2007 Haziran Haber Arşivi

2007 yılına ait aylara göre haber/makaleler.
Cevapla
Kullanıcı avatarı
aNKa
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2706
Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00

2007 Haziran Haber Arşivi

Mesaj gönderen aNKa »

Tarih: 08.06.2007 Saat: 15:11 Gönderen: kulihvani

O GÜN - BU GÜN...

Resim

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ in mübârek bedeni 8 Haziran 632 milâdi tarihinde Hakk’a yürümüştü…
Toprak bir evde, toprak Tevhid Testisi yine toprağa dönmüştü.
İçindeki Rahmetenlilâlemin olan Can Suyu ise ebediyen “Hayy”dır hamd olsun!..


كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
“Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ 21/35)

الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
“O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah''ın kullarıyız ve biz O''na döneceğiz, derler.” (Bakara 2/156)

Allah Teâlâ’ya dönük yüzüyle Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) duyduğumuz Halife-yi Mutlak..

Bize dönük yüzüyle de Abdullah (sallallahu aleyhi ve sellem) uyduğumuz İmam-ı Mutlak..

Senin yüce ve emsâlsiz ruhuna Allah Teâlâ’dan sonsuz salât ve selâm olsun!

Bir gün inşâallah hakk ve hayır sılamız Sanadır…
Resim
Kullanıcı avatarı
aNKa
Özel Üye
Özel Üye
Mesajlar: 2706
Kayıt: 02 Eyl 2007, 02:00

Re: 2007 Haziran Haber Arşivi

Mesaj gönderen aNKa »

Tarih: 25.06.2007 Saat: 15:21 Gönderen: kulihvani

GERÇEK MELÂMET VE YAŞADIĞIMIZ ORTAM

Dr.Kemâl AYDIN


Melâmet, Arapça Levm kökünden türetilmiş, kınama ve kınanma anlamlarını içeren bir kelimedir. Kınama; Kendine yönelik özeleştiri demektir. Nefsini terbiye etmek ve nefsani huyların (haset, buğz, kibir, inat, enaniyet, ihtiras, nefret., vb), Muhammedî edep çerçevesinde düzene sokulması, kabul edilebilir hale dönüştürülmesi amacıyla bilinçli olarak yapılan bir mücadele, muhakeme ve mücahededir. Kişinin kendisi ile barışık olmasını, kendisi ile tanışık olmasını temin eder. Kişinin, nefsani huylardan temizlenip, iyi huylarla (sevgi, muhabbet, sabır, tevazu, hilm, yardımseverlik, vb) bezenmesini sağlar.

Kınanma ise başkalarının eleştirilerine açık olmak demektir.Kişi, her işin en iyisini, en güzelini, en doğrusunu kendisi yapar iddiasında olmamalıdır.Hıkmet, yani en iyi, en güzel ve en doğru nereden tecellî ederse kabullenilmeli ve alınmalıdır. Çünkü, hikmet iyi insanların veya iyi olma iddiasında olan insanların malıdır. Bir anlamda kınanma, müşavere demektir. Bir iş yapılırken ehlinin fikirlerini dinleme, ehline danışma da kendi fikirlerinden dolayı kınanmayı göze almak demektir.

Bazılarınca iddia edildiği gibi Kınama, kişinin yalnız kendini beğenip başkalarını hor ve hakir görmesi, kişinin iyiyi, doğruyu ve güzeli sadece kendi malı zannedip, başkalarına kötüyü, eğriyi ve çirkini yakıştırması demek değildir.


Kınama, kişinin kendi sahip olduğu kötü, eğri ve çirkin hal ve hareketleri nedeniyle, kendisini eleştirmesi ve kendi kendini hesaba çekmesi demektir. Bu muhasebe sonucunda iyiye, doğruya ve güzele yönelebilmesidir.

Yine bazılarınca anlaşıldığı gibi, Kınanma, kişinin kötü hal ve hareketleriyle toplumun lanetini üzerine çekmesi değildir. İnsan olmanın gerektirdiği iyi hasletlerden uzaklaşıp, kötü hasletlerle ( yalan, fitne, fesat, dedikodu, içki, kumar, pejmürde kıyafet, giyinişe dikkat etmemek, temizliğe önem vermemek, iğrenilecek tavırlar sergilemek... vb), temayüz etmek anlamında değildir.

Görüldüğü üzere Kınama ve Kınanma kişinin kendisini eğitmesine yöneliktir. Kişinin, kendince ve toplum tarafından kabul edilebilir bir kişilik seviyesini kazanabilmesine yöneliktir. Yoksa amaç toplum tarafından reddedilmek, kötülenmek, dışlanmak değildir. Böyle bir anlayış yanılgıdır. Melâmet fikrinin yanlış yorumlanmasıdır.

Çünkü, Melâmîler; Hakk’a makbul olmak ister, halka menfur olmadan. Melâmet anlayışında, kesinlikle, çirkin davranışlarla halkın nefretini kazanmak ve halktan uzaklaşmak yoktur. Aksine, halkın sevgisini kazanmak ve halk ile barışık olmak esastır. Çünkü bir anlamda Melâ met; neyin, nerede, ne zaman, ne ile ve nasıl yapılacağını, yani, Ârifâne hareket etmeyi öğrenmek demektir.

Melâmet ; müslüman olmanın bilincini üstlenmektir, müslüman olmanın bilincine ermektir, müslüman olmanın hakikatını idrak etmektir.

Böyle olunca da melâmî evvelemirde İslam Dini’nin gereklerini yerine getiren kişidir. Namazını kılan, orucunu tutan, zekâ tını veren, hac farizasını yerine getiren kişidir. Ahkâ m-ı Şer’iye yi farz bilen ve yapan kişidir. Hazreti Muhammed (s.a.v)’in getirdiği ve tebliğ ettiği İslâm dininin hükümlerine uyma gayretinde olan kişidir.


Bir adım daha ötesi; Yaptığı ibadetlerin farkında olma gayretinde olan kişidir. Yaptığı ibadetlerin adet ve âdet olmasından kurtulup, hakikatına, sırrına erme gayretinde olan kişidir. İbadetlerini, herhangi bir mefaat ve de karşılık beklemeden, İhlas ile, Hakk’ın rızasına ermek için yapma gayretinde olan kişidir.

İbadetlerini, nefsi için değil, Hak için ve Hak ile yapma gayretinde olan kişidir. İbadetlerini, İhsan mertebesinde, Allah’ı görüyormuş gibi yapma gayretinde olan kişidir. İbadetlerini, kendine bir varlık vermeden, Kul olma gayreti içerisinde ifâ eden kişidir.

Bütün bunladan sona diyebiliriz ki; “ Melâmî : Zâhiri ile, görünüşü ile, hali ile, ibadeti ile ve itikadı ile Müslüman olduğunu ispat eden ve kendisine “ İşte Müslüman “ dedirtebilen kişidir.

Melâmî asla, “biz yatıp kalkma, şekil ve kalıp müslümanı değiliz!” demez. Namazını kılar. İmkânları ve şartları nisbetinde cemaate karışır. Cemaatten ayrılmamaya özen gösterir.

Melâmî asla; “biz açlık ve perhiz müslümanı değiliz !” demez. Ramazan ayında her müslümanın yaptığı gibi orucunu tutar.

Melâmî asla; “biz seyahat müslümanı veya turistik müslüman değiliz,!” demez. İmkânları müsait olduğunda, hac ibadetini de bilinçli ve şuûrlu olarak yerine getirir.


Özetle, Melâmi asla, “biz gafil müslümanlardan değiliz!” demez. “Biz suret müslümanı değiliz!” demez. “Biz âdet müslümanı değiliz!” demez. Melâmî , herşeyden önce suretâ , âdet üzere, her müslümanın yaptığı şekilde ibadetlerini yapan kişidir. Üstünlüğün ibadeti yapmakta, mümkün olduğunca bilinçli ve şuûrlu olarak yerine getirilmesinde olduğunu bilen kişidir. Üstünlüğün, bilmekle değil, bilmekten öte uygulamakta olduğunu bilen kişlidir. Üstünlüğün, sözde değil özde, üstünlüğün kal’de değil hâl’de ve üstünlüğün dilde değil gönülde olduğunu bilen kişidir.Yaşantıda olduğunu idrak eden kişidir.

Melâmet, inzivaya çekilmiş halde, halktan kopuk, insanlardan uzak, halvette yaşamak değildir. Aksine, halk içinde, görünüşte aynen onlardan biri olarak yaşamaktır. Giyinişlerinde halktan bir ayrıcalıkları yoktur. Bir tarikatı düşündürecek özel giyinişleri yoktur. Giyinişte gösterişe önem vermezler. Ancak; tevazu sınırları içerisinde, imkanları nisbetinde, en iyi, en güzel tarzda giyinirler. Giyinişlerinde, İslâmın genel ahlâk kurallarına uymayı, prensip edinirler.İnançlarının gereğini yerine getirmeye özen gösterirler. İfrat ve tefritten uzaktırlar.


Melâmîler, halk içinde onlarla uyumlu yaşama gayreti ve bilinci içerisindedirler. Halka hizmetin, Hakk’a hizmet olduğunun şuûrundadırlar. Hatta, daha geniş anlamda, yaratılan bütün varlıklarla uyum içerisinde yaşama ve yaradılanı yaradandan ötürü hoş görmeye çalışırlar.

Sevgi kavramı Melâmîlerin birinci şiarıdır. Bu âlemin sevgi temelinde kurulduğunu düşünürler. Bu âlemin varlığının devamı için de, sevginin şart olduğunu söylerler. İnsanlar ile iyi geçinmenin, yani, insanlar ile barışık olmanın, ancak sevgi ile başarılabileceğini savunurla.

İnsanın kendini tanımasının başlangıcı, kendisine duyduğu sevgi iledir. İnsanın, Rabbini tanımasının esas unsuru da, yine, Rabbine duyduğu sevgi iledir. İnsanın kendini sevmesi, kendi vücudundaki ahengi ve düzeni sağlar. İnsanın Rabbini sevmesi ise cihanın, âlemin ahengi ve düzenini sağlar. Sevginin bittiği yerde düzen bozulur, ahenk kaybolur, huzursuzluk başlar. Kişi sevmediğinde, her gördüğü , her duyduğu kusur olur, kusurlu olur. Neticede huzursuzluk olur. İnsanın içinde huzursuzluk olur, insanın yaşadığı çevrede huzursuzluk olur.


İnsan, Yaradanını sevmedikçe, huzurlu olamaz. Kalbi mutmain olamaz. Tatmin nedir bilemez. Kendinde var olan nimetlerin kadrini, kıymetini bilemez. Gören iki gözü olduğunun, duyan iki kulağı olduğunun, yürüyen iki ayağı olduğunun, tutan iki eli olduğunun, devamlı çalışan bir kalbi olduğunun, düşünme, tefekkür kabiliyeti ile donatılmış bir beyni olduğunun, akıl ile mükellefiyet kazandığının farkında bile değildir. Yaradanın, kendisini, sevgisinin eseri olarak en güzel sû rette, en mükemmel kabiliyette ve en müşerref olarak yarattığının farkında bile değildir.

Sevgisiz insan için önemli olan, başkalarındaki maddi zenginliklerin neden kendisinde olmadığıdır. Bu hırs ile kinlenir, kinlenir, kinlenir. Kalbi kararır. Gören gözü görmez olur. Duyan kulağı duymaz olur. Netice, hırs, kin, tamah, bencillik, çekememezlik ve düşmanlıktır. Netice, huzursuzluk ve yine huzursuzluktur.


İşte, Melâmet’in amacı, müslümanı huzursuzluktan kurtarmaktır. Sende fazla bende noksan kavgasından kurtarmaktır. Hırs, kin, tamah, bencillik, düşmanlık tohumlarını, sevgi ortamında çürütüp, kişiyi kendisi ile ve toplum ile barışık hale getirmektir.

Bu özellikleri ile Melâmîler, İnsanlar arasından çıkarılmış hayırlı bir ümmettir. Ma’ruf’u, bilineni, iyiyi, doğruyu ve güzeli önce kendilerine emrederler. Böylece toplumda örnek insan ve örnek müslüman olmaya çalışırlar. Ve yine önce kendilerini münkerden, kötü olandan, yalandan, dedikodudan ve çirkinliklerden korurlar.Bu özelliklerini muhafaza etmek için cemaatten ayrılmamaya özen gösterirler. Allah’tan uzak kalmamaya, imkan nisbetinde Allah ile olmaya , Allah’sız yaşamamaya çalışırlar. Bunun basit bir nişanesi olarak her nefeste Allah’ın zikrini, Allah ile ifâ etme gayreti içerisindedirler. Toplumun içerisinde gizli yani hafî veya kalbî zikirden gafil olmamaya ve kalblerini uyanık tıutmaya çalışmaları, melâmîlerin en önemli hususiyetlerindendir.

Melâmîler kendilerini, Hakk’a, hakikata ve Allah’ın tebliğcileri olan Mürseline uymaya çağıran ve bu çağrıları için hiçbir karşılık beklemeyen mürşidleri kendilerine rehber edinirler. Ancak, melâmet anlayışında mürşidler asla kul ile Allah arasına girmezler. Kulun Allah’a yakınlaşması, kulun Allah’ı ikiliksiz birlemesi, tevhid etmesi, ve gizli şirkten kurtulması için çalışırlar. Mürşidler insanları kendilerine bağlamazlar. Kendilerine biat ettirmezler. Allah’a bağlarlar. Allah’a biat ettirirler. Rabıta Allah’adır, mürşide değil.


Nasıl Peygamberler insanları Allah’a giden doğru yola, sırat-ı müstakim’e davet etmişler ise, Peygamberlik müessesesinin sona ermesinden sonra ortaya çıkan Hak Mürşid’ler de insanları Allah’a çağırma görevini üstlenmişlerdir. “Biz ona şah damarından yakınız” hitabını , bu hitaptan habersiz olan insanlara duyurmaya çalışırlar.“ Allah yeryüzünün ve göklerin nûrudur” , hitabından gafil bulunan insanları, yerdeki ve göklerdeki nûru temaşa etmeye, Allah’ın nûru ile nûrlanmaya çağırırlar. “ Allah’ın boyası ile boyanınız” fermanından habersiz olan insanları, en güzel boya olan, Allah’ın boyası ile boyanmaya teşvik ederler. “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız “ âyet-i celilesinin hakikatından habersiz olan insanları bu âyetin esrarı ile şuûrlanmaya çağırırlar. “ Allah’a ibadet ediniz, O’na şirk koşmayınız ve tefrikaya düşmeyiniz” nidasını duymayan insanlara duyurmaya, insanları şirk yapmadan kulluğa davet ederek, tefrikadan kurtarmaya çalışırlar. Daha açık bir ifade ile Hak Mürşidler, insanları, Hakk’a olmaya ve Allah’ı bilerek, Alah’ı tanıyarak şehadet etmeye ve şuûrlu olarak, “Eşhedü enlâ ilahe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasülühü” demeye çağırırlar

Hizmet terimi Melâmet anlayışının geniş bir boyutunu kapsar. Çünkü; “ İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır “ düsturundan feyizlenmişlerdir. “ Bu milletin efendisi, bu millete hizmet edendir” sözünü sahiplenmişlerdir. “Vatan sevgisi imandandır” nidasını işitmişlerdir. “Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder” fermanını işitmişlerdir. “Kurtuluşa erenlerin, felâha erenlerin, hem varlıkta, hem de darlıkta başkalarına yardım edebilenler” olduğunu idrak etmişlerdir. “Mallarınız ve evlatlarınız sizin için bir imtihandır” sözünün bilincine ulaşmışlardır. Hasıl-ı kelam, halka hizmetin Hakk’a hizmet olduğunu zevkedinmişlerdir

Hizmet, en geniş anlamda, hem zâhirî , hem bâtınî , hem dünyevi, hem maddi, hem de manevi ilimlere vakıf olmakla gerçekleşir. İnsanoğlunun bir taraftan çağdaş teknolojiyi gerçekleştirirken, diğer taraftan da âlemin ve insanın yaradılış sırlarını çözüp, aczini ve faniliğini idrak ederek Yaradan’ına sığınması, gücünü ve kuvvetini O yüce varlıktan almasına, yaradılana Yaradan’dan ötürü, hizmet aşkının ve hizmet şevkinin artmasına yol açar. Bu nedenle, “İlmin vatanı yoktur” ve “İlim Çin’de bile olsa gidip alınmalı ve öğrenilmelidir”.


Hizmetin en büyüğü ilim öğrenmekle gerçekleşebilir. Ve yine hizmetin en büyüğü ilim öğrenmeye istekli ve kabiliyetli olanlara yapılan hizmettir. İsterse İlm-i hikmet, İlm-i tevhid, İlm-i ledün olsun, isterse Tıp, Matematik, Mühendislik, Astronomi... vb. olsun, ilme önem verilmeli, ilim sahibi olanlara ve ilim öğrenmek isteyenlere her türlü maddi ve manevi yardımdan kaçınılmamalıdır.

Bu konudaki Melâmet anlayışı “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı “ ifadesi ile paralellik arzetmektedir. Genetik Mühendisliğinin geliştirdiği “Rekombinant DNA Teknolojisi” sayesinde çok değerli ve çok pahalı bazı hormonların (Büyüme hormonu ve İnterferon gibi) bu hormonların üretim mesajlarını taşıyan gen parçacıklarının hiçbir işe yaramayan mikropların genlerinin içine yerleştirilmesi ile üretimlerinin gerçekleştirilebildiği çağımızda ilim taraftarı olmamak bağnazlıktır. Çağdışı kalmaktır.”Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu ?” “İki günü aynı olan ziyandadır” “İlim öğrenmek kadın, erkek her müslümana farzdır.” düsturlarının, prensiblerinin ifadesini bulduğu İSLAM DİNİ ile müşerref olanların ilimden uzaklaşması ve ilimsiz kalması İslam dinini yanlış yorumlamalarından kaynaklanmaktadır. Melâmet işte bu yanlış yorumlamayı gerçek rayına oturtma gayreti içerisindedir.


Uzlet, halka karışmamak, onlardan ayrı yaşamak anlamındadır. Peygamberimizin Hira mağrasında geçirdiği zamanları uzlettir. Melâmet meşrebinde uzletin ârifâne bir yorumu söz konusudur. Melâmet anlayışında ömür boyu toplumdan uzak çilehâne ve mağaralara yaşamak yoktur. Ancak şer’den ve şerli’den uzak durmak, dedikodudan, fitne ve fesattan uzak durmak, malayaniden uzak durmak, boş ve fuzuli olan şeylerden uzak durmak şeklinde bir uzlet anlayışı vardır. Bu anlayıştaki uzlet fikri bir köşeye çekilmeyi, inzivayı gerektirmez. Aksine hayır’a ve hayırlı’lara yakınlaşmayı, ilme ve ilim cemiyetlerine yakınlaşmayı, faydalı sohbetlerin yapıldığı topluluklarla kaynaşmayı telkin eder, emreder. Bu ifadeler, uzletin değişik bir yorumudur. Kişinin kendini bilgilendirmesine, eğitmesine ve olgunlaştırmasına yöneliktir. Bu eğitimle olgunlaşan insan, uzleti daha yüksek bir idrak seviyesinde, toplumdan kopmadan, toplumun içinde zâhiren halk ile ve bâtınen Hak ile olduğunu zevkederek, kalıbı ile halk ile, kalbi ile de Hak ile olduğunu tefekkür ederek yaşama mertebesine erişebilir. İşte Melâmet anlayışında uzletin kemâl mertebesindeki yorumu bu idraktir. Yoksa halktan bedenen uzaklaşıp, hedef devamlı Hak ile olmak olsaydı, Peygamberimizin bir anlamda halktan uzlet ettiği Mi’rac hadisesinde Hakk’a uruc edip yükselmesinden sonra halka nüzul edip yeniden halkın arasına dönmemesi gerekirdi ancak hedef Hak’tan aldığını halka yansıtmak olunca halkın arasına dönüp kulluk görevini hakkı yansıtacak şekilde ve örnek bir tarzda ifâ etmek mecburiyeti vardır. Yani Kemâlât, Hakk’a yükselişten sonra halkın arasına geri dönüp halk içinde kemâlli yaşamaktadır.


İnsanlar, Allah’ı bilmeleri ve ona kulluk etmeleri için Allah tarafından halkedilmiştir. Bu halkedilişle beraber insan Allah’ın kendine has sıfatları ile mücehhez olmuş ve bu sıfatların emanetçisi olmuştur. Hayat, İlim, Sem’i, Basar, İrade, Kudret ve Kelam sıfatlarının emanet olarak verildiği insan kendinden tecellî eden bu sıfatlarının gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmek durumundadır. İdrak etmek durumundadır. Emaneti sahibine teslim etmek durumundadır. Emanete ihânet etmemelidir. Emaneti sahiplenmemelidir. İşte melâmet, insana emanetçi olduğunu, emaneti taşımanın insan olmanın gereği olduğunu, fakat, emaneti sahiplenmenin yani emanete ihânet etmenin ise şirk-i hafi yani gizli şirk olduğunu öğreten bir eğitim ve öğretim yoludur. İnsan bu eğitim ve öğretime istidatlı olarak yaratılmıştır.

İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Çünkü yukarıda da izah edildiği üzere Allah’ın sıfatları ile sıfatlanmıştır. Bu nedenle mazhar-ı tam’dır. Hakk’ın ayinesidir, aynasıdır. Aynadaki görüntü aynanın kendisine ait olmadığı gibi insandaki görüntü ve tecellîlerde kendisine ait değildir. İnsan sadece bu görüntü ve tecellîlerin zuhur yeridir. Mazharıdır. Mazharın sahibi değil. Mazharı sahiplenmek emanete ihânet etmektir.

Özetlemek gerekirse Melâmet insana kendini okumasını, kendi hakikatını anlamasını ve Rabb’ini tanımasını sağlayan bir idrak metodudur. İnsanın içinde sakladığı gizli hazineye ulaşmasını ve fenadan (yokluktan) bekâya bir sefer eylemesini, bir yolculuk yapmasını temin eden bir fikir jimnastiğidir.

Kur’an-ı kerim, Allah’ın âhir zaman Peygamberi Hazreti Muhammed (S.A.V) aracılığı ile insanlık âlemine gönderdiği kudsal kitaptır. Peygamberin mensub olduğu Arap kavminin dili ile inzal edilmiştir.


Kur’an-ı Kerim, mezarlıklarda ölülere okunmak veyahut da fal bakmak için indirilmemiştir. Kur’an dirilere hitap eder. Muhatabı yaşayan insanlardır. Kur’an’da ibretli kıssalar var diye onu masal kitabı gibi kabullenmek ve okumak yanlıştır. Kur’an, Arap dilinin harfleri ile yazılıp okunduğu için onu Arap dili ve edebiyatının bir eseri olarak kabullenmek yanlıştır.

Kur’an-ı Kerim, Allah’ın yarattıklarına hitap ettiği ilahi kitabıdır. Allah kelamıdır. Kur’an-ı Kerim, insanın, âlemin ve cümle yaradılmışlarının hakikatının anlatıldığı Yüce Kitaptır. Bu anlamda müminlere şifâ ve rahmet olarak indirilmiş bir kitaptır. İşte Melâmet, bu şifâ ve rahmetin kapılarını açan bir anahtarlar manzumesidir. Düşünenler için, tefekkür edenler için, fehmedenler için, akledenler için, ibret nazarı ile bakanlar için, hikmet arayanlar için bu anahtarlar insana kendi hakikatının sırlarını açacaktır. “Ben kimim? Nereden geldim? Niçin geldim? Nereye götürüleceğim?” Sorularının cevabını ifşâ edecektir. Bu anahtarlar insana, eşyanın hakikatını, âlemin hakikatını gösterecektir. Seyrettirecektir. Zevkettirecektir.


İbadet ve kulluğun esası Allah’ı tanımak ve O’na ârif olmaktır. Allah’a teslim olmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığını idrak etmektir. Allah’ı yalnız Allah’ı sevmektir. Diğer mevcudatı ise Yaradandan ötürü sevmektir. Bu ilahi aşktır. Melâmetin amacı insanların içine Allah sevgisini yerleştirmekir. Ve bu ilahi aşkın bir ömür boyu devamını sağlamaktır. İnsanları cazip hale getirmektir. Hem insanlar arası ilişkilerde, hem de Allah ile olan ilişkilerinde insanlara çekici yani cazip hale getirmektir. Melâmet düşüncesinde meczubluk arzu edilen bir hal değildir. Kişiyi toplumdan dışlayan toplumdan uzaklaştıran bir haldir. Hazreti Muhammed (S.A.V) meczub değil cazip bir insandır. insanlar için caziptir. Çünkü her işinde doğru olanı, Hakk’ı ve Adaleti uygulamıştır. Bu nedenle “ Muhammed-ül Emin” olmuştur. Ve insanlar tarafından sevilen, sayılan bir kişi olmuştur. Hazreti Muhammed (S.A.V) Allah için caziptir. çünkü Allah’ın emir ve yasaklarının tebliğcisidir. Bu nedenle “Habibullah” olmuştur. Ve Allah tarafından sevilmiştir. Yine bu nedenle “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana -Hazreti Muhammed (S.A.V)’e- tabi olunuz.” Emri, fermanı gündeme gelmiştir. İşte melâmet insanlara hem halk için hem de Hak için cazip olma yollarını öğreten bir metoddur. Başarılı olmanın yolu “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” hükmünde ifâdesini bulmaktadır.

Allah insanların suretine ve cisimlerine bakmaz. Kalblerine, niyetlerine ve amellerine bakar. Bu nedenle iman sadece dil ile ikrar edilince noksandır. Kalb ile tasdik edilince tamam olur. Melâmet, imanın kalb ile tasdiklerini, insan yaşantısında uygulama alanına getirilen bir formüldür. Bu formülü yaşantısında doğru olarak uygulayanlar her zuhurdan zevk almanın tadını çıkarmaktadırlar. Onlar Hakk’ı ayan beyan müşahede edebilecek kabiliyete ulaşmışlardır.Onlar için artık ne bir korku vardır, ne de bir hüzün. Onlar bu mutsuz dünyanın mutluları, bu umutsuz dünyanın umutlularıdır. Onlar Allah’ın hikmet verdiği bahtiyar kullarıdır. Bu kulların kalbleri Allah’ın zikrine âşinadır. Allah’ın zikrinden gafil değildir. Bu kulların kalbleri Allah’ın zikri ile mutmaindir.

Bu kulların kalb gözleri açılmıştır. kalblerinde bulunan can gözleri ile görürler. kalb kulakları açılmıştır. Kalblerinde bulunan can kulakları ile duyarlar. Kalb dilleri çözülmüştür. Kalblerinde bulunan gönül dili ile konuşurlar. Onlar kendilerine hikmet verilenlerdendir. Onların gördükleri hikmet, duydukları hikmet ve konuştukları hikmettir.

Bu kullar kalblerine Allah’ı sığdırmışlardır. Bu kulların Kalbleri Nazargah-ı ilahidir. Bu kulların kalb gözünden bakan Allah’tır. Bu bakışla Allah kendi asarını, bizzât kendisi kendisini temaşa etmektedir. Bu bakış kendinden kendinedir. Zâtından zâtınadır.


Din, güzel ahlaktır ve Hazreti Muhammed (S.A.V), güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiştir. Din, menfaat aracı değildir. İyiye doğruya ve güzele erişmeye, iyi, doğru ve güzel olmanın yoludur. Melâmetde kişinin, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanması, Allah’ın boyası ile boyanması, İslami prensipler çerçevesinde sağlayan ve kişinin hem Allah’ın indinde hem de insanlar arasında iyi, doğru ve güzel olmasını temin eden bir nasihatlar zinciridir. Çünkü din hem güzel ahlak, hem de nasihattır. Güzel ahlak ancak nasihatlerle, telkinlerle elde edilebilir. Nasihatleri can kulağıyla dinleyenler ve aldıkları telkine riâyet edebilenler Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğu idrakine, onsuz bir zerre olmadığı idrakine ulaşır. Bu idrak içerisindeki kişi, her yerde, her zaman Allah’ın murakabesinde olduğunu bilir. Nasıl kötü baksın, nasıl kötüye baksın, nasıl kötülük yapsın, nasıl yalan söylesin, nasıl başkasını aldatsın, nasıl hor görsün. O artık bir iyilik timsalidir. O artık bir doğruluk timsalidir. Çünkü O “Emr olunduğu gibi dosdoğru” olmuştur.

İman edenler emrolundukları gibi dosdoğru olmayı terk edip dinlerinden döndükleri zaman, Allah’ın lütfu ile öyle bir topluluk getirir ki, Allah bu topluluğu sever. Onlar da Allah’ı severler. Müminlere karşı alçak gönüllü ve şevkatli, kafirlere karşı ise onurlu ve zorludur. Onlar Allah yolunda cihad ederler kınayanların kınamasından korkmazlar.


Melâmet Erbabı, Allah’ın lütuf ve inâyeti ile böyle bir topluluk olma iddiasındadır.Dini vecibe ve sorumlulukların terkedildiği bir ortamda dini ihya etme ve örnek olma iddiasında olan bir toplumdur. İnsanları, sözleri ve yaşantıları ile Allah’a iman etmeye çağırırlar. İnsanları hayali vaadlerle kandıran, şüphe,evham ve acaba bataklıklarına sürükleyen sadece inkara çağıran vesvese verici şeytandan yüz çevirmeye çağırırlar. İnsanları, şeytanı değil kendilerini kınamaya, kendilerini yermeye çağırırlar. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in ifâdesiyle şeytan diyor ki:”Ben sizi sadece inkara çağırdım. Siz de benim davetime hemen koştunuz.O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. ”

Gerçek Melâmet sahipleri yukarıda sözünü ettiğimiz özellikleri taşıyan ve insanları Allah’tan başka ilah edinmemeye çağıran Allah Velîleridir.Allah, Velîlerini kubbelerinin altında gizlemiştir.Onları kendisinden başkası bilmez.


İnsanlar arasında her devirde kendileri İSLAM DİNİ’ne uycakları yerde, İslam dinini kendilerine uydurmaya çalışanlar olmuştur Böyleleri kendilerine Çağdaş,Modern veya Reformist müslüman adını verirken, Hazreti Muhammed (S.A.V.)’in bildirdiği tarzda aslına uygun ve özüne sadık kalarak İslam’ı yaşayanlara da Çağdışı, Tutucu, Gerici, Bağnaz hatta Radikal Dinciler demekden kaçınmamışlardır. Böyleleri, Namaz ibadetini haftada bir gün, ayakkabılarla girilen bir Cami’de pantolonlarının ütüsü bozulmasın diye koltuklarda oturarak yapılmasının şart olduğunu söyleyebilmektedir. Oruç ibadetinin senenin en kısa gündüze sahib olduğu günlerinde yerine getirilmesi gereğini dile getirebilmektedir. Bunlar hem nefislerinin istediği gibi yaşamak arzusunda olan hem de dindar görünmeyi menfaatlerinin gereği sayan, yani dindarlığı da kimseye kaptırmak istemeyen Yobazlardır, Sahtekarlardır.

Aynı şekilde Melâmet neş’esine sahip olduğunu iddia edenler arasında da kalite farklılıkları dikkat çekicidir. Çağdaş Müslümanlığı ve Çağdaş Melâmet anlayışını kimseye bırakmak istemeyenler vardır. Melâmet zevkine sahibim zannı ile nefislerinin isteklerine uyanlar vardır. En iyisini kendisinin bildiğini iddia eden kendini beğenmişler vardır. Kendisi gibi düşünmeyenleri hor görenler vardır. İnsanları seveceğine insanlara kinlenenler vardır. İnsanların noksanlarını araştırıp, kendi noksanlarını görmeyenler vardır. Yalnız kendi kalblerinin, gözlerinin ve kulaklarının açık, başkalarının kalblerinin, gözlerinin ve kulaklarının mühürlü olduğunu iddia edenler vardır. Velhasıl kendini daima en mükemmel, başkalarını ise en adi kabul edenler vardır. Kendini âlim, başkalarını cahil, kendini ârif, başkalarını gafil, kendini havas ve başkalarını avam görenler vardır.


Özetle: İnsanlar arasında sevgiyi yaygınlaştıracağına nefreti yaygınlaştıranlar, dindarlığı yaygınlaştıracağına kindarlığı yaygınlaştıranlar, güzel ahlakı yaygınlaştıracağına çirkefliği yaygınlaştıranlar vardır. İbadet edenleri, şekilcilik, kayıtçılık ve âdetçilik ile suçlayanlar vardır. Hatta ibadetini samimiyetle yapmaya çalışanları müşriklikle itham edenler, suçlayanlar vardır.

Böylelerin varlığına bakıp Melâmet sapıklıktır, dalalettir demek mümkün ise de, İslam Dinini hakkıyla yaşamak ve sadece Müslüman olarak ölmek arzusunda olan, sevgi timsali, barış timsali Hak ve Hakikat timsali olmuş, Hazreti Muhammed (S.A.V.)’i rehber edinmiş Hazreti Muhammed (S.A.V.)’in edebi ile süslenmiş Melâmîlerin varlığı gözden kaçmamalıdır. Bu yolun gerçek temsilcilerinin bu ideal doğrultusunda yaşayanlar olduğunun hatırdan çıkarılmaması gerektiğini ve böylelerinin riyâ olur düşüncesiyle kendilerini gizlediklerini ifade etmek istiyorum.
Resim
Cevapla

“2007” sayfasına dön