider ve onu öpüp kendi yerinde oturturdu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve selem) de onun yanına geldiğinde, Fatıma yerinden kalkar, onu öper ve kendi yerinde oturturdu”
(Sahih-i Ebi Dâvud, s.223 hadis no: 4540, Müstedrek-üs Sahihayn, c.IV, s.172, Edeb-ül Müfred, s.136)

---Aişe (radiallahu anha) anlatıyor: “Ben, Fatıma kadar konuşma ve sohbetinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve selem)’e benzeyen birisini görmedim. Fatıma, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve selem)’ in bulunduğu yere geldiğinde, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve selem) ona hoş geldin der, (sonra) yerinden kalkıp Fatıma'ya doğru gider; elinden tutup öper ve kendi yerinde oturturdu."
(Hakim, Müstedrek-üs Sahihayn, c.III, s.154 ve 159. Edeb-ül Müfred, s.141. el-İstiâb, c.II, s.51; Sünen-i Beyhâki, c.VII, s.101.)

---Enes İbn-i Malik (radiyallahu anhu) anlatıyor: “Hiç kimse Hasan İbn-i Ali (keremallahe veche) ve Fatıma (s.a) kadar Resulullah'a (sallallahu aleyhi ve selem) benzemiyordu.”
( İ.Ahmed, Müsned, c.III, s.146 hadis no: 12213.)

---Aişe (radiallahu anha) anlatıyor: “Peygamberin (sallallahu aleyhi ve selem) hanımlarının hepsi (onun huzurunda) bir araya toplanmış oldukları bir sırada Fatıma geldi. Yürüyüşü Resulullah'ın (sallallahu aleyhi ve selem) yürümesi gibiydi. Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) : "Hoş geldin kızım!" dedi ve sonra onu sağ veya sol yanında oturttu…"
(Sahih-i Buhari, hadis no: 3353, Sahih-i Müslim, hadis no: 4486, 4487, 4488, Sahih-i Tirmizi hadis no: 3807, Fezâil-üs Sahabe kitabında Fezail-i Fatıma (a.s) bölümü. Müsned-i Ahmed, c.6, s.282 hadis no: 22343, 24839, 25209. Sahih-i İbn-i Mâce hadis no: 1610, Hz. Peygamberin hastalığıyla ilgili hadisler bölümü.)

---Müslim kendi Sahih'inde, İbn-i Mes'ud'un şöyle dediğini naklediyor: "Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) Beytullah'ın (Kâbe'nin) yanında namaz kılıyordu, Ebu Cehil ve dostları da bir kenarda oturmuşlardı. Bir gün önce de orada dişi bir deve kesilmişti. Ebu Cehil; "Sizlerden hanginiz kalkıp bu devenin işkembesini alıp Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve selem) boynunun üzerine koyabilirsiniz?" dedi. Onların içerisinden en şaki (kötü) olanı kalkıp onu aldı ve Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) secdeye gittiğinde onu Peygamberin boynunun üzerine koydu. Onlar, birbirlerine bakıp gülüşmeye başladılar. Ben de durup bakıyordum. Eğer gücüm olsaydı, onu Resulullah'ın (sallallahu aleyhi ve selem) üzerinden alırdım. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) öylece secde halinde durmuş, başını kaldırmıyordu. Bir kişi gidip Fatıma'ya haber verdi. O, küçücük bir kızdı. Hz. Fatıma (s.a) gelip onu bir kenara attı ve sonra o adamlara yönelerek onları ayıplamaya ve kınamaya başladı. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) namazını bitirince, sesini yükselterek onlara beddua etmeye başladı. Peygamber dua ettiğinde veya Allah'tan bir şey istediğinde dua ve hacetini üç defa tekrarlardı. Şöyle beddua etti: "Allah'ım! Sen Kureyş'i cezalandır!" Bu sözü üç defa tekrarladı. Onlar, Peygamberin sesini işitince gülmeleri kesildi ve kalplerine korku düştü. Sonra Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurdu: "Allah'ım, Hişam oğlu Ebu Cehil, Rabia oğlu Utbe, Rabia oğlu Şeybe ve Utbe oğlu Velid, Halef oğlu Ümeyye ve Ebu Muit oğlu Ukbe'yi sen cezalandır!" Başka bir isim de söyledi ama ben unutmuşum."
İbn-i Mes'ud diyor ki: "Andolsun Muhammed'i (sallallahu aleyhi ve selem) hak peygamber olarak gönderene ki, Bedir savaşında, ismi söylenenlerin hepsinin öldürülerek cesetlerinin kuyuya atıldığına şahit oldum."
(Sahih-i Müslim, Cihâd kitabı hadis no: 3349, 3350, 3351. Sahih-i Buhârî, Bab-ül Vudu hadis no: 233, 490, 2717, 2948, 3565 Sünen-i Nesai hadis no: 305, Müsned-i Ahmed, hadis no: 3537, 3766.)

---Sahih-i Müslim'de, Ebu Hâzım'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Sehl İbn-i Sa'd, Resul-i Ekrem'in (sallallahu aleyhi ve selem) Uhud savaşında aldığı yara hakkında sorulan bir soruya şöyle cevap verdi: "Resulullah'ın (sallallahu aleyhi ve selem) yüzü yaralanmış, azı dişi kırılmış ve başındaki miğferi ezilmişti. Resulullah'ın kızı Fatıma (salamullahi aleyha) Peygamberin yüzündeki kanı yıkıyor ve Ali İbn-i Ebu Talib de (keremallahe veche) kalkanıyla su döküyordu. Fatıma (s.a) suyun kanı daha da artırdığını görünce bir hasır parçasını yaktı ve külünü alıp yaranın üzerine sürdü, böylece kan kesildi."
(Sahih-i Müslim, Cihâd kitabı hadis no: 3345. Sahih-i Buhâri, hadis no: 236, 2688, 2695, 2610, 3767, 4847, 5281, Sünen-i Tirmizi hadis no: 2011, Sünen-i ibn-i Mace hadis no: 3455, 3456, Müsned-i Ahmet hadis no: 21734, 21763)

---Ebu Davud, kendi Sahih'inde, Resulullah'ın (sallallahu aleyhi ve selem) hizmetkârı Sevban'dan şöyle naklediyor: "Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) yolculuğa çıktığında, ailesinden en son görüştüğü kimse, Fatıma (s.a) olurdu; yolculuktan döndüğünde de ilk uğradığı kimse, yine Fatıma (s.a) olurdu…"
(Sahih-i Ebu Dâvud, hadis no: 3680. el-İntifa-u bi'l-Ac bölümü, Müsned-i Ahmed, c.V, s.275 hadis no: 21329. Sünen-i Beyhaki, c.I, s.26.)

---Ebu Sa'lebe (radiyallahu anhu) anlatıyor: "Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) savaş veya yolculuktan döndüğünde, mescide gider ve orada iki rekât namaz kılardı; sonra Fatıma'yı görmeye giderdi ve daha sonra hanımlarının yanına gelirdi."
(Hakim, Müstedrek-üs Sahihayn, c.III, s.155. Hakim, bu hadisin senedinin sahih olduğunu söylemiştir.)

---Buhârî Hz. Ali'den (keremallahe veche) naklediyor ki: Fatıma (s.a) el değirmenini çevirmekten dolayı rahatsız olmuştu. (O sıralarda) Resulullah'ın (sallallahu aleyhi ve selem) yanına bir cariye getirmişlerdi. Hz. Fatıma, Resulullah'ı görmek için evinden çıktı, ama onu bulamadı. Aişe'yi görünce durumu ona anlattı. Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) geldiğinde Aişe, Fatıma'nın geldiğini ona haber verdi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) bizim yanımıza geldi. Biz bu sırada yatakta idik; kalkmak istedim, ama o, "Yerinizde durun!" buyurdu. Sonra gelip ikimizin arasında oturdu. Öyle ki ayaklarının soğukluğunu göğsümün üzerinde hissediyordum. Ve buyurdu ki: "İstediğinizden daha hayırlı olan bir şeyi size öğretmemi istemez misiniz? Yatarken 34 defa tekbir getirin (Allah-u Ekber deyin), 33 defa Sübhanellah ve 33 defa da Elhamdulillah söyleyin! Bu sizler için cariyeden daha iyidir."
(Sahih-i Buhârî, Bid-ul halk Ve Humus bölümü hadis no: 2881, 3429,4942, 4943, 5843, Sahih-i Tirmizi hadis no: 3330, 3331,. Sahih-i Müslim, Zikir ve Duâ bölümü hadis no: 4906. Sahih-i Ebi Dâvud, c.III, hadis no: 2595, 4403, Müsned-i Ahmed hadis no: 702, 797, 949, 1085, 1166, 1185, 1244, Sünen-i Daremi, et-Tesbih-u İnde-n Nevm bölümü hadis no: 2569.)

---Ebu Davud, Ebu-l Verd İbn-i Semame'den nakletmiştir ki, Hz. Ali (keremallahe veche) İbn-i A’bed'e şöyle buyurdu:
“Acaba kendim ve Resulullah'ın kızı Fatıma ile ilgili sana bir şey anlatayım mı?” Sonra şöyle buyurdu: “Resulullah'ın (sallallahu aleyhi ve selem) en çok sevdiği şahıs Fatıma idi. O benim evimde bulunduğu sırada el değirmenini çevirmekten elleri nasır bağlamıştı. Tulum ile su taşımaktan boynunda iz kalmıştı. Evi sürekli süpürdüğünden elbiseleri tozlanıyor ve ocağın ateşini yakmaktan elbisesi siyahlaşıyordu. O bu işler neticesinde rahatsız olmuştu. (Bu sıralarda) Resulullah'ın (sallallahu aleyhi ve selem)
yanına bir köle getirdiklerini duyduk. Fatıma'ya: “Babanın yanına gidip sana bir hizmetçi vermesini istemez misin?” (Fatıma bu iş için Peygamberin bulunduğu yere) gitti, ama Resulullah konuşuyordu; utanıp (sözünü söylemeden) geri döndü.
Ertesi gün biz yatakta bulunduğumuz halde Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) , yanımıza geldi ve Fatıma'nın başı ucunda oturdu. Fatıma babasından utanarak başını yorganın altına soktu. Sonra Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) buyurdu ki: “Âl-i Muhammed'in, dünkü isteği ne idi?” Fatıma susup bir şey söylemedi.
Ben dedim ki: "And olsun Allah'a ben sana söyleyeceğim, ey Allah'ın Resulü! Bu (kızınız), benim evimde el değirmeni çevirmesi yüzünden eli nasır bağlamıştır; tulum ile su taşıması neticesinde boynunda iz kalmıştır; evi süpürmesi elbiselerini tozlandırmıştır; ocak yakması yüzünden elbiseleri siyah olmuştur; biz senin yanına bir köle veya hizmetçi getirdiklerini öğrendik (bu yüzden) ben ona: "babandan sana bir hizmetçi vermesini iste" dedim.
Sonra Ebu Davud Resulullah'ın (sallallahu aleyhi ve selem) , Hakem'in hadisinde yer aldığı bir şekilde ona cevap verdiğini söylemiştir.
Ebu Davud'un, Hakem'in hadisindeki mazmundan maksadı, bizim bu hadisden önce Buhârî ve Müslim'den naklen zikrettiğimiz hadiste geçen cevaptır. Yani Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) cevapta buyurdu ki: "İstediğinizden daha hayırlı olan bir şeyi size öğretmemi istemez misiniz…?"
(Sahih-i Ebi Davud, c.3, et-Tesbih-u İnde-n Nevm bölümü, hadis no: 2595, 4403,. Hilyet-ul Evliyâ, c.2, s.41.)

---Ahmed İbn-i Hanbel, Enes İbn-i Malik'den şöyle rivayet etmiştir: Bilal, bir gün sabah namazına geç geldi. Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) ona: "Neden geç kaldın?" diye sordu. O şöyle dedi: Fatıma'nın yanından geçiyordum, onun (el değirmeni ile) buğday öğütmekle meşgul olduğunu ve çocuğunun ağladığını gördüm; ona dedim ki: "Eğer istersen ben el değirmenini çevireyim, sen çocuğu susturmaya bak; veya istersen, ben çocuğu susturayım, sen değirmeni çevir."
Hz. Fatıma: "Ben çocuğuma senden daha şefkatliyim…" dedi. Bu yüzden, geç kaldım." Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurdu: "Sen ona merhamet etmişsin, Allah da sana merhamet etsin"
(Müsned-i Ahmed, c.3, s.150 hadis no: 12066.)

Şu hususu da açıkca ortaya koymalıyız ki bu kadar çok sevdiği ve önem verdiği ciğer pâresi sevgili kızı Fatımatü’z-Zehra annemiz de olsa Şeriat-ı Garra’nın uygulamasında asal taviz vermemiştir ki:

---Ebu Hureyre (radiyallahu anhu): “(Önce) en yakın akrabanı uyar!” (Şuarâ 26/214) âyeti celilesi inince Resûlullah (sallallahu aleyhi ve selem) Kureyş’i dâvet etti ve (konuşmasının bir yerinde): “Yâ Fatmâ! Nefsini ateşten kurtar! Ben sizin için ALLAH yanında hiçbir şeye sahib değilim!” buyurmuştur.
(Müslim, Îmân 348)

Azîzim Muhammedî İmam Ali (keremullahi veche) nin canı, kelle tiriti (paça çorbası) istemiş...
Fatımatü’l-Zehra annemiz (aleyha’s-selâm)’a çarşıdan alıp getirmiş.
İkisi de oruç.
Kelle pişmiş, kemik ayıklanıp ekmek üzerine dökülmüş ve iftar vakti beklenirken yakın akraba bir zât gelip “açız...” demiş, alıp götürmüş...
Kendileri bir şeylerle iftar etmişler.
İkinci gün yine aynı şeyler ve aynı vakitte bir başkası gelip: “yetimiz ve açız...” deyince yine infâk etmişler....
Kendileri aç...
Üçüncü gün yine son anda gelen bir zât: “Ben yolcuyum ve açım...” demiş ve bir oturuşta tümünü silip süpürmüştür...
Cebrail (aleyhi’s-selâm) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e hemen haber vermiştir ki: Üç kimse de Cebrail (aleyhi’s-selâm) imiş...
İşte İnsan Sûresinin indiriliş sebebi...
Hadis-i şerîfin aslını şu anda denkleştiremedim.
Ancak var idi. Ben aklımda kalanı yazdım.
İmamı Ali (keremullahi veche) çok yüce şahsiyet ve Muhammedî meşrebdir.
Tıpkı Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi yaşamıştır.
Ömrü ilimle ve cihâdla geçmiştir.
Hiç zengin olamamış, vakit bulamamış ve vaziyeti idâre etmiştir. Ancak; olandan verişi ve müstesnâ hâli ona ve Ehl-i Beyte mahsusdur:

---“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen (ALLAH sevgisiyle, seve seve) yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz sizi ALLAH rızası için doyuruyoruz (yediriyoruz) Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” (İnsan 76/7-8)

Kısacası ve açıkcası Muhammedî muhabbet, merhamet ve hasbî hizmet hârikadır ve hâl işidir...

Sevgili annemiz Fatımatü’z-Zehra (aleyhasselâm) başta olmak üzere tüm Ehl-i Beyte sonsuz salât ü selâmlarımızı arzeder İnanç, Amel, Ahlâk ve Hâlerimide onlara uymayı kudsî bir görev bildiğimizi hayatımızda isbat etmeye çaba sarfederiz inşâallah...

“Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin Abdike ve Nebîyyike ve Resûlike ve Nebîyyül ümmîyyî ve alâ âlîhi vessahbihi ve ehlibeytihi.”
Resim
Cevapla

“2007” sayfasına dön